10. Heves Nefse Hükmeder
- rubeyyka

- 7 Şub
- 32 dakikada okunur
Senin Yüzünden - İsmail Altunsaray
Dermanın Olayım - Ahmet Aslan
10. Bölüm
"Heves Nefse Hükmeder"
🥀
Avcılıkla uğraşan her insan bilir ki ceylan bu hayatta yakalanması en zor avdır. Öyle ki avcısını av yapar da canından vazgeçirecek duruma sokar. Ürkekliği ve can alıcı güzelliği, peşine hevesle takılan canilere kıskıvrak yakalanabileceğini düşündürtür çoğu zaman.
Oysa hayata tutunmak adına dahi savaşmak durumunda kalan bu canlı, başına dert olan güzelliğini de onu hedef durumuna sokan ürkekliğini de kullanmasını iyi bilir.
Yanıltmak, onun hayata tutunma biçimidir.
Şiirlere, şarkılara, cilt cilt kitaplara konu olan bu harikulade canlıya sahip olma hevesi, kimi avcıyı o canı ben alayım derdine düşürürken bu uğurda çoğu avcıya can da verdirtir.
Peşindekine illallah ettirir.
Çünkü ceylan, avcısının aksine hislidir.
Kaçar, kaçar kaçar…
Peşine düşen zalim avcısının vazgeçeceğini hissettiği an dönüp bir bakar.
Ona zaman tanır, yanıltır, yeniden peşine düşmesi için ürkekliğini kullanır.
İşte o son bakış çıldırtır. Şaşırtır. Peşindeki insana kaçanın kim kovalayanın kim olduğunu iş işten geçmişken hatırlatır.
Lakin unutulmamalıdır ki asırlardır güzelliğin temsili olan iri gözlerini dört açıp yaşama tutunmak adına, bir zalimin meramıyla gafil avlanmamak uğruna hep tetikte olması, onun makûs talihindendir.
Kadersizliğindendir.
İnsan yaşamı boyu kadersizliğine müdahale edebilmişse eğer, bunun o bedbaht günde hayatına bir güneş gibi doğan kadın sayesinde olduğunu düşünürdü, Harun Erdenil.
Bir çay bahçesinde etrafa saçtığı gülüşle onu yaşama döndüren kadın bir kumar oynamış, ikisine de hayalini yaşatmıştı.
Allah biliyor ya mahzunlukla kurduğu hayalindeki yuvada küçük bir canlıyı düşlediği hiç olmamıştı, Harun’un.
Bir baba yarasıyla yaşamaya çalışırken nasıl baba olunurdu ki?
Ancak kader bu ya…
Peş para etmeyen hayatının en değerli günüydü bir evladı olacağını öğrendiği gün. Bir çocuk gibi gizlice, korka korka, hüngür hüngür ağlamıştı çöktüğü duvar kenarında, sevdiği kadından kilometrelerce uzakta, bir başına.
Üzüntüden, sevinçten, duyduğu utançtan, gönlündeki hasretliğin ağır gelişinden ama en çok da doğmamış bir bebeğe karşı hissettiği suçluluk duygusundan.
Henüz eli ayağı, yüzü gözü olmayan bir canlının karşısında nasıl duracağından, tertemiz ellerinden nasıl tutacağından utanıyordu daha şimdiden.
Sevdiği kadının bencilliğiyle yeniden tanışıyordu.
Ah Bennu, diyordu yeniden; Ah Bennu sen bize ne yaptın?
Onlarsız kaldığı her an yüreğindeki canlar ne zaman aklına düşse iç çekerek ah Bennu, diyordu zaten kadersizliğin kurbanı ettiği yavrusuna doyamayışıyla.
Ah Bennu, ne yaptın…
Kızı Ahra ise tüm kadersizliğiyle şimdi eli kanlı zalim bildiği adamın karşısında savunmasız bir av misali köşeye sıkıştığını düşünüyordu duyduğu cümlelerle.
Onun dilinden dökülen beklenmedik tek bir isimle. Katrandan kara gözlerdeki anlamlandıramadığı o hisle.
Ben ne yaptım, diyordu korkuyla. Allah’ım ben neye bulaştım?
İçinde bulunduğu küvette bedenini sarmalayan buz gibi suyun zihnini dahi dondurması gerekirken o alev alev yanıyordu yalnızca, kendine dahi açıklamaya korktuğu bir tutkuyla. En çok da kaybettiği algılarına duyduğu ihtiyaçla.
Ancak karşısında rahatlıkla keyif çatan adamdan duyduğu kelimeler, üzerindeki keskin bakışlara karşılık hissetmeye başladığı korkuyla dudaklarından öylece firar eden gerçekler yalnızca bir hitapla havada kalmıştı.
Ghazaleh.
Ghazaleh, demişti ona. Bana bildiklerimi değil, bilmediklerimi anlatmakla başla, Ghazaleh; demişti daha adımlamaya yeni başladığı yolun sonuna geldiğini hissettiren bir tonlamayla.
Azem Devran Payaslı, sözleriyle irkilen ve ne yapacağını bilemeyen karısının bu halinden zevk alır gibi hafifçe gülümsedi.
Ahra’nın anbean kendini ele veren şaşkınlığını izledi.
Hafifçe aralanan dolgun dudaklarına, kendini korumak ister gibi farkında dahi olmadan yaslandığı köşesine ürkekçe daha da sinip omuzlarına dek bembeyaz köpüklerin içinde kalışına baktı bir yudumluk suyun muhtaçlığını gidermek ister gibi.
Payaslı’nın aklı almıyordu.
Üzerinden kendi elleriyle hoyratça çekip almak istediği bez parçasını süzüle süzüle omuzlarından düşürüp şu suya adımını atarken onun için yanıp tutuşan, ateşiyle kavrulan adamın nefsinden, dilinden düşürmediği hitabıyla damarına bastığı adamın zalimliğinden hiç mi korkmuyordu?
Sesini yeni yeni bulmuş gibi Ahra “Ne?” dedi gayriihtiyari. “Nasıl…” diye fısıldadı. Bildiği lisanı şaşırdı. “Sen—” titrekçe verdiği nefesini de zihnini de zar zor toparlayabildi. Gözyaşı dökmek ister gibi büzülen dudaklarına hakim olmaya çalışarak gözlerini kaçırdı hızla. “Anlatacağım hiçbir şey yok benim. Üşüdüm ben, çıkacağım.”
Kaçıp gitmek istediği yerden çıplaklığı nedeniyle ayrılamadığından hızla etrafına bakındı bedenine sarabileceği bir havlu için ama uzaktaydı.
Yerdeki elbisesine uzansa ve köpükler bedeninden sıyrılsa ıslanıp sırtına yapışan saçları yine onu savunmasız bırakacaktı.
Küvetin hemen dibindeki siyah gömleği gözüne kestirdiğinde “Kaçacak mısın böyle?” sözleriyle gözleri yeniden döndü karşısındaki adama. “Sen her istediğinde benden kaçabileceğini mi sanıyorsun, Ahra?”
Katran karası tekinsiz bakışlar ahu gözlü yavru ceylanın yüzünde dolanırken Ahra suyun içinde ayak bileğine dolanan parmakların hissiyatıyla yutkundu.
“Kaçmıyorum,” dedi, yüreğine çöreklenen hüzün ve baş göstermeye başlayan sebepsiz bir öfkeyle. Dayanamazmış gibi çenesini dikleştirdi. “Karşımdaki adamın kim olduğunu, ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorum sadece.” dedi feveranlıkla. “Ayrıca… Az önce… Bir daha bana başka başka hitaplarla konuşma. Benim adım, Ahra.”
Zaman zaman dile getiremeyişiyle kendi bile unuttuğu gerçeği o nasıl olurdu da bilebilirdi?
Az önce ayak bileğine sarılan parmakların tüy misali tenini okşayışını hissettiğinde üşüyorum deyişi yalan oldu çıktı.
Dışarıdan hissediliyor muydu bilmiyordu ancak her şey bir yana hala yanıyordu.
Ona, onun dokunuşlarına.
İşte sebepsiz sandığı öfkeyse en çok buna.
Eli kanlı zalim bildiği adamın bir dokunuşuyla yakılıp yıkılan doğruları masumiyetine sürdüğü kara bir lekeydi sanki.
Yırtılmış bir defter sayfasındaki kelamları hatırladı sonra. Annesinin özenli el yazısıyla nakış gibi işlediği o cümle…
Her şeye rağmen üzerindeki bakışlar altında korkusu siliniyor, endişesi yok oluyor, yalnızca güven bulduğu kanatlar altında onun dokunuşlarını hissetmeye devam etmek istiyordu.
Bu çatı altında ondan değil de kendinden nefret etmeye başladığını hissediyordu.
Gönlü kal, dese; aklı kaç kurtar kendini, diye yırtınıyordu.
Ailesiyle birlikte toprak altına girmiş bir ruhu barındırıyordu karşısındaki adamın zikrettiği isim. Kendi dahi ağzına almaktan geri dururken, kirleteceğinden çekinirken o nasıl böyle rahatça sarf edebilirdi o ismi?
Annesi ne de güzel işlemişti uzun saçlarına iliştirdiği kurdeleli tokasına, babasına göstermek için ne heyecanlanmıştı oysa.
O gün kendi elleriyle hazırladığı pastasının mumlarını anne babasıyla üfleyebilseydi eğer baba, diyecekti özendiği Türkçesiyle, baba ben Ghazaleh ne demek öğrendim. Benmişim o. Sırrınızı öğrendim. Ama söz aramızda. Kimselere söylemeyeceğim. Bu bizim aile sırrımız. Sadece sen, ben ve annem.
Benmişim annemin satırlar arasında sakladığı, benmişim babamın kurtuluş kapısı. Buydu Ahra’nın ansızın hatırladığı.
Payaslı yeniden kendi dilinde “Gazel…” dedi bu defa, derinden gelen bir tonlamayla.
Boşaydı Ahra’nın bu durumu yok sayışı.
Diline aşinalık kazandırmak ister gibi, gönlüne kazınan Ahra’sının yanına nasıl yakıştığını yeniden duymak ister gibiydi yeniden dile getirişi: “Gazel Ahra Erdenil…”
Hemen sonrasında memnuniyet duyarak “Payaslı,” diye ekledi. “Birkaç güne yalnızca Payaslı olacaksın, yavru ceylan.”
Dilinin ucuna gelen lanet olsun o güne seslenişini kendine sakladı, Ahra.
Kalbi korkuyla çarparken “Nasıl bilebilirsin ki?” dedi, hızla, konuyu hiç geçiştirmeden, yanıltmaya çalışmadan. “Yalnızca anneme babama ve bana ait olan bir sırrı nasıl oldu da öğrenebildin?”
Tedirginlikle kendi dilinde konuştuğunu dahi fark etmemesine gülümserken temas ettiği yeri yakan parmaklar bileğinden çekildi, karşısındaki adamın geniş omuzları, iki yana açılıp küvetin kenarlarına yerleşen kollarıyla daha da gerildi.
“Sen benim sorularımı cevaplıyor musun ki benden sana gerçekleri vermemi istiyorsun, ahu gözlüm?” dedi, kimin yuvasında olduğunu hatırlatır bir edayla, yavru ceylanına yakıştırdığı hitaplarla.
Zalimlikse asıl zalimlik buydu.
Neyi ne kadar bildiğini, neyi nasıl öğrendiğini asla belli etmiyor, tek bir duygu bile göstermiyordu.
Kenara kıstırıyordu.
Ahra yerdeki siyah gömleğe uzandı ve uçlarının ıslanmasını dahi umursamadan üzerine geçirdi, suyun içinden kurtulup hızla ayaklanırken.
Bir yandan hızla “Sen benimle oyun oynamaktan zevk alıyorsun ama ben hiç hoşlanmıyorum,” diyor, bir yandan da tek bir düğme iliklemeyle bedenini ondan koruduğunu düşünüyordu.
Oysa asıl şimdi enfes bir çekicilikle Payaslı’nın gözlerini şenlendiriyordu.
Küvetten çıktığında bacaklarından süzülen suları umursamadan omzunun yarısını açıkta bırakan gömleğin içinde kaybolmuş kolunu havalandırıp bir de parmak sallıyordu ona alttan bakan adama.
“Nereden öğrendin nasıl öğrendin bilmiyorum ama sakın,” diyordu korksa dahi geri adım atmayarak. “Bir daha sakın o ismi ağzına alma. Sakın bana karşı kullanma. Anlıyor musun beni? Sakın…”
Devran’nın bakışları nefsini uyandıran bedenden kendisine doğru tehditle sallanan parmağa çevrildiğinde “Hayırdır, yavru ceylan,” dedi başını hafifçe hareketlendirip göz kırparak.
Doğrusunu söylemek gerekirse belli etmese de epey şaşırmış, bir ceylan yavrusu tarafından tehdit edildiğinin idrakiyle duraksamıştı.
Açıkçası istediğini de almıştı.
Çenesiyle karşısındaki titreyen narin bedeni gösterdi. “Sen niye bu denli celallendin şimdi?”
Servet’i tahrik eden, onu kapıma kadar getirten bendim, dese; tüm bunları yaparken oyun içinde oyun çevirdim, bu ismi de bu uğurda kurban ettim, diye anlatmaya devam etse sahiden ne olabilirdi ki en fazla?
Yoksa sen de böylelikle mi öğrendin beni diye sorsa?
Bu yolun sonunda Azem Devran Payaslı’nın zalimliği uğrar mıydı ona?
Tüm bunları öğrenebilmek adına beni yemliyor musun diye sorsa mesela, alacağı cevapla sonrasında ne yapardı ki bu topraklarda kimsesiz, bir başına?
Ahra ansızın yaşadığı farkındalıkla üzerindeki hırçınlığı bir kenara bırakıp “Çünkü beni korkutuyorsun,” dedi tüm masumiyetiyle. Şimdi elini kolunu nereye koyacağını bilemez gibi duruyordu öylece çökmüş omuzlarıyla.
“Deniyormuşsun beni, baksana.” dedi kırgınlıkla. “Ben sana daha ilk günden hangi akla uyarak hilafsız güven duyuyorsam sen benim her hareketimi ölçüp biçiyormuşsun. Ali’yi de beni de deniyormuşsun işte.”
Cümlelerinde aklına gelmeyen yerlerde kendi dilinde konuşurken karşısındaki adamın zaten bunları anladığını da hatırlayarak “İlk andan beri dilimi anladığını benden sakladığını da unutmamak gerek.” diye çıkıştı istemeden, onu eşsiz bir keyifle seyreyleyen adama karşı.
Ahra “Kendini çok çabuk açık ettin ama.” diye mırıldandı, nerede ne halde olduğunu düşünüp ellerini saçlarına geçirdi, etrafına bakındı. “Ali’ye o gün sinirlenmeseydin belki de devam edecektin. Oynayacaktın benimle değil mi? Ben de her şeyden habersiz rahat rahat konuşmaya devam edecektim. Bir hatamı yakalamayı bekleyecektin belki de.” diye devam ediyordu konuşmasına, etrafına bakınmaya bir son verip az önce bıraktığı havluya uzanırken.
Ne söylediğinin pek de bilincinde değildi doğrusu. Çıkmak istiyordu etkisinden, onunla yalnız kaldığı banyodan, en çok da üzerindeki bakışlardan sıyrılmak istiyordu. “Senin gibi bir zalimden de bu beklenirdi zaten.” diye mırıldandı istemeden.
Ancak duyduğu dalgalanma sesiyle yeninden önüne dönemedi, olduğu yerde kalakaldı. Çünkü arkasındaki bedenin saklandığı sular altından çıktığına emindi.
Tam banyodan çıkmak için adım atacaktı ki koluna dolanan parmaklarla bedeni çevrildiğinde, Devran beline bağladığı havluyla duruyordu karşısında.
Üstelik az önceki keyifli halinden uzaktı bakışları, ifadesi epey ciddiydi.
Gözdağı verir gibiydi ansızın “Yemin olsun o dilinin zehrini bir daha böyle akıtmaya cesaretin olursa bahsettiğin o zalimlikle yaklaşacağım sana.” deyişi.
Ahra beklemediği bu tavırla ürkekçe kaldırdığı gözlerini cılız ışığın aydınlattığı yüze çevirdiğinde kararsız kalarak “Ne yapacaksın?” dedi sessizlikle. “Sırf sana gerçekleri konuşuyorum diye… Başkalarına yaptığın gibi beni de mi susturacaksın?”
Kafana esse beni de mi yok edeceksin demeye dili varmadı sanıyordu oysa kendi de biliyordu böyle bir şeyin mümkün olmadığını. Yine de tutamıyordu dilini, kendini. Üstelik günler önce sırf o herifleri yeryüzünden sildi diye teşekkür dahi etmişti. İçinde çırpınıp durduğu bu büyük ikilem tüketecekti sanki benliğini.
“Susturmam için öyle bir zorluyorsun ki beni, Ahra.”
Derin bir soluklanış sonrası adının dert yanar gibi tek solukta uzun uzadıya dile getirilişini dinledi, Ahra.
Sonrasında “Ben seninle ne yapacağım?” sözleriyle üzerindeki bakışlara yeniden odaklandı.
Ürkekçe duraksayan kadının, yüzüne bakması için çenesine uzanan eli narin tene dokunduğu an orada kendine yer edindi. “Nefsimi sınıyorsun, sınırlarımda dolanıyorsun.” dedi zalim dediği kişi, gözleri onun bedenindeki gömleğinin kapamadığı gerdanında, çıplak boynunda dolanırken bir iç çekti.
“Kendini kattığın cümleler için bir daha uyarmayacağım seni. Sesini de sözünü de benden hiç esirgeme isterim lakin sen benim kim olduğumdan dem vurup dilinin zehrini böyle akıtmaya devam edeceksen eğer sana kim olduğumu göstermekten hiç çekinmem.”
İstisnasız her gece soluklandığı boyna eğilip dudaklarını bastırdığında geri çekilmeden, Ahra’nın kaçmasına fırsat vermeden gömleğin eteklerinden içeri sızıp belinin iki yanına dolandı iri elleri. “İstiyorsun ki nefsime yenileyim, bana duyduğun nefreti körükleyeyim.” diyerek sundu ilk günden bu yana hissettiği gerçekliği.
O bedeni ne zaman havaya kaldırıp hemen ardındaki tezgaha bıraktı anlayamasa da Ahra’nın kaçıp gitmek isteyişini sonlandırmıştı kendince bacakları arasındaki yerini sabitlediğinde.
“Ama bilmediğin bir şey var, yavru ceylan…” dediği sırada gözleri çoktan dolgun dudaklarına düşmüştü büyük bir muhtaçlıkla. “Bu yolun sonunda bir ömür hasretinle yaşamaktansa nefsime yenilip nefretinle karşı karşıya kalmayı yeğlerim.”
Ahra’nın hızlanan nefesini, korkuyla yutkunuşunu, iri gözlerinin saniyelik de olsa aynı minvaldeki hedefe inişini fark ettiğinde zalimliğinin arkasına sığındı.
Elleri arasındaki çıplak tende keşfe çıkmak isteyen parmaklarını dinleyerek belinden sırtına kaydı geniş avucu, narin bedeni kendisine doğru çekti. Bu denli yakın olmak, bacakları arasında onun sert karnını hissetmek Ahra’ya bilinmez bir yolculuğun tedirginliğini hissettiriyordu.
Az önce önünde soyunup küvete girerken de, şimdi bacakları arasındaki ıslak çamaşırının karşısındaki adamın tenine dokunuyor olmasına da hiç utanç duymuyor oluşu onu daha da tedirgin ediyordu.
Payaslı göğsünde günlerdir çığ gibi büyüyen muhtaçlığı bir nebze olsun dindirmek ve aklını bulandıran dudaklarda soluk soluğa kalmanın tadına varmak için Ahra’nın çenesini kaldırarak yaklaştı karısının dudaklarına.
Üstelik, yavru ceylanının geri çekileceğini, onu iteceğini ya da bir şekilde engel olacağını bilirmiş gibi ince boynuna dolamıştı bir elini.
Yine de işitmişti onu durduran, tarazlı bir sesle “Benim nefretimi kazanmak için senin bir şey yapmana gerek yok.” deyişini. “Ben senin adını işittiğim ilk günden beri zaten nefret ediyorum senden.”
Ahra’nın itmesine, kendisini geri çekmesine gerek kalmamıştı, aralarındaki birkaç milimlik mesafede onu bu yoldan vazgeçirmek için.
Doğrusu vazgeçirdiği de söylenemezdi. Aksine körüklemişti Payaslı’nın dinmek bilmeyen hevesini.
Kıldan ince kılıçtan keskin bir ayrımdaydı şimdi. Karşısındaki kadını bir başka yangına atan buz gibi keskinlikle “İyi,” dedi Azem Devran Payaslı. Sinirlendiği neydi, öfkesi kimeydi kestiremese de rüyalarından eksik olmayan dudaklara hırsla uzandı. Dudakları arasında hissettiği yumuşak dolgunlukla aklını kaybedeceğini zannederken ağzındaki titrek, sıcak nefesle saniyelik öpüşü hoyratça derinleşti.
Omzuna dokunan parmakların hafif itişine rağmen, Ahra’nın yutkunuşuyla, sıklaşan nefesiyle, bakışlarındaki buğulanmayla daha da ileri gitmek istedi. Niyeti onu daha ilk andan kana kana içmek, güzelliğinin keyfini sürmek olsa dahi çekti kendisini geri. “O halde, bahsettiğin zalimliğimin ardına sığınıp karımın keyfini sürmem etkilemez sendeki beni.” dedi boğazdan gelen hırıltılı bir sesle. Dahasını istiyordu, çok daha fazlasını. Bir karşılık almayı. Dindirmek şöyle dursun şimdi korkunç bir muhtaçlıkla çekiyordu yoksunluğunu.
Parmakları her anlamda köşeye sıkıştırdığı kadının bacağını sarmalamışken ne kadar zor olsa da bedenini geri çekmeden, soluklandığı boyundan kulağına uzanan yolda duraksadı, nefsinin kurbanı olmayacaktı.
“Dilinden düşürmediğin zalimliğim sana uğramasın istiyorsan eğer…Biraz olsun uslu dur.” diye fısıldadı boynundaki tutuşu gevşetip yanağından dudaklarına kayan başparmağı az önce hırpaladığı pembelikte dolanırken. “Dur da başıma açtığın işleri bir halledeyim.” dedi derinden gelen sesiyle. “Sonra da karım olmanın karşılığını vereyim, istediğin gibi Servet’in leşini ayaklarına sereyim.”
Tamam mı, der gibi insanı yerine sindiren üstten bakışlarıyla bir cevap bekledi ve bu hissiz hali karşısında Ahra’nın sığındığı ürkekliğe iç geçirerek baktı, görüyordu, neye uğradığını şaşırmıştı.
Kabul edercesine hafifçe başını sallayışına, gözlerini gözlerinden hızla kaçırışına, ne diyeceğini bilemeyen haline, suskunluğuna, yutkunuşuna, çekingenliğine baktı doyasıya.
“Şu yalan dünyada her şey…” dediği sırada karısının alnına dökülen saçlarını düzeltme bahanesiyle ay gibi ışıldayan tenini okşadı; bu dokunuşla yeniden Devran’a baktı Ahra, nadide bir çiçeği andıran mahzun bakışlarını, onun güzel gözlerini yeniden görebildiğindeyse “Her şey duvar kenarına sinmiş bir çift ahu göze denk gelene dek.” diye tekrarladı Payaslı. “O kutlu günden sonra her şey senin uğruna.”
Diline gelen her bir kelamı yuttu Ahra. Olur da ağzını açtığı an onun zalimliğinden dem vurursa iradesine duyamadığı güveni karşısındaki adama duyuyor olmasına hissettiği kırılganlıkla Payaslı’nın sert göğsüne uzandı eli.
Güçsüz bir dokunuşla elinin altındaki bedeni yerinden oynatamayacağının bilinciyle geriye itti. Ondan kaçıp gidebilmek için bile onun izni gerekliydi sanki.
Oysa Devran o izni verdi, çok değil, biraz, giderken bile tenini hissedebileceği bir mesafeyle geri çekildi.
Ahra’nın o küçük boşluktan arkasına dahi bakmadan hızla kaçışınaysa hiçbir şey demedi.
Gözlerinde gördüğü büyük ikilem Payaslı’ya şimdilik yeterdi.
⏳
Ahra, gün aydınlanınca koca yataktaki yalnızlığıyla sıyrıldı derin uykusundan. Gece boyu bir başına olduğunu düşünerek ve buna rağmen geceyi huzurla geçirmiş olmasına şaşkınlık duyarak bakındı etrafına.
Oysa nasıl sinirliydi ona, nasıl öfkeliydi geceyi bir başına geçirmiş olmasına asla dinmiyordu hisleri.
Edindiği alışkanlıktan mıdır nedir, yanındaki boşlukla gece ne de zor geçmişti uykuya. Misal gece yatağına gelmiş olsa ona, git buradan, diyeceğini bildiği halde gelmemiş olmasına da onun nerede olduğunu bilmiyor olmasına da kızgındı.
Ya da öyle habersizdi ki yeryüzündeki duyguların geniş yelpazesinden, hissettiği her doruk noktasını, aklını karıştıran her detayı öfke, sinir, hırs, hırçınlık ya da inat olarak isimlendiriyordu ve en çok bunlarla içli dışlı olduğundan kendi içinde kendiyle ettiği kavgalarla kalıyordu.
Yatağın içinde uykusundan tamamiyle koptuğu anda kalkmak yerine kendine zaman tanıdı. Eli başucundaki telefonuna uzanacak gibi oldu ve sonra hemen vazgeçti.
Ne diyecekti ki, nasıl soracaktı nerede olduğunu.
Günler sonra ilk defa içinden söküp atamadığı o korkuyla karşı karşıyaydı. Tek başına, koca bir çatı altında, bu çatı ona ait bile olsa, ilk defa bulunduğu topraklarda kimsesizliğiyle baş başaydı, korkmayıp da ne yapsaydı.
Aniden akmaya başlayan gözyaşlarına karşı çıkamadan, kimileri için varlığının fazlalık sayıldığı şu zalim dünyada yok olma isteğiyle bedenini küçültebildiği kadar küçülttü içini çeke çeke ağlamaya başladığının dahi farkına varamadan. Sanki sığındığı yatağın ucundan azıcık öteye hareket etse başına bir felaket gelecekmiş endişesiyle üzerindeki nevresime daha da sarıldı.
Ne zaman böyle olsa, ne zaman yok saydığı yaşanmışlıklar ansızın omuzlarına yük olsa en acı şekilde ölmeyi ve bir an önce anne babasına kavuşmayı dileyen yüreği şimdi niçin onların da yaşamasını, yanında olmalarını istiyordu anlayamadı. Nefsine ağır gelen heveslerini, en basitinden yaşamaya heveslenmeyi bırakmamış mıydı ölümle ilk burun buruna oluşunda. Bir çocuk parkında. Kim olduğuyla yüzleştiği o ilk anda.
Dakikalar sonra, bedeni rahatladığında, akıttığı yaşların yorgunluğuyla rotasına aşina bir kuş gibi titreyerek boynuna uzanan parmakları, göğüs oluğunda var olmayan hayali bir kolyenin ucunu avuçladı.
Sonrasında parmakları hafifçe dudaklarına havalandı. O dakikadan bu yana nasıl da yok sayıyordu ama o sert, ani baskıyı.
Dilinden düşürmediği zalimliğiyle böyle mi tanışacaktı?
Dün geceyi, bazı geceler rüyalarına giren o anlardan biri gibi kabul etmek istiyor, gerçek olmadığını iddia ederek sırtlıyordu devamını yaşama arzusuna duyduğu utancını.
“Ben nasıl bir şeyin içine düştüm böyle…” diye mırıldandı Payaslı’nın dünkü ciddiyetini, kendi dilindeki zehrin onda bıraktığı siniri yeniden gözleri önüne getirdiği sırada.
Kalkıp yüzüne buz gibi suyu vururken de ayna karşısında yeni uyandığından, biraz da ağladığından sebep şişmiş dudaklarından gözlerini kaçırırken de yok sayıyordu işte, kendince.
Üzerindeki geceliğin sıyrılmış askınından dahi utanıyordu sanki çıkıp gelse birden, ne zaman görse onun düzelteceğini bilir gibi. Dokunuşunu hissetti. Omzundaki askıda, alnındaki tutamlarda, yüzündeki iki minik noktada, saçlarında, boynunda…
Buz gibi suyu bir defa daha çarptı suratına. Odaya geri döndüğünde, dün ıslak bedenini gizleyen siyah gömleği öylece yerdeydi. Hemen üzerindeyse kendi küçük iç çamaşırı.
Gözlerini kaçırdı. Soğuk parmaklarını ensesinde dolaştırdı.
Gece iyi ki yalnızdı.
Dün gece, odaya girdiği an sanki gömlekle değil de gömleğin sahibiyle tartışır gibi fırlatıp atmıştı üzerindeki ıslak kumaşları. Kurulanıp çıplak tenine telaşla geçirdiği geceliğiyse şimdi sakinlikle çıkardı ve açtığı devasa dolapta onun kıyafetlerinin yanına özenle yerleştirilmiş kıyafetlere baktı.
Bulunduğu değil, bulunma ihtimalinin var olduğu her yerde, kendisi için donatılan eşyaları gördükçe bir buruklukla doluyordu işte.
Bir yanı onun kim olduğunu hatırlatıp dururken, bir yanı bir zamanlar iki lokmaya, sıcak bir çatıya, temiz bir çamaşıra duyduğu muhtaçlığı hatırlatıp duruyordu ona.
Bir takım çamaşır ve yürüyüş için seçtiği rahat kıyafetleri üzerine geçirdiğinde devasa boyuttaki dolaplardan çekildi ve bir iç geçirmeyle baktı etrafına. Çıkardıklarını topladı. Saçlarını sıkı bir atkuyruğu yaparken daha önce hiç aylar, yıllar boyu ayrı kalmamış gibi, atlarına duyduğu saatlik hasretlikle gülümsedi.
Her şeyden önce yalnızca bunun için bile en büyük teşekkürü edecekti.
Azem Devran Payaslı’ysa aynı saatlerde, çiftlik evinin kış bahçesinde, ahu gözlü yavru ceylanının kolları arasından erkenden çıkmak zorunda kaldığına duyduğu hoşnutsuzlukla dinliyordu karşısındaki adamı.
“Yapılacak iş değil bu,” dedi Ersoy, gözlerinden uyku akarken. “Dirisinden hazzetmediğim adamın ölüsüne de sahip çıkacak değilim ama sırf Şahsenem’e istediği düşmanlığı vereceksin diye tutunduğu tek dalı da elinden alma derim. O mezarın başında, o otel odasında geçirdiği vakti sen biliyorsun. Taylan’ın ailesi bir yana, Şahsenem bunu kaldıramaz.”
Ersoy, karşısındaki adamın lafının üzerine laf söylenmeyeceğini elbette çok iyi bilirdi, Payaslı’nın lafını ikiletmek yürek isterdi, zaten haddine de değildi ancak bu işin sonunda herkes bir yana kendi kız kardeşine de yine en çok kendisinin üzüleceğini bilirdi.
Devran’ın, önündeki sehpanın üzerinde sıralanmış ilaç kutularından Ersoy’a kalkan sert bakışları da onu susturmaya, durması gereken o sınıra ulaştığına anlamasına yetmişti.
Son zamanlarda yalnızca kolunda bir çanta gibi taşıdığı Türkiye Güzeli sevgilisini de gece eğlencesini de geride bırakıp sabahında karşısına dikilmesine neden olan asıl olaya dönerek büyük ilaç kutularını gösterdi.
“Bugün öğlen saat üçte üniversitede Servet Erdenil’in Sağlık ve Fen Enstitülerine, araştırmacı vakıf üniversitelerine ortak bağışlayacağı laboratuvarın resmi açılış törenini yapacaklar.” dedi asıl amaçlarının ne olduğunu çok iyi bildiğinden tiksinti duyarak.
“Herhangi ters bir durum olmaması adına etraflarına öğrencileri de toplayacaklardır. Çocuklar için etkinlik falan ayarlamışlar katılım çok olur. Teslimatı da bu saatlerde yola çıkaracaklar, tırların hepsi hazırda bekliyor iki gündür, bir kısım gerçek ilacı önden gönderip asıl rotadan devam edecekler, aynı noktaya ruhsatsız ilaçları da peşinden gönderecekler, onda sıkıntı yok. Sonrasında bir tır kadar kaçak makaron yakalatacaklardır, önden yem gibi sürecekler sigara makaronlarını anlayacağın. Son part, bunlar, incelemek istersin diye getirdim, orospu çocukları bire bir gramajına kadar ayarlamışlar, nasıl oluyorsa her türlü cihazdan da sorunsuz geçiyor, merminin boyutuna, ağırlığına göre de kendilerince sınıflandırmışlar. Ne yapalım? Açalım mı yolları?”
Payaslı’nın düşünceli bakışları yeniden önündeki ilaç kutularına çevrildiğinde “Protokole kim dahil?” diye sordu yalnızca.
“Biliyorsun Servet korkak adamdır, o yüzden liste epey kalabalık ama kesin olarak kimler törene katılıyor dersen öğrenirim. Teslimattan haberi olmayan, siyasi propaganda amacıyla davete icabet edenler de olur, canlı yayında yayalım dersen—”
Aklına yatınca Ersoy’un cümlesinin bitmesine dahi izin vermeden “Basından adam sokun içeri,” dedi derin bir soluklanışla. “Sorularını sorsunlar, cevaplarını alsınlar. Sonrasında Ahra hakkında yalan dahi olsa ne bir görüntü ne bir haber ne de bir bilgi görmeyeceğim, Ersoy,” dedi sertlikle. “Yayını kestikten sonra, unutma. Oradan biri kayıt alır, yayınlar, kanallara satmak ister; senden bilirim, cezasını da sana keserim.”
Ersoy emir almış bir asker edasıyla başını salladığında ayaklandı, “Unutmadan,” dedi kararsızlıkla. “Deniz, Yasmin’le konuşmuş, düğünden önce seninle görüşmek istiyor.”
Ersoy, Devran’dan olur da verirse diye bir cevap beklediği sırada Ahra çoktan arka bahçeye çıkmış yürüyordu. Onu hiç sevmeyen Süslü’ye bile muhtaçtı işte şimdi. Yanında biri olsun istiyordu yalnızca.
Onu sevmesin, hiç istemesin ama sadece yanında ona bir dost olsun. Bir kediye bile tamamdı hisleri.
Dile getirmekten çekinse de en çok da Ali’yi istiyordu yanında ama korkuyordu da Payaslı’dan bunu dilemeye, özellikle dün onunla o küvetteyken çözülen dilinden dökülenlerden sonra.
Yüksekten bir “Gelin Hanım,” hitabıyla resmen olduğu yerde korkuyla sıçradı ancak arkasını döndüğünde ona mahçup bir halde bakan Şahin’i görmek yüzünü sahiden gülümsetti.
Şahin sabah sabah takındığı neşeli halin yanında “Özür dilerim,” dedi yumuşakça. “Korkutmak istemedim, uzaktan seslendim ama duymayınca sesimi yükselteyim dedim.”
Ahra’nın belki de canını en çok yakan şey Şahin’in gözlerinde gördüğü o histi. Acıyor gibi, sanki haline üzülüyor gibi, tam anlamıyla adlandıramasa da biliyordu ki daha ilk andan her şeyin şahidiydi.
Bu evliliği istemediğinin feryadını da duymuştu, akıttığı göz yaşlarını da görmüştü. Nikahında şahidi bile olmuştu ya dahası nasıl olsundu.
“Ben düşünüyordum,” dedi Ahra hızla. “Fark etmedim birinin geldiğini. O yüzden…” En çok da bundan korkmuştu işte şimdi. Yalnızca birkaç hafta önceki Ahra neredeydi? Gülümsedi, bozuntuya vermedi. “Sen neden geldin?”
Bu defa şaşkınlıkla gülen Şahin oldu. “Rahatsızlık verdiysem hemen gideyim?” dedi alınganlıkla. “Yengemiz evden de kovdu iyi mi?” diye söylendi kendi kendine evhamla.
Yanlış anlaşılmış olmanın verdiği utançla “Ben öyle demek istemedim,” dedi bozularak, Ahra. Zaten kimi kimin evinden kovuyordu, iyice sıkıntı basmıştı üzerine. “Ama sen beni hep yanlış anlıyorsun. Niçin kovayım seni? Ben seni seviyorum.”
Ahra’nın içine düştüğü telaşla kendini anlatmaya çalışması, kelimelerini seçememesi, anlaşılmamaktan korkması epey sevimli geldi Şahin’e. “Eyvallah,” dedi içtenlikle. “Bilmukabele.” Göz kırptı. “Ama siz de beni hep yanlış anlıyorsunuz Gelin Hanım,” derken anlamıştı Ahra kendisini taklit ettiğini. “Her defasında düşüyorsunuz aynı tongaya.”
Ahra tonga ne demek çözmeye dursun Şahin, Ersoy’un “Neredesin oğlum sen kaç saattir?” fırçasıyla irkildi.
Önce sesi sonra da kendisi ulaştı ayaküstü sohbet eden ikilinin yanına. Bir baş selamıyla “Günaydın,” dedi Ahra’ya. Hemen sonrasında “Hadi geç çabuk,” direktifiyle Şahin’i harekete geçirdi. “Bekletme daha fazla.”
Şahin ise “Helikopterle iki dakikalık iş,” diye yakındı ağzının içinden. “Kaç saattir yoldayım.” Ahra’ya döndü hızla “Aramızda kalsın ama senin kocanda hafiften cimrilik var haberin olsun.” dedi ayağını ona göre uzat der gibi. “Hiç paylaşımcı biri değil.” diye de ekledi ama cümlesini bitirdiği an ensesinde soğuk terler hissederek sarsıldı resmen. Ne bileyim, Ahra bunu da ciddiye alır, ulu orta söyler de başını yakar korkusuyla sustu anında. “Ahra anlıyorsun değil mi beni?” dedi ufacık bir çocuğu tembihler gibi. “Şaka yapıyorum. Ciddi değilim sözlerimde.”
O sırada Ahra’nın aklındaki tek şey onun şu an burada oluşuydu.
“Zevzekliğin sırası değil,” dedi Ersoy son derece soğuk bir duruşla. “Adamlar aracını boşalttıysa geç görün Payaslı’ya sonra işimiz var seninle. Burada durup sohbet edeceğine acele et biraz.”
Ahra ilk defa kırıldığını hissetti. Birkaç kelimelik sohbeti bile herhangi bir işten çok daha kıymetsiz çok daha önemsizdi oysa ne de hoşuna gitmişti Şahin’i görmek. “Devran nerede?” diye sordu ama sanki onun adını dile getirişinden bile kendisini yanındaki bu iki adama ele verecekmiş gibi hissetti.
“Kış bahçesinde,” dedi Ersoy kestirip atar gibi, hemen sonra çalan telefonunu aldı eline, sıkıntıyla baktı ekrana. Şahin, kim, dercesine baktığında “Kunduracı,” dedi Ersoy sıkıntılı bir soluklanmayla.
“Payaslı’nın haberi var mı?” diye soran Şahin iken, belli etmeden, yok, dercesine başını sallayan ve “Sen git, bekliyorum ben seni arabada, çabuk ol.” diyen yine Ersoy’du. İki arada bir derede “Bahsetme sakın bundan,” diye de tembihledi üstelik.
Ahra, Ersoy ile kaldığında ve telefon yeniden çalmaya başladığında Ersoy müsaade isteyerek Ahra’dan uzaklaşırken aramayı yanıtladı. “Kunduracı,” dediğini duydu Ahra. “Açtın arayı. Görüşelim.”
⏳
Çok değil, birkaç dakika sonra dönüp eve geri gidecekken onu gördü karşısında.
“Günaydın Gelin Hanım,” dedi Payaslı, karısının kendisini fark ettiği halde pas vermemesiyle.
Üzerinde bedenine oturmuş siyah boğazlı bir kazak, aynı renkte bir pantolon ve tek eline sığdırdığı birkaç ilaç kutusuyla ilerliyordu karısına.
Tek hareketiyle adamlardan biri geldi, elindeki kutuları alıp hızla uzaklaştı.
Gördüğü çiçekleri eğilip kokladığını, dolanırken ağaç tepelerine merakla baktığını görmüştü son birkaç dakikada. Ve hatta bir ağacın dallarına uzanıp uzanamayacağını hesap edişini dahi anlamıştı. Etrafındaki korumalara bakışını, bir yardım bekleyişini ama onlara yaklaşamayışını.
Tam karşısında durduğunda “Günaydın.” dedi Ahra da. Gözlerini kaçırıp etrafa bakınma isteğini zorla bastırırken doğrudan karşısındaki katran karası gözlere dikti gözlerini.
Oysa karşısındaki adam hiç çekinmeden içi gide gide seyretti ayazda pembeleşmiş yanakları, aklını bulandıran dolgun dudakları, sinir harbiyle çakmak çakmak ışıldayan ahu gözleri.
Hiç beklemediği bir anda hiç beklemediği bir soruyla şaşırdı kaldı Payaslı.
“Gece neredeydin?”
Sen bana hesap mı soruyorsun dese, ki acayip hoşuna giderdi, Ahra’nın ürkeklikle geri adımlayacağını; tüm gece kollarının arasındaydım, sen de koynumda epey huzurdaydın dese, inkarın en alasını tadacağını anlamıştı.
“Hayırdır, yavru ceylan?” dedi göz kırparak. “Sen bana hesap mı soruyorsun?”
Ahra’nın dudakları aralandı, kapandı, göğsü nefesiyle havalandı ve ne dese kendi zararınaydı, farkındaydı.
En sonunda dayanamadı, “Hesap sormuyorum,” dedi mesafeli bir tonlamayla. Sonrasında o yatakta nasıl uyandığını hatırladı ve kendi dilinde, kendini en iyi şekilde ifade edebileceğini düşleyerek devam etti. “Ama o yatağa canın istediğinde girip canın istemediğinde girmeyeceksen, gecenin bir yarısı uyandığımda yanımda olmayacaksan ve beni yaşadığım o korkuyla yalnız bırakacaksan ben sana hesap sormadan sen kendin o hesabı vereceksin bana.”
Azem Devran Payaslı’yı öfkelendiren belki de Ahra’nın kendisine dahi açıklamaktan geri durduğu o üstü kapalı imaydı.
Sahiden tanır olmuştu karısının dilindeki zehrin tadını.
Lafımı söyledim, çekip gideyim, ayağına hızla arkasını dönüp ilerlemek istediğinde koluna sarılan el durdurdu Ahra’nın hareketini.
Sertçe “Sen bana baksana!” diyen Payaslı’ydı bu defa. “Bana neyi ima ediyorsun sen, Ahra? Sen kendini yine hangi cümleye ne niyetle kattığının farkında mısın?”
Koluna sarılan tutuşla onun koca gövdesine döndüğünde neredeyse burun buruna geldiği adama baktı dinmek bilmeyen bir hırsla. “Dün ben seni ittim,” dedi, bir an olsun dudaklarına kayan bakışlarını yeniden katran karası gözlere kenetlediğinde. “Sen de gittin!” Tıpkı dün geceki gibi karşısındaki bedeni itti. Bu defa başarısızdı itişi.
Sabırsızlıkla, baskın bir tonlamayla “Ee,” dedi, Devran da sözlerinin devamını beklerken. “Sen beni ittin. Ben de başkasına mı gittim?” diye sordu meydan okurcasına.
“Bu üç oldu, Ahra.” dedi insanı yerine sindiren keskin bir ses tonuyla. “Üçtür kaldıramayacağın adımlar atıyorsun, benden bir geri adım gelmeyince de öfkeni böyle kusuyorsun. Ama aklından çıkardığın bir şey var. Ben senin her bir zerreni köpekler gibi istiyorum. Anladın mı? Sen benim önüme açık kart koyarsan ben o kartı kendi lehime kullanmaktan çekinmem.”
Bakışlarında, dokunuşlarından, üstü kapalı laflarından hissettiği gerçekliği açık açık duyuyor olmak Ahra’yı utançtan konuşamaz hale getirmiş olsa da asıl dilini lal eden sözlerinin ucunun nereye gittiğini hesap edememesiydi.
Ben tam olarak öyle söylemek istememiştim, demek istese dahi anlamsızdı artık. Güçlükle “Senin yüzünden,” dedi titreyen çenesini olabildiğince sıkarken. “Sen bana yolumu şaşırtıyorsun.” derken dalgalanan zarif sesi kor ateş oldu da Payaslı’nın yüreğini dağladı. Ahu gözlü yavru ceylanına az önceki sert tutumu vicdan yüküyle ağırlaştı.
“İçimden bir his yolununu şaşıranın bir tek ben olmadığını da söylüyor bana.” dedi anlamadan dinlemeden de olsa kalbini kırdığını hissettiği adama duyduğu kinle. Üstelik belki de bir ihanet ya da ne bileyim gizli saklı bir iş dönüyorsa Payaslı’nın da üzülmesini, şüpheye düşmesini diledi. “Ersoy biriyle görüşecekmiş.” dedi. “Az önce onu ısrarla arayan biri vardı. Ve senin henüz bilmeni istemiyor ya da zaten bildiğin bir şeyi şua n için saklıyor. Benim duyup anlamadan bile rahatsızdı.”
“Kim?”
“Bilmiyorum, garip bir isimdi.” dedi Payaslı’nın gözlerindeki kuşkuyu hissettiği anda rahatlıkla. “Bir isim bile olmayabilir, garipti.”
“Varsayalım ki böyle bir durum var.” dedi Payaslı ağır ağır. “Böyle dökülmek yerine zevkle izlemen gerekmez miydi uğrayacağım ihaneti? Madem söyledin, devamını getir.”
Ansızın “Sen beni babamın ailesinden korurken ben de kendimi senin ailenden koruyorum,” dedi Ahra daha da ileri giderek. Çok sonra sınırını yeterince aştığını gördüğü anda ürkek bakışlarını kaçırdı ve “Hani para biriktirmek için bir kutu oluyor ya…” dedi zihnini zorlayarak. Ama ne derse desin karşısındaki adamdan istediği herhangi bir his göremiyordu.
“Kasadan mı bahsediyorsun?”
“Hiç mi kavanozu delip içine para doldurmadın.” diye sordu anlaşılmamanın verdiği boğucu hisle. Bu ailenin onun Türkçesiyle alıp veremedikleri neydi anlayamıyordu artık.
Azem Devran Payaslı bu konuşmadaki ilk tepkisini soğukça gülerek vermişti: “Kumbara mı demek istiyorsun, ahu gözlüm.”
Az biraz bozulmuştu doğrusu. “Evet öyle bir şey gibiydi,” dedi istediği o yakınlığı yeniden göremeyince. “Kumbaracı olabilir.”
Derin bir soluklanışla “Ersoy’un bana ihanet ettiğini mi düşünüyorsun sahiden?” diye sordu bu defa. Payaslı’nın sorusunda Ahra’nın adını koyamadığı bir yumuşaklık, bir hoşnutluk söz konusuydu işte şimdi.
Düşündü ve tüm şeffaflığıyla yanıtlamayı daha doğru buldu: “İçimden bir his bugün etmiyor olsa bile yarın bir gün mutlaka edeceğini söylüyor.” dedi güvendiği tek adama tüm güvensizliğini açık bir kitap gibi ona sunduğu sırada. “Belki Devran Payaslı’nın gözdesi olduğundan belki de var olan herkesin tüm bu hanedanlığın tek sahibi olarak seni bildiklerinden… Sen bana, heves nefse hükmeder demiştin, kimin neye heveslendiğini bilemezsin.”
“Sen geç içeri, ben de geleceğim şimdi.” dedi, karşısındaki kadının bembeyaz tenindeki soğuk kızarıklıklarına içi giderken.
Oysa Ahra az önce hiçbir şey yaşanmamışçasına, aynı mahzunlukla “Gitmeden önce senden bir şey isteyebilir miydim?” diye sordu çekinerek. “Ünal’ı burada göremedim. Şahin de Ersoy da kaçar gibi gitti benden. Benim boyum da yetmez gibi… Kimden isteyeceğimi bilemedim.”
Devran son demlerindeymişçesine gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. “Ahra,” dedi tek solukta. Dert senden, deva senden; dese aynı manadaydı karısının adını soluklanışı. İsteyebilir miyim diye soruyor olmasına da sözlerini çekine çekine dile getiriyor olmasına da korkunç bir nefsile baktı.
“Eğer tadı şekerliyse…” diyordu bir de ürkekçe. Sanki hayır dese anında kapayacaktı tadı damağından gitmek bilmeyen dudaklarını. “Şuradaki mor meyveden bir tane koparır mısın bana?” Parmağının ucuyla hemen yakınlarındaki erik ağacını gösterdi.
Bereketli topraklarının en verimli limanıymış gibi toplanıp dallarını aşağıya sarkıtan bir ağaçtan yalnızca bir tane istiyor olması, onu bile şart koşup çekine çekine dile getirmesi Payaslı’nın ağrına gitmişti.
Uzandı, koca avucunu kopardıklarıyla doldurmadan önce her defasında “Yeterli, ziyan olmasın, kim yiyecek hepsini…” mırıldanmalarıyla gülümsemek istedi yaralı yavru ceylanı.
“Bak bakalım şekerli miymiş tuzlu muymuş,” diye takıldı kendince, avucunu uzattığında onun ince zarif parmakları iki büyük eriği avuçlarken. “Tatlıysa da mayhoşsa da artık bahtına.”
“Bahtıma kaldıysa dikkat edeyim de zehirlenmeyeyim,” dedi gülüp geçerek ama Devran’ın yüzündeki o ince gülüş gizlice yok oldu.
“Yıkayıp getirsinler,” demesine kalmadan Ahra üzerindeki ince buğuyu elleriyle temizleyerek almıştı bile ilk ısırığı.
Gözleri iri iri açıldığında, eve doğru adımlarken tepkisini gözetleyen adama döndü heyecanla. “Ne tatlı ne lezzetli bir şeymiş bu… Ne güzelmiş tadı.” dedi şükranla. “Teşekkür ederim.” dedi sessizce. Ansızın pişmanlıkla kabarmıştı yüreği, karşısındaki aksi adama karşı. “Dün ilk defa gördüğüm andan beri çıkmamıştı aklımdan.” Neden sonra hızla elindeki diğer eriğin buğusunu da temizledi, ortadan ikiye kolayca bölününce bir diğer yarısını onun dudaklarına doğru uzattı. “Sen de tadına baksana. Canın çekmiştir belki.”
Payaslı uzatılan lokmayı almak yerine Ahra’nın gülen gözlerine bakınca uzun uzadıya, Ahra ne yaptığının farkındalığıyla geri çekilip elini indirecekti ki boştaki elini karısının bileğine doladı Payaslı ve dudaklarına götürdüğü gibi afiyetle yedi: “Dün bir bugün iki. Tadına senden, senin elinden bakıp da şükretmeyeceğim hiçbir tat yok.”
⏳
Kucağındaki eriklerle, dudaklarındaki içli tebessümle, arkasında onun için toplatılan kasa kasa meyvelerden bihaber girdi içeri Ahra.
Yalnız olduklarını düşündüğü anda büyük mutfakta karşısında beliren kadınla anında geri adımlasa da bu defa yalnız olmadığıyla, onu takip eden bir bedenin sıcaklığıyla rahatladı.
Orta yaşlarda bir kadın, envai çeşitle donatılan kahvaltı masasında bir eksik olup olmadığıyla ilgileniyordu hızlı hızlı. “Her şey hazır, Devran Bey,” dedi ve büyükçe bir sahanı ocaktan alıp masaya yerleştirdi.
Göğsünde pare pare kabaran yoksunluklara bir yenisi daha eklendi. Merakla doldu içi. Güvenli bir çatı altında, yalnızca kendine ait dört duvarı bulunan biri, nasıl donatırdı ki evini? Yemek yediği tabağı, su içtiği bardağı, hatta belki de duvarlardaki renkleri bile kendi seçebilirdi.
Yalnızca iki kişi olmalarına değin yapılan hazırlığı görünce şaşkınlığını gizlemekte zorlandı Ahra. Kadın, Ahra’nın masadaki yumurta çeşitlerine baktığını görünce, bir telaşın eşiğinde, “Gelin Hanım, sizin özel olarak istediğiniz bir şey var mıydı?” deyiverdi. “Devran Bey soslu kavurmalı yumurtayı pek sever, sizin için de çeşit çeşit yaptım ama aklıma gelmeyen bir şey olduysa eğer hemen hazırlarım.”
Ahra inanamazmış gibi güldü. “Teşekkür ederim,” dedi düşünülüyor olmanın verdiği o tatlı hisle. “Elinize sağlık,” derken eli boş midesine gitti. “Biz—” dedi sonrasında Devran’ın iştahıyla baş edemeyeceğini bildiğinden “Ben şimdiden doydum bile.” diye devam etti sözlerine.
Kadının gözleri ışıl ışıl oldu birden. “Canınızın çektiği bir şey varsa hemen hazırlarım, elim hızlıdır.”
Elini karnından çekip başını iki yana sallamakla yetindi Ahra.
“Servise başlayayım ister misiniz?”
Devran, “Bu kadarı kafi,” dedi direkt. “Sen gidebilirsin.”
Kadın lafını ikiletmeden bir baş selamıyla mutfaktan çıktığında Ahra inanamazmış gibi Azem Devran Payaslı’nın ocaktan aldığı çaydanlığı masaya yerleştirişini izledi.
“Otur hadi, soğutmadan başla.” dedi Devran da izlendiğinin farkındalığıyla.
Ahra’nın masadaki sahanda, soslu kavurmalar arasındaki göz göz yumurtalardaki çekinceli bakışlarını gördüğündeyse “Başka bir isteğin mi var?” diye sordu.
Ancak aldığı “Biliyorum, gereğinden fazlası zaten karşımda, çoğuna yazık günah da olacak aslında ama ben başka bir şey yapabilir miyim?” sorusuyla dondu kaldı sanki. “Evde, yani diğer evde mutfağa ne zaman girsem elimi ne zaman bir şeye atacak olsam herkes önüme diziliyor ve ben utanıyorum. Sakız’la Gofret’ götüreceğim havuçlara bile dokundurtmuyorlar elimi.”
Payaslı, kök salmamış bir fidan gibi savrulduğunu gördüğü kadına “Bir daha böyle bir şey için izin istediğini duymayacağım,” dediğinde Ahra onu sinirlendirdiğini ve hatta çok yanlış bir şey yapmış olabileceğini düşünerek sinmek istedi olduğu yere.
Oysa “Ahra bu ev senin, girdiğin gireceğin her çatı senin. Emrimdekiler, aklından geçenler, önüne konan, ardında senin için sırada bekleyen her şey herkes senin.” dedi sert bir tavırla. “Sen neyin çekincesini duyuyorsun hala?”
Ansızın gelen hevesle “Tamam,” dedi Ahra mutfak dolabına doğru adımladığında. “Kendime patlamalı yumurta yapacağım. Çok güzel görünüyor o sahandaki şey ama onun içinde et var. Sadece yumurtasını yapacağım olur mu?”
Arkasından bakakalan adamsa “Af buyur?” dedi ne yapacağını anlamayarak. “Ne yapacağım dedin?” Hatta peşine düştü, merakla izledi gözlerini şenlendiren, yüreğindeki yeriyle nefesini tazeleyen kadını.
“Patlamalı yumurta işte. Ekmeğimi bastırdığımda etrafa yayılacak sarı renkli yeri. Tıpkı o soslu tavadaki gibi.”
İki yumurta çıkarışına, dolapları kurcalayarak küçük bir tava arayışına ve minicik bir yağ parçasını dahi özenle kesişine bakıyordu Payaslı. Ahra’nın yaptığıysa basit bir yumurtadan çok şu dünyada kendi için attığı ilk adımdı sanki.
Anında pişen yumurtalara baktı ve “Bak!” dedi büyük bir hevesle. “İkisini de patlatmadan pişirebildim. Yerken direkt patlatabilirim.” Başını önünden kaldırdığında bir kenarda onun derin bakışlarıyla karşılaşmayı nedense beklemiyordu.
“Yakındır o zaman elinden bir tas da çorba içişim,” dedi Payaslı, kenardan kaptığı bezle sıcak tavayı Ahra’ya bırakmadan ocaktan aldı ve masaya taşıdı. “Açılışı yumurtayla yapacaksak, gerisi kendiliğinden gelir inşallah.”
Ahra ise bir an boş bulunarak, “Yumurtamdan sen de mi yiyeceksin?” deyiverdi. Kurulduğu sandalyeden, önüne tavayı bırakan adama yüzünü kaldırarak baktığında cevabıyla pişmanlık duysa da karşısına geçip oturan adamın gülüşünde takılı kaldı bakışları.
“Paylaşmaya niyetin yoktu anlaşılan,” dedi Payaslı ağır ağır başını sallayarak. Heybetli bedenini geriye yaslayıp gülen gözlerle vay be, der gibi karısına baktığında Ahra anında önüne düşürdü bakışlarını. “Öyle demek istemedim,” dedi sessizlikle.
Karşısındaki adam tarafından bardağına doldurulan çayla, uzanıp önündeki tabağına onun tarafından konan birkaç kahvaltılıkla içinde bulunduğu durumu sorgular oldu Ahra.
Afiyetle yenmeye başlanan kahvaltı masasında Devran’ın şundan da ye bundan da ye söylemleriyle devam eden konuşma işte şimdi Ahra için epey heyecanlıydı. “Nasıl yani?” dedi minicik ekmeğinin ucunu batırarak patlattığı yumurtasını yaratılan en lezzetli lokmaymış gibi yediği sırada. “Tüm bunlar, her şey, burada yetişen şeylerle mi yapılıyor?”
“Öyle,” dedi Devran çayından bir yudum almadan önce. Daha önce hiç tatmadığı bir tatla şereflendirilmişti sanki lokmaları. Yaradana şükrettiği, devamını düşlediği bir anın içindeydi. “Senin benimle paylaşmadığın yumurta da bu araziden, az önce yemediğin gizli gizli benim tabağıma geri dönen o peynir de.”
Yaramaz bir çocuk kıvraklığıyla hiç üzerine alınmadan karşısındaki adamın iştahla çatalladığı sahana baktı göz ucuyla. “Sahiden tadı o kadar güzel mi?” dedi merakla. “Yerken gözlerinin içi gülüyor sanki.”
Şimdi sen bunun sebebini yediğime içtiğime mi bağladın ahu gözlüm demek istese de açmadı ağzını. “Bir dene istersen,” dedi gözlerinin içine doğrudan bakarak. “Denemeden bilemezsin.”
Daha da meraklandı Ahra. İnsan midesi ne garipti öyle. Zihni ne telaşelerle uğraşırken bedeni hayatta kalma savaşı verirken tek bir lokmayı kabul etmeyen midesi şimdi doymak bilmiyor, tattıkça tadası yeryüzündeki her lokmadan nasiplenmek ister gibi şevkle kendine yer açıyor olmasına şaşkınlık duyar haldeydi.
“Bana tek bir lokmayı çok gören karıma yediğim içtiğim feda olsun, orası başka ancak bari biraz olsun yeseydin de benden kaçırdığına değseydi ,” dedi henüz bir tanesi bile bitmeyen yumurtasını gösterdi çenesiyle.
Tam da o sırada bir dilim ekmeğin ucundan bir parça koparıyordu Ahra, tıpkı onun gibi onun yemeğinden yiyerek aynı lezzeti tadabileceğini düşünerek.
Her akşam zorunlulukla oturduğu o kalabalık masadaki boğucu his yoktu içinde.
“O zaman bakabilirim değil mi onun da tadına?” dedi gözleriyle sahanı işaret ederek. Karşısındaki adam tabak mabak uğraşmadan önüne çekmişti, izin almayıp da ne yapacaktı? “Hem sana bile çok o.” dedi ikna etmek ister gibi. Çatalının, bıçağının ucuyla tadıyordu işte her şeyden gözünde obur, doymak bilmez biri olacak değildi ya.
“Karşılığında ben de senden istediğimi alabileceksem, neden olmasın? Ben senin gibi önce istemem, sonra isterim de demem; her daim istediğim bir tadı tatmak isterim.”
Payaslı’nın sözleriyle Ahra’nın kaşları hızla çatılırken parmak uçlarındaki minik ekmek parçası da havada kaldı. Biraz utanç biraz da kızgınlıkla karşısındaki adama gözlerini dikince ve üzerindeki bakışların epey keyifli olduğunu görünce “Ama ne yapayım?” diyerek kendini savunmaya başladı. “Sen öyle karşımda iştahlı iştahlı yiyince benim canım çekiyor. O zaman istemiyordum şimdi istiyorum. Küçücük alacaktım, istemiyorsan almam. Senin yemeğin sonuçta.”
“Sen niye sinirlendin ki şimdi, ahu gözlüm?” derken bile karşısındaki adamın nasıl zevk aldığını hissedebiliyordu Ahra. Öyle hissizce, ciddiyetle duruyor olsa bile sesindeki eğlenceli tınıdan, katran karası gözlerindeki keyifli parıltıdan anlayabiliyordu ve bu onu daha da sinirlendiriyordu.
Kararsızca elini geri çekti. “Şahin söylemişti zaten. Haklıymış.” dedi önündeki tabakla uğraşır gibi olduğunda. “Ben hiç öyle düşünmemiştim ama çok haklıymış. Bundan sonra onu hep dinleyeceğim.”
O sırada göremedi tabi az önce yapmak istediği ekmeği sosa banma hareketini Payaslı’nın onun için yaptığını. Uzatmadan önce “Ne konuda?” demişti ki Ahra’nın tabağından yukarı kalkan bakışları dudaklarına uzanan lezzetli lokmayla bir cevap bekleyen adam arasında gitti geldi.
Şimdi cevap verse cimriymişsin işte hiç paylaşımcı değilmişsin, dese lokmasından da olacaktı. Şahin’in sözleri şaka dahi olsa öyle kabul etmek istemişti Ahra. Üstelik sen benim arkamdan mı konuşuyorsun dedikodumu mu yapıyorsun, dese sessiz de kalamayacaktı.
“Hiç,” dedi Ahra anında. Elini kaldırıp ona uzatılan lokmayı almak istediğinde Payaslı elini hafifçe geri çekti, ahu gözlü yavru ceylanını fırsat bulmuşken kendi elleriyle besleyecekti. Devran ise “Hiç?” dedi sorar gibi. Güldü de üstelik bu geri adımla. “Konuşmadın yani arkamdan, cimri bu adam demedin? Öyle mi ahu gözlüm?”
“Asıl dedikoduyu ben değil sen yapıyorsun bence!” dedi Ahra da üste çıkmaya çalışır gibi. “Kocamın arkasından konuşma hakkımı bile elimden alıyorsun.”
Payaslı’nın bu ani çıkışla şaşkınlıkla havalanan kaşları ve hafifçe güler gibi bir hal alan dudakları elini istemsizce biraz daha geriye çekmesine neden olduğunda Ahra ağzını sulandıran bir iştahla geriye çekilen bileğe sardı parmaklarını ve oturduğu yerden hafifçe uzanıp dudakları arasına aldı lokmayı. Birkaç saniye damağındaki eşsiz lezzetin zevkini tatmaya zaman ayırdı.
“Bu patlamalı yumurtadan bile daha lezzetliymiş, sen onun hepsini yiyecek misin?” diye sordu tüm içtenliğiyle. “Ben senin hiç cimri olduğunu düşünmedim. Kesin yine yanlış anlamıştır Şahin beni hiç anlamıyor zaten hep gülüyor laf atıyor konuşmama. Şimdi boş ver Şahin’i. Sen benimle soyadını, hayatını paylaştın bi’ yemek ne ki, değil mi?”
Bir iç çekişle “Öyle,” dedi Payaslı. “Bir hayatı paylaşmanın yanında yemek ne ki?”
Oysa Ahra o kederli cümleyi idrak edemeyecek kadar neşeliydi.
Madem burada tüm bu ürünleri yetiştiriyorlar ve birçok hayvanı barındırıyorlar içi içine sığamayarak sordu.
“Tavşan var mı?”
“Var,”
“Köpek var mı?”
“Var,”
“İnek var mı,?”
“O da var ahu gözlüm.”
“Peki…” dedi parıldayan gözlerle yeniden. “Küçük inek var mı?”
Yok, cevabını alsa yaşayacağı hayal kırıklığını derinden hissetti Payaslı, güler gibi oldu. “Küçük inek mi?”
Ahra ise bozuldu gülüşüne. “İneğin bebeği işte,” dedi anında. “Neden güldün yanlış mı söyledim?” Neden sonra karşısındaki adamın derin bakışları altında kalmamak için “Hepsini görebileceğim değil mi?” diye sordu ısrarla.
“Görelim,” dedi Payaslı. Ses tonundaki o ciddiyet yeniden kendini gösterdiğinde “Sonrasındaysa yola çıkmamız gerek,” dedi karşısındaki kadının gülüşünün kaybolacağını bile bile. “Selma Erdenil bizi bekliyor.”
Ahra duymak istemedi o ismi. Yalnızca her şeyden kurtulduğunu hissettiği şu anda saklanmak istedi.
Onun kurtardığı ben değildim ki, diyordu bir yanı. Elini sıkıca tutup kanatları altına aldığı, ben değildim. Ben olsaydım eğer, işte o zaman, her şey çok daha kolay olurdu. Hızla atan kalbimin, deli deli akan kanımın etkisine söz geçirebilirdim ama altı yaşındaki Ahra bozuyordu her şeyi. Cihan amcasının elini tutup doğum günü hediyesine giden o kimsesiz kalmış kız çocuğu, unutturuyordu tüm ilkeleri.
Ahra kursağındaki yumruyla “Devran,” dedi adını dilinden duyan adamın canını yoluna sereceğini bilerek.
Ve ondan bunu istemekten zerre çekinmeyerek.
“Babamın arkadaşını, beni Mümtaz Cedit’e bile bırakmak istemeyen Cihan amcayı bulabilir miyiz?”
⏳
Saatler önce bir ineğin bebeğine öpücükler konduran, uçsuz bucaksız bir yeşillikte onunla beraber koşan Ahra yoktu şimdi. Oysa yeni doğmuş bir buzağıya kendi adını vermeyi bile teklif etmişti ve bu fikri zorla kabul ettirmişti.
Kucağındaki tavşanla çimler üzerinde oyunlar oynayan kız çocuğunun yerini hislerini suskunluğuna gizlemiş yaralı bir kadın alıvermişti.
Sofrasında mutluluktan ne yapacağını bilemeyen kadın o kapıdan çıkıp da onunla bir araba yolculuğuna başladığı andan bu yana sessizdi.
Bir başka kapının önünde durduklarında, yine aynı korunaklı bir başka evin kapısında bulunduğunda yanındaki adam da ne durumda olduğunu bilirmiş gibi hiç üstelememişti.
Azem Devran Payaslı da, odalarında hazırlanırken, duştan çıkan güzeller güzeli karısının gözlerinin gözlerine değdiği o kısacık anda sanki o ahu gözlerdeki kızarıklığın sebebini bilirmiş gibi sessizdi.
Birkaç saatlik bir anlaşmadan ibaretmiş gibi aralarındaki o neşeli, sevecen, içlerini ısıtan, yalan dünyayı unutturan o hal bir toz bulutu gibi dağılıp gitmişti.
Devran, bunu en çok da Ahra’nın bedenindeki el kadar havluyla ayna karşısında saçlarını taradığı o anda aynı masanın üzerinden alıp da beline taktığı silaha düşen bakışlarında anlamıştı.
Kapıyı Erdinç açtı.
Ahra bir şaşkınlık sarsılmasıyla gözlerini kaçırdığında içten içe sıkıntıyla gülümsedi. Onun oğluydu neticede. Aynı zamanda babasının da sayılır mıydı? Devran yok öyle bir şey dese de almıyordu işte içi. Resmiyette kendisinin dahi henüz erişemediği o mertebede bu adam mı vardı şimdi?
Buz mavisi soğuk mavilere baktı öylece.
Misafirlerini buyur ederken Erdinç “Hoş geldiniz,” dedi hissedilir bir mesafeyle.
Ahra beline yerleşen dokunuşla hem rahatladı hem de bir adımla başladığı bu yolculuğun ağırlığıyla yeniden yüzleşti.
Ancak tüm insani hislerini yakıp yıkacak o güçlü darbe en beklemediği anda geliverdi. Hemen içeride onları bekleyen yaşlıca bir hanım bir tekerlekli sandalyeyle ilerliyordu, kendilerine doğru.
Bir sandalyeye mahkum olmaması gerekecek kadar genç, ağırlaşan saçlarının, çöken omuzlarının hissettirdiği kadar yaşlıydı Ahra’nın ilk izlenimine göre.
Selma, koridordan “Azem de gelmiş mi,” diye seslendi henüz kapıyı tam göremediğinden. “Gelinini de getirmiş mi?”
Uyarır gibi “Anne,” dedi Erdinç, Ahra’nın daha önce hiç duymadığı, o soğukluktaki bir adamdan da duymayı beklemediği bir sevgiyle. “Geliyorlar şimdi, lütfen sakin ol.”
O gün, yanındaki adam, var olan bir nikahtan bahsettiğinde yalan olduğunu sahte olduğunu tüm kalbiyle bilse de tüm hisleriyle irdelemek istiyordu tüm gerçekliği.
Nikahlandığı kadın güzel mi acaba demekten çekiniyordu kendine, babam hiç aynı ortamda bulunmuş mu ki onunla, diye hesap soruyordu kendince bir de. Annesinin hakkını, hesabını soracak bir babası olmadığından yine kendine soruyordu tüm bunları.
“Hoş geldiniz,” dedi Selma. “Kapıda kalmayın, lütfen, içeri geçin.”
“Hoş bulduk,” dedi Devran da bir baş selamıyla. Kendisine uzanan eli tuttu dostane bir tavırla.
Ahra’nın hemen önünde duran kadın “Sizinle kucaklaşmayı çok isterim küçük hanım,” diyerek kucak açtığında Ahra, duyduğu muazzam Türkçeyle ağzını dahi aralamaktan geri dururken mavi, solgun gözlerde gördüğü sahici samimiyetle eğildi ve kadına istediği kucaklaşmayı verdi. Geri çekildiğinde buğulu gözlerle yeniden kendisine bakan kadından gözlerini kaçırdı anında.
Erdinç’in yol göstermesiyle geçtiler salona.
Ortamdaki gerginliği kırma niyetiyle Ahra’ya hitaben “Çok teşekkür ederim davetimi kırmadığınız için.” dedi. Gözlerinden akan bir damla gözyaşını elindeki mendille yok ederken “Kusura bakmayın,” dedi nezaketle. “Canım arkadaşım rahmetli Harun’un canında bir parçayı canlı kanlı karşımda görmek beni beklediğimden de fazla etkiledi.”
Ahra, belki de bu itirafla ilk defa konuşmak için güç buldu kendinde.“Burada olmayı ve sizinle konuşmayı hiç istemedim,” dedi gördüğü içtenliği bir ayna gibi kullanırken. “Bu kapı açılana kadar da istemiyordum. Ancak babam için istemediğim bir çok şeyi kabul ettim, bu da onlardan biri benim için. Sizin, babamla nasıl bir—”
Düşündü, birliktelik mi demeliydi işbirliğimi demeliydi bilemediği noktada Selma, karşısındaki güzel kadının bu denli açık konuşmasına şaşkınlık duyarak kızı zor durumdan kurtardı.
“Sanıyorumki bu zamana kadar bildiklerin kısıtlıydı,” Selma, Ahra’nın hemen yanında, ona dayanak olan adama baktı. Utansa utanamaz, gurur duysa duyamaz, minnetini nasıl ifade edeceğini bilemez bir bakışla uzun uzadıya baktı.“Babacığınla nasıl bir yakınlığımızın olduğunu dile getirmek istiyorsan eğer, ben senin yüreğine su serpecek o gerçekleri seve seve veririm.”
Ahra, hemen yanındaki dağına, sarsılmaz duvarına baktı saniyelik bir bakışla. Yakınlığınız olamaz ki sizin, demek istiyordu aldığı güven dolu bakışlarla. Mahzun bir nefesleniş sonrası üzüntüyle büzülen dudaklarını zar zor araladı.
“Benim babam, anneme onunla ölüme gidecek kadar aşıktı.” derken öyle bir bağlılıkla kanıtlamak istiyordu ki her şeyi sanki aksini iddia etse biri çıkaracaktı tüm dişlerini. “Evlatlarını arkalarında bırakacak kadar.”
“Muhakkak öyledir,” dedi Selma da sahiden buna son derece inanç duyarak. “Harun benim öğrencimdi,” dedi eski günlere duyduğu özlem ve aynı zamanda aynı eski zamanlara duyduğu katıksız bir nefretle. “Kısa bir süreçti ancak onunla beraber çalışma şansını elde etmiş biriydim. Onun kendi alanına ne denli bağlı olduğunu; sevdiği, ilgi duyduğu herhangi bir şeye bile sarsılmaz bir bağla bağlandığını kendi gözlerimle görmesem yine de inanırdım bu sözlere. Yürekli bir gençti neticede.”
“Öğrenciniz mi?”
Harun Erdenil bugün yaşasaydı, zamanında ülkenin en genç profesörlerinden biri olarak anılma ihtimali olan bir adamken geride bıraktığı kızının bir okul sırası bile görmemiş olmasına nasıl yanmasındı. Kemikleri nasıl sızlamasın, nasıl kabrinde huzurla uyusun.
Ahra’ya henüz yaşı bir elin parmağı bile değilken o kısıtlı zamanlarında bile nasıl güzel öğretiyordu yazmayı, konuşmayı; nasıl hevesleniyordu tırmanacağı başarı basamaklarını gururla izlemek, seçeceği yollarda ona yol göstermek için nasıl heyecanlıydı oysa; tüm gerçeklerle başını yastığa koyduğu her an karşı karşıya gelmiş olsa da.
“Adının önüne getirebileceği herhangi bir ünvanla işi yoktu onun, adının yanındaki soyadı da buna müsaade etmezdi zaten. Kimyayı çok severdi. İlaç devi bir veliaht olmanın yanında, sahiden ilgisi vardı.”
“Siz üniversitede öğretmen misiniz?”
Selma gülümsedi, hemen arkasındaki duvara baktı bir cevap vermekte zorlanarak.
Ahra’nın o ana dek etrafta dolanmayan bakışları şimdi irili ufaklı tabloların olduğu büyük duvarda, bir sergi alanı gibi oluşturulan raflardaki belgelerde, ödüllerde, plaketlerdeydi.
“Ansızın ilişiğim kesilene dek, evet.” dedi hüzünden uzak sahici bir tebessümle. “Harun’un bir ilişkisi olduğunu hiç düşünmedim, bir baba olacağınaysa hiç ihtimal vermedim. Size bir emanet bırakacağım, canınız pahasına koruyun, bir sahibi çıkmazsa sizinle mezara bile gidebilir, yeter ki Servet Erdenil’e kalmasın dedi, gitti, geri de dönmedi. Ama görüyorum ki emanetini alacak, onun adını aklayacak harika bir evladı var.”
Yanıbaşından yükselen sesle hızla Payaslı’ya döndü Ahra, kenetlenen çenesi, sızlayan kupkuru gözleriyle.
“İzninizle,” diyerek ayaklandı ve Ahra’yı bir defa daha yalnızlık hissiyle baş başa bıraktı.
Erdinç, annesinin ikramlık ricasıyla ayaklandı.
Ahra o an sözlerine dalıp gittiği, güven beslediği kadından dahi korkar olmuşken “Bu ortadaki tablo bana babacığının hediyesiydi,” demesiyle pürdikkat kesildiği kadından bakışlarını duvara çekti.
Kocaman bir tablo duvarın tam ortasında asılıydı sandalyesiyle mekanik bir sesle duvara yanaşan kadının yanına ilerledi.
“Tablolara ilgin var mı?”
Ahra’nın tüm ilgisi de dikkati de başkaydı şimdi. Gözü hemen koridorun sonundaki karanlık cüssedeydi. Yeniden duvara döndü bir cevap bekleyen kadının bakışları altında.
“Bilmiyorum,” dedi gördüklerinden ne anlaması gerektiğini çözmeye çalışırken. “İlgi alanlarımın farkına varabilecek kadar rahat bir yaşamım olmadı.”
Tablodaki üç adama dikkat kesildiğinde “Ama olsaydı bile sanırım çizmekten çok çizilmiş olanı irdelemekten hoşlanırdım.” dedi.
“Harun çok güzel resim çizerdi, eşsiz bir yeteneği olduğunu düşünürdüm hep.” Selma, hemen yanındaki kızın kalemle çizilmiş eşsiz güzelliğini inceledi. “Ne görüyorsun peki?” diye sordu istediğini alma umuduyla. “Kart oynayan üç adam mı yoksa masumiyetin ardına saklanmış gerçek bir aldatma dramı mı?”
Küçük bir masanın çevresine toplanmış üç adam: biri saf, biri sinsi, biri gölgelerin içinden gülen bir iblis gibi, demek istese de sessiz kaldı Ahra. Merakla ilk adımı bekledi.
“Caravaggio’nun fırçasından dökülen bu an, zamanın bir tuzağa dönüştüğü andır,” Selma’nın bilgelikle sarfettiği cümleler sanki ezberlenmiş bir paragraf gibi geldi Ahra’ya. İşlemedi yüreğine.
“Hilekârlar, yalnızca bir oyun sahnesi değildir; aynı zamanda insan doğasının aldatıcı, zaaflarla örülmüş tiyatrosudur.” dedi hemen peşinden büyük bir hayranlıkla. Selma’nın bu hayranlığı Ahra’ya hiç geçmedi. “Işık, Caravaggio’nun en büyük müttefiki olarak, tuvalin sol köşesinden usulca süzülür. Genç, saf görünümlü delikanlının yüzüne vurur; yüzünde henüz dünyayı tanımamışların huzuru vardır. Ancak huzurun gölgesi çok yakındadır çünkü sağında ve arkasında karanlık bir oyun dönmektedir. Bu genç, aslında bir kukladır. Farkında olmadan, bir oyunun içine çekilmiştir, elindeki kartları tutarken, kimlerin ona baktığını, kimlerin arkasından dolandığını bilmeden.”
“Bunlar sizin cümleleriniz değil gibi geliyor bana,” dedi Ahra. “Tablolardan anlamasam bile insandan iyi anlarım.”
Kaçamak bakışlarla göz göze geldiği adamın bakışlarını üzerinde hissettiğinde üzerinde durduğu topuklu ayakkabılarla olduğu yerde hafifçe hareket etti.
Elleri üzerindeki krem renkli geniş paçalı kumaş pantolonunun ceplerine gitti.
Aynı renkteki gömleği duruşuyla gerilmişti ve Payaslı’nın bakışlarının saçlarından açılan göğüs oluğuna doğru bir yol alışının farkındalığıyla son verdi yanındaki kadının sahte anlatısına.
Gözlerini iyice kısıp tablonun kumaşındaki hafif engebelerde dolandı bakışları ve “Haklısınız, tablolar çok şey saklar, Selma Hanım ancak benim sizden öğrenmek istediklerim bunlar değil—” Sözlerini yarıda kesen noktaya odaklanışıyla gözlerini kıstı ve oraya uzandı. Çünkü duvardaki raflardan birinde, gördüğü fotoğrafla zaman durdu öylece.
Selma devam edebilseydi eğer Ahra’nın cümlesini kesinlikle duymazlıktan gelir; kurnaz bakışlı, kıvrak parmaklı hilekâr adam, sırtındaki yaldızlı kıyafetiyle dikkat çeker, diye devam ederdi anlatmaya.
Fakat bu kıyafet bir maske gibidir, tıpkı yüzündeki gülümsemesi gibi. Cebindeki gizli kartları çıkarmak üzereyken, gözleri yanındaki yaşlı ortağına kayar. İkisi arasında sözcüklerden bağımsız bir iletişim vardır; yalnızca bakışlarıyla anlaşan, yılların tecrübesiyle örülmüş bir suç ortaklığı, derdi Ahra’nın dinlemesini dileyerek.
Haklıydı, hepsi ezberindeydi, yine de anlatırdı: Yaşlı adam, oyunu izliyor gibi görünse de asıl rolü perde arkasında saklanmak ve oyunu yönetmektir çünkü, dediğinde Ahra’nın düşüncelerini duymak isterdi. Genç adamın kartlarına göz gezdiriyor, bir anlamda oyunun kaderini yazıyor, diye anlatırdı bir bir gördüklerini: Caravaggio, bu eserinde yalnızca bir sahtekârlığı değil, insanın saflığıyla aldatıcılığı arasındaki derin çelişkiyi de resmeder. Figürlerin yerleşimi tiyatraldır ama abartıdan uzaktır; her biri, kendi varlığının içine gömülmüş gibidir. Özellikle gencin yüzündeki o habersiz ifade, tablonun trajedisini derinleştirir: Asıl kurban, oyunun bir parçası olduğunu bile bilmeyendir. Burada ışıkla karanlık, masumiyetle sinsilik, kaderle tesadüf yan yana durur. Caravaggio’nun gölgelerinde sadece figürler değil, insanlığın çelişkileri de dolaşır.
Hilekârlar, sadece bir oyun sahnesi değil, hayatın ta kendisidir: kimilerinin kandırdığı, kimilerinin kandığı bir sonsuz döngü.
İnsanda şaşkınlık uyandıracak asıl mesele nedir biliyor musun Ahra demek isteyecekti aslında, gözlerine bakacak ve şunları diyecekti; bu toy, hayatın hilebazlığından bihaber genç de yılların büyüttüğü hilekar da aynı kişidir.
Tuttuğu çerçevesiz siyah beyaz fotoğraf karesinde Erdinç’in kendini belli eden masmavi gözlerini, sarıya çalan saçlarını umursamadan geçti gitti.
Aynı karedeki uzun boylu, kara kaşlı, kara gözlü bir oğlan çocuğu çok daha ilgisini çekmişti.
Yaşı, masum denebilecek kadar küçük, bakışlarındaki hırçınlığın fark edilebileceği kadar büyüktü.
“Bu fotoğrafın bir anlamı mı var sizin için?” Ahra yanındaki kadına döndü. Nice önemli belgenin arasında durduğuna göre yanılmıyordu hislerinde.
Selma, yılların verdiği bilgelikle Ahra’nın Payaslı’ya duyduğu bağlılığın nedenini bulma isteğiyle inceliyordu kızın sürekli koridora dönen bakışlarını. Sorusuna vereceği bir cevabı vardı ancak dili varmadı.
“Kimin sayesinde hayatta kaldığımı ve kimin için yaşadığımı hatırlatıyor bu fotoğraf bana,” dedi Ahra’nın anlamakta zorlandığını çattığı kaşlarından görürken. “İki başka annenin yoldaşı tek karede, biri hala öyle.”
Ahra parmaklarının ucundaki fotoğrafı yerine bırakırken daha ılımlı bir sesle “Ben babama ait herhangi bir bağınız bulunmasını istemiyorum,” dedi açıkça, cümlelerini süslemeden. “Bu nikah bir an önce sonlandırılacak. Bunun için ne gerekiyorsa yapılmasını isteyeceğim. Zorunluluktan dahi olsa kabul etmek isteyeceğim bir durum değil.”
Selma o an karşısındaki kızın sahiden Erdenil kanı taşıdığından emindi. Asıl emin olmak istediği Harun’un kızı olup olamayacağı idi. Onu da zaman gösterecekti. Gülümsedi. “Elbette,” dedi. “Benim arzum da böyle olması yönünde.”
Konuşmasını bitiren Payaslı, elinde bir tabletle yanında dikilen Erdinç’i dinliyordu. Ahra bir sorun olduğunun farkındaydı. Selma önce Ahra’ya sonra da kızın koridordaki kocasına baktı.
“Payaslı’nın gelini olmakla Erdenil varisi olmak arasında bocalamandan endişe duyuyorum.” dedi kızın elde edeceği gücün korkunçluğunu düşündüğünde. “Dilerim sadakatin ve seçimlerin hep doğrudan yana olur.”
“Bugüne dek seçimlerimin doğrudan yana olduğunu düşünseydiniz eğer, şu an burada karşısınızda bu sıfatla bulunuyor olmama imkan verir miydiniz?”
“Hayır,” dedi Selma. Sevmişti Ahra’yı. Bu nedenle gördüğünü ifade etmekten de hiç çekinmedi. “Doğruyu seçeceğinden şüphe duyuyor olsam da ona olan sadakatinden hiç şüphem yok.” dedi ve Ahra’nın Payaslı’ya dönen derin bakışlarını izledi.
“Ama unutma, baban tüm bu olanların içinde doğrunun peşinde gitti.”
🥀

Yorumlar