FİNAL
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 31 dakikada okunur
( Başlama Tarihi: 4 Aralık 2020 / Tamamlanma Tarihi: 8 Şubat 2024)
Ulaştığımız bu sonda size teşekkür etmek, sizinle uzunca bir yolu yıllarca beraber yürümenin nasıl güzel bir his olduğunu kelimelere dökmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Size en ince ayrıntısıyla ulaştırmayı sevdiğim düşüncelerim şimdi elimi kolumu bağlamış sanki.
Sona ulaştığımızdan mı yoksa yaşadığımız anların geride kaldığından mı bilinmez, bir hüzne bulandım son günlerde. Bu bir son değil, biliyorum. Payaslı ile henüz adını bile duymadığınız diğer kurgularla yeniden birlikte olacağız elbette. Bu yüzden bir yanım ne kadar hüzünlüyse bir yanım da o kadar heyecanlı.
Sanırım sadece teşekkür edip suskunluğumdan tüm hislerimi anlamanızı rica edeceğim.
İyi ki varsınız.
🖤
Hayatım boyunca fazla istekte bulunan biri olmadım hiçbir zaman. Ne zaman güzel bir şey dilesem, sanki hemen ardında karşılığı alınacaktı benden. Yaşadığım tüm güzel anların peşinden hızla gelen felaketler beni böyle düşünmeye zorlamıştı. Ve hayat bir defa daha yanılmadığımı anında anımsatmıştı.
Peki hangisi daha çok yakacaktı canımı? Yaşananların felaket bir kâbus olması mı yoksa bütün acıların tam anlamıyla gerçekliğini koruması mı?
Hatırlıyorum da tam da bunları düşünüyordum yaşadığım acıdan canımın yanmasını dahi hissedemediğim o noktada. Artık yalvaramıyordum bile o an yaşananların hiç yaşanmamış olması adına.
Her anlamda kaybeden ben olacaktım. Ya canımı ya da canımdan çok sevdiğim adamı. Belki de bütün yaşananları.
Hangi ihtimalin yaşanması gerektiğini tam anlamıyla kestiremediğim noktada o uykudan uyandığımı hatırlıyordum. Hem bebeğimi hem de canımdan çok sevdiğim babasını aynı anda kaybetme ihtimalinin olma acısını. Zaten hiç aklımdan çıkmıyordu ki. Uyanmak denmezdi o yüzden ona. Daha berbat bir kâbusun içine düşmekti sanki tam anlamıyla.
Sonrası her defasında derin bir karanlık. Huzursuz uykular, korku dolu anlar ve belirsiz yaşanmışlıklar.
Tıpkı şimdi olduğu gibi. Her şeyin farkındayım ama kabul ettiremiyorum kendime. Uzunca zamandır bu böyle. Hayal mi gerçek mi kestiremiyorum olanları. Yine bir rüyada mıyım yoksa her şey gerçek mi anlayamıyorum.
Bilmem kaç dakikadır aynı satırları okuduğumu bile idrak edemediğim anda gözlerimin hızla dolmasıyla ellerimin arasındaki dergiyi önümdeki sehpaya bıraktım. Anlamlandıramadığım bir şekilde canım yanıyordu; kaburgalarım, içindeki sıkıntıyla sızlıyordu.
Aradan geçen onca zamana karşı nasıl her şey bu kadar yaralayıcı olabiliyordu? Nasıl aklıma düştüğü her an beni bu kadar yaralayabilirdi ki?
Kapının tıklatılması ve hemen ardından anında açılmasıyla kendimi yakalanmış hissederek acelece yaşaran gözlerimi silmek için çabaladım ama yakalanmıştım. Silmeye çalıştığım yaşlar arttıkça artıyordu anında.
Kliniğe elinde tuttuğu iki kahveyle giren kadının gülen yüzü düştü. "Defne..." derkenki ses tonu bile resmen bana acıdığının kanıtıydı. Herkes ama herkes bana bu hissiyatla yaklaşıyormuş gibi geliyordu. Hayır. Gelmiyordu. Şu an böyle hissediyordum nedensizce. Yine bir karanlığın içinde.
Gerçek mi hayal mi yine ve yine kestiremediğim o anda "Yine mi?" diyordu Büşra, sanki alacağı cevabı bilmiyormuş gibi. "Yine mi o adam için üzüyorsun kendini? Unutsana kızım artık şu herifi."
Ondan alelade biri olarak bahsetmesi hiç hoşuma gitmedi. Kızgın gözlerle bakıyor olmalıydım ki arkasından kapattığı kapının sesi yok olmadan yanımda bitti. Ağlamam hızlanınca ellerimi elleri arasına alması ve "Delirdin mi sen?" diyerek beni kendime getirmesi gerçekten delirip delirmediğimi öğrenmem gerektiğini gösterdi. "Dünyanın sonu değil ya sonuçta. Onun sözlerine mi sıkıyorsun sen hala canını? Senin gibi birini istemiyorsa bırak ne hali varsa görsün. Başkası mı yok sanki—"
Şok olmuş halde ellerimi ellerinden çekerken parmaklarımda hissedemediğim yüzüğün yokluğu beni daha da şaşkına çevirdi. Az önce buradaydı. Ona bağlılığımın nişanesi tam olarak parmağımdaydı. Üstelik Büşra'nın sözleri kulaklarımda çınlarken kimden bahsettiğini anlayamıyordum bile.
Elimi boynuma attığımda dört yapraklı yoncam yoktu orada.
Oturduğum yerden korkuyla kalktım ve masamın üzerindeki kâğıt yığınlarının arasında telefonumu bulmaya çabaladım. Buldum da. Ancak o arayış anında, masamda durduğuna emin olduğum ailemin fotoğrafını göremiyor oluşum kalbimde bir ağırlığa neden oluyordu.
Neler oluyordu?
Parmaklarımın arasındaki telefon da zaten bir türlü açılmıyordu. Sanki biri benimle acayip eğleniyordu ya da acı çekmemden zevk alıyordu.
Odaya sığamadığımı hissederek kapıyı açıp hızla çıktığımı hissediyordum. Hastanedeydim. Hayır, hasta olarak değil; diyetisyen olarak. Bundan birkaç yıl öncesine ait Defne olarak.
Büşra sanki üzüldüğümü görmüyormuş gibi hala başka adamlar hakkında konuşuyor beni hayrete düşürüyordu. "Onu sevmiyorsun ki sen," diyordu canımı acıtmak ister gibi. "Basit bir hayranlık duyuyorsun sadece."
Hastanenin koridorunda onu gördüğümde orada ne işi olduğunu bile sorgulamadan beni sarıp sarmalaması için ona koşmak istediğimde sadece bakıyordu. Çok uzakta gibiydi ama aynı zamanda buradaydı da. Alpay bana, bana baktığı gibi bakmıyordu bu defa.
Ben ona yaklaştıkça o benden uzaklaşıyordu ve bu acayip derecede canımı yakıyordu. Berbat bir şaka olmalıydı bu. Veyahut iğrenç bir rüya. Çünkü Alpay Emir beni istememezlik etmezdi. Hatta bana hep o gelirdi, beni beklemezdi. Hiçbir zaman. Ne olursa olsun. Ben ondan kaçmak istesem bile o izin vermezdi ki bir kere. Şimdi bunu onun yapıyor oluşu bile bir şeylerin ters gittiğini belli ediyordu ancak bir ses asıl gerçeğin bu olduğunu söylüyordu. "Senin gerçeğin bu!" diyordu bana. "Bunu sen istedin. Hiçbir şeyin yaşanmamasını. Her şeyin rüya olmasını."
"Hayır," dedim anında acı içinde. Ne yaşanırsa yaşansın onunla olduğum sürece her şeyin gerçek olmasını ve onunyanımda olmasını diliyordum sadece. "Yemin ederim hiç istemedim."
Saçlarımı okşayan eli, omzuma dokunan dudakları ve tenimdeki sıcak nefesi yanımda olmayınca, eşsiz sesi beni rahatlatmak adına birkaç kelime sarf etmeyince ağlamam hıçkırıklar içinde derinleşti. Uyanamıyordum, bu korkunç rüyadan kurtulamıyordum.
Genzimi yakan acı, göğsümün sıkışmasına neden olan ağrı beni asıl gerçeğimle yüzleştirirken bu iğrenç uykudan uyanmaya çalışırken buldum kendimi. Az önce yaşananlar berbat bir rüyaydı.
"Yeter artık," diye fısıldıyordum sırılsıklam gözlerimi açmaya çabalarken. Beni içine çekmeye çalışan karanlıktan kurtulmaya çalışırken tek olmak canımı yakıyordu. Alpay sahiden yoktu.
Koca yatakta minicik kalan bedenim mecalsizken ve başka bir kâbusun içinde olduğumu hissederken uykumdan sıyrılmak için büyük bir savaş veriyordum yine de. Üstelik yalnız olduğumu da böylelikle kendime kanıtlıyordum. Çünkü o yanımda olsaydı beni çekip alırdı düştüğümü hissettiğim derinlikten.
Uykumdan tamamen arındığımda ve kendime bir nebze de olsa gelir gibi olduğumda idrak ettiğim ilk şey ait olduğum yerde olduğumdu. Yuvamızda.
Yokluğunu kendime kanıtlamak ister gibi elimi onun olması gerektiği tarafa uzattığımda koca bir boşlukla karşılaştım. Yine. Onun iri bedeninin kaplaması gereken taraf bomboştu. Uzun zamandır. Ara ara başkaları tarafından doldurulmak istense de ona ait olan yer hiçbir zaman doldurulmuyordu ve ben buna dayanamıyorum, tam da bu gibi anlarda.
Geceliğimin açıkta bıraktığı boynuma yapışan saçlarımı yüzümden de çekerken yutkunmaya çalıştım. Yüzüme kapanan ellerimle birkaç saniye olduğum yerde kaldığımda parmağımda ona hissettiğim aitliği gösteren yüzüğün tenimde bıraktığı soğukluk biraz daha uykumu açarken komodin üzerindeki telefonuma uzandığımda gördüğüm tarih beni tamamen gerçek hayata çekti: 26 Temmuz 2030
Az önce ağlamış olmaktan görüşüm bulanık olsa da ekrandaki fotoğraf gerçekti. Her şey gerçekti. Her şey.
Ama en çok da ekranımdaki fotoğraf. Günün ilk tebessümü de böylelikle gerçekleşti. Elim boynuma uğradığında bulmak istediğim şeyse oradaydı. Dört yapraklı yoncam şansım olmaya hep hazırdı. Tıpkı ekranımdaki halleri gibi.
Henüz sabah bile sayılamayacak saatte düşünmek bile istemediğim o kabuslardan biriyle uyanmak zorunda kalınca tüm hislerimi perdeleyip içim içime sığamayarak yeniden baktım tarihe.
Temmuz'un 26'sı. 2030.
Doğum günü, diye geçirdim içimden ona olan sonsuz özlemimle. Hüzünle değil huzurla dolmuştum. Ancak başka bir gerçek yankılandı zihnimde. Hayır, diyordu kızgınlıkla. Sadece doğum günü değil, Defne. Aynı zamanda sizin evlilik yıl dönümünüz.
26 Temmuz 2020'de evet dediğim adam 26 Temmuz 2030'da yanımda olamasa da ben ona yine ve yine defalarca evet diyecek kadar aşıktım. Hep de öyle kalacaktım. Bu hiçbir koşulda değişmeyecekti.
Geçmişin beni şu an için ele geçirmesini istemediğimden tam anlamıyla kendime gelebilmek adına kısa bir zaman tanıyıp doğruca yataktan kalktım.
Sabahlığıma bile uzanmadan hızla banyoya girdiğim sırada sırf bugüne özel, üzülmemek adına sıkıca tembihlemeliydim kendimi.
Çünkü canım adamım şu halimi görebilseydi hiç hoş şeyler söylemezdi. Hatta bana fena kızabilirdi. Evet, burada, yanımda olabilseydi tüm bunları gerçekten de yapabilirdi ama değildi.
Banyodan çıktığımda içeride epey zaman geçirdiğimi düşünmüş olsam da henüz kimsenin kalkmış olabileceğini düşünmüyordum ama hafifçe tıklatılan kapıyla üzerimdeki bornoza daha sıkı sarıldım.
Kısık sesli bir "Anne..." fısıldayışıyla, uyandığımdan bu yana ilk defa genişçe gülümserken buldum kendimi. "Anne," dedi yeniden aynı ses. İşte bütün olumsuzlukları silip atan o efsunlu sesleniş. İşte duymaktan asla sıkılmayacağım o hitap, ses ve duygu seli...
Cevap vermek yerine doğruca kapıya ilerlediğimde sabırsızlıkla "Annecim!" lafıyla karşılaştım. Sabırsız biri, tıpkı babası. Sanki tamamen babasının kopyası değilmiş gibi.
Yağız'ın sabırsızlandığı, öfkelendiği ve hatta herhangi bir duygusunu zirvede yaşadığı anlardaki gibi anında Almancaya geçen dili beni içtenlikle güldürürken kapıyı açtım. Bu kadar babana benzememelisin, düşüncemi sesli dile getiremedim tabi.
Çünkü epey kıpır kıpırdı. İçeri hızla girdiği sırada "Günaydın anne." dedi sanki acelesi varmış gibi. Bense her sabah olduğu gibi dayanamayarak onu öpücüklere boğdum ve sarıp sarmaladım. "Günaydın minik canavarım," diyerek saçlarına dudaklarımı son defa bastırdığımda dağılan saçlarını düzeltmek isteyerek kollarımdan ayrılmak için kıpırdandı.
Canı acır gibi hafifçe inlemiş miydi o?
Tam soracaktım ki "Anne!" dedi ciddiyetle. "Bebek miyim ya ben?" Önce Türkçe sonra Almanca. Gerçekten acelesi var ve hatta biraz da endişeli.
Derin bir iç geçirdim ve sakin olmak istedim. Son günlerde olduğu gibi yine ve yine büyüdüğünü iddia edecek, ona küçük bebeğimmişim gibi sevgi göstermemi ne kadar çok sevdiğini belli etse de bunu inkâr ederek artık minik canavarım olmadığını söyleyecekti, biliyordum.
Ama kimse, hiç kimse beni bu duruma hazırlamamıştı ki.
Benim için dokuz yaşında değil, dokuz aylıktı sanki.
Yaşı kaç olursa olsun bebeğimdi, aksi mümkün bile değildi.
Tombul yanakları, ağzımı sulandıran baldırları ve yerinde durmak bilmeyip koşuşturan minik bedeni sanki hala düz duvara tırmanmanın peşindeydi.
Doğrusu benim için hala öyleydi. Değişmeyen tek şey bitmek bilmeyen yaramazlıkları olsa da bu böyleydi.
Ne kadar zaman geçerse geçsin hiçbir anneyi hiçbir durum buna hazırlayamıyordu. Yağız'ın kızmayacağını ve hatta sinirlenip inat etmeyeceğini bilsem onu kucaklayıp doyasıya yemek isteyecek kadar bebeğimdi hala. Yaşı kaç olursa olsun bu hep böyle kalacaktı. Çünkü boynuma sarılışında yaptığı kolyemle oynaması bile aynıydı.
"Bebeğimsin tabi," dedim aynı ciddiyetle. Yanağından kocaman öptüm ve "Aşkımsın üstelik," diye de ekledim. "Yakışıklımsın sen benim."
Yüzüne bastırdığım dudaklarıma dayanamayarak güldü ve sıkıca belime sardı kollarını. "Büyüdüm ama ben." dedi yine de. "Hani bana da canım adamım diyecektin, babama dediğin gibi?" Daha sonra anında neden geldiğini hatırlamış gibi "Geç kalacağız," dedi hızla. "Babama gideceğiz ya bugün."
Anlaşılmıştı neden bu kadar erken kalkıp kapıma dayandığı.
"Daha çok erken—" dememe kalmadan. "Hayır!" diye diretti. Hızla telefonumu alıp yanıma geldi ve saati gösterdi. "Hemen gitmemiz gerekiyor. Geç kalamayız, özellikle bugün. Doğum gününde!"
Tıpkı babasıyla aynı olan yüzüne daldığımda uzun kıvrık kirpiklerine, iri yeşil gözlerine ve kusursuz tenine sayısız öpücük bırakmak istiyordum ki dağılan saçlarının altından gördüğüm büyük kırmızılıkla acıyla kısıldı gözlerim.
"Yağız bu—"
Eliyle alnını kapadı ve "Babamı çok özledim," dedi beni konuşturmadan. "Hadi gidelim artık."
Onun da babasını özlediğini anlamamak güç değildi ancak alnında gördüğüm kızarıklığı saçlarıyla kapamaya çalışmasına ve bunu benim anlamayacağımı düşünmesine inanamıyordum. "Sana inanamıyorum," dedim elimde olmadan yükselen sesimle. "Sen yine bir yerden falan mı atladın? Canın çok yanıyor mu? Neden bana söylemedin? Bu yüzden gece hemen yatağa girdin değil mi? Öpmedin bile beni! Yağız ya! Ne zaman oldu bu? Dün siz dışarıdayken mi? Annecim dur da bir bakayım!"
Sanki peş peşe sıraladığım sorulara cevap vermek için sakinleşmemi bekliyormuş gibi dokundu yanağıma.
Küçük yüzünü endişeyle ellerimin arasına aldığımda kollarıma minik ellerini sardı ve sanki o benim büyüğümmüş gibi "Sakin ol, lütfen." dedi. "Babam işte bu yüzden sana söylememem gerektiğini söyledi, haklıymış." dediğinde şok olmuş bir ifadeyle baktım karşımdaki küçük adama. "Baban mı bu aklı verdi sana!" dedim kızgınlıkla. "Saklamak ne demek ya?"
Gerçi hiç şaşırmama gerekiyordu artık, alışmalıydım ama ben bu iş birliklerine.
Uzaktayken bile mi Alpay Emir? Sahiden mi sevgilim!
"Acımıyor ki," dedi masumane bir tavırla. Sanki o beni yatıştırmak istiyordu, benim canım yanıyormuş gibi. Doğruydu aslında. Ona, onlara, ne olursa olsun benim de canım yanıyordu her defasında.
Minik elleri nemli saçlarımın arasına sızdı. "Çünkü sen hemen korkuyorsun... Çok üzülüyorsun. Ben senin üzülmeni hiç istemiyorum." diyerek uzanıp yanağımdan öptü yeniden. İşte tam da o zaman kalbim öyle güçlü tepki verdi ki karşımdaki bedene duyduğum sevgiyi nasıl dizginleyeceğimi şaşırdım. "Parkta oldu. Amcam hemen buz koydu," dediğinde dün dışarı çıktıklarında olduğunu anladım. "Biz... doktora gittik zaten. Babama haber verdik. Uyumadan önce amcamın aldığı kremi sürdüm ben. Büyüdüm ya artık kendim yapabilirim."
Başına aldığı herhangi bir darbe sonucu uyumaması gerektiğini düşünürken "Demirlerden atlarken oldu ama azıcık kanadı," dedi yeniden. "Doktor amca baktı vallahi. Korkmana hiç gerek yok. Üzülme, özür dilerim."
Alpay'ın çocuklarımızı bana karşı bu kadar düşünceli yetiştirmek istemesine akıl sır erdiremiyordum. Bunda bile bu kadar abartıya kaçmasına inanamıyordum.
"Benim üzülmemi istemiyorsan yaramazlık yapmaya ara verebilirsin annecim," dedim endişemi ona belli etmemeye çalışarak. "Daha kolundaki alçı yeni çıkmışken senin için korkmam çok normal değil mi? Ne olursa olsun benden saklamamalısın böyle şeyleri." Ele avuca sığamaması bir yana canının acımasını bile umursamıyor olması korkutuyordu beni. "Senin beni değil, benim seni düşünmem gerekiyor."
Düşen yüzüyle karşılaştığımda dayanamasam da "Babanla iş birliği yaptığınıza inanamıyorum," dedim yeniden. Dün gece konuştuğumuzda bahsetmemişti bile. Alnındaki şişliğin ve kızarıklığın nasıl ve tam olarak nerede olduğunu sorgulamaya başlamadan önce "O amcana da aynı şekilde." diye eklemeden duramadım.
"Bakayım," diyerek tenini inceleyip minik bir öpücük kondurduğumda "Birazcık acıyordu, sen öpünce hemen geçti." dedikten hemen sonra o da nemli saçlarımdan öptü ve derin bir nefesle "Oh!" dedi. "Çok güzel kokuyorsun. Söz yaramazlık yok. Üzmeyeceğim seni."
Yüzümü güldürürken ona karşı koyamıyordum bile. "Sen harika bir çocuksun," dememe ihtiyacı yoktu biliyordum ama ben bunu bir an olsun dile getirmeden duramıyordum. "Ben size bir şey olacak diye korkuyorum sadece. Canınız hiç acımasın istiyorum ama sen işleri biraz zorlaştırıyorsun."
"Sen de harika bir annesin, benim güzel annemsin." diyerek güldüğünde işte şimdi yeniden gözlerim dolabilirdi. Bu kadar duygu değişimi hiç normal değildi ve ben artık eğlencenin başlamasını istiyordum.
"Babamı biz gidip alacağız değil mi? Ona pankart bile yaptım."
Saate baktıktan hemen sonra "Babanın inmesine daha var." dedim tek nefeste. "Ama evet, biz alacağız aşkım."
Evet, çok sevgili kocam yine ve yine bizden uzaktaydı. Tam da o anda beni ele geçirmek isteyen zihnim en azından yaşıyor diye seslendi derinden bir yerlerden. Yanınıza hiç gelemeyebilirdi de.
Elim ayağım buz kesti anında. Yağız da bendeki değişimi fark etmiş olacak ki elimden tuttu ve "Keşke hemen gelse babam— Anne sen iyi misin?" dedi cümlesini bile tamamlayamadan. "Miden mi bulandı?"
Bütün hallerime o kadar aşinaydı ki artık her şeyi anlayabiliyordu ve bu beni fazla duygusal bir anne yapıyor oluyordu.
"İyiyim annecim," diyerek gülmeye çalıştım. "Hazırlanayım, çıkarız olur mu? Hem sen bak bakalım erkenden uyanan başka firariler var mı?"
Başını sallayıp odadan çıktığında yüzüme kapanan ellerimle yatağa oturup birkaç saniye derince nefes alıp vererek sakinleşmek istedim. Stres altındayken böyle oluyordu. Zihnim benimle oyun oynuyordu. Tez savunmamda, son doğumumda, birkaç sunumda ve bir de şimdi. Gerçek olmadığını biliyordum, bununla baş edebiliyordum. Sadece yanımda canım adamımı da istiyordum çünkü o varken her şey daha kolay oluyordu.
Birkaç yıl önceye, o geceye gitmek isteyen düşüncelerimi öyle güçlükle dizginlemeye çalışıyordum ki oraya düşersem tek başıma kalkamayacağımı bildiğimden kaçıyordum kendimden.
Hem erken gelmekte ısrarcı olan bebeğimi hem de canım adamımı benden uzaklaştıran bir cam parçasının arkasından izlemenin verdiği acılar yıllar öncesinde kalmış olsa da hastanede geçirmek zorunda kaldığımız o birkaç hafta yeniden üşüşüyordu anılarıma.
Oysa bugünün planı çok başkaydı. İlk sırada mutluluk ve huzur olmalıydı. Çokça minnet ve belki de birkaç parça hüzün. Ama üzüntüye yer yoktu, olmamalıydı. Her şey geçmişte kalmıştı. Canım adamım ve bebeğim benden ayrılmamıştı.
"Öpme beni! Abim değilsin sen benim! O benim— Ya bıraksana be!"
Tiz bir çığlık ve biraz daha kargaşa.
"Ben senden büyüyüm bir kere! Ah saçım— YA ANNE!"
Yağız bana seslendiğine göre epey zor durumda. Çünkü o civcivine ne kadar narin yaklaşırsa yaklaşsın karşısındaki küçük cadı abisiyle uğraşmaya bayılıyor.
"Babama söyleyeceğim seni."
Anneliğimin en büyük öğretisini sorsalar hiç düşünmeden sesin ve kargaşanın olduğu yerde sorunun olmadığını dile getirirdim.
Ama oldu ki sessizlik çöktü, anında tüm sesler bir son buldu... İşte o zaman felaket yakın demekti. Tıpkı şimdi olduğu gibi!
Her sabah olduğu gibi bu sabah acaba ne için birbirlerine girdiler diye düşünerek hızlıca üzerimi giyinip seslerin önce yükseldiği sonra da anında son bulduğu odaya girdiğimde birbirlerini itmeye çalışan ama aynı zamanda da düşmemeleri için sıkı sıkıya birbirine tutunan iki küçük bedene baktım nefes nefese. "Çok merak ediyorum," dedim durumun çok da ciddi olmadığını gördüğümde. Sadece minik bir inatlaşma gibi duruyordu ve en azından herhangi bir ağır yaralı yoktu. "Yine neden ama neden girdiniz birbirinize?"
"Önce o başlattı." dedi, uzun sarı bukleleri dağılmış ve yataktan yeni kalkmasına rağmen güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş küçükhanım. Doğduktan hemen sonra isminin konması için babasının uyanmasını bekleyen ve uzunca bir süre iki numaramız olarak kalan güzel kızım. "Öpme dediğim halde öpüp durdu beni. Uyuyacaktım ben ama uyandırdı beni."
Çünkü Yağız kardeşine doyamıyor, kıyamıyor ve sevgisiyle boğmaktan geri durmuyordu. Belli ki kardeşini öptüğü sırada uyandırmıştı ve babasının prensesi kendi isteğiyle uyanmadığında ve tam da bu anlarda babasının koynunda yeniden uykuya dalmadığında huysuz bir şirine dönüşebiliyordu. Tıpkı şu an minik burnundan öfkeyle soluması gibi.
Ama Yağız'ın kardeşini düşünüp bilerek uyandırdığına adım kadar emindim. Çünkü babasını karşılamaya onun da geleceğini ama eğer uyuyorsa benim uyandırmayacağımı adı kadar iyi biliyordu.
Kollarını göğsünde dolarken tek ayağı da sabırsızlıkla sallanmaya başlamıştı ve evet ayağında küçük topuklu terlikleri vardı. Sabah sabah. Yataktan çıkar çıkmaz... Kavga etse dahi.
Ağzımı açtığımda benim diyeceklerimi bilirmiş gibi, belki de artık ezberlediğinden "Öptüğü için kızmadım ki anne," diyerek savundu kendini. "Abicim diyor! Ben senin abinim, diyor bana." dediği sırada tam da abisini taklit ederek Almanca konuştuğunda "Ama öyle!" dedi Yağız da. "Ben senden büyüğüm! Abinim ben senin."
İşte bu noktada güzel bebeğimin babasından aldığı yeşil gözleri bana döndü -Alpay ne yapmış ne etmiş bütün bebeklerimize kendi özelliklerini aktarmayı başarmıştı, kendi minik klonlarını yapmıştı- savunmaya hazır bedeni narince bacaklarıma sırnaştı. "Ama amcam demişti ki bizim aramızda bir yaş bile yokmuş ki." derken alt dudağı titreyerek büzüldü ve minik parmağı bir rakamını kanıtlamak isteyerek havaya kalktı. "Aynıyız o zaman. Abi olmaz ki. O da bana abla desin o zaman."
Alpay'ı bu durumlarda daha iyi anlayabiliyordum. Yaren'e olan zaafı inanılmaz bir safhadaydı. Evin erkek egemen topluluğundan mı bilinmez kızımızın onun gözündeki yeri çok başkaydı ve bebeğim babasının kalbine giden yolu ezbere bildiğinden, üç erkek kardeşinin de onu prenses gibi hissettirmesinden yola çıkarak daha bu yaşında hepimizin gönlünü derinden etkileyebiliyordu ama bu defa olmazdı.
Ve ben bir defa daha bu konuşmayı açmak istemiyordum. Aralarında bir yaş dahi olmamalarının konuşması ikiz olduklarını düşünmeleriyle devam ederken ben daha büyüğüm kavgasıyla sonuçlanıyordu. Her defasında. Aralarındaki az fark nedeniyle aynı okulda aynı sınıfta ve hatta aynı sırada olmaları, herkesin onları ikiz sanmalarıyla sonuçlansa da kendi aralarında bu sorun hep vardı. Kim büyük tartışması. Aralarındaki bağ ise ikizlikten de başkaydı. Yaren'in erken doğması, Yağız'ın tam da bu sırada her şeyin az çok farkına varması ve babasının da geçirdiği kazayla inanılmaz bir bağ oluşmuştu aralarında.
Düşüncelere dalarak "Öncelikle," diyerek başladığım konuşma öylece kaldı. Düşündüm bir süre. "Birbirinizle böyle bağırarak anlaşamazsınız. Kardeşleriniz uyanırsa babanızı almaya biz gidemeyiz."
Uzun sarı saçlarını yüzünden iteleyen ve baba lafını duymasıyla yüzüne neşe gelen güzelliğim her şeyi ama her şeyi unutarak dolabına koşturdu. "Tamam tamam hemen gidelim babama." Söyleyeceklerimi beklemediler bile. "Biz gitmezsek çok üzülür, hemen gidelim." Bir elbise aldı. "Bunu giyinsem olur mu anne?" Sesine bile sevinç karışmıştı.
Bembeyaz, üzerinde renkli minik çiçeklerle bezeli elbisesini havaya kaldırırken benden çok Yağız'ın cevap vermesini beklediğini fark ettim. Bu hallerine bayılıyordum. Az önce birbirlerini yememişler gibi şimdi beklentiyle bakıyorlardı birbirlerine. Yağız'ın ciddiyetle dolaba ilerlemesi, pembe renkli kot eteğiyle beyaz bir bluz çıkarmasını keyifle izliyordum.
"Böyle daha güzel," dedi aynı sırada kardeşinin tokalarıyla dolu rafına bakarak. "Annem saçını böyle yapıyor ya hani," derken iki eliyle başının iki yanından nasıl toplamam gerektiğini gösteriyordu. "Çok güzel olursun."
Daha sonra kıyamamış gibi kardeşinin dağılmış saçlarından öptü ve "Ama sen zaten çok güzelsin." dedi. "Güzel civcivim."
Babasının oğlu.
İşte Yaren tam da bu noktada mutluluktan eridi. Öyle ki ben civciv değilim kavgasına bile tutuşmadı. Benden hiçbir cevap almadan elbisesini dolabına yerleştirip abisinin önerisini kabul etti. Islak bir öpücükle teşekkürünü verirken sıkıca boynuna sarılmayı da ihmal etmedi. "Teşekkürler canım adamım," dedi neşeyle. Tıpkı benim babasına söylediğim gibi. "Sen harika bir abisin!"
Dakikalar önce sırf bunun için kavga etmemişler gibi iç geçirip gülümsedim ve yaslandığım kapı pervazından ayrılıp hızlıca miniklerimi kontrol ettim.
3 ve 4 numara.
Yaman ve Yiğit.
Dört yapraklı yoncamın diğer iki yaprağının sahipleri.
Yaman 5, Yiğit 3 yaşında. Ama nasıl oluyordu da hepsi benim için ilk günkü bebek halleriyle kalırken gözümün önünde çabucak büyüyorlardı aklım almıyordu.
Bu dört canavarın arkasından koşturmak sanırım benim için en büyük terapiydi. Yaş almak yerine gençleştiğimi bile söyleyebilirdim. Her an şükretmeme neden sunan evlatlarım ve eşim. Hayallerimdeki gibi. Ve tıpkı Alpay Emir'in hayallerindeki gibi. Her fırsatta dile getirmekten geri durmayarak 35'ine kadar kendisinden dört taneyi her defasında öptüğü karnımda yeşertmek isteyen adam, yaş gününü dört bebeğimizle kutlayacaktı bugün.
Bir hafta iş nedeniyle ayrı kalmış olsak da ona duyduğum özlem nasıl olurdu da bu kadar üst seviyedeydi? Güldüm bu halime. Bu sorunun asla bir cevabı yoktu, benim de bu sorunun peşinden koşacak mecalim yoktu çünkü bir an önce kavuşmalıydık.
Yağız'ın ve babası için özel olarak hazırlanan Yaren'in hazırlanmalarına yardımcı olduktan sonra eve gelen yardımcımızla, çocukları uyandırmadan evden ayrıldık.
Bugün için yapacağımız sürprizden, babalarına olan özlemlerinden konuşa konuşa yolu bitirmiştik. İşin garibiyse ilk defa bu yıl "Anne siz babamım doğum gününde evlendiniz değil mi?" sorularıyla kuşatılmamıştı dört bir yanım.
Bundan yıllar önce bu soruya evet dediğimde biz neredeydik sorularına ve eşsiz bir ağlamayla hiçbir cevabı kabul etmeyişlerine takılmadan aradan geçen vakti düşündüm. Fazla hızlı geçiyordu zaman. Büyüyorlardı ve biz onlar sayesinde Alpay ile daha da farklı bağlanıyorduk birbirimize. Gün geçtikçe aramızdaki şey daha da kuvvetleniyordu inanamadığımız bir halde.
Çocuklar babaları için hazırladıkları karşılama pankartını tutmuş heyecanla tek tek çıkan yolculara bakarken ben de en az onlar kadar çocuksu bir sevinçle bekliyordum sevdiğim adamı.
Çok değil, kısacık bir süre sonra onunla göz göze geldiğimizde eşsiz bir gülüş doğdu yüzünde. Sert yüz hattı yumuşarken düşündüğüm tek şey beraber bitirdiğimiz yılların onu gün geçtikçe mümkünmüş gibi daha da karizmatik bir adama dönüştürüyor olduğuydu.
"Babam geldi!" diye bağıran Yaren oldu. Yağız'la aynı anda koştular karşılarındaki engeli aşıp babalarına. Alpay Emir'in gözleri üzerimizdeyken ona koşan iki bedeni eğilip kucakladı ve bebeklerini öpücüklere boğdu. Yağız'ın alnını dikkatle incelemesi ve bir şeyler söylemesini izledim buradan. Yağız ise başını öne eğerken gizli gizli bana bakmaya çalıştığında sanırım yakalandıklarını anlatıyordu babasına. Benden epey uzakta olmalarına rağmen çocukların kahkahaları içimi ısıtıyordu.
Alpay'ın iri bedeni iki küçük bedeni rahatlıkla kucaklamışken onlar bana yaklaştıkça içim kıpır kıpır oluyordu. En sonunda adamımı rahat bıraktıklarında ve sıra bana geldiğinde boynuna dolanan kollarım sıkıca sardı onu. Belime sardığı eli bedenlerimizi birleştirirken "Hoş geldin," dediğimi duyduğundan şüpheliydim. Dudaklarımı dudaklarıyla kapadığında gözlerim huzur ve özlemle kapandı. Nerede olduğumun önemi yoktu o an. Birbirimize bu kadar muhtaçlık duyuyor olmamız bizim elimizde değildi sonuçta.
Minik gizli saklı birkaç kıkırtıyla kendime geldiğimde çocuklarımızın el ele tutuşmuş mutlulukla bize bakıyor olduğunun farkındalığıyla kendini geriye çeken ben oldum. Utanıyordum. Karşımdaki adam ise kendini çekmek bir yana, hızla boynuma sığınan dudakları oradan da nasibini alınca "Hoş buldum, güzel bebeğim." diyerek geriye çekildi. Gözleri ışıl ışıldı. Tüm yorgunluğu uçup gitmişti sanki. Öyle derin ve eşsiz bakıyordu ki yüzümün kızarmasına neden oluyordu herkesin ortasında.
"Dün gece annemle çok güzel yemekler hazırladık." Yaren'in Yağız'ın elini bırakıp babasına sığınmasıyla birbirlerine büyülenmiş gibi bakmalarını izledim uzunca bir süre. "Senin için," diye ekledi başka bir ihtimal varmış gibi. "Parmaklarını yiyeceksin!"
Üzerindeki spor kıyafetlerin altından bile yapılı bedeninin varlığını hissettiren adam iri kolunu kızının bedenine sardı ve onu rahatça kucakladı. Yaren bundan pek keyif alırken Alpay da kızının havalanan ellerine dudaklarını bastırdı. "Bu ellerle mi yaptın?" dedi ilgiyle. "Kendi parmaklarımı değil de seninkileri yememden korkmuyor musun hiç?" Omzuna yaslanan sarı saçları da öpmeden duramadı.
Bir yandan çıkıca doğru ilerlerken Yağız'ın belime sarılı koluna dolandım. "Ya yanlışlıkla sürprizimi bozarsa?" diye fısıldadı kardeşine bakarak. "Her şeyi söyleyecek gibi duruyor anne."
Babasının etkisi altındayken bu çok muhtemeldi, tabii. Ama adım kadar iyi bildiğim bir şey varsa o da Alpay'ın kızının hevesini kırmayacağı, ağzından kaçıracağı en ufak şeyi duymazlıktan geleceğiydi.
"Bir de bugün pasta—"
Gülümseyip "Civcivim," diyerek araya girdi Yağız. Sonra da ciddiyetle "Sussana!" diyerek irileştirdi gözlerini. İkizi olsa bu kadar benzeyeceği kardeşini kurtarırken onları farklı duygularla izliyorduk.
Yaren anında ellerini dudaklarına kaparken hızla babasının kucağından indi ve abisinin elinden tutup harıl harıl bir şeyler anlatmaya başladı. Sanırım ona ne kadar harika biri olduğunu ve onu sürprizimizi bozmaktan kurtardığı için sevgi seline maruz bırakıyordu. İkisi de bizi unutup önden ilerlerken omzuma uzanan kolla yüzümü özlediğim adamın göğsüne bastırdım ve beline sarıldım.
"Nasıldı?" dedi eğilip saçlarımdan öperek. "Çok yordular mı seni?"
"Sorduğun sorunun farkında mısın?" diyerek gülüp ayrıldım sarıldığım bedeninden. Çocuklar çoktan açtığım arabaya yerleşirken hiç beklemediğim bir anda yeniden öptü dudaklarımdan. "Çok özledim, Defne." dedi erkeksi sesiyle. "Ne kadar süre geçerse geçsin şu lanet duruma alışamamak acayip canımı sıkıyor."
Bense aklımı bulandıran tutkusundan sıyrılmak isteyerek "Sen gittikçe daha duygusal bir adam mı olmaya başladın yoksa bana mı öyle geliyor?" dedim ama sinirlerini bozduğumun da farkındaydım. Söylemese de yaş almaktan nefret ediyordu, biliyordum. Minik bir kahkaha atarken boşluğundan yararlanarak "Ama çok normal, sevgilim." diyerek devam ettim. O da o sırada sinirle valizini yerleştiriyordu bagaja. "Ne de olsa artık eskide kalacak olan o otuzlu yaşların verdiği şey olmayacak."
Enerji? Sertlik? Duyguları saklama kabiliyeti?
Ben doğru kelimeyi ararken o benimle laf dalaşına girme ihtiyacı bile duymadı. İşi bittiğinde arabayla arasında kaldığımda "Evde sana neyin geride kalıp neyin kalmadığını zevkle göstereceğim." diyerek nefesimi kesti. "Güzel karım benim." Şakağıma dokunan dudakları sıcak nefesini tenimde hissetmeme neden olurken kanımı kaynatan hisler allak bullak etti beni. "Sana olan hislerimin zamanla alakası olmadığını bizzat teninde kaybolurken kanıtlayacağım sana."
Sabırsızlıkla cama vurulan minik parmaklarla dikkatim dağılınca onu üzerimden ittim. O ise beni altüst etmenin verdiği zevkle gülümseyip göz kırparak elimden aldığı anahtarla sürücü tarafına geçti. Hala ilk günkü gibi uğraşıyordu benimle. Yaşına başına bakmadan. Çocuklarını bekletmekten utanmadan. Hakkını yemeyeyim öncesinde kapımı açması ve yerime yerleşmemi beklemesi bana sıcaklayan bedenimin kendine gelebilmesi için zaman kazandırmıştı tabi.
Arabada yol boyunca büyük bir curcuna vardı. Bu bir haftada yaptıkları her şeyi babalarına sanki telefonda hiç anlatmamışlar gibi yeniden anlatan miniklerime ve onları ilgiyle dinleyip cevaplar veren babalarına odaklandım dakikalarca. Tüm bu anları kayıt altına almak ve ömrümün sonuna kadar her bir anımızı her ayrıntısıyla hatırlamak istiyordum.
Eve girdiğimizde yeniden küçük bir karşılama merasimi vardı. Bu defa da uykularından uyanan bebeklerim babalarına kavuşmuş olmanın sevincini yaşarken ben de kıyıda köşede gizli gizli Suzan ile mesajlaşıyordum. Planladığımız bu gecenin sorunsuz geçmesi adına ondan yardım alıyordum.
Suzan: Melih halledecek. Sen hiç merak etme.
Aldığım cevapla gözlerim istemsizce devrilirken parmaklarım anında aşina olduğu o mesajı yazmak için işe koyuldu.
Defne: Kocana zerre güvenmesem de sanırım ona inanmak durumundayım çünkü evden çıkma fırsatım yok. Alpay evde. Bir şeyler çevirdiğimizi anlar. Akşam herkesi evimizde görmek istiyorum!
Günün birinde bu hitabı Melih için kullanacağımı asla düşünmesem de son iki yıldır olan olmuştu.
Suzan Melih'i o nikah masasına oturtmuştu. Demek ki gerçekten dinsizin hakkından imansız geliyor lafı doğruydu. Bu birliktelikten en çok keyif alan ise Alpay Emir'di. Çünkü Suzan okulunu bitirmiş, stajını yaptığı adamın çalışanı olmuştu ve zaman zaman Melih'i kardeşi olarak değil de çalışanının eşi olarak gören canım kocam Melih'in burnundan getiriyordu.
İşin tek kötü yanı Türkiye'de bulunduğumuz zaman diliminde -çocukların okulları biter bitemez burada oluyorduk- ikisinin de evimizde bitmesiydi. Çocukları çok seviyorlarsa kendilerine bir tane yapabilirlerdi. Bu fikrimi onlara sunduğumda deli miyiz biz diyerek savunuyorlardı kendilerini.
Arkamda hissettiğim bedenle anında telefonun ekranını kaparken çoktan karnıma sarılan kolun sahibi yüzünü boynuma saklamıştı. Yakalanma hissiyle "Sevgilim," desem de rahatlıkla sırtımı arkamdaki adama yasladım. Onunla tek beden olmak inanılmaz iyi hissettiriyordu.
"Kiminle mesajlaşıyordun?" dedi merakla. Varlığını hissetmemle telaşa düşüp telefonu saklama isteğimin farkında olmalıydı ki merakını dile getirmekten çekinmemişti. "Öyle... Hiç." desem de aldığı cevaba takılmadı. Sanırım görmüştü. Birkaç olumlu mırıltı çıkardı.
"Hadi sen üzerini değiştir, rahatla. Biz de sofrayı hazırlayalım." dedim konuyu değiştirmek adına. "Çocuklar bir şeyler atıştırdı ama seni beklemek istediler kahvaltı için."
Şakağıma minik bir buse bırakırken "Duşa gireceğim," dedi bunu bana söyleme niyeti epey manidarken.
"Tamam, canım." dedim anlamazlıktan gelerek. "Sen çıkana kadar her şey hazır olur."
Onu sadece onaylayıp dolaba yönelmiş olmamı beklemiyordu. "Belki eşlik etmek istersin diye," dedi yeniden.
Sesli bir şekilde güldüğümde "Hadi canım adamım," dedim onun sert bedenini iterek. "Hiç sırası değil."
Elimin altındaki kas yığını aklımı çelmeye çalışsa da yeniden masaya yöneldim. Çocuklar yardımcımızla oyuna dalmışlardı. Rahat rahat hareket edebilmek adına hızla çalışırken Alpay da yukarı çıkmıştı sonunda.
Birkaç dakikanın sonunda elimdeki meyve suyuyla arkamı döndüğümde evin içinde koşuşturan ve asla uslu durmak gibi gayeleri olmayan canavarlarımız olunca elimdeki ağzı açık şişeyi düşürmemek için zar zor tuttum. Çünkü arkama saklanan Yaren ile hemen önümde onu yakalamaya çalışan Yağız'ın arasında kalmıştım.
"Anne kurtar beni," diyordu hızla ama asıl kurtarılması gereken bendim bence.
Çok değil, birkaç saniye sonra yeniden koşmaya başladıklarında Yağız'ın koluma çarpmasıyla yere ve biraz da üzerime dökülen şişeye baktım. "Özür dilerim!" diye bağırdı ama kardeşinin peşinden koşmayı bırakmadı. Onların böyle mutlu olduklarını gördüğüm anlarda bir şey diyemiyordum. Eğlencelerini bozmaktan korkuyordum.
Üzerimdeki tişörtü bedenimden uzaklaştırmak için ucundan tutarken yukarı, odamıza çıktım.
Üzerimden çıkardığım tişörtün bir yenisini almadan önce elimdekini sepete koymak adına kapısı aralık banyoya yöneldim. Aynanın karşısında elindeki havluyla saçını kurulayan adamla karşılaştığımda dudaklarında eşsiz bir gülüş belirdi.
Aynada birbiriyle buluşan gözlerimiz onun bedenimi açlıkla süzmesiyle yarıda kesilirken gergin sırt kaslarına takılan gözlerim beli belirsiz izlerde takılı kaldığında gözlerimde her ne gördüyse bana doğru döndü.
Yüreğimin derinliklerinde hissettiğim o ince sızı yeniden kendini gösterdiğinde "Güzelim," diyerek dikkatimi üzerine çekti.
"Uzun zaman sonra yine aynı şey oldu. Bu sabah..." derken buldum kendimi. "O kabuslar... Yine ve yine sen yoktun. Hayaldi her şey. Daha sonra olduğundaysa beni sanki tanımıyordun, belki de sevmiyordun bile—"
Sıcak elleri narince yüzümü avuçları arasına alırken "Şşh." diyerek kesti sözümü. "Mümkün mü yavrum böyle bir şey?"
O anlara giden zihnim bedenimin donmasına ve hatta düşüncelerimin de yok olmasına olanak sağlarken "Ben o gece bunu diledim ama," dedim kendimden nefret ederek. "Bebeğimizi kaybetmektense, senin o iğrenç kazayı geçirmiş olmanı yaşamaktansa her şeyin basit bir hayal olmasını diledim ben Alpay Emir. Senin ve benim bir hayalden ibaret olmamızı."
Defalarca aramızda geçmişti bu konuşma. Alpay ise her defasında şu an olduğu gibi "Değil ama," diyerek beni kendime getirmek için çabalıyordu. "Ben sana deliler gibi aşığım, sen benim karımsın ve çocuklarımız aşağıda oyun oynuyor. Her şey gerçek. Hatırlıyor musun sevgili olduğumuzda bu yaşadıklarımıza inanamayıp sürekli gerçekliğini sorguluyordum. Sense bana kızıp duruyordun. Öpüp sarılarak bana gerçekliğini kanıtlıyordun."
Yanağımı yasladığım omzuna, sırtına bakıyordum arkasındaki aynada. "Ama bunlar da gerçek," dedim omzundan sırtına uzanan birkaç silik izin üzerinde parmaklarımı gezdirerek. "Ne zaman görsem o kadar suçlu hissediyorum ki kendimi." Titreyen sesimi gizleyemesem de devam ettim. "Sana mâni olabilirdim. Oraya tek başına gitmemen, bizi yalnız bırakmaman için her yolu deneyebilirdim."
"Ben buradayım," dedi onun sahiden de burada olduğunu duymama ihtiyacım olduğunu bilerek. Sırtıma dökülen saçlarımı okşarken çıplak omzuma bastırdığı dudakları orada uzunca bir süre kaldı. "İkimiz de bilemezdik böyle olacağını."
İkimiz de bilemezdik gerçekten.
O gece, aklı başında birinin konuşmak için şantiyede bulunması bir yana, Alpay'ın karşısındaki adamın açığını bularak durdurttuğu inşaatlardan birinin yıkılma ihtimaliyle yasaklandığı o alanda bulunmak istemesi bir yanaydı.
Talihsizlik veyahut kaderin bizi getireceği o nokta, konuşmak için gittiği anda karşısındaki adamın intiharıyla sonuçlandığında; yıkılma tehlikesi olan şantiye alanında habersiz bir tahliyenin gerçekleşmesi akıl sır erdirilemezdi. Elbet iğrenç bir planın ortasında kaldığının çok sonra farkındaydı. Kendisi böyle anlatmıştı. Her şeye rağmen birinin eski dostunun ölümüne şahit olması nasıl bir histi?
Yaralandığı haberiyle değil de erken başlayan doğumum nedeniyle hastaneye gittiğimizde onun ne durumda olduğunu bile bilmiyordum. Bebeğimi ya da kendimi düşünemiyordum. Kızımı sağlıkla kucağıma aldığıma bile sevinemiyordum. Ondan gelecek tek bir haberi bekliyordum.
8 Şubat 2022. İki ay erken gelen bebeğimi kucağıma aldığım gün. Aynı zamanda bedenimi sarmalayan adamın yaşamak ve bize geri dönmek için haftalarca savaş vereceği günün başlangıcı.
İşte bu yüzden Yaren'e bambaşka bir zaafı vardı. Çünkü kendini sorumlu tutuyordu doğumundan. Tutmalıydı da. Yaşadığı her an bunu ve çocuklarımızı düşünerek yaşamalıydı. Doğumunu dört gözle beklediği kızını yattığı hastane yatağından bir camın arkasından görmek eminim ki ona en büyük acıyı yaşatmıştı.
Zihnimin kendini koruma altına almak ister gibi o anları yok etmesi ama ara ara kendini hatırlatarak ortaya çıkması ansızın nefesimi kesmekten beterdi.
Gözlerim istemsizce dolarken ve onu hissetmeye duyduğum ihtiyaçla daha sıkı sarılırken dediğim tek şey "Senden gerçekten nefret ediyorum." oldu. Ona gerçekten çok ihtiyacım vardı. Yaşamak için. Ömrüm boyunca. Ne olursa olsun onsuz bir yaşam asla mümkün değildi.
"Bebeğim." Hislerimi benden daha iyi tanıyan adamsa bana istediğimi verdi.
"Gerçekten hiç sevmiyorum seni!"
Sıkı sarılışı ve başımın üzerinde hissettiğim dudakları daha iyi hissetmemi sağladı. "Ama ben sana hayal dahi edemeyeceğin kadar vurgunum, onu ne yapacağız?" Sesindeki o tatlı tını beni gülümsetirken olduğumuz ana döndüm sayılırdı. "Aşığım, deliyim, divaneyim..." diye sıralarken her kelimesinin sonunda yüzümün her bir yanına buseler kondurup beni mest ediyordu. "Dayanamıyorum kızım sana. Öyle özel, öyle güzel, öyle mükemmelsin ki..."
Her şey geçmişte kalmıştı. O yanımdaydı. Mutluyduk. Her şey yolundaydı.
Bugün ise bizim için çok özeldi.
Parmak uçlarımda durmaya son verip sarılışımı gevşettim ama ellerimi geniş omuzlarından çekmedim. Karnıma denk gelen belindeki havlusunun kıvrımı bedenlerimizin sürtünmesiyle gevşerken verdiği keskin soluğu duymazlıktan gelerek "O senin sorunun." dedim pek umursamayan bir tavırla. "Ben mi dedim gel bana âşık ol diye?"
Aramızdaki mesafe açılınca uzunca bir süre süzdü bedenimi. Karşısında pantolon ve sutyenle durup bu kadar net konuşmak hiç akıl karı olmasa da geri adım atmadım.
O ise sert bir tavırla "Sen ciddi ciddi sevmiyorsun yani beni, öyle mi?" sorusuyla kıstı keskin yeşil gözlerini. "Karşımda ağız sulandırıcı bir halde savunmasızca duruyor ve bana bunları mı söylüyorsun?" İnanamazmış gibi cık cıklayıp başını iki yana salladı.
Kolları iki yanımdan uzandı ve beni tezgâh ile arasına hapsetti. Meydan okuyarak kollarımı göğsümün altında birleştirip kalkan tek kaşımla "Ben tam olarak öyle bir şey söylediğimi hatırlamıyorum ama..." dediğimde ona nasıl bir manzara sunduğumun çok sonra farkında vardım.
Dolgun dudakları ağzının içine doğru kıvrılırken tek solukta "Siktir..." diye soludu. Bundan epey keyif duyarak gülümsedi. "Evimizin doğum günü kuralı benim için de geçerli mi?" diye fısıldayarak yüzünü boynuma yerleştirdi. "Kesinlikle olmalı ve ben de hakkımı şu an kullanmalıyım."
Islak dudakları, sıcak nefesi ve hemen ardından devreye giren dili zihnimin karıncalanmasına neden olurken kasıklarım onun için kasılmaya başlamıştı bile. Göğsümün altını kavrayan eli hareketlenip parmağı çamaşırımın üzerinden göğüs ucumu tahrik etmek ister gibi derince sürtününce birkaç dakika cevap veremedim.
"Bir günlüğüne dilediğin her şeyin yapılmasından, alınmasından bahsediyorsan eğer o sadece çocuklarımız ve benim için—"
Büyük bir açlıkla çamaşırımın açıkta bıraktığı göğüslerimi öpmeye başladığında benden bir cevap bile beklemediği ortadaydı. Az önce arkamdaki tezgâhı kavrayan eli belimi okşayınca duraksadım. Boynumdan yüzüme oradan da dudaklarıma ulaşan dudakları beni çoktan yoldan çıkarmıştı.
"Alpay," desem de bu bir uyarıdan çok inlemeydi. Hırıltılı nefesi sesime karışırken bedenine yaslanan bedenim onu tam anlamıyla hissetmek için kıvranıyordu. Aramızdaki havlusu ve pantolonum kesinlikle fazlalıktı. Sertliğini fazlasıyla yakından hissetmek istiyordum. Aramızda hiçbir engel olmadan.
Bir bağımlının duyduğu ihtiyaçla titreyen parmaklarım karın kaslarına tutundu. Avcumu karıncalandıran girinti çıkıntılar dizlerimin bağını çözer gibi olurken "Hızlı olurum," diyordu sanki aklımdan geçirdiğim her şeyi duyar gibi.
Olmalıydı.
Belli belirsiz bir baş sallamasıyla onu onayladığımda hareketleri hoyratlaştı. "Yokluğunun bir haftada beni ne hale getirdiğine bak," diyordu nefes nefese. Sırtımdaki eli çamaşırımdan kurtulmama neden olurken dudakları hiç zaman kaybetmeden beni içine çekmek ister gibi göğüslerimle kavuştu. Önünde hissettiğim şişlik ise aklımı uçurdu.
Dilinin darbeleri inlemelerimi derinleştirirken aceleci parmakları pantolonumun fermuarını çoktan açmıştı. İçeri sızan eli her anlamda yükselmeme neden oldu. Saçları arasında kaybolan parmaklarım kasıklarıma sızan parmaklarını kasılan kadınlığımda hissetmemle hızlıca omuzlarına tutundu. İnlemelerimin ve adını yakarışlarımın bir sonu yoktu. Konuşmamak için anlaşmıştık sanki. Bu bile zaman kaybı olabilirdi bizim için. Bu nedenle sadece birbirimizle ilgilenmek ilk işimizdi.
Kasıklarında emanet duran havlu dokunuşumla yerle buluşunca aradığım sıcaklık karşımdaydı. Sertliğine dokunma arzusu beni ele geçirdi. Parmaklarım sabırsızlıkla onu sardı ve sıvazladı. Dokunuşumla gözlerimiz birbirine tutunduğunda yüzündeki tatminkâr ifade bana her leyi yaptırabilirdi ama zamanımızın az olduğunu ikimiz de biliyorduk.
Parmaklarımın arasındaki erkekliği onu yeniden sıvazlamamla boğuk birkaç edepsiz küfrüne neden olurken avcumdaki atış hissi bile beni anında onun için bir sona getirebilirdi.
Kalçalarımdan sıyrılan kıyafetle tamamen çıplak kaldığımda iri eli elimi de sararak hızlanan sıvazlamalarımı yavaşlattı. Ağzı ise ağzımla yarış halindeyken kısa bir süre sonra hızla bedenimi çevirdi. Ayakta durabilmek adına tutunduğum tezgâhta sırtımdaki eli bedenimi öne itti. Aynı zamanda araladığı çekmeceden çıkardığı folyo beni gülümsetti. Dişleri arasında yırtarak açtığı paketin bir parçası yere savrulurken aynadaki o ilkel görüntüsü beni daha da istekli hale getiriyordu.
O da bana katılarak gülerken "Üzgünüm," dedi boynuma sarılan eli sırtımı yeniden sıcak göğsüne yasladığında. Başımın yanındaki yüzü aynadan bu halimizi incelerken bakışları tehlikede olduğumu bağırıyordu resmen ve ben o tehlikeye koşa koşa kavuşmak istiyordum.
Omzuma bıraktığı buseyle gözlerim kapandı. "Korunmazsam beni boşayacağını söyleyen bir karım olduğunu aklımdan çıkaramıyorum." Onun için sızlayan kasıklarıma sızan parmaklarımı ıslaklığımı dağıttı. Kendimi ona yaslama isteğim devam ederken benden bu kadar korktuğunu bilmiyordum ama dört miniğimiz bence hayalini kurduğumuz ailemiz için epey yeterdi. Bir yenisi demek gerçekten de Alpay Emir'i boşamam demekti.
Arkamda hissettiğim şişkinliği diziyle araladığı bacaklarımın arasında yer bulduğunda benden bir cevap beklemeden yuvasına kavuştu. İnlemelerimiz birbirine karışırken "Hızlı ve sert olacağım," diye fısıldadı. "Alpay," diye yalvarıyordum resmen ona. En uzak dokunuşuyla yok olmaktan, dağılmaktan ve hatta zevkle saçılmaktan korktuğum kadar deli gibi istiyordum sarf ettiği sözcükleri yerine getirmesini.
Tek bir hamlede kendisini geri çekip daha büyük bir tutkuyla yeniden o boşluğu doldurduğunda tam anlamıyla tutunamıyordum bile. Defalarca ritmine devam etti. Bağrışlarımı bastırmak adına ara ara uzanıp dudaklarımla da ilgilenmek zorundaydı ve kendimi kaybedeceğimi düşündüğüm anda dağılan saçlarıma doladığı eli önüme düşmek üzere olan yüzümü kendisine çekti. Acı bir inlemeyle yankılanan sesim eşsiz bir zevkle doldurmuştu beni.
Kalçamdaki eli tezgâhın üzerine tutunduğunda onu bacaklarımın arasında hapsetme isteğiyle kasıldığımda buna izin vermeden bir bacağımı araladı ve dizimi tezgâha yaslayarak kendisine daha geniş bir alan tanıdı. Gelgitleri derinlik kazanırken onu tamamen duvarlarımda patlama noktasında hissediyor olmak beni darmadağın etmişti. Sert vuruşları günler sonra çok büyük bir hazla yanmama olanak sağlarken sessizliğin inlemelerimiz ve tenimizin birbirine karışma sesi de tahrik ediyordu beni.
"Lütfen—" dememe kalmadan beni tutunduğum yere daha sert bir şekilde itti. Hızlanmış ve daha sert bir şekilde ritmini arttırmışken güçlü kolu ona tutunmam için göğsümle karnım arasına dolanmıştı. Arkamdaki bedeni savrulur gibi oldu. İkimiz de eşsiz bir noktada birbirimizle yarış halindeyken kendimi ona daha çok bastırdım. "Birlikte," dedi nefes nefese. "Sikeyim, ne kadar olursa olsun sana asla doyamıyorum."
Düzensizleşen vuruşları koluna tutunduğum elin kadınlığımı okşayarak beni çılgına çevirmesiyle kelimelerim ağzımda kaldı. "Beni yutmaya çalışan kasılmalarını daha çok hissetmeye ihtiyacım var," diyordu hırıltılı nefesiyle. "Hadi güzel bebeğim."
Beni öne itecek derecede güçlü vuruşu ve onu sarmalamak için aklımı elimden alan duvarlarım sıcacık bir hisle dolduğunda ona istediğini vermiştim. Sırtıma yaslanan terli alnı sıcak nefesiyle tenimi karıncalandırırken bunun ikimize de yetmediğini biliyorduk. İniltiler ve zevk yakarışları bir son bulduğunda karnıma sarılan elleriyle sakinleşmemiz için birbirimize tutunuyor gibiydik.
"Bu... Çok güzeldi." Fısıltımla yaslandığı sırtıma derin bir öpücük bıraktığını hissettim. Hatta kendini kaybettiği sıralarda yaptığı gibi vahşilikten epey uzak, nazik birkaç öpücük.
Terli tenime yapışan saçlarımı toparlarken "Çok güzeldin," diyerek düzeltti beni. "Karım her defasında nasıl oluyor da eşsiz bir zevkle tanıştırabiliyor beni?"
Doğrularak içimden tamamen çıktığında ve sıkıca tuttuğu dizimi nazikçe aşağıya aldığında fena halde mutlu hissediyordum kendimi. Günlerce ihtiyaç duyduğum tek şey buymuş gibi. Oymuş gibi.
Kolları arasında ona döndüğümde uzanıp minik bir öpücük bıraktım dudaklarına. Şımarıkça "Galiba seviyorum ya ben seni," dediğimde seslice güldü. "Bak ya," dedi inanamazmış gibi. "Bunu beni kullandıktan sonra mı diyorsun." Çıplak kalçama sarılan iri eli aklımı bulandırırken bu defa o beni öpmek için eğildiğinde hızla erkeğimden kaçtım ve yerdeki havluyu alıp sarıldım. "Denemem gerekiyordu, ne yapayım?" dedim omuz silkerek. "Emin olmam gerekiyordu."
"Neyden emin olman gerekiyordu tam olarak?" diye sordu onu banyoda yalnız bırakmak için odaya geçtiğimde. Su sesi duysam da sesini de alabiliyordum. "Seninle kendimi ne derece kaybedebildiğimden mi?"
"Hayır," diye seslendim kıkırtılar eşliğinde. "Otuz dokuz yaşını bitirdiğin halde hala iyi olup olmadığını görmem gerekiyordu?"
Aksi bir "Defne!" seslenişiyle kahkahalar atarken onu sinirlendirmenin keyfini yaşıyordum. O ise geceyi beklememiz gerektiğini dile getiriyordu. Bilmeliydi ki gece teni tenime bile değemeyecekti çünkü bebeklerimiz bizimle olmayı isteyecekti. Tıpkı benim gibi onlar da babalarını epey özlemişti.
...
"Aslanım!"
Yağız'ın artık yerine geçen ve çoğu zaman aile içinde Aslan olarak anılmasına neden olan sesleniş hiç şüphesiz önce babası sonra da dedesi yüzündendi. İşin ilginç yanıysa Yağız bundan ayrı bir mutluluk duyuyor, sadece ailemizin böyle hitap etmesi nedeniyle ona acayip farklı ve özel geldiğini dile getiriyordu.
"Ben de dişi aslanmışım, biliyor musun?" diyen kızıma baktım. Ben aslanım, sen civcivsin kavgası sonucu babasından aldığı hitabı asla unutmuyordu. Dedesinin abisine seslenmesini duyduğu an yanında oturan Cem'e döndü ve onun kişisel alanına asla saygı göstermeden koluna sarılarak heyecanla dile getirdi. "Civciv değilim yani ben."
Narin, kırılgan ve zarif olmak istemediği o saldırgan anlarda bunu öne sürüyordu. Tıpkı şu an onunla konuşmak istemeyen Cem'e dünyayı dar etmek istediğini göstermekten çekinmediği gibi. Sapsarı bukleli uzun saçlarını kaldırıp Cem görmüyormuş gibi gözlerinin önüne kaldırdı. "Sarıyım diye civcivim. Ben civcivleri gördüm. Çok tatlılardı, bana benziyorlardı biliyor musun?"
Cem artık Yağız'ın yanlarına geri dönmesini istediğini belli eden bir sıkılmayla "Hıhı," diyerek geçiştirdi benim civcivimi. Sanki biraz da canı sıkkındı.
Yaren, o kadar ilgiye alışık bir kızdı ki istediği karşılığı alamayınca hiç hoşlanmıyordu bu durumdan. Üç erkek kardeşi, babası, amcası, dayısı, dedeleri... Etrafındaki bütün erkekleri kendisiyle ilgilenmeleri ve bütün ilgiyi ona sunmaları konusunda bir düşüncesi olsa da çocukluk arkadaşı sayılabilecek Cem'i sadece yaz tatillerinde görüyor olsa da onunla istediği düzeyde konuşamıyor olmak canını sıkıyordu. Yağız ile her şeyi konuşabiliyorsa kendisiyle de konuşabilirdi sonuçta. Tam olarak böyle düşünüyordu Yaren. Oysa Cem pek de arkadaş canlısı biri değildi. Daha sakin ve mesafeliydi. Ya da Yaren çok ama çok fazla sevgi doluydu. Herkesle arkadaş olmak istiyordu.
"Sen neden üzgünsün?" dedi hiç beklemediğim bir şekilde. Oysa ben konuşmak için direteceğini düşünmüştüm. Cem'in üzgün olabileceği aklıma bile gelmemişti. "Kötü bir şey mi oldu?"
Az önceden beri ilk defa o an Cem'in Yaren'e baktığını fark ettim. Gözlerinin içine. Üzülerek.
Büyük bir ikilemdeyken elini kaldırdı ve Yaren'in kulağına eğilerek bir şeyler söyledi. Onları daha fazla izlemeden ortada dönen sohbete dönecektim ki epey yüksek ve tiz bir sesle "Nasıl yani?" diye bağıran kızıma döndüm yeniden. "Ama nereye?" dedi anında ağlamaya başlayarak. Karşıdan her ne cevap aldıysa "Ne kadar uzak?" diye sordu bir ihtimal. "Almanya kadar mı uzak yoksa İzmir kadar mı uzak?"
Yaren'in hızla oturduğu yerden kalkıp babasına doğru, bahçenin diğer yanına koştuğunu gördüğümde ben de onlara daldığım noktadan çıkıp bahçeye ilerledim.
"Gideceklermiş baba," diyordu inanamayarak. "Limon da gitti zaten! Şimdi de onlar gidecekmiş." Alpay Emir'in bacakları arasına sığınan kızının tenini narince sildiğini, yaşlarını kesmek istediğini buradan görebiliyordum. "Kim gidecekmiş, bebeğim?" diyordu anlayabilmek için. Gözleri beni aradığında omzumu kaldırıp indirdim. Hiçbir şey bilmiyordum bu konu hakkında.
Limon'un yaşlanma dolayısıyla ortaya çıkan birkaç hastalığı nedeniyle kısa bir tedavi görüyor olması en çok çocukları yaralamıştı. Yaren ise bir şeyleri, birini kaybetmeyi daha önce hiç tatmamıştı.
Cem'in pek de istemeyerek babasının yanına gittiğini gördüğümde Cenk ağabey güler gibi oldu. "Şimdi anlaşıldı," dedi.
Ortamdaki herkese hitaben "Ya biz aslında size söyleyecektik ama, şimdi sırası değil diye düşündük." dedi eşine bakarak. Alpay Emir ise sinirlenerek "Söylesene abicim ne söyleyeceksen!" diye homurdandı. "Kızımı bu kadar üzecek ne olabilir?"
Ancak zaman tanımadan babasına arkadaşını ispiyonladı. "Iğdır çok mu uzak baba?" dedi istediği cevabı vermeyecekse hiçbir şey söylememesini umut ederek. "Artık yaz tatillerinde de görüşemeyeceğiz dedi bana! Oraya gideceklermiş."
Alpay kızının bu duruma bu kadar içerlemiş olmasına takılarak bir açıklama bekliyordu arkadaşından. "Memlekete tayin istemiştik," dedi Cenk ağabey. "Bizimkilerin yaşı epey var. Bu saatten sonra yanında istiyorlar bizi de. Üzülme güzel kızım," diyerek uzattı elini. Alpay Emir öyle sıkı sarmıştı ki kızını saçlarına minik bir öpücük bıraktıktan sonra serbest bıraktı.
"Ulan," dedi söylene söylene. "Kızımın şu sıpanın peşinden ağladığına mı yanayım yoksa sizin bize bunu söylememiş olmanıza mı?"
Cenk ağabeyden öyle kuvvetli bir kahkaha yükseldi ki içim sıcacık olmuştu. Yaren az önceki halinden çoktan kurtulmuştu. Her duygusunu zirvede yaşarken o andan kurtulmak onun için pek zor değildi.
"Ben en başından beri söylemiştim ama," dedi Cenk ağabey. "İlki olmasa ikinci demiştim. Kızın olsun bak nasıl oğluma alıyorum diye de eklemiştim—"
Canım adamım ağzını bozacaktı ki çocukların varlığıyla oturduğu yerden kalktı. "Bi git ya," dedi yüzüne bile bakmadan. "Boş boş konuşup sıkma canımı. Al oğlunu da git nereye gidiyorsan. Gelmişsin kaç yaşına bu saatten sonra düzen bozup Iğdır'a gitmek ne." diye söylenmeden de edemiyordu.
"Biraz sakin mi olsan," dedim yanıma geldiğinde. Gülüyordum haline. Beraber mutfağa girdiğimizde birlikte kalabalık bir akşam geçirmenin aslında pek de iyi bir fikir olmadığını düşünüyordum. İyi başlayamamıştık.
"Duydun dediklerini," dedi buz gibi soğuk bir bardak suyu tekte dikerken. "Sevgilim," diyerek sakinleştirmek istedim. "Fazla ciddiye alıyorsun. Cenk ağabey de ilk günden bu yana bunu fırsat biliyor."
"Gördün değil mi?" diye sordu anında. "Yaren'i nasıl üzdü."
"Saçmalama! Çocuk onlar. Her şeyi geçtim sen kızını tanımıyor musun? Baksana şu haline onun üzülmesi bile saniyelik. Çok isterse senin onu Iğdır'a bile götüreceğini biliyor çünkü. Babasının varlığına sığınmayı, istediği her şeye sahip olabileceğini biliyor."
"Defne abla..." seslenişiyle kapıya baktım. Ezgi, içeride kucağında Yiğit'le beni arıyordu. "Buradayım," diye seslendim ben de. "Mutfaktayız."
Alpay'ın pek de rahat olmayan bir soluklanmayla bahçeye çıkmasıyla Ezgi'nin mutfağa girmesi aynı anda oldu.
"Şey..." dedi söyleyeceği şeyi nasıl diyeceğini bilemezmiş gibi. Yiğit doğruca boynuma atlayınca sıkıca kucakladım. Göğsüme yaslanan başını okşadım. "Suzan abla yukarıda da... Pek iyi değil gibi."
"Nasıl yani?"
"Ağlıyordu," derken o da kestiremedi ne tepki vereceğini. "Bir de kendi kendine konuşuyor sürekli. Sordum ama iyiyim diyerek geçiştirdi beni."
Altüstü bizim için epey özel olan bu geceyi bu yıl sevdiğimiz insanlarla normal bir günmüşçesine bir arada olarak kutlamak istemiştik ki sorun üzerine sorun yaşıyorduk.
Dakikalar sonra Suzan'ı yakaladığımda ve onunla uzun bir konuşma yaptığımda her şey yolundaydı. Hava kararmış, bahçedeki geniş insan topluluğunda herkesin bir şekilde mutlulukla geceyi geçirdiğini kesinleştirmiştim.
Çağatay ve Tuncay bekarlıklarına devam ederek ailemize yeni insanlar katmamaya yeminliymişçesine çocukların peşinden koştururken babam Yaman'ı kucağına almış eskilerden bahsediyordu. Kucağında çocuğumuzu tutarken bizim çocukluğumuzdan söz ediyordu. Alpay Emir ise hemen yanına sığınan güzeller güzeli kızının saçlarıyla oynuyor, babamı dinliyordu.
Tam iki hafta sonra kendisini toparladığında ve artık kızımızı kucağına alabileceği o anda henüz isminin olmamasını bile unutabilirdim de sevgili eşimin sadece içinde Emir geçiyor sebebiyle kızımıza anlamı ne kadar güzel olursa olsun Belemir adını vermek istemesini unutamazdım. İsim çok güzeldi ama koyulma maksadı epey tehlikeliydi.
Her şeye rağmen onun da içinde olduğu bütün anılar benim için epey değerliydi.
Onca insanın arasında onunla göz göze geldiğimde gülümsedim ve beni anlayacağını bilerek kalkıp içeri girdim. Zaman geçtikçe yeni yeni şeyler öğreniyordum. Onu sevmemin bir sonu olmadığını mesela. Her geçen gün daha da arttığını veya nasıl bir tartışma yaşanırsa yaşansın hiç azalmadığını.
Sadece birkaç dakika sonra onun da peşimden girdiğini gördüğümde hiç beklemeden boynuna dolandım. Belime sarılıp sırtımı okşarken "Bir şey mi oldu, güzelim?" dedi endişeyle.
"Kalabalık ailemizi, sevdiğimiz insanlarla bir arada olmayı hep çok seviyorum ama şu an seninle yalnız olmak istedim." Koyu yeşil gözlerindeki parıltılar yüzümü incelerken gerçekten de kötü bir şey olmadığına ikna etmek isteyerek gülümsedim. "Az sonra sen hariç hepimiz pastanı üfleyip kesmeni beklediğimizde ve sonrasında seni benden alacaklarını bildiğim için ben öncesinde seninle olmak istedim." Bu fikre epey sevindi. "Doğum günün kutlu olsun sevgilim," diyerek minik bir buse kondurduğum dudakları beni bırakmadı. Ben de hiç acele etmeden anın tadını çıkardım.
Yine de her yıl usanmadan yaptığı ve yapacağı o şeyi yaptı. Beni "Evlilik yıl dönümümüz." diyerek düzeltti. "Kutlu olsun, güzel bebeğim."
"Seninle koskoca on yılı devirdiğimize inanamıyorum," dedim gülüşlerimin arasında. "Ben birkaç gün takılır sonra da yollarımızı ayırırız diye düşünmüştüm. Vay be..."
Sırtımdan kalçama inen eli tenimi sıkarken "Defne!" diye sinirle uyarmadan duramadı. "Şakası bile hoş değil."
"Tamam, tamam." dedim hızla. "Zaten takılmak pek benlik değil, ciddi ilişki insanıyım ben." Hala kızgın gözlerle bakıyordu ve ben fena keyif alıyordum.
Tam da o anda artık pek yalnız kalamayacağımızı hatırlatan paytak adımlardan biri içeri girdi. Yiğit. Eğilip onu kucağıma alırken yeri hızla döven başka adımlar böldü bizi. Yaren. "Baba!" diyordu isyanla. "Cem asker olacakmış. Hani askerler bizim rahat yaşamamız için sevdiklerinden uzakta hep işlerinin başında oluyorlardı? E o zaman biz nasıl gezeceğiz büyüdüğümüzde onunla? Şimdi uzağa gideceksin büyüdüğümüzde arkadaşlığımızı devam ettirelim diyorum ben Yağız'ın arkadaşıyım diyor bana."
Kahkahayı basmamak için kendimi zar zor tutarken Yağız'ın "Ya anne!" diyerek aramıza katılmasını izledim. "Şu amcama bir şey söyle," diyordu kızgınlıkla. "Yaman'a nasıl duvara tırmanacağını öğreteceğim ama izin vermiyor."
Ne dediğinin farkına vardığı an "Of!" dedi elini alnına vurarak ama bu defa da canı yandı. "Onu söylemeyecektim." dedi hızla kendi kendine.
Almanca kendisini daha iyi ifade ettiği için "Amcam Suzi'ye bebek almaya ihtiyaçları olmadığını çok istiyorsa bizden birini seçebileceğini söylüyor. Yaman'ı karpuz gibi inceliyor ve kardeşimi rahatsız ediyor." diye kızdı sahiplenme duygusuyla. "Suzi'nin bebek istediğini ben bile anladım o hala şaka peşinde."
"Sanırım artık bizim kalabalığımız bize yetiyor," diyen adama baktım. Hem şaşkın hem de halimize gülmemek için zor duruyordu. "Tıpkı hayalimizdeki gibi. Kalabalık."
"Ve biraz... Kaotik." diye eklemeyi ihmal etmedim. "Hayal kurarken biraz ayrıntı verseymişiz harika olurmuş."
Yaman'ın tüm bebeksiliğiyle "Ya beni bırak!" demeleri etrafta yankılanırken beşinden amcasını koşturarak mutfağa girdiler. Sevdiğim adamla yalnız kalmak mı? İmkansızdı! Yine de şöyle bakınca... Eşsiz bir manzaraydı.
Melih'in bizi görmesiyle aniden duraksaması bir olunca "Sevgilim," diyerek Alpay'ın dikkatini üzerime çektim. "Bu yılki doğum günü hediyeni tahmin etmek hiç zor olmayacak."
"Niye olsun ki zaten," diyen bebeklerimin amcalarıydı. Serserice güldü ve abisine bakarak "Kesin beşinci geliyor bak benden söylemesi," dedi. Alpay Emir böyle bir şeyin şu an için mümkün olmayacağını bildiği halde beklentiyle baktı gözlerimin içine. Öldürecektim bu adamı, sahiden!
"Yok," dedim heyecan katması adına uzata uzata. "Baba olmuyorsun ama buna yakın bir şey."
Melih abisinden daha çok meraklandı. Hemen arkasından gelen Suzan ile başıyla bizi göstererek "Baksana Suzi, Defne kırk yılın başı abime bambaşka bir hediye sunuyor. E hadi söyle merak ettim o kadar."
Suzan beni anlamıştı. Ondan aldığım onayla Alpay'a döndüm ve "Baba kotanı doldurdun," dedim sevinçle. "Sıra amca olmakta!"
"Ne komik kızsın he, abim nasıl amca olsun kızım?" diyerek gülen Melih'e göz devirerek baktım. Alpay Emir her şeyi anlayarak içtenlikle gülümsedi ve kardeşine döndü. Melih ise köşeli jetonunun yeni düşmesiyle elini göğsüne götürüp kapı pervazına tutundu. "Bir dakika bir dakika..." dedi korku, heyecan ve bin bir türlü duyguyu barındıran sesiyle. "Abim her baba olduğunda ben amca oluyorsam..."
Heyecanla "Evet!" diyen Suzan'dı.
"Ben mi?" dedi Melih ama devamını getiremedi. Ağzına bile alamadı o kelimeyi. Yeniden denedi. "Yoksa ben mi ba..."
Melih'in cümlesi tamamlanmadı çünkü bayılmıştı. Şaşkın herif harbiden bayılmıştı!
Ağzımdan çıkan şaşkınlık nidasıyla öne atılırken Alpay Emir doğruca bayılan kardeşine adımladı. Onu ayıltacak en kuvvetli silah ondaydı. Bense ilk defa Melih'in görevini üstlenerek ortalığı karıştırmanın keyfini yaşıyordum. Bir de insanların ağzından benim değil de Suzan'ın hamile olan kişi olduğunu defalarca birbirlerine sorarak kesinleştirmesini dinliyordum. Serap annenin oğlunun bayılmasını umursamadan gelinini tebrik etmesini gülerek izliyordum.
Sanırım ömrüm boyunca bu insanlarla kaderimin kesişmesine ve hayallerimi onlarla gerçekleştirmeye şükranlarımı sunacak, her defasında bunun ne denli büyük bir şans olduğunu kendime hatırlatacaktım. Çünkü ben gerçek ailemi kendim seçmiştim. Beni gerçekten seven insanlarla birlikte olmayı dilemiştim. Sevdiğim adam bana bunun en alasını yaşatmıştı bana. Kurduğumuz tahayyülün gerçekliğinden şüphe duymuyordum artık çünkü sadece mutlu anları değil, acıları da hissedebiliyordum. Ne yaşanmış olursa olsun her bir acıyı yeniden, en derinden hissedeceğimi de bilsem bunu asla değiştirmek istemem.
•SON•
Düşüncelerinizi merak ediyorum. Hislerinizi yorumlara bırakabilirsiniz.
Yeni kitapları paylaştığımda ilk siz haberdar olmak isterseniz sosyal medya hesaplarımı takibe alabilirsiniz. Bölüm görsellerini ve haberlerini almak için Instagram'a uğramayı unutmayın.






Yorumlar