top of page

57. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 20 dakikada okunur

"Annecim! Lütfen dur artık..."

Babasının minik aslanı kendisini gerçekten de aslan sanıyor olabilir miydi?

"Oraya tırmanamazsın! Düşeceksin bak."

Evimiz balta girmemiş ormanları aratmıyordu da şu an.

"Yağız diyorum ama! Oyuncağına takılacaksın bak."

Evet kesinlikle öyle sanıyordu.

Diğer türlü evimizi nasıl bu denli dağıttığını ve kendi krallığında nasıl bizi peşinden koşturduğunu açıklayamayacaktım.

En azından beni ve Limon'u.

Yağız'ın tersten tırmanmaya çalıştığı koridordaki oyun parkının tehlikeli olduğunu anlayan Limon benden önce koştu ve Yağız'a engel oldu. Canım oğlum ise Limon'u da yoldan çıkartmak isteyerek koşup alması için uzağa oyuncağını fırlattı. Limon ise çoktan gözden uzaklaştı.

Belki de çok sevgili babası her sabah işe gitmeden önce oğlunu şımarttıkça onun da bu saatte evimizi orman ilan etmesi kaçınılmazdı.

Bir diğer ihtimalse Yağız gerçekten tam bir canavardı.

Limon bile Yağız'ın koşuşturmasından usanmıştı. Hatta artık tüm topları Limon atıyor, Yağız koşup ağzıyla getirmenin derdine düşüyordu.

Kısaca bizim evde hiçbir şey yolunda gitmiyordu.

Dudaklarının arasından çıkardığı emziğini Limon'a vermeye çalıştığında "Kime diyorum ama ben!" diye yükselttim sesimi. Resmen kaçıyordu benden. Arkasındaki sesimi duydukça heyecanla gülüyor ve hızını da arttırıyordu.

"Yağız!"

Son seslenişim de işe yaramayınca koşuşturmaktan poposundaki bezi bile kaymış halde duran bebeğimin peşinden koşarken buldum kendimi.

Elimdeki tulumu gösterdim. "Bir tek bunu giydireceğim bak, gerçekten. Üşüyeceksin yoksa."

Evet evimizin aslanı ormanımızın tarzanı gibi cıbıl cıbıl kaçıyordu benden.

Bense peşinden koşmak zorunda kalıyordum.

Aslında... Koşamıyordum.

Düzeltmeliyim; sekiz aylık hamile karnımla sadece koştuğumu sanıyordum çünkü penguenlerin hızını dahi geçemiyordum.

"Hadi giyin de babanı arayalım. Şans öpücüğümüzü verelim."

Oğlumu babasına olan aşkıyla durdurabileceğimi söyleseler gülüp geçerdim aylar önce. Ama şimdi babasını andığım an hayat ona bayram oluyordu ve Alpay Emir buna bayılıyordu. Yağız şimdiden her anlamda babasının kopyası oluyordu. Bilmiyordu ki güzel bebeği evde neler yaşıyordu.

Hayır biliyordu çünkü manyak adam bulduğu her fırsatta evdeki kameralardan bizi izliyordu ve en olması gereken zamanlarda görüntülü arayarak olaya el koyuyordu ama bugün bunu yapması imkansızdı çünkü çok önemli bir toplantının hazırlığındaydı. Yani şu an öyle olmalı. Evden çıkışını hatırlayınca yetişmiş olması için yeniden dualar ettim. Bugün biraz tersten başlamıştı her şey.

Elimdeki üstüyle olduğum yerde kalakaldığımda bundan keyif alarak duraksadı. Minik dişleriyle gülümsedi ve ona gelmemi bekledi. "Gören de doğduğun gibi koşmaya başladın sanacak," diyerek söylene söylene gittim yanına. "Bilerek mi yapıyorsun?" Resmen eğleniyordu benimle. "Ne zaman yorulup yerinde duracaksın acaba?" On bir aylıkken ve sadece iki aydır yürümeye başlamışken çok fazlaydı bu enerji. En azından hamile annesinden daha hızlı hareket etmesi beni alt etmesine yeterdi.

Yanına gittiğimde ve önünde diz çöktüğümde yüzüme sayısız öpücük bırakmaya başladı. Henüz birkaç kelimeyi geçmeyen konuşma dilinde babasından aşina olduğu "Güzelim," kelimesini kendine has bebeksiliğiyle dile getirdiğinde tüm yorgunluğum uçup gitti. Güldüğümü gördüğü an daha yüksek sesle "Güzelimmm!" dedi.

Saçlarıma karışan minik elleri derin bir iç çektirdi. "Yakışıklım benim!" dedim koklaya koklaya öperken.

O ise "Bebeğim," diyordu bir de kendi bebek değilmiş gibi. Tam diyemese bile ben anlıyordum en azından ne dediğini. O böyle yaptıkça kızamıyordum bile. Eriyip gidiyordum sadece. "Bebek anne."

Onun nezdinde tek bebek ben değildim elbette. Bir elinde emziği diğer eli boynumda yüzüme öpücükler kondururken minik eli karnıma yerleşti. "Bebek," dedi yeniden ve birkaç şey daha ekledi ama anneliğim henüz o kadar gelişmiş değildi. Anlayamıyordum bazı kelimelerini.

"Evet aşkım," diyerek doğruladım sözlerini. Umarım kardeşine de sevgi sözcükleri sıralamıştır çünkü henüz kendisi bebekken yeni bir bebeğin varlığını nasıl karşılayacaktı bilemiyordum. "Çok haklısın."

Birbirimizi severken fırsattan istifade giydirdiğim üstüyle derin bir nefes aldım. "Sonunda!" dedim karışan parlak altın sarısı saçlarını düzeltip derince yanağından öperek. "Bahçeye çıkmak, Limon'un kulübesine bir daha girmeye çalışmak yok tamam mı?"

Bu değiştirdiğim kaçıncı üst sayamasam da asıl cevabının bu olmadığını bilerek Yağız'ın kafasını sallayışını izledim ve sadece inanmak istedim. Gördüğü her suya kendisini bırakmayacağına, bahçeyi eşeleyip çamura bulanmayacağına sadece inanmak...

Elindeki emziği ağzına geri koydu ve masumca gülümsedi. Bir başkası görse bu bakışlara kanabilirdi ama ben, asla!

"Kahvaltı hazır! Hadi gelmiyor musunuz?"

Aşağıdan duyulan sesle olduğum yerden zorla kalktığımda "Orada her şey yolunda mı?" diye sordu bu defa aynı ses. "Yardım lazım mı?"

"Tete!" Teyze. Yağız, merdiven koruyucunun kilidini açtığım an hızla poposu üzerinde inmeye başlarken ben paytak paytak adımlamakla meşguldüm. Artık oğlum yavaş deme gereği bile duymuyordum. Limon bile alışmıştı da ona eşlik ediyordu.

Esma meraklı gözlerle aşağıdan bize bakıyordu. Kuzenim kısaca tek parça olduğumdan emin olmak istiyordu. Endişeli gözleri onu ele veriyordu.

Son basamağı da bitirdiğimde "Geldik," dedim nefes nefese. "Hatırlat, Alpay geldiğinde öldüreceğim onu!"

"Yine ne yaptı?" dedi gülerek. "Ben gelmeden önce o mu uyandırdı yoksa Yağız'ı sabah sabah?"

Oburluğundan hiçbir şey kaybetmeyen bebeğim Esma'nın sarılışından kurtulup bizden önce mutfağa girdiğinde "Sabah gitmeden önce dayanamadı, Yağız'ı sevmek istedi." dedim nefes nefese. "Böyle olunca da uyandırdı tabi. Kapıdan ayrılamayışları, Yağız'ın Alpay'ı işe göndermeyişleri falan derken, hal bu. Babasının peşinden ağlamaması için oyalayacağım diye canım çıktı."

"Yorulur uyur şimdi, sen hiç merak etme." dedi durumumuza gülerek. "Dua et kendisiyle beraber şirkete götürmüyor."

O an bakışlarımdan da almış olduğu cevapla dudaklarına görünmez bir fermuar çekti. Çünkü Yağız biraz daha büyümüş olsa ve beni her an aramasa eminim ki Alpay'ın isteği de bu yöndeydi.

Mutfakta enfes bir masayla karşılaştığımda mahcup oldum. Ev işlerinde yardım alıyorduk, annemler bu süreçte hiç yalnız bırakmıyordu ama bugün Esma ileydik ve o şimdiden utandırıyordu bizi. Biz yukarıda savaş verirken o enfes işlere imza atmıştı resmen.

"Her şey harika görünüyor," dedim kısa sürede döktürmesiyle. Yorgunluk ve mutlulukla geçtim masaya.

"Her sabah bunu yaşıyorsanız..." diyerek üzüldü halimize. "Yorgun görünüyorsun."

"Bugün toplantısı vardı. Tüm gece uyumadı." dedim aklım canım adamımdayken. "Sabaha doğru çalışma odasında uyuya kalmış. Sabahki halimizi görmeliydin ya, savaşta gibi hissediyorum. Geç kaldı sandım, kaldırdım. Adam dünden razıymış, sabah sabah ev şenlik yeriydi. Biraz yoruldum haliyle."

Esma mutfak dolaplarının kapaklarıyla oynayan Yağız'ı aldı ve mama sandalyesine yerleştirdi. Kendimi yorgunlukla sandalyeye bıraktığım sırada halimize gülmesi yetmiyormuş gibi bir de "Tahmin edebiliyorum." demesi ona her şeyin bir tiyatrodan ibaret olduğunu gösteriyor olmalıydı. "Fazla tatlı görünüyorsunuz, hayal edince."

"Teşekkür ederim geldiğin için," dedim tüm samimiyetimle. "Bugün önemli bir görüşmem olmasa—"

"Saçmalama," diyerek kesti sözümü. "Zaten gelecektim, birkaç saat erken gelmiş oldum."

Yağız'ı öpücüklere boğup önüne bıraktığı tabağı afiyetle yemesini izledi. Daha doğrusu bebeğimin kahvaltı tabağına saldırmasına şahitlik etti. "Ben de aynı iştahla seni yiyeceğim o olacak sonunda," diyerek uzaklaştı bebeğimden. "Önünden alan var sanki, sakin olsana biraz ya."

Zaman hızla geçmemiş gibi bebeğime baktım uzun uzadıya. İlk aylarındaki yanakları çoktan gitmişti ama iştahı yerli yerindeydi. Yerinde durmayı bilmediğinden, babasıyla kudurmaktan ayrı bir keyif duyduğundan amcasının dalga geçtiği göbeği bile erimişti.

Benimle göz göze geldiğinde minik birkaç dişiyle gülümsedi. O an tarif dahi edemediğim bir duyguyla yeniden baş başaydım. İri yeşil gözleri, tatlı gülümsemesi ve hızla öpücük gönderen dudakları beni kendime getirdi.

Esma ise dakikalar sonra "Sormazsam çatlayacağım. Geçen hafta duruşma varmış." diyerek girdi konuya. "Her şey son bulmuştur umarım. Sorun yok artık değil mi? Konuşamadık hiç."

Sorusuyla aynı anda o ilk günkü korku içimde peyda oldu.

Kendini hatırlatmak ister gibi bedenimdeki bebeğim ise düşüncelerimi hissetmiş gibi olduğu yerde hareketlenirken elim karnımı buldu. Varlığımı hissettiği an sakinleşti ve o an Alpay ile Yağız'ın arasındaki o temas hissiyatının aynısını yaşıyor olmanın huzuruyla doldum. Onu unutmamın imkânı bile yoktu ama tüm usluluğuna rağmen kendini ara ara hatırlatmak istiyordu. Ben yanındayım, der gibi.

Nelerle karşı karşıya kalmıştık... Tam da şu an huzurumuzun kaçmasını hiç istemiyordum. Nasıl geçtiğini kestiremediğimiz o birkaç ay tam da kapımızın polisler tarafından çalınmasıyla başlamıştı ve endişe dolu günler, korkuyla beklenen haberler de işte o gün hayatımızda yer aldı.

Uykularımızdan uzaklaştırdı, keyfimizi bozguna uğrattı; huzurumuzu kaçırdı.

Alpay Emir aylardır, haberi dahilinde olmayan, yönetmeliğe aykırı ruhsatsız bir proje ile suçlanıyordu.

Bizzat kendi imzası ile projeye izin çıktığı hakkında sahte belgelerle karşılaşmıştı.

Onun asla böyle bir işe kalkışmayacağını bildiğim için ne kadar içim rahatsa onun tüm suçlamaların ucunda olduğunu bilmek de o kadar yakıyordu yüreğimi.

Kariyeri Alpay Emir için her şeydi. Üstelik yükselme döneminde olan biri için bu tüm prestijinin sarsılması demekti. Medyanın korkunç yüzü tam da burada ortaya çıkıyordu ve insanlar neye inanacağına şaşırıyordu.

"Henüz sonucun kesinleşmediğini biliyorum sadece," diyerek duraksadım. "İncelemeler devam ediyormuş. Her zamanki Alpay Emir. Hiçbir şey anlatmıyor, bir yabancıymışız gibi bizi çemberin dışında tutuyor. Tek bildiğim kocamın hiçbir suçunun olmadığı."

Alpay Emir bizi bu olayın ne kadar gerisinde tutuyorsa biz o kadar telaş ediyorduk aslında. Kendisi bile tüm yetkiyi avukatı olarak Çağatay'a vererek soruşturmayı uzaktan takip ediyordu çünkü böyle bir şeyin mümkün olmayacağını biliyordu. Beni asıl korkutansa Alpay'ın bugünleri yaşamamıza neden olan her kimse onu bulması ve kendisine hâkim olamayacak olmasıydı. Çünkü bu süreçte gözü hiçbir şeyi görmüyordu.

"Bir şey daha var," dediğimde daha kötüsü ne olabilir der gibi bekliyordu sözlerimi.

Düşüncelerimi dile getirmeye fazlasıyla korkuyordum. Sevdiğim adamı bu denli tanıyor olmak içimdeki kötü hissin beni yanıltmadığını gösteriyordu ve ben beni rahatlatacak tek bir cümleye muhtaçlık duyuyordum.

"Bu işin sonunda Alpay'ın sakin kalamayacak olması endişelendiriyor beni."

"Sakin falan kalmasın abi!" yükselişiyle bel bağladığım o cümlelerden birinin gelmeyeceğini anladım, omuzlarım çöktü umutsuzlukla. Esma şimdiden ona hak veriyordu belli ki. "Bu bir komplo ve her kim planladıysa fena bir karşılığı elbet olacaktır." dedi. "Tanımıyorsun sanki kocanı."

İçimdeki o kötü his büyüdükçe büyüyordu. Tam da o sırada karnımda minik tekmesini savuran bebeğimi okşadığımda Esma da "Kusura bakma," diyerek fark etti halini. "Ben birden öyle... Sıkma sen canını."

Sıkma demesi kolaydı tabii.

Konuyu değiştirmek isteyerek "Ee, hala kararlı mıyız 2. Koçarslan'ın cinsiyetini öğrenmemekte?" deyip karnımı sevdi. İki numara abisinin yaramazlıklarını unutturmak ister gibi benimle epey iyi geçiniyordu ve bu bile ona ayrı bir minnet duymama neden oluyordu.

Azıcık da olsa yüzüm güldü bebeklerimi düşününce. "Son iki ayımız kaldı," diyerek uzunca bir zaman dayanmış olmanın mutluluğuyla doğruldum yerimden. "Alpay Emir asla beklemek istemiyor ama dayanmak zorunda."

"Kız da olsa erkek de olsa eşyaları hazır zaten," deyip halimizin hal olmadığını yüzümüze vurmak ister gibi kahkaha attı. "Hele bir büyüsünler onlara anlatacağım tüm bu görmemiş anne baba hallerinizi."

Kötü kötü bakışlar atmamı umursamadan Yağız'ın tabağıyla ilgilendi ve "Bak teyzeciğim," dedi beni göstererek. "Annen sana hamile olduğunu öğrendiği gün gitti bir dünya gardıop dizdi. Elbiseler, etekler, tüllü çoraplar, süslü tokalar..."

Yağız o kadar sevgi dolu bir çocuktu ki ilgiyle dinliyordu ona anlatılanları ve ara ara ona yemek veren teyzesine o da kendi elleriyle meyvelerinden uzatıyordu. Tıpkı babasının bana yaptığı gibi ara ara öpüyordu da onunla konuşan kadını. Esma ise bundan keyif alarak "Ohoo daha neler neler." diyordu beni umursamadan. "Sonra bir öğrendik ki sen kandırmışsın hepimizi. Ne oldu? Aynı koşuşturma bu defa senin için başladı."

Yağız'ın kulaklarını kapayıp "Merak etme içindeki kız hevesini baskılayamayıp oğluna alışveriş yaparken bile beğendiğin o tatlı elbiseleri araya sıkıştırdığını ona anlatmayacağım." dedi ve sıkıştırdığı yanakları öptü sulu sulu. Yağız ise o kadar inatçıydı ki o sırada minik kaşlarını çatıp Esma'ya engel olmakla meşguldü.

Sözlerini umursamayacak olsam bile şu an bebeğim için herhangi bir tahminde bile bulunamıyordum. Bu apayrı bir heyecandı benim için. Yine de babasının, hislerine güvenerek kızı olacağını dile getirmesi beni fazlasıyla meraka sürüklüyordu. Mümkün olabilir miydi böyle bir şey? Gerçekten hissedebilir miydi onu benden önce? Yatmadan önce her gece birbirilerine olan ilgileri bu yüzden miydi?

"Daldın gittin yine," diyerek çekti beni çıkılmaz anlardan. "Hadi geç kalmıyor musun sen? Hazırlansana. Yağız uyuduğunda da kaçarsın hemen."

Tam da o sırada çalan telefonumda canım adamımın adı göründü. Yağız kimin aradığını bilir gibi yerinde duramaz hale geldi ve coşkuyla "Baba!" bağrışlarında bulundu. Aramayı yanıtladığımızda ise Alpay Emir bunu duydu ve içten bir "Aslanım," seslenişiyle karşılık verdi. "Babacım, ne yapıyorsun?" Tabi bu Yağız'ı daha çok hareketlendirdi. Aralarındaki özel birkaç sözcükle haberleştiler. Esma hayretle olanları izlerken ben elimde telefonla ve yüzümdeki o ince gülümsemeyle omuz silkip dudaklarımı büzerek cevap verdim. "Hiç şaşırma, kendi aralarında özel olarak anlaşıyorlar."

Fısıltımı bile duyan adamın gülüşü doldurdu kulaklarımı. "Güzel bebeğim," deyişi öyle dolu doluydu ki ben de gülmeden edemedim. "Her şey yolunda mı?"

"Evet sevgilim," desem de bütün şikayetlerimi sona sakladım. Yüz yüze geldiğimiz ilk an onu mahvedecektim. Arka planda bir koşuşturmaca hissedilince "Bir sorun mu var?" demekten kendimi alıkoyamadım.

"Sadece sesinizi duymak istedim," dedi ruhumun derinliklerine işleyen sevgi dolu bir sesle. "Az sonra toplantıya gireceğim, öncesinde kendimi bebeklerimle ödüllendireyim dedim."

Yağız'ın telefonu elimden dudaklarına doğru çekiştirip hızlı hızlı bir şeyler anlatmaya başlamasıyla "Minik canavarım babasına bol şans diliyormuş." dedim sanki sözlerini çevirmeme ihtiyaç duyarmış gibi. "Ben babasının şansa ihtiyacı olmadığını söyledim ama inanmıyorsa demek ki bana."

Oysa Alpay Emir "Yanılıyorsun," diyerek düzeltti beni. "Şansa ihtiyacım olmadığını bildiğini, zaten güzeller güzeli annesinin benim tek şansım olduğunu söyledi. Üstelik haklı da."

Kendimden geçer gibi "Alpay ya..." diye mest olurken Alpay'ın kısık ve kendinden emin bir sesle "Şimdi öpecek seni," demesiyle Yağız'ın uzanıp beni kocaman öpmesi aynı anda oldu. Çünkü Yağız şimdiden babasının bütün davranışlarını öğrenir olmuştu. Ondan gördüğü her şeyi ezberlemişti. Alpay'ın en kıskandığı anlar tam da bunlardı. Bense bu iki erkeğin sevgisinin odağında olmanın keyfini çıkarıyordum en başından beri. Karnımda hissettiğim narin hareketlilik şimdiden babasını savunan minik bir bebeğe sahip olduğumu hatırlattı. İlk o an Alpay ile aynı fikirdeydim. Bebeğim abisi gibi minik bir canavar olmaktan çok uzaktaydı, sanırım canım adamım yine ve yine hayallerine kavuşacaktı.

...

Hastanedeki görüşmem bittiğinde ve kapalı otoparkta yankılanan topuklu ayakkabılarımın sesini keyifle dinleyerek arabaya doğru ilerlediğimde ilk düşündüğüm şey ikinci hamileliğimin hiç de korktuğum gibi olmadığıydı. Obur bebeğim beni de oburlaştırmıştı ama şu anki hamileliğim çok başkaydı. Her şey olması gerektiği gibiydi belki de. Evet, her şey olması gerektiği gibiydi. Dayanamayarak hastaneden çıkmadan önce uğradığım doktorum da aynı fikirdeydi benimle. Şimdi sıra habersizce yaptığım bu kaçamağın hesabını Alpay Emir'e vermekteydi.

Elim karnımdayken ve heyecandan ne yapacağımı bilemezken bile Yağız'ın olur olmadık her şeyi yeme hevesi gözlerimin önünden geçtiğinde eşsiz bir gülüş yerleşti yüzüme. Hayalini kurduğumuz her şeyin ama her şeyin bir bir gerçekleşiyor olması yaşanan bütün olumsuzlukları unutturuyordu aslında. Geriye kalan tek şey anın tadını çıkarmak ve huzurla yaşamaktı. Daha durgun bir zihin ve her an bozulmayan duygularım hiç şüphesiz benden önce canım adamım için büyük bir şanstı.

Çok kısa bir süre sonra şirkete ulaştığımda ve onun katına çıktığımda kapıda karşılanmayı beklemiyordum. Sürpriz yapmak istemiştim açıkçası.

Şaşkınlığıma ve aklımı okuyuşuna bakılırsa keyfi pek yerindeydi. "Hiç öyle bakma," dedi açtığı kolları arasındaki yerimi aldığım sırada. "Senden önce haberin geliyor bana."

"Sürpriz yapacaktım ama." Bozulduğumu belli etmek istemesem de ele veriyordum kendimi. Belimden sırtıma çıkan eli bana güven hissi aşılarken bir diğer eli bebeğinin üzerindeydi. "Kızlarım gelecek ve haberim olduğu halde karşılamayacağım öyle mi?"

Kulağıma fısıldadığı sözlerle kalbimin nasıl hızlı attığını bilseydi yine böyle bizi kalpten götürmek ister gibi konuşur muydu?

Kızlarım diyerek bebeğimin cinsiyetinden epey emin olan adama baktım nazlı nazlı. "Ya daha emin bile değilsin," dedim kolları arasında ara ara dudaklarıma kayan güzel gözlerine odaklanarak. "Hemen kızlarım olduk. Sen ne kadar meraklıymışsın benim pabucumu dama atmaya."

Gür kahkahası etrafa yayılırken gülüşüyle kısılan gözleri büyük bir hayranlıkla yüzümde dolandı. Birbirimizi gördüğümüzde etraftan soyutlanmak gibi kötü bir özelliğimiz vardı ve biz içeri girmeyi akıl edemiyorduk. Öylece olduğumuz yerde birbirimizde kayboluyorduk. Yalnız kalsak, etraftaki insanların bakışlarına maruz kalmasak sıkı sıkıya ona sırnaşabilecek belki de dudaklarında özlemimi giderebilecektim.

Sahiden aklımı mı okuyordu yoksa benimle aynı hisleri mi paylaşıyordu bilmiyordum ama etrafa attığı bakış sonrası herkes kendi işine döndüğünde ve kimsenin radarında olmadığımıza emin olduğu o anda fırsat kaybetmeden eğilip derin bir buse bıraktı dudaklarıma. İşin kötü yanıysa tam ayrılacağı vakit dayanamadı ve yeniden öptü. Kısacık bir nefes sonrası yeniden ve yeniden.

Asla kaybolmayan o utancım ve tatlı heyecanım elimi ayağımı birbirine dolarken "Ne yapıyorsun?" diyerek çekilip etrafa bakındım. Sadece yanaklarım da değil tüm bedenim yanıyordu resmen. "Delirdin mi sen?"

Kısık sesli sözcüklerim ona ulaştı mı bilmiyordum ama benim ona olan tutkum da ona karşı hissettiğim bütün duygularım da mahvediyordu beni, buna emindim.

"Oradan bakınca aklı başında birine mi benziyorum?" dedi dengesinin şaştığı kısık erkeksi sesinden belli olurken. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun yavrum?" Kolumdan bileğime kayan parmakları tenimi karıncalandırmayı kendine görev edinirken bizi çoktan içeri çekmişti. "Karşıma her çıktığında bende akıl bırakıyormuşsun gibi soruyorsun bir de."

Bu defa gülme sırası bendeydi. Çünkü az önce yaptığı şeyi şirketin ortasında o kadar çalışanının karşısında yapmayacağını adım kadar biliyordum ama sahiden aklı uçup gitmişti. Tıpkı benim gibi.

"Tamam tamam," dedim tatlılıkla. Ondan ayrıldığımda ve odanın içine doğru ilerlediğimde etrafa bakınıyordum ki arkasındaki kapıya yaslanmış içine çeken bakışlarla beni izliyordu. Tepeden tırnağa süzdüğü bedenimle gülümsedim ve elbisemde çıkıntı oluşturan göbeğimi göstererek "Bebeğimle sana çok önemli bir haber vermeye geldik." dedim.

"Dur tahmin edeyim," diyerek adımladı bana. Ciddi duruşuyla benim heyecanım o kadar zıttı ki utanmasam dans edecek onu da kendime benzetecektim.

"Asla tahmin edemezsin, sevgilim." deyip kendimden emin bir şekilde kollarımı göğsümde bağladım ve kalçamı masaya dayadım. Ama o ondan kaçamayacağımı anlatmak ister gibi beni masayla arasına hapsetti.

İki yanımdan masaya dayadığı elleri, üzerime eğilen bedeniyle göğümdeki kollarımı çözüp sıcaklamam nedeniyle omzumdaki saçları geriye iteledim ve sonrasında beyaz gömleğinin sarıp sarmaladığı iri kollarına parmaklarımı sardım.

"Gerçekten tahmin edemezsin Alpay Emir..."

Sahte bir şaşkınlıkla havalanan kaşları keskin yüz hatlarına iç geçirerek bakmama neden olurken "Hadi ya," dedi inanmazmış gibi. "Ben de tam hastaneye hastalarınla görüşmeye gitmişken benden habersiz doktoruna uğradığını ve bebeğimizin cinsiyetini dayanamayıp öğrendiğini düşünmüştüm."

Şaşırma sırası bendeydi. Hem de benimki epey sahiciydi.

Aralanan dudaklarım, irileşen gözlerim ve titreyen kirpiklerim; anında değişen mimiklerim bile beni ele verirken o yine de eğilip boynuma küçük bir buse bıraktı. Üzerimdeki kalem elbisenin yırtmacının açıkta bıraktığı bacağımı okşayan parmakları durdu ve "Demek ki tahinim yanlışmış." deyip doğrusunu ister gibi gözlerimin içine ciddiyetle baktı.

"Sen..." dedim dilim tutulmuş gibi. "Sen nereden biliyorsun bunları?"

"Sen söyledin," diyerek bambaşka bir şaşkınlıkla baş başa bıraktı beni.

"Ben mi?"

Düşündüm durdum. Dalgınlığım, unutkanlığım ve hatta şaşkınlığım çoktu bu sıralar ama bu kadar da olamazdı. Hastaneden çıktıktan sonra Yağız'ı sormak için Esma'yı aradığımda her şeyin yolunda olduğunu hatta Serap annelerin de yanında olduğunu söylemişti. Sonrasını düşündüm. Sonrasında Melih ile konuşmuştum ama asla ağzımı bile açmamıştım bu konu hakkında. Hatta şirkete gideceğimi bile söylememiştim. Suzan ile ilişkileri onlar için uzun denebilecek bir zaman dilimine girmişti ve Alpay Emir'in de onayı vardı ve şirkete gideceğimi söylersem benim bahanemle o da damlar diye ağzımı bile açmamıştım.

Nereden biliyordu o zaman bu adam tüm bunları?

Karşımdaki adamın şaşkınlığımdan yararlanarak usul usul gülerek şakağımdan, yanağımdan, dudağımdan ve boynumdan öpücükler çalmasını omuzlarından hafifçe iterek durdurdum. "Söylemedim," dedim inatla. "Ben ağzımı bile açmadım bu konuda. Çabuk söyle, nereden biliyorsun sen bunları?"

"Senin bana bir şeyler anlatman için illa benimle konuşman mı gerekiyor güzel bebeğim?" demesiyle duraksadım. Çıkmaza girmiş halimden epey keyif alan adamın yanağımı okşamasına daldım. "Dün gece seni uyutmadan önce konuştuklarımız... Yağız'ın yaramazlıkları, senin köpeğimiz de dahil olmak üzere evimizdeki erkek popülasyonunu fazla buluyor olmandaki şikayetlerin... Heyecanını da göz önünde bulunduracak olursak bugün bunu yapacağına o kadar emindim ki."

Beni bu kadar iyi tanıyor olması bazı anlarda canımı sıksa da karnıma kapanan elinin üzerine ben de elimi kapattım ve parmaklarının arasına sıkı sıkıya parmaklarımı sardım. "Nasıl bu kadar emin olabildin?" diye fısıldarken buldum kendimi. Sorumu anladı ama yine de beni karnıma bakarak cevapladı: "Annesinin güzelliğine güzellik katan bir bebeğin en az annesi kadar güzel bir kız çocuğu olacağını nasıl düşündüğümü mü soruyorsun?"

Dolan gözlerimle usulca başımı aşağı yukarı salladığımda elleri yüzümü buldu ve bedeni dik bir hal aldı. Yüzüm tam da şimdi göğsünün hizasındayken kollarımı beline sardım. "Bilmiyorum," dedi esrarengiz bir tonlamayla. "Tıpkı senin gibi narin bir bebeğin varlığına olan inancım hep tamdı."

Geriye çekildiğimde yanağımı ıslatan yaşlarımı sildiğinde güldüm ve "Seni pis yalancı," diyerek inatlaştım. "Oğlumla aranızdaki ilişkiyi deli gibi kıskandım ve aynısı ben de kızımla tatmak istedim desene sen şuna."

Oflayıp "Bak ya," diyerek yükseltti sesini. "Daha ilk dakikadan yakalandık iyi mi?" Eğilip karnıma yüzünü yaklaştırdığında dağılmış yumuşak saçlarının arasına sızdı parmaklarım. "Hani planlarımızdan anneye bahsetmeyecektik, güzel bebeğim? Olmaz ki ama böyle."

"Güzel bebeğim derken?!" Hızla yaslandığım masadan ayrıldığımda güldü kıskançlığıma. "Sana kötü bir haberim var!" dedim meydan okuyarak. "Sen yine de çok inanma tamam mı kızların babacı falan olduklarına. Sonra civcivim tıpkı abisi gibi benden ayrılamaz falan, hiç üzülme sakın."

Benim aksime o epey sakinliğini koruyordu ama ondan kaçışımla tok gülüşü geniş odayı doldururken kendimi onun kolları arasında bedeni bedenime sıkıca sarılırken buldum. "Kızımız oluyor," diyordu gülüşleri arasında. "Yeni mi fark ediyorsun ya bıraksana," desem de "Senin bana yaşattığın güzelliklerin dünyamı nasıl aydınlattığı hakkında bir fikrin var mı?" diyerek öpüyordu yüzümün her bir yanını.

"Çok da sabırsızlanma," deyip haline çeki düzen vermesini bekledim. "Daha koca iki ayımız var."

Sonunda yorulabileceğimi düşünmüş gibi oturmam için bana zaman tanıdı. Kendisi hemen karşıma geçip ellerimi elleri arasına alırken "Bu hissin ilkle sonla hiç alakası yokmuş, Defne." dedi. "Sen beni on defa da bu hisle tanıştırsan ben sanki ilk defa baba olmanın hazzına varıyormuşum gibi evladımı kucağıma almanın heyecanını taşıyacağım."

Yağız'ın özlemiyle kavrulurken küçük bir tebessümle karşılık verdim karşımdaki adama. "Yine de on kere ayrıntısını vermiş olmanı göz ardı edemeyeceğim sevgilim, sözlerimize uzunca bir süre dikkat edelim lütfen."

Takıldığım noktanın çok başka olduğunu fark ettiği an gülüşü genişledi ve oturduğu yerden ayaklanıp masanın üzerindeki telefona uzandı. Bir şeyler yememi teklif edecekti biliyordum ama benim asıl amacım onu da alıp evimize, oğlumuzun yanına gitmekti.

Bunları dile getireceğim anda masadaki küçük oyuncakları fark ettim. "Bunlar..." dediğimde Alpay da baktığım yere baktı aynı anda. Yağız'ın burada çokça oyuncağı vardı açıkçası bu beklenmedik bir şey değildi ama daha bu sabah evdeki birkaç oyuncağının burada olması biraz olağan dışıydı.

Alpay Emir burnundan verdiği sesli nefesle gülmemek için dolgun dudağını dişleri arasında yuvarladı. "Hiç sorma, yavrum." dedi gömleğinin açıkta bıraktığı yakasından elini geçirip ensesini sıvazlayarak. "Sıpa bugün bize neler yaşattı neler."

Oğluma sıpa deme kavgasına bile girişemeden meraklı gözlerle bekledim söyleyeceklerini. O ise konuşmak yerine kendi koltuğuna geçip masadaki bireysel bilgisayarının kapağını açtı ve birkaç tuşa basma sonrası ekrana bana çevirdi.

Büyük bir beyaz planda birkaç plan ve ölçüler varken bir sonraki ekrana geçtiğinde evde bizi bekleyen bebeğimin tombul yanaklarını ve ağzını açmış kamerayı yemeye çalışan bir andaki fotoğrafını beklemiyordum. Birkaç sayfa peş peşe ilerleyen görseller hep aynıydı. Gülsem mi ağlasam mı bilemediğim noktada sevgili kocam sonunda açıklamasını yapmaya başladı.

"Sabah kahvaltıda son kontrolleri yaparken kısa bir an başından ayrılmıştım," dedi kızgınlıktan öte bir sitemle. "O sıra bilgisayarda tuşlara basmaya çalışıyordu ama baktığımda bir şey olacağını düşünmemiştim. Nasıl olduysa sunuma o an çektiği şeyleri eklemiş."

Yaramazlığın da bir sınırı olur düşüncesiyle bastırmaya çalıştığım gülüşüm karşımdaki adamın zor duruma düşüp düşmediğini bilmediğimdendi. Arkasına yaslandı ve iri parmakları arasında küçücük kalan oyuncaklardan birini göz hizasında kaldırdı. "Proje çantasından çıktı bunlar da. Adamlara sunmak için Suzan'dan projenin birkaç parçasını çantadan çıkarmasını istediğimde bir bir düştüler içinden."

En sonunda kendimi tutamayıp kahkahayı bastığımda "Özür dilerim," diyerek kaldırdım elimi. "Nasıl bir tepki vereceğimi bilemedim."

"Milyon dolarlık iş anlaşmasını bizim sıpanın yaramazlıkları sayesinde imzalayacağımızı inan ben de bilemezdim." dediğinde yanlış anladığımı düşünerek "Nasıl?" demek zorunda kaldım. "Sayesinde derken."

"Firmanın başındaki adam itin teki," Hırsla belirttiği ayrıntıyla Alpay'ın erkeksi tepkilerini, mimiklerini incelemek bana keyif veriyordu. "Sunumun başından beri en olmadık ayrıntılarda boğulup durdular." Onu uzun zaman sonra ilk defa gerginlikten uzak bir halde görüyordum. "Aksilik de geldi mi peş peşe gelir ya hani, herifler neye dikkat ediyorsa onda bir sorun çıktı. Bende de zaten sinir tavan. Bizim sıpa da tuzu biberi oldu."

"Ama anlaştık dedin." diyerek savunmak istedim bebeğimi. Babası o çantaya Yağız'ın kendisini koymadığına dua etmeliydi çünkü oğlum babasının peşinden gitmek için ne savaşlar veriyordu her sabah.

"O gergin hava Yağız ile az da olsa kırıldı. Konu tatlıya bağlandı. Nasıl bir çocuk Defne bu?" dedi mutlulukla. Bense o harika çocuğun annesi olarak "E kimin bebeği?" diyerek kendime pay biçtim. Saatin geçmesiyle olduğum yerden kalkıp canım adamıma ilerledim ve bacakları arasındaki yerimi alıp eğilip saçlarına bir öpücük bıraktım. "En az benim kadar seni özleyen bir canavar var evde," dedim gideceğimi belli ederek. "Ben seni de almaya gelmiştim ama sen kalacaksın sanırım daha." Böyle bir ihtimali olsa geldiğim ilk an kendisi teklif ederdi zaten gitmeyi. Yoğun günlerinin nedeniyle ısrar da edemedim.

"Geç kalma olur mu?" dediğim sırada karnımı öpmekle meşguldü. "Seni bekleyen üç bebeğini de sakın ama sakın bekletme. Kimseye söylemesek de kendi aramızda civcivimizi kutlayalım."

"Sizi çok seviyorum," dedi minnetle.

Tam da o sırada masadaki telefonuna bir bildirim düştü. Gayriihtiyari bakma isteğiyle dolduğumda bildirim panelindeki isim her şeyi açıklıyordu aslında.

Mert Sonay

Mesaj ise basitti: Bu akşam. Bitsin her şey.

Konum.

"Bizimle uğraşan o, değil mi?" dediğimde sesime bulaşan telaştan da huzursuzluktan da nefret ettim. Alpay Emir ise okuduğum mesajdan rahatsızlık duyarak ayaklandı, telefonunun ekranını kapatıp pantolonunun cebine koydu. Beni yolcu etmek istediğini anlasam da hareket etmedim. "Mert'in adını polise vermeyişin bu yüzden mi?" dememden bile rahatsızlık duydu. Geldiği günden beri uğraşıyor seninle. Sen de biliyorsun onun olduğunu ama kendin çözmek istiyorsun, mesele her neyse."

"Ben bugünlere kimsenin sayesinde gelmedim," dedi bunu en iyi sen biliyorsun der gibi. "Kimsenin de inşa ettiğim değerleri keyfe keder yok etme isteklerine müsamaha göstermeyeceğim."

"Beni korkutuyorsun," demem gerek yoktu, korktuğumu ve onun için endişelendiğimi o da biliyordu ve sırf bu yüzden bizi saf dışı bırakıyordu ama bizi hiç mi düşünmüyordu? "Lütfen," dedim yine de içtenlikle. "Lütfen her ne planlıyorsan bizi de düşün olur mu?"

Şakağıma bastırdığı dudakları aynı zamanda kokumu içine çekişi bedenimi rahatlatsa da ruhumdaki sızıya etki etmedi.

Eski dostunun yeni düşmanı olması, attığı her adımda karşısına zorluklar çıkarması eminim ki sevdiğim adam için hiç kolay değildi. Onu tanıyor, sınırlarını zorlamaktan geri durmuyordu karşısındaki herif. Bu da Alpay Emir'in bitmek bilmeyen öfkesini harlıyordu ve her ne planlıyorsa bunu zorlaştırıyordu.

"Akşam siz uyumadan yetişeceğim," dedi kısık bir sesle. O da istemiyordu biliyordum. "Korkulacak bir şey yok. Yolsuzluklarını kanıtlayabilmem için onu konuşturmam gerekiyor, sadece bu. Aklında kurduğun gibi bir şey değil. Sonrası poliste."

Endişe dolu bir yüzle karşılaştığında yüzümü elleri arasına aldı ve alnıma dudaklarını bastırdı. "Yemin ederim, hiçbir şey olmayacak." dedi netlikle. "Onun tutuklandığını, bütün suçlamaların üzerimizden atıldığını görmek için biraz damarına basmam gerekecek o kadar."

Anladığımı belli eden küçük bir baş sallamasıyla onu onaylayıp çekildim. İçimdeki sıkıntıyı anlatsam anlamayacak, bana yine ve yine hiçbir şey anlatmayacaktı.

"Yağız seni görmeden uyumak istemiyor," dedim ne olursa olsun geç kalmaması gerektiğini hatırlatarak. Sadece Yağız değil biz de sensiz uyuyamıyoruz demek gelse de içimden dile getiremedim bir türlü. "Kızınsa senin sesin olmadan rahat vermiyor bana geceleri. Geç kalmasan iyi olur."

Bebeklerinin ona olan sevgisini hissetmesi yetmiyormuş gibi bir de duyduklarıyla huzuru tadımlayan adamın koyu yeşil gözleri ışıl ışıl parıldarken ona sıkıca sarıldım ve kokusunu doldurdum burnuma. "Seni çok seviyorum," dedim sanki ona olan bağlılığımı bilmezmiş gibi. "Sakın bir delilik yapma." deyişimse bedenimi sarmalayan adamı fazlasıyla iyi tanıyor oluşumdandı. "Sabah sabah minik canavarımı uyandırıp üzerime salmanın hesabını vereceksin daha. Sakın ama sakın geç kalma."

...

Aklım tek bir yerdeyken ne konuşulanları idrak edebiliyordum ne de etrafta olan biteni takip edebiliyordum. Evimize geleli saatler olmuştu. Elimde telefon, gözüm saatte, kulağım her an çalacakmış gibi zilde olunca hop oturup hop kalkıyordum tabi.

Bu yüzden Serap anneden azar yemem gecikmedi.

"Kızım sen iyi misin?" dedi defalarca sormamış gibi. "Geldiğinden beri tek lokma koymadın ağzına. Bak çorban buz gibi oldu." deyip masaya bıraktığı kâseyi gösterdi kızarak. "Halin hal değil zaten, var bir şey ama... İki canlısın sen."

Kimseyi endişelendirmemek adına sahte bir gülüşle toparladım dalgın halimi. "İyiyim anne," dedim sanki inanacakmış gibi. "İştahım yok hiç."

"Olur mu öyle şey?" diyerek zorla oturttu beni o masaya. "Senin çocuklarından önce kendine dikkat etmen gerekiyor." tembihlemeleriyle zorladı. Beni benden daha çok düşünen birilerinin varlığı ne kadar rahatlatsa da varlığımı, aklımda tek bir kişi vardı.

Evde tek başıma olsam kafayı yerdim herhalde düşüncesiyle Yağız'ın içeride dedesiyle oynayarak babasını istemiyor olmasına minnet duydum. Üstelik bizimkiler de az sonra burada olacaktı. Yağız'ı sevmek, onunla vakit geçirmek için uğradıkları en güzel andı. Böylelikle kendi kendime en kötüsünü düşünerek zamanı zehretmiyordum diyecektim ki tam anlamıyla öyle yapıyordum. Üstelik bebeğimi de etkiliyordum. Bunun karşılığını ondan sancılar alarak anlıyordum.

"Melih ne zaman gelecek?" dedim bir iki kaşık aldıktan sonra doyduğumu belirten yalvarışlarla. "Onunla bir şey konuşmam gerekiyor."

"Gelecek mi ki?" diye soran bu defa o sordu bana. "O hayta anca eğlence peşinde koşsun. O kızın yanına gittiyse eğer, Emir ile birlikte döner belki."

Alpay şirkette değil ki, diyemediğim için, içim içime de sığamazken "Ben bir arayayım," diyerek ayaklandım. Alpay'ı olur da açmaz korkusuyla arayamazken doğruca Melih'in numarasını tuşladım.

Birkaç çalış sonrası yanıtlanmayınca daha da telaşa düştüm. Bu defa "Lütfen cevapsız bırakma beni," diyerek Alpay'ın numarasına bastım. Başıma gelecekleri bilirmişim gibi haksız çıkarmadı hayat beni, o da yanıtlamadı aramamı. Vakit geçtikçe öyle büyük telaşa düştüm ki bebeğimin kasıklarımda bıraktığı sızı, Yağız'ın ara ara babasını arayışları hiç son bulmadı.

Bekledim, bekledim, bekledim.

Ev şenlik yeriyken içimde kopan fırtınanın dinmesini bekledim. Biraz olsun aklım dağılır gibi olsa da yeniden yüzleştim korkularımla. Hal böyle olunca son çareyi Cenk ağabeyi aramakta buldum. Adım kadar emindim ki Çağatay da yanıtlamayacaktı beni. Bu yüzden de tek çare onu aramaktı. Ne de olsa o da bu işin içindeydi.

Kısacık bir bekleyiş sonrası anında yanıtlanan aramayla derin bir nefes bıraktım sakinleşmek adına. "Alo," dememle iç ısıtıcı bir "Abicim?" karşılığı almak daha da rahatlattı beni.

O an ne diyeceğimi nasıl söyleyeceğimi hesap edemeyince "İyi akşamlar," demekte buldum çareyi. "Bu saatte rahatsız ettim sizi de ama—"

Onu da endişelendirmiş olacağım ki "Kötü bir şey mi oldu Defne?" dedi alelacele. "Alpay yanında mı senin? Çocuklara mı bir şey oldu? Geleyim mi—"

Telaşına karşılık daha sakin bir şekilde "Yok, yok..." diyerek durdurdum onu. "Biz iyiyiz. Sadece... Alpay Emir bugün Mert ile konuşacakmış ya sizin onu tutuklayabilmeniz için. Hala gelmedi de. Merak ettim, telefonlarıma da dönmeyince."

"Anlamadım?" deyince duraksadım elimde telefonla öylece bir kenarda. "Ne konuşması ne yakalaması?"

Gözlerim anında umutsuzlukla kapanınca, omuzlarım çökmek için kendine zaman tanıyınca ağladı ağlayacak bir ifadeyle hiçbir şeyi açıklama ihtiyacı duymadan "Alpay'a ulaşamıyorum." dedim yeniden. "Tek bildiğim o adamla buluşacağı. Bugün gördüm onu." diye ekledim Alpay Emir'in bakışlarından dahi aklından neler geçirebileceğini hesap ederek. "Bir delilik yapmasından korkuyorum."

Sıkıntılı bir soluk, birkaç argo sözün sessizce dile getirilişi derken yeniden bendeydi sözleri. "Tamam Defne," dedi rahatlatmak ister gibi. "Ben halledeceğim tamam mı? Telaşlanma sen."

"Ama senin haberin yok muydu?" dedim masumane bir tavırla. "Bana o adamı size verebilmek için sadece damarına basacağını konuşturacağını söylemişti." Lütfen olsundu. Lütfen Alpay Emir kendi başına buyruk hareket etmiş olmasındı. O kadar ihtiyacım vardı ki onun sesini duymaya ancak o şekilde aklımdan geçen bütün kötü senaryoları silip atabilirdim.

Cevapsız kalışımla onun haberinin olmadığını anladım. Daha kötüsü Alpay Emir'in ne denli şeyler yapabileceğini bilmesi de telaşımın boşa olmadığının kanıtıydı.

"Haber vereceğim ben sana," dedi hızlıca. Üstelik onca şeyin arasında "Yanında kimse var mı? Yalnız değilsiniz değil mi?" demekten kaçınmadı.

"Bizimkiler burada," dediğim sırada zaman kaybetmeden "Tamamdır. Haber bekle benden. Telaşlanma sen de. O kocanı da bir elime geçireyim bunun hesabını soracağım ben sen hiç merak etme." diyerek aramayı sonlandırdı.

Tabi benim bu kaçışlarım da bizimkilerin gözünden kaçmadı.

Tüm telaşımla, bedenimin kasılmalarıyla günün sonunda kendimi herkesin karşısında oturmuş iki göz iki çeşme olanları anlatırken buldum.

Babamlar neden onlardan sakladığımın hesabını sorarken annemler sakinleşmem için elinden geleni yapıyordu.

Yağız ise geçen onca saate karşılık hala inatla babasının onu uyutması için uyumamakta diretiyordu ve her şey üst üste geliyordu. Dakikalar sonra her şeyden habersiz huzursuz bir uykuya daldığında ona sığınarak sakinleşiyordum. Saçlarını okşayıp tombul yanağında parmaklarımı gezdirerek dualar okuyordum içimdeki sıkıntının geçmesi adına.

Telaşımın en büyük nedeni ise Alpay Emir'in gözlerindeki o saf nefreti bugün bizzat kendi gözlerimle görmüş olmamdı. Karnımdaki bebeğimse hiç yardımcı olmuyordu bana. Hissediyordu her şeyi, tıpkı benim başımıza gelecekleri hissetmem gibi.

Geceye doğru evdekilerin de bizi yalnız bırakmayışıyla "Ya ben dayanamıyorum artık," diyerek ayaklandığım dakikalarda kimse hiçbir haber vermiyor, beni deli ediyordu.

Kimi arıyorsam ya meşguldü ya da cevapsız bırakıyordu. "Burada elim kolum bağlı beklemek bir haber alamamak ne kadar zor benim için farkında mısınız?" Hiç değilse bebeğini düşün söylemleri bile tutamıyordu beni. "Kesin kötü bir şey oldu, kesin!"

Hamileliğin de vermiş olduğu hislerle ağlamamı durduramıyordum artık. Tam da o anda çalan telefonumla bizimkilerin açık televizyon ekranına kilitlenişi aynı anda oldu. Melih'in aramasını yanıtladığımda ağlayan bir adam beklemiyordum. "Defne, abim, hastane," diyordu tek tek. Bir son dakika haberine dikkat kesilmişti evdekiler. Henüz tamamlanmamış bir inşaat vardı ekranda. "Yıkım," diyordu, "Tahliye ediliyor," gibi kelimeler kullanıyordu. Altyazıda ise epey tanıdık olan şirketin adı geçiyordu.

Bedenimde derman kalmadığını, dizlerimin beni taşıyamadığını hissedebiliyordum sadece. Duyamadıklarım bir yana, ekranda okumaya çalıştığım harfler karmakarışık bir hal aldığında tek idrak edebildiğim ekrandaki kadının "...edindiğimiz son bilgilere göre firmanın yeni ortaklarından Yüksek İnşaat Mühendisi Proje Müdürü Alpay Emir Koçarslan'ın durumunun ağır olduğu—"

"Ne?" diyerek adım atmaya çalıştım televizyona doğru. "Ne saçmalıyor bu kadın?" diye sesimi yükseltmeme kalmadan keskin bir ağrıyla sarsıldım. Kolumda hissettiğim el beni sıkıca tutarken her şeyden soyutlanmıştım. Yüreğimdeki sızıyla canım çıkar gibi oluyordu sanki. Bacaklarımda hissettiğim ıslaklıksa bambaşka bir korkuyla karşı karşıya bıraktı beni. Tıpkı aylar önce hissettiğim doğum sancıları şimdi yeniden bedenimdeydi, oysa henüz çok erkendi.

Ağlamam da bağrışlarım da faydasızdı. O an hayatımdaki tek gerçek hissettiğim acılardı. Ruhum da bedenim de kaldıramayacağım bir sızıyla sınanıyordu. Her şeyin ama her şeyin iğrenç bir rüya olması için yalvarıyordum çünkü elime bulaşan kanlar da ekrandaki kadının attığı yalanlar da gerçek olmamalıydı. O an gözlerim acıdan kapanırken tek isteğim bu iğrenç kabustan bir an önce uyanmaktı. Bir hayalin içinde olmaktansa asıl gerçeklerle yüzleşmek pahasına bir tek bunu diledim ancak ne zamandır bir hayalin içindeydim kestiremezdim.


İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page