12. Bölüm
- rubeyyka

- 25 Kas 2025
- 14 dakikada okunur
Emir'in son söylediğiyle şaşkınlığımı saklayamamış seslice ''Ne?'' deyivermiştim.
Melih ise o sözlerden sonra ''Yok öyle bir şey! Kâğıt üzerinde o. Boşanacak.'' diye bağırmıştı.
Melih; sorumsuz, aklı bir karış havada, genelde işin eğlencesinde olan biri de olsa asla evli biriyle olmazdı. Yani arkadaşımı tanıyordum sonuçta, böyle bir duruma kendini sokmazdı. Bir iş vardı belli ki.
Emir, Melih'in boğazına yapışınca korkudan bayılacaktım neredeyse. Burnundan soluyordu ve ben onun bu denli öfkeli olmasını ilk defa görüyordum. Ağzımdan firar eden çığlık dolayısıyla sonunda Emel abla Ezgi'yi sakinleştirip gelebilmişti.
''Ne yapıyorsunuz siz?''
Yüksek sesle ikisini de uyarıp onlara doğru gittiğinde Melih'i çektiği gibi buradan çıkartmaya çalışmış bana da Emir'e engel olmamı söylemişti.
Ben bu adama nasıl engel olacaktım?
Şu an ona yaklaşmak bile istemiyordum çünkü aşırı korkutucu gözüküyordu. Elinden gelse gözlerinden ateş püskürecek adamı ben nasıl sakinleştirip durduracaktım, cidden aklı alıyor muydu?
Melih'in pişkin pişkin bir şey olmaz, boşanacak, formaliteden o demelerine karşın Emir ona edepsizce küfürler savuruyor ama kendini de sakinleştirmeye çalışıyordu.
Melih'i zorla buradan çıkaran Emel ablaların ardından Emir'in bir adım atması benim korkuyla ona ilerlememe neden oldu. Arkasından sarılmam ve ilerlemesine engel olmam onun yerinde durmasını, ilerlememesini sağladı.
''Delirdin mi sen, Melih öyle bir şey yapar mı?'' Korkuyla söylediğim şeylerin amacı onu biraz olsun düşünmeye sevk etmekti.
Yanağım sinirden gerilen sert sırtında yumuşak bir baskı uyguluyor kollarım da sıkı sıkı karnında duruyordu.
Önce bir dinleseydik, olayın ne olduğunu öğrenseydik keşke.
Ellerinden birini karnının üzerindeki kollarıma koymuş kafasını arkaya yatırarak benim başımın üzerine dayamıştı. Sesli soluklarının arasında ''Sus Defne!'' demesinin sebebi 'sinirimi senden çıkarmayayım şimdi' demekti büyük ihtimalle.
Sürekli inip kalkan göğsü şimdi biraz daha az hareket ediyordu. Birkaç dakika daha geçmişti ki durulmuş daha da sakinleşmişti.
Onun sert karnının üzerinde duran sıkı sıkı sardığım kollarımı iki eliyle hiç zorlanmadan açmış bedenini bana dönüp az önceden beri yumruklarını sıkmasından sebep damarlarının daha da belli olduğu ellerinin arasına almıştı yanaklarımı.
''Bir daha sakın,'' Yüzümün her zerresinde dolanan koyulaşmış ve yeşillerinin daha da göz alıcı olduğu gözlerini gözlerimde sabitlemişti. Aksini istemediği bir ses tonuyla konuştu hemen ardından. "Bir daha sakın, sakın bir başkası için kendini önüme atma.''
Aranıza girmeseydim de birbirinizi öldürse miydiniz anlamıyorum ki. Melih abisine saygısından elini bile kaldırmaz ama aptal gibi damarına basmaya da devam ederdi. Emir ise ne kadar kendini sakin tutmaya çalışsa da bir noktada patlar ve gözü hiçbir şeyi görmezdi.
Üstelik Nihat amca ya da Serap teyze olsa onları bir sözleriyle durdururlardı ama şimdi biz ne yapacaktık da durduracaktık?
Başka bir şey gelmemişti ki aklıma.
''Çıldırmış gibiydin, ödüm koptu bir şey yapacaksın diye.''
Korkumu hissetmiş miydi bilmiyorum ama bunu dile getirmemle çenesini sıktığını belki de kendine kızdığını görebiliyordum. ''Üstelik Ezgi'nin yanında...'' Küçücük çocuğu nasıl korkutmuşları, onun öyle seslice ağlaması çalındı tekrar kulağıma.
Yüzümü biraz daha kendine yaklaştırıp önce alnıma sonra da saçlarıma dokundurduğu dudakları şimdi de az önceki öfkesini dile getiriyordu.
''Gelmiş seviyorum diyor,'' Tekrar aklına gelmiş gibi tüm kasları gerim gerim gerildi ve ben bunu onun seğiren yüz kaslarında bile görebiliyordum.
Yüzünü incelediğimde fark ettim ki dişlerini biraz daha sıkarsa çenesini rahat rahat kullanamayacaktı artık. Az önce korkudan titreyen elim şimdi de onun yanağıyla buluşacağı için heyecandan titriyordu. Az önce refleks olarak gerçekleşse de şu an isteyerek bunu yapıyor olmak garip hissettirmişti.
''Tamam, sakinleş önce. İnan başka bir şey var bunda. Melih öyle bir şey yapar mı Alpay Emir?''
Sesim onu sakinleştirmek ister gibi uysal uysal çıkınca dudağının kenarının hafif, çok hafif yukarı doğrulduğunu gördüm.
Onun güzel yüzüyle buluşan sıcak ellerim gözlerini kapatmasına ve yüzünü elime bastırmasına neden oldu. Yanağımdan enseme doğru uzanan eli boynumun üzerinden kaymış kollarını omuzlarımın üzerinden uzatıp beni göğsüne bastırmıştı. Böyle olunca yukarda kalan kolumu indirip ben belki de ilk defa aklımı dinlememiş onun kolları altından kollarımı geniş gövdesine sarmıştım.
Ona sarılmak, onu hissetmek o kadar güzel gelmişti ki... Gözlerimi kapatıp başımı omzunun biraz altına yaslamak en rahat yastığa başımı koymuşum gibi huzurlu hissettirmişti.
Benim de ona sarılmamdan dolayı ona göre küçük kalan bedenimi iyice çevrelemiş ve kendine bastırmıştı.
Hepimizin solunda bulunan kalpler sevdiğimize sarıldığımızda onun kalbiyle sağımızdaki boşluğu dolduruyor böylece her iki farklı bedenin de iki kalp tarafından tek beden olarak yaşam savaşı vermesini modelliyordu.
Benim solumun ritmini değiştiren adam şimdi de sağımdaki boşluğu kendi koca kalbiyle dolduruyor, tek bedende iki güçlü kalp ile hayatıma devam etmek ve hep böyle kalmak istememe neden oluyordu.
Başımı geriye çekerek yüzüne bakmaya çalıştım. Bu çabamı fark edince o da kollarını biraz gevşetti.
Ona göre yüzünü inceliyordum belki ama şu an ona baksam da yüzünü değil yüreğini görüyordum.
İlk günden beri tüm dengesizlikleriyle olsa da sevgisini hissettirmekten çekinmeyen adama karşı ben sadece kendimi tutup aklımla hareket etmeye çalışıyordum. Böyle olunca da Alpay Emir'i isteyen kalbime söz geçiremiyordum tabi.
''Aşağı inelim, konuşalım. Olur mu?''
Merak ediyordum olayın aslını. Melih'te zaten bir şeyler seziyordum ama bunu beklemiyordum elbette. Böyle bir şey yapmazdı değil mi? Yani evli barklı birine âşık olmak... Korkunç geliyordu kulağa. Yine de öğrenmeden bir şey söylemek istemiyordum bu konu hakkında.
Ben ondan bir cevap beklerken daire kapısının sertçe kapatılma sesini duyduk. Melih gitmişti büyük ihtimalle.
Koca yerde, ortada ayakta dikilmiş sarılmaya devam ederken kapının kapatılmasının ardından güler gibi ses çıkardı. ''Kaçıyor şerefsiz,'' Belli ki bu konuşma bugün olmayacak, olsa bile şimdi yapılmayacaktı.
Kollarını gevşetip boynumdan çekti. ''İn sen aşağıya, geliyorum ben.''
Gözleri etrafta sigara paketini aradığında onu onaylayıp kolları arasından çıktım ve aşağı inmeden önce belki de kendimden beklemediğim bir şey yapıp parmak uçlarımda yükselerek yanağından öpmüştüm onu.
Benim gibi o da bunu beklemiyor olmalıydı ki şaşırmıştı. Bir şey demesini beklemeden hızla buradan çıkmak için adımladım ama arkamdan Alpay Emir'in sesini duymamla duraksayıp ona baktım anlamayan gözlerde.
''Ayağına ne oldu kızım senin?''
Çatık kaşlarla ayağıma baktığı sırada ben de merak edip bakmıştım ve sağ ayağımın topuk kısmında gri çorabımın biraz daha koyu renk olması şaşkınlıkla kaşlarımın kalkmasına neden olmuştu.
Bir ara bir acı hissetmiştim ama uzun sürmemişti bu. Ya da o anki hengâmede pek hissedememiştim.
''Sikeyim böyle işi...'' diye homurdanan Emir, koca adımlarla yanıma gelmiş kolumdan tuttuğu gibi üçlü koltuğa oturtmuştu.
Önüme geçip yere diz çökmüş bileğimden tutarak ayağımı kaldırdığı sırada ben de bunun ne zaman ve nasıl olduğunu düşünüyordum.
Az önce sakinleşen Emir gitmiş yerine yeniden çatık kaşlı her şeyden nefret ediyorum bakışlı adam geri gelmişti. ''Senin ne işin var zaten...''
O kızgınca söylenmeye devam ederken ben de ona bir şey olmadığını söylemeye çalışıyordum.
Cidden acımıyordu. Acı eşiği yüksek biriydim zaten. Topuğumun kenarı hafif kesilmişti ve sadece biraz kanamış olmalıydı. Ayağımda çorap olunca da kan etrafa yayılmış gibi duruyordu işte.
Yerde göz gezdirdiğim sırada masanın kenarında yerdeki cam parçalarını görmüştüm. Masanın üzerindeki büyük su bardağının aynısının parçaları olduğunu düşündüğüm camlar ufak değil iri parçalar halinde kırılmıştı ve o parçalardan biri de ayağımı çizmiş olmalıydı. Zaten masanın altına doğru gitmişti parçalar.
Herhangi birinin ayağının altına girmemiş olması büyük şanstı gerçekten de. ''Bekle burada.'' deyip bileğimi bırakmış olduğu yerden kalkarken bile söyleniyordu. Bekle demesen kaçacaktım zaten...
''Gitme bir yere ya yok bir şeyim. Acımıyor bile.''
Arkasından seslensem de beni bir tarafına takmamıştı.
O gidince ayağımı kucağıma çekmeye çalışıp bakmıştım. Kanamıyordu, sadece biraz boydan çizilmişti ve derimi soymuştu. Aklıma ilk gelen şeyin ayakkabı giyince acıtır mı acaba olması ise kapitalist düzenin beni işe gitmek zorunda bırakıyor olmasıydı.
Elinde biraz pamuk ve abimin bana küçükken şurup niyetine içirmek istediği fakat annemi görünce vazgeçtiği tentürdiyotla yanıma gelip tekrardan bileğimi kavrayan adam söylenmeye devam edince benim sabrım kalmamıştı. ''Acımıyor dedim ya ne uzattın.''
Kafasını kızgınca kaldırıp çatık kaşlarla baktığında ''Acıtacağım ben şimdi,'' diye uyarmış kendince susmamı istemişti.
Büyük ihtimalle beni kenara çektiği sırada bu olmuştu ve şeytan diyor git senin yüzünden oldu de vicdan azabı çeksin.
Elinin hafif olmayacağını düşündüğümden pamuğu yaklaştırdığı gibi ayağımı elinden çekmiş acıttığını söylemiştim. Acımıştı biraz. ''Yavrum, daha değdirmedim bile!'' Bir iyilik yaparken de azarlamazsın be Emir.
''Nasıl değdirmedim? E acıdı ya işte.'' Benim ona çıkışmama karşılık kafasını sola yatırıp derince nefes almıştı.
Bileğimdeki elinden kurtulmak için hareket ettiğimde tutuşunu sıklaştırmış ''Defne! Mikrop kapacak dur da bakayım.'' demişti.
Sanki paslı çivi battı he, ne bu ilgi?
Hoşuna gitti değil mi Defne?
Neyse.
''Alışkınsın tabi sen, o yaraya değince ne kadar yakıyor biliyor musun?''
Eskiden kavgadan çıktığı mı vardı beyimizin herkesi kendi gibi biliyordu galiba.
Sekiz saat okul yetmiyormuş gibi bir de okuldan sonra sınava hazırlık kursu açmayı kim önerdiyse şu an onu bulup yok etmek istiyor bir güzel de beddualar ediyordum.
Kafamın içinde tepinen fillerin sesini, kulağımdaki kulaklıktan dışarıya kadar sızan şarkıyla bastırmaya çalışıp bundan memnun olmayan teyzeye bakmamaya çalıştığım sırada otobüs ineceğim durağa sonunda yanaşmış ben de inmek için ayaklanmıştım.
Lise son sınıf olmuş olmanın verdiği egoya ek sınava hazırlık öğrencisi olmanın kattığı tipsizlik ve yorgunlukla otobüsten inip eve doğru giderken tek omzumda asılı çantamı omzumdan kaymaması için düzgünce takmış dinlediğim şarkının klibindeymiş gibi salına salına ilerliyordum.
Sıcak havaların hissedildiği mevsimde olsak da akşamın verdiği hafif soğukluk eteğim ile diz altı çoraplarımın arasında bıraktığı boşluğu üşütmüş, eve gitmem için hızlanmamı sağlamıştı. Otobüste sıcaklayıp topuz yaptığım saçlarımı düzgün toplayamadığımdan birkaç tutam yüzüme düşüyordu. Sinirimi bozmaya devam etse de saçımı açıp tekrar toplayamayacak kadar yorgundum vallahi eve gidince hallederdim artık.
Üniforma giymekten nefret etsem de son yıl getirilen sıkıyönetimden dolayı kafama göre bir şeyler giyip gidemiyordum eskisi gibi. Bu yüzden de ders bittiği gibi üzerimdeki mavi, bizi şirinlere benzeten çirkin üstü çıkarıp her gün çantama sıkıştırdığım düz renk tişörtümü geçiriyor güne öyle devam ediyordum. Ama şu an keşke çıkarmasaymışım bile demiştim. Çünkü üzerimdeki ince, siyah, kısa kollu, v yaka tişört neredeyse donmama sebep olmuştu. Keşke anneni sabah dinleyip ceketini alsaydın Defne.
Kulaklığımdan ses gelmeyince elimde tuttuğum telefonun ekranını açmış ve nedenine bakmıştım. Abim üst üste bir sürü mesaj atıyordu. Yazdığı şeyler ise yine ne yaptı acaba diye düşünmemi sağlayacak şeylerdi.
Abim: Bu gce arkadaşımda kalcam
Abim: Babm sana kavga mvga bişey duydn mu diye sorsa bul bişyler
Abim: Ben gördüm bugün
Abim: Yoktu bieyi faln de
Abim: Tamm mı?
Hiçbir şey anlamamıştım vallahi yazdıklarından. Tek anladığım abimin bir şeylere karıştığı ve arkasını toplamaya çalıştığıydı. He bir de eli kolu yokmuş gibi mesaj yazamamasını anlamıştım.
Aradığımda uzunca çalsa da eve yaklaştığım sırada açmıştı sonunda. Ona bunların anlamını sorduğumda mesajdakilerin aynısını söylemiş ama benim yemediğimi görünce bir şey olmadığını söylese de ısrar etmiştim.
Kesin başını belaya sokmuştu.
Telefonun ucundan abimin ''Yavaş lan.'' deyip inler gibi ses çıkarması bu düşüncemi kuvvetlendiriyordu. Kızgınca nerede olduğunu sorduğumda bıkkınca Kahraman amcanın dükkânında olduğunu söylemişti. Dayanamayıp geleceğimi bildiğinden de gelirken üst falan getirmemi istediğini söylemişti. Eve uğrarsam anneme laf anlatana kadar geri çıkmam zor olacağından doğruca dediği yere gitmiştim.
Adamın güzelim dükkânını kendilerine mesken belirleyip kahvehane gibi kullanıyorlardı bizimkiler sürekli.
İçeri girdiğimde abim, duvarın kenarındaki tek kişilik kanepeye yayılmış sızlanıp duruyordu. Sızlanmasının sebebi ise yüzünün dağılmış olmasıydı. İçeri girdiğim gibi şaşkınlıkla ''Abi,'' deyip ona doğru yaklaşmıştım. O kadar kötü gözüküyordu ki.
Elinde beyazlığı kandan dolayı belli olmayan pamukla abimin yüzündeki kanı temizleyen, adını bilmediğim ve tanımadığım kız bana memnuniyetsizce baktıktan sonra geri çekilmiş abimin doğrulmasına yardımcı olmuştu.
Burnu kızarmış ve kanamış, gözünü altı yavaştan şişmeye ve morarmaya başlamıştı.
Ben abimin bu hâline bir şey diyemiyor yüzüne sadece şaşkınlıkla bakıyordum. Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilememiştim o an.
İçeri girdiğimde koltukta oturan mahalleden abimin 3 arkadaşının haricinde tanımadığım iki kişi vardı. Biri abimin yanındaki kız diğeri de camın kenarında telefonla konuşan ben geldiğimden beri beni burada istemediğini belli eden bakışlarıyla rahatsız eden Emir abinin yanındaki adamdı.
''Ne oldu sana böyle?'' Sesim o kadar garip çıkınca abim bu halime yüzünü buruşturmuştu e böyle olunca da canı acımıştı.
Konuşmayı yeni akıl edebilmiştim sıra adımlarımı harekete geçirip durduğum yerden abimin yanına gitmekti.
''Yok bir şey abicim, ne telaşlanıyorsun hemen.'' Eğer bunları dedikten sonra kalkmaya çalıştığında karnını tutmasaydın telaşlanmazdım elbet.
Emir abi telefonda konuşmasını bitirmiş yanındakine bir şeyler söylemişti. O sırada ayaklanan diğerleri çıkışa ilerleyip gideceklerini, bunu daha sonra konuşacaklarını söylüyorlardı. Ortada bir şeyler dönüyordu ya, hayırlısı.
Emir abiye onun gelip gelmediğini sorduklarında sonra geleceğini söylemişti.
O kadar değişmişti ki. Bu değişiklik fiziksel değildi maalesef. Birkaç ay önce eğitimi bitmiş ve geri dönmüştü Türkiye'ye. Melih'in üniversite için gitmesine alıştığım gibi onun bu kadar soğuk birine dönüşmüş olmasına da yavaştan alışıyordum ama yine de farklı geliyordu işte.
Hepsinin yüzünü incelediğimde irili ufaklı yaralar vardı ve bu da demek oluyordu ki kavgada abim tek değildi. Ama en fazla yara alanın abim olması onun kişisel bir sorunu olabileceğini düşündürse de emin olamamıştım.
Koca salonda abim, Emir abi, abimin kaşına jel gibi bir şey süren kız ve ben kalmıştık.
Kız yanındaki çanta gibi bir kutudan ip falan çıkarınca gözlerim şaşkınlıkla açılmış abime dönmüştüm. Tepkimi görünce arkadaşının hemşire olduğunu kaşına dikiş atacağını söylemişti. Hâlâ sırtımda çantamla ayakta kalmam artık yorduğunda koltuğa oturmuş sanki o iğne bana batıyormuş gibi yüzümü buruştura buruştura onları izliyordum. Avucumda eteğimin ucunu sıksam da kendimi tutamıyor sanki benim canım yanıyormuş gibi hissetmekten kurtulamıyordum.
''Seninkine dikiş gerekmez ama temizlenmesi lazım, mikrop kaparsa biraz zor toparlanır.''
Adının Hilal olduğunu öğrendiğim kız, az önce oturduğum koltuğun benden uzak en uç noktasına oturan Emir abiye hitaben konuşunca merakla ona döndüm.
Ona dönmemle bendeki bakışlarını kaçırmıştı. Bu yakalandıktan sonra kaçıran değil seninle göz göze bile gelmek istemiyorum anlamına gelen bir kaçırmaydı.
Bu hareketine karşın kırılsam da yüzünü incelemeye başladığımda yüzümdeki bakışlarını çektikten sonra kafasını çevirip karşıya bakmaya başlamıştı. Onun da kaşında, burnunda açılmış yaralar vardı ve temizlenmemiş öylece duruyordu. Genelde burnu kavgadan çıkmayan oyken abimin neden bu halde olduğunu merak ediyor ama sormak da istemiyordum. Zaten canı yanıyordu abimin, bir de konuşturmaya çalışsam iyice yanacaktı, şu haline öyle çok üzülüyordum ki.
''Şuradaki pamukla şunu al da yüzünü temizle kendi yapacağı yok.'' Hilal'in ya da Hilal ablanın sert sesini duymamla Emir abinin yüzündeki bakışlarımı çekip ona baktım. Bana bakarak tekrardan söylediklerini işaret ettiğinde şaşkınca ''Ben mi? Ben mi yapacağım?'' diye kendimi gösterdikten sonra abime bakmıştım. Sanki cevabı o verecekmiş gibi.
''Açık kalp ameliyatı yapmayacaksın, alt tarafı yaraları temizleyeceksin.''
Abla tamam da ne kızıyorsun şimdi, sanırsın ben dövdüm bunları.
''Defne'ye ne kızıyorsun kızım, o sesine dikkat et. Bana olan sinirini kardeşimden çıkarma.''
Abimin Hilal'in bana sesini yükseltmesi sonrası onu uyarması hoşuma gitse de kızın abimin yarasına baskı yapması sonucu abimin acıyla inlemesi tüm sevincimi kursağımda bırakmıştı.
Yani yardım ederdim tabi ama ben ne anlardım pansumandan. Eli ayağı tutuyordu sonuçta, yapsaydı kendi pansumanını. O kadar kötü gözükmüyordu durumu. Emir abiye tekrardan baktığımda telefonuyla ilgileniyor bizi pek takmıyor gibiydi.
Okuldan gelmiştim ve fazlasıyla açtım hem abim sanırım üzerinde yırtılan tişörtten dolayı kıyafet istemişti benden. Gidip ona bir şeyler de getirmem gerekiyordu. Abimle yaşıt sansam da yüzünü incelediğimde genç görüntüsüne nazaran yaşının olduğu belli olan kadının tekrardan bana bakması sonucu uslu uslu onu dinlemiş kalkıp pamuk ve tentürdiyodu alıp Emir abinin yanına oturmuştum. Yanına oturmamla bana sorarcasına bakmasıyla ''Yaralarını temizleyelim.'' demiştim sadece.
Zaten pek bir şey yoktu birkaç dakikada biterdi ve ben de eve çabucak gitmiş olurdum. Açım diyorum aç.
Pamuğa kahverengi sıvıyı döktükten sonra bir şey demediği için kabul etti sanıp dudağının kenarına pamuğu dokundurdum ama kendisini geri çekip elimden pamuğu almıştı. ''Ver, ben yaparım.'' dedikten sonra tahminince yaralarını bulup üzerini silmeye başlamıştı ama pek de bulamıyor gibiydi. Yani daha çok öylesine yapar gibi.
Elinden alacak gibi olduğumda kendini geri çekmiş yanındaki telefonunun ekranına bakarak sertçe silmişti birkaç yarayı ama kolunu kaldırmasıyla nefesi kesilir gibi olup omzunu tutunca panik olmuştum.
''Ay iyi misin, ne oldu birden bire?'' Sanki benim yüzümden olmuş gibi panik olmuştum birden.
Ben sesimi yükseltince abim de Hilal de buraya dönmüştü ve Hilal, kolunu daha fazla oynatmaması gerektiğini söyleyip onu uyarmıştı. Omzunun çıkmış olabileceğini bile söylemişti. Bunlar ne yaptı da bu hale geldi Allah aşkına?
Az önce omzunu tutarken elinin dışını, parmak boğumlarını gördüm de mahvolmuştu. Abimin yüzü ne kadar dağılmışsa onun da güzelim eli öyleydi.
Ağzının içinde savurduğu kısık küfürleri duymazlıktan gelmeye çalışırken ona yardımcı olmak adına yeni bir pamuk parçası koparıp kaşının kalan kısmını temizlemek için ona biraz daha yanaştım. Koltukta yan dönmüş bir ayağım bacağımın altında, bu sefer ses etmemesi üzerine ben de dikkatli dikkatli siliyordum yaralarını.
Kafasını çevirdiğinde yine homurdanınca acıttım sanıp özür dilesem de bir şey dememişti. Devam ettiğimde bana değil başka yere bakıyordu ama benim gözlerim onun gözlerinde, kirpiklerindeydi.
Yüzüme düşen saçımı üfleyerek geri çekilmesini sağladığımda yine düşmüştü ve ben yine onu aynı şekilde geri göndermiştim.
Ben bu erkeklerdeki şansı anlamıyordum ki canım; düzgün burun, kıvrık kirpik, şekilli kaş, dolgun dudak... Hep bunlardaydı. Böyle şeylere biz kızlar dikkat ederdik ama en büyük nimet onlardaydı vallahi.
Ben uzun kirpiklerimi kıvıracağım diye neler yapıyordum neler.
''Ne güzel kirpiğin var ya, sanki rimel sürmüş gibi hem uzun hem de kıvrık kıvrık.'' Benim hiçbir art niyet barındırmadan söylediğim şeyi yanlış mı anlamıştı da terslemişti beni?
''Sana ne kızım benim kirpiğimden, nasılsa nasıl,'' Kendini geriye çekip temasımı kesti ve ''Tamam yeter,'' deyip ayaklandı birden bire.
Bu davranışları eski Emir'den o kadar uzaktı ki. Yani ben gerçekten de artık onun tamamen değiştiğini hissedebiliyordum. Eskiden benimle abimden daha çok ilgilenen adam gitmiş yerine kaba saba biri gelmişti. Abimden sonra gerçekten de onu abim olarak gördüğüm adamın bana bu şekilde davranması üzerken ona karşı kötü bir şey mi yaptım da bana böyle davranıyor diye düşünmeden edemedim.
Aklıma düşen anılarla dalıp gitmiştim. Ta ki Emel ablanın ''Defne!'' deyip yanımıza gelmesine kadardı.
Gözlerimi kırpıştırdığım sırada Alpay Emir alttan alttan bana farklı bir şekilde bakıyordu. Ona ne olduğunu sorduğumda bir şey olmadığını söyleyip kalktı ve pamuğa nasıl boca ettiyse o şeyi parmaklarına bile bulaşmıştı. Ellerini yıkamak için çıkmış ben de Emel ablaya bir şey olmadığını ne olduğunu anlatmaya çalışıyordum.
Annemin aradığını, ona biraz geç geleceğimizi söylediğini ve Melih de burada yokken şu konuyu Emir ile konuşup aslının ne olduğunu merak ettiğini bunu öğrenmek istediğini söyledi. Ben de merak ediyordum doğrusu.
Ona Ezgi'yi sorduğumda televizyon başında uyuya daldığını şimdi de aşağıda uyuduğunu söylemişti.
Birkaç dakika sonra Alpay Emir geri geldiğinde elinde telefonu da vardı ve telefonda her ne gördüyse ya da okuyorsa hiç hoşuna gitmiş gibi değildi. Ben gelip oturacak diye beklerken o çıkacağını söyleyip hazırlanmak için odasına girmişti.
Biz öyle Emel ablayla birbirimize bakakaldığımız sırada onun içeriden bana seslenmesine karşılık Emel abla muzipçe sırıtmış ardından ayağa kalkıp ''Hadi sen bak seninkine.'' deyip aşağı ineceğini söylemişti.
Onun böyle söylemesi üzerine nedense utanmıştım birden bire.
Ayağa kalktığımda yara hafiften sızlasa da hiçbir acı hissettirmiyordu. Sadece psikolojik olarak ara ara sızladığını hissediyordum o kadar.
Emir'in odasına gittiğimde kapısı açık olduğundan direkt içeri girdim ama o yoktu. Daha sonra odadaki banyo kapısı açılmış az önce üzerinde olanlar yerine işe giderken giydiği kumaş pantolon ve düz renk gömleklerinden biri vardı. Onu böyle görünce şaşırmıştım hâliyle.
''Nereye böyle?''
Benim merakla sorduğum soruya karşılık cevap vermeden önce merakım hoşuna gitmiş gibi gülmüş yanıma gelip hemen arkamda bulunan çekmeceden cüzdanını alıp cebine koymuş ve geri çekilmeden önce sol şakağımdan öpmüştü.
''Şirkete gideceğim.''
Pazar pazar ne işi ya! Burada oturmak varken...
Şakağımdan dudaklarını çektikten sonra elini belime dolayıp beni kendine çekmiş dudaklarını kulağıma yaklaştırmıştı. ''Sumru'ya birlikte olduğumuzu mu söylüyorsun, erkeğimden uzak dur mu diyorsun bilmiyorum,'' son kelimelerini gülerek söyleyip burnunu yanağıma sürtmeye başladığı sırada devam etti sözlerine. ''Bunu sana bırakıyorum, çünkü ben konuşursam ağır konuşacağım.''
Nefes al Defne, derin derin nefes al.
Nefes alma Defne, sen nefes aldıkça burnuna Alpay Emir'in baş döndüren kokusu ilişiyor senin aklın farklı yerlere kayıyor.
Tamam, şimdi düşünme bunları... Daha var öyle şeylere.
Pekâlâ.
Eğer Sumru'ya bir şey söylemezsek o kafasına göre konuşmaya devam edecekti büyük ihtimalle. Haklıydı belki ama bunu yapamazdım ki. Sanki beraber olduğumuzu söylesem uslu uslu kabul mü edecekti Allah aşkına?
Bu sefer de bunu herkese yayıp başımızı ağrıtmayacak mıydı?
Annem, babam bilmeden böyle bir şeyi başkalarından duysalar verecekleri tepkiyi tahmin etmek bile istemiyordum.
Onun aklımı başımdan alan yakınlığını görmezden gelmeye çalışıp elimi koluna koyduktan sonra yüzüne bakmak için kendimi geri çektim. O da buna izin vermiş belimdeki kolunu gevşetmişti.
''Bunu, söyleyemem.''
Benim sessizce çıkan sesime karşılık kaşları çatılmaya başlamış ne dediğimi anlamaya çalışarak bakmıştı.
Gözlerini kapatıp sinirle dudaklarını ıslattıktan sonra sert sesiyle ''Defne,'' diye uyarmıştı.
Daha sonra sesine dikkat etmeye çalışarak konuştu. ''Ne demek söyleyemem. Sen hâlâ birlikte değilizin mi derdindesin!?'' Bu kadar çabuk sinirlenmesen keşke.
Öyle bir şeyin derdinde olsam sence şu an kollarının arasında olur muydum?
Bu sefer benim de sinirden kaşlarım çatılmış kendimi geriye çekerek karşısında yerimi almıştım. ''Ben öyle bir şey mi dedim? Sadece kimsenin haberi yokken gidip Sumru'ya söylesem rahat durur mu sence?''
Onun düşündüğü sebepten öyle demediğimi duyunca rahatlamıştı ama bu sefer de üzerine ceketini geçirdiği sırada ''Söyleyelim o zaman Defne, neyi bekleyeceğiz?'' diye sormuştu.
Bu soru, cevap almak için sorulanlardan çok daha uzakta, bunun bir cevabı yok cevap zaten kendisi biçimindeki sorulardandı.
Onun için bu kadar kolay olması ne kadar da güzeldi.
Ben kabul ettim ya hadi herkese söyleyelim düşüncesindeydi ama ben böyle düşünemiyordum.
Ben Emir abiyi tanıyordum Alpay Emir'i daha tanımıyorum. Maalesef.
Tamam, bir ilişkiye başlamıştık ama ilerleyebilecek miydik? Ben onunla o da benimle yapabilecek miydi mesela?
Sevmek yetmiyordu ki çoğu zaman. Ben kim olursa olsun kendimden de karşımdakinden de emin olduktan sonra ailemle tanıştırmak istiyordum sevdiğim adamı. Yani hep öyle düşlemiştim. Bunu dile getirmeye o kadar korktum ki. Bu sefer de sen bu ilişkiye bu kadar mı güveniyorsun tarzı şeyler söyler de kendince bir şeyler düşünür diye dile getirmek istemedim.
Benim sessizliğimi bir cevap olarak kabul etmeyen adam şimdi de odadan çıkmadan önce güvence alır gibi tekrarlıyordu söyledikleri şeyleri.
''Önce Giray, Defne. Düğün bittiği gibi söyleyeceğim, vereceği tepki umurumda bile değil. Benim için bilmesi yeter, gerisi fasa fiso.''
Düğünden hemen sonra bir haftalığına balayı niyetine tatile gideceklerdi ve geri döndüklerinde olacakları düşünmek bile istemiyordum. Toplamda iki haftam vardı. Bu iki hafta nasıl yavaş geçecekse bir o kadar da hızlıca gelecekti ve bu benim gözümü korkutuyordu.
Ona da hak vermeden edemiyordu bir yanım. Zaten yıllarca arkadaşının ardından iş çevirdiğini düşünüyordu bir de benim zorlamamla bunu uzatması onu rahatsız ediyor olmalıydı.
Alpay Emir'e sormak istediğim onunla konuşmak istediğim o kadar şey vardı ki. Mesela şu yıllarca mevzusu. Ne zaman fark etmişti beni? Ne zaman beni sevdiğini anlamıştı ya da niye hiç benimle konuşmayı denememişti? Onun için o kadar mı olanaksızdım?
Aklımda onca şey dolanırken yenilmişlikle ona ''Tamam,'' diyebilmiştim. Güçsüz çıkan sesime eş bedenim de güçsüzlüğüme yenik düşmüş arkamdaki dolaba yaslanmıştı. ''Tamam, konuş abimle ama korkuyorum. Anla beni. Yani olacaklardan. Abimin bunu hoş karşılamayacağını sen de biliyorsun.''
Aramızdaki mesafeyi kapattıktan sonra yüzünü yüzüme yaklaştırıp benimle aynı hizaya gelmişti. Parmaklarının kemikli kısmını yanağımda tüy misali gezinmesi kirpiklerimi titretmiş dudaklarımı birbirine bastırma ihtiyacıyla dolmamı sağlamıştı.
''Sen hiçbir şeyi takma kafana, halledeceğim ben.'' O kadar istiyordum ki bu sözlerine inanmayı. ''Korkacak bir şey yok güzelim, eninde sonunda kabullenecek.'' Evet, kabullenecekti ama... Aması vardı işte.

Yorumlar