top of page

56. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 25 dakikada okunur

Daha önce zaman durmuş gibi hissettiğim çok oldu. Minicik bir salisenin içine hapsolduğum, zamanın geçmemesi için yalvaracak duruma düştüğüm ya da tam tersi olarak bir an önce o andan kurtulmak istediğim onca an...

Ancak tam da şu an nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Son günlerde epey yolumu kaybetmiş hissediyordum. Belki de her şey yolundaydı da ben yaşamın hızına ayak uyduramaz olmuştum. Biraz fazla hızlı ilerliyorduk sanki.

"Dediğim gibi her şey yolunda. Anne de bebek de sağlıklı ve beklenmeyen herhangi bir durum yok."

Doktorumun sözleriyle kendime gelme fırsatı bulduğumda muayenem de bitmişti.

Gerçi... Bitmemişti işte. Bitmediği gibi bir de her şey yeniden başlamıştı. Her şey... Üstelik nasıl beklenmeyen herhangi bir durum olmazdı? Vardı ya işte! Beklenmedik inanılmaz bir şey vardı.

Doktor içimizi rahatlatacak derecede sakin sakin, bizi bekleyen süreci anlatırken tıpkı aylar önce olduğu gibi karnımı peçete yardımıyla sildim. Aklımı kurcalayan binlerce düşünce beynimi gizliden gizliye kemiriyor, dengemi bozuyordu.

Alpay Emir, kucağında şaşkın şaşkın etrafa bakan bebeğimiz olmasına rağmen uzandığım yerden kalkmam için yardım etti. Uzattığı elini sıkı sıkıya tuttuğumda bedenimi etkisi altına almaya çalışan stres, kaybetti verdiği savaşı. Beynimi kemiren düşüncelerse anında uzaklaştı.

Gerek yoktu gerçi yardımına, uzandığım yerden kendimi kaldırabilirdim de bizi bekleyen günlerin altından nasıl kalkabilecektim ondan emin değildim.

Göz göze geldiğim adam sayesinde yine de her şeye rağmen böyle güvende ve güçlü hissetmem normal miydi? Peki ona kızgın veya kırgın mıydım? Yoksa sadece nazlanmak mıydı yaptığım?

Belki de ona değil kendime bakmalıydım. Biliyordum ki bu durumda olmamızın nedeni bir tek o değildi. Biz beraber yapmıştık her şeyi.

Her şeyi!

"Konuştuğumuz gibi bu süreçte emzirmende hiçbir sıkıntı yok. Hormonal değişiklik nedeniyle sütünün içeriği ve tadı da mutlaka değişecek. Bebeğin ilk zamanlarda bu farklılık yüzünden emmek istemeyebilir. Emdiğini kusabilir veya hiç sıkıntı yaşamadan devam edebilir. Ara ara deneyerek test etmeniz gerek bunu. Baktık memeyi tamamen istemiyor, o zaman mamaya geçmemiz gerekecek."

Bebeğimin kontrolü için sık sık kapısını çalacağımızı düşündüğüm doktorum şimdi bebeğimin kardeşi için ilgileniyordu bizimle.

Bebeğimin kardeşi...

Dönmüyordu dilim bunları sesli söylemeye.

Dün gece o test sayesinde hamile olduğumu öğrendiğimde kabullenmem gereken gerçek neden bir türlü yerleşmiyordu zihnime?

Sanki... Sanki hamile olduğumu kabul etsem, yeniden bir bebek sahibi olacağımı iyice benimsesem minik canavarıma haksızlık edecekmişim geliyordu.

Ben Yağız'a karşı kendimi fazlasıyla suçlu hissediyordum ve bunun önüne asla geçemiyordum. Uyku girmemişti gözüme. İki bebeğe aynı anda nasıl bakacağımızdan çok bebeğimin elinden aldığım şeyler rahatsız ediyordu beni. Tüm bu yaşananlar koca bir şaka olmalıydı. Çok ama çok kısa bir süre sonra yeniden bir bebek vardı. O kadar beklenmedikti ki bu durum nasıl hissedeceğimi, nasıl hissetmemem gerektiğini bile kestiremiyordum.

Doktorun uzattığı ultrason görsellerini ilk günkü heyecanıyla alan adama baktığımda çok fena bir suçluluk duygusuyla harmanlandım.

Alpay o kadar mutlu ve heyecanlıydı ki ona eşlik edemiyordum bile. Bedenen her şey yolundayken ruhen yanında olamamak bile sıkıyordu canımı. O da aynı hislerle karşılıyordu beni. Sevincini düşüncelerimi hafifletmek isteyerek perdeleme derdindeydi.

Aklımda binlerce soru işareti vardı ve bunlar sevincimi yaşamama engel oluyordu. Benim bir bebeğim daha oluyordu. Sadece bebeğimin babası değil, ben de mutluydum ama. Gerçekten çok mutluydum. Bir dakika ya. Canım adamım artık bebeğimin babası değildi. Bebeklerimin babası olmuştu kısacık bir anda. Bu bile enfes geliyordu aslında. Hayalini kurduğumuz anları hızla yaşamak hiç beklenmedikti ama biz nelerin üstesinden gelmiştik bunu mu halledemeyecektik?

Böyle mi avutacaktım kendimi?

Bunun farkına sonra varmıştım ama mucize gibi bir şeydi sanki yaşananlar. Dün geceki kaosa rağmen. Biliyordum ki hiçbir bebek istenmeyen olamazdı. Bizim bebeğimizin yeriyse çoktan kalbimizde hazırdı. Bebeklerimin babasıysa... O çoktan hazırmış tüm bunlara.

"Biz farkına varmadan büyümüş bile."

Alpay'ın sözcüklerini işitmeme kalmadan doktorun gülerek "Çünkü ilk bebeğinizi dört haftalıkken fark etmiştik değil mi?" söylemini Yağız'ı sevdikten sonra "Küçük beyin kardeşi şu an dokuz haftalık." demesi takip etti. "Gelişimi normal seyrinde devam ediyor, merak etmeyin."

Canım adamımın eşsiz bir gülüşle incelediği ultrasonu yakalamak isteyen bebeğim, babasının eline saldırıyordu. Onu bile yemek istiyordu. Belki de bizim yüzümüzden karnı bile doymuyordu. Aklıma artık ilk bu geliyordu. Oysa Yağız zaten fazla oburdu.

Onun bu haline kayıtsız kalamayarak yakaladığım tombul eli avuçlayıp öptüm. Küçücük bir ele sığar mıydı dünyalar? Sığmıştı. Evrenin en eşsiz kokusu bebeğimin parmak boğumlarına sığınmıştı.

Bana zihnimin çığlıklarını duyamayacağım huzuru veriyordu pamuk misali teni. Öpmelere doyamayışım, babasına olan sevdamı onun sevgisiyle arşınlayışım bebeğimin tatlılığındandı.

O an Alpay'a o kadar yakındım ki şakağımda hissettiğim saniyelik dudakları beni sahiden kendime getirdi. Yüzümde içten bir tebessüm belirdi. Hemen sonrasında bebeğinin ilgisini "Bak aslanım kim var burada..." diyerek çekti.

Onlar kendi aralarında konuşurken -Yağız'ın babasına agubugu tarzı cevaplarıyla aralarındaki iletişimi kıskanmama neden olsa da- doktora sorduğum sorulara cevaplar alıyor içimi rahatlatmaya çalışıyordum.

Dakikalar sonra klinikten çıktığımızda arabanın içinde deli gibi Kırmızı Balık Gölde şarkısını söylüyorduk. Şu sıralar ailecek en çok bunu seviyorduk.

Aylar önce sürücü koltuğundaki adamla çıktığımız bütün yolculuklarda şarkıların tamamında benim sesim yükselirken o sadece dinleyici oluyordu. Oysa şimdi oğlum da bana katılıyordu. Alpay ise eşsiz bir zevkle bizi dinliyordu. Şarkıların türü ve içeriği değişmiş olsa da bizim için değişen pek bir şey yoktu.

Yaklaştığımız yol ayrımında aklımı okumuş gibi "Planda bir değişiklik yok değil mi yavrum?" diyen adam nedeniyle bebeğime eşlik etmeye ara verdim. "Mahalleye geçiyor muyuz?"

Yağız ise duyduğu her seste etrafa gülücükler saçıyor, kendince sesler çıkarıyordu. Belki de artık eşlik etmediğim için mutluydu.

"Gitmesek mi?" dedim bebeğimin yanında oturduğum için öne doğru uzanarak. Omzuna dokunan elimi parmakları arasında dudaklarına götürdüğünde içimin kıpır kıpır olmasını aşamıyordum. Yanındaki yerim artık oğlumun yanına taşınmışken bile temasını kesmemesi aklımı başımdan alıyordu.

Alpay Emir ise ikilemde kaldığımı bilir gibi "Neden gitmek istemediğini biliyorum ama bunu konuştuk güzelim," dedi kesin bir karara varmamda yardımcı olmak isteyerek.

"Ama..." diye başladığım cümleyi devam ettiremedim.

"Bizim bir bebeğimiz daha oluyor. Evet erken ama oluyor, Defne." derken öyle mutluydu ki dün gece boyunca konuştuğumuz endişeleri silip atıyordu her defasında. "Özür dilerim, bu süreçte seni tam olarak anlayamıyor olabilirim. Korkularımızı göz ardı edip sadece güzel yanına odaklanmak daha doğru gibi geliyor ama şu an bunu kimseye söylemek istememeni anlayamıyorum. Bizim utanacağımız, saklayacağımız bir şey yok."

Evet şimdilik kimseye söylemek istemiyordum ve bu nedenle tam da şimdi Serap annelere gitme fikri pek cazip gelmiyordu. Ben kesin bir şekilde durumu belli edecekmişim hissiyle dolup taşıyordum. Bilsinler de istemiyordum nedensizce. Belki de utanıyordum, bilmiyorum.

"Neler düşünecekler!" diye çıkıştım elimde olmadan. "Farkında mısın bizim bebeğimiz daha çok küçük. Ve yine farkındaysan şimdi bir tane daha olacak."  Ona cevap hakkı tanımadan "Senin yüzünden," diye eklemeyi de unutmadım tabi. "Ne aceleniz vardı deseler ne diyeceğiz acaba?"

"Ne mi düşünecekler?" Bu defa çıkışan o oldu. "Kim ne diyecek Defne?" dedi haklı olarak. "Kimin haddine bu konuda konuşmak?"

Öyleydi tabi ama yine de sanki herkesten bir ses çıkacakmış gibi hissediyordum ve henüz onlarla savaşacak güçte değildim. En ufak olumsuz söz gardımı kuşanmama engel olacak gibiydi. Beni Yağız'dan vuracaklarına emindim çünkü. Onun bize ihtiyacı varken bir bebek daha demek bizim ikiye bölünmemiz her ikisine de yetişmeye çalışmamız demekti.

Dün gece anın şokuyla gözyaşları içinde Alpay'ın kolları arasında ne yapacağayız biz diye yakınırken, sığındığım adamın saçlarımı okşayışı, tenime bastırdığı dudaklarıyla rahatlamam için sarf ettiği sözler geldi geçti aklımdan. Oysa o an onun yüzünü görmek bile istemiyordum. Hatta dokunmasını bile. Çünkü o an sanki her şeyin tek sorumlusu oymuş gibi geliyordu.

"Biz onu değil, o bizi seçti." demişti. Ben bir bebeğimiz daha olacak farkındalığını yakalayamadan o çoktan yeniden baba olmak için heyecanlanmıştı. Sırf benden dolayı mutluluğunu bile yaşayamamıştı. "Sen harika bir annesin," diyerek yatıştırmıştı yaşlarımı. "Sen ne kadar iyi bir eşsen bana, o kadar iyi bir anne oldun Defne farkındasın değil mi yavrum?"

Tek yaptığım korkularımı dile getirmekti ama o müsaade etmedi. "Hiçbir sorun olmayacak. Biliyorum bu kadarına hazır olmadığını düşünüyorsun ama ben bebeklerimin annesine sonsuz bir güven duyuyorum." diyordu defalarca. "Beraber harika çocuklar yetiştireceğiz. Yağız'ı düşün... Ne kadar mutlu. Ne onun mutluluğuna gölge düşüreceğiz ne de bebeğimizi ihmal edeceğiz."

Tabi o an ne söylerse söylesin telaşım dinmez olmuştu.

Ben ne kadar deliriyorsam o o kadar seviniyor, ama gizleme isteği duyuyordu.

Telaşım dinmez demiştim ama beni Ta ki "Benim seninle olduktan sonra altından kalkamayacağım hiçbir şey yok Defne." diyene kadar.

Eli karnıma kapandığında ve "Bizi hissediyor, belki de hislerimizi bile anlıyor. Korkularımızı ve endişelerimizi yanlış anlayabilir. Onu istemediğimizi bile düşünebilir." demesi bende son nokta olmuştu.

Değil böyle düşünmesine, buna ihmal vermesine bile dayanamazdım. Ben istemiyor değildim ki onu. O sadece biraz zamansız gelmişti. Ben kabul edememiştim bile bu gerçeği.

Her şey yolundaymışçasına yanağına küçük bir buse kondurup geri çekildim. Ona yaklaşmamla Yağız'ın çığlık atması güldürdü ikimizi de. "Haklısın," dedim pek de canlı olmayan bir sesle. "Kimsenin hakkı yok bu konuda konuşmaya."

Aynadan bize baktığında Yağız babasını bırakıp tekrar onunla ilgilendiğim için aşırı memnundu. Aynı ifade Alpay Emir'de de olunca benzerlikleri içimi ısıttı. Bebeğime duyduğum sevginin ucu bucağı zaten yokken şimdi daha da çoğalmıştı sanki.

Ama bebeğimin babası aynı gözlerle epey oyuncu bir şekilde bakıyordu bize. "İkincisi de böyle olursa üçüncüsü yalan olur," dedi gözleriyle aynadan bizi göstererek. "Sıpaya bak gücü yetse karıma bile dokundurtmayacak."

Bebeğime sıpa dememesi için kavga mı etmeliydim yoksa farkında bile olmadan üçüncü mevzusuna değinmesine delirse miydim kestiremedim. Minik canavarımla arka koltukta aşk yaşayarak babasını kıskandırırken sadece bebeğimle ilgilenip yolun bitmesini bekledim.

...

İnsanın pabucunun dama atılması kaç yaşında olursa olsun ne fena şeymiş. Her girdiğimizde sevgi seliyle karşılandığımız evin kapısında unutulup sadece bebeğimizin kucaklanması, yanımdaki adamla göz göze gelmeme neden oldu.

Şaşkınlığıma, hatta ayılıp bayılma isteğime güldü.

"Resmen Yağız'ı alıp bizi unuttular," dedim hala alışamadığımdan. "Girmemizi bile beklemediler."

İçeri girmek için ayakkabılarımızı çıkardığımızda Alpay ise hala bu duruma alışamamış olmama şaşırarak "En azından bizi de davet ediyorlar yavrum," dedi. "Sadece Yağız'ı da isteyebilirlerdi."

İçeriden gelen şen kahkahalarla özlediğim ortamda olmanın verdiği keyifle üzerimdekileri çıkardım. Kafam dağılmış gibiydi bu sayede.

"Evet ama biz de onların çocuklarıyız sonuçta," diye sitem ettim elimde olmadan. "Neymiş ya bu torun sevdası. Gözleri bizi görmez oldu." Oysa ne güzeldi Almanya'dan geldiğimiz ilk zamanlar.

Belime sarılan kolla saçlarıma bastırılan dudaklarla odaklanamadım içerideki konuşmalara.

Canım adamım ise "Benim karım hemen şu an ilgi istiyorsa ben seve seve vermeye hazırım," diye fısıldıyordu kulağıma. Neşelenmem içindi çabası, biliyordum.

Dokunuşundan uzaklaşıp yüzüne bakmadan "İçeri geçelim," dedim sadece. Hiç hoşlanmadı ama bir şey de demedi.

Dakikalar önceki sözlerimle eylemlerim hiç uyuşmuyordu, farkındaydım ancak ne yapacağım konusunda şaşkın ve endişeliydim sadece. Bu durumu anlayışla karşılayacağından emindim. Çünkü o beni her defasında anlamış, sarıp sarmalamıştı.

"Ulan dombili, kaç defa dedim şu mereti bırak diye. Bu göbek ne? Annen kıyıp da diyet yazamıyor mu ya sana?"

Melih annesinin kollarındaki bebeğimi mıncıklıyordu. Bizim geldiğimizi gördüğü an sarılmak için kollarını açtığında ben yerimi almıştım ama cevabını ağabeyi vermişti: "Oğluma bir daha dombili dediğini duyayım, hele bir duyayım... Çocuğum amcasız kalır falan demem haberin olsun."

Bence mükemmel anlaşan abi-kardeşe göre harika bir selamlaşmaydı aralarında geçen konuşma.

Serap annenin kucağında dedesine neşe saçan bebeğime salça olan amcası, bebeğimin babasından uyarısını almıştı ama Melih'in ne kadar umurundaydı bilemiyordum.

"Yalan mı?" dedi Yağız'ın yanaklarını sıkarak. Bıraksak yiyecekti sanki çocuğumu. Öyle bir iştahla bakıyordu. "İnsanın şu löp löp etleri görünce ağzı sulanıyor."

Tam da şu an yanaklarını mıncıklıyor, öpücüklere boğuyordu ve Yağız o kadar harika bir çocuktu ki yüzünü rahat bırakmayan amcasının saçlarını ani bir refleksle tutup asla bırakmadı. Amcasının kafasını ağzına yanaştırdı. Rahatsız etmek ne demek uygulamalı gösteriyordu. Melih ise önce ağabeyinden şimdi de onun çocuğundan çektiğine homurdanıyordu.

Kısa bir selamlaşma faslından sonra herkes kendi halinde sohbete dalmışken dizime vuran dize baktım.

Melih hayırdır der gibi göz kırpıp "Ne oldu?" dedi. "Pek keyfin yok gibi."

"Yorgunum," dedim sadece. Tek bir kelimeye onca şey sığdırabileceğimden ben de habersizdim üstelik. Ancak tüm düşüncelerimi sırtlayabilecek bir tek o vardı; yorgundum.

"Kavga ettiniz desem..." der demez Yağız'ı kucağına almış babasıyla konuşan ağabeyine baktı ve "Hiç sanmıyorum," diye devam etti. "Adamın gözleri parıldıyor. Kavga etmiş olsanız imkânı yok abimi böyle mutlu göremezsin ama sen bi' durgun gibisin. Bir şey mi oldu?"

Mutluluğunu saklayamadığını, belki de hiç saklamak istemediğini görebiliyordum. Onu tanıyordum. Bakışından duruşuna kadar yansıyordu dünden bu yana duyguları. Bana her an aşkla bakan güzel gözleri ayrı güzel bakıyor, bebeğiyle bir başka güzel ilgileniyordu. Tabi hem bebeğiyle hem de güzel bebeğiyle.

Belki de tam da şimdi böyle güzel bir haberi ailemize vermek için can atıyordu. Oysa o söylemek yerine benim fikirlerimi önemsiyor, kendimi hazır hissetmemi istiyordu dile getirebilmem için.

Ansızın "Ben sana bir şey söyleyeceğim Melih." deyiverdim. O an aklımı dinleyemediğim için Melih ile yalnız kalmak istedim. Belki de yalnız olmadığımız için şükretmeliydim yoksa anında ilk ona haber verecektim.

"Söyle dinliyorum yengelerin gülü," dedi yalakalıkla. Güldüm bu haline ve anlık heyecanla "Neyse ya," diyerek konuyu başka yere çekmek istedim. "Sonra söylerim. Çok da önemli değildi zaten."

Yalan söylüyorum, Melih. Acayip önemli ama şu an bunu seninle paylaşmaya hiç hazır değilim çünkü ne tepki vereceğini hiç kestiremiyorum.

Normalde elli defa ne diyeceğim konusunda başımın etini yiyecek olan adam "Olur, konuşuruz." dedi sadece. Sonrasındaysa neden böyle olduğunu belli edecek şu cümleleri kurdu ciddiyetle: "Benim de konuşmak istediğim bir konu vardı aslında. Bir ara şu yaşlı tayfadan ve kucaklarındaki obur yer cücesinden kurtulmamız gerekebilir. Özel."

Hadi anne ve babasına hatta canım eşime bile yaşlı muamelesi yapmasını kabul edebilirdim de benim tatlı minik canavarımdan ne istiyordu bu adam? Yağız'ın ayaklanmasını ve amcasının yakasını hiç bırakmamasını heyecanla bekliyordum. Oysa benim oğlum daha yeni yeni dönmeye başlamıştı.

O sıralarda ben karnı burnunda mı olacaktım yeniden? Bebeğimin peşinden rahatça koşamayacak mıydım yani?

Düşünme Defne.

Düşünme.

Anın tadını çıkarmaya bak.

Hemen yanındaki sessizdeki telefonuna düşen bildirimlerle ve ekranda görünen isimle pislik pislik sırıttım.

"Biliyorum ben ne konuşacağımızı," dedim sen elime düşmedin mi şimdi der gibi sinsice bakarak. "Abin gebertecek seni, ben şimdiden söyleyeyim. Ve ben de keyifle izleyeceğim. Parmağımın ucunu bile kıpırdatmayacağım."

Yaşasın kötülük. Yaşasın bebeğime kötülük yapanlara kötülük. Yaşasın ağabeyinin stajyerine göz koyanlara kötülük.

O an öyle ecel terleri dökmeye başladı ki işte şimdi keyfim yerine gelmişti. Hissetmiş gibi Alpay'ın gözleri üzerimize yöneldiğinde içten bir tebessümle karşılık verdim. Anladığım tek şey birbirimizin gözlerinde kaybolmamızın sonu hiç gelmeyecekti. Zaman ve mekân önemsizdi. Ona baktıkça tüm kötü düşüncelerimden arınırken aynı zamanda tam anlamıyla dünün etkisinden kopamadığım için yüzüne dahi bakmak istemiyordum.

Biz böyle birbirimize dalmışken Serap annenin radarına takıldığımızı, sonunda bizi hatırlayarak bana dönüp "Sen nasılsın güzel kızım?" demesiyle anladım. "Bu iki oğlan çok yoruyor mu seni?"

Bu süreçte asla saklayamayacağım bir şey varsa o da Serap annenin asla esirgemediği yardımlarıydı. Türkiye'de olduğumuz süreçte her sıkıştığımız noktada ilk o vardı.

"Yok," dedim tüm içtenliğimle. "Aksine tüm yorgunluğumu alıp götürüyor ikisi de."

Uykusuz geçen gecelerimizi, gece emzirmeleri boyunca çoğu zaman Alpay Emir'in omzunda uyuklar gibi oluşlarımı yorgunluktan saymıyordum ki hiçbir zaman. Yağız'ın uyumadığı gecelerde bu defa benim ağlayışlarım başlarken, sabah yüzü gözü şiş halde kendimi ayna önünde bulup duruyordum ve sahiden tüm bunların yanında bebeğimin varlığı ve hayatıma kattığı onca şeyle önemsizleşiyordu hepsi.

"Defne," dedi hüzünlü bir sesle. "Geçen gün daha var demiştin gerçi ama... Siz gidince ne yapacağız biz? Bak şimdi ablanlar da gelecek, annenler de akşama burada. Ne güzel bir aradayız böyle. Vallahi hiç gönlüm yok sizin yeniden oralara gitmenizde."

Bu konuşma sadece bir gün önce yapılıyor olsaydı bambaşka cevaplar veriyor olabilirdim. Ancak şimdi elim de kolum da bağlıydı. Zaman bize ne gösterecekti bilmiyordum.

Alpay ise şu an bizi duymuyordu bile. Belki duysa o bir çıkış yolu bulurdu.

"Anne daha var bunları konuşmamıza," demek geldi içimden o an. Düzenimize alıştığımız an gideceğimizi, oradaki hayatımıza devam edeceğimizi biliyorlardı lakin bizde düzen diye bir şey mi kalmıştı? Her bambaşka bir haberle gündemimiz değişiyor, yepyeni maceralara yelken açar oluyorduk. "Şimdi hiç canını sıkma bunlarla. Baksana şu yaramaza, ben nasıl oralarda tek başıma baş edeyim."

Nihat babamın oyunlarına kahkahalarla karşılık veren ve dedesinin elleri arasındaki oyuncağına kavuşmak için çabalayan minik beden şu an için kaçış noktam olmuştu. Oysa gidemeyecek olmamızın asıl nedeni şu an benim bedenimdeydi.

Alpay Emir, gelen telefonla şirkete uğramak için aramızdan ayrıldıktan hemen sonra oldu Emel ablaların gelişi. Ezgi de Sarp da öyle burnumda tütüyordu ki Melih'in bulduğu her fırsatta beni bir yerlere çekmeye çabalamasını umursayamıyordum bile.

Ezgi ile birbirimizi öpmelere doyamazken "Ya yetti ama he!" diye çıkıştı sonunda Melih. Yaptığı kaş gözlere kayıtsız kaldığımdan çıldırmıştı. "Önemli, acil diyorum sen hala burada öpüşüp koklaşıyorsun. Gel, abim yokken konuşalım; sonra ne yapıyorsanız yapın siz de iki cadaloz."

Kucağımdaki bedenini hışımla dayısına çevirdi. "Sensin cadaloz," diye anında cevabını veren güzel bebeğim sonrasında bana dönerek tatlılıkla "Asıl cadaloz onlar, değil mi Defne?" dedi.

Gösterdiği yerde Sarp, Yağız ve Melih olması dışında hiçbir problem yoktu tabi. Biri ciyak ciyak ağlıyor, Sarp; biri inat etmiş halasının yakasını bırakmıyor, minik canavarım; biri de sürekli bizi darlıyordu, Melih. Pek tabii asıl cadaloz onlar olabilirdi.

"Tabii," dedim bal yanaklardan yeniden öpücükler alarak. "Kıskanıyor bizi, o yüzden öyle söylüyor."

Melih Melih'liğini yaparak Ezgi'nin boynuma sarılı kollarını açtı ve "Ekmek kuran çarpsın konuşamazsak sizi kıskanacak bir Melih kalmayacak ortada! Olayın ciddiyetini anlar mısınız artık, lütfen!" diyerek beni yerimden kaldırdı.

Kendimi başka bir odaya zorla çekiştirilirken buldum.

"Boşuna öncesinde konuşmak istiyorsun benimle, kurtulamayacaksın abinden. Baştan düşünecektin onu."

Melih sözlerimi dinlemedi bile.

"Suzan konuşacak," dedi herhangi bir açıklama yapma gereği duymadan. "O konuşacak abimle. Denemeye karar verdik biz. Abime ne?"

Abime mi ne? Yürek yemişti galiba.

Gerek de yoktu gerçi açıklamasına, doğru. Her şey ortadaydı çünkü. Bizde karşılaştıkları her an gizli saklı sohbet etme çabaları, Melih'in abisini şirkette sık sık ziyaret etmeleri, Suzan'ın Yağız'ı sevmek için bize gelmeleri ve ne hikmetse aynı anda Melih'in de damlamış olması...

Belli ki ilişkileri derinleşmişti. Normalde ilk an gelip konuşacak adam benden bile saklıyordu. Abisinden bu denli korkuyordu. Hem korkup hem kaçıyordu.

Alpay Emir, Suzan'ı seviyordu. Ona değer veriyordu. Onun azmini, gayretini ödüllendirmek istiyor, eğitim hayatı boyunca desteğini esirgemeden yanında olmak istiyordu. Ben de öyle tabii. Suzan'ın sevecenliği, eğlenceli halleri ve samimiyeti şüphesiz kalbinin güzelliğindendi ve Alpay Emir Melih'in ilgisini ilk günden bu yana görüyor, kardeşini uyarmaktan da hiç çekinmiyordu. Uyarmasına uyarıyordu da dinleyen kimdi ki?!

Ama aynı zamanda Suzan'ın da Melih'e olan ilgisini hissediyordu. Kardeşinin huyunu biliyor, Suzan'ın üzülmesinden çekiniyordu. İkisini de kaybetmek istemiyordu.

"Saçmalama," dedim şaşkınlıkla. Bir de abisinden korkup kızı mı öne sürecekti konuşması için? Alpay Emir böyle bir durumda bu defa da ilişkisinin arkasında durmadığı nedeniyle mahvederdi onu.

"Ne düşündün? Abin ona kızamayacak, hemen kabul edecek falan mı? Korkaklık bu yaptığın."

Aklı almıyor muydu, Alpay Emir bu defa da bu yüzden dünyayı dar ederdi Melih'e ama Melih'in tek derdi kendi paçasını kurtarmak mıydı sahiden?

"Evet?" dedi anında. Pek de emin olamayarak dile getirdiği sözcüğe eminim ki o da güvenmiyordu. "Lan korkuyorum ya zaten. Ondan bu hallerim. Sanki kocanı bilmiyorsun, iflahımı siker."

"Delirdin mi sen?" dedim, Alpay Emir'in zaten bu ilişkiyi bildiğini ve Melih'in haberi dahi olmadan Suzan'ın ilk günden gelip patronuyla değil de Alpay abisiyle konuştuğunu bildiğim için. Ama bunu ona söylemeyecektim. Asıl söylemeyeceğim şey ise Alpay Emir'in bu ilişkiye içten içe onay verdiği ve hatta mutlu bile olduğuydu. Çünkü biliyordu ki Melih'in hakkından anca Suzan gibi biri gelirdi.

Bu süreçte Melih'i süründürmek epey keyifli olacağa benziyordu. Arkama yaslanacak anın tadını çıkaracaktım.

"Ya ben konuşurdum da aslında... Senin değil Yağız'ın falan da ortamda olması lazım benim sağ salim hayatta kalabilmem için. Gerekirse kendime kalkan yapmak zorunda kalabilirim Yağız'ı."

"Vallahi bizi hiç karıştırma." dedim rahatlıkla. Hiç mi tahmin etmiyordu asıl o zaman Alpay'dan çekeceği vardı. Yağız'ı kullanmak demek baba aslanı uyandırmak demekti. "Abin geldiği gibi çek kenara konuş." diyerek korkutmak istedim gözünü. "Bak ilk senden duysun. Senden değil de başkasından öğrenirse ben bile alamam seni elinden. Uyardığı halde bir halt yedin bari arkasında dur."

Ben konuştukça telaşı artıyordu ve fazlasıyla keyif alıyordum, hatta devam etmek de istiyordum ama içeriden yankılanan çocuk sesleri hiç tekin gelmiyordu. Kargaşa hiç bitmiyordu. İki küçük adam nelere neden oluyordu.

Melih yine de gitmeme izin vermedi. "Bana ne!" diye diretti. "Ben nasıl sizin ilişkinizi ilmek ilmek işlediysem, şimdi sıra sende. Kocanı sakinleştirmen gerekiyor."

"Ya bu aynı şey mi?" desem de anlamıyordu. Resmen korka korka meydan okuyordu. "Abin sana kızdan uzak dur dediğinde bugünleri tahmin ederek konuştu. Şimdi çıksan karşısına, ben seviyorum Suzan'ı desen; ne diyecek ben sana söyleyeyim: Ben sana demedim mi o kızdan uzak duracaksın diye?"

Canım adamımı kızgın ifadesiyle taklit ederken en az onun kadar korkutucu olduğumu düşünüyordum ama belli ki hiç öyle değildi. Melih gülmekten başka bir yanıt vermedi. "Ya da işte böyle bir şey..." diye toparladım cümlemi. "Sonuçta çok ileri görüşlü bir kocam var. Senin kıza göz koyacağını tahmin etmiş olmalı."

"Kocan da kocan! Evlenince arkadaşını unutanan o conconlara döndün iyice. Ayrıca bana göz koyan oydu. Suzan attı ilk adımı. Yemin ederim ben yanında hazır ola geçecek kıvamdaydım hep. Kendin gördün, aynı ortamda bile kalmamak için neler yapıyordum."

Yağız'ın, Sarp'ın ve hatta Ezgi'nin bağırışlarıyla hiç durmadan olduğum yerden fırladım. "Ben kocamı ne kadar iyi tanıyorsam sen de abini o kadar iyi tanımalıydın. Benim suçum ne bu durumda?" demeyi de unutmadım. "İlk adımı Suzan'ın attığına neden hiç şaşırmadım acaba?" Koçarslan kardeşlerin kaderi buydu.

İçerii girdiğimde arkamdan sızlanmaya başlayalı epey olmuştu ama içerideki manzarada korkulacak bir şey yoktu.

Sarp ve Yağız bir olmuş Ezgi'yi eğlendiriyordu. İşin aslına bakılırsa Ezgi iki minik canavarı oyuncağı etmiş, evcilik oynuyordu ama ne Yağız ne de Sarp ablalarının sözünü dinlemiyordu. Annesiyse henüz onların küçük olduğunu, büyümeleri gerektiğini anlatıyordu çünkü Ezgi onların yürüyüp koşmalarını istiyordu, böyle onları kovalayamıyordu.

Beni gördüğünde öfkeyle "Defne ya!" diyerek geldi yanıma. "Of... Ne zaman büyüyecek ki bunlar?"

Küçük narin elleri, bunlar, derken birbiri üzerine çıkmaya çalışan minik bedenleri gösteriyordu. Yağız Sarp'ı yemek istiyordu. Ellerini ellerim arasına aldım ve minik öpücükler bıraktım. Daha var, demem gerekirdi ama o kadar hızlı büyüyorlardı ki bu soruya cevap vermeye o an çok korktum. Daha dün gibiyken kucağıma verilişi, sanki yarın koca adam olacaklardı. Öyle hızlı akıyordu zaman. Aklımın oyunlarıyla konusunu dahi açamadığım bebeğim de aynı hızla büyüyecekti, biliyordum. Biri büyürken diğeri de ona eşlik edecekti ve ben ikisine de yetişmeliydim. Yeniden bir bebeğin yuvası olacak, onu kendi canımla kanımla büyütüp kucağıma alacaktım.

"Evet ya," dedim tıpkı onun gibi. "Ne zaman büyüyecekler ki bunlar? Sana yetişmeleri lazım, daha çok küçükler."

Nazlı nazlı "Ben daha büyüğüm ama. Ablalarıyım ya ben." demesiyle anladım ki konu kendisine yönelmeliydi. Tıpkı bendi. İlginin hedefi belliydi.

"Kocaman oldun, kocaman." diyerek öptüm her bir yanını. "Sen mükemmel bir ablasın."

O an, ansızın, çok başka bir telden, hüzünlü bir sesle "Ben seninle uyumayı çok özledim." deyince fazlasıyla suçlu hissettim kendimi. Önce Sarp, sonra Yağız... Yine de her zaman olduğu gibi bütün ilgi onun üzerindeyken kendi dünyasında nasıl hissettiği, neler düşündüğü çok açıktı. Üstelik ilk defa uzun soluklu bir ayrılık yaşamıştık. Hemen sonrasındaysa hayatımıza dahil olan minik canavarımla ablasına ayırdığımız vakit epey azalmıştı tabi.

Düşünür gibi yaptığımda bile benden alacağı cevabı o kadar iyi biliyordu ki heyecanlı halleriyle derin bir nefes aldı, minik ellerini çırpmak için hazırlamaya başladı. "O zamanaaa..." Yavaş yavaş yükselen elleriyle "Beraber mi yatsakki acaba biz bu gece?" deyişim anında kutlama görevini tamamladı. "Ben de seninle uyumayı çok özledim."

"Olley!" diyerek zıplayan ve etrafında dönen bebeğime sarıldım sıkı sıkı. "Ben de çok özledim," dedim yeniden, onunla uyandığım sabahların huzuruyla. Bu gece sahiden ihtiyacım vardı ona.

"Sadece senlen ben ama," deyişiyle şimdiden dayısıyla Yağız'ı yataktan şutlamış, kendine yer açmıştı. Yağız değil de Alpay sanırım bu gece kovulacaktı. Koca yatak sadece bize kalmalıydı, haklıydı. Ben sadece bebeklerimle uyuyacaktım. Alpay nerede istiyorsa orada yatabilirdi.

Emel ablanın olmaz deyişleri Serap annenin ikna çabaları bile bizi bölemezdi. Yağız'ın uyandırdığı geceler Ezgi'nin tatlılığıyla sonuçlanacaktı, buna ihtiyacım vardı.

Birkaç saat sonra annemler de geldiğinde her zamanki eski günlere dönmüş gibiydim.

Babamlar köşelerinde hem sohbete hem de hummalı bir tavla yarışına dalmışken annemler bebeklerle ilgileniyor, kendilerince ara ara tavsiyeler veriyordu. Hadi ben neyse de Emel ablaya bile karışıyor oluyorlardı ve biz şaşkınlıkla karşılıyorduk her anı.

Konu Sarp'tan uzaklaşıp Yağız'ın emmesine geldiğindeyse hiç olmadığı kadar gerildim. Gün içinde bile kaça kaça emzirmişken nasıl kaçacağımı şaşırdım. Kurtarıcımsa tam o anda araladı kapıyı. Kim olduğunu göremesem de hissedebiliyordum, gelen oydu.

Açılan kapı sesiyle ayağa kalktım. "Alpay geldi galiba, ben bir bakayım." diyerek aralarından fırladım. Ben yine ve yine ondan kaçarken ona sığındım.

Emel abla bir şeyler anladıysa bile hiç çaktırmadı. O beni anlardı. Bir annenin kendiyle beslediği bebeğini mamaya teslim edişi annelerimiz tarafından epey trajedik karşılanacağından geriliyordum. Bir yandan da bir başka müjdeyi vermek istiyordum. Bebeğimden haberdar olmaları gerektiğini düşünüyordum. Vakit geçtikçe onu daha iyi kabulleniyordum.

Açtığı kapının ardında beni gören adamın şaşkınlıkla "Yavrum," deyişi bile yalnızlığımı aldı götürdü. Beni görmesiyle yüzünde yer edinen gülüşü "Neden ayaktasın sen?" diyene kadardı tabi. "Zaten yoruluyorsun, Defne. Daha da dikkat etmen gerekiyor artık."

Alnımla buluşan dudakları gözlerimi kapatmam neden olurken sözlerinde haklıydı. Verecek cevabımın olmayışı da bundandı. Sıkıca sarılırken "İyiyim ben," diyerek yanıtladım sözlerini. "Sen ne yaptın? Halledebildin mi?"

Canını sıkan bir şeylerin olduğu belli olsa da "Düzeltilemeyecek şeyler değil," dedi. Sanki daha çok kendine kabul ettirmek istiyor gibiydi.

Belime yerleşen eli içeri yöneltiyordu ki bizi, dakikalar önce Serap annenin kapının kenarına koyduğu zarfı aldım. "Bu sana."

Uzattığım dikdörtgen kâğıdı aldığı sırada "Ne bu?" dese de kendi de bakmayı ihmal etmedi. Üzerinde yazan resmi bilgiler ciddi bir evrak olduğunu anlamama yetmişti ama açıp baktığında kesinleşecekti.

Oysa benim canım adamım beni merak içinde bırakacak o hamleyi yaptı: "İçeri geçelim, hadi. Sonra ilgilenirim ben." diyerek merakımı katladı. Endişeli bakışlarımın karşılığı içten bir tebessüm ve kısa bir öpücüktü. Kısa ve özlem dolu. Dudaklarımdan ayrıldığında "Korkacak bir şey yok," diyerek rahatlattı içimi.

Zaten tam da o sırada kocamı kapmak isteyen küçük bir cadı damladı. "Alpaycım Emircim!"

Dayısına hızla koşan Ezgi Alpay'ın eğilip kollarını açmasıyla kucağındaki yerini aldı. Havalanan bedeniyle kıkır kıkır gülüp dayısını öpücüklere boğuyordu. Alpay Emir ise küçük cadıya "Prensesim," diye hitap ediyordu. Biz böyle mi anlamıştık? Hani kocamdan uzak duracaktı?

"Bırak ya kocamı!" dediğim an parmaklarım canım adamımın kolları arasındaki Ezgi'nin karnıyla buluşmuştu bile. "Tatlılığınla kandırabileceğini sanıyorsan yanılıyorsun."

"Dayı ya," diye nazlana niyazlana sığınıyordu kocama. Alpay ise yine biz tarafından gece yataktan kovulacağını bilmeden ikimizin arasında kalmanın keyfini yaşıyordu. "Şu Defne'ye bir şey söyle." Küçük elleri dayısının yüzüyle buluştuğunda Alpay'ın avucuna bıraktığı öpücükle gülümsedi. "Gıcıklık yapıyor değil mi? Kıskanıyor."

"Ben mi?" dedim şaşkınlık içinde. Kendimi gösterdiğimin farkında bile değildim. "Hadi be oradan! Küçük cadı."

"Ben prensesim! Sensin cadı."

"Alpay Emir ya!"

"Ama Dayı ya!"

Sessizliğini koruyan adama baktım ama inadıma yapar gibi daha da keyif alıyordu tartışmamızdan. Üstüne üstlük "Anlıyor musun şimdi oğlunla aşk yaşarken neler hissettiğimi?" demesiyle asıl amacını belli etti.

"Size inanamıyorum," dedim ikisine de göz devirerek. "Ama ben de Defne'ysem çıkarırım bunun acısını."

Onları arkamda bırakıp içeri girdiğimde hemen peşimden geldiler. Alpay Emir Ezgi'nin heyecanla anlattıklarını dinliyor, şevkle cevaplar verip muhabbetlerini derinleştiriyordu.

Beni gördüğü an kucağıma gelmek isteyen bebeğime kucak açtım. Gövdesinden tuttuğumda ve oturduğumda bacaklarıma değen minik ayakları üzerime çıkmak ister gibi hareketlendi. "Benim bebeğim annesini mi özledi?" Bense hem babasına hem de Ezgi ablasına nispet yapar gibi bebeğimle ilgilendim. "Bu parmakları yesem mi ne yapsam ya?" Yağız'ın gülüşleri sadece beni değil hepimizi neşelendirdi. Sarp uyumuşken tüm ilgi üzerine kaymıştı, minik canavarımsa oyun arkadaşının gidişiyle bize kalmıştı.

"Kanka yanlış anlama da sen bunu nasıl taşıdın dokuz ay?" diyen Melih'e baktım göz ucuyla. Bedenini yanıma bıraktığında Yağız'ın elini iteledi hafifçe. "Çek pençelerini, iflahımı silkeledin zaten." diye triplendi. "Beş dakika kucaklayayım dedim Seyit Onbaşı'na döndüm."

Abartmak bir marka olsaydı Melih'in vasfı en başından ortadaydı ama Yağız'ın ağzını açarak amcasına saldırıda bulunması sözlerine karşılık iyi bir cevap sağlamıştı.

"Oğlum aç ayı mısın sen? Ne bu her şeyi mideye götürme isteği?"

"Bebeğimi kullanarak kız düşürmeye çalıştığın günleri Suzan öğrense ne olur acaba? Biliyor musun bir de Suzan Yağız'ı bir seviyor bir seviyor..."

Korkuyla anında abisine baktığında neyse ki sessiz kurduğum cümleyi sindirebilmişti. "Kızım sussana," diye fısıldadı hemen Yağız'ı sever gibi yaparak. "Canım benim, agucuk bugucuk..." Sahte sahte gülüyordu bir de. "Öldürsün mü istiyorsun kızım beni?"

"Yok," dedim ciddiyetle. "Kocamı seviyorum ben. Senin yüzünden elini kana bulasın istemem."

Yağız ise tuttu amcasının parmağını bırakmadı. İnadı başladı, Melih'in kazanması imkansızdı. "Lan bıraksana parmağımı!" Suçlu değil de güçlüymüş gibi laf yetiştirecekti ki annemin seslenmesiyle sustu.

"Defne, sen abinle geçen görüştün değil mi?" diyen anneme döndüm. Sorduğu şey açıktı aslında. Annemle Serap anne kafa kafaya vermiş merakla benden bir cevap bekliyorlardı. Hadi dökül, der gibi bakıyorlardı.

"Görüştüm," dedim o güne yeniden gitmiş gibi. "Ece ile de tanıştım." diye ekledim asıl amaçlarını bilerek.

Oradaki tüm çocuklarla vakit geçirmiştik elbette. Sadece, Ece abime karşı çok daha farklı ve özeldi. O gerçekten en iyisini hak eden çocuklardan biriydi ve belki de abim şans meleğini doğru seçmişti.

Serap anne "Yavrum benim... Ece miymiş adı?" diyerek yüreklenirken annem pek de hoşnut olmadan "Ne iyi yapmışsınız." demekle destek çıktı. "Abin bir şey anlatmıyor ki bize. Merakta kaldık iyice."

Nasıl anlatsaydı ki? Annem her defasında abime zaten çocuk yüzünden boşanmadınız mı siz, şimdi nereden çıktı elin çocuğuna göz kulak olma isteği; diyerek rahatsız ediyordu abimi. Oysa abim sadece yeni bir yola başlamak, bu süreçte de birilerine iyiliğinin dokunduğunu görmek istiyordu. Ben de bekar birinin evlat edinebileceğini bilemezdim. Gerçi abimin de böyle bir gayesi yoktu, yaşı da yetmiyordu; onun tek isteği oradaki çocukların gönlünü hoş tutmaktı.

"Anlatılacak pek bir şey yok aslında. Koruyucu aile olmak istiyormuş. Eczaneden eve evden eczaneye yaşayacağıma birilerinin hayatına dokunayım diyor kısaca."

"İnsanın kendi çocuğu gibi olur mu ama—"

"Anne," dedim bıkkınlıkla. "Bence hiç bu konuda abime bir şey söyleme. Bırak ne yapmak istiyorsa yapsın. Belli ki kendine bir yol çizmek istiyor. Paylaşmak istediği kadarını paylaşır zaten."

Serap annenin aynı sözlerle bana destek çıkması annemi susturdu. Tabi uykusu gelen bebeğim iyice mahmurlaşınca huysuzlanmaya başladı kucağımda. İşte tam da babasının en sevdiği andı bu halleri.

Normalde olsa sadece birkaç dakika sonra alacaktı bebeğimizi, iyice onu yoracak, sevdikçe sevecek ve ben onu emzirerek uyuturken başımızdan ayrılmayacaktı. Her an Yağız'ın artık emmek istemeyecek olması da Alpay Emir'e sırf gıcıklık olması açısından bu fırsatı tanımayacağımı da biliyordum. Ezgi ile yiyip bitirmişlerdi birbirlerini.

Uyutmak için üst kata çıktığımda peşimizden gelen ikiliye baktım. Hiç şaşırmadım. "Pardon da siz nereye tam olarak?"

Dayısının elinden tutan Ezgi cadısı şirince sırıttı ve dayısına baktı. "Yağız'ı seveceğiz de birazcık." Minik parmaklarıyla hayali gıdıklamalara yaparken ben Yağız'ı göğsümse yaslamakla verdim cevabımı. "Rüyanızda görürsünüz. Gidin birbirinizi sevin siz. Biz oğluşumla beraber takılacağız."

Alpay Emir'in eşsiz gülüşü etrafa yayılırken "Birileri bizi fena kıskanmış," dedi sır verir gibi. Dakikalardır gözleri üzerimizde değildi sanki. Kendi mi diyordu bunları? Kıskançlıktan kudurmuyorsa ben de bir şey bilmiyordum.

Bir zamanlar sadece Alpay'a ait olan oda şimdi bizimdi. Ne zaman buraya girsem eskiler düşüyordu aklıma. Burada kaldığım anlarda gizli saklı gelişleri, onun yolunu beklerken hasretle burada uyuyuşlarım ve daha nicesi.

Yağız'ın üzerini değiştirmek için onu yatağa bıraktığımda tetikte bekleyen akbabalar bebeğimin başına üşüşmüştü bile.

Küçük olanı büyüğüne "Keşke bugün kurbağa olsaydı," dedi elimdeki ayıcıklı tulumunu gördüğü an. "Çok komik oluyor öyle."

Ezgi bile alışmıştı Yağız'ı halden hale sokuşumuza. Doğum günü gelene dek her ayında yaptığımız minik kutlamalardaki kostümlerini bile yadırgamamıştı. Hiç şüphesiz en sevdiği hali kurbağaydı. Bunun sebebiyse Yağız'ın komik oluşu değil, kendisinin prenses olması nedeniyle Yağız'ı öptüğünde prense dönüşünü görmek isteyişineydi. Artık kabul etmeliydi ki kocamda gözü olduğu müddetçe prenses değil ancak küçük bir cadıydı.

Alpay Emir bebeğimizi kucağa aldığında onlara bakmadan duramıyordum ve en önemlisi üçüne de zaman tanımak adına olabildiğince oyalanmaya çalışıyordum.

Babasının dudakları sarı saçlarıyla buluştuğunda bebeğimin nasıl gülümsediğine bakakaldım. Sırf Yağız'ın gülüşlerinden mahrum kalmamak adına kendine görev edinmiş gibi her an sakallarından kurtulan ve ona pürüzsüz tenini sunan adamın gülüşü de anında büyüdü tabi.

Küskünlüğümü devam ettirmek istediğim ikilinin yanlarına gittim ve tatlılıkla "Soyunma vakti!" diyerek bebeğimi almak istedim ama "Ben hallederim," dedi canım adamım.

Getirdiğim kıyafetleri aldıktan hemen sonra elimi bırakmadı, yanlarına oturmama olanak sağladı.

Soyunup giyindirirken bana dünyanın kaç bucak olduğunu öğreten oğlum babasının elleri arasında uysallığını koruyordu ve ben bugün herkesin Alpay Emir'ci olmasını kaldıramıyordum.

Çok ama çok kısa bir süre sonra elimin karnımla buluştuğunu fark etmeme neden olan şey Alpay'ın "İyi misin?" demesi oldu. Sorusunu anlayamadım tabi ama bakışlarıyla buluştuğumda anında elimi çektim ve "İyiyim," demekle yetindim. Alışkanlık, demek geldi içimden ama hayır, değildi; biliyordum. Oradaydı. Beni kendisine çekiyordu ve ben hala bir şeyleri kafamda oturtamayarak çok büyük haksızlık yapıyordum.

Bana inanmayışı beni göz hapsinde tutuşundan belliydi ama gerçekten iyiydim. Ansızın "Söyleyelim," deyiverdim.

"Güzelim—" diye başlayacaktı ki "Söyleyelim sevgilim," diye yineledim. Elimi elinin üzerine koyduğumda sözlerimin arkasındaydım bu defa. "Ne yaparsam yapayım ikisine de haksızlık edecekmişim gibi geliyor Alpay," derken hem mutluydum hem de endişeli. "Bocalayacağız belki ama bebeklerimiz için en iyisini yapacağız, biliyorum. Seninle olduğum sürece hiçbir şey imkânsız gelmiyor bana. Senin varlığın beni rahatlatmaya yetiyor çünkü."

Alnıma dokunan dudaklarıyla kapandı gözlerim. Diyecek onca sözü, sarf edecek binlerce duygusu vardı biliyordum. Ama o şükran dolu bir bakışla "Nasıl istersen," diyerek ruhuma dokundu. "Bizim için bundan sonrası kolay olmayacak, ikimiz de biliyoruz. Ama geçirdiğimiz günleri bir öncekinden daha unutulmaz yapmak için ne gerekiyorsa bebeklerim için yapmaya hazırım."

Onun güzel bebeğiydim. Bunu biliyor olmak bebeklerime harika bir baba seçtiğimin göstergesiydi. Ezgi'nin bizi merakla dinlediğini bilerek "Bugün Ezgi bizimle geliyor," dedim bebeğimin yanına kedi gibi kıvrılan kızın kıvrık saçlarını okşayarak.

O da Yağız'ın saçlarını seviyordu ve komik bir görüntü sunuyorduk bence karşımızdaki adama. "Ve akşam hep beraber film gecesi yapacağız."

Heyecanla başını sallayarak dayısına baktı. "Hatta biz Defne'yle birlikte yatacağız."

Koluma yasladığı başını öptüm. "Evet, birlikte uyuyacağız." Öyle heyecanlıydı ki bu gece için ben de onun sayesinde mutluluğu dibine kadar yaşıyordum. "Pizza da yapalım mı birlikte?" diye attığım fikri epey sevmişken anında Alpay'a döndüm. "Alışveriş de yapmamız gerekiyor sevgilim, birkaç eksiğimiz var."

O ise kucağında bebeğiyle şok içinde bakıyordu bize. "Bir dakika bir dakika," dedi ciddiyetle. "Birlikte yatacağız derken?"

"Evet," dedim başımla da onaylayarak. "Ben ve Ezgi, tıpkı eski günlerdeki gibi."

"Defne ama biz?"

Şu üç kelimeyi öyle masumane dile getirdi ki kendimi onları terk etmiş gibi hissetmeme neden oldu. Sanki sonsuza kadar onsuz yatacakmışım gibi şaşkın ve sinirli bakıyor olması da hiç normal değildi.

Yağız'ı elbette ona bırakacak değildim, gece emmek için bana ihtiyacı olabilirdi ve eğer emmek isterse ben anında yanında olmak istiyordum ama "Evimiz kocaman kocacığım unuttun mu?" dedim yine de asıl sorduğu soruyu anlamamış gibi yaparak. "Hepsi de dayalı döşeli... Seç beğen al yani."

"Olmaz öyle şey," diyerek kestirip attı. "Asıl sen yatağımızın kocaman olduğunu unutmuş olabilir misin güzel karım?"

"Of!" dedi Ezgi de sonunda. "Ama dayı sen kocamansın. Bir de böyle sıkı sıkı sarılıyorsun," dediğinde küçük kollarını kendi etrafında sardı ve dudak büzdü. "Eziyorsun hep bizi. Çok sıcak oluyor."

Sarılmayınca da küsüyorsun ama Ezgi, demek yerine Alpay Emir'in ciddi ciddi buna alınma ihtimaline kahkahalarla gülmek isterken "Tamam yatak kavgamızı günün sonunda yaparız," diyerek noktaladım konuyu. "Şimdi oyununuz bittiyse uyku vakti, hadi."

Babasının öpmelere doyamadığı minik bedeni aldığımda uyudu uyuyacak haldeydi ve oğlumla odada yalnız kaldığımızda karnı da doyunca çok kısa sürede kapamıştı gözlerini.

Aşağı inmek için odadan çıktığımda Melih de elinde telefonla yukarı çıkıyordu. "Oğlum kalabalık ev ne zormuş ya," diye çemkirdi. "İki dakika sevgilimizle konuşacağız oraya giriyorum insan buraya giriyorum insan..."

Elimdeki telsizi gösterdim ve "Aklından bile geçirme," dedim. "Git nerede konuşuyorsan konuş, Yağız'ı yeni uyuttum."

"Benim odamda da Sarp uyuyor, mutfakta annemler, odada abimle ablam, balkonda babamlar... Daha yeter! Utanmasanız kapı önüne koyacaksınız beni. Şu evde gelince Şerro'ya bile yer var bi' bana yok."

"Koysak da gitmiyorsun da neyse," dedim streslenerek. "Gelsene benle, bir şey söyleyeceğim bizimkilere. Sen de yanımda ol."

"Defne yapmayın ya," dedi sanki ne diyeceğimi bilir gibi. "Bak tam şimdi sizin gidişi soruyorlardı aşağıda. Abim de Defne gelsin öyle konuşuruz falan diyor. Ya giderken beni de götürün ya da gitmeyin."

"Tamam olur, gel sen de." dememi beklemiyordu. Güldüm ve "Bana uyar," dedim hala düşmeyen jetonunu beklerken. "Artık sen de telefonla konuşmaya bile söylendiğin sevgilini ayda yılda bir görürsün."

O kadar alışık değildi ki ilişkisinin olmasına, benim hatırlatmama ihtiyaç duyuyordu resmen. Ben bunu çok güzel kullanırdım zamanı geldiğinde.

Hatırlatmam sonrası gözleri fal taşı gibi açılırken onu arkamda bırakıp içeri girdim. Tüm gözlerin üzerimde olması gerilmeme neden olsa da Alpay'ın elini uzatarak yanına oturmamı istemesi bizimkilerin içinde daha da heyecanlandırdı beni.

"Gel güzelim," dediğinde elim ayağım birbirine dolanacaktı sanki. "Bizimkiler de ne zaman döneceğimizi soruyordu."

Yutkundum derince. Sanki Alpay ile birlikteliğimizi açıkladığımız andaymış gibi hissettim kendimi. Ona baktığımdaysa gülümsedi. "Biz biraz daha buradaymışız gibi görünüyor," dediğinde gözleri bende sözleri bizimkilereydi. Merak dolu bakışları "Ailemize biri daha katılıyor ve bizim size ihtiyacımız var bu süreçte."

Derin sessizlik.

İlk farkına varan Emel abla oldu. Hatta bence o daha sabahtan bir şeyleri anlamıştı da hiç konusunu dahi açmamıştı. "İnanamıyorum," dedi mutlulukla. "Sahiden mi?" Herkes gibi o da farkındaydı erken olduğunun ama o kadar iyi tanıyordu ki beni bunu hiç konu bile etmedi. "Bu harika bir haber, çok sevindim."

Sıkıca sarılırken ve tebrik ederken "Doğruyu söyle aldığın ilgi hoşuna gitti değil mi?" diye takılmaktan da geri durmadı.

Tabi herkesten bir mırıldanma yükselirken şaşkınlık, mutluluk hepsi bir aradaydı. Korktuğum gibi olmadı. En azından kimse sözlü olarak dile getirmedi düşüncelerini. Yine de annemin bakışlarından kaçamadım. Üstüne durmadım.

Melih'in şaşkınlığı ise unutulmazdı. Hem sevindi hem de "Lan bu ne acele," diyerek kızdı. "Abim senin aklını bulandırıyor değil mi? Yoksa sen on seneye anca—"

"Bunu sorgulamak sana mı düştü?" diyerek çekti kulağını ablası. "Susup tebrik edeceğin yerde ne diyorsun!"

Alpay Emir duysa çok daha fena olabilirdi, paçayı kurtardı.

"İki bebekten bahsediyoruz Defne... İki canavar." Ne diye hatırlatıyorsa diye düşünürken "Lan," diye yükseldi. "Oğlum ya ikiz mikiz olursa. O zaman ne halt edeceksin?"

"Saçmalama," dedim salmaya çalıştığı korkunun farkında olarak. Öyle bir şey olsa bugün doktor kontrolünde belli olurdu neticede. Yine de aklıma gelen ilk şey annemleri ailedeki ikiz oranını sorgulamak için sıkıştırmaktı. Ama bu sorgulamanın sonu benim bu kadar erken hamile kalmamın altında yatan nedenleri onların sorgulamasıyla sonuçlanacaktı ve ben yine ve yine Alpay Emir yüzünden utançtan nereye kaçacağımı şaşıracaktım.

...

Parmak uçlarımdaki unu tezgâha döktüm ve hamurun malzemelerle buluşması için iyice incelttim. "Oo harika oldu ama bu ya." Sosunu da sürdükten sonra "Şimdi sıra sende bebeğim," diyerek işi Ezgi'ye devrettim. "Göster bakalım marifetlerini."

Minik parmaklarıyla malzemelerden ara sıra ağzına da atarak pizzamızı tatlandırmaya başladı. "Ama hani mantarlar?" diye yakındı. Alpay Emir ise "Hemen geliyor," deyip bıçağını hızlandırdı.

Hemen arkamda beliren bedenle boynumda canım adamımın yüzü yer aldı. Bedeni bedenime yaslandı ve tenime bıraktığı derin busesi içimi ısıttı. Hemen sonrasındaysa "Malzemeler hazır," deyip doğradığı mantarları önümüze bıraktı. "Kızlarımın hızına yetişemiyorum. Ne bu hız?"

Alpay Emir'in eli karnımdaydı. Arkamdan ayrılmadı. Ezgi ise mutlulukla "Dayı bak," diyerek gösterdi önündeki hamuru. "Kalp yaptım. Hem de kocaman!" Kalp şeklinde dizdiği sosislere baktığımda tezgahtaki mısırlara uzandı ve üzerine serpiştirmeye başladı.

"Kurt gibi açım, çok güzel görünüyor."

"Benim yaptıklarımı yiyeceksin değil mi?" diye sordu iri gözlerle sanki başka bir cevabı kabul etmeyeceğini göstermek ister gibi. "Çok güzel oldu, ben yaptım ya."

Tıpkı Ezgi gibi "Daha güzel bir fikrim var benim. Sizi yesem ya direkt," dedi ikimizi de kolları altına alarak. İkimizi de öpücüklere boğarken Yağız'ın çığlıkları duyuldu bizim gülüşlerimizle.

Gülüşlerimizin izin verdiği ölçüde "Yapma, dur!" demelerimizi dinlemiyordu bile.

Yağız ise tezgâhın üzerindeki ana kucağında uzanmış elindeki oyuncağını sallayarak bizi izliyordu. Sadece izlemekle de kalmıyordu üstelik. Ara sıra oyuncağını bile isteye aşağı atıyor, Limon'un koştur koştur oyuncağı almasını ve babasına götürmesini bekliyordu. Çünkü biliyordu ki Alpay Emir de Limon'dan aldığı oyuncağı Yağız'a geri veriyor ve üstüne üstlük bir de bebeğini öpüp koklayarak tembihliyordu.

Şimdi de aynı döngüyü başlatmıştı. Çıngıraklı oyuncağını yere attı, Limon havlamalarıyla koştur koştur yerden aldı ve Alpay'ın ayaklarına bıraktı. "Ulan sıpa," diye söyleniyordu anında. "İlla bir yolunu bulup uzaklaştırıyorsun beni karımdan."

"Eee," dedim gururla. "Kimin bebeği?" Dağınıkça toplanmış saçlarımı yüzümden çekip tişörtümün kayan yakasını düzelttim. Hiç şüphesiz Alpay Emir'in en büyük hayallerinden biri gerçekleşmişti, ona benzeyen aslanı dünyaya gelmişti ama bebeğinin annesine âşık olacağını kestirememişti.

"Sen baksana bana," diyerek bebeğinin bedenini kaldırdı. "Hatunuma senin izninle mi dokunacağım artık ben?" Babasının elleri arasındaki bedeni havalanınca Yağız'ın keyfi yerine geldi ve "Ba-ba... da-ma..." tarzı seslerini etrafa saçtı.

Anında bana dönen iki çift yeşil gözden biri şaşkındı. "Hayır!" dedim kesinkes bir ifadeyle. "Hiç öyle bakma Alpay, baba falan demedi."

"NASIL DEMEDİ!"

Ciddiyetle bunu mu tartışacaktık şimdi?

"Demedi tabi," dedim tezgâhtan ayrılıp yanlarına giderek. Yağız direkt onu almam için kendisini bana doğru itti. "Öylesine sesler çıkarıyor işte sevgilim." diye geçiştirmek istedim. Gerçekten de öyleydi. De-de-de de diyordu ba-ba-ba da. "Sen de biliyorsun demediğini."

"Biliyorum da en azından..." diyerek konuyu geçiştirdi. "Daha çok erken kelime kurması için."

"Zeytin yok!"

Ezgi'nin seslenişiyle ikimiz de ona döndük. Alpay Emir istenen malzemeler için dolaba yöneldiğinde ben de kucağımda Yağız ile tezgâha döndüm. Pizzanın üzerinde salam yoktu ama sorun şu ki tabak da bomboştu. Hepsini Ezgi'nin yeme ihtimali ise hiç yoktu.

Neye baktığımı fark ettiği an şirince sırıttı ve "Oh," dedi karnını okşayarak. "Çok güzeldi."

"Hepsini yedin mi?" dedim şaşırarak. "Sen sevmezsin ki."

"Yok yok," dedi alelacele. "Çok severim vallahi."

"Yere baksana bebeğim."

Alpay Emir'in gülerek Almanca söylediği sözlerle dediği gibi yaptım ve yere baktım. Bakmaz olsaydım! Masanın kenarında bütün malzemelerden parça parça yerde de bulunuyordu çünkü küçük hanım Şerro'yu da yoldan çıkarmış görünüyordu.

Baktığım yeri görünce Ezgi de "O istedi ama Defne," diye açıklama yapmaya başladı. "Yoksa ağlayacaktı, çok canı çekmiş." Limon ise konuyu anlamış gibi başını patilerinin üzerine bırakıp suçlulukla bakmaya başladı.

İki küçük yaramaza kızamadım bile. "Limon bizden önce yemiş resmen pizzayı," diye serzenişte bulundum sadece. "Ben de çok acıktım ama, hadi hızlanalım biraz."

Tam da o sırada kapımız çalındı. Alpay Emir'in "Bakıyorum," diyerek çıktığı mutfağın camından içeri yayılmaya başlayan kırmızı mavi ışık huzmesi kalbimin korkuyla çarpmasına yetti. Üstelik güvenlikten herhangi bir haber verilmeden kapımızda olmaları daha da fena hissettirmişti.

"Polis aracı var," dedim peşinden giderken. "Neler oluyor?"

Kucağımda Yağız, elimde Ezgi ile kalakaldım. Alpay ise "Korkulacak bir şey yok güzelim," diyerek sakinliğini korudu. "Siz kalın burada. Öğreniriz şimdi."

Peşinden gittiğimde çoktan kapıyı aralamıştı. Tam da o anda göz göze geldiğim polis memuru duraksadı. Elindeki evraklara baktığında yeniden bize baktı. Kim olduğunu bildiği halde "Alpay Emir Koçarslan?" demekten geri durmadı. Ancak Alpay'ın dikkatini çeken adının söylenmesi değildi. Karşısında Veli'nin olmasıydı ve bu Alpay Emir'in üzerinde durması gereken konuyu değiştiriyordu.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page