11. Nefsine Hükmeden Âleme Hükmeder / 2.Kısım
- rubeyyka

- 2 Mar
- 13 dakikada okunur

Oy ve yorumlarınızı heyecanla beklediğimi hatırlatmak isterim.
Her bölüm sonrası sizden gelen bildirimleri ne kadar çok görürsem yazmak için de bir o kadar hevesle doluyorum.
Şimdiden her biri için teşekkürler.
Keyifli okumalar.
(Lütfen bu bölümü okumaya başlamadan önce aynı adlı bölümün BİRİNCİ KISMINI okuduğunuzdan emin olun!)
🤍
Kuşlu Gazel - Mazlum Çimen
Adoucit La Mélodie - Arianna Savall
Ağlama Yar - Erkan Oğur, İsmail Hakkı Demircioğlu
11. Bölüm / 2.Kısım
"Nefsine Hükmeden Âleme Hükmeder"
🥀
Suyun altında tuttuğu nefesiyle kalp atışlarını hissettiği zamandan bu yana, tenindeki ıslaklık kurmuş olsa da Ahra’nın kirpiklerindeki nem bir türlü kurumaz olmuştu akıttığı gözyaşlarıyla.
Ellerinde kan olan zalim bir adama hak görmediği masum bir bebeğin hakkını savunuyordu sanki. Doğacak herhangi bir masum böyle bir adama nasıl baba derdi? Daha var olmayan bir bebeğin canına susamış bir kız kardeşe sahipken üstelik. Kendi canının düşmanlığı böyleyse başkalarını düşünmek dahi istemedi.
Havuzdan koşar adımlarla çıkıp bir başına kaldığı banyodan çıkarken yanağından akan son yaşı hızla sildi.
Belki de, diyordu zihninin derinliklerinde zapt ettiği kişiliği; belki de kimsesizliğin öyle ağır geliyor ki bu yolun sonunu bildiğinden, yaşadıklarını bir başka masum daha yaşamasın istiyorsun.
Araladığı kapıyla sabahın ilk saatlerindeki o sözler yankılandı kulaklarında. Söz konusu kendi canım olursa işte o zaman gör zalimliği der gibi kurduğu cümleler nasıl hoyratsa şimdi o sözlerin sahibi de bir o kadar rahatlıkla uyuyordu geniş yatakta.
Ahra, Devran’nın iri cüssesinin yatakta kapladığı o muazzam görüntüden hızla çekti gözlerini. Her şey bir yana bir de utanıyordu parmaklarının altında düştüğü hale, dahasını isteyişine…
Sessizlikle giyindi krem rengindeki ince askılı uzun elbisesini. Kuruladığı uzun, gür, gece karası saçlarını örmek için bir aynaya ihtiyacı varmış gibi kaçamak bakışlarla bakıyordu karşısındaki aynada gördüğü geniş sırta. O tendeki birkaç kurşun yarasına. Parmaklarını sardığı omuzlara.
Birkaç saat önce havuzda belini sıkıca kavrayan kol şimdi yastığını kavramıştı, kokusunda bulduğu huzurla uyutuyordu Payaslı’yı.
Ahra ise içini kemiren huzursuzlukla onu orada yalnız bıraktı.
Ağaçlı yolda elindeki ince uzun havuç parçalarıyla temiz havada yürürken Sakız’ına ve Gofret’ine özlemini, ama bir yandan da buradan ayrılmak istemeyişini tartıp duruyordu.
İkisi de ağır basıyordu.
Bir başka özleminiyse dile getirmekten çekiniyordu. Anneannesi veya dedesi hiç mi merak etmiyorlardı, hiç mi özlemiyorlardı?
Peki ya Ali?
Hüzünle büzülen dudakları hemen ileride gördüğü bedenle gülümser gibi oldu.
Ünal, izlendiğinden habersiz elindeki bir bardak sıcak çayla, uykusuzluğun verdiği dalgınlıkla, yüreğindeki ağırlıkla geçip oturdu zaman zaman korumaların kendi aralarında toplandığı çardağa.
Serin havada boğazını yakan bir yudumla içindeki ateşi söndürmek istediğinde, olmadı. Gözünden akan uykuyla, yüreğinde alevlenen acıyla eli cebine gitti. Metal künyenin zinciri dolandı parmaklarına, elini cebinden çıkardığında. Uzunca bir zamandır tenine değmeyen künyenin ucuna eklenen altın renkli alyansa daldı gitti öylece.
Ne hayallerle aldığı alyansı parmağında görmek nasip olmasa da
Yaklaşan birinin hissiyatıyla yüzünü yerden kaldırdı ve karşısında gördüğü bedenle anında eli cebine gitti, çayını nereye koyacağını bilemeden hızla ayaklandı.
“Gelin Hanım,” dedi şaşkınlığını ve dalgınlığına ustalıkla saklayarak. “Buyurun, bir şey mi vardı?”
Ahra Ünal’ın elindeki zincirin ne olduğunu anlayamamıştı. Öyle alelacele cebine koymasına alınacak bir hassasiyetle doldu taştı. Tebessüm ederek, zarifçe “Günaydın,” dedi, karşısında hazır ola geçmiş adama. “Oturabilir miyim?” Omuzlarındaki bordo renkli şala daha da sarıldı, sanki olumsuz bir yanıt alsa hiç bozuntuya vermeden bu soğuk havada daha da dolanacaktı.
Ünal, burada niçin oturmak istediğini sormadan sorgulamadan aldığı emri ikiletmedi. “Buyurun,” dedi ve Ahra içeri girip otururken kendisi çıkmak için hareket ettiğinde arkasında kalan kadının “Hayır, hayır,” ikazıyla duraksadı. “Sadece ben oturmayacağım.” dedi Ahra, yanlış anlaşıldığını fark ettiğinde. “Seni gördüğüm için geldim. Sen buradasın diye.” dedi, nazikçe.
Hatta Ünal ona siz derken o sen hitabıyla konuşunca utandı da biraz, ona ayıp ettiğini düşünerek. Doğrusu Ünal ile hiç içinden gelmedi öyle konuşmak. “Yoksa niçin seni rahatsız edeyim,” dedi çekinerek. “Biraz konuşmak istedim sadece. Sen de otursana.”
Bu istek karşısında şaşkınlığını saklayamadı. Otursa bir dert, oturmasa bin dert öylece tarttı durdu. “Buyurun, Gelin Hanım,” dedi konuşmak istediği her neyse dikkatle dinleyerek ama Ahra’nın hızla çatılan kaşları, kısılan gözleri karşısında gerildi birden.
“O kadar şey konuştum hep buyurun buyurun diyorsun,” dedi Ahra da hafif bir kızgınlıkla. “Benim Türkçem o kadar da kötü değil. Niçin anlamıyorsun ki beni?”
“Yok, Gelin Hanım.” Elindeki kaynar çayı tek yudumda kafaya dikmesi an meselesiydi. “Bu benim için pek uygun olmaz,” dedi doğrudan. “O yüzden, başka bir emriniz yoksa izninizle ben gideyim.”
“Benimle oturmanı ve sohbet etmeni emretsem gidemeyeceksin yani öyle mi? Bana hayır diyemezsin? Seni Payaslı’ya söylesem, dediğimi yapmadı desem?” Bir cevap beklemeden yeniden gülümsedi. “ Öyle bir şey yapmam, merak etme. Ben sadece seni burada görünce nasılsın demek istemiştim,” dedi içtenlikle. “Benimle zorla konuşmanı hiç istemem senden.”
Ahra oturduğu yerden kalkmak için hareketlenmişti ki “Çay içer misiniz, Gelin Hanım?” sorusuyla Ünal’a baktı yeniden. “Hava soğuk, içiniz ısınır.”
O an yanakları al al olacak kadar mutlulukla gülümsedi Ahra. “Yok içmem,” dedi hızla. “Teşekkür ederim.” Parmakları arasında kalan son iki havuç dalından birini nezaketen ikram edecekti ki belki kendisinden iğrenir ve bunu da bir zorunluluk olarak görür endişesiyle sustu.
E ama hala oturmuyorsun, der gibi baktığındaysa girişteki uca oturdu Ünal, oturuşundan dahi okunan bir mesafeyle.
Kısa bir sessizlik sonrası Ahra dayanamadı ve “Nasılsın?” dedi.
Ünal gergin bir yutkunuş sonrası tüm derdini rafa kaldırmıştı, dağılan aklıyla kendine geldi, başını hafifçe eğdi. “Sağ olun, iyiyim.” dedi. Ahra kendisine de aynı sorunun dönme umuduyla beklerken Ünal bunun uygun olmayacağının öğretisiyle sessiz kaldı.
Bir zaman sonra yeniden Ahra konuştu: “Sen benimle Arapça konuşmuştun,” dedi merakla. Etraftaki diğer korumalara baktı. “Sen nasıl biliyorsun ki? Yoksa buradaki herkes mi biliyor?”
Devran’ın da bildiği gelince aklına, yeniden bir öfke kabardı göğsünde. Keşke bilmeseydi de rahatça konuşabilseydi yüzüne yüzüne. Şimdi ona söylemek istediği sözleri ne güzel söylerdi, korksa dahi.
“Farklı dillere hakim birçok çalışan bulunuyor,” dedi Ünal kendini katmadan. “Ben de eski işim dolayısıyla bulunduğum görev yerlerimde öğrenmiştim Arapçayı.”
Eski işini öğrenmeyi heyecanla bekleyen Ahra’nın dilini tutan aralarındaki mesafe, daha fazla iş görmedi. “Ya,” dedi ilgiyle. “Eskiden başkasıyla mı çalışıyordun? Devran’dan önce yani…”
O an Ünal’ın çoğunlukla yerde duran bakışları karşısındaki kadının gözlerine tırmandı. “Eskiden askerdim,” dedi maziye karışan bir başka kanayan yarasının kabuğunu acımasızca sökercesine. Asıl canını yakansa canının artık hiç yanmıyor oluşuydu belki de. “Orta Doğu’da çok bulundum, o vesileyle öğrendim.”
Ahra parçaları birleştirmiş gibi “O kolye…” dedi az önce elindeki metal renkli zinciri anımsayarak. “Askerlerin taktığı kolyeydi değil mi? Senin askerlik kolyen.”
Ünal başını salladı hafifçe. Eli cebine gitti ve künyesini çıkardı yeniden.
Ahra ne kadar ileri gidebileceğini bilmeden “Eskiden askerdin ama şimdi buradasın,” dedi kendi kendine. “İyi bir iş yaparken şimdi kötünün yanındasın.”
Ünal herhangi bir iğneleme aradı bu sözlerde. Aşağılama ya da kınama. Oysa Ahra yalnızca küçük bir çocuğun sonsuz merakıyla bakıyordu ona.
İşte o an Ünal aynı içtenlikle seçti kelimelerini. “İyi bir iş yapıyor gibi görünüp kötülüğün âlâsına el uzatanlarla olmaktansa olduğu gibi görünen tarafı seçmek daha doğru geldi bana.”
Ahra Ünal’ın dalgınlıkla parmaklarına doladığı zincirdeki küçük alyansı gördü. İşte şimdi gerçekten bir dosta sahip olabileceğinin sevinciyle “Sen evli misin?” dedi. Gözlerinin içi gülümsemişti sanki.
Ünal’ın bir cevap veremeyişiyle yeniden baktı elindeki zincire ancak bir kadının parmağına olacak küçüklükteki alyansın orada ne işi olduğunun idrakiyle, Ünal’ın boş parmağıyla, yutkundu.
Var olabilecek tüm ihtimalleri düşününce üzgün bir ifadeyle “Kusura bakma,” dedi. “Mutlu olmuştum birden. O yüzden…”
“Estağfurullah, o manada bir yüzük değil. Eski bir hatıra,” dedi yalnızca. Bir hatır senedi gibi sakladığı metali avucuna sakladı.
“Söylemek istemezsen hiç sormam,” dedi çekinerek. Anlatsın istiyordu aslında, bu hayatta doyası yaşanmış başka bir yaşamı merak ediyordu.
Sevdiği kadının mıydı, o da onu seviyor muydu, hayatta mıydı ya da artık birbirlerini sevmiyorlar mıydı hepsini sormak istiyordu aslında ama karşısındaki adamın mesafeli tavrına, kim olduğunu, kimin karısı olduğunu hatırlatan saygısına karşın onu başka bir zorunluluğa itmek istemiyordu.
“Gelin Hanım, ben izninizle kalksam?” dedi Ünal da sıkıntıyla.
Ahra parmağındaki yüzüğü okşadı, elleri kucağında. “Tabii,” dedi birkaç kelam konuşmanın verdiği o yaşama hissiyatıyla. “Teşekkür ederim, kaldığın için.”
“Sen ne arıyorsun burada?”
Ünal’ı yerinden kaldıran hissiyat şimdi ensesindeydi sanki. Patronuna duyduğu sonsuz bağlılık ve saygıyla ayaklandı. Ahra bu sözleri üzerine alacağı anda Payaslı Ünal’dan bir cevap beklemeden “Sen izin istemedin mi?” dedi Ahra’nın yüzündeki yakalanma gülümsemesine içi gider gibi baktığı sırada, çalışanına. “Ne işin var burada, hayırdır?”
Ünal “Dost’u bırakmaya geldim. Buradan geçeceğim yola.” dedi ama Ahra sanki Devran’ın Ünal’a kızacağını düşünür gibi “Benimle oturmasını ben istedim,” diyerek lafa girdi. “Sohbet ettik birlikte.”
Payaslı sahte bir şaşkınlık nidasıyla kaldırdı kaşlarını. “Sohbet ettiniz demek,” dedi ahu gözlü yavru ceylanına.
Oysa Ahra saklı kinayeden habersiz tüm masumluğuyla hafifçe başını salladı. Şimdi o da ayağa kalkmış kocasına doğru yanaşmıştı. “Hıhım, sohbet ettik. Ünal benimle oturmak istemedi ve ben de eğer oturmazsa onu sana söyleyeceğimi söyledim.” dedi ürkeklikle. Eğer Ünal’a kızacaksa kızmasın diye bir uğraştaydı sanki.
Devran, sabır dilenir gibi nefeslendi, dudağını titreten gülümseyişini gizledi, “Sen git,” dedi Ünal’a soğuk bir tonlamayla. “Durumdan haberdar edersin beni.” diye de ekledi tüm mesafesine rağmen ilgiyle.
Bir baş selamıyla aralarından ayrıldığında, Ahra yalnız oluşlarıyla “Uykunu alamadığın için mi sinirlisin?” dedi kendi uykusuzluğunun siniriyle. “Niçin öyle dedin Ünal’a? Hem izinliymiş de benimle oturup işini yapmıyor diye mi kızdın?”
Payaslı, biraz daha konuşursa dili çözülmüş karısının tatlılığına kanacak olmasına mı yoksa onsuz uyandığı sabaha olan kızgınlığına mı yanacağını seçemeden “Bu sinir uykusuzluktan değil, ahu gözlüm.” dedi Ahra’nın dilini damağını kurutan bir ifadeyle.
İçinde sakladığından habersiz dileği dile getirişiyle karısının gözlerinde gördüğü öfkeyi görmezlikten gelmek de bir seçenekti.
Ahra gözlerini kaçırdı, konuyu değiştirmek ister gibi “Ünal niçin izin istedi ki senden?” dedi.
Omuzlarındaki kaymış şala, çıplak omzuna dokunan sıcak parmaklarla yeniden döndü Devran’a.
Payaslı’ysa “Sohbet ediyormuşsunuz ya, yavru ceylan” dedi üstü kapalı dokunaklı bir şekilde. “Konusu geçmedi mi, sohbetinizde?”
Ahra elbette biliyordu, herhangi bir çalışan değildi Ünal, bu yüzdendi tüm ısrarcılığı ve yakınlığı ama Devran’ın bu haliyle duraksadı.
“Biz öyle sohbet etmedik.” dedi varla yok arası bir sesle.
“Nasıl sohbet ettiniz?”
Devran, Ahra’nın ahu gözlerinde gördüğü yoksunlukla kullandığı baskın ses tonundan dahi pişmanlık duydu. Kırılganlığı, nadide bir çiçeği andıran mahsun bakışları öyle olmadık anlarda çıkıyordu ki karşısına ne yapacağını şaşırıyordu.
Bir çiçeğe, bir böceğe, bakmaktan usanmayacağı bomboş duvara konuşmakla aynıydı demek istiyordu Ahra da. Öncesinden farksız, demek istiyordu. Bir yabancıyla konuşmaya tutan çekingenliği şimdi hiç bilmediği hayatları merak edişiyle uçup gitmişti ama Ahra bir yabancı değildi işte Ünal’a. Payaslı’nın geliniydi ona göre.
“Bilmem,” dedi Ahra omuzlarını aldığı nefesle hareketlendirirken. “Benden kaçıp gitmek istiyordu aslında, öyle aklımdakileri sormak istemiştim. O da bana, size ne Gelin Hanım benden, diyemeyeceğinden konuştu sanki. Öyle bir sohbetti. Benim yüzümden çayını bile içemedi.”
Dokunmaya kıyamadığı tene uzandı Payaslı’nın eli. Ahra’nın yavru bir ceylan gibi yanağının avucuna meyletmesini izledi.
“Senin yüzünden değil,” dedi ağır ağır. “Sen istedin diye. Gerekirse içeceği sudan yiyeceği ekmekten vazgeçecek ama karımın lafını ikiletmeyecek.”
Bahçede yankılanan bir hırlama sesiyle irkildi Ahra. Kapkara, çirkin mi çirkin, iri yarı Cane Corso ırkı köpeği görmedi.
Ahra’nın korkan gözleriyle, gece görevini layığıyla yapan Dost’una ödülünü karısını gönderdikten sonra vermeye karar verdi. Tanışmaları bekleyebilirdi.
“Eve dönüyoruz,” dedi sesin nereden geldiğini anlamak için etrafa bakan kadına. “Eşyalarını al, gel. Burda bekliyorum seni.”
Ahra eve girerken o an sahiden durdu düşündü Payaslı. Karısının kardeşim dediği adamın tadına bakan bir köpeği ödüllendirdiğini bilse, bakar mıydı yüzüne?
⏳
Zorlu bir hayatın en ihtişamlı sonuydu Ahra için Servet Erdenil’in ölmesi ve sonrasında kendi yaşamına son verme isteği.
Anne babasına doyamayan bir çocuğun onlara kavuşmaktan başka nasıl istekleri olur bilmiyordu.
Hoş genç bir kadın olmuşken dahi o küçük kız çocuğunun isteği bakiydi.
Telaşa düşmüş ev halkını sakin gözlerle izliyorken içinde alaz alaz yükselen yangının acısıyla yüzleşiyordu.
Yarınki düğünün telaşına düşmeleri mi canını yakıyordu yoksa Payaslı’nın sözünü tutacak olması mı, bilmiyordu.
Senden anneni ve babanı aldıkları gün alacağım o teröristin canını dememişti ama biliyordu ki Servet Erdenil’e bir son hazırlamıştı, Payaslı.
Daha ilk günden ilk davetiyeyi kendi elleriyle gönderdiğinde aklında bu vardı.
Takvim yaprakları bir bir eksilirken yaşamdan, Ahra gelip çatan günle ne yaşadığı yıla yıl ekleyecek olmasını anımsıyordu ne de kaybının acısını.
Rotasız bir gemi, hedefsiz bir ok gibi savruluyordu esen her rüzgarda. Kim nereye çekiştirse oradaydı. Korkularını yenmek isteyen Ahra yoktu şimdi herkesten kaçıp sığındığı odada.
Büyük malikanedeki bir başka kapalı kapının ardında, herkesten uzakta bir başına oturuyordu öylece. Şahsenem’in ona ve olmayan bebeğine yaptığıyla ayrıldığı evden şimdi bu evde onun olmayışının dile getirilmeyişi, ama üzerindeki bakışların altında yatan anlamlarla savaşamayacak güçsülüğü onu buraya itmişti.
Kapalı kapıdan tırmalama sesleri geldiğinde genişçe gülümsedi.
Kalkıp kapıyı açmasına zaman kalmadan Süslü hemen birkaç uğraşta bastı kapı koluna.
“Hoş geldin,” dedi Ahra sevecenlikle. Ama beklediği olmadı. Süslü tombul bedeniyle hızlı hızlı ilerledi ve doğruca yatağa zıpladı. Hatta Ahra’yı bırakırken yukarı çıkıp üzerini değiştiren adamın yatağın üzerinde bıraktığı kazağın üzerinde doyasıya gerindi.
İlgiye aç bir hırsla, çocukça bir düşle üzerindeki elbiseden kurtuldu ve kedinin yerleştiği kazağı üzerine geçirdi.
Süslü hiç itiraz etmeden Ahra’nın üzerine tırmandı. Payaslı’nın kokusu yalnızca Süslü’nün değil, şimdi Ahra’nın da ilgisindeydi. Kendini güvende hissetti.
Kapı yeniden açıldığında hızla başını kaldırdı. Payaslı’yı görmeyi beklemiyordu.
Doğrusu onu son derece ciddi ve soğuk bir bakışla görmeyi hiç beklemiyordu. Ahenin Hanım’ın ya da Yadigar Hanım’ın sözlerini, düğün uğraşlarını dinlemiyor oluşuna mı bu kadar sinirlenmişti? Onlar mı şikayet etmişti?
Üzerine düşen bakışlarla, yakalanmış gibi kıpırdandı. Ve hatta kendisine kızdığını bile düşündü.
“Sana sormadan giyindim, bir de Süslü’nün beyaz tüyleri yapıştı hep.” dedi hızla. Aklına başka bir şey de gelmedi doğrusu.
Çekine çekine “Ama ne yapsaydım?” diye zorla konuştu. Payaslı ona biraz daha böyle bakmaya devam ederse büzülen dudaklarından bir kelime dahi çıkamayacak, içindeki ağlama dürtüsüne engel olamayacaktı.
Kucağında mayışmış uzanan kedinin beyaz tüylerini okşadı, “Süslü beni sevmiyor.” derken bile içi acıdı, onu anlasın ve hiç kızmasın istedi. “Hem de hiç sevmiyor. Ben onu sevmek onunla oyun oynamak istiyorum, zaten başka yapacağım bir şey de yok, ama o ne zaman gelse sürekli benden kaçıp senin kokunu arıyor.”
Süslü tüm bunları anlamış gibi biraz daha sokuldu Ahra’ya ve üzerindeki ona epey bol gelen siyah kazağa sürünüp daha da yerleşti olduğu yere.
Devran’ı soktuğu durumdan bi’haber “Bak,” dedi görüyor musun der gibi. Çıplak bacaklarını iyice kendisine çekti ve mutlulukla eğilip hızla öptü Süslü’nün şişkin göbeğini. “Senin kokunu aldığı için böyle sevdiriyor kendini.” dedi üzerindeki kazağın sahibine, ona sunduğu manzaradan ve tattırdığı eşsiz zevkten haberi dahi olmadan.
“Bırak onu gitsin,” dedi Payaslı arkasında kalan kapıyı kedinin gitmesi için aralık tutarken. “Konuşacaklarım var seninle.”
Onun sert ses tonu niçin onda ağlama hissiyatı uyandırır olmuştu bir anda anlayamasa da sıkı sıkı sarıldı kucağındaki canlıya.
“Hayır,” dedi ürkekliğini sesinden gizlese bakışlarından gizleyemeden.“Neden geldin!” Kucağında Süslü ile beraber ayaklandı. “Ben kötü hiçbir şey yapmadım,” diye anında kendisini savundu. Aklına aşağıdaki koşuşturmadan başka bir şey de gelmiyordu açıkçası.
O an Devran’ın bakışlarındaki yumuşamayı yakaladı. Yaklaşıp kucağındaki Süslü’yü gitmesi için yere indirişineyse hiçbir şey demedi.
“Ahra sana tek bir kere soracağım,” dedi o buyurgan baskınlığıyla. “Dilerim arkamdan iş çevirmiyor olursun,” diye mırıldandı sakinliğini korumak adına. “Çünkü ben senin için kendimi dahi yakmaya göze aldım. Bunun ne demek olduğunu biliyorsun değil mi ahu gözlüm?”
“Yemin ederim ben kötü hiçbir şey yapmadım.” dedi Ahra dolan gözleriyle. Her şey onun için zorken niçin kimse durup da onu görmezden gelmiyor, anne babasından ayrıldığı günü düğün günü ilan etmelerine duyduğu öfkeyi kendi içinde dahi yaşamasına izin vermiyorlardı anlayamıyordu.
“Tamam,” dedi Payaslı sakinlikle. Ahra’nın boncuk boncuk ıslanan yanaklarını avuçladı. “Seninle mezarlığa gittiğimizde,” dedi karşısındaki kadının yarasını acıtacağını bile bile, temkinlice. “Küçük bir kız vardı hatırlıyor musun?”
Nasıl hatırlamazdı, o kadar iyi hatırlıyor, onu o kadar çok merak ediyordu ki bir başka acıyla sızlayan yüreğinde bir de onu yok saymakla savaşıyordu.
Ahra yavaşça başını salladı. “Adı Fidan,” dedi korkuyla. “Bir şey mi oldu yoksa ona?”
“Hayır, çok iyi,” dedi Payaslı. Hatta yüreğini hafifletmek ister gibi “İlk fırsatta seni ona götüreceğim,” dedi nemli kirpiklerine içi titreyerek bakarken. “Kendi gözlerinle gör iyi olduğunu.”
Yanağındaki elleri yüzünden çekti Ahra. “O zaman ne oldu?” dedi endişeyle.
“O gün o kız sana yalnızca peçete vermedi Ahra,” Azem Devran Payaslı ahu gözlerdeki dalgalanmayla derin bir nefes aldı.
Ahra da tam beklediği gibi “Yemin ederim bana başka hiçbir şey vermedi.” dedi korkuyla.
Hızla makyaj masasına ilerledi. İkinci çekmeceden çıkardığı, Ersoy’la birlikte aldığı kol düğmelerinin kutusuna sakladığı USB belleği çıkarıp Devran’a döndü ve onun büyük avucuna bıraktı. “Bende sadece bu var,” dedi Ali’nin verdiği belleği küvette köşeye sıkışınca kendi söylemişti.
Verip kurtuldu.
Sonra, tehlike anında hızla çalışan zihninde bir başka şimşekler çaktı durdu. “Ne arıyorsun bilmiyorum ama,” dedi doğruca kıyafetlerinin olduğu dolabı açarak. O gün giyindiği trençkotun ceplerini yokladı ve paketi aldığı gibi ona verdi.
“Bende bundan başka hiçbir şey yok. Eğer o çocuk bir şey verecekse de senin kardeşin yüzünden vuruldu hatırlıyor musun belki de bu yüzden yaptığını düşündüğün şeyi yapamadı.”
Paketi kontrol eden, yetmeyip tek tek çıkarıp önlü arkalı her bir peçeteyi kontrol eden adamı izliyordu Ahra şaşkın ve hüzünlü gözlerle. Sonrasında dayanamadı “Ben hiç dokunmadım ona,” dedi, “Niçin inanmıyorsun bana?”
“Çünkü ben seni bu yolda safdışı tutmak için varımı yoğumu ortaya koyarken senin bensiz atmak için heveslendiğin her adım beni bin adım geriye atar.”
Kızmak, korkutmak yoktu cümlelerinde.
“Yavru ceylan,” dedi ilk anda vurulduğu kadının beline uzanan eliyle onu kendisine çekerken. “Görmene, duymana ve bu yolda yorulmana iznim yok. Gün geçtikçe körüklenen nefretini kaldırırım lakin mühim olan, kendine duyduğun şefkate sahip çıkmam.”
Ahra kendine duyduğu şefkatten şüpheliydi.
O an tüm soğuk kanlılığıyla ve sonsuz bir inançla “Yarın onu öldüreceksin,” dedi hiç beklemediği anda. “Ondan kurtulacağım, özgür olacağım.”
Alnı, yorgunlukla karşısındaki adamın göğsüne yaslandı. Az önceki sözlerini tekrarladı. Ve “O öldüğünde benden şüphe duymana gerek kalmayacak.” dedi sırtındaki dokunuşun hissiyatıyla gözlerini kapadığında. Usul usul akan yaşlarla kafasını kaldıramadı.
“Seni hiç sevmiyorum,” dedi tüm sahici hisleriyle. “Hatta Servet’le birlikte sen de senin gibiler de ölsün istiyorum her gece,” derken ağlayışı hızlandı. Ölmesini dilediği adamın yokluğunda kalacağı kimsesizliğiyle ona muhtaçlığıyla iğrendi kendinde. Keşke ölse ve elindeki kandan, cebindeki haram paradan, belindeki ölüm makinesinden sıyrılarak var olsa hayatında.
“Yarın,” dedi Payaslı, kollarında hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlayan kadının acısını söküp kendisine katmak ister gibi. Saçlarına bastırdı dudaklarını. “Yarın onu öldürmekten beter edeceğim. Senin düğünün onun unutamayacağı en kutlu günün olacak.”
Ahra titreyen ellerini karşısındaki adamın karnına koydu, alnını zorla kaldırdı, zorla baktı karşısındaki yüze. “Ölmekten beter olmayacak,” dedi başını iki yana hafifçe sallayarak. “Ölecek!”
Her ne yapacak olursa kabul etmeyerek, içindeki savaşı dindiremeyerek hızla çıkıştı. “Bana söz verdin!” dedi. “O adam ölecek, yok olacak.”
Bir cevap alamayınca “Payaslı ben senden oyun istemiyorum,” dedi ittiği bedenden güç alarak. “Onun yok olması senin zararınaysa ve sen onu öldürmek yerine başka planlar yapıyorsan eğer… Sen de öl.” dedi dilindeki zehri akıtmakla huzur bulurmuş gibi.
Oysa karşısındaki adamı öldürmekten beter etmeye yetip artardı sözleri. Devran ilk defa yok saymayan, hislerini yaşayan karısına o alanı açtı.
Ahra’nın biraz daha cesareti olsa, haykıra haykıra, senin bebeğin de yıllar sonra böyle hiç istemediği bir adama onu kurtarması için yalvarsın mı böyle, demek istiyordu aslında. Sen benim istediğimi yap ben de tıpkı anlaştığımız gibi sana istediğin o gerçek evliliği vereyim, diyerek nefret etsin mi kendisinden; demek için can atıyordu. Sonra onun kendi bebeği için nasıl cani bir adam olabileceğinin bilinciyle yüzleşiyordu. Keşke diyordu içten içe bir özenmeyle. Keşke doğruyu seçmeseydin baba. Eli kanlı bir zalim olsaydın ama beni tüm zalimlerin arasında bir başıma bırakmasaydın.
“Sen yapmazsan ben yaparım,” dedi ağlamaktan yorgun düşmüş, küçük bir çocuk hırçınlığıyla. Karşısındaki göğüse uğrayan güçsüz vuruşlarını engelleyen olmadı. “Ona silah uzattığın ilk gün öldürecektin onu! Niçin yapmadın!” söylemleriyle hesap sordu. “Sen yapmazsan ben yaparım. Onunla birlikte ben de ölürüm—”
O an Ahra’nın cümlesini tamamlatmayan o dokunuş, kendini kaybetmiş kontrolünü yeniden ele alabilmesi için yapılacak en son şeydi.
Burun buruna geldiği adamın dudaklarının sert baskısını dudaklarında hissettiğinde yaşama yeniden tutunur gibi soluklandı. Nefes aldı. Bu sayede titrek bir solukla aralanan dudaklarındaki baskı bambaşka bir hissiyatla aklını dağıttı.
Bileklerine sarılan parmaklar vuruşunu engellemişken şimdi göğsünün içinde deli gibi tepinen kalbi aslında dövüyordu karşısındaki teni.
“Senin kendini kattığın cümlelerin bir haddi hesabı yok mu?” dedi Payaslı milimlik ayrılışıyla, kızgınlıkla. Öl, dediğinde ölümü makul bulan adam kendisine ölümü yakıştıran kadınla çıldıracak gibi olmuştu.
Hafifçe yüzünü geriye aldı, karısının nemli kirpiklerine, ıslak yanaklarına, dolgun dudaklarına, buğulu bakışlarına baktı doya doya.
Ahra ise tüm bu utançlarına bir yenisini daha eklemeyi uygun görmüş, kaybettiği bilincine sığınmıştı. Yasak konmuş başka bir nimetin tadına varmak ister gibi parmak uçlarında uzandı.
Bir merak tohumu filizlenirse kurak toprakları andıran yüreğinde, işte o zaman ya büyüteceksin onu sinende ya da kökten kazıp atacaksın henüz köklenmeye dahi fırsat vermeden demişti kendince.
Minicik, varla yok arası ürkek bir dokunuşla dudaklarını karşısındaki adamın dudaklarına değdirdi.
Parmak uçlarındaki duruşuna son vereceği, geri çekileceği o anda belindeki baskıyla ne yapacağını bilemedi. Yine de geri çekildi ve telaşla kaçırdı gözlerini.
Keşke o merak hiç filizlenmeseydi. Yaşam ağacının toprağa köklenmesi gibi kuvvetliydi.
Çenesine dokunan parmaklarla yeniden baktı katran karası bakışlara. “Ben sana doyasıya yaşayabileceğin bir yaşam verebilmek için kendi canımı ortaya koyarken sana ölümden bahsetmek haram, anladın mı?” dedi boğazdan gelen erkeksi bir fısıldayışla. “Yak, yık, nefretini kus… Hepsine tamam Ahra ama vazgeç… Bunu kendine yapma.”
Zaten yaşayamadığın hayatı bir de kendi kendine zehretme demek için tam da zamanıydı ama Ahra bir başka korkusuyla baş başa kaldı.
“Bana verdiğin sözü tut,” dedi Ahra sanki karşısındaki adam bir duvara konuşmuş gibi bir inatçılıkla. “Yoksa bana haram kıldığın şeyle sınarım seni.”
Derin, sıkıntılı bir nefes bıraktı Payaslı. Ahra’nın dinmek bilmeyen, yeniden döktüğü gözyaşlarıyla bir cevap hakkı bile tanımadan banyoya kaçışına baktı.
Yüzünü sıvazladı sıkıntıyla. Gözleri az önce mendil paketinden çıkardığı mendillere kaydı. Baktı, baktı, baktı… İçine serpilen şüphe tohumlarını söktü attı.
Kaşları çatıldı.
Saydı.
Bir eksik vardı.
Saydı.
Paketin üzerinde yazan sayıdan bir eksikti.
Eli cebindeki telefona gitti. Şahsenem’in numarasına basacağı anda gürültülü bir kırılma sesiyle koştu banyoya.
Uzun bir zaman sonra ilk defa aynı korkuyla karşı karşıya kalarak nefessiz kaldı.
Ahu gözlü yavru ceylanı eli kolu boylu boyunca kanlar içinde, etrafa saçılan ayna parçaları içerisinde için için sessizce ağlıyordu. Yaşam denen zorluğa artık hiç kaldırası yoktu.
🥀
Yeni bölümde görüşmek üzere.

Yorumlar