9. Kıymet Bilmeyenlerin Kıyameti
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 20 dakikada okunur
Geldim Şu Alemi Islah Edeyim - Cem Yıldız, Meltem Yılmazkaya
Yaşama Hevesi - Merih Aşkın
9. Bölüm
"Kıymet Bilmeyenlerin Kıyameti"
🥀
2015
Derme çatma bir çadırın altında, yüreğine yerleşen korku ve hissettiği korkuyu silip atan hasretlik duygusuyla sırasını bekliyordu Ahra. Sonunda kavuşacaktı babasına. Daha önce defalarca sahte belgelerle oradan oraya savrulmamış gibi şimdi kalkıştığı işin ağırlığıyla nefes dahi alamayacak haldeydi. Servet Erdenil'in bir böcek gibi sürekli eliyle itelediği kovalamacanın son bulmasına çok az kalmıştı.
Olacaklardan habersiz ümidi bu yöndeydi
Biliyordu ya bu yolun sonunda ya ölecekti ya ölecekti. Ölüm umurunda bile değildi. Olsaydı zamanında kendi denemezdi. Ne pahasına olursa olsun babasının topraklarına adım atacaktı. Bu ona yeter de artardı.
Aklayacaktı ölümünün ardından adını dahi rahat bırakmadıkları babasını.
İlk işi yattığı yere gidecek, orada bile huzur içinde olmadığını bilerek asla akıtmayacaktı göz yaşlarını. Gülümseyecekti. Ben geldim baba, diyecekti. Onsuz geçirdiği günlerin acısını alır gibi her fırsatta gidecekti yanına. Ondan ayrı kaldığı her güne inat her defasında bitecekti yanında.
Göğsünün tam ortasında sönmek bilmeyen ateşin sızısıyla başını eğmeden dikilecek, yaşamın eğdiremediği boynunu daha da dikleştirecekti.
Yaşamayı ayrı ölmeyi ayrı beceremedim, dememek için tutacaktı dilini. Ama size kavuşmak için gün sayıyorum, diyecekti her ayrılışında.
"Göster kimliğini!" Cesurca hayalini kurduğu imkansızlığı geride kaldı. "Sana diyorum, hadi!" Ürkekliğini ortaya çıkaran yüksek sesle irkildi ve hemen yan şeritte erkeklerin arasında sırasını bekleyen Ali'den ayırdı mahsun bakışlarını. "Göster kimliğini, aracı adı ver."
"Kimliğim erkek kardeşimde," dedi kendi diline dahi aniden yabancılaşırken. Sanki üst düzey uluslararası bir pasaport kontrolündeymiş gibiydi "Aracın kim?" sorusunu soran adamın tavrı. "Kim kardeşin, göster!"
Kolunda asılı duran tüfekle, sınır ötesi kaçakçılıkla ülkelere sokmaya çalıştığı insanlarla muhattap olmuyormuş gibi küstahçaydı yaklaşımı. Bir bir kontrol ediyor, insanları dört bir yana binecekleri araçlara gönderiyordu. Üstelik böyle bir sorunun yalnızca kendisine yöneltildiğini görünce sakinliğini korumaya çalışmak durumu daha zora sokuyordu.
"Şunun kimliğini alın kardeşinden!" Ahra'ya döndü yeniden. "Adın ne senin? Kaç yaşındasın?" Yanıtsız bıraktı. Ali'ye bakıyordu. O ise kimlikleri gösteriyor, aracı adamları hakkında bilgi veriyordu başındaki adama.
Anlamışlar mıydı yoksa, korkusuyla kaşları çatıldı. İlerideki Ali'yi gösterdi başıyla ve "Erkek kardeşimle birlikteyiz," dedi yeniden, yapabildiği en iyi oyunculukla. "Ben bilmiyorum. Ona sorun ne soracaksanız."
Sesini duyurmaktan bile korkar mıydı insan?
Hiç yoktan gittiği okuldan kaçması, mızmızlanıp ödevlerinden kaytarması gereken ufak bir çocuk; omuzlarındaki yükten, peşindeki zalimden kaçmanın telaşındaydı şimdi.
Dedesi yaşındaki herifin üzerine düşen pis bakışlarından midesi bulana bulana geçti umutlarına tutunan çaresiz insanların arasına.
Yalnızca gözlerini açıkta bırakan bir kıyafet varken üzerinde çıplakmışçasına rahatsız hissetmişti. Etrafındaki kalabalığa bile güvenemedi. Hep tetikteydi.
Ancak yine de sakindi, birkaç metre ötesindeki büyük kamyonun dorsesi umuda yolculuklarındaki en büyük hayalden ibaretti çünkü. Artık hayal değildi, bunun bilincindeydi.
"Bir an sorun çıkaracaklar diye çok korktum." Birkaç dakika sonra yanında biten Ali'ye yaklaştı hemen. "Bu defa sahiden başka..."
Bir abi misali sahiplendi kardeşini, Ali. "Paranın da kimliklerin de sahte olduğunu anlamaları an meselesi..." El ele tutuştular ve binecekleri kamyonun yanına adımladılar. "Kendileri çok yasal iş yapıyormuş gibi her şeyin yasal olmasını istiyorlar." dedi ecel terleri dökmeye bir son vermek isteyerek. "Son defa soracağım, Ahra. Bile isteye bu zalimlerin yuvasına gitmek akıl kârı mı?"
İnsanların perişan hali, bu çaresizlikten yararlanan pisliklere fırsat yaratıyordu. Bir köşede ağlayan bir çocuğu şiddet uygulayarak susturan adamın kafasını koparıyordu, hayallerinde.
Zaman zaman şükrediyordu Allah'a, kurduğu tüm hayallerin gerçekleşmiyor olmasına. Ettiği her dua kabul olsaydı eğer, işte o zaman lanet okuduğu tüm zalimlerden çok daha vahim bir yaşamın başrolü olurdu.
Yaşıtları giyim kuşam derdine, gezme tozma hayaline düşerken o yalnızca tek bir şey diliyordu. Bir yudum su içerken dahi tetikte olmasını gerektiren herkesin kurşundan geçtiği anları yıllarca beklediği bir devam filmiymiş gibi şevkle kafasında kuruyordu.
Sonraysa gözyaşları içinde af diliyordu. Hayallerinde bile bir başka çocuğu babasız bırakacak olma ihtimali kendinden iğrenmesine neden oluyordu.
Sınırı olmayan, yaşadıklarının bin mislini yaşatmaktan geri durmayan ve ölümden çok daha acımasız yok edilişlere eli uzanan biri olmak istiyor; içinde yatan bu gizli kişilikten korktuğu sırada ise bir yerlerde bunu kendisi için yapacak birilerinin olmasını umuyordu zaman zaman.
Ali "Bu yolun sonunda ya Servet'in piçleri öldürecek bizi ya da Mümtaz babanın öfkesi," dedi hala Ahra'ya uymuş olduğuna inanamayarak. "İki gün sonra Mümtaz baba bizi yoklamak için kasabaya birilerini gönderdiğinde yokluğumuz anlaşılacak."
"Denemeden bilemeyiz. Ne zaman bineceğiz?" dedi Ahra. "Yolumuz uzun, keşke çok beklemesek."
Duyduğu tüm bu ihtimalleri kafasını bir yastığa dahi koymadan uyumak zorunda kaldığı her gece saatlerce düşünüyordu zaten. Ancak şimdi bir avuç toprağa elini sürebilecek olma ihtimali tüm endişelerini silip atıyordu, niye anlamıyordu?
Bunu en iyi yanındaki adam bilirken şimdi bu tedirginliği akıl alır gibi değildi. "Kilis diye bir yere bırakacaklarmış bizi, doğru mu?" dedi emin olmak ister gibi. "Oradan İstanbul'a nasıl gideceğiz? Kaç saat sürüyordur? Asıl İstanbul'a gittiğimizde babama nasıl gideceğiz?"
Ahra'nın sorularına bir cevap bulamıyordu ki zaten Ahra da bir cevap beklemiyordu. Elindeki torbayı tutuyordu sıkıca. Annesiyle babasını kavuşturacaktı bir avuç mezar toprağıyla bir bütündü şimdi.
Kaçıp gitmesi gereken bir durum olursa kırılma ihtimalini dahi düşünerek cam kavanozdan vazgeçip bir poşete doldurmuş, sıkı sıkı bağlayıp iyice sarıp sarmalamıştı.
Şimdi önemi var mıydı son defa düşünmenin?
Ali'yi takip etti. Çıkıp bindiği kamyonun içinde dizlerini göğsüne çekti, küçülebildiği kadar küçüldü.
Ne sessizce için için ağlayan küçük bir çocuğun kesik nefesleri rahatsızlık veriyordu ne de hiç tanımadığı birkaç insanla aynı yolun yolcusu olması korkutuyordu.
İlk defa içinde korku yoktu. Üstelik göz göze geldiği küçük çocuğa güven vermek ister gibi gülümsemişti, günler sonra ilk defa. Yüzü üzerindeki kumaşla görünmese dahi kısılan gözleri çocuğu da gülümsetti ve aralarındaki sessiz tanışma çocuğun başını annesinin göğsüne daha da gömmesine neden oldu.
Ahra'nın korktuğunda başını göğsüne yaslayabileceği bir annesi yoktu. Ahra'nın yüzünü yere eğdiğinde çenesinden tutup kaldıracak bir babası da yoktu.
Yorulduğunda sırtını yaslayabileceği, gölgesinde huzurla kalabileceği bir babası vardı, canını almışlardı. Canını almadan önce varlığını dahi tattırmamışlardı.
Ne geceleri rüyalarına giren canavarlardan korktuğunda sarılabilmişti ne de hasta yatağında adını sayıklarken görebilmişti.
Bir tek düşüp koştuğunda sıyrılan dizini öpen, canın acısını kendi canına katan bir annesi vardı zamanında, ama o da yoktu artık.
Oysa her şeyi kabullenebiliyordu da eğer bu bir tercih ise kendisini değil de babasını seçen annesini bir türlü aklayamıyordu içinde. Beni neden almadınız yanınıza, kavgasına bir son vermişti ama anne beni neden yalnız bıraktın, kavgasıyla yüzleşemiyordu hiçbir zaman.
Yüreği de aklı da bu denli büyük bir sevdayı kabullenemiyordu çünkü.
İmkansız geliyordu.
Nasıl bir histi ki bu bir anneye çocuğuyla yaşamı değil de sevdiği adamla ölümü seçtiriyordu. Yine ve yine anlayamıyordu. Günün birinde asla ama asla anlamak da istemiyordu.
Saatler geçti. Yol kısaldı heyecanı katlandı. Belli etmediği korkusu yavaş yavaş boğazına tırmandı. Ne gözüne uyku girdi ne de endişeyle çarpan kalbindeki sızı bir son buldu.
Kamyon durdu.
Motor sustu.
Aracın kapağı gecenin sessizliğinde yankılanarak açıldığında ikisi hariç uykuya dalan herkes hareketlendi.
"Kalk oradan." dedi kapıyı açan adam etrafta uzanan, uykuya dalanlara. Öyle iğrenir gibi bakıyordu ki çaresizliğini heybesinde taşıyan insanlara, sanki bir çöpmüş gibi direktif veriyordu. "Babanın arabası mı sandın rahat rahat uzandın? Git şu uca, asıl malları yükleyeceğiz daha. Kalk sen de. Sıkış arkaya hayde."
Hiç vakit kaybetmeden mavi büyük varillerden birkaç tane yüklediler. İçinde her ne varsa insanın nefes almasını zorlaştırıyordu.
Adamın belinde asılı duran telsiz cızırdadı, iki kanatlı kapıyı sonuna kadar açıp gittiği sırada. Hemen yanda ikinci kamyondaydı sıra. Adam uzaklaştı ama hala duyuluyordu o cızırtılı ses: "Bekle! Duydun mu? Cevap ver. Bekle. İstenmeyen paket!"
Bu Türkçe sözleri onlardan başka anlayan var mıydı bilmiyorlardı ancak bir gerçek vardı ki burada bulunan herkes zaten istenmeyen paket konumundaydı.
Ali, Ahra'dan önce harekete geçti. Hızla yerinden kalkarken iyice yanaştı, sese odaklandı. Dışarıda dolanan gözleriyle ıssız bir yol kenarında pek de tekin durmayan devredışı bir benzin istasyonunda durduklarını anladı. Ne çalışan pompa vardı ne de etrafta tek bir ışık. Bir tır, beş adam, iki kamyon, toplamda yirmiye yakın yaşama tutunan insan ve ucu bucağı görünmeyen bir orman.
"Emir büyük yerden," dediklerini duydu sonrasında. O kadar sessiz konuşuyordular ki bir an için kendi kafasından uydurup uydurmadığını bile merak etti. "Nedeni, niyesi bizi ilgilendirmez. Erdenil emri. O bekle dedi mi bekleyeceğiz."
İşte o an daha önce hiç hissetmediği bir korkuyla sarsıldı Ahra. Göz göze geldiler Ali'yle. Beyaz teni kireç gibi olurken kömür gözlerindeki ışık sönüvermişti aniden. Kucağındaki bir avuç toprağa sarıldı. Üstünü örtsün de bu kovalamacadan kurtulsun istedi.
"Kalk çabuk, Ahra."
Ali'nin dişleri arasından sızan fısıltı Ahra'yı kendine getiren ilk uyarıydı. "Belli ki kendi adamlarını göndertti. Onu bekliyorlar. Bu herifler şoförleri ikna etmeye çalışırken vaktimiz var.Çabuk ol—"
"Bu defa öldürecek," dedi çökmüş omuzlarıyla. "Bu defa kesin öldürecek. Şimdiye çoktan anlamıştır. Öğrenmiştir onu şikayet edenin biz olduğunu. Buraya kadar bu kadar kolay ilerlemiş olmamızdan bile anlamalıydık aslında. "
"Senin neyin var Allah aşkına?" dedi büyük bir serzenişle Ali. Ne bu tanıdığı Ahra'ydı ne de sözleri anlaşılırdı. "Hazır onlar da durumu anlamaya çalışırken gittik gittik, gidemedik..." Kolundan tuttuğu gibi onu da ayağa kaldırdı. "Vazgeçmenin sırası mı şimdi?" diyordu ufak çantayı açıp içindeki katlanır bıçağı cebine atarken. Ahra ise asıl kendi sakinliğine değil onun bu haline şaşırıyordu içinde bulundukları durumun haricinde.
Ali cebindeki bıçağı çıkardığında ilk işi adamların tam aksi yöndeki aralıkta biri var mı düşüncesiyle bıçağı ayna niyetiyle kullanmasıydı. Önce Ahra'yı indirecek, sonrasında kendi peşinden inecek.
Ne büyük şanstı ki ikinci kamyonun şoförü çıkardığı zorlukla onlara zaman kazandırmıştı. Önce Ahra indi sonra Ali. Yere ayak bastıkları an kamyonun dibine attılar kendilerini. Kıl payı denk düşmediler kapıyı yeniden kapamak için gelen adamla.
Vurdu kilidi, geçti yanlarına.
"Kimi aradıklarını biliyor muyuz?" dedi büyük bir merakla. "Buraya kadar zahmet etmesinler, biz halledelim."
Korkudan ölünebilseydi eğer çokça öleceğini düşündüğü an olmuştu Ahra için ancak şimdi nefesini dahi tutuyordu birkaç adım ötesindeki adamlara yakalanmamak uğruna. "Puşta bak, Erdenillerin gözüne gireyim cebim az para görsün desene sen şu işe. Boşuna heveslenme senlik bir durum yok ortada. Canlı istiyorlarmış kimi istiyorlarsa."
Sonsuz ağaçlık alana son sürat koşsa en ufak seste kendilerini ele verme korkusu ormanda herhangi bir yabani hayvanın varlığından daha korkunçtu.
"Sağda. Üç araba geliyor, Ahra. Yanaştıkları an araçların sesi adım seslerimizi bastırır. Eğer farlar buraya düşerse direkt görünürüz. O yüzden şu an kamyon ve karanlık bizi korurken olabildiğince hızlı olacağız tamam mı?"
"Yokluğumuzu anladıklarında yapacakları ilk iş ormana bakmak olacak ama..."
Zaman zaman bencilliğinden rahatsızlık duyan adam şimdi Ahra'nın nereye baktığını da neden kuşkuya düştüğünü de anlayabiliyordu.
"Biraz daha oradaki insanları düşünmeye devam edersen ormana bakmasına falan gerek kalmayacak. Eline mi düşelim istiyorsun—"
"Hayır, hayır." dedi hızla. "Hayır olmaz öyle şey. Bu defa yapmayacağı şey kalmaz. Hayır."
O zaman hadi, der gibi kafasını hareket ettirdi bilinmezliğe. Ciğerleri patlayacak derecede hızla nefes nefese koştuğunda bir kamyondaki insanları tek tek indirmeye başladıklarını, yüzü kapalı kadınların yüzlerini zorla açtıklarını gördü kısacık bir an arkasına bakma gafletinde bulununca.
Aradıkları orada yoktu. İkinci kamyondan bir çocuk indi önce. Annesine dokunmaya çalışan adamlara engel oldu babasının kucağından hızla atılarak. Ama kaşlarını çatmasına neden olan görüntü başkaydı.
Oldukça uzaklaştıklarında bir ağaç gövdesinden destek alarak nefeslendiklerinde herkesi yaka paça bir kamyon kasasına tıkıyordu Servet'in adamlarından biri.
Yük yüklemek için kapılarını açan o diğer adamlar da dahildi buna. Çıkan arbedeyi püskürtür gibi öfkeyle hareket ediyorlardı. O an dört kişinin etrafa dağıldığını gördü Ahra.
Kaçıp gitmek yerine gözlerini dahi kırpmadan uzun namlulu silahlarını o araca doğrulttuklarını bir de yetmeyip taradıklarını görünce Ali'nin "Siktir!" nidalarıyla kendine geldi.
"Çabuk," diyordu yokluğun içinde yok olma dileğiyle. "Çabuk tırmanalım bir ağaca."
Gözleri iri iri açılmış, yüreğine canice basılmıştı sanki. O denli hızla yuttu çığlıklarını Ahra iki elini de dudaklarına kaparken. Ellerinden kayıp giden bir avuç toprağı koruyan poşeti düştü öylece ayaklarının dibine.
O an aklında bulunan tek şey şu an sınırları içinde oldukları topraklar kime aitti, en azından son dakikalarında babasıyla aynı memleketin havasını soluyabilmiş miydi?
"Bunların bizi canlı aradığı falan yok!" Hızlıca sarıldı koluna, irice bir ağacın arkasına sakladı bedenlerini. "Çabuk ol, bas elime. Hadi."
O an ormana doğru yönelen bir başka adamın kucağındaki uzun metal derinliklere öylece sıkmaya başlayınca ayaklarına bir beton yığını bağlanmış gibi hareketsiz kalışları bıçak gibi kesildi.
"Annem," diyebildi yalnızca. Birkaç adım öteye düşmüş poşeti alma hevesiyle uzaklaştığında Ali'nin gayriihtiyari "Saçmalama, delirdin mi sen?" seslenişi karıştı ıslığı andıran seslere.
Bir avuç toprağı kaptığı gibi can havliyle koştu arkasını dönüp. Hatta daha da hızlandığını düşündü Ahra öne doğru atılan bedeniyle. Öyleydi ki dengesinin şaştığını fark edemeden ayağının bir dal parçasına takıldığını düşündü, derisini yırtıp sırtına saplanan yabancı bir cismin acısını dahi hissedemediği anda.
Tüm kemiklerinin paramparça olduğunu düşündü sırtına saplanan acı ense kökünden tüm bedenine hızla yayıldığında. Yine de olsun, diyordu içten içe. Olsun. En azından annem yanımda.
⏳
Eylül, 2020
İstanbul, Türkiye
Bazen bir ses bazen de bir koku. İnsanın tıkanıp kaldığı o zindanın kilidini açan en ufak bir uyaran, bugüne dek iyileştirdiğini sandığı her yarasını yeniden deşip kanatabiliyordu.
Ahra yine deneyimlemişti bunu. Kapandığını sandığı yaralardan biri bir kere daha deşilmişti. Canının acısı, yarasının sızısını söndürmeye yetmişti bir kere daha.
Onu geçmişe yolcu eden bir kurşun sesiyken o kanlı geçmişten çıkarıp alan da gözlerinin takılı kaldığı noktadaki küçük bir kız çocuğuydu bu defa.
Minicik bedenden boşalan kan sanki kendi bedeninden akıyordu.
En kötü yanıysa hedefinde dahi olmayan kurşunlar sanki bedenine saplanmış gibi sırtı cayır cayır yanıyordu.
Boğazını yırtarcasına "Durdur arabayı!" diyordu sürücü koltuğundaki emre itaat eden adamlardan birine. Aralarındaki gizli set kapalıyken sesi ön taraftakilere ulaşır mıydı bilmiyordu ama yine de "Geri dönün çabuk! Fidan orada kaldı." demekten geri kalmıyordu. Yalnızca sayıklıyordu. Gözlerinin önündeki görüntüler bir eskiye bir de yeniye uğrayıp duruyordu.
Yalnızdı yine. Kimsesizdi.
Hislerini yanıltır derecede Payaslı'nın hissiz gözleri ve ne mümkündür ki nadide bir çiçeğe dokunur gibi dikkatle uzanan ellerinin sıcaklığını üzerinde hissetti.
"Bana bak, Ahra." diyordu aklı buna kimin cesaret edebileceğiyle meşgulken. "Duyuyor musun beni, bana bak!"
İlk günden bu yana kuvvetle güven duyduğu, kolları arasında yıllar sonra en huzurlu uykuyu uyuduğu adam değildi sanki bir yara bere arar gibi bedenini kontrol edip sayısız kelimeler döken adam.
Duymuyordu ki zaten neler dediğini.
Geriye kaçtı ve "Dokunma bana!" dedi bir cesaret tüm gücüyle. "Dokunma, niye dokunuyorsun ki bana. Ben iyiyim. Söyle adamlarına geri dönsünler. Kontrol etmen gereken ben değilim görmedin mi Fidan orada acı çekiyor! Vurdular onu. Silahla vurdurlar. Bacağı kanıyordu, görmedin mi? Duymadın mı nasıl bağırıyordu? Küçücük bacağından akan kanları hiç görmedin mi?"
O an tüm çırpınışlarına rağmen yüzüne uzanan eller yanaklarındaki ıslaklığı silip saçlarını yüzünden sıyırana dek gözyaşı döktüğünün farkında dahi değildi.
Yeniden dokunma bana, demeye ne gücü vardı ne de sesi. "Görmedin mi?" dedi yeniden bir umut. "Kanıyordu bacağı!" Araç hızla uzaklaşırken, aralarındaki mesafe her saniye açılırken sözlerinin hükümsüz kalacağını yeni idrak ediyordu.
Devran "Hiçbir şey olmayacak." dedi güçlü bir ses tonuyla. "Duyuyor musun beni, Ahra?"
Nasıl hiçbir şey olmayacaktı? Olmuştu ya işte. Hazır değildi bu sözleri dinlemeye. Yalan geldi hepsi. Daha ilk gün kendi adaletini kendi sağladığını söyleyen adam açık açık söylemişti zaten elini kana buladığını. Elbette kurşunların hedefinde olacaktı ama her şeye rağmen inanmıştı sözlerine. Biliyordu ki konuşursa yine inanacaktı tüm çaresizliğiyle.
Senin yüzünden demek istiyordu ama derinlerde bir yerde hayır asıl benim yüzümden seslenişini olur da duyarsa diye çok korkuyordu. Sustu. Payaslı'nın ağız dolusu birkaç küfrünü duydu kısacık telefon konuşmasında.
"Kim cesaret edebilir!" diyordu o kurşunlardan çok daha sert bir ifadeyle. "Kim ulan, kim!"
"Sırtım acıyor." Sessizce döktüğü göz yaşları ardı ardına dökülmeye devam ettiğinde yüzünü avuçları arasına alıp olabildiğince en köşeye sığındı. "Sırtım çok acıyor."
Kendince fısıldanan birkaç kelimeye hızla kulak kabarttı, Payaslı.
Buna her kim cesaret edebilmişse, kendi aracıyla kendi adamıyla göz korkutmak ister gibi etrafa saçılan birkaç kurşunla karısını şu hale kim getirmişse misliye karşılığını alacaktı ancak anlamlandıramadığı fısıltılar kaşlarının çatılmasına neden oldu.
Eli Ahra'nın sırtına ulaştığında onu sığındığı o köşeden çekip almış kendi sert göğsüne bastırmıştı hızla.
Aklının almadığı, kafasının içindeki tilkilerin birbirine düğüm olmuş kuyrukları ağrıtıyordu başını.
Hükmünün geçtiği şu alemde buna alelen cesaret edebilecek tek bir Allah'ın kulu yoktu, biliyordu. Bugün o kurşunların hedefinde olmadıklarını da biliyordu.
Kendi arcıyla kendi adamıyla sınanmıştı ancak aklı almıyordu emrindeki adamın ihanetini, sıktığı kurşunların onlar hariç öylece başka yerlere sıkılışını. Üstelik bir iki kurşun sonrası adamın kendi kafasına sıkışını.
Azem Devran Payaslı düşmanını dahi mert adamlardan seçerdi. Diğer türlüsüne de ne dost derdi ne de düşman bilirdi.
Üstelik bugün bile isteye ortaya yem atarcasına başka başka konumlarla çekmek istemişti üstüne dikkatleri. Dost düşman farketmeksizin Erdenil kanı taşıyan birinin karısı olması, bazı kansızların rahatsızlanmasına neden oluyordu, biliyordu. Daha şimdiden kim canını sıkar kim canını ortaya koyar bir bir deniyordu.
"Burası da neresi?" dedi Ahra, büyük çiftlik evinin önünde duran araçla.
Hiçbir şey söylemedi. Önce kendi indi, sonrasında Ahra'ya elini uzattı ancak değil o eli tutmak, şu an onun suratını bile görmek istemiyordu Ahra. Aklındaki bulantı midesine kum dolu çuval gibi çökmüştü. Bir yudum su içse sanki kan kusacaktı.
"Beni bırakıp gideceksin, biliyorum." dedi önüne geçtiği adama. Yine yığılmıştı onlarca koruma etrafa. "Bugün olanların peşine düşeceksin. Belki de hiç gelmeyeceksin. Seni bu duruma düşüren ne, Payaslı?"
Devran'ın bu soru karşısında sakinliği bir son bulma raddesindeydi. Ahra'yı sağ salim bırakmak ve sonrasında bu güvensizliğe sebep olanlara kan kusturmak onun için ilk sıradaydı ancak şimdi hiç beklemediği bir soruyla karşı karşıyaydı.
Üstelik Ahra'nın hırçınlıkla nefretini kusmasını, bir masumun hesabını kendisine kesmesini dahi beklemişti.
Kırgınlıkla, korkuyla ve hiç yoktan biraz da umutsuzlukla düşmüştü yüzü Ahra'nın. "Seni yanıltan kibrin miydi?" dedi sessizce. Gözlerini katran karası gözlere diktiğinde birkaç şey aradı ama her şey kapı duvardı. Her şey.
Başını iki yana salladı "Sen beni kandırdın," dedi kırgınlıkla. "Beni sana olan muhtaçlığımdan vurdun. Beni bu evliliğe zorladın. Aslında... Sana değil, senin gücüne." Biraz olsun o gözlerde kıpırdama olsun istiyordu. Kızsın, öfkelensin veya bir tepki versin. "Bugün öylece havaya sıkan yarın bizzat bana sıktığında—"
"Sen neyin üzerini kapamaya çalışıyorsun?"
Bıçaktan keskin sert ses tonu Ahra'nın okyanus ortasında son dakika çarpmaktan kurtulduğu bir buz dağını andırıyordu. İrkilmesi de nereye gittiğini düşünemediği sözleri de aslında onu ele veriyordu.
"Bulacağım, Ahra." dedi ağır ağır. "İhanet ihanettir. Eğer ki adamlarımdan birinin aklını çelen, karımla çıktığım ilk an gözünü korkutmak için aklınca oyunlara kalkışan birini bulamıyorsam vay ki halime."
"Bir çocuk vuruldu!" diye yükseldi sesi istemeden. "Senin derdin hala ihanet mi! Tek derdin sarsılan otoriten mi?"
Soğuk bir gülüşle bağırıyordu zalimliğini. "Benim derdim karımın ve ailemin can güvenliği." dedi bu konuşmaya bir son koyar gibi.
Tam çekip gidiyordu ki Ahra'nın, arkasından korksa dahi söylemekten çekinmediği "O halde ilk ailenden başla." sözleriyle kasıldı çenesi. "Madem kimsenin cesareti olamaz bugün olanlara... O zaman ilk onlardan başla."
⏳
Kız kardeşinin bir damla gözyaşına dünyaları yakan adam şimdi aynı kadının göz yaşlarını dökme sebebiydi.
Şahsenem bir otel odasında sırtını yatağa yaslamış yerde oturuyorken elindeki siyah beyaz ultrasona akıtıyordu göz yaşlarını. Hemen altında ise bir başka fotoğraf vardı. Canından çok sevdiği adam da varlığıyla yokluğu arasına kısacık zaman giren kaybettiği diğer can da şimdi yoktu hayatında. Onu bu hayatta tutan neydi bilmiyordu.
Onun da bu hayatta tutunacak tek bir dalı kalmasın istiyordu. Bir haberin bekçisiydi şimdi yeniden hayata tutunacak bir mutluluğu beklerken
Elini gelişigüzel yan tarafa attı. Kafasını uyuşturan alkol şişesi düştü önce. Sonra telefonunu aradı ama bulamadı. Gerek de kalmadı. Otel odasının kapısı çalındı.
Kalkmaya güç bulamazken yeniden kuvvetlice vurulunca yerinden sıçradı. Açmak için ilerleyen adımları geleni bilirmiş gibi şimdi kapıdan kaçmak için geri geri gitti.
"Şahsenem Hanım!" Daha da kuvvetli vuruldu. "Şahsenem Hanım, lütfen açın kapıyı! Bizi zor kullanmak durumunda bırakmayın."
İnanamazmış gibi bir kahkaha döküldü, az önce kemirmekten perişan olmuş dudaklarından.
"Defolun gidin!" Bağırışı yeniden kapının vurulmasıyla bastırıldı. Biliyordu ki kapıyı gerekli anahtarla açabilecekken yine de Şahsenem'e bir şans bırakmıştı.
Telefonuna koştu. Onu aradı sonrasında. İlk çalınışta açılınca içini saran korkuyla bağırdı: "Köpeklerini çek kapımdan!"
"Seni bekliyorum. Yukarı çık."
Payaslı'nın hissiz sesi Şahsenem'i daha da gerdi. Bağıracak sanmıştı. O buyurgan sesiyle onunla uğraşamayacağını haykıracak sanmıştı.
Oysa Devran kısa bir sessizlik sonrası "Beni uğraştırma Şahsenem." dedi. "Ya paşa paşa gelirsin yanıma ya da gelirsin! Benim zorumla çıkacak olursan çıktığın an o odayı yok ederim. Yakarım, yıkarım ama tutunduğun o son dalı da senden alırım—"
"Sus!" dedi hızla. "Sus Allah'ın cezası sus!"
Ayakları birbirine dolandı çıkmak için hızlı hareket ederken. "Yeter artık," dedi onun tarafından karşı karşıya bırakıldığı tüm tehditlerin hatıralarına bile dokunuyor olmasına tiksinti duyarak. "Yok olması gereken benim hatıralarım değil, sensin sen!"
"Çabuk ol." dedi umursamaz bir tavırla. "Karım beni bekliyor."
Lanetler okuya okuya kapattı telefonu. Açtığı kapıyı sanki kapıdaki adamlardan dahi korumak isteyerek hızla kapattı. Arkasından gelen adamları umursamadan koşar adımlarla merdivenlerden yukarı çıktı.
Şaşalı kapı onun için açılırken büyük süitin boğaz manzarasını gözler önüne seren cam duvarlarından dışarıya bakıyordu Payaslı. Aklı dışarıya adımını attığı ilk anda ahu gözlerine korku yerleşen karısındaydı.
"Bugün—"
Şahsenem'e fırsat dahi sunmadan "Bugün olanları bir de senden dinleyecek halim yok." dedi. "Haberi gelmediyse ben vereyim. Benim paramla benden satın aldığın adam bana ihanet etmeye cesaret edemedi. Sağa sola sıktığı birkaç kurşun sonrası sıktı kafasına, yok etti kendini. Ama Şahsenem," deyip arkasını döndü. Kız kardeşi bu sakinlik nedeniyle hiç olmadığı kadar korkuyordu. Zaten o da bunu beklermiş gibi sakince devam etti. "Küçük bir kız çocuğunun dizi parçalandı senin yüzünden. Ameliyatta şimdi."
Bu laflar altında Şahsenem küçülüyordu ve karşısındaki adamın gözlerindeki hissizlikle ağzını dahi açamıyordu.
"Allah var, bugüne dek kaybın için hep üzüldüm." Çenesiyle karşısındaki kadının karnını işaret etti. "Şimdi diyorum da... İyi ki kurtulmuş senden."
Karşısındaki adamın sözlerine çoğu zaman göz yaşı dökerdi Şahsenem ama ilk defa kanı çekilmiş bir ifadeyle tutunacak bir dayanak aradı kendine.
Yetmedi masadaki kağıdı biraz olsun ilerletti. "Taylan Seçkin'in kabir nakli gerçekleşiyor şimdi." dedi gözlerini dahi kırpmadan. "Sana demiştim Şahsenem. Dirisini yaşatmadım, ölüsünü bile alırım senden demiştim ne çabuk unuttun?"
Dolu gözlerle inanamazmış gibi iki yana hareketlendi başı.
"Hayır," dedi defalarca. Birkaç adım attı zorla. Ama ölen senin bebeğin değil, ölen senin karın değil demek istiyordu. Bilmiyordu ki bebeğine dahi zarar vermek için hareket ettiğini henüz öğrenmemişti. Eğer öğrenseydi...
"Yapma!" dedi yapamazsın demek istese de. "Karın öyle laflar etti ki dayanamadım!" Gerekirse ayaklarına kapanacak af dileyecekti ama karşısındaki adam buna müsade etmedi.
"Kendine her gün her gün uğrayacağın başka bir kapı bul," dedi yıllar sonra yeniden bir düşmanı karşısına alacağını umursamadan. "Benim karımı bir mezarlıkta korkutmaya adım attıysan, yetmeyip bir de bir masumun canını yaktıysan katlanacaksın bunlara. Madem bir savaş başlatmak istiyorsun, madem beni yeniden o kansızlarla karşı karşıya getirecek adımlar attırıyorsun bana... Benim çatımın altında yerin yok artık, Şahsenem."
⏳
Saatler geçmişti de zaman geçmemişti. Ahra hızla bahçeye çıktı. Sabahki tanıdık simalara belki yüzüncüye sordu Fidan'dan bir haber olup olmadığını.
Yüz birinciyi de sormak için dudaklarını aralayacaktı ki "Gelin Hanım," seslenişiyle döndü arkasını. Ünal'ı görmenin verdiği rahatlıkla hızlı adımlarla gitti ona doğru gelen adama. "Devran telefonlarımı açmıyor," dedi kızgınlık ve biraz da kırgınlıkla. Etrafa bakındı. "Onlara da Fidan'ı soruyorum. Hep aynı cevap: Bacağı için ufak bir operasyon gerekliymiş Gelin Hanım. Oldu mu bitti mi kimse bir şey demiyor."
"İyi çok şükür, meraklanmayın." dediği an yüzündeki tebessüm sabahtan bu yana savrulan bedenine dinçlik verdi. "Her ihtiyacıyla itinayla ilgileniliyor."
"Peki ya ben... Görecek miyim onu. Gidebilecek miyim yanına?"
Kısacık bir sessizlikle almıştı aslında cevabını.
Omuzları düştü. Uzun, ince askılı beyaz elbisesinin üzerine aldığı şal kayacak gibi oldu. "Devran nerede peki?" dedi gerçek bir cevap ihtiyacıyla. "Sabah olanlar... Kim yapmış? Servet mi?"
"Devran Bey yolda, şu an buraya geliyor. Benden istediği birkaç şey vardı, onları getirdim. İzninizle içeri bırakacağım."
Sorularına cevap bulamayacağını anlayarak başını salladı ve işine mani olmadan ağaçların arasında dolanmaya başladı. Gördüğü çardağa kurulması, başını geriye yaslayıp gökyüzündeki yıldızlara dalması ne kadar zamanını aldı bilmiyordu.
Bugün gün boyu kendiyle yüzleşmemek için, düşüncelerinin esiri olmamak için kaçtıkça kaçtı. Yıldızları saydı. Ağaçları saymıştı, yeniden saydı. Birkaç meyve kestirdi gözüne ama gün boyu yemek girmeyen midesine söz geçirip bir tane bile almaya uzanmadı. Dayanamadı sonra, epey aşağıda duran gözüne kestirdiği iri inciri yedi doyasıya.
Dakikalar dakikaları kovaladıkça durdu orada. Ona doğru gelen adamla anında kalktı. Sert yüz ifadesine baktığı an aralarında bir set varmış gibi hissetti. Bir soğukluk. Sanki bir mesafe.
Ahra bu duruşun yalnızca kendisine mi yoksa bugünün tesiriyle genele mi olduğunu anlayamasa da "Neden habersiz bıraktın beni?" dedi hızla. "Seni defalarca aradım."
Elini uzattı. "Hadi," dedi. Sesi yorgun geliyordu, belki de bitkin. "Yemek yedin mi?"
Şaşkınlıkla aralanan dudaklarını hızla birbirine bastırdı Ahra. "Bugün biz ne yaşadık farkında mısın?"
Buyurgan bakışlar altında ezildiğini hissederek, etraftaki onca insanın varlığını düşünerek kendisine uzanan iri ele zarifçe doladı ince uzun parmaklarını.
"Şahsenem ile aranızda tam olarak ne geçti?"
Yol boyu sessiz kalışı, eve varıp yalnız kalana kadardı. Tutuşu da öyle.
Üzerindeki ceketi çıkarıp kenara koyuşundan yararlandı. "O yaptı değil mi?" dedi sorusundan kaçarak. "Bugünü o ayarladı?"
O sırada Payaslı girişin karşısındaki büyük koltuğa bırakmıştı bedenini. Yorgundu. Fiziken olmasa bile ruhen çok yorgundu. Başı da ağrıyordu. Son günlerde ağrımasa dahi ağrıyordu.
Sırf birkaç dokunuş uğruna yeniyetme bir velet gibi sızlanmak, başının ağrısını dillendirip çaresini karşısındaki kadının dokunuşlarında bulmak istiyordu.
"Bana seni koruyacağım diyerek bu evliliğe zorladığında asıl korunmam gereken kişilerle aynı çatı altında olacağımızı söyleseydin eğer asla kabul etmezdim, asla."
Ahra'nın ürkekçe, karşılığında ne tür bir tepkiyle karşılaşacağını bilmeden kurduğu cümleler yerine ulaşmıştı.
Katran karası gözleri gözlerine ulaştığında sustu. Bir daha konuşur muydu bilemedi. "Ben o kutlu günde sana bir tercih sunduğumu hatırlamıyorum, ahu gözlüm." dedi sesine bulanan karanlıkla.
"Doğru!" dedi Ahra. Sesi titriyordu. "Ben hatırlıyorum bir tercih sunmadığını. Elime bir silah bıraktın öldür kendini dedin. Bense senin nikahında olmayı seçtim. Ne değişti? Yine öldüm. Ne değişti?"
Güldü hafifçe. Kırgınlıktan mı kızgınlıktan mı çıkaramadığı bir hisle omuzuna meyillendi başı. "Senin haberin yok tabi," dedi ilk ve son defa diline dolayacağı bir kelimeyi kullanmaya hazırlanarak. "Başın sağ olsun, Payaslı. Korumak için nikahına aldığın kadını da henüz var olmayan bebeğini de dün kaybettin sen."
Asla yaşamayacağı bir ihtimali, asla sahip olmayacağı bir hissi dile getirmek ağır gelmişti. Yutkundu. "Hamile olduğumu sanıyor ya sizinkiler. Asla dile getiremeseler de onlara göre biz bu yüzden hızlıca evlendik ya... Kendi evinde kendi çocuğunu dün kaybettin sen." dedi karşısındaki adamın kalbini kırmak ister gibi. Bu sebepsiz öfkesi yine neden harlanmıştı anlayamadı. "Dünyalara da hükmetsen, herkes önünde korkudan iki büklüm de olsa sen aslında benim gözümde dün her şeyini kaybettin."
Öfkelensin istedi. Bağırsın çağırsın hatta ilk kavgaları gerçekleşsin.
Baktı Payaslı öylece. Baktı, baktı, baktı. Şahsenem'in, zihninin içindeki susmak bilmeyen sesini dinledi.
"Zehirlemek istedi seni değil mi?" dedi inanmak istemediği ama doğruluğundan da şüpheye düşmediği bir gerçekle. "Seni zehirlemek istedi. Bizim bebeğimizi bizden almak istedi."
Ahra'nın kaşları çatılırken Payaslı'nın sakinlikle telefonuna uzanıp bir numarayı tuşlamasını izledi.
"Şahsenem'i hiçbir yere gönderme." dedi gözleri Ahra'nın ahu gözlerinden ayrılmadan. "Taylan şerefsizine ait ne varsa yok et." Kalktı yerinde, aldı ceketini ve çıkışa ilerledi. "Doğru duydun, ne varsa." Karşıdan her ne cevabı alıyorsa güldü. "Sence bu saatten sonra sikimde mi?" dedi sessiz bir haykırışla. "Bu saatten sonra iş, güç, devlet... Umurumda mı?"
Ahra da yalnız kalışıyla çıktı arka bahçeye. Gittikçe kendinden iğrendiğini hissetti. Çünkü her şeye rağmen o adamın gitmemesini istedi. Başını göğsüne yaslamayı ve onun kollarında güvenle uyumayı. İğreniyordu kendinden. Tam kelime neydi çıkaramıyordu ama hissettiği buydu. Şayet Payaslı'nın aslında gitmediğini, dışarıdaki adamlara saydığı direktiflerin katılığıyla yeniden içeri girdiğini görseydi, işte o zaman içi rahat ederdi.
Payaslı'nın yüreğine düşen kor gibi ateşi, zihninde yankılanıp duran düşünceleri ve gözlerinin önünden gitmek bilmeye kırgınlık dolu bir çift ahu bakışın etkisini yalnızca buz gibi su dolu küvette geçireceği dakikalar dindirebilirdi.
Tam da şimdi şakaklarında dolanmasını dilediği zarif dokunuşların yoksunluğunu çekiyordu, loş ışığın altında altın gibi parıldayan alkol dolu bardağı dudaklarına yeniden götürdüğünde. Ancak ne parmakları arasındaki puronun yatıştırıcı etkisi ne de yavaşça yudumladığı sert viskinin boğazını yaran acısı hissiz bedenine bir etki ediyordu.
Başını geriye yaslayıp soğuk küvetin ensesine yaptığı baskıya odaklandı sadece. Birkaç adım sesi duyduğunda da istifini bozmadı aralık banyo kapısının biraz daha aralanmasında da. Karanlığın baskınlığında Ahra'nın onu fark edeceği anı bekliyordu yalnızca. Üstelik korkmaması için göğsüne çektiği bacağıyla sessizliği dalgalanan su sesiyle kesti.
Sessiz bir şaşkınlık nidası sonrasında "Burada mıydın?" dedi Ahra, kucağındaki katlı havluyu bedenine bastırıp ne yapacağını bilemez bir halde ürkekçe. "Ben... Sen gittin sanmıştım."
Su yüzeyindeki köpüklerin onun iri bedenini aslında pek de saklayamayan haline, dışarı sarkan elindeki alkole, katran karası gözlerin yavaşça aralanıp gözlerine kenetlenişine bakıyordu öylece kaldığı kapı aralığında.
"Neyse o zaman..." dedi çatılan kaşlarına, düşen yüz ifadesine söz geçiremeden. "Sana iyi keyifler."
Askılı beyaz elbisesindeki yer yer toz toprağa bakılırsa dünya yanarken her şeyden bihaber, meyve ağaçları arasında gizlemeye çalıştığı mutlulukla dolanmaya devam etmişti Ahra, Payaslı'yı düşürdüğü halden keyif alırcasına.
Tek dikişte son birkaç yudumunu kafaya dikip bardağı fayans döşeli yere bıraktı ve küvette daha dik bir hale geldi. Parmakları arasındaki dolgun puro dudaklarına kavuştuğunda "Çıkmaya niyetim yok," dedi derinden gelen boğuk sesiyle. "İşini görmek için benim çıkmamı bekleme." Karar senin, der gibi bakışları her şeyi açıklıyordu aslında. Kenara yaslı elini kaldırıp karşısında onun için açtığı boşluğu gösterdi saniyelik bir hareketle.
Ahra ise dakikalar önce bu adamın boğazına yapışıp onu öldürmek istemiyormuş, yeryüzünden yok etmek için yanıp tutuşmuyormuş gibi bedenine bastırdığı havluyu sakince kenardaki mermer tezgaha bırakıp ufak birkaç adımla yaklaştı girmeye karar verdiği küvete. Bu sırada gözlerine kenetlenen gözlerdeki ifadesiz bakışın etkisi altında, göğüslerini örten uzun gür saçlarının verdiği rahatlıkla omuzlarındaki ince askıları indirip yalnızca altındaki küçük iç çamaşırıyla tüm savunmasızlığıyla attı küvete ilk adımını.
Buz gibi duya ilk temasında kararsızlıkla kaldığında tüm cesaretini topladı. Tam karşısında ona açtığı alanda sırtını küvete yasladı ve bacakları kendisine çekerek küçülebildiği kadar küçüldü.
Karşısındaki manzara bulanmış aklını, gerilmiş bedenini daha da felaket bir duruma sokarken tarazlı bir sesle "Bu iki oldu, Ahra." dedi, Payaslı. "Heves nefse hükmeder. Üçüncüde ister heves de ister nefis."
İlki ilk geceydi. Ahra o gün de tıpkı bugünkü gibi bir meydan okuma isteğiyle sunmuştu kendini.
Sessiz kaldı, Ahra.
Birbirlerinden ayrılmayan gözlerinde ilk kaybı Payaslı yaşadı. Ahra bedenini alevlendiren bakışlar altında kalmaya daha fazla dayanamayınca o güzel gözlerini katran karası gözlerden çekip yanağını göğsüne çektiği dizlerine yaslamıştı.
"Neden öldürdün?" dedi Payaslı'ya bakmadan. "Sadece onu değil, kardeşini de yok etmişsin." Ahra'nın ölü gözleri kendinden bile vazgeçmiş gibi buz gibi suyun içinde baygınca mermer duvara bakıyordu. O kadar kısık sesle sormuştu ki bir an içinden konuştuğunu düşündü uzun süre yanıtsız kalınca.
Bir duman bulutu yükseldi. Sonrasında derin bir nefeslenme sesi. "O şerefsizle evlenmesini hiçbir zaman istemedim." dedi derinden gelen sesiyle. Ahra gözlerini kapadı. Karşısında bir katil vardı. Eli kanlı katil. O katilin karısıydı. Hatta belki de artık ondan kayıp gitmiş bir bebeğin annesi. Evet, bu çatı altında onun sayesinde edinip bir yük gibi taşıdığı tüm sıfatlarına bunu da ekleyebilirdi.
"Ama evlendiler."
"Seviyordu." dedi istemeye istemeye. "Çok seviyordu. O kadar çok seviyordu ki gözü kör olmuştu. Günbegün kardeşimin onurunu ve gururunu kaybedişini izlemek bana ne kadar acı veriyorsa onun o şerefsize bağlılığı da o kadar artıyordu."
İşte şimdi dikkatini çekmiş gibi Ahra dizlerine yasladığı yanağını kaldırdı. Göğüslerini kapayan köpüklerle saçlarını ensesinde topladı. "Şahsenem hiç de öyle bir kadına benzemiyor." dedi onun ne kadar güçlü ve kendinden emin bir duruş sergilediğini düşünerek.
Gülen Devran oldu bu defa. Ahra'nın yaptığı gibi gizlice saniyelik bir bakışla bakmadı karşısındakine. İç çekerek, içini görerek doyasıya baktı karısının açıktaki boynuna, çıplak omuzlarına, dolgun göğüslerini gizlemiş beyaz bulutlara. "Şahsenem bir masuma, günahsız bir yavruya kıyabilecek bir kadına da benzemiyordu, Ahra."
"Kocası sana ihanet etti. Öyle demişti. Neden affetmedin onu? Şahsenem için? Kardeşini seviyorsun, dün ve bugün olanlardan sonra bile kızamıyorum, görüyorum onu hala çok seviyorsun ama neden kıydın ona? Belki şimdi o da kendi evinde kocası ve bebeğiyle mutlu olabilirdi. Senin mutluluğunu kendi mutluluğundan bile çok isteyebilirdi."
Bir gri duman yığını daha yayıldı aralarında.
Parmakları arasındaki puroyla elini kaldırdı. Ant içer gibi "O evveliyatını siktiğimin Taylan'ını bugün olsun, bugün de gebertirdim." dedi.
Ahra'nın, sözcüklerine saklanan kan kokusunu aldığı an bakışlarında beliren umutsuz kırıntılar Devran'da zerre mimik oynatmadı. Aksine bu ciddiyet saklı hislerin ortaya dökülmesine sebebiyet verdi.
"O gün Seymen amca doğruyu söylüyordu." Yaslanabileceği kadar yaslandı arkasına, Ahra. Bakışlarındaki yalvaran ifade elinde olmadan oluşmuştu. "Ben Ali'ye değil, Ali bana bir şey verdi." dedi, hissettiği korkuya bulunduğu savunmasızlık da eklenince sanki dili çözülmüştü. "O doğruyu söylüyordu."
"Biliyorum."
Ahu gözlü yavru ceylanının dolgun dudakları aralandı, geri kapandı. Ahra bakışlarını kaçırmak istediğinde zorlandı. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi hızla atarken sanki tüm doğruları söyleme zorunluluğuyla "Bir USB Bellek..." diye ekledi. "Bana verdiği buydu. Bir USB bellek. İçinde bir video olduğunu söyledi. Yalnız kaldığım ilk an izlemem gerektiğini..."
Ancak Payaslı yeniden aynı kelimeyi dile getirdi.
"Onu da biliyorum, Ahra."
"İzlemedim. Bilgisayara hiç takmadım bile."
Tehlikeli bir gülüşle dudakları arasından bir duman bulutu daha yayıldığında puroyu bıraktı. İri bedenini yukarı çekerken "İzlemiş olsaydın şu an karşımda bu halde duruyor olmazdın." dedi. "O yüzden bana bildiklerimi değil, bilmediklerimi anlatmakla başla, Ghazaleh."
🥀






Yorumlar