1. Bölüm
- rubeyyka

- 25 Kas 2025
- 20 dakikada okunur
Uyarı: İlk birkaç bölümde diyalog az olduğu gibi olaylar da yavaş gelişmektedir. Gereksiz bulacağınız ayrıntılarla karşılaşabilirsiniz. Ancak bu sorun diğer bölümlerde görülmemekte. Başlarken bunu göz önünde bulundurursanız sevinirim.
İyi okumalar dilerim.
''Doktor kızım, vallahi sen bana akşam altıdan sonra bir şey yeme diyorsun ama benim bey sekizde işten geliyor. Masada beni de istiyor yanında. Ben nasıl tek bırakayım şimdi beyimi?''
Acaba önce doktor olmadığımı mı tekrar etsem yoksa saatin önemsiz olduğunu, porsiyon kontrolü sağlarsa hiçbir sıkıntı olmayacağını mı?
''Zeynep Hanım, son kontrolünüzden bu yana beklediğimizin aksine, kilo aldığınızı gözlemliyoruz. Siz, diyetime harfi harfine uydum diyorsunuz ama belli ki yanlış giden bir şeyler var. Önemli olan kaçta yediğiniz değil. Yedikten sonraki hareket düzeyiniz, kaçta uyuduğunuz, en önemlisi de ne kadar yediğiniz.''
Günün son danışanı ile biraz daha konuşup karşılıklı anlaşarak ve yeni bir beslenme listesi düzenledikten sonra görüşmemize noktayı koymuştuk sonunda.
Şimdi de az önce getirilen programdan yarının özetini inceliyordum. Bugüne göre daha az yorulacağım kesinlikle anlaşılıyordu. Birebir danışanlarla görüşmektense görev yaptığım hastanede yatılı hastalar için beslenme düzeni oluşturmak çok daha kolaydı benim için.
Doktorlarından gelen sağlık değerlerine göre bir beslenme düzeni oluştur ve doktoruna geri ilet. İşte bu kadar.
Ne yazık ki mesleğine âşık biri değildim. Üniversite sınavına hazırlandığım dönem pek ders çalışmaz ancak sınav geceleri harıl harıl ders çalışıp okul sınavlarından yüksek puanlar alırdım. O dönemler ne okumak istediğimi bilmediğimden puanım ne gelirse ona göre seçerim diye düşünürdüm. Gerçi ne olmak istediğimi o zaman değil hala bilmiyorum ya. Üniversite sınavı sonrası aldığım puana göre çok sevdiğim (!) rehberlik hocamla oturmuş en uygun neresi olur diye resmen manavdan karpuz seçer gibi bölüm ve üniversite seçmiştim kendime.
Pişmanım diyemem belki ama yine de en azından daha profesyonel birinin beni yönlendirmesini isterdim.
Bölümüme dair en ufak bir bilgim yokken eğitimim boyunca bölüme fazlasıyla ısınmıştım. Yaşadığım şehirde beslenme ve diyetetik okuduktan hemen sonra abimin bir arkadaşı sayesinde özel bir hastanede göreve başladıktan bu yana her şey o kadar güzel ilerliyordu ki. İki yıldır kendi paramı kazanıyor yaşamak istediğim hayata ufak adımlarla yaklaştığımı hissediyordum.
Liseden beri belki de tek isteğim maddi olarak fazla getirisi olan bir meslekte çalışmaktı. Parayı seviyordum. Yani sonuçta hangi kız alışveriş yapmayı, gezmeyi, eğlenmeyi istemezdi ki. Bu yüzden kendi paramı kazanmalı ve dilediğim gibi de harcamalıydım. Belki şans belki de abim ve çevresi sayesinde bu isteğime çabuk kavuşmuştum. 3 gün hastanede, 2 gün de evden çevrimiçi çalışsam da fazlasıyla yorucu bir tempoda ilerliyordu işler. Bu duruma şükretmekten daha öteye gidemiyordum ne yazık ki.
Elimdeki listeyi masama bırakıp oturduğum yerden kalktığım gibi üzerimdeki eteğimi düzeltip odanın sonunda, camla kaplı duvarın hemen bitişiğindeki aynadan kendimi kontrol ettim.
Kızım Defne ben anlamıyorum ki oturduğun yerden saçın başın nasıl dağılıyor?
Kendime çekidüzen verirken aynadaki aksime gülsem mi ağlasam mı bilemediğim bir süreçte kapım tıklatılmış ve hemen ardından içeriye doğru uzanan sarı bir kafa girmişti görüş açıma.
Bu haline gülümsemekle kalmadım elbette. ''Ne bekliyorsun orada, girsene içeri.''
Bu hastanenin bana kattığı belki de en güzel şey şu an karşımda tüm yorgunluğuna rağmen içtenlikle gülümseyen güzeller güzeli arkadaşım Büşra'ydı.
''Bugün hiç göremedim seni, merak ettim. Saati de sonradan fark ettim gerçi çıktın sandım ama yetiştiğime sevindim.'' dedi, taze doktorumuz. Yeni mezun olmuş, acilde sürüm sürüm sürünen doktorumuzu görmek zaten zorken bir de benim için buraya kadar gelmesi içimi sıcacık yapmıştı.
Karşılıklı olarak koltuklara oturduktan sonra konuşmaya devam etti. ''Ay Defne o kadar yoruldum ki...'' O böyle dediğinde ve gözlerinde gördüğüm yorgunluğu iliklerime kadar hissettiğimde, sanki benim yorgunluktan şikâyet etmeye hiç hakkım yokmuş gibi hissetmiştim. Bu yüzden de sustum, onu dinledim.
Bugün hakkında biraz daha konuşurken acilden çağrıldığı için acelece vedalaşıp çıkmıştı odadan.
Geldik günün en zor olayına: Eve geri dönmek.
Her şey iyiydi hoştu ama evim ve hastane arasındaki mesafe gün içindeki çalışmalardan daha çok yoruyordu beni. Arabam yoktu, otobüs ya da metro ile gidip gelmek iş çıkış saati olduğundan ölümle eşdeğerdi benim için. Kazandığımı her gün taksiye verecek kadar da zengin değildim doğrusu. Bazen abim alırdı bazen de saatlerimiz uyuştuğunda evlerimizin yakın olduğu bir hemşire ile dönerdim.
Rahatınıza düşkünseniz böyle sorunlar evrenin en büyük derdi olabilirdi sizin için.
Oyalanmayı bırakmış bir an önce hazırlanıp çıkmıştım hastaneden. Karşılaştığım kişilere acelece selamlar verip bir an önce evime gitmeyi diliyordum.
Sabah abim bıraktığından giyindiğim topuklu ayakkabılara içimden söve söve adımlarken çalan telefonumu çantamda bulmak için küçük bir savaş vermek zorunda kalmıştım.
Abim.
Allah'ım ne olur, bekle seni almaya geliyorum, desin. N'olur!
Aramayı yanıtladıktan sonra ufak adımlarla yine de durağa doğru adımladım ne olur ne olmaz. ''Alo, abi?'' Açtığım gibi garip garip sesler gelince yanlışlıkla aradı herhalde diyecektim ki ''Defne, eve gittin mi?'' diye sormasıyla ''Durağa yürüyorum, metroyla geleceğim.'' diyebilmiştim.
Belli ki bir şeyle uğraşıyordu çünkü o garip sesler yine gelmeye başlamıştı. Ya da telefonu çekmiyordu.
Bir şeyler söylüyordu şu an ama o kadar anlaşılmıyordu ki ne dediğine dair tahminde bile bulunamıyordum. ''Abi, seni duyamıyorum. Eğer beni duyabiliyorsan kapatıyorum telefonu, mesaj atacağım.'' dedikten hemen sonra kısaca anlamadığıma dair mesaj atmıştım. Daha ekran kapanmadan cevap göndermesine şaşırmaktansa daha da şaşıracağım bir şey vardı. Mesajın kendisi.
''Bugün Feyzalara yemeğe davetliyiz. Sen de geliyorsun.''
Bunu şimdi öğrendiğime mi yanayım, müstakbel yengemle anlaşamadığımızı bildiği halde bunu umursamayan abime mi kızayım yoksa 'gelmezsen gözüme gözükme' anlamına gelen 'sen de geliyorsun' cümlesine mi yanayım?
Benden sadece 4 yaş büyük olan biricik abim Giray, kendisi gibi eczacı olan biricik nişanlısı Feyza ile önümüzdeki aylarda evlenecekti ve hala anlamadığı, anlamak istemediği şey ise kardeşi ile nişanlısının anlaşamadığıydı.
O kadar yorgundum ki ne misafirlik çekebilecektim ne de Feyza'nın iğneleyici bakışlarını. Gelmeyeceğimi söylesem bu sefer abimle aram bozulacaktı ki bunu asla istemiyordum. Nedense ne yapsam, neye karşı gelsem kötü görümce etiketi yiyordum ve bu beni gerçekten yıpratıyordu. Üstelik ben şu an eve nasıl gideceğimi düşünürken bir de onların evine gitsem iki kat yol çekecektim ve kimse nasıl oraya geldiğimi umursamayacaktı bile.
Eve gidecektim.
Ne olursa olsun son anda haber verilen bir şey için hiç kendimi zora sokamayacaktım. Üstelik artık ayağımı ağrıtan topuklular ve akşam serinliğinin üşüttüğü bacaklarım bana hiç yardımcı olmayıp iyice sinirimi bozuyordu. Annemi arayıp işin aslını öğrenmeli hiç yoksa niye son dakikada haber verdiklerini sormalıydım. Bu yemeğin en az bir haftadan önce planlandığına o kadar emindim ki. Ne hikmetse bana son dakika haber veriliyordu çünkü son dakika söylerlerse gelmeme gibi bir ihtimalimin olmadığını düşünüyorlardı. Yok ya? O masaya oturup Feyza'nın bana laf sokmalarını dinleyecek değildim. Üstelik artık o kadar dolmuştum ki abimin ricalarını bile umursayamayacak raddeye gelmiştim.
Annemle hararetli bir konuşma geçirdikten sonra zorla ikna etmiştim gelmeyeceğimi. Eve gidince abimin nasıl bir tepki vereceğini az çok tahmin edebiliyordum ki çekincelerim de vardı ama artık eve ışınlanmak istiyordum, yeter.
Üzerimdeki cekete iyice sokulurken hava git gide soğuyordu henüz gün pek kararmasa da büyük ihtimalle ben eve varmadan karanlık çökmüş olacaktı. Gelen metroya binip tutunabileceğim ve rahat(!) edebileceğim bir yer ararken seçeneğimin çok olmaması hemen seçim yapmamı sağlamıştı. Yanımdaki öğrenci topluluğunun konuştuğu birkaç şeye kulak misafiri olurken görmesem de sesini duyabildiğim bebek ağlaması ağrımaya başlayan başımın bir miktar da zonklamasına sebep oluyordu.
Camdaki yansımama baktığımda biraz çaprazımdaki iki kişinin bana bakarak konuşması aşırı rahatsız etmişti. Hiçbir derdim tasam yokmuş gibi bir de bunlar yüzünden işe neyle gidip geleceğime göre kıyafet seçmek zorunda kalıyordum. Şimdi dönüp dik dik baksam daha da yüz bulacaklarından korktuğum için hiç fark etmemiş gibi yapıp biraz ilerideki boşluğa girmiştim.
İnmeme birkaç durak kala duyduğum çocuk sesiyle aklıma gelen kişi, yüzümde ufak bir tebessüm oluşturmuştu.
Ezgi...
Hepimizin gözbebeği, küçük cadımız. Kendisi aile dostumuz Nihat amca ve Serap teyzenin torunu, en büyük çocukları Emel ablanın yıllar sonra kavuştuğu bebeğiydi. Henüz 3 yaşının sonlarında olsa da çokbilmişliği ve hem anne tarafının hem baba tarafının ilk torunu olmuş olmanın verdiği şımarıklıkla kocaman biriymiş gibi hissettirirdi kendini.
Olmayan ablam olan Emel abla hatırına katlandığım o bücürle yeri gelince iki âşık gibi aramızdan su sızmazdı, yeri geldiğinde ise kanlı bıçaklı olurduk. Benim gibi çocukla çocuk olan biri için Ezgi tam bir baş belasıydı.
Onu o kadar çok özlemiştim ki.
Evlerimiz çok yakın olsa da bir haftadır ne Emel ablayı ne de Ezgi'yi görmüştüm ki bu bizim için çok uzun bir süreydi. İllaki görüntülü konuşur ya da mutlaka birbirimize uğrar yine de bir arada olurduk. Eşi de şoför olduğundan bazen şehir dışına gider ben de bazı günler onlarda kalırdım.
Koçarslan ailesi, dosttan çok ailemiz gibiydi. Annemin ve Serap teyzenin tanışıklığıyla başlayan bu ilişki daha sonra babaların da tanışmasıyla daha güçlü bir bağ oluşturmuştu.
Emel ablanın ablalığı, küçük kardeşinin arkadaşlığı bana o kadar güzel şeyler katıyordu ki. Küçük kardeşi Melih benden sadece iki yaş büyüktü ve o zamanlar beni çok bunaltan ama şimdilerde de iyi ki dedirten arkadaşlığımız o üniversiteye gidene kadar aynı okullarda okutulmamız sonucu başlamıştı. İki sene gecikmeli bebeklik arkadaşlığı...
Onun için pek sıkıntı olmasa da bir etkinliğe ya da bir yere gidilecek olsa 'Melih de orada olacak mı? Tamam, o zaman gidebilirsin sen de.' olayı birbirimize karşı koyduğumuz sınırlarımız sayesinde koruduğumuz bu seviyeli arkadaşlık her zaman kurtarıcımız olmuştu ailemize karşı.
Koçarslan kardeşlerin büyüğü ve küçüğü ile bu kadar içli dışlıyken keşke ortancası için de aynı şeyleri söyleyebilseydim.
Alpay Emir.
Son zamanlarda aklımı fazlasıyla kurcalayan, bana kendimi sorgulatan ve dengelerimi bozan adam; tüm duygularımı bozguna uğratan kişi.
Emel abla ya da Melih kadar onu fazla göremesem de aile buluşmalarında, yemeklerde konuşuyorduk. Ve bu bana artık yetmiyordu.
Ayda yılda bir aile yemeklerinde ya da şansım varsa Emel ablalardayken yeğenini görmeye uğradığında karşılaşırdık.
Üstelik Emel ablanın eskiden birkaç defa hissettirmemeye çalışarak ağzımı araması, Emir abiyi de buna konu ediyor olması kendimi bildim bileli o senin abin diye büyütüldüğümüzden beni geriyor ve üzüyordu. Onu kesin bir dille reddettiğim ve bu konuyu bir daha açmamasını söylediğimden beri öyle de yapmıştı.
İyi halt etmişti!
Kardeşlerine göre çok samimi biri değildi evet ama en azından şu anki haline göre eskiden çok daha iyiydi aramız. Son zamanlarda eskisi gibi bir arada bulunmuyordu bizimle.
Düşüncelere dalmış gitmişken az daha ineceğim durağı kaçırıyordum ve kapanmaya başlayan kapıdan nasıl kendimi dışarı attıysam birkaç kişinin bakışlarıyla rezil olmamak adına bir an önce buradan uzaklaşmak istiyordum.
Eve giderken bir yandan da gözüm yol boyunca sıralanan restoranlardaydı. Eve gidip yemek yapmakla uğraşamayacak kadar aç, aynı zamanda da eve paket servisi bekleyemeyecek kadar sabırsızdım.
Yan yana duran kebap salonu ile hamburgercinin arasında kalmışken acaba alacaklarımı alıp Emel ablalara mı gitsem, diye düşünüyordum. Eşi evdeyse rahatsızlık vermek istemezdim tabi, tek çare arayıp öğrenmekti.
Hamburgerciye girip sıradaki insanların biraz arkasında 'sıradayım ama biraz da beklemem lazım durun bi' telefonla konuşayım' anlamına gelecek kadar boşluk bırakıp dikildiğimde karşı tarafın telefonu açmasını bekliyordum.
İlk çalışta açılan telefondan hemen nasılsın, nerelerdesin sen, tarzı şeylere cevap verdikten sonra ''Abla ya Cengiz abi evde mi?'' diye sorup bir yandan da lütfen olmasın diye dua ediyordum.
Elbette evde olması sorun değildi ama adamı akşamın bir saati kendi keyfim için rahatsız edecek değildim ki Cengiz abi de ben ne zaman gelsem biraz yanımızda oturur siz rahatınıza bakın deyip çıkardı evden.
Ben de rahatını bozmak istemediğimden genelde evde olmadığında gitmek isterdim. Emel abla her ne kadar 'Ona hava hoş işine geliyor kızım senin gelmen, kahveye gitmesine fırsat çıkıyor.' deyip gülse de yine de rahat edemiyordum işte.
''İki gündür şehir dışında, hayırdır bir şey mi oldu güzelim?'' demesinin ardından ''Müsaitseniz size geleceğim de sorayım bir dedim, adam benim yüzümden kendi evinde rahat edemiyor.'' deyip gülmüştüm çünkü şimdi bana kızacaktı ve ben uslanmaz bir kız olduğum için yine onu umursamayacaktım.
Sıra bana geldiğinde hala soramadığımdan arkamdaki çifte sıramı verip tahmin ettiğim gibi kızarak kurduğu birkaç cümleyi duymazlıktan geldim. ''Ben çok açım hamburger falan alacağım da siz hangisini istiyorsunuz? Ezgi'ye oyuncaklılardan alacağım ama sen hangisinden istersin bilemedim. Gerçi hemen yanda kebapçı var istersen sana dürüm alayım?''
Anne edasıyla ''Evde mis gibi yemek var Defne gel ısıtayım, yemeğin şu sağlıksız şeyleri.'' dediğinde tam cevap verecektim ki yine ve yine beni diyetisyen olmamdan vurup birkaç şey söylemişti.
Onu geçiştirip telefonu kapattıktan sonra kendime ve Ezgi'ye hamburger menü siparişi verdikten sonra yandaki restorandan da dürüm siparişi vermiş, onu bekliyordum.
Masada oturmuş siparişi beklerken telefonuma düşen mesajların çıkardığı o rahatsız edici ses birkaç kişiyi daha rahatsız etmiş olmalı ki ters ters bakıyorlardı.
Hemen telefonu geçici olarak sessize aldıktan sonra mesajlara baktım.
Melih
Bana da alsana
2 dürüm
Acılı olsun
Büyük ayran
Sadece hamburger al bir de
Menü olmasına gerek yok
Tek yeter çok yemiyorum zaten
''Abla, buyur siparişin.'' deyip önüme konan poşetle kafamı telefondan kaldırdıktan sonra daha gelen mesajlara şaşıramadan ikisi acılı biri acısız 3 tane daha dürüm sipariş etmiştim. Çünkü şu an bir de onun hamburgerini bekleyemeyecektim. Çok istiyorsa benimkinin yarısını yerdi beyefendi. Ben de dürüme kalmıştım artık.
Açlığıma açlık katan bu güzel kokulardan bir an önce kurtulmak istiyordum, gelen dürümleri aldıktan sonra hamburgerleri de alıp ellerim dolu dolu bizim sokağımızın hemen birkaç sokak ötesinde bulunan eve doğru ilerledim. Oturdukları aile apartmanına geldiğimde elimdeki poşetlerden dolayı zile zorlanarak basmıştım ama anında basılan otomatik sayesinde kapı önünde beklemekten kurtulmuştum. Üç katlı binanın alt katında kayınvalidesi yaşarken orta kat boş, eşinin bekâr kardeşi için hazır halde bekliyordu.
En üst katta oturan Emel ablalara çıkarken tek isteğim kimseye yakalanmamaktı. Maalesef biz de aile apartmanında yaşıyorduk ve eve kimin girip çıktığına karışan bir babaannem vardı. Haliyle ben de başkasının evine girerken acaba aynı durum onlarda da mı var diye sorgulamadan duramıyordum.
Son birkaç basamak kaldığında kapı hızla açılmış ve küçük cadı adımı bağırarak sesinin merdiven boşluğunda yankılanmasına neden olmuştu.
Önce ağzı kulaklarında bana bakmış sonra da elimdeki poşetlere bakarken gülümsemesi daha da büyümüştü. Bazı harfleri tam çıkmasa da 'hoş geldin' deyip yerinde zıplaması tüm yorgunluğumu alıp götürmüştü neredeyse.
Hemen arkasında annesinin uyarılarını umursamadan bacaklarıma sarılmış ardından da beni içeriye çekiştirmişti. Elimdeki poşetleri Emel ablaya verip hiç ona pas vermeden önce küçük bücürle ilgilenmiş, merhabalaşmış öpüşüp koklaşmıştık kapının önünde.
Poşetleri mutfağa bırakıp geldiğinde ''Kapatın kapıyı dondum valla. Ev buz gibi oldu sizin yüzünüzden.'' diye bizi azarlamıştı. Haklıydı gerçi havalar artık soğuyordu ve böyle dile getirince daha da hisseder olmuştum soğuğu.
Emel ablayla da sarılıp çıkardığım ceketimi ve çantamı vestiyere koyması için ona verirken verdiği terlikleri ayağıma geçirdikten sonra kulağıma oyun sesleri ilişince ''Melih de mi burada, niye söylemedin ki? Bin tane şey istedi seninle konuştuktan sonra.'' memnuniyetsizce sorduğum soruyla oturma odasından bir ses yükseldi. ''Şu oyun bitsin geleceğim şimdi.'' Laf atması için bile oyunun bitmesi gerekiyordu beyefendinin.
Emel ablaya döndüğümde üzerimdeki bordo saten gömleği ve siyah dizlerimin üzerindeki eteği inceliyordu.
O öyle dikkatlice bakarken ben de istemsizce kendi üzerime bakmıştım. ''Niye öyle baktın, bir şey mi olmuş üstüme?''
''Çok güzel gözüktün gözüme, maşallah benim güzelime.'' deyip tükürür gibi yaptığında sırıtarak arkadan topladığım saçımı omzumdan arkaya atıp ''E ne sandınız Emel Hanımcığım, her zamanki halimiz.'' dedikten sonra ayakta dikilmeye son verip ''Ben bir elimi yüzümü yıkayayım, bunaldım vallahi.'' dedikten sonra banyoya ilerledim tabi peşimden gelen cadıyla beraber.
Emel abla arkamdan, bu kıyafetlerle rahat edemeyeceksem bana bir şeyler verebileceğini söylediğinde yemekten sonra değiştirirsem daha iyi olacağını söylemiştim.
Gömleğin kollarını dirseklerime kadar katlarken elleri arkasında bir sağa bir sola sallanarak beni dikkatlice izleyen minnoşa arada öpücükler atıyordum. Beni çok özlediğini söylediğinde ona olan sevgimi nasıl daha fazla gösterebilirim hiç bilmiyordum. Bu bambaşka bir sevgiydi. Belki de doğduğundan beri bir arada olduğumuzdan ona fazlasıyla bağlanmıştım.
Dağılan saçlarımı açıp öne eğildikten sonra ellerimle hafif kabartıp dağınık bir topuz yaptım. Ensemin açılmasıyla gelen ferahlık hissi o kadar güzeldi ki. Gömleğin iki düğmesini daha açıp ellerimi yüzümü yıkadıktan sonra ensemde ve açıkta kalan gerdanımda da ıslak ellerimi gezdirdiğimde biraz daha rahatlamıştım. Gömleğin bir düğmesini geri kapatıp baktığımda düzgün durduğunu görünce Ezgi ile beraber çıkmıştık banyodan.
Mutfaktan gelen sesler doğrultusunda oraya girdiğimizde Melih poşetten yiyecekleri çıkartıp masaya koyarken Emel abla da dolaptan içecek çıkartıp masaya koyuyordu. Çatık kaşlarla bana bakıp ''Ayran niye almadın?'' diye sorması üzerine sadece gözlerimi devirebilmiştim. Emel abla bizim aramızda böyle şeylere takılmadığımızı bilse de ''Kız o kadar şey getirmiş ettiğin lafa bak.'' diye çıkışmadan edememişti.
''Çok acıktım seninle uğraşamayacağım. Ayrıca sana hamburger de almadım. Benimkini bölüşeceğiz artık.'' deyip hiçbir işe dokunmadan mutfak masasına yerleştim. Yorulmuştum ve hiç yardım edeyim toplarına giremeyecektim ki yardım edilecek de bir şey yoktu.
''Cimrilikten bunlar hep. Onca şey almışsın bir tane daha alamadın mı?''
''İnan seninle hiç uğraşamayacağım, açlıktan ölmek üzereyim.'' deyip onların da oturmasını bekledim. Masanın başköşesine ağa gibi kurulmam dışında hiçbir sorun yoktu şu an. Masanın sağında Ezgi ve Melih hemen solunda ise Ezgin'in karşısında annesi oturuyordu.
Bu acılı, bu acısız, şu senin, bu benim faslından sonra her şeyi masanın üzerine koymuş hem sohbet ediyor hem de yemek yiyorduk.
Ezgi gün içinde yaptığı şeylerden bahsederken Emel abla da evde canının sıkıldığından bahsediyordu. Melih ise hala iş aradığından ama bulamadığından dert yanıyordu.
Ne yazık ki üniversitede mezun olduktan sonra askere gitmiş hemen ardından da abisi sayesinde girdiği bir şirkette bir-iki yıl gibi kısa bir süre çalışmış ardından çalışma arkadaşlarıyla anlaşamadığından istifa etmişti ve şu anda işsiz mühendisler kervanındaydı.
Dürümümün yarısını yerken Melih çoktan dürümünün bir tanesini bitirmiş hamburgerimin yarısını bölmüş onu diyordu. Ezgi ise hamburgerini yememiş masadaki patates kızartmasını yiyor konuşulanları dinliyordu.
Açlığıma zıt olarak şu an o kadar yavaş yemek yiyordum ki yemeğim hiç bitmesin istiyordum.
Biz yine Melih'le saçma sapan bir konu hakkında tartışırken Emel abla da bizim bu hallerimize gülüyordu anca.
Kızını az önce yanına almış hamburgerini sağa sola dökmeden yemesine yardım ediyordu.
Zilin çalmasıyla herkes birbirine bakmış daha sonra çalan zil ile herkese bir suskunluk gelse de Emel abla Melih'e bakarak "Sen baksana ablacım," dedi.
Ağzındakini lokmasını yuttuktan sonra bana bakarak kafasıyla da mutfak kapısını göstererek ''Sen baksana kapıya be. En yakın sensin.'' demesiyle kapıya daha yakın olduğumdan ve kapıdaki her kimse ikinciye zile basmasıyla peçeteyle elimi silip kalkıp kapıya ilerlemiştim. Arkamdan Emel ablanın kardeşine laf attığını da duyabiliyordum üstelik.
Apartman kapısını açmadan önce dış kapıya bakan odaların birinin camından baktığımda kimseyi görememiştim ama çok daha güzel bir şey vardı kapıda.
Onun arabası.
Bu sefer de zilin değil kapıya vurulmanın sesini duyduğumda hızlıca kapıya gidip acelece üstümü başımı düzeltmiştim ama bu tiple neremi düzelteceksem artık.
Melih'in ''Ulan adam ağaç oldu açsana şu kapıyı.'' diye seslenmesini bile umursamadan kapıyı açmıştım.
Üstelik adam dediğine göre gelenin abisi olduğunu da biliyordu, ne diye haber vermiyorsa bu da.
Ve karşımda tüm yakışıklılığıyla Alpay Emir Koçarslan duruyordu.
Dağılmış ve birkaç tutamının alnına döküldüğü saçları, yine ve yine çok çalıştığını belli eden hafif kızarmış, yeşille ela arası gözleri, saatlerce üzerinde olduğundan kırışmış olsa da onun fazlasıyla çekici görünmesine sebep olan birkaç düğmesi açılmış lacivert gömleği ve ütü izinin artık pek de belli olmadığı koyu gri kumaş pantolonuyla tam da karşımda duruyordu.
Pardon, düzeltiyorum. Çatılmış kaşlarıyla tam da dibimde duruyordu.
Sabırsızca konuşmuştu. ''Defne, artık içeri geçsek mi?''
Bu öyle bir cümleydi ki altında 'kesinlikle soru sormuyorum artık çekil de geçeyim. Ağaç oldum.' anlamını barındıran bir uyarıydı.
Benim de çatılmaya dünden razı olan kaşlarım anında çatılmış ona dik dik bakmaya başlamıştı. Kenara çekildikten sonra içeri geçmesini beklemiş daha sonra kapıyı kapatıp bir şey demeden mutfağa geri dönüp yerime oturmuştum. Ezgi hemen arkamdan gelen adamı gördüğü gibi 'dayı' diye bağırmış annesinin kucağından inip yağlı ellerine dikkat etmeye çalışarak dayısının kucağına zıplamıştı.
Yerime geçtiğim gibi patatesimi yemeğe devam ederken Melih bir bana bir de hala arkamda ayakta durmaya devam eden abisine bakıp duruyordu. Ona 'ne bakıyorsun öyle bön bön' deyip sataşmamak için kendimi zor tutuyordum.
''Bu saatte bunları ye sonra da hastalarına onu yeme şunu yeme diye akıl ver. Ne güzel iş anasını satayım.''
Kucağında Ezgi'yle beraber tam karşımdaki boş sandalyeye otururken kurduğu cümlenin sonunda burnundan seslice nefes vererek gülmesi iyice sinirlerimi bozmuştu.
Alay eder gibi konuşması da eklenince işin içine sinirimi daha fazlasıyla bozuyordu. Onu umursamamışım gibi önümdeki patates kızartmasından bir tane aldım ve önce mayoneze sonra da ketçaba batırdıktan sonra gözlerinin içine baka baka ağzıma götürüp bir güzel yedim.
Bu hareketime sadece gözlerini kısarak gülmüş ardından kafasını hafifçe sağa sola hareket ettirip sanırım içinden 'sen iflah olmazsın' diyordu.
Dayısının kucağında rahatça oturan bücürük ise bana gülerek bakıyordu. Ona öpücük gönderdikten sonra önümdekilerden yavaş yavaş yemeğe devam ettim. O sırada Emel abla hoş geldin faslını gerçekleştirdikten sonra kardeşine aç olup olmadığını sorup eğer açsa yemek ısıtabileceğini söylüyordu.
Bugün o yemeği illa birimize yedirecekti yani, anladım.
Melih ise abisine gittiği bir şirket hakkında birkaç soru soruyor henüz yemediği diğer dürümünü abisinin önüne koymuş yarısını yediği diğer yarısını da bana ayırdığı hamburgeri önüne çekiyordu.
Ondan önce hafif kalkıp öne doğru eğildiğim gibi hamburgerimi kaptım ve kendi önüme çektim.
Melih çatık kaşlarıyla hamburgerime bakarken Emir de bana bakıyordu. Yine ve yine çatık kaşlarıyla.
Ona böyle Emir demek o kadar güzeldi ki. Şimdi ailecek bir arada olsaydık 'Kızım şunu Emir abine uzat, Emir abine de getir, Emir abine haber ver yok şu yok bu.' İsminin yanına abi kelimesini getirmek istemediğimden adını bile dile getirmemek zorunda hissediyordum kendimi.
Evet abim olarak görmüyordum kendisini, evet Emel ablanın imalarından sonra ona daha farklı bakar olmuştum ama yine de kabullenemiyor, kendimi sorgulamadan duramıyordum. Bazen öyle güzel gülüyordu ki hep gülsün ve ben de onu izleyeyim istiyordum bazen de bir lafıyla kalbimin üzerinden ezip geçiyordu. Öyle olunca da bu yakıştırmaların sadece Emel ablanın kuruntuları olduğunu anlıyordum.
Hem aklımdaki düşüncelerle hem de onunla aramızda bir şey olmayacağının farkındalığıyla yüzüm düşmüş iştahım da gitmişti.
Az önce çocuk gibi atlayarak aldığım hamburgeri Melih'in önüne geri koyup ''Doydum ya ben, az önce niye aldım önünden bilmiyorum. Afiyet olsun.'' dedikten sonra Emel abladan kıyafet isteyecektim ki bundan vazgeçtim. Eve gitsem daha iyi olacaktı şu an.
Salak saçma ruh hallerine girip kendimi üzmenin hiçbir anlamı yoktu. Üstelik eve gidip daha Giray Tunç azarı işitecektim. Masadakilere afiyet olsun dedikten sonra ellerimi yıkamak için yerimden kalktım ama ellerim yağlı diye yukarı çıkan eteğimi bile düzeltemedim. Üstelik önüme gelen birkaç saç tutamını bile kulağımın arkasına sıkıştıramıyordum. Sinirimi bozmuştu.
Acelece mutfaktan çıkıp ellerimi yıkadıktan sonra üzerimi çekiştirmiş ve düzeltmiştim. İş kıyafetiyle rahat hareket edememek, edince de sağına soluna dikkat etmeye çalışmak aşırı sinir bozucuydu.
Senin sinirlerini bozmayan bir şey var mı Defne?
Geri mutfağa dönecektim ki çantamın içinden az da olsa sesi duyulan telefonumu almak için vestiyerde asılı olan çantamı aldım ve babamın aramasını cevapladım. Nerede olduğumu sorduktan sonra eve gelmemi istediğini söylemesiyle sadece abimin değil babamın da bu yemeğe katılmadığım için bana tavır takınacağını anlamış oldum konuştuğu ses tonundan.
Karnımı doyurdum ben gidiyorum desem ayıp olacağından en iyisi içeri geçip herkesin yemeğini bitirmesini beklemek etrafı da toplayıp eve dönmekti. Üstelik ben yemekten sonra belki oturur konuşur sohbet ederiz diye düşünmüştüm. Beyler varken ne kadar rahat konuşurduk orası ayrı ama yine de biraz daha kalıp Ezgi ile vakit geçirmek isterdim.
Geri içeri döndüğümde üç kardeş gülüşerek sohbet ediyordu. Emel abla zaten güleç yüzlü biriydi, Melih desen eğlenmeye gülmeye yer arıyordu ama Emir'in dışarıda gözlemlediğim ağır abi hallerini kardeşlerinin yanında rafa kaldırması bu manzarayı daha da samimi yapıyordu.
İçeri girdiğim gibi Emel abla bana döndü. ''Senin için çıkardıklarım Ezgi'nin odasında güzelim. Orada rahat rahat değiştir üstünü.''
Zaten beş on dakikaya çıkacaktım üzerimi değiştirmeye değmezdi bile. ''Babam aradı, bizimkiler dönmüş eve. Beni bekliyorlar aslında.'' dememle Emel abla şaşkınca ''Neredeydiler ki?'' diye sordu. Bense ''Feyzalara yemeğe gitmişlerdi de.'' cevabını verebilmiştim sadece.
Şimdi yalnız olacaktık ki neden gitmediğimi, beni neden eve çağırdıklarını anlatacaktım sana abla.
Ayıp olmayacaksa gitmemin daha iyi olacağını söylemiş ardından da diğer ikiliye çevirmiştim bakışlarımı. Melih, parama kıydığımı ve bugün de doyduğundan bahsederken Ezgi de gitmemi istemediğinden bahsediyordu.
Dürümünü dakikalar önce bitirmiş ellerini masaya dayamış öylece yayılarak oturan adam bakışlarını üzerimde gezdirdikten sonra tepemde topladığım saçlarıma gözlerini dikerek hem yerinden kalktı hem de konuşmaya başladı. ''Ellerimi yıkayayım, çıkalım. Bırakayım seni.''
Evlerimiz yakın olsa da bu saatte tek dönmek istemiyordum eve ama benim yüzümden de rahatsız olsun istemiyordum. Gerek yok dememe kalmadan yanımdan geçmiş banyoya gitmişti bile.
Geri döndüğünde ''Hadi hazırlan da çıkalım.'' demesiyle ben ve Emel abla ara salona çıkmıştık. Vestiyerden ceketimi almadan önce saçlarımı açıp bir elimle kabartıp düzeltmeye çalışırken onun homurdanmasını umursamamaya çalışıyordum. Bir iki dakika beklese ölmezdi herhalde.
Gömleğimin kollarını düzelttikten sonra ceketimi giyerken o da ceplerini kontrol ettikten sonra hemen bacaklarının yanında kocaman dişlerini göstererek gülen cadının boyuna gelecek şekilde dizlerini kırdı ve ''Dayıcım telefonum mutfakta kaldı. Getirir misin?'' dedikten sonra hemen mutfağa koşan yeğeninin peşinden baktı.
Yerinde doğrulup Emel ablaya yaklaşmış, sinirli bir yüz ifadesiyle konuşmuştu. Sanki az önce gülümseyen o değilmiş gibi. ''Aşağıdaki rahatsız ediyor mu yine seni?''
Emel abla, 20 yaşına girdiği gibi lisede tanıştığı Cengiz abiyle evlenmek istemiş ama iki tarafın ailesi de bu duruma pek olumlu yanaşmamış. Nihat amca eğitime çok önem veriyor ve tüm evlatlarının okuyup meslek edinmesini isterken Cengiz abinin annesi ise Emel ablayı gelini olarak istemiyormuş. O zamanlar bu yüzden iki ailenin arası çok açılmış ama yine de bizim iki sevdalı birbirlerinden vazgeçmemişler.
O dönemleri hayal meyal hatırlıyordum.
Ne olduysa zamanla iki aile de bu durumu bir şekilde kabullenmiş ve sonunda evlenmelerine razı olmuşlar. Olmuşlar olmasına da Emel ablanın kayınvalidesi evlendikleri ilk gün güzelim kadına nasıl çektirdiyse hala da devam ediyordu çektirmeye. Herkese melek gibi davranan kadın kendi gelinine yapmadığı şey kalmıyordu. Emel ablanın sözüne güvenim olmasa gerçekten kadına iftira atıyor derdim ama gerçekler de gün gibi ortadaydı.
Evliliklerinin ilk yıllarında bebek sahibi olamayan çifte etmediği lafı bırakmayan kadın şimdi de Cengiz abi evde yokken her fırsatta Emel ablaya laf atıp 'İlkini anca yaptın, bir erkek çocuk da on yılda anca yaparsın.' gibi edepsizce laflar ediyor kalbini kırdığı gibi evin huzurunu da kaçırmaya çabalıyordu. Son zamanlarda da ikinci çocuk için rahatsız etmeye başlamasıyla artık ne yapacağını bilemez haldeydi.
Emel ablanın anlattığına göre birkaç hafta önce Emir abi burada salonda yeğeniyle oynarken kayınvalidesi gelmiş birkaç laf etmiş tam gidecekken de misafir odasındaki Emir'i görmesiyle çabucak çıkıp gitmiş evden.
Şimdi de onu soruyordu büyük ihtimalle.
Emir'in böyle şeylere karışmayacağını bildiğim gibi ablasına edilen lafın altında kalmayacağını da az çok tahmin edebiliyordum.
''En son sen varken gelmişti. O günden sonra hiç laf etmedi. Bak bu durumdan annemlere bahsedersen gerçekten fena bozuşuruz Emir.''
Ablasına cevap veremeden duyulan ince ses bakışlarımızın odağını değiştirmişti. ''Dayı ya, yok ki hiçbir yerde.'' Bazı harfleri henüz söyleyemese de o kadar tatlı konuşuyordu ki insanın o yanaklardan bol bol öpesi geliyordu, tabi ettiği bazı laflardan dolayı da saçını başını yolası.
Oyuncu bir sesle ''Kızım cebimdeymiş ya, az önce fark edememişim.'' deyip Ezgi'yi kucağına aldıktan sonra ''Hani nerede benim öpücüklerim?'' diyerek yanaklarını yaklaştırıyordu öpmesi için.
Bakma Defne, daha fazla bakma.
Emir kapıyı açıp ayakkabılarını giyerken ben de üzerimi giydikten sonra çantamı da alıp önce Emel ablayı daha sonra bücürüğü öpüp kapıda beni bekleyen adama doğru ilerledim.
Giydiğim topuklu ayakkabılar sayesinde aramızdaki boy farkı azalırken böyle evden beraber ayrılmamız aşırı mutlu etmişti beni.
Sanki çiftmişiz de beraber evimize gidi...
Aynen Defne hatta evlen adamla çocuk da yap, tabi anca hayalinde.
Kapıda bizi yolcu eden ikiliye el salladıktan sonra ben önde Emir arkamda merdivenlerden inerken son katın merdivenlerini daha tamamlayamadan apartman kapısı anahtarla açılmış hemen ardından da içeri Cengiz abinin tek kardeşi pardon bekâr kardeşi Selim abi girmişti. Bekâr olması önemli bir detaydı çünkü Emel ablanın kayınvalidesinin beni her gördüğünde bu ayrıntıyı dile getirmesi hem niyetini belli ediyordu hem de bu ayrıntıyı unutmamam gerektiğini hatırlatıyordu.
Her defasında hem anneme hem de Emel ablaya böyle bir şeyi kesinlikle istemediğimi dile getirmekten alıkoyamıyordum kendimi. Gerçi Emel abla da karşıydı bu duruma.
Kapıya doğru ilerlerken sadece başımla selam verip yanından ayrılırken hemen dibimde biten Emir bir elini belimle sırtım arasında bir yere koyup kapanan apartman kapısını açmış çıkmamı beklemişti.
Ben yürüyerek gideceğimizi düşünmüştüm ki elindeki uzaktan kumandayla arabasının kilidini açtığını yanan araba lambalarından anlamıştım. ''Nereye gidiyorsun Defne, binsene şu arabaya.'' Bu ters tavrına göz devirmekten başka yapabileceğim hiçbir şey yoktu şu an.
Az önceki adama sinirlenmiş ve sinirini bir başkasından çıkarmaya yer arıyordu belli ki.
Yaşıt olan ikili ben kendimi bildim bileli anlaşamaz her gördükleri yerde ya birbirlerini görmezden gelir ya da çok güzel birbirlerine laf sokarlardı. Şimdi de olmayan keyfi onu görmesiyle iyice kaçmıştı.
Zaten yakın olan evlerimiz arabayla bir iki dakika bile sürmeyeceğinden emniyet kemerini takmadan yerleşmiştik ikimiz de arabaya. Çalan telefonumda abimin adını gördüğümde zaten eve gittiğimden meşgule alıp yola bakmaya devam ettim.
Hemen gelmiştik. Ben bizim apartmanın önünde beni bırakır diye düşünürken aralarında sadece birkaç apartman bulunan kendi evlerinin önüne gelip arabayı park etmişti.
Sessiz geçen kısa yolculuğumuz için ona teşekkür edip arabadan indiğimde. O da arabadan inip yanıma gelmişti. Ben bir şeyler söyleyecek diye ona bakarken ''Eve gitmeyecek misin Defne?'' diye anlamsızca sormasıyla aptal gibi ''Evet, sen nereye gideceksin?'' diye sormuş bulunmuştum.
Sonra sorduğum sorunun saçmalığıyla yüzümü buruşturup arkamı döndüğüm gibi eve doğru adımlamıştım çünkü jeton geç de olsa düşmüştü. Kapıya kadar bırakacaktı beyefendi. Çünkü yolu bulamayabilirdim ne de olsa.
Apartmanın önüne geldiğimizde arkamı döndükten sonra ''İyi akşamlar.'' deyip gülümsemiş apartmana doğru ilerlemiştim.
Gazan mübarek olsun Defne. Eve gir ve ne olacaksa olsun.
Açık apartman kapısından girip evimizin bulunduğu dördüncü kata çıkmış anahtarımı çıkarmaktansa zile basmış kapının açılmasını bekliyordum.
Beklediğimin aksine kapıyı annem değil abim açmıştı.
Burnundan soluyan, kendini sakinleştirmeye çalışan abim.
Açıkçası evet sinirleneceğini biliyordum ama bu kadarı biraz fazla değil miydi?
Dişlerinin arasından öyle bir ''Çabuk geç içeri.'' demişti ki o an keşke gelmeseydim dedim.
Daha ne olduğunu kavrayamayan zihnim bedenime içeri geçmem için komut vermiş ardından da beni yalnız bırakmıştı.
İçeri girdiğim gibi ardımdan kapıyı çarparak kapatmış. Önümden geçip oturma odasına adımlamıştı. Peşinden gitmem gerektiği aşikârdı ama ayaklarım geri geri adımlamak istiyordu.
El mahkûm peşinden odaya gitmiştim. Odaya adım attığım gibi ''Derdin ne senin?'' diye bağırmasıyla irkildim.
''Feyza'yla derdin ne senin Defne Allah aşkına? Ya sen bu kızın ne kötülüğünü gördün de tavır alıyorsun kıza.''
Kurduğu her cümle kaşlarımın biraz daha çatılmasına sebep oluyordu çünkü böyle bağırması üstelik sadece yemeğe katılmadım diye bağırması normal bir durum değildi.
Ayrıca aramızda herhangi bir sıkıntı da yoktu Feyza'yla, sadece birbirimize ısınamamıştık o kadar. Bana attığı lafları sırf abimle araları bozulmasın diye alttan alan benken böyle bir konuşmayı, pardon bağrışmayı bana yapıyor olması da ayrı bir saçmalıktı.
''Abi asıl senin derdin ne? Yorgundum gelmedim yemeğe. Üstelik işten çıkıp eve gelirken haber veriyorsunuz...'' şaşkınca kurduğum cümlelerimi bile tamamlayamadan sesi bir kere daha yankılandı odada.
Ayrıca annem, babam niye laf etmiyordu bu duruma, ne olursa olsun bağırmadan çağırmadan konuşmamız gerektiğini bize bağırarak söyleyen ebeveynlerim ne olmuştu da seslerini çıkarmıyorlardı.
''Ya siktir et yemeği falan. Ben senin şımarıklıklarından bıktım anladın mı? Bir daha Feyza'yla aranızda sorun yaşansın istemiyorum. Yarın öbür gün aynı evin insanı olduğumuzda ne olacak? Ben yine senin şımarıklıkların yüzünden karımla aramı mı bozacağım.''
Abimin ağzından çıkan her kelime kaşlarımın şaşkınlıkla kalkmasını ama aynı zamanda da gözlerimin dolmasını sağlıyordu.
Bu konu bambaşkaydı belli. Abim dolmuş gelmiş bana patlıyordu. Üstelik sebebini bile bilmediğim bir sebepten. Ben şimdi ağzımı en ufak şey için açsam bu söylediklerinin daha beterlerini söyleyecekti. Üstelik birkaç gün sonra siniri geçecek şımarıklığını çekemem dediği kardeşini şımartarak kendini affettirmeye çalışacaktı.
En iyisi daha sonra konuşmaktı çünkü şu an ne onun siniri ne de benim kırgınlığım bizim düzgünce konuşmamızı sağlayacaktı.
Sinirle kalkan göğsüne diktiğim gözlerim gözleri hariç her yerde dolanıyordu. Susayım, tüm sinirini boşaltsın ve gitsin istiyordum.
Birkaç şey daha söylemişti ama ne dinlemiş ne de idrak edebilmiştim.
Yanımdan geçip gittiğini de sertçe kapanan başka bir odanın kapısından anlamıştım zaten. Odanın ortasında dikilmiş dururken dolan gözlerimden gözyaşlarımın süzülmesini istemediğimden başımı tavana kaldırmış birkaç dakika da öyle kalmıştım.
Odama girmeden önce banyoda yüzümü ve dişlerimi yıkayıp odama girmiş ardımdan da kapımı kilitlemiştim. Çünkü annemi az da olsa tanıyorsam az sonra gelecek ve nasıl olduğumu soracaktı.
Üzerimdekiler çıkarttıktan sonra iç çamaşırlarımla kalmıştım. Yatağımın üzerindeki ince uzun kollu pijama takımını almak için odada birkaç adım attığımda dolabımın kapağındaki boydan aynada kendimi incelemeye başlamıştım.
Az önce yaşanan saçma olayı az da olsa aklımdan çıkarabilmek için başka bir şeyler düşünmeye çalışıyordum.
Mesela göğüslerimin altına kadar gelen siyaha yakın koyu renk saçlarımı omuzlarıma kadar kestirse miydim ya da biraz kilo verip bölgesel hareketler yaparak vücudumun şekillerini daha da belirginleştirse miydim?
Saçlarımı omzumdan arkaya atıp vücudumu daha detaylı incelemeye başladım. 174 boyundaydım ve kilom boyuma göre normaldi. Ne çok zayıftım ne de çok kilolu. Göğüslerim belki bir beden daha büyük olsaydı daha güzel olabilirdi ya da belim biraz daha ince olsa.
Üzerimdeki düz siyah iç çamaşırından da şikâyetçiydim ayrıca. İçimdeki kadınsı görünme dürtüsüne engel olamıyor kendimi hep çekici ve güzel bulmak istiyordum. Örneğin daha güzel iç çamaşırları giymek yatarken kendimi daha çekici bulduğum geceliklerle uyumak. Ama ne yazık ki bu düşünceler bu evde yaşadığım için uygulayamadığım şeylerden biriydi. Anneme kalırsa her şeyi kocamın evinde ve kocamla yapmalıydım. Bir şehri mi görmek istiyorum evlenince kocamla giderim, akşam vakti gezmek mi istiyorum kocam olsun beni çıkarır, ve daha nicesi.
Belki de bu tarz düşüncelerle büyüdüğüm için bir an önce kendi paramı kazanıp ekonomik özgürlüğümü sağladıktan sonra gerçekten ne istiyorsam onu yapmak istemiştim.
Beni düşüncelerimden uzaklaştıran şey kapımın açılmaya çalışılması ama kilitli olduğundan açılamamasıydı. Keşke kapımı çalıp müsait olup olmadığımı bir sorsaydın anne. Hemen üzerime pijamalarımı geçirirken bir yandan da anneme ''Ben yatıyorum iyi geceler.'' deyip ışığımı da kapatmış, telefonumu ve şarj aletimi alıp yatağa girmiştim.
Birkaç şey söylense de hiç cevap vermeyince gitmişti.
Telefonda biraz oyalandıktan sonra yarın abimin beni bırakmayacağını, bıraksa bile onunla gitmek istemediğimi düşündüğümden alarmımı daha erkene kurmuştum.
Telefonumu yatağımın yanındaki prize şarja takıp kendi hayal dünyamda yaşamaya başladım.
Son zamanlarda olduğu gibi bu gece de gözümü kapattığım gibi zihnimde canlanan yüzle burukça gülümsemiştim sadece.
Sana karşı duyduğum hoşlantı karşılık bulamayacaksa lütfen sadece basit bir hayranlık olarak kalsın, Emir.
...
Paylaşımlardan, bölüm görsellerinden ve duyurulardan haberdar olmak için sosyal medya hesaplarını takibe almayı unutmayın.

Yaaa çok mutlu oldum burdan okuyabileceğim arrık yarım kalmıştı hikaye teşekkürler yazarım