1. Gordion Düğümü
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 20 dakikada okunur
Düşlediğim her evrende benimle birlikte nefes alan ve bu yolda yalnız olmadığımı hissettiren sevgili okurlarıma ithafen.
23.03.23
Yavuz Bingöl - İki Dağın ArasıMaya Perest - Yok Bana Bu Cihanda
1. Bölüm"Gordion Düğümü"
🥀
Kendimi bildim bileli her defasında kaçtım. Bedenime ruhumdan daha yakın olan ölümden kaçabilmek için yaşamaktan geri kaldım. Bilinmezliğin ortasındaysa hep bir başımaydım. Korkulu rüyalarımın canavarlarıyla canım pahasına köşe kapmaca oynadım.
Ben oyun oynamayı erken yaşta geride bıraktım lakin onlar bırakmadı peşimi. Canavarlarımın oyunlarıysa eğlenceden epey uzaktı. Küçük ve savunmasız bir kız çocuğu için değil sadece, yaşamak isteyen her canlı için korkunç bir saklambaçtı bu.
Kedinin fareyle oynadığı gibi oynadılar benimle. Yıllarca. Gölge gibi gizliden gizliye. Hem de fırsat buldukları her yere sinsice sızarak, hedef şaşırtarak, öldürmekten çok süründürmek için can atarak. Kimler, istedikleri neler bilmem. Öldürmektense süründürmek, ölmek için yalvartmak istercesineydi işleri.
Ahu gözlü ceylanın kanına susamaktı bu. Öyler der dedem. Ormanın derinliklerinde mutlak hiyerarşiden, esrarengiz düzenden sorumlu kim ise almıştı işte akmayan kanın kokusunu. Şimdi oyun oynamak isteyen oydu. Beni çaresizliğimden vurmuştu.
Bense oyun oynama yaşımı bir avuç toprakla anne ve babamın mezarına saklamıştım. Çünkü bir tek orada bulamazlar sanmıştım. Şimdiyse onlar bırakmıştı benimle oynamayı. Zira artık kediler de fareden korkar olmuştu.
Kurallar da oyunlar gibi bir gecede yıkılmıştı o akşam. Bundan sonra kimin sözü geçeceği ise muammaydı. Çözümlenemeyen bilmecenin ucunda saklı kalmıştı. Tek taraflı oyunların yerini tehlikeli labirentlerden kurtulmak almıştı.
Bana çıkan tüm yollarsa şimdiden tek bir kişi tarafından kuşatılmıştı. Artık kaçmak ne kadar imkansızsa orada barınmak da o kadar acılıydı. Payaslı hanedanlığında yaşamaya çalışmak kaçtığım kurşunların tam ortasında olmaktı. Tadacaktım tüm bunları. Biliyordum. Yine de bir ihtimal kendimi kurtarmak istiyordum. Sonun başlangıcındaysa gerçekten de kurtuluyordum. Şimdi değilse bile zamanı yaklaşıyordu, hissediyordum.
Ağustos, 2020Beyrut, Lübnan
Dün yaşananları, gecesinde hayatımıza dahil olan insanları düşündükçe uyku girmiyordu gözüme. Hayatımla beraber uykularım da çalınalı çok olmamıştı. Yine de başımı yastığa koyduğum herhangi bir zaman diliminde, gözlerimi kapattığımda anında geri açtıracak zehirli bir bakış olmamıştı hiçbir zaman.
Gözlerimin önünden gitmiyordu bakışları. Payaslı. Aklıma geldikçe ürperiyordum. Duruşu da susuşu da karanlık dediğim adamın bakışları tehlikeliyim ben demiyor, tehlikenin ta kendisi olduğunu bas bas bağırıyordu.
Son birkaç aydır saklandığım deliğin açığa çıkması, sonrasında da kapıma dayanıp canımla tehdit edilmem değildi beni bu gece uyutmayan. Ölüm korkusu değildi aklımdan çıkmayan. Başka bir şey vardı. Kısacık bir göz göze gelişi unutturmayan çok daha başka bir şey.
Döndüm durdum saatlerce. Her an her şey olabilir korkusuyla büyüyünce insan, konfor alanından uzak her koşula uyum sağlayabilecek şekilde yetiştiriyordu kendini ancak bu gece altımdaki yumuşak yatak çivi gibi batıyordu tenime tane tane.
Normalde olsa herhangi yeni bir tehdit sonrası elime tutuşturulacak pasaportla ve bana ait olmayan yeni bir adla çoktan sürgün edilmiştim dünyanın herhangi bir deliğine daha ama bu defa başkaydı.
Bu defa kaçmak, saklanmak, hedef şaşırtmak yoktu. Payaslı öyle buyuruyordu. Çünkü daha dün kana susamış canavarların uğradığı ev şimdi etten duvarlarla korunuyordu. O yoktu ancak onun adamları hala buradaydı. Sanki birilerine burada kimin olduğunu göstermek ister gibi kendi çalışanlarıyla kuşatmıştı dört bir yanı. Adı yetmişti tüm olanların önünü kesmeye.
Dönüp durduğum yataktan kalktığımda kendimi güvende hissetmiyor olmamı bile bastırmadı uzanıp camdan baktığımda gördüğüm manzara. Her anlamda teçhizatlılardı, kuş uçurtmayıp göz açtırmıyorlardı ancak onlar da yabancıydı. Huzursuzluğum bundandı. Güven duygusu benden epeydir alınmıştı.
Bir çocuğun anne babasının varlığına duyduğu güvenin yerini hiçbir ordu sağlayamayacaktı.
Geceden kalma kıyafetlerimle odamdan çıktığımda gözüne uyku girmeyen yalnızca ben değildim belli ki. Koridorun sonundaki kapısı aralık odadan sızan ışık huzmesi beni anında oraya yönlendirdi.
Gözümle gördüğüm, kulağımla duyduğum şeyden şüpheye düştüm kapının ardındaki dedemle. Elinde bir fotoğraf, gözlerinden bir bir dökülen ardı arkası kesilmeden akan yaş. Gözlerinin akı kaybolmuştu ağlamaktan çatlayan kan damarlarıyla. Saçlarını ağartan bütün dertler gelmiş konmuştu bir gecede sırtına. Çökmüş omuzlarıyla ve dermansız bakışlarıyla oturmuş bir kenara, evladına ağlıyordu.
Görmüyorum ama biliyorum. Elindeki fotoğrafta gençliğinin baharında çürütülmüş çiçek gibi bir kadın... Şimdi oturmuş kızına da ağlıyor kızının kara bahtına da. Dün eline tutuşturulan kana bulanmış kefense öylece çalışma masasında. Bir ona bakıyor bir fotoğrafa. Sessiz ağlayışı son bulmuyor, çaresizliğiyse buradan okunuyor.
Öpmelere doyamadığı kızının fotoğrafında can buldu dudakları. Canlı kanlı bir tene bırakılmıyordu o buseler. Kısacık bir ana sığdırılmış tebessüm dolu cansız bir kağıdaydı. Belki de en büyük pişmanlığı bunaydı.
Dakikalar sonra "Artık sözüm geçmiyor," diye sayıkladı. "Emanetine hakkıyla bakamıyorum. Onu koruyamıyorum." Kederli bir bakış, hüzün dolu bir soluklanış geldi geçti. "Başına büyük işler açmaya başladı." diyerek torununu kızına ispiyonladı. Haklıydı. Çekirge bu defa bir zıpladı, iki zıpladı, üçüncüde büyük çuvalladı. "Benim onların infazına bırakacak bir kızım daha yok." dedi yemine verir gibi. Beni kızı bilmesi, anneme bunu göstermek istemesi geçmişin günahını kapama isteğindendi.
Dahası olamaz dediğim ne varsa gelip beni bulduğundan belki de gözümden yaş akmaz, yüreğimden keder eksilmez olmuştu. Hasretlik çektiğim tek şey anne babam değil, onlarla beraber giden sahici hislerimdi.
Odadan uzaklaşıp bahçeye çıktığımda küçük bir hareketlilik oldu. Güneş doğmamış, gece aydınlanmamıştı. Böyle olunca da evden çıkan birinin varlığı normal karşılanmadı ve hızlı adımlarla bir adam yaklaştı.
"Bir sorun mu var Hanımefendi?"
O an ilk defa başka birinin benimle Türkçe konuşacak olması lal etti dilimi.
Sessizliğimden onun lisanını anlamadığımı düşünmüş olmalı ki "Hanımefendi, bir sorun mu var?" diye Arapça yineledi cümlesini.
Anlıyordum onu. Duyuyordum da üstelik. Onun sarf ettiği sözcükler babamı anımsattı. Dışım kapı duvar olsa da içim bayram yeriydi anında.
Her şey bir yana, heyecanıma da telaşıma da söz geçiremedim. Hislerimi belli etmesem de içim içime sığmadı o an. "Sorun yok," dedim aksanım yine de beni ele verirken. "Sadece uyuyamadım." Susmasın, konuşsun istedim. Kim olduğu, hangi nedenle burada olduğu önemsizleşsin, benimle iki kelime o dilde konuşsun isterdim.
Eli, kulağından ensesine uzanan siyah kablolu kulaklığa uzandı ve karşıyı odaklandı kısacık bir süre. Yüzümde birkaç saniyeden fazla tutmadığı gözleri yerdeydi. Oysa normalde bir bakan bir daha bakar, insanlar gözlerini alamazdı. Bence Allah'ın laneti de buydu bana. Gizli saklı yaşamak zorunda bırakıldığım hayatta akıldan çıkmayacak bir yüze sahip olmak lanet miydi yoksa kaderin cilvesi mi?
Çehrendeki iki leke senin kaderin, derdi dedem. Gözlerin de sözlerin de bir ömür yaşatır seni, derdi sanki sonumu bilmezmiş gibi. Gözümün kenarındaki beni sever, beni annemle telkin ederdi. Gözlerin annenden ama bakışların bambaşka. İnsanı kör eder güzelliğin. Bir bakan bir daha bakmak ister de nasiplenememekten korkar, derdi her defasında. Sonra dudağımın üstündeki belli belirsiz noktaya bakar ah ederdi kaderime. Biraz sitemle biraz da azarlamayla senin dilin insanı öldürür, derdi her baş kaldırışımda. Ne gerek var silaha, bıçağa; hepsinden daha keskini daha yaralayıcısı ağzında.
Benimle konuşması, bana bakması için cümle kurmam gerekiyormuş gibi hissettim kendimi. "Biraz hava alıp tavlaya uğrayacağım." Özlem duyduğum lisanda bir başkası konuşunca karşımdakinin kim olduğunu, neden burada bulunduğunu unuttum. "Sonra eve geri döneceğim."
Emir almış gibi başını salladı. "Nasıl isterseniz," dedi. Gözleri etrafı taradı ve arsanın ilerisindeki tavlaya baktı. Orada da adamlar vardı. Otuzlu yaşlarının ortasında olduğunu tahmin ettiğim karşımdaki adamsa "Bir isteğiniz olursa bana iletmeniz yeterli," dedi komut bekleyen asker gibi. "Adım Ünal. Herhangi bir durumda bizzat benimle irtibata geçmenizi rica ediyorum. Devran Bey'in isteği bu yönde."
İsmi geçince irkildim. O lisandan vazgeçtim, konuşmak istemedim. Neden burada oldukları, kimin emriyle yaşadıkları geldi aklıma.
Küçük bir baş sallamayla teşekkür ettiğimi belirttikten sonra hızlıca tavlaya yürümeye başladığımda arkamdan birinin daha geldiğini hissettim.
Çevremizdeki insanlara asıl düşmanımız onlarmış gibi nefretle bakarak gelen Ali'yi gördüm sonrasında. Güvenmiyordu, tetikte bekliyordu. Ben de kendimi tam anlamıyla güvende hissetmiyordum ancak işin ucunda dedemin olması, bu adamların ahbaplığına sonsuz güven duyması benim güvensizliğimi bastırmaya yetiyordu. Bu kadar güvenmese onca olaydan sonra arayıp onlardan yardım istemezdi neticede.
"Neredesin sen?" dedim onu geceden beri göremeyince. Ali benim yoldaşımdı. Ne zaman uzaklaşsak birbirimizden, aklımız birbirimizdeydi. Aynı kandan aynı candan olmasa da kardeşimdi o benim. Sırtımı yasladığım, omzuna başımı güvenle bıraktığım adamdı. Onlarla beraber çıkıp gitmişti ve anca şimdi geri gelmişti. "Mümtaz babanın yanından geliyorum," dedi yanımdaki yerini alırken. Torununu kızı gibi sahiplenen adam başka bir çocuğa da babalık etmişti elbette. Bizi o yetiştirmişti. Canımızı birbirimize emanet ettirmişti.
Ondan önce nerede olduğunu söylemedi sanki sorumu anlamamış gibi. "Onu ilk defa böyle görüyorum, Ahra." dedi. 24 yaşında genç bir delikanlının sahip olması gerekenden daha dolu doluydu düşünceleri. Boyuna posuna çok uzakta, küçücük bir çocuğun bakışları vardı şimdi gözlerinde. "Perişan halde." dedi kendi kendine. "Gücü de kudreti de çekilmiş sanki." Başı olumsuzca iki yana sallandı ve kederli bir nefes bıraktı. "Hali hal değil."
Benden bir cevap alamayınca "Dün kapıya dayanan haysiyetsizler her kimse saklanmayı yine bir şekilde iyi becermişler, çıkmadı hiçbir şey." diye konuyu değiştirdi. "Soruşturdum ama yok... Sanki hepsi bir hayal, uçup gitmiş her biri. Ne bir iz ne bir görüntü..."
Gölgesiz canavarlar yine oyun peşindeydi.
"Peki ya akşamkiler?" Tavlaya girdiğimde kenardaki eşyalarıma yöneldim önce. Ali ise sorumla duraksamış, yan bir bakışla bakıp sorduğum soruda takılı kalmıştı.
Üzerime tulumu ve çizmeleri geçirirken beni "Bilmiyorum." diyerek geçiştirdi.
"Bilmiyorsun..." Geldiğimi hisseden bedenler hareketlenince hızlıca tulumun askısını düzeltip içeri girdim. "Bilmiyorsun öyle mi?"
Elimdeki tarak gecenin karanlığında ay gibi parıldayan bembeyaz tüylerin üzerinde gidip geldi. Gerginliğimi hissettikleri için onlar da huzursuzdu ve bedenleri yerlerinde durmuyordu. Sakinleşmeleri gerekiyordu. Zaten gönülden bağlı olmaları hislerimi anlamaya yetiyordu. Çoğu insandan daha sadık, daha gönülden bağlılardı. Sakız'ın temizlenen gövdesine, bembeyaz tüylerine dudaklarımı bastırdım, gövdesini okşayıp elimdeki tımar tarağını bıraktım. "Ne saklıyorsun benden?"
"İstanbul'dan geldiklerini duyduğun an yanlarına koşup giden sendin." dedi düne olan siniriyle. Benim gibi üzerini giyinip işe koyulmuştu o da. Saman balyalarını hoyratça duvar kenarına taşıyan adam "Dün tanıştınız sanıyordum," dedi ağzının içinden. "Sormuşsundur sandım kim olduklarını, kusura bakma."
Kullandığı Türkçe kelimeler, sözlerine gizlediği gülüşler bana öfkeli olduğunu gösteriyordu. O da tıpkı benim gibi korkularını örtmeye çabalıyordu ama beceremiyordu. Durdu durdu patladı. "Ne vardı aklında söylesene?" diye bağırdı.
Dayanamazmış gibi son balyayı da alıp attı kenara. "Apaçık ifşa olmamışız gibi, herifler kapımıza dayanıp seni öldüreceklerini kendi usullerince söylememişler gibi koştun gittin yanlarına! Ne diyecektin Ahra?" dedi akıl sır erdiremezmiş gibi. "Karşılarına geçip ne isteyecektin? Ara sıra çalıyorlar böyle kapımızı, öldürmüyorlar ama öldürmekten beter ediyorlar; dedem de bizi geçmişte kirli işlerini temizlediği heriflerin gücüyle oradan oraya gönderiyor mu diyecektin? Bizi gizli saklı yaşattığını ama artık yolun sonuna geldiğini bildiğimizi mi söyleyecektin?"
Öyle yüksek perdeden konuşuyor, öyle hararetle hareket ediyordu ki Sakız da Gofret de yerinde durmak bilmiyordu ama işin kötü yanı ben de artık duramıyordum.
Hiç beklemediği o anda. "Evet," dedim gücüme değil isteğime olan inancımla.
Dik duruşum da boynuma yük olan ölüm korkusu da duraksatmadı bu defa. "Çıkacaktım karşılarına, madem ortada bir can borcu var karşılığını istiyorum diyecektim." dedim tavlanın önündeki adamların bizi dinlediğini de aramızdaki gerilimin onları da etkilediğini bilerek.
"Bana sizin İstanbul yasaklı, diyecektim. Babam bana yasaklı! Ona çıkan tüm yollar bana kapalı! Ayağımı her toprağa bastım da İstanbul'un kapılarını hiçbir zaman açamadım diye anlatacaktım olanları."
Baktı birkaç dakika. Bilemedi aynı hislerle yaşadığımızı fark edince ne yapacağını.
Sadece gelenlere değil ona da konuşacaktım. Sonra dinlemedim kimseyi, kendi başıma halletmek istedim her şeyi de demek isteyecektim ancak diyemeyecektim. Bu konuda ağzımı bile açamayacaktım. Ne dedeme ne de Ali'ye olanları anlatamayacaktım. Babama çıkan her yolu canım pahasına deneyeceğimi, hatta denediğimi ve sonrasında kapımıza dayanan adamların bundan sebep geldiğini kimseye açıklayamayacaktım.
"Bunların bizim kaçtığımız insanlardan ne farkı var?" diye sordu bir umut. Geldi yanıma, tutundu omuzlarıma. Silkelemek, beni kendime getirmek istiyordu sanki. "Ahra," dedi yalvarır gibi. "Bunların dünyasının ne kadar kirli olduğunu bilmiyormuşsun gibi davranma... Mümtaz baba o gün korkudan ne yapacağını şaşırdı, bir deli cesareti aradı dostunu ama unutma o dostluğun arasından ne yıllar ne olaylar gelip geçmiştir şimdi."
Sakız'ın kişneyişi bastırdı Ali'nin sesini. Gofret ise tüm karalığına, geceyi kıskandıran karanlığına tezatlıkla uysallıkla bekledi sessizliği. Sadece huzursuzlukla kıpırdanıp bağlı olduğu kazıktan kurtulmak istedi. Tıpkı benim gibi o da kaçmak istedi. Bambaşka diyarlarda, erişilemeyecek kadar uzaktaki huzura, mutluluğa varmak istedi.
"Mümtaz babaya da söyledim." dedi büyük bir ikna kabiliyetiyle. "Bu herifler kendinden başkasını düşünmez. Güçleri için, isimlerini yaşatmak için yapmayacakları şey olmaz. Bundan sonra onlar, onların bağlantılı olduğu adamlar koruyacakmış bizi güya. Günü geldiğinde isteyenlerin önüne seni bizzat kendisinin bırakmayacağı ne malum?"
"Öleceksem de babamı akladıktan sonra öleceğim," dedim yemine verir gibi. "Gerekirse onlar gibi olup onların dilinden konuşarak yapacağım bunu ama ben ne olursa olsun babamı aklayacağım." Ne dese kifayetsiz kalacağını o an anladı. Geç kalmıştı ama artık farkındaydı.
Hem de öyle derin bir farkındalıktı ki bu, zamanında aynı aydınlanmayı ben de yaşadığım için ne hissettiğini anında anlamıştım.
Tıpkı bazı intiharların cinayetten çok daha korkunç ölümler olduğunu anladığımdaki gibi.
Bazen bazı insanlar kendinden çok başkasını öldürebilmek için kendi yaşamına son verirdi. Ve yine aynı zamanda, verilen herhangi bir ölüm kararı, kişinin kendi işini kendi halletmesine bırakılırdı. Babam sevdiği kadını da alıp beni yalnız bırakmıştı. Böylelikle yaşayacağımı sanmıştı. Bilmeliydi ki bu yaşamak sayılmazdı.
Yine de bana anlatılanlarla, annemin ardında bıraktığı birkaç hatırayla hatırlamak istemiyordum anne babamı. Onların canlarına kıyanların bilmediği bir şey vardı: Ailesini öldürdükleri çocuktan haberleri olmadan yarattıkları canavar onların sonları olacaktı.
⏳
Kafa dağıtmak adına girdiğim tavladan günün ilk ışıklarıyla çıktım. Ali yanımdan ayrılalı saatler olmuştu. Bana aile olan iki atla, babamın bana bıraktı son anıyla ilgilenerek geçirmiştim vaktimi. Onları beslemiş, temizlemiş ve sohbetler etmiştim.
Gözlerimden uyku akıyor, akıtmak istediğim yaşlara bahaneler sunuyordu. Karanlığa alışan gözlerim, bahçeye çıktığımda gözüme ilişen güneşle yaktı canımı. Benim canım yanmalara alışıktı.
Ayağımdaki çizmeleri de üzerimdeki tulumu da çıkarmaya mecalim olmayınca öylece ilerledim eve. Ellerimden çıkmayan çamuru bahçedeki çeşmede yıkadıktan sonra kenardan aldığım havluyla ellerimi kurulamaya çalışırken etraftaki adamlar bahçe kapısını açmak için harekete geçti.
Sabahın erken saatinde bu hareketlilik içimin korkuyla dolmasına neden oldu ancak dün akşam gördüğüm araçların yeniden burada olması içimdeki korkuyu akladı yerini başka duygulara bıraktı.
Araçların yaydığı güçlü motor sesleri son bulduğunda dedem de bu anı beklermiş gibi dışarıya çıktı. Ak düşmüş saçları taranmış, dün gece gördüğüm perişan hali bir hayalden ibaretmiş gibi giyinmiş kuşanmıştı.
Yaşadıklarına, omuzlarına yük ettiği yaşanmamışlıklara bakılırsa altmış dört yaşındaki bir adama göre epey güçlü ve dinç duruyordu. Ama bugün apayrı bir hal vardı onda. Daha bir özenliydi. Mümtaz Cedit kendisini böyle saklıyordu işte. Düşerse kalkamayacağını, kalkmak isterse çelme takılacağını biliyordu ve yaralarını böyle böyle kapatıyordu.
Kapısı açılan arabadan ilk inen onun babasıydı. Nezir Payaslı. Gizli gizli dinlediğim, kendimi ele vermeden izlediğim o sohbet masasında gördüğüm kadarıyla dedemin sözüne, ağzından çıkacak tek bir sözcüğe önem veriyor, canı gönülden dinleyip karşılık veriyordu.
Oğlunun aksine bakışları korkutmuyordu.
Sonra o indi aynı araçtan. Boylu boyunca durdu ayakta. Etrafındaki adamlarına kulak verdi önce. Bulunduğu yerin sahibiymişçesineydi tavrı. Kendinden emin duruşuyla, korku saldığı bakışlarıyla, boylu poslu endamıyla yer aldı orada. Dün gece tam görememiştim onu. Şimdiyse buradaydı işte.
Sesini duymuş, arkasında kalışımla yüzünün hayalini kurmuştum. O ise o gece evimizden ayrılmadan önce, dönüp de arabasına binmeden önce görmüştü beni. Yakalamıştı belki de. Aramızdaki hesaplanamayacak kadar kısa bir bakışmaydı ancak bakışları yetmişti kendimi geriye çekmeme. O ise küçük bir baş selamıyla vedalaşmıştı benimle. Öyle bir bakmıştı ki o anda, saniyeler saat olmuştu sanki. Gözlerime uyku girmeme nedeniydi. Kendimden kaçamama sebebimdi.
Şimdiyse yeniden yaşanıyordu aynı anlar. Elimi ayağımı kelepçelemişti sanki. Ne gidebiliyorum ne geri dönebiliyorum. Neden baktığının hesabını bile soramıyorum.
Dedem varlığımı fark etmemiş, direkt onlara ilerlemişti. O ise bakışlarını benden hiç çekmedi. Hiçbir çekince duymadan beni inceledi. Kulağı yanındakilerde gözleri bendeydi. Karşılama merasimini bile yarıda kesti, bana gelmek için hareket etti.
Geceyi bile kıskandırır saçlarının siyahlığı derdi babam. Yani öyle söylermiş benim için. Kara kaşının kara gözünün parıldadığı tenini ay görse ışıldamaya utanır deyip beni utandırırmış. Eşi benzeri yok benim ahu gözlümün dermiş de sevmelere kıyamazmış. Dedem de anneannem de güzelliğimin değil, kara bahtımın aydınlık olmasını isterdi. Ancak bu da kaderimin cilvesiydi. Bundandır ki alışıktım insanların incelemelerine. Gözden uzak olayım, hedef şaşırtayım dediysem de hiç kaçamadım. Kim bilir kimlerin aklına kazındım da günahlarını kazandım.
Ama bu defa tek taraflı değildi bu uzun uzadıya dalma. Benim gözlerim de onun üzerindeydi. İstemeden de olsa ben de tıpkı onun gibi uzun uzadıya çekemedim gözlerimi.
Yaşı değil de yaşadıkları vardı sanki çehresinde. Neler görmüştü de nelere şahitlik etmişti şimdi gözlerimden çekemediği gözleri. Aynı gözlerin etrafında oluşan birkaç çizgiyi kim bilir kaç yılın acısı, kaç kişinin kahrı çıkarmıştı. Dikkat çeken dudakları, yüzünü saklayan kısa sakalı ve biçimli yüz hattına yakışan burnu onda çekici bir hava yaratıyordu da beni neden bu kadar ilgilendiriyordu? Şimdi hangi sözcük yeterdi bunları ona sormaya?
Sanki bir savaşın ortasındaymışım hissiyatı sardı sarmaladı bedenimi. Kaybetmeyi lügatında tutmayan bir adam vardı karşımda. Bu savaşı sonlandırmaya niyeti olmadığını bana doğru attığı adımları tam da karşımda sonlandığında anladığım.
Tam karşımdaydı.
Annemden aldığım hafif çekik, iri gözlerim nasıl uykusuzluktan sızlıyorsa onun da uyumadığı aşikardı. Kan oturmuştu gözlerinin akına. Devrilmek nedir bilmez görünen dinç bedeninin aksine epey cansızdı gözlerinin karalığı.
Kirpiklerime değen perçemlerimle gözlerimi ondan çektiğimde aldı sanki istediğini benden. Oysa biliyordum istediği bu değildi. Kaba duruşuyla eşleştiremediğim bir naziklikle elini uzattı.
Kendi adını söyleme gereği duymadan kısık bir fısıldayışla dile getirdi adımı: "Ahra..." Sonraysa tebessüm etti. "Ahra'ydı değil mi?"
Beklenmedik tebessümüyle kaldım olduğum yerde. Ben kendimi uzun bilirdim de şimdi onun karşısında küçük kalan bedenim içgüdüsel olarak kendini koruma isteğiyle omuzlarını dikleştirdi.
Yanlış anlamadıysam bu hareketimle dudağının bir kenarı bilinmezlikle daha da yukarı kıvrıldı. "Tanışmaya fırsat olmadı," dedi geç kalmış, bir de bundan hiç hoşlanmamış gibi. "Gidişimiz de gelişimiz gibi zamansız oldu."
Sesi öyle toktu ki insanda hazır ola geçme hissi uyandırıyordu. Buyruğumu yerine getirme de gör başına gelecekleri der gibiydi sanki ses tonu.
Aramızdaki eline baktım. Ellerimin arasındaki havluyu sıkıca sardı parmaklarım. Titreyen ellerimi gizleme isteğiyle avuçlarımdaki havluyla beraber ellerimi karnıma bastırdım.
O şimdi sanıyordu ki karşısındaki dik duruşum, gözlerinin ardına ulaşan bakışlarım ve duygusuzluğum sadece onaydı.
"Kusura bakmayın," dedim endişeyle atan kalbimin sesini bastırabilecekmiş gibi çenemi dikleştirerek. "Ellerim kirli."
Bu defa beklenmedik bir hareketle karşılaşan oydu. Şaşırdı. Şaşkınlığını ustalıkla sakladı.
Adını duyduğum an aklımdan geçenleri bilirmiş gibiydi "Tahmin edersin ki benim ellerim de pek temiz sayılmaz." deyişi. Aramızdaki elini ceketinin altından kendini ifşa eden silahını ortaya çıkaracak şekilde pantolonunun cebine yerleştirdi. İşte tam da şimdi sözlerinde yatan, yüzüne yayılan tehditkârlık ona aitti. Ya onu görenlerin hissettiğini biliyordu ya da aklımı okuyordu.
Yıllarca bir çıkış yolu aramaya çalıştım. Kaçmalarımın oyundan ibaret olmadığını idrak etmeye başladığım yaşlardan itibaren başıma onca iş açtım. Yaşıtlarım okulu kırmanın türlü yollarını bulmaya çabalarken bense onların kirli dünyasındaki isimlere aşinaydım.
Babamın taşıdığı Erdenil soyadı gibi Payaslı da epey kanlıydı, bunun farkındaydım. İnternet üzerinden bulabildiğim üstü kapatılan birkaç haber bunları anlamam için yeter de artardı ancak anlayamıyordum. Onca yıl bir çıkış yolu ararken şimdi karşımdaki adamın beni bu beladan kurtaracakmış gibi hissettirmesini bir türlü aşamıyordum.
"Neden buradasınız?"
Ona bir adım atışım, aramızdaki mesafeyi kendi isteğimle azaltışım ve ansızın ağzımdan çıkan soruyla kendime inanamayışım bende de şok etkisi yarattı. Doğduğum toprakların güzellik anlayışını tamamlayan dolgun dudaklarım sıkıca birbirine kenetlendi sanki dediğimi geri alabilecekmişim gibi.
Yine de geri adım atmadım, sorumun cevabını alabilmek için bekledim. Şimdi tek bir kurşunla alsa canımı, engelleyemeyeceğim adamın sözlerini engelleyişini izliyordum anbean. Ancak ondan bir cevap almadan gitmeyecektim hiçbir yere. Çekilmeyecektim karşısından.
Dedem onun elini sıkmadığımı, selamını almadığımı anlamış olmalı ki endişeyle içeri buyur etti herkesi. Çok şükür ki bizi duyması imkansızdı. Yoksa karşımdaki adamın kurşunuyla değil dedemin öfkesiyle ayrılacaktım bu dünyadan.
Dedem, Nezir ve dün görmediğime emin olduğum iki farklı kişi içeri girmek için hareketlendi ama o gitmedi. Bense "Cevabınızı bekliyorum," dedim sabırsızlıkla kalkan kaşlarımın yüzüme yayacağı ciddiyetle. Oysa kurtulamadığım aksanım istediğim ciddiyeti bile sağlayamıyordu belki de. "Size bir soru sordum."
Karşımdaki adamsa son defa baktı bana. Son değil ilk olsun ister gibiydi kendini çekişi. "Bu soruyu soran bir tek sen değilsin." dedi bana değil de kendine açıklar gibi.
Anlayamadım sözlerini.
Uzun kirpiklerime takılan perçemime engel olmak için elimi kaldırdığımda benden önce davrandı. "Senin elin kirlidir şimdi." dediğinde teni tenimi ilk defa o an dağladı.
Aralanan dudaklarımdan herhangi bir sözcüğün çıkmasına müsaade etmedi. Beni ölümden kurtarır dediğim adam şimdi canımı almak ister gibi "Dün gece duvar kenarına sinmiş bir çift ahu göze denk gelene dek, bende de yoktu bu sorunun cevabı." dedi.
Sözlerinden sonra bir daha bakmadı suratıma. Oysa bir baksa... Bir baksa neler edecektim ona. Beni sözlerinin ağırlığının altında bırakarak ağır ağır adımladı. Kaldım öylece ardında. Babamdan başkası almasın ağzına o hitabı diye haykırmamak için, hangi lisandan olursa olsun o iki kelimeyi yok etmek için yalvardım Allah'a.
Herkes içeri girince dedem seslendi sonra. "Konuşacaklarımız var," dedi üzerimdekilerin farkına varmamı istermiş gibi. "Hazırlan, gel yanıma. Bekletme kimseyi." Uyarı dolu seslenişindeki yumuşak tını yüreğimi rahatlattı.
Hızlı adımlarla eve doğru yol aldığımda onlar çoktan girmişti içeri. Dedemse sanırım yavaştan beni bekledi. Bu defa saçlarımı okşarken eli titredi. Sinirlenince kızardı çoğu zaman. Yok sayardı beni, iyiliğim için benimle arasını açardı ama eninde sonunda dayanamayan vicdanı kendini böyle ele verirdi. "Torunumu gizlemeden saklamadan eski dostumla tanıştıracağım." dedi, anladım ki sesi de eli gibi heyecandan titremişti. Kaçarak değil, çarpışarak kazanacaktı belli ki bu savaşı.
⏳
Bedenimden süzülen sular bütün günahlarımdan arınmama neden olmasa da tüm yaşananları unutturmuştu birkaç dakikalığına. Gözlerimi her kapadığımda o belirdi karşımda. Sesi kulaklarımdan hiç gitmedi. Sözlerinin meali tam olarak neydi düşüncesi zihnimi bir türlü terk etmedi.
Kasılan bedenim sıcak suyla gevşedikten sonra anında çıktım banyodan. Üzerimdeki bornozdan kurtulmadan önce yatağıma bırakılan elbise çekti dikkatimi. Sanki tüm günahlarımı, bütün bahtsızlığımı örtecek gibiydi beyazlığı. Anneannem özenle yerleştirmişti. Yaşadığıma emin olmak ister gibi, bedenime kanlı bir kefenden çok kendi elleriyle diktiği beyaz elbiseyi layık gördüğündendi beklentisi. Masama baktığımdaysa rengi kandan daha kırmızı yeni bir koku... Biliyordum ki dualar okunmuştu.
Dün olanlardan sonra onu mutlu etme isteğiyle sorgusuz sualsiz giyindim önce. Belki bir tatilde, belki de eğlenceli bir yaz vaktinde üzerimde olması gereken elbise kafesimin içindeki özgürlüğümün kutlamasına denk düşmüştü. Birkaç arkadaşla eğlenmeye hazırlanıyormuşum gibi hissettirdi beni. Açıkta kalan omuzlarımı uzun kara saçlarım örttü ama esecek tatlı bir rüzgârda dört bir yana savrulmak için yalvarıyorlardı bana.
Güldüm geçtim halime. Kurak sıcakların, boğucu yaz havasının sonucunda üzerimdeki beyaz elbise rahat bir nefes aldırdı bana. Yaşadığımı hissettirdi. Göğüslerimin üzerindeki büzgüden belime sarılan kumaş, bir tişörtle bir pantolonla oradan oraya kaçtığım günleri sildi.
Belime uzanan saçlarım nemli haliyle hafifçe dalgalı olunca dokunmadım. Saçlarımın yüzümü kapamasına alışıktım. Masamın üzerindeki küçük şişeyi aldım. Kapağını açınca ciğerlerim bayram etti sanki. Buram buram etrafa yayılan efsunlu kokuyla gözlerimi kapattım. Baş döndürücüydü güzelliği. Nefes kesiciydi.
Anneannem kendi elleriyle yapardı bunları. Ben kendimi bildim bileli, belki de ailemi kaybettiğimden bu yana, o kadın da kızının acısını bir şeylerle ilgilenerek dizginlemeye çalışırdı. Özenle ektiği çiçeklerinin özünü kullanırdı karışımlarında. Dualar okur, tenime işleyen kokuların beni tüm kötülüklerden koruyacağına inanırdı. Elbet bir gün, inancı boşa çıkmayacaktı.
Göğüs oluğumdan boynuma, görünmez prangalarımın canımı yaktığı bileklerime işledim iyice.
Konuşma seslerinin geldiği odaya girmeden önce koridora doğru "Jîda?" diye seslendim ancak kısık sesli bir iç çekişle bir köşede usul usul gözyaşı akıtan kadına ulaşmadan sesimi duyan dedem beni yanlarına davet etti.
Derin bir soluklanmayla kendime geldikten sonra içeri adımımı attığımda yer yer beyazlar bulunan sakalını sıvazlayarak dedemle konuşan adam beni görünce gülümsedi. Ağır ağır kalktı oturduğu yerden ve bana kollarını açtı. Dedeme baktım gizliden gizliye. Yüzünde huzurlu bir tebessümle o adamı gösterdi ufak bir baş hareketiyle.
Ben adının Nezir olduğunu bildiğim adama saygıyla ilerleyip elini öptüğümde babam düştü aklıma. Bunu bana öğretebilmek için benimle nasıl şakalaştığı geldi geçti gözlerimin önünden. Öptükten sonra alnına koyacaksın Ahra, derdi kahkahalarla. Yanağına değil ahu gözlüm, alnına... O yaşlarımı hatırlamamın imkânı yokken nasıl olurdu da unutamazdım hiçbir anıyı?
"Maşallah... Ne de güzelsin," dedi adam. Öyle içtenlikle söyledi ki gizlenen varlığımın birilerini ilk defa mutlu ettiğini hissettim. "Nasıl da andırıyorsun Harun'u."
Kör bir kurşun deldi geçti sanki bedenimi. "Siz..." dedim bildiğim tüm her şeyi unutarak. Zorlandım konuşmakta, bakmakta, duyacaklarımı anlamakta... "Babamı tanıyor musunuz?"
"Tanıdığım en iyi adamlardandı," dedi keşkeler sığdırdığı sesinde hissettiğim özlemle. Geçip yanına oturmam için yol gösterdi sonrasında. Hafifçe yanındaki boş yere dokundu iki defa.
Dedemse anladı düştüğüm dipsiz kuyudan çıkamayacağımı "Nezir, benim çok eski ahbabımdır." dedi şükranla. "Zamanında, babası Devran Payaslı'ya yolum çok düştü."
Onun adını duyunca, odadaki varlığını yok saymaya zorlandığım noktada karşımda oturan adama baktım. Elimde olmadan, onun da bana baktığını bilmek istemeden.
Dedem de ona baktı o anda. "Âzem, eli öpülesi o büyük adamın torunu." dedi hayranlığını, Devran Payaslı'ya duyduğu büyük saygıyı ona da göstererek. "Bir telefonla sormadan sorgulamadan çıktı geldi onca yolu. Gerçekten de aynısı değil, ta kendisiymiş."
Odadaki herkese baktım tek tek. Dedem bu konuşmanın sonunu nereye bağlayacaktı bilmiyordum ancak onlara olan bağlılığı, kelimelerine dahi yansıttığı saygısı beni bambaşka bir bilinmezliğe itiyordu. Senin bu insanlarla nasıl bir geçmişin olabilir dede, diye sormak istiyordum korka korka.
"Devran Payaslı, adını da şanını da oğullarına değil torununa bıraktı. Onu çocuk bilmeden, anlamaz demeden bir bir kendi öğretti her şeyi..."
Nezir Bey dedemi dinliyordu övgülerini gizliden gizliye kabul ederek. Karşımdaki adamın bakışları bu defa ona baktığımda ayrıldı benden, dedeme yöneldi. Onun yanında oturan, Ali'nin yaşlarında gibi duran gençse başı önünde, sessizce oturuyordu öylece. Dedemin yaşıtlarındaki adamsa benzemiyordu onlara. Bir görev adamı gibi öylece vaktini bekliyordu sanki.
"Bana bunları neden anlatıyorsun?"
İnsanların arasında ona özel olarak sorduğum soruyu ayıp karşılayıp Türkçe cevap verdi bana: "İnan bana aklıma gelmezdi," dedi arzusuna kavuşmuş gibi. "Ben bittim, benden ancak bu kadarı olur dediğim anda Allah baktı yüzüne... Bir başkası dese bunu, gözüm kırpmadan son nefesim demeden alırdım canını ama," deyip karşımdaki adama bakınca kaşlarım çatıldı. "Benim gözüm bu saatten sonra arkada kalmaz." diye devam edince ve kederli gözleri bana odaklanınca derinden bir sarsıntı hissettim güvendiğim her alanda.
"Benim artık yaşım ne ki seni koruyup kollayabileyim," dediği an beynimden vurulmuşa döndüm. "Bundan yıllar önce, sen iste canımı vereyim dediğim adamın torununa gerçek canımı vermek, seni onların himayesine—"
O cümlenin sonu gelmesin istedim. "Yeter bu kadarı!" diyerek ayaklandım. "Ben ölmedim, dün hiçbir şey olmadı." diye hem kendimi hem dedemi telkin etmek istedim. "Bugüne kadar nasıl yaşadıysam, öyle yaşarım. Ben daha ölmedim! Ne demek başkasının himayesinde olmak?"
Benimle beraber ayaklandı dedem de. Gözleri dolu dolu, yaşına başına bakmadan bir çocuğun çekincesiyle "Ama ölecektin!" dedi olanları da olacakları da sert bir tokat gibi sarf ederken. "Dün o şerefsizler bizimle alay eder gibi dayandıkları kapımızdan kendi istekleriyle çekip gitmeseydi, sen ölecektin!"
Titreyen dudaklarım, sızlayan burnum, çağlayan olup akmak isteyen gözyaşlarım nefesimi kesti de tek bir damla akmadı gözlerimden. Dik duruşum da çökmeyen omuzlarım da dedemin bakışlarıyla yıkıldı sanki. "Saklanırım," dedim ne diyeceğimi bilmeyerek ancak dedem koydu son noktayı. "Canını bir hiç uğruna kaybedeceğini görmektense senin Payaslı'nın gelini olmanı yeğlerim."
"Nasıl?" dedim, anlamayarak. İdrak edemedim o an yaşananları. Onun himayesinden kastı bu muydu? Sonra bir ihtimal, küçücük bir ihtimal yanlış anladığımı düşünerek yüzüme dökülen saçlarıma geçirdim ellerimi ve onlara döndüm. "Sahte bir evlilik..." dedim başımı sallayıp onaylayarak. "Benim İstanbul'a girebilmem ve tüm bu olanların hesabını onlara sorabilmem için."
Güldüm başka bir ihtimali varmış gibi. "Doğru anladım değil mi?" Dedeme döndüm yeniden. "Kendin söylüyorsun, bu insanların gücü yeter buna. Sen onlardan bunu rica ettin değil mi?"
"Bugün bu evde nikahınız kıyılacak," dedi dedem olduğum yerde tek bir adımla geriye gitsem de yerin dibine girmişim gibi hissetmeme neden olarak. "Ben tek varlığımı, biricik kızımı onlara yem ettim de kendi ellerimle kazdım mezarını. Aynı acıyı yaşatma bana Ahra."
Tek bir ses bile çıkmadı koca evden. Bense hıçkırıklarımı yuttum, sakinliğimi korudum. "Ali nerede?" dedim bu korkunç rüyadan uyanmak için yüzümü ellerimin arasına alıp ayakta kalmaya çalışarak. "O bir yolunu bulur... Ali nerede! O bir çaresini bulur..."
Tek bir cevap alamadığıma mı yansaydım dedemin sözünden dönmeyecek olmasına mı bilmiyordum ama ben o sınırı çoktan aşmıştım. Nemlenen kirpiklerim kırbaç oldu dövdü tenimi. Ağlamam yaktı geçti genzimi. Gözlerini benden ayırmayan adam ilk ve son kez şahit olsun istedim akıttığım yaşlarıma.
Odanın köşesindeki dolaba ilerledim. Tüm hayatımı gizlediğim o büyük kutuyu kucaklayıp geri döndüğümde yine ve yine bir tek onun bakışları üzerimdeydi. Bir tek o bendeydi ve şu an için bir tek o benim muhatabımdı. İstemiyorum diyebilirdi, olmaz diyebilirdi ya da Ahra istemiyorsa ben yanaşmam böyle bir şeye deyip dedemin önünde durabilirdi.
Hiç düşünmeden ayaklarının dibine attığım dağınıklığa bile bakmadı ancak tek bir bakışıyla odadaki herkesi yerinden etmeyi, yaşlarına hürmet etmesi gereken adamlara bile sözünü geçirmeyi bildi. Herkesi odadan gönderdi.
"Kim olarak evleneceğim ben seninle?" dedim ağlamaktan utanmadan. Ayağa kalkıp karşımda durduğunda karşısında çenemi kaldırıp duramadım. "Karın olacakmışım ya İstanbul'a adım atabilmek için... Hangi sahte kimlikle kıyılacak o nikah?" Yerdekileri gösterdim görebilmesi için. Hangi ülkenin sahte kimliği, hangi milliyetin gizlice düzenlenmiş pasaportu yoktu ki içinde. "Adının yanında bana ait olmayan hangi isim yer alacak, buna da karar verdin mi? Eli kanlı zalimin biriyle bu yola çıkıp çıkmayacağımı sormamanın nedeni benden alacağın cevaptan korkman mı yoksa gözlerime bile bakamaman mı?"
Bakmıyordu yüzüme. Bakamıyordu belki de. Karşısındaki kadının ağlamasına mı dayanamıyordu yoksa ona yalvaran gözlerle bakmamı mı istemiyordu? Belki de ona nemli kirpiklerimin ardından saf bir nefretle bakıyor olmamı kaldıramıyordu.
"Ömrüm senin gibilerden kaçarak geçmişken şimdi utanmadan senin kanatlarının altına mı gireceğim?"
Sonunda baktı bana ama yüzünde mimik oynamadı. Belindeki silahına giden eliyle dondum kaldım. Aramıza simsiyah bir tabanca girdi. Konuşamadım, aralanan dudaklarımı kapayamadım, yeniden akan gözyaşlarımı durduramadım. "Al," dedi sadece. "Al sık kafana."
"Beni öldürecek misin?"
Bir tek bu çıktı ağzımdan. Sadece bu üç kelimeyi diyebildim.Mırıldanışımı duyduğundansa şüpheliydim.
"Bugün sen kendini öldürmesen, yarın onlar öldürecek seni." Soğuk kanlılığına, ölümden bahsederken alelade bir şeyden konuşurmuş gibi takındığı rahat tavrına şaşkınlıkla, korkuyla en çok da hayretle bakakaldım. "Sen bugün bana evet demezsen; ben, sana yasakladıkları İstanbul'u senin emrine vermezsem sen zaten öleceksin."
Aramızdaki eline bakınca yüzümü kapayan saçlarım başımı ona kaldırmamla sırtımdan döküldü ve o, aramızdaki silahını beline geri götürürken duraksadı. Bakışları yüzümün her yanındaydı. Elimin eline tutunması ve o silaha dokunmamı beklemediği bakışlarından aşikardı.
"Ölümü ilk defa kurtuluş olarak görüyorum." diye fısıldadım ondan çok kendime hitaben. "Senin karın olmaktansa bugüne dek kaçtığım tüm kurşunların tam da şimdi önünde durmak istiyorum."
Söyleyeceklerim vardı. Tüm zehrimi akıtmak istediğim, böyle bir şey olamaz demek istediğim şeyler... Ancak olmuyordu işte. Bir türlü olmuyordu ve onun önüme koyduğu bu fırsat hayatımın sonu da olsa bir noktada çeliyordu aklımı.
"Ben, senin bahsettiğin o kirli dünyanın kirini temizlemekle meşgulüm," dedi parmaklarımın temasını silahını beline yerleştirerek kesen adam. "Kendi adaletimin terazisini kendim dengede tutuyorum. Elime bulaşan kanı soruyorsan da, kitabıma uymayanın arada katili de oluyorum."
"Sen açık açık beni tehdit ediyorsun," dedim korkuyla. Duruşuma pelesenk ettiğim o dik duruş, korkusuz bakış şimdi uymuyordu bana. "Ya sen öldüreceksin beni ya onlar..."
"Ben sana gerçekleri söylüyorum Cezayir menekşesi," dedi aramızdaki mesafe tamamen kapandığı, onun gözlerini kapayıp gizliden gizliye havayı soluduğu anda. "Ölümden başka bir şey demiyorsun ama gerdanında idamı verilen adamın korkusunu taşıyorsun." Anlamıyordum sözlerini. Aklım öyle karmakarışıktı ki idrakim yoktu. "Ben sana ölümü değil yaşamı vadediyorum. Hatta tam da şimdi, başkalarının hayatlarını da senin arzuna bırakıyorum."
⏳
Kendimi dipte gördüğüm, çaresizliğimin dermanının olmadığını düşündüğüm nice zaman oldu da bir gün eli kanlı bir zalimin ağına kapılacağım gelmedi aklıma.
Kötülüklerden korunmam için bana dualar eden dedem şimdi beni nikahına alan adamla birleşen geleceğimize okuyordu. Olmaz dediğim artık olmuştu. Kara saçlarıma örtülen beyaz örtüyü hışımla çektim yanımdaki adamın artık Allah katında eşim olduğunu söyleyen yaşlı adamın sözünün bitmesini beklemeden.
Gözümdeki yaş bir türlü dinmiyor, Ali bir türlü gelip beni kurtarmıyordu.
Yanımdaki adamın kuzeni olduğunu öğrendiğim o genç çocuk, Şahin, telefon etmek için kalktı yanımızdan. Ben de çıktım ve kendimi banyoya attım. Ağlamaktan içim çıkıyordu da canım çıkmıyordu. Son olsun istiyordum. Bu yaşlar o adamın görüp görebileceği ilk ve son yaşlar olsun.
Ben kapının ardında gücümü toplamakla meşgulken Şahin, Nezir Bey'e seslendi ve bir şeyler söyledi. Sonrasında ben banyodan çıktığımda Nezir Bey o eli kanlı zalimin yanına vardı. "Bu kadar kısa sürede haber salmak da ne demek?" dedi oğlunu sorgulamaktan çekinerek. "Sevenimiz ne kadar çoksa düşmanımızın nefesi de bir o kadar kulağımızın ardında. Ahra'nın karın olduğu, hatta onun kimin kızı olduğu ortaya çıkarsa—"
"Ahra'nın hayatımda olacak olması tüm olanlara da bundan sonra olacaklara değer." dedi daha fazlasını duymak istemeyen kesinkes bir ifadeyle. "Karımın uğruna bana düşman olacaksa tüm dünya, onun hayatımda olması pahasına canımı da koyarım ortaya soyadımı da. Yanımda yürümeye yüreği olmayanın arkamdan iş çevirmeye gücü yetecekse eğer, benim kapım dosta da açık düşmana da."
Sonra ben çıktım karşısına. Beni gördüğü her an, her yerde vicdanı sızlasın istedim. Beni nasıl bir zorunlulukta bıraktığının azabını çeksin istedim acımasızca.
"İstediğimi vereceksin bana," dedim bir dakika bile bekleyemeden. "Kapıma dayananlar, senin hayatıma girmene sebep olanlar her kimse bulacaksın benim için!"
Oysa az sonra söyleyecekleri ne zaman olursa olsun isteğimi dile getirmeme gerek bile olmadığını bana gösterecekti. Şahin, Payaslı'ya baktıktan sonra duraksadı. Benimle konuşmak için bile onun iznini beklerken kurduğu cümleler neler kaybedeceğimi, nasıl bir yaşam kazanacağımın fragmanını sızdırdı.
Şahin az biraz çekinerek "Servet Erdenil'i istediğin gibi anında getiremez karşına." dedi her neyi başardıysa bundan kıvanç duyarak. "Çünkü Payaslı, Servet Erdenil'in gündemini şu an beklenmedik bir şekilde canlandırdı. Karısının kapısına dayanan yedi adamını sana yasakladığı İstanbul'un yedi tepesinde yedi ayrı cesetle selamladı."
🥀
•İlk izlenimleriniz nedir?
•Ahra ve Payaslı hakkındaki düşünceleriniz neler?
Görsel içerikler ve duyurular için sosyal medya hesaplarımı takibe alabilirsiniz.






Yorumlar