top of page

11. Nefsine Hükmeden Âleme Hükmeder / 1.Kısım

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Şub
  • 13 dakikada okunur


Bölüm duyurularından, alıntılardan ve görsel paylaşımlardan haberdar olmak için sosyal medya hesaplarımı ve kanalımı takibe almayı unutmayın.

Kullandığım bütün hesaplara sayfa sonlarındaki medya iconlarından ulaşabilirsiniz.

Instagram & Twitterrubeyyka

#Payaslı etiketiyle yapacağınız her paylaşımı heyecanla bekliyorum.

Lütfen oy ve yorumlarınızla varlığınızı gösterin, sizleri göreyim.

Keyifli okumalar dilerim.

🤍

Kuşlu Gazel - Mazlum Çimen

Adoucit La Mélodie - Arianna Savall

Ağlama Yar - Erkan Oğur, İsmail Hakkı Demircioğlu

11. Bölüm / 1.Kısım

"Nefsine Hükmeden Aleme Hükmeder"

🥀

Ahra’nın Selma Erdenil ile karşı karşıya gelmesinin üzerinden de aynı saatlerde Servet Erdenil’in televizyon ekranlarında alkışlanıp bir de utanmadan timsah gözyaşları akıtmasının üzerinden de tam bir gün geçti.

Ne birkaç bakanın da katılımıyla gerçekleşen açılış konuşmasından ne AR-GE, ÜR-GE hizmetleri vaadiyle bağışlanan laboratuvara ölüm yıldönümü sahte bir hüzünle anılarak eklenen Harun Erdenil adından ne de sonrasında olanlardan haberi vardı.

Azem Devran Payaslı, Servet Erdenil’i köşeye sıkıştırmıştı.

Bir diğer habersizci yakalandığı durumsa gecenin sessizliğini şiddetle yaran telefon sesine korkuyla uyanması ve yalnızlığıyla karşı karşıya kalışıydı.

Yine de “Devran,” diye hafifçe seslendi, belki bir ihtimal dönmüştür umuduyla.  Güvende olduğunun bilinciyle derin bir nefes aldı, yatağın boş kısmına baktı ve nerede bıraktığını anımsayamadığı telefonun sesini takip ederek ayaklandı.

Makyaj masasının üzerinde parıldayan ekranı eline aldığında ne yapacağını şaşırdı.

Saat 05.18 ve Ersoy arıyor.

İşte tam o anda bir başka hisle daha tanıştı.

Bir başkası adına duyulan endişe.

Sonlanan arama yeniden başladığında hiç düşünmeden yanıtladı ve “Ersoy,” dedi korkuyla. “Neden arıyorsun?”

Ahra belki ilk anda, ona bir şey mi oldu, demek istiyordu ya da Devran nerede, demek için can atıyordu ama eski bir kundura fabrikasında ecel terleri döken Ersoy’un konuşma hızına yetişemedi.

“Payaslı’ya ulaşmam gerek.” dedi anında. “Önemli, Ahra. Konuşmam gerek. Adamlar evde olduğunu söylüyor, rahatsız etmeyin dediği için hiçbiri ulaşamaz ama cidden önemli olmasa bu saatte seni aramam.”

Ersoy’un kısık bir sesle gizli saklı konuşuyor olduğunu hissetti Ahra.

Uykulu bir bilinçsizlikle nedenini niyesini sorgulamadan “Ama Devran evde değil ki…” dedi çekinerek.

Kendi sözlerini kanıtlamak ister gibi karanlığın içinde ilerledi. Banyoya baktı, terasa çıktı, ondan bir parça aradı.

Tam çıkardığı gömleğini gördüğünü, aracının bahçede olduğunu ya da işte silahının, telefonunun, cüzdanının ayna önünde durduğunu söyleyecekti ki Ersoy “Aşağı havuza falan bak Ahra,” dedi sitem dolu bir sesle. “Bu saatte uyumuyorsa kesin oradadır.” Bir uğultuya karıştı Ersoy’un sesi. “Kapatmam gerek şimdi.” dedi daha net bir sesle. “Kunduracı’yı almışlar, dersin. Ama bir problem var. Mutlaka dönmeli bana, lütfen söyle kocana. Bekliyorum.”

Ansızın yüzüne kapatılan telefonla bahsi geçen isme aşinalığını sorguladı. Payaslı’ya benden önce git kuzenini sorgula der gibi ifşaladığı o aramayı hatırlayınca yatağının başucundaki sudan koca bir yudum alıp Ersoy’un başına bir şey gelme endişesi ve vicdanen rahatsız oluşundan güç alarak bir elinde telefon diğer elinde boş cam bardakla çıktı odadan.

Ersoy, onun evde olduğunu söylemiş olsa da kendi gözleriyle görmediğinden belki de, korkuyordu işte koca evdeki yalnızlığıyla. Kapıdaki onca adamla. Elindeki boş bardaktan güven alırcasına ilerledi, havuza inmek için asansörü görmezden geldi, hızlı adımlarla indi merdivenleri.

Dalgalanan su sesini duydu önce, sonra da bakabilmek için kendisini son derece zorladığı büyük, çok büyük su kütlesine baktı göz ucuyla. Parmakları arasında sıktığı bardak karnına yapışmış haldeyken o korkutucu derinliğin içindeki adama “Devran,” diye seslendi ama bir fısıltıdan ibaretti sanki sesi.

Rahatsız mı ediyordu onu, bu saatte yukarı çıkıp onunla uyumak varken niçin bir savaş verir gibi su içinde bir oraya bir buraya hızla gidip geldiğini anlamlandıramasa da eşiği geçti, onun uzun ve sert kulaçlarıyla bir uçtan bir uca nefes dahi almadan saniyeler içinde gidişini gördüğünde birkaç adım daha atabildi içeriye. Yeniden seslenmesine gerek kalmadan, ulaştığı kenarda soluklanmak için kafasını kaldırdığında Payaslı tarafından fark edildi.

Derin nefeslerle soluklanırken “Yavru ceylan,” dedi şaşkınlığını fark ettirmeden. Önce karşısındaki bedene sonra duvardaki büyük saate ve yeniden karısının endişe dolu ahu gözlerine baktı. “İyi misin?” dedi kendisine doğru gelen kadının uyku mahmuru güzelliğini seyrederken. “Uyanmayasın diye yatağa girdiğim gibi çıktım ama işe yaramamış anlaşılan.”

Atik bir hareketle çıktı havuzdan. Oturma köşesinden saç havlusuna uzandı. Ahra’nın bakışları masanın üzerindeki üç silaha kaydı. İkisi çözülmüş durumdayken biri siyah bir kutunun içinde ışıl ışıldı.

Bedeninden süzülen damlaları umursamadan saçlarını yüzünü kurulayarak kendisine doğru gelen adama baktı yeniden. Çıplak tenindeki bir başka lekeyi kapayan kara lekeye düştü gözleri; akrep dövmesi. Esmer tenine işlenmiş siyah boyayla aynı renkteki şortundan süzülen suları takip etti.

Arkasındaki mavi derin kapanı görmezlikten gelerek elindeki telefonu uzattı. “Ersoy aradı,” dedi katran karası gözlerden bir an olsun ayrılmadan. Koskoca bir günde neredeydi? “Onu birinin aradığını söylemiştim ya hani sana…” Unuttuğu ismi hatırlayamayınca “Kunduracı,” dedi Payaslı çok da üzerinde durmadan.

Karısının ince beline uzandı iri eli. Karışmış saçlarının üzerinden şakağına bastırdı dudaklarını. Eğildi, ince askılı beyaz renkli pijamasının açıkta bıraktığı gerdanında soluklandı.

Dakikalar önce yatağına girdiğinde Ahra’nın uykusundan sıyrılmadan itişini, git deyişini sildi attı.

Bedenini ıslatan bedenden geri kaçmadan Ahra başını salladı hafifçe. “Evet, ona ulaşmış ama Ersoy’un seninle çok acil konuşması gerekiyormuş.” dedi ne yapacağını bilemeden. “Sanki yanında başka birileri var gibiydi. Benimle konuşurken rahat değildi. Seninle konuşabilmek için ısrar etti. Onu aramanı bekliyor şimdi. Önemli olmalı.”

Payaslı Ahra’nın elindeki boş bardağa baktı. “Susadın mı?” diye sordu. Asıl susayan, dili damağı kuruyan kendisiydi. Kısacık şortu da, askılı üstü de şimdi yer yer ıslanmışken Ahra’nın tenine yapışmış haldeydi.

Ahra ise “Ersoy’u araman gerek,” dedi endişeyle. “Ya ona kötü bir şey olursa? Ben Ersoy’u seviyorum ona bir şey olsun istemiyorum.”

Duyduğu kelimelerin idrakini edemeyeceği korkunç bir hisle baktı karısına. Oysa Ahra her şeyden habersiz yalnızca endişeyle bakıyordu ona. “Sana ihanet mi etti,” diye sordu korka korka. Dolgun dudakları ürkeklikle büzüldü. “Ben sadece ona kızmıştım, o yüzden sana öyle dedim,” dedi anlamadan dinlemeden Ersoy’u ateşe attığını düşünerek.

Oyunbozan bir çocuğun pişmanlığını sırtlar gibi sırtlıyordu hislerini, sahip olduğunu düşündüğü ilk arkadaşlığını kaybetmek istemeyerek.

Azem Devran Payaslı, karısının kelimelere yüklediği anlamlara duyduğu kıskançlıkla “Gecenin bir yarısı karımı uykusundan ederken düşünecekti onu,” dedi buz gibi bir tonlamayla. “Bu saatten sonra hayır ya da şer, zaten illa bir şeyler olacak, yavru ceylan.” Karısının sahiplenircesine karnına bastırdığı bardağı aldı, hemen yanındaki bardan buz gibi bir şişe suyu boşalttı ve kana kana içti.

Madem Ersoy’un isteğini gerçekleştiremeyecekti, madem uykusundan boşa edilmişti, Ahra “Kim ki o Kumbara denen adam?” dedi merakla. “Benim meselemle bir ilgisi var mı?”

O son yudumdan sonra bardağı bar tezgahının üzerine koyuşundan, çarpma sesinin etrafa yayılışıyla ürkmesinden aslında anlamalıydı Ahra susması gerektiğini ama Payaslı’nın “Senin meselen?” sorusuyla, bakışlarındaki sertliği görmezlikten gelerek “Evet,” dedi sessizlikle. Gözlerini kaçırdı. Üşür gibi olduğunda parmaklarını kendi kollarına sardı. “Servet’i öldüreceksin ya.” O denli anlaşılmaz ve ağzının içinden konuşmuş olsa da Devran anlamıştı anlayacağını. “İşte o benim meselem.”

Ahra’nın telefonu çaldı yeniden. Elindeki telefonu Payaslı’ya çevirdi. Parmakları arasından .ekilen telefonun yanıtlanacağını düşünürken Ersoy’un aramasını reddetti Payaslı. Tabii o sırada arkasını dönmüş gittiğini sanıyordu Ahra ve hatta havuza yaklaşınca uzakta konuşacağını sanarak, korkup da arkasından birkaç adım daha atamayacağının umutsuzluğuyla omuzları çökmüştü ama hiç sandığı gibi olmadı.

Devran, reddettiği arama sonrası telefonu açtı, ekranda gördüğü Süslü’nün fotoğrafıyla gülümser gibi oldu. Ahra’nın bir telefonu bile artık benimseyişine, kişiselleştirmesine sevinir hale gelmişti.

Rehbere girdi, birkaç ismin arasında Ünal’ın adına bastı. İkinci çalınışta aldığı yanıtla “Ersoy’a uğra,” dedi sessiz kalan Ünal’a. “Kunduracı’nın karşısında yalnız olduğunu düşünüyor, belli.”

Bu sırada masadaki silahların üzerini kapadı, kenardan aldığı büyük havluyu dönüp karısının omuzlarına bıraktı. “Servet’in sunduğu ortaklığı kabul etmeyecek,” derken Ahra duyduğu isimle daha da üşüdüğünü hissetti. Çıplak ayaklarının altındaki soğuk zeminde kıpırdandı hafifçe. “Sorgulayacak olursa Payaslı öyle uygun görmüş dersin. Baktın olmuyor Kunduracı’ya babasının sonunu hatırlat. Çünkü Servet, yalnızca benim meselem.”

Baskın ses tonunun, gözlerinin içine işleyen derin bakışlarının altında Ahra karşısındaki geniş omuzların arkasında kalan derin mavi çukura baktı. Payaslı’nın konuşması biter bitmez, konudan kaçar gibi, anlayacağını anladığını hissettirmek ister gibi kendini konuşmak zorunda hissetti.

Ürkekliğini belli etmemeye çabalayarak “Niçin bu saatte buradasın,” dedi sorgulamaktan çekinse de. “Ben uyurken rahatsız mı ediyorum seni?”

Eğer öyleyse duyacağı utançla yerin dibine girmek istedi. Onun himayesinde olduğunu öğrendiği günden bu yana nefretle, öfkeyle, dinmek bilmeyen ağlama isteğiyle bile daldığı uykularda elveda demişti korkunç kabuslarına. Onun sıcak kollarında korkmadan uyumak bir başkaydı. Tetikte olmadan bir yudum su içmek, arkana bakmadan öylece ilerlemek, korkularınla sınanmamak ne büyük nimetti.

“Asıl sen neden bu saatte buradasın, yavru ceylan?”

Ahra ilk sorusunun yanıtsızlığıyla epey alındı, çatılan kaşlarına engel olamadan “E ama telefon…” dedi. “Bir şey oldu diye çok korktum.”

“O da ayrı bir hadsizlik…” diye mırıldandı Payaslı. Karısının rastgele toplanmış saçlarına baktı. Uzandı alnındaki tutamları düzeltti.

“Karım benden rahatsız olunca istemeye istemeye yatağından çıkacağım, gönlüm aynı çatı altında bir başka yastığa baş koymaya elvermeyince de kendimi buz gibi suya atacağım üstüne bir de ahu gözlü yavru bir ceylandan azar işiteceğim öyle mi?”

Ağır ağır kurduğu cümleler son bulur bulmaz Ahra’nın endişeyle “Ben sana azar yapmıyorum.” serzenişine gülümser gibi oldu. “Sadece… Bu saatte sıcacık yatağında uyumak varken,” deyip yutkundu. Sanki havuzun içinde olan kendisiymiş gibi bir adım geriledi. “Korkunç görünüyor.” dedi.

Ahra çenesine dokunan ve yüzünü karşısındaki sert yüze çeviren parmaklarla bir girdabın içinde boğulmaktan son anda kurtuldu. Katran karası gözlerde gördüğü neydi kestiremedi ama “Sen sudan mı korkuyorsun yoksa suda olanlardan mı?” deyince o an ilk defa bir şüphe yığınıyla kalakaldığını hissetti Ahra.

Sudan mı, suda olanlardan mı? Gerçek bir cevap için cesareti henüz yoktu.

“Yüzmeyi bilmediğim için… Korkuyorum,” dedi tüm masumiyetiyle. “Bir gün hayatta kalmak için bu korkumla da sınanırım diye çok ama çok korkuyorum.”

“Bilmek istediğin ne varsa öğreneceksin,” dedi Payaslı. Ahra bileğine dolanan iri parmaklara baktı, Devran’ın peşinden gitmek için hareketlenen ayakları geri geri gitse de tüm korkusuna rağmen güvende olduğunun hissiyatı ve yeni bir lezzeti tadacak olmanın tedirginliğiyle donakaldı.

Hatta kendisini cesaretlendirmek ister gibi “Hayatta kalabilmek için,” demişti ki tüm korkularını yerine sindiren, zihninin içindeki karanlık dehlize ışıklar sızdıran bir ses belirdi. Payaslı “Hayır, ahu gözlüm,” dedi. Havuzun kenarından rahatlıkla suyun içine giren adamdaydı gözleri. Kendisine uzanan ele odaklandı, kenarında durduğu devasa su midesine kramplar sokarken. “Korkularını bir bir yok edeceğiz. Ama unutma, hayatta kalman için değil, hayattan zevk alman için.”

Omuzlarındaki havlunun ucunu sıkı sıkı tutarken sudaki iri bedenin dalgalandırmasıyla parmak uçlarına değen suya baktı. Sonra da kendisine uzanan ele. “Şimdi böyle, hemen, çabucak nasıl öğreneyim.” dedi vazgeçirmek ister gibi. Üstüne baktı, etrafı taradı, minik bir adımla geriye kaçtı fark ettirmediğini düşünerek.

Devran gülümsedi. Karısının sözlerini tekrarlayarak “Sana şimdi böyle hemen çabucak yüzme öğreteceğimi kim söyledi, yavru ceylanım.” dedi.

Ahra onun derinden gelen tok sesiyle bile nasıl rahatladığını düşünerek “Ama o zaman niye gel diyorsun bana.” diye sordu saf bir merakla. Sonrasında Türkçesinin kurbanı olduğunu düşünerek üzüldü. Kendi dilinde konuştu: “Yüzmeyi bilmiyorum dedim ya, o yüzden korkuyorum dedim, yanlış mı söyledim yoksa anlamadın mı beni? O kadar mı yanlış konuşuyorum ben?

Azem Devran Payaslı bu hayatta hiç gülümsemediği kadar gülümsemek hiç talepte bulunmadığı kadar karısının tatlı tatlı konuşmasını ve sonrasında kendisini alınganlıkla açıklamaya çabalamalarını ömrünün sonuna dek duymak istiyordu.

Zihninden geçen korkunç hislerin getirisiyle genzini temizledi, “Korkma, gel.” dedi. “Yanlış konuşmuyorsun. Ben bulduğum fırsatı değerlendiriyorum.” Dilini damağını kurutan muazzam güzelliğe baktı. Havada kalan elini karısının çıplak bacağına uzattı.

“Uykuluyken bile olsa beni yatağında istemeyen karımın teslimiyetinin tadını çıkaracağım.”

Hayal meyal hatırladığı anın bir rüya olmadığını fark edince ayak bileğini okşayan parmağın sıcaklığını bir an her bir zerresinde hissetti.

“Yalnızca bacaklarımı suya dokunduracağım,” dedi söz ister gibi. “Buraya oturacağım, tamam mı?”

Payaslı, tamam, demedi. Kabul etmedi. Ahra kendi ayaklarıyla ilerledi apaçık ortada olsa dahi göremediği tuzağa.

Omuzlarındaki havluyu yana bırakıp havuzun kenarına oturmak için eğildi ama zihninde bir havuzun kenarında olduğunu siliyor, bir bahçede ya da başka bir yerde olduğunun hayaline zorluyordu kendisini. Tıpkı yaşamak zorunda kaldığı her zorlu andaki gibi.

Farkında olmasa da derin derin nefesler aldığını görebiliyordu Payaslı. Dudaklarını parçalamak üzere olduğunu, titreyen parmaklarını minik birer yumruk yapışını…

Altındaki ince ipek şortun hafifçe ıslandığını bile yok saydı. Omzundan düşen askıyı düzeltti. Hemen yanındaki adama baktı. “Ya korktuğum için yüzmeyi öğrenemezsem,” dedi ona üstten bakarken. “Şu an bile midem bulanacakmış gibi oluyor. Başka hiçbir yere bakamam.”

Ahu gözlere mıhlanan katran karası bakışlarını hiç çekmedi Payaslı. Kasılan çenesini zar zor araladı. “Başka hiçbir yere bakma,” dedi. Havuzun kenarında bastığı basamakta yana kaydı. Şimdi karısının tam karşısındaydı.

“Arala bacaklarını.”

Ahra önce yanlış anladığını, duyduğu emredici bariton sesin kelamlarını kendi kafasından uydurduğu bir direktif olduğunu düşünüp telaşlı gözlerle baksa da suyun içinde bacağına dolanan parmaklarla yutkundu.

Eş zamanlı olarak “Neden?” dedi titrek bir sesle. Parmakları oturduğu zeminin su dolu kenarlarını tutuyordu sıkı sıkıya.

“Çünkü ben öyle istiyorum.”

Şimdi asıl korktuğu boğulmaktan korktuğu derin sular değildi. Hislerine tam olarak korku da denmezdi.

Ayak bileğinden baldırına uzanan tüy gibi dokunuşla itaatsizlik edemedi. Nedenini niyesini sorgulayamadan bacaklarını hafifçe araladı.

Devranın iri cüssesi şimdi bacaklarının arasında, dizleri onun belinin yanındaydı. Oturduğu yerde öne gitme isteğine zar zor karşı geldi.

“Önce görmemiz gerekiyor,” dedi Devran ıslak kolunu karısının beline sarıp onu kendisine biraz daha çekerken.

“Neyi göreceğiz?” diye sordu Ahra ama çoktan beline sarılan kola uzanmıştı bile parmakları.

“Yüzmüyorken de sudan korkup korkmayacağını.”

“Olmaz,” dedi direkt. “Türkçe konuştum, Arapça konuştum beni anlamadın. Fransızca—” Onu kendisine yavaşça çeken adamı itti sertçe. Nerede olduğunu anımsayarak “Ben suya girmek istemiyorum.” dedi tedirginlikle.

Tam havuzun ucundaydı şimdi kalçası. Biraz daha çekilse tamamen suyun içinde olacaktı.

Beline can simidi gibi sarılmış olan kalın kola güvenmiyormuş gibi sıkı sıkıya iki yandan sardı ince kollarını Payaslı’nın boynuna hızla. Bacağındaki tüy gibi dokunuşu kalçasında hissetti. Oturduğu yerle bağlantısı kesilince.

“Kendimi suya bırakacağım,” dedi Payaslı Ahra’nın itirazıyla karşılaşmayınca ve bir cevap dahi vermesine fırsat sunmadan kendisini suya bıraktı.

Ahra’nın hızla havalanan göğsü Payaslı’nın sert göğsünü eziyorken, kısacık ama sahiden kısacık bir an suya dalıp geri yüzeye çıktı. Karısının parmakları ensesini ezerken, ince uzun bacakları belindeki tutuşunu sertleştirirken bedeni en az Ahra kadar ele veriyordu kendisini.

Sudan çıkmış bir balık gibi çırpınıyorken yüreği, aslında en korktuğu yerde, şu an için en korktuğu bedenin himayesinde ve en güvende hissettiği yerde olduğunun idrakiyle derin bir nefes alıp bakabildi karşısındaki katran karası gözlere, Ahra.

Bacaklarını öyle sıkı sıkıya doladı ki Devran’ın gövdesine, onun canını yakabileceğini bile düşündü ama asla gevşetmedi. “Öleceğim sandım,” dedi titrek, endişeli bir soluklanmayla. “O kadar korktum ki gerçekten öleceğim sandım.”

Az önce ittiği bedene imkanı varmış gibi daha da sıkı sıkıya tutundu. “Çok korktum.” Yüzüne, boynuna yapışan ıslak saçların kocası tarafından tüy gibi bir dokunuşla teninden ayrılışınaysa tir tir titredi.

“Ben varım, yavru ceylan,” dedi Devran, Ahra’nın omuzlarındaki bakışları aheste aheste yüzüne çıkardığında. O kızgın, kırgın, çekingen bakışların aksine oldukça net ve ne istediğini bilen birinin iç geçirişiyle bakıyordu güzeller güzeli karısına.

Oysa Ahra o an o kadar içten bir şekilde “Bazen… Bazı anlarda… Sen varken de korkuyorum.” dedi ki ilk defa o ahu gözlerde nefretten ziyade saf bir korkuyla yüzleşti Payaslı.

Ve o an o gözlerde o korkuyu görmektense nefreti ömrü boyunca kaldırabileceğini hissetti.

Tam konuşacağı sırada “Bir şey söyleme,” diye fısıldadı Ahra. Korkuyla titreyen parmakları Payaslı’nın göğsüne uzandı.

Birkaç kurşun izinden yalnızca biri kapatılmıştı. Hatta örtmek şöyle dursun sanki daha bir belli etmek niyetiyle bir akrep dövmesi işlenmişti dokunduğu esmer tende.

Ahra, “Akrep ne demek,” dedi ancak Payaslı çoktan çözmüştü, niçin akrep, demek istediğini.

Tam kalbinin üzerinde, teninde kabartı oluşturan bir kurşun yarası, kendi zehriyle kendi ölümünü gerçekleştiren bir akrep dövmesi ve karısının keşfe çıkan parmakları. Kuyruğundaki zehirli iğneyi kendi bedenine dokunduran o çizgide o çemberin içinde kalmış olan o kurşun yarasında dönüyordu yavaşça Ahra’nın dokunuşları.

“Bir akrep,” dediği sırada göğsündeki bakışların kendisine çevrilmesini bekledi Payaslı. “Kendisini tehlikede hisseder de tek çözümün ölüm olduğunu düşünürse eğer kendi icabına kendi bakar.”

“Kendi zehriyle kendisini mi zehirler yani?” diye sordu Ahra. Sonra hakkı varmış gibi kırgınlıkla baktı onu az önce boğmak ister gibi ansızın suya çeken adama. “Kendini öldürür yani öyle mi?”

“Hayır ahu gözlüm,” derken bir kırgın bakışa bin şükür biriktirmenin gönül rahatlıyla gülümser gibi oldu. “Bir akrebin kendini zehirler gibi görünmesi, kendini öldürdüğünün algı yanılmasından başka bir şey değildir. Her akrep kendi zehrinin panzehiriyle yetişir çünkü. Ben bile istediğimde kendimin sonunu getiremiyorum, sen kimsin ki der.”

Payaslı’nın bir tutam saçından burnuna, oradan da çenesine süzülen damlaları izledi Ahra. Belindeki tutuşun sıkılaştığını, tutunduğu bedenin gerim gerim gerildiğini bile bile dövmesini okşadı yeniden.

“Hiçbir şey anlamadım,” dedi sessizlikle. “Kardeşinin kurşununu kapamak ya da bir çember içine alarak daha görünür hale getirmek istemişsin değil mi?” derken Payaslı’nın sudaki hareketinin durduğunu fark etti. Kenardayken kendisini biraz daha geri çekti ama bacaklarını çözmedi. Kalçasındaki iri elin varlığını bedenini yeniden kendi bedenine çeken adamın hareketiyle hatırladı.

Nefesi sıklaştı, kasıklarında hissettiği sızıyla “Bu doğru değil,” diye mırıldandı kendi kendine. Neredeyse burun buruna durduğu adamın dudakları boynuna uzandı, neyin doğru neyin doğru olduğunu göstermek ister gibi öptü Payaslı karısının boynundaki bıçak yarasını.

Biraz daha ileri gitti. Ahra’nın sırtı havuz duvarına yaslanırken belinden kaburgalarına çekilen tutuşuyla göğsünün hemen altında durdu avucu. Ahra’nın beli bir yay misali kıvrıldığında hassaslaşmış göğüs ucunun üzerinde hissettiği parmağın baskısıyla bir inleme sıyrıldı dudaklarından.

“Devran,” dedi devamında ama sesindeki o istek dolu tınıyı idrakiyle durmak şöyle dursun Payaslı daha da fazlasını ister gibi boynuyla işini bitirip karısının kısılmış bakışlarını görme isteğiyle baktı yüzüne.

Ahra’nın utançla çevirdiği başını kendisine çevirdi. Gözlerini gözlerinden ayırmadan eli ikinci bir ten misali bedenine yapışan askılısından içeri sızdı yavaşça. Uyarılmış tomurcuğunun üzerindeki sert dokunuş Ahra’nın kasıklarında bir başka yangını başlattı.

“Yanlış olan ne?” diye sordu bu defa Payaslı. “Adım dudaklarından şöyle çıksın diye yapmayacağım hiçbir şeyin olmayışı mı? Yoksa karımın sefasını sürüyor olmam mı? Senin doğru dediğin ne Ahra?”

Ensesindeki sıcak sıkı tutuşa odaklandı. Oysa Ahra tüm doğrularını anımsadığında güç alır gibi tutunduğu enseyi anında bıraktı. Ne halde olduğuna baktı. Şimdi güçlü bir ağlama isteği, yüzünü kızartan bir utançla kızdı kendine.

Payaslı ise kasıklarındaki şişkinliğin sızısını yok saydı. Ahra’nın araladığı dolgun dudaklara baktı.

“Bu işte…” dedi çıkaramadığı sesiyle. “Hiç doğru değil. Sen Servet’i yok edecektin, ben de artık hiç korkmayacaktım. Böyle olacaktı.”

“Ben Servet’i yok edeceğim, Ahra.” dedi karısının zihninden geçen tilkilerin kurda kuşa yem olacağını bilerek. “Sen sonra kendi yoluna bakmayacaksın ama. Ben o yoldaki dikenleri temizlemeye devam edeceğim. Sana ilk gün de söyledim. Sen iste ya da isteme. Bizim bundan sonraki tüm yollarımız bir.”

“Hiç mi şüphe etmiyorsun?” dedi Ahra kızgınlıkla. “Ben sana güveniyorum diye sen de bana güveneceksin değil ya.” Oysa kızgın olduğu kendineydi, kendi hislerine, kendi düşlerine. Eli kanlı bir zalimin rüzgarına kapılıp babasının yolundaki masumiyetini kaybetmeye.

Bu içtenliğe iç geçirdi Payaslı. “Menfaati biten her insan, elbet sırt döner bir gün Ahra.” dedi olgunlukla. Karısının yanağını okşadı. Nadide bir çiçeğe dokunur gibi dokunuşuna karşılık titrek bir soluk bıraktı Ahra. “Bu yolun sonunda ya yâr olursun bana ya da yara. Ben senin uğruna alacağım her yarayla başa çıkarım, Ahra. Mühim olan sen bu yoldan şaşma.”

“Selma Hanım o gün bana demişti ki bir gün baban gibi doğruyu seçip seçmeyeceğinden şüphe duyuyorum.”

Ahra’nın yine kendi anlayacağı şekilde konuyu çevirişine gülümsedi. Yorgundu ama hisleri. “Sen ne dedin?” dedi Payaslı.

“Sen gitmemiz gerekiyor deyip yanımıza gelince ona bir cevap veremedim… Ama cevap vermiş olsaydım derdim ki sevdiğini alıp evladını ardında bırakmasına neden olan o doğru neyse o yolun en başında bir tercih yapardım. Aşık olmazdım. Yeterince kirli olan şu dünyaya bir masum daha getirmezdim.”

Azem Devran Payaslı hislerinin dilencisi olmuş bir düşkün gibi bakıyordu karısına aslında hissiz bakışlarıyla perdelediği gözleri ardından.

“Öyle de yapacağım.” dedi dolan gözleriyle. Karşısındaki adamdan önce kendi inanmak istedi sözlerine. “Öyle de yapacağım,” diye fısıldadı yeniden.

Payaslı’nın belindeki tutuş gevşeyince karısının kolları arasındaki bedenini havuzun kenarına çıkardı. Ahra derin bir nefes aldı bir zemini altında hissettiği anda. Bunlar yaşanmasa, bir daha isteyecekti su altında hissetmeyi, sustu, isteyemedi.

“Yanılıyorsun,” dedi Devran da. Bahsi geçen zalimliği göstermişti kendini. “Yapmayacaksın.” Ahra ahu gözlerindeki kırılganlığı gizlemeden baktı, havuzdan tamamen çıkıp yerdeki havluya uzanan adama, ne demek istediğini anlayamadan. “Korkularınla değil arzularınla kararlar alacaksın.”

Omuzlarına bir havlu kapandığında kulağının ardındaki “Çünkü ben senden önce tüm hislerini sonra da o hislerin meyvesini isteyeceğim Ahra.” sözleriyle duraksadı. Sıkı sıkıya sarıldı havlusuna. Dönüp baktığında karşısındaki adamın kararlılığı karşısında ne hissedeceğini bilemedi.

“Sen…” dedi şaşkınlıkla. “Sen bir de bebeğin mi olsun istiyorsun?”

Eğildi, az önce dokunduğu tene duyduğu özlemle karısını şakağından öptü. Geri çekilmeden önce bir sır verir gibi fısıldadı kulağına. “Seni ve zamanı geldiğinde senden olacak bir evladı ne kadar çok istediğimi bir bilsen…”

Sıkıntılı bir iç geçirdi. Geri çekilip de yavru ceylanının güzel yüzüne baktığında o gözlerdeki ifadeyi yok saydı.

“Sen kabul et ya da etme, benim doğrularım evladımı ardımda, şu yalan dünyada bir başına bırakacak saflıkta değil Ahra. Senin dilinden düşürmediğin zalimliğim bu yüzden. Karım ve evladım uğruna herkesi yakmam gerekecekse yakarım ben. Yanlışmış doğruymuş… Düşünmem.”

🥀

Bölüm bu kadar mı ama çok kısa bu dediğinizi duyar gibiyim. 11. bölümümüz bu kadar değil. Bir nedenden iki parta ayırarak paylaşmak zorunda kaldım.

Buraya kadar okuduğunuz kısmı nasıl bulduğunuzu yorumlara bırakırsanız çok mutlu olurum.

Hafta sonu ikinci kısımla geleceğim.

Sevgiler.


Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page