15. Bölüm
- rubeyyka

- 25 Kas 2025
- 37 dakikada okunur
Eğlenip dolu dolu geçirdiğim hafta sonlarından sonra işe gitmek benim içim ölüm gibi bir şey oluyordu. Şimdi de o acılı anlardan birini yaşıyor, sabah trafiğinde hastaneye geç kalmamak için dualar ediyordum.
Henüz güneşin doğmamasından dolayı karanlık olan hava alamadığım uykuyu bastırıyor ve gün yüzüne çıkarmaya çalışıyordu. Şimdi sıcacık yatağımda saatlerce keyif yapmak vardı da...
Sonunda trafik akmaya başladığında arabayı olabildiğince hızlı sürüp geç kalmamaya çalışıyordum. Öyle de oldu. Görüşmelerin başlamasına neredeyse beş dakika kala hastaneye ulaşıp acele hareketlerle olmam gereken yere ulaştım.
Odaya geçip üzerimi çıkardıktan sonra günün ve haftanın ilk kişisiyle görüşüp güzel sonuçlar elde ettiğimizi görünce istediği kiloya yavaş yavaş ulaşan kadın da ben de haftaya güzel başlamışa benziyorduk.
Yerime geçip bir başkasının içeri girmesini beklediğim sırada hızlıca telefonumu alıp Melih'e mesaj attım.
Umarım hafta onun için de güzel başlar, ilk iş günü istediği gibi geçerdi.
Defne: İlk iş gününde arkadaşlarına hava atmak için sana çiçek çikolata göndermek isterdim ama nerede başlayacağını bilmiyorum... Umarım senin için güzel bir başlangıç olur.
Bir fabrikada başlayacağını söylemişti ama neresi olduğunu bilmiyordum. Gerçi hoşlanır mıydı onu da bilmiyorum. Aksine kızar 'gönderme kızım şöyle şeyler kısmetimi kapatacaksın' bile diyebilirdi. Yani buradaki tek dengesiz ben değildim.
Telefonu elinde olmalıydı ki mesajım anında ona iletilmiş ve hiç bekletilmeden de yanıtlanmıştı.
Melih: Sağ ol yengelerin gülü sanayiye de gönderme bir zahmet.
Melih: Pek müsait değilim. Dün gece abimle konuştuk. Bu sefer de niye baştan doğrusunu anlatmadım diye dövecekti şerro
Melih: Sen karışmayacaksın halledeceğim ben falan dedi. Sen bi arasana ağzını.
Onun mesaj gönderdiğini belli eden bildirim sesimle kapımın açılması eş zamanlı gerçekleşti ve ben mesajları okuyamadan telefonu bırakmak zorunda kaldım.
Saatler geçmiş yoğun bir şekilde çalışmaya devam etmişken bir ara Melih'in mesajını okumuş ve Emir'e bunu sormayı aklımın bir köşesine not etmiştim.
Konuşmuş olmalarına sevinmiştim. Melih'in başvurduğu saçmalık sonucu olay başka yerlere gitmektense en azından artık Elif'e gerçekten de yardım etme zamanı gelmişti.
Büşra ile öğle yemeğimizi yerken onun anlattıklarını dinliyordum şimdi de.
''Defne, uzmanlık sınavında derece yapmış adam. Üstelik bunca yoğunluğu arasında alttan alttan beni çalıştırmasını istediğimi söylediğimde uzatmadan direkt kabul etti. Ay ben âşık oluyorum galiba.''
Onun böyle gülerek konuşması beni de güldürmüştü. Üstelik son cümlesini bir sır veriyormuş gibi dile getirmesi de sanırım birkaç masa ötemizde oturan, konumuzun başrolü olan adama kendini duyurmak istememesiydi.
''Çıkar ilişkisi gözüyle baktığın şey seni yola getirecek gibi duruyor. Benden söylemesi.''
İlkte olumlu bakmadığı, sonradan biraz da olsa meyillendiği bu konuya artık daha gerçekçi yaklaşıyordu. Faruk Bey ile bir ilişkiye başlamasını elbette isterdim. İkisi de aynı zorlukları çeken bireyler olarak birbirlerini anlayacak ve anlayışla karşılayacak insanlardı.
Böyle olunca da kendimi ilişkiye başladıktan sonra etrafındaki herkesi ilişki yapması için zorlayan insanlar gibi hissetmiştim. Düşüncelerin bile normal değil Defne.
''Yılbaşında bir şey yapacak mısın?''
Büşra'nın sorusu sayesinde şöyle bir düşündüm de, yılbaşı kutlamak gibi bir şey yapmamıştım daha önce. Yani öncekinin aynısının tekrarlandığı günlerin gelişini kutlamak benim için bir anlam ifade etmiyordu. Evde olup genelde aynı rutinde devam ediyordu işte. Zaten bizimkilerin de öyle dışarı çıkıp kutlama yapmaya olumlu bakacağını da düşünmüyordum. Ama sanırım düşüncelerim şu an başkaydı.
Hiçbir zaman hiçbir düşüncemin arkasında kalmazdım zaten. Kalamazdım.
Gün geçtikçe değiştiğim gibi fikirlerim de değişiyor yeni bir ben olarak farklı bir Defne'ye eviriliyordum.
2019'un en güzel veda hediyesi benim için Alpay Emir olmuştu. Sırf bu yüzden sanki yeni yıla onunla girersem hep onunla olacakmışım gibi hissediyordum. Oysaki her yeni yıla uyuyarak girsem de hiçbir zaman gerçekleşmemişti bu totem.
''Evde olurum büyük ihtimalle, sen sizinkilerin yanına mı gideceksin?''
Ailesini özlediğini sorduğum soruya karşılık henüz cevap vermese de derince iç çekmesinden anlayabiliyordum. ''Evet, aldım biletimi. Birkaç gün de izin aldım, birleştireceğim tatili. Gün içinde pek fark etmiyorum ama başımı ne zaman yastığa koysam özlüyorum annemleri.''
Daha önce hiç uzak kalmamıştım bizimkilerden. Bu yüzden onu anlayamıyor, anlayamadığım için de ne diyeceğimi bilemiyordum. Öylesine söylenmiş birkaç kelimeyle de geçiştirmek istemiyordum doğrusu.
Onun asılan yüzünü görünce konuyu değiştirmek tek çıkışım olmuştu.
''Aa ne diyeceğim, düğüne Faruk Beyi de davet etsene. Beraber gelirsiniz.''
Büşra, herhangi bir düğüne katılmak istemese de benim zorumla abimlerin düğününe gelecek ve beni yalnız bırakmayacaktı.
''Oldu Defne, hazır gelmişken nikâhımızı da kıydır istersen.''
Ben ne demiştim şimdi ya?
''Ben ne dedim şimdi, beraber gelin işte. Eğer ben davet edemiyorum dersen ben davetiye bırakırım, sen de beraber gitmeyi teklif edersin.''
''Daha adamla dışarda buluşmadık bile, ilk buluşmamız düğün salonunda mı olsun?''
Şimdi düşününce de hak vermiştim kıza. Bana kalsa sorun olmazdı da Büşra öyle değildi işte. Acaba Alpay Emir'i bu bir hafta içinde nikâh için ikna ede...
Uçtun yine Defne.
''Ya haklısın da ne olacak sanki. Ben beraber gelin diye dedim işte.''
Bunu istemediğini söylediğinin ardından Emir ile nasıl gittiğini ve durumu az çok tahmin edebildiğinden ailelere ne zaman söyleyeceğimizi sormuştu.
''Emir'e kalsa benden önce abimle konuşacak da şu düğün geçsin istiyorum Büşra, abimin vereceği tepkiden öyle korkuyorum ki. Tamam, annem babam da olumlu karşılamayacak gibi duruyor ama abim Emir'in arkadaşı. Çok iyi anlaşamasalar birbirlerine ters düşseler de birbirlerinden bir şey saklamadıklarını tahmin edebiliyorum. Bu Emir için kötü bir durum.''
''Defne, bu adam seni anlattığına göre hemen bugün sevmedi ki seni. Sen de söyledin uzun süredir yanıkmış adam sana. Bu yeni mi sorun oldu şimdi onun için, zaten abinden saklamamış mı? Senden bile saklamış be.''
Büşra'nın benim Emir'i haklı çıkarmaya çalışmama karşın bana doğruları göstermek ister gibi yükselmesi aslında benim gerçekleri görmemi isteyip kendimi suçlu bulmamam içindi.
Evet, belki haklıydı ama kendimi Emir'in yerine koyduğumda düşündüğüm tek şey karşılıksız sevmek başka karşılığını bulduktan sonra bunu gizli gizli yaşamak başkaydı.
''Beni yanlış anlamanı istemiyorum, bu ilişkinin sana iyi geldiğini de görebiliyorum.'' Biten yemeğinden dolayı elindeki çatalı tabağın içine koymuş gülümseyerek devam etmişti. ''Defne sen herkese tepeden bakıp 'hepinizden nefret ediyorum' bakışları atan kızın tekiydin, şu birkaç günde bile sevgi dolu bakıyorsun her şeye.''
Öyle mi bakıyordum gerçekten de diye düşünmeme bile izin vermeden şimdi de değiştiğimi ima ediyordu.
Farkında bile değildim, tamam pek kimseyi sevmezdim ama bu kadar mıydı yahu?
''Yanlış anlamıyorum sadece Emir'in bizimkilere karşı kendini kötü hissettiğini görebiliyorum ve buna benim sebep olmam beni üzüyor.''
Büşra iyi(!) bir arkadaş olarak benim hiçbir suçum olmadığını her şeyin Emir'in sorumluluğunda olması gerektiğini söyleyip beni rahatlatmaya çalışmıştı.
Yemeklerimizi yedikten sonra işe dönmüş ve devam etmiştik çalışmaya. Bir ara Ayça'nın araması üzerine onu yanıtlamış ve akşam iş çıkışı kuaföre çağırmasını olumlu karşılık verip kapatmıştım telefonu. Benim o gün ona geleceğimi söylememin ardından neden böyle bir şey yaptığımı merak ediyordu ama ona güvenip de söyleyecek de değildim. Bizimkilerle konuştuktan sonra ona söylersem tüm mahallelinin haberi olurdu zaten.
Birkaç gündür yağan yağmurun yerine sanki pudra şekeri dökülüyormuş gibi ince ince düşen kar taneleri umarım bu sefer hiç durmadan yağar da benim güzelim isteğimi yerine getirirdi.
...
Sonunda eve gelebildiğimde selam verip içeri atabilmiştim kendimi. Annem mutfakta yemeklerle uğraşıyor, babam önünde birkaç numaranın yazılı olduğu listeyle telefonda konuşuyordu. Büyük ihtimalle hâlâ düğün için birilerini arayıp davette bulunuyordu.
Abim ise işten erken gelmiş odasında bir şeylerle uğraşıyordu. Evlerine eşyaların yerleşmesinden dolayı odasındaki eşyalar da gitmişti çoğunlukla.
Odama geçmeden önce kapı arasından onun günlük giydiği birkaç parça eşya hariç kitapları, kıyafetleri ve diğer eşyalarının yarattığı boşluğu görünce bir garip hissetmiştim kendimi.
Aynı evin insanı olmakla farklı yerlerde yaşamak ve buna gittikçe alışacak olmak hüzünlendiriyordu. Onun bana olan tavırları değiştiğinden beri kendimi ona karşı daha soğuk buluyordum ama yine de beraber büyüdüğün insanın artık seninle bir arada olmayacak olması, klasik ev kavgalarının artık yaşanmayacağını bilmek anlatamayacağım duyguları yaşamama neden oluyordu.
Kapı arasında abim beni fark edince kendimi sanki kötü bir iş üzerindeymişim de yakalanmışım gibi suçlu hissetmiştim. Yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyorum ama önce anlamsızca yüzümü incelemiş sonra da tebessüm ederek sırtını yasladığı yatak başlığından kendini ayırıp kolunu açarak yanına gelmemi beklemişti.
O an hiçbir şey düşünmek istemedim. Ne bir başkası yüzünden kalbimi kıran ne de dengesizlikleriyle beni çileden çıkartıp deliye çevire adam vardı karşımda. Evde kalan son çikolatayı kendi sevmesine rağmen bana ayıran benim isteklerimi öncelik bilip kendini geri plana atan, şu birkaç ay önceye kadar böyle olan o güzel adam vardı.
Onun bakışlarına kayıtsız kalamayıp elimdeki çantamı kapı kenarına bıraktım ve kolunun altına girip yatakta yanına oturdum. Sanki bir şey demeden ikimiz de susup kalsak böyle, aklımdan geçen her şeye ulaşabilecek zihnimdeki sesleri duyabilecekmiş gibiydi. Bu yüzden de bu sessizliği bozmayı kendime görev edinip ''Haftaya bu odada olmayacaksın ve bu hiç beklemediğim kadar canımı sıkıyor.'' deyip küçük bir çocuk gibi şikâyetimi dile getirmiştim.
Ben, benimle alay eder ya da dalga geçer diye beklerken o omzumdaki kolunu sıkılaştırıp kafamı göğsüne doğru çekmişti. Yatakta yan yana ama bir o kadar da apayrı otururken onun bu hareketinden hemen sonra sıkkın bir sesle ''Benim de.'' diye bir itirafta bulunması çok şaşırtmıştı.
''Defne, ben böyle olmaz sanıyordum.''
Böyleden kastı neydi anlayamamıştım ama ben de böyle beklemiyordum demekten de alıkoyamıyordum kendimi.
''Yeni ev, yeni hayat, sevdiğinle falansın. Güzel de... Böyle de zormuş be.''
O konuşurken sanki ona bakmamı istemiyormuş gibi kolunun altında hareket etmeme bile engel oluyordu. İlk defa hislerini bu kadar içten dile getirirken buna engel olmak istemedim. Bu yüzden de onun istediği gibi, hiç yüzüne bakmak için kafamı kaldırmadım.
''Annem, babam neyse de sen olmadan nasıl olacak bilmiyorum.'' Güler gibi çıkan sesi bu durumu beklemediğinden miydi yoksa şakasına mıydı anlayamıyordum. Anlıyordum da ihtimal veremediğimden sürekli sorguluyordum işte.
''Yeme beni ya, sanki bilmiyorum ben seni. Kesin benden kurtulmak için erkenden düğün yapasın tuttu.''
Her zamanki gibi duygusallığın yoğun yaşanacağı bir anın geleceğini sezmiş ve işi şakaya vurmaya çalışmıştım ya da en azından çabalamıştım.
Güler gibi olsa da toparladı kendini ve daha düz bir sesle konuştu. ''Ciğerini biliyorum kızım ben senin, iki dakika şurada duygusallaşıp ağlaşacağız ya hemen kaç.'' O sırada annem bana seslense de ne ben ne de abim bir şey söylemiştik anneme cevaben.
Bu sefer seslice gülen ben olmuştum. Belli ki o da pek girmek istemiyordu o konulara. Annem bir defa daha seslendiğinde yine bir şey dememiştim ama abimin kolunun altından çıkıp yerdeki çantamı almaya yeltenmiştim. ''Defne, son zamanlarda kırdım seni. Sen de bana karşı en ağır karşılığı verip ağzını bile açmadın.''
Ona özel değildi ki bu tutumum. Ben kırılınca nasıl bir karşılık vereceğimi bilmeyecek kadar küçüktüm aslında. Yaptığım tek şey susmak uzaklaşmak olmuştu hep.
''Ben mi senin abinim sen mi benim ablamsın inan bilmiyorum ama...''
İşte bunu inkâr etmeyecektim. Çoğu zaman onun peşini toplayan ben olmuş annemle babama karşı başını soktuğu belalardan ben kurtarmıştım. Ama sözlerinin devamında ne diyecekse abimin üzerinde anlayamadığım bir gerginlik vardı. Gerginlikten çok aslında her ne konuşacaksa bunu nasıl dile getireceğini bilemiyor gibiydi sanırım.
''Defne, sana Feyza yüzünden nasıl davrandığımın yavaş yavaş farkına varıyorum.'' Bu konulara hiç girmek istemiyordum. Bu sebeple çatılan kaşlarımla onu susturacaktım ki elini kaldırıp beni susturmuş konuşmasına devam etmişti. Annemse bana söyleniyor, üzerimi değiştirip gelmem gerektiğini söylüyordu. Büyük ihtimalle beni, odamda onu duymuyorum sanıyordu.
''Bunu dile getirmek aşırı saçma benim için, bak düşününce bile elim ayağım titriyor ama birini sevdiğinde beni anlayacağını düşünüyorum. Ayrıca ne kadar istemesem de aklı başında kaç yaşında koca kızsın...''
Abimdi ama benim sevdiğim adam için kendimi değiştirmeyeceğimi bilmeyecek kadar tanımıyordu beni.
Gözlerini gözlerimden çekip odada gezdirdi. ''Kızım anla işte senin abin benim, çekinme yani. Gel bana konuş. Onaylıyorum demiyorum ama bileyim Defne...''
Elim ayağım buz kesti birden bire. Sözlerinin yarattığı soğukluk dışımı soğuttu gibi içimin alev alev yanmasına neden oldu. Anlamış mıydı?
Bir şeyler mi anlamıştı da böyle konuşuyordu? Eğer Emir'e karşı bir şey hissettiğimi anlasaydı kesinlikle böyle karşılayacağını düşünmüyordum. Ne olmuştu da bana böyle bir konuşma yapmıştı?
Bir ihtimal, sadece bir ihtimal anladı ama benim beklediğim gibi bir tepki vermedi, diye düşündüm. Kardeşinin arkadaşı, kardeşi gördüğü adamla birlikte olmasına sevinir belki diye küçük bir ihtimal filizlendi.
Eğer öyleyse bir dakika bile beklemez söylerdim. Ama ya yanlış anladıysam?
Kafam karmakarışık olmuştu.
''Ben kime sesleniyorum saatlerdir? Salatayı yap da yemeğe oturalım.''
Annemin arkamda belirip kızgınca söylenmesine bu sefer sinirlenmedim. Sinirlenemedim. Aksin beni bu odadan çıkaracağı için mutlu bile olmuştum. Annem, ''Oyalanma hadi, sonra konuşun ne konuşacaksanız.'' deyince ona tamam deyip gitmesini bekledim. Abime ise bilinmezlikler barındıran sesimle sadece ''Tamam,'' diyebildim.
Gözlerime sorarcasına bakmaya devam etmesiyle, kısık çıkan sesime ek başımla da onayladım onu.
''Tamam, söylerim.''
Söylerim dedim; iki hafta sonra söyleyeceğiz diyemedim, yok öyle bir şey diyemedim. Sadece söylerim diyebildim.
Kim bilir ne zaman, Defne.
O ise ayaklandı ve yanımdan geçip çıktı odasından.
Ayaklarım yere çivilenmiş öylece kalakaldım kapı önünde. Eğer yanlış anlamadıysam abim benim birini sevdiğimi ima edip bunu ona söylememi istemişti. Bu kişinin Emir olduğunu biliyor muydu yoksa benim söylememi mi bekliyordu anlayamamıştım. Yoksa bir şeyler sezmişti de benden mi bekliyordu ona söylememi?
Aklıma düşen bir başka şey ise Emir'in abime bunu söylemiş ya da biraz da olsa hissettirmiş olmasıydı.
Kendime gelmek adına gözümü kapatıp derince nefes alıp vermiş hemen ardından da odama girmiştim. Açık saçlarımı toplayıp üzerimdeki takıları da çıkardığımda dolabın karşısına geçip üzerimdekileri çıkarmıştım. Yemekten sonra Ayça'nın yanına gideceğimden siyah bir kot pantolon üzerime de bordo, ince bir kazak giymiştim.
Ellerimi yıkayıp hızlıca mutfağa girdiğimde annem, benim yapmamı istediği salatayı yapıyor benim geç gelmeme laf ediyordu.
Sürekli laf etmesine dayanamamıştım artık. Kızgın çıkan sesimle konuştuğumda sertçe bana dönmüştü bakışları.
''Abim salonda boş boş oturuyor çağırsaydın o yapsaydı salatayı madem.''
Kalkıp yemek yapsın demiyordum, öğrense yapsa iyi olurdu ama bir domates iki salatalık doğramak da zor değildi.
''İşte yoruluyor zaten çocuk bir de kalkıp yardım et mi diyeyim kızım?''
Az önce istemeden yüksek çıkan sesimi duyan duyan babam da mutfağa girdiğinde kendimi tutamamıştım. ''Anne, ben de işten geldim farkında mısın? Bıktım senin şu huyundan.''
Babam, anneme sesimi yükseltmem sonucu ''Defne,'' diye uyarsa da bana engel olamamıştı.
Nefret ediyordum bu ayrımcılıktan. Abime bile suç atamıyordum çünkü onu böyle yetiştiren annemdi.
Doğradığı şeyleri bıçağın ucuyla, karıştırmak için geniş salata kâsesine iteledi ve kesme tahtasını sesli bir şekilde tezgâha geri koydu.
''Sen evlenip el evine gidince de mi böyle yapacaksın Defne? Kocan işten gelince önüne yemek koymanı beklediğinde de dersin ben de çalışıyorum diye!''
Kenara çekilip ocağın başına ilerledi ve elindeki tencere kapağını yine seslice kapattığı sırada babam bu sefer de daha sert bir sesle annemi uyarmıştı.
Annem babamın uyarısıyla sussa da benim susasım yoktu. Sorduğu sorunun cevabını bekliyordu karşımda hâlâ.
Eğer biriyle evlenmişsem zaten sevip anlaşabildiğim için evlenmişimdir. Böyle bir evlilikte de bu tarz şeylerin sorun çıkaracağını hiç sanmıyordum. Çalışan çiftler arasında böyle sorun mu olurdu ya? Kim eve önce geldiyse ayarlasaydı işte bir şeyler. Ben de biliyorum bir kadınla bir erkeğin maalesef ki yapacağı şeyin aynı olmadığını.
Ama annemin unuttuğu bir şey vardı ki o da farklı farklı yetiştirdiği evlatlarının onu farklı farklı sevmesi. Ya da sevememesi... Ne kadar acıydı bir evladın annesi hakkında böyle düşünmesi.
İşine gelince canım oğlum, başına bir şey gelince koş Defne.
Abimin de mutfağa gelmesi sonucu ağzımı açıp tek kelime edesim yoktu anneme karşı. Ben ona en ağır kelimeleri de kullansam onun kirli zihnini temizleyemeyecek bazı şeylerin farkına varmasına neden olamayacaktım.
İğreniyordum, iğrendiğim kadar da üzülüp korkuyordum.
İğrenmem, annemin düşünce yapısıyken üzüntüm ve korkum ise böyle bir anne tarafından yetiştirilen biri olarak ileride olur da ben de kendi çocuklarımı böyle yetiştirirsem idi. Şimdiden ödüm kopuyordu bir evladımı diğerinden üstün tutarım da bana kırılır diye.
''Neyi tartışıyorsunuz yine?''
Abimin sözleri üzerine ona nefretle bakmaktan kendimi alıkoyamadım. Annem farkında bile değildi, kendi yüzünden bizim iki kardeş aramızın açılmasına neden oluyordu.
Abime ''Yok bir şey, size afiyet olsun.'' dedikten sonra ondaki bakışlarımı babama yönlendirdiğimde gözlerini kapatmış susmamızı bekliyordu sanırım. Ona hitaben konuşsam da anlamayacağından tekrar abime dönüp izin alır gibi bir de açıklamada bulunmuştum. ''Ben Ayça'nın dükkânında olacağım. Oturacağız.''
''Ye yemeğini öyle çık Defne!''
Burada olmak istemediğimi anladığından ısrar etse de annemin bakışları üzerimde ama ağzını da açıp tek kelime etmiyordu. Etse neler diyecekti, neler.
Aç değildim ama yemek yemek istiyordum, buna rağmen ''Aç değilim. Kızlar eklemesin beni.'' deyip mutfaktan çıkmak için hareketlendim.
Abim onaylamıştı ya beni, ne annem laf etmişti ne babam. Benim ebeveynim abim miydi Allah aşkına? Babamın varlığı hayatımda o kadar varla yok arasındaydı ki bu durumun farkına vardığımda sanki normal olan buymuş gibi zannederdim eskiden. Küçük bir kız çocuğunun hayatında baba rolünün olmaması kadar yaralayan başka bir şey yoktu.
Kendi gelirim olmadığı zamanlar sadece masraflarımı karşılayan, adının baba olduğu biriydi işte benim için.
Aynı evdeydik ama aynı yuvaya mı aittik, bilmiyordum.
Ailecek gidilen yerler, beraber yapılan etkinlikler... Hiçbirinin tadını bilmezdim. Biz daha çok başkaları sebebiyle bir arada gibiydik ve bu benim kendimi tanımama kadar sanki tüm aileler böyleymiş gibi sanmama neden olmuştu.
Etrafımdaki insanlara baktığımda, onların aileleri ve onlarla olan ilişkilerine baktığımda o kadar kötü hissediyordum ki kendimi. Küçükken Emel abla, Emir ve Melih ile bir arada olduğumda hep kıskanmıştım onları. Belki kıskançlık değil de özenmeydi bu bilmiyorum. Nihat amca onlarla oyun oynuyor, bir şey yapılacaksa Serap teyze hepsine aynı görevleri veriyordu.
Beni kendi evlatlarından ayırmıyor olmaları onlara karşı daha da minnetle dolmama neden olurken her eve döndüğümde üzülmeden edemiyordum maalesef.
Sonra büyüdüm ve bu pek de sorun değilmiş gibi gelmeye başladı. Aslında hep en büyük sorunumdu ama ne ben farkındaydım ne de farkına varmak istemiştim. Belki de kaçmak her zaman kolayıma gelmişti.
Abim bile farkındaydı annemin davranışlarının beni kırıp yaraladığının. ''Tamam, geç kalma.'' dediğinde sadece başımı sallayıp arkamı döndüğüm gibi çıktım mutfaktan.
Annemin, ''Yeni yeni adetler...'' dediğini abimin onu ''Anne!'' diyerek uyardığını da duymuştum üstelik.
Odama geçip ince montumu üzerime geçirdikten sonra telefonumun arkasında ne olur ne olmaz bir miktar para var mı diye kontrol ettikten sonra yatağımın üzerine koyduğum çantamdaki anahtarlarımı çıkarıp cebime atmıştım.
Kar yağışı devam ediyor muydu bilmiyorum ama spor ayakkabı giyip tekrardan yağacak olan bir yağmura yakalanarak ayaklarımı su içinde bırakmak istemiyordum. Dolaptaki kahverengi botlarımı da alıp mutfaktakilere bakmamaya çalışarak çıktım kapıdan.
Acıyan gözlerime rağmen hiçbir şey düşünmeden merdivene oturmuş bağcıklarımı bağlamaya çalışıyordum. Sanki oyalanmamı isteyen bir tarafım vardı ve uyuşuk uyuşuk hareket etmeme sebep oluyordu.
Oturduğum merdivenlerden kalkıp salına salına aşağı inerken telefonum çalmıştı. Cebimden telefonumu çıkardığım sırada apartmandan çıkmış durulan havada ve çöken karanlıkta ilerlemeye başlamıştım.
Arayanın Alpay Emir olması bile yüzümü güldürememişti.
Fazla bekletmemek adına aramasına cevap verip konuşmasını beklerken küçük adımlarla Ayça'nın dükkânına doğru ilerliyordum ama sanki ayaklarım geri geri basıyordu.
''Güzelim.''
Öyle içten güzelim demişti ki kendimi dünyadaki en güzel kadın gibi hissetmekten alıkoyamadım. Evden çıktığımdan beri sızlayan gözlerim, asılmış suratım eski hallerine dönmek istediler. Ne kadar zorladıysam da başarılı olamadım.
''Ne yapıyorsun?'' Onun ne yapıyorsun sorusunu yanıtlayacağım sırada yanımdan geçen arabanın sesini duymasıyla zaten dışarıda olduğumu anlamıştı. ''Geçmedin mi hâlâ eve?''
Alpay Emir'in böyle ilgiyle konuşması niye şimdi ağlamak istiyormuşum gibi hissettiriyordu, ya? Zaten ağlamak istiyordum da onun sesini duyduktan sonra daha da artmıştı bu.
''Evdeydim, şimdi çıktım. Ayça'nın yanına gidiyorum.''
Beş altı dakika olmadan gideceğim yere gıdım gıdım ilerleyerek gittiğimden hâlâ varamamıştım. Yolda ilerlerken ayağımın ucundaki taşı da kendimle beraber ilerletmeye çalışıyordum. Umarım sağa sola kaçmaz beni peşinden gitmek zorunda bırakmazdı. ''Sen ne yapıyorsun?''
''Gelip arabaya çarpmanı bekliyorum Defne, ne yapacağım?''
Alpay Emir'in hem sitem hem de gülerek söylediği şeyden sonra sadece ufak bir sesle anlamadığımı belli etmeye çalışmıştım. ''Hı?''
Manyak herifin ''Önüne bak, önüne.'' demesiyle duyduğum korna sesi arasında saniyeler vardı ve benim ödüm kopmuştu.
Başımı refleksle kaldırıp karşıma baktığımda bir arabanın ışıkları gözümü alması sebebiyle çıkaramamıştım ama Alpay Emir olduğunu hem arabasından hem de az önceki söylediklerinden anlayabiliyordum. Çatılan kaşlarım ile telefonu kapatıp cebime koymuş onun tarafına doğru ilerlemiştim. Camı indirmesi ve bana gözlerinin kısılacağı kadar bir gülüş bahşetmesine kadardı tüm sinirim.
Yine de ona çatmaktan vazgeçmemiştim. Açık camdan istediğim etkiyi yaratamasam da direksiyona uzanan koluna vurmuş ''Manyak mısın sen? Ödüm koptu!'' demiştim.
Camdan kafasını uzatıp beni öpecek gibi olduysa da birinin görmesi ihtimaline karşın kendimi geri çekmek zorunda kalmıştım. ''Yavrum, manyak falan ayıp oluyor ama.'' Bu adam niye her gördüğümde keyifle bana takılıyordu ya? Ben burada efkârlı efkârlı takılırken onun keyifle bana takılması hiç hoşuma gitmiyordu.
Yüzümün her zerresine dokunan gözleri gözlerimde durduğunda durgunluğumu fark etmişti. Bu halim hiç hoşuna gitmemiş bunu da gizlemek gibi bir şey yapmamıştı. ''Neyin var senin?''
Şu an her şeyi boş verip şu kapıyı açmak ve ona sarılmak istiyordum. Şey, bir de yüzümü boynuna saklayıp saatlerce ağlamak. ''İyiyim, yok bir şeyim.''
Kafamı çevirdiğimde arkadan bir araba geldiğini görmüştüm. Aslında Emir belki de beni görüp bilerek üzerime geldiğinden yanda duruyordu ama bu dar sokakta iki araba yan yana geçemeyecekti. O da arabayı fark edince huysuzca homurdandı ve bana dönüp ''Geri döneceğinde ara, gelip alayım.'' dediğinde iki adımlık yol için elbette gelmesini istemeyecektim ama onun yanında olmak istediğimden ''Tamam.'' deyip gülümsemiştim sadece. ''Yok bir şeyim, deyip de geçiştirme beni bir daha. Konuşacağız akşam.'' dedikten sonra arkadaki araba korna çalınca o da ona inat çalmıştı. Onun bu haline gülüp çekildim ve hemen bu yolun sonundaki ara sokakta bulunan kuaför salonuna girdim.
Saat akşam yedi buçuk gibiydi ve içeri girdiğimde Ayça bir müşterisi ile ilgileniyordu ama kapıyı açmamla beni görmüş ''Hoş geldin.'' demişti şen bir sesle.
Kasadaki genç kız da aynı şekilde beni karşıladığında ''Hoş buldum.'' diyerek onları yanıtladığımda gözlerim Ayça'nın saçlarını şekillendirdiği kadını buldu ve az önce saniyelik de olsa düzelen yüzüm eski haline geri döndü.
Sumru.
Gülen yüzüm tekrardan düşmüş bana gülen gözlerle bakan Sumru'ya düz bir ifadeyle bakmaya başlamıştı.
''Merhaba, Defneciğim.''
Merhaba, sevgilimin ilgisini yanlış anlayıp sana gıcık olmama sebebiyet verdiğin için senden nefret etmeme karşın bana saf gibi gülerek bakan Sumru.
Hayaller, hayatlar işte yapacak bir şey yok. Sonuçta hayat, düşünüp de söyleyemediklerimiz, söyleyemediklerimizi en beklenmedik anlarda dile getirdiklerimizle doluydu.
''Merhaba, Sumru abla''
Arkamdan ince demir kapıyı kapattıktan sonra içerideki kanepelerden birine yerleştiğimde tam da beklediğim gibi ona abla diye hitap etmeme bozulmuştu.
Bunu umursamayıp üzerimdeki montu çıkarmış yanıma bırakmıştım. ''Defne abla ne getireyim sana, ne içmek istersin?''
Ayça'nın yanında çalışıp kasada duran orta boylu, fazlasıyla güler yüzlü kız en fazla lise sona gidiyor gibi duruyordu. Adını bilmediğim için ona nasıl hitap edeceğimi bilemiyordum ama Ayça'nın ''Bi' orta kahve içeriz değil mi hanımlar?'' diyerek ortaya konuşması sonucu hepimiz olumlu mırıltılar çıkarmış o da ''Leyla, hepimize kahve yap canım, sen de kal bu akşam bizle. Dönerken ben biz bırakırız seni.'' diyerek kızın adını öğrenmemi sağlamıştı.
Diğerleri de sonra gelecekti herhalde.
Mahalleden tanıdığım bir kişi daha çalışıyordu normalde yanında ama akşam vakti diye çıkmış olmalıydı.
''Bir yere mi gideceksin Sumru abla?''
Eğer gitmeyeceksen saçlarını bu saatte düğüne gider gibi yapmanın bir anlamı yok da.
Sorumdan sonra hızlıca aynadan arkasında elindeki maşayla saçını kıvıran Ayça'ya bir bakış atıp bana döndü. ''Şey, Serap teyzelere oturmaya gideceğiz de.''
Bu kız niye benimle konuşurken utana sıkıla konuşuyor Allah aşkına? Hem ne demek Serap teyzelere oturmaya gideceğiz? Serap teyze evde değil ki.
Kahvelerimizi nasıl istediğimizi soran Leyla'ya cevap verdikten sonra kollarımı göğsümde bağlayıp arkama yaslandım ve bacak bacak üstüne atarak keyifle yerleştim olduğum yere. ''Ben, senin saçını makyajını öyle görünce düğüne falan gideceksin sandım affedersin Sumru abla.'' Abartmıyorum bir tek mor renk sim eksikti saçlarında, gelinin kız kardeşi olabilmek için.
Ayça da böyle düşünüyor olmalı ki pek laf etmedi ama kendini gülmemek için de zor tutuyordu. ''Ayrıca Serap teyzeler evde değil diye biliyorum, haberin vardır inşallah.''
Kapı açılıp peş peşe gülüşerek içeri giren kızlarla hepimizin dikkati oraya doğru kaydı. Hoş geldin, hoş buldum deyip sarılırken tekrardan yerlerimize geçmiştik. Döndü teyzelerde konuştuktan sonra daha da samimi bulmaya başladığım Sevda ile o da ben de sevinmiştik aslında burada bir arada olacağımıza.
''Siz konuşuyordunuz, biz böldük galiba.''
Sumru'nun aslında normal bir şekilde ''Yok canım, ne bölmesi.'' bile demesi bana batıyordu.
''Emel abla Serap teyzelerde kalıyormuş ya o yüzden geri çevirmedi teklifimizi.'' Kızlar gelmeden önce söylediklerime karşılık çoğul konuşarak cevap vermesi iyi olmuştu.
İyi olmuştu olmasına ama Emel abla inşallah birlikteliğimiz hakkında bir şey demezdi. Benden duysun istediğim gibi söylediğimde yüzünün alacağı ifadeyi de merak ediyordum.
Ayrıca bende seni Alpay Emir ile aynı çatı altına sokacak göz var mı Sumru?
Elinde tepsiyle içeri giren Leyla ile ben de ayaklanmıştım. Kahve içmeyeceğimi söyleyip montumun cebinden telefonumu almış içerideki ufak mutfağa, kızlara telefonla konuşacağımı söyledikten sonra girdim ve direkt Alpay Emir'i aradım.
Ben buradayken sen o Sumru ile aynı çatı altında ol bak ben ne yapacağım.
Normalde birini ararken ya da biri tarafından aranırken ilk olarak karşı tarafın konuşmasını beklemek gibi gereksiz bir huyum olsa da canım sevgilim telefonunu açtığı gibi ''Ne yapıyorsun?'' diye birden soru vermiştim.
Ağzı dolu olmalıydı ki yutkunma sesi gelmiş ardından da ''Yemek yiyorum güzelim, bir şey mi oldu?'' demişti.
Seni aramam için illa bir şey mi olması gerek Alpay Emir? Bir şey olmasına gerek yok da adama bir nasılsın falan deseydin?
''Yemekten sonra beni almaya gelir misin?''
Leyla elinde tepsi, telefonda olduğum için içeri biraz çekinerek girmiş olsa da ona sorun olmadığını elimle belli etmeye çalışmış rahat olmasını söylemiştim. Elektrikli ocağın üzerindeki çaydanlıktan iki bardağa çay doldurduğu sırada ben de bir elim telefonda bir elim arka cebimde ufak, havalandırma gibi duran camdan dışarıya bakıyordum.
''Yavrum, bir şey mi oldu? Sen gideli daha ne kadar oldu.''
Leyla mutfaktan çıktığı gibi cevapladım onu.
''Ya vakit geçirmek istiyorum seninle, bir şey mi olması gerekiyor? Hem sen sorsana ablana az sonra kim gelecekmiş?'' Sitemli çıkan sesime engel olamadığım gibi resmen ayaküstü Emel ablaya da trip atmış olmuştum.
Güler gibi ses çıkarmasının ardından ''Şimdi anlaşıldı senin derdin.'' demişti. Başlayacağım şimdi derdine he. ''Ben de az önce öğrendim. Geliyorum on dakikaya.''
O da biliyordu işte Sumru'nun onlara geleceğini. Sen gel de soracağım ben sana.
''Tamam, bekliyorum.''
Defne, biraz sakin mi olsan? Hani sanki onu Emir çağırmış gibi davranıyorsun da.
Damarlarımda kan değil kıskançlık akıyordu resmen ve ilk defa fazlasıyla hissettiğim bu duyguyla nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum. O kadının zaten karşısındaki adama, yani benim sevgilime böyle bir şeyler hissetmesi, üstelik karşılığı olmadığı halde kendi hayal dünyasında yaşayıp bunu devam ettirmesi beni çıldırtıyordu.
Daha fazla burada durmadan içeri geçmiş gülüşerek konuşan kızların arasına girmiştim. Leyla, evinde misafir ağırlar gibi sürekli bana da bir şeyler getirebileceğini söylediğinde henüz onlara söylemesem de zaten kalkacağım için istemediğimi söylemiştim.
Ayça, Sumru'nun saçını bitirdiğinde saçlarının arkasını ayna ile ona göstermeye çalışıyor daha da fazla bir şey istemesin diye resmen aynadan onun gözlerinin içine yalvarır gibi bakıyordu.
''Çok güzel olmuş, teşekkür ederim.''
Oturduğu yerden ayaklanıp aynaya eğilerek dikkatle makyajını falan incelediğinde ''Sen kalmayacak mısın Sumru.'' diye bir soru yöneltmişti Sevda.
Sumru ise Sevda'ya dönüp ''Yok canım ya, hayırlısıyla bu akşamı geçireyim, daha sonra hep beraber tekrardan toplanırız.'' demişti.
Yemin ederim avuçlarımın, parmak uçlarımın kaşındığını bu kadar net hissedebiliyordum ilk defa.
Onu umursamamaya çalıştıkça resmen gel beni parçala diyordu.
Sen biraz saldırgan olmaya mı başladın, Defne?
Kulağım onda gözlerim bizim kızlarda neler yaptığımız, daha sık bir araya gelmemiz gerektiği hakkında konuşuyorduk. Onlarla konuştukça aslında hiç de düşündüğüm gibi birileri olmadığını, tamamen benim önyargım sonucu onlara karşı aramıza duvar ördüğümü anlıyordum ve bu beni üzüyordu.
İnsanlara karşı oluşturmaya çalıştığım kalkanın beni soyutlaştırmaya başlaması, benim hiç olmak istemediğim bir insan gibi görünmemi sağlamasına artık bir son vermem gerekirdi. Bunu nasıl yapacak ve yıkacaktım bilmiyorum ama elimden gelen her şeyi yapmaya hazırdım.
Mesela insanlara, sanki ben hariç herkes saçma düşüncelere sahipmiş gibi yaklaşmayarak buna başlayabilirdim. Eminim ki çoğuna göre benim düşüncelerim, davranışlarım daha saçmaydı.
''Aylinler dönecekmiş, haberin var mı?'' Sevda'nın bana doğru konuşmasından sonra bu habere sevinen kişinin bir tek ben olmadığını bilmek hoşuma gitmişti.
Konuşurken açık yakamın ortada bıraktığı boynum ve gerdanımda parmak uçlarımı kaşır gibi gezdirirken içtenlikle yanıtladım onu.
''Evet, gerçi çıkmıştı aklımdan. Haberim yok şu an, geldiler mi buraya?''
Biz kendi aramızda konuşurken Ayça ile Sumru ayakta konuşuyor bizim hemen alt sokağımızda Emel ablaların orada oturan iki kız da kendi aralarında konuşuyordu.
''Döndü teyzelerdeler birkaç gündür. Eşyaları gelmiş yavaş yavaş yerleştireceklermiş. Diyorum ki biz de el atalım. Hızlıca kursunlar düzenlerini.''
Haklıydı, hiç düşünememiştim bile yardıma ihtiyacı olabileceğini. Bu düşüncelerimi dile getireceğim sırada ''Gerçi sizin gelen gideniniz vardır şimdi, sen işe de gidip geliyorsun. Düğün telaşı zor. Hiç yorma kendini.'' diyerek sanki kötü bir şey söylemiş gibi kendini düzeltmeye çalışmıştı.
Şu kızın bile benim yorulabileceğimi düşünüp annemin dedikleri düşünce aklıma hüngür hüngür ağlamak istemem ne kadar hakkımdı?
''Yok, elimden gelen bir şey olacaksa yaparım tabi. Akşamları gelirim ben de canım ne olacak. Hem iki gün evden çalışıyorum ben bir gün sıkı çalışsam ikinci günü boşa çıkarabiliyorum. Sorun yok yani.'' deyip aslında bunu benim daha önce düşünememiş olmama kızdım.
Ne kadar da iyi bir arkadaşsın Defne.
''Kızlar ben çıkıyorum, size iyi eğlenceler.''
Sumru, çantasını koluna takmış bir elinde telefonunu tutarken boştaki elini kaldırıp el sallamıştı. Herkes aynı anda bir şeyler söyleyince kısa bir uğultu olsa da sessizlik hemen peşinden geldi.
''Defne, biraz gelebilir misin?''
Eli kapıda, dışarı çıkmadan önce bana bakarak başıyla da dışarıyı göstermesi meraklandırsa da yüzündeki gülümseme hiç de yapmacık falan değildi.
Kucağımdaki telefonu birkaç magazin dergisinin üst üste bulunduğu sehpaya koyup montumu almadan ona doğru ilerledim. En azından konuşacağı şey uzasa üşüdüğümü bahane edip içeri girebilirdim diye düşündüm.
Zaten aralık kapıdan içeri giren soğuk hava yeterince üşütse de bir de böyle ince kazakla dışarı çıkmak aptallıktı ama geri dönemeyecektim.
''Efendim Sumru abla?''
''Canım,'' diyerek elini koluma koyup sıvazlaması kesinlikle ama kesinlikle beklediğim en son şey bile değildi.
Onun bana temas etmesini bile istemiyordum. Bu yüzden sanki üşümüşüm gibi kolumu elinden çekip göğsümün altında birleştirdim ve ne diyecekse demesini bekledim.
Boynumdan vücuduma giren hava zaten vücudumu titretirken bir de kollarımı bağlayınca biraz daha açılmıştı önüm.
''Defne, o gün... Emel ablalarda sen güzel haberi duyunca,'' Güzel haber mi? Güzel haber dediği şeye bak. Söyle artık ne söyleyeceksen çünkü sabrım yok benim. Bir de utanmadan güzel haber falan diyor.
''Birden üzüldün gibi hissettim, sen öyle yapınca üzüldüm ama sana da hak veriyorum. Abin bir birkaç gün sonra evlenecek, abin olarak gördüğün birinin de ilişkiye başlayacak olması seni biraz üzdü diye düşünüyorum.''
Güzel haber dediğinden beri bakışlarım onda değil arkasındaki karanlıkta, sokağın sonundaydı.
Daha da dikkatli baktığımda yaprakları dökülmüş geniş ağacın altındaki Alpay Emir'in arabasını görünce şaşırdım. İçini göremiyordum ama arabayla mı gelmişti? Hadi geldi niye beni aramamıştı?
Sumru'nun söyledikleriyle gözlerim kocaman açılmış şaşkınca havalanmıştı kaşlarım. Sakin ol, Defne. Yüzümde beliren gülümseme samimiyetten uzak kesinlikle damarlarımdan tüm vücuduma yayıldığını hissettiğim sinirdendi. Gözlerimi kapatıp olumsuzca kafamı sallarken tekrar ona baktığımda arkasındaki adamı gördüm. Elinde telefon bize doğru adımlıyordu ama bizi fark etmemiş gibiydi.
Kimsenin olmadığı dar, ara sokakta biz bir kenarda Sumru ile karşılıklı dururken o elindeki telefonu kulağına götürmüş ardından da kafasını kaldırdığında göz göze gelmiştik.
Sumru uzun süre oraya bakmam sonucu merak edip omzunun üzerinden arkasına baktı ve Emir'i gördüğü gibi bana dönüp heyecanla konuştu. ''Demem o ki bana önyargıyla yaklaşma olur mu? Aranızdaki samimiyet benim için problem değil.''
Umarım Alpay Emir'i kendin için geldi falan sanmıyorsundur.
Elimde olmadan dudaklarımın arasından çıkıveren kahkahaya karşılık bilinmezlikle baktı yüzüme, Sumru. Alpay Emir, bizi fark ettiğinde büyük bir ihtimalle geldiğini haber vermek için beni aradığı telefonunu indirip ellerini telefonuyla beraber üzerindeki deri ceketin ceplerine koyarak durdu olduğu yerde.
Onun, sonra konuşacağım desem de şu an Sumru ile konuşuyor olmama şaşkınlıkla baktığına emindim.
Sumru, onun sözlerine karşı gülmemi nasıl anlamıştı bilmiyorum ama yanlış anladığı kesindi. Tıpkı Emir ile aramdaki ilişkiyi yanlış anladığı gibi.
''Sumru abla, sen yanlış anlamışsın.''
Hâlâ güler gibi çıkan sesime ek şimdi de onun bana sabırsızca bakmasını fark ettiğimde aklındaki düşüncenin benimle konuşmasını bitirip biraz ilerimizde duran adama gitmek istediğini görebiliyor olmam beni iyice çileden çıkartıyordu.
''Yanlış anlamadım canım, dediğim gibi ben öyle aranızdaki samimiyeti yanlış anlayacak bir kadın değilim...''
Bir de utanmadan devam ediyordu, kendini ne kadar kötü bir duruma soktuğunun farkında değil miydi cidden?
Bu sefer sabırsız davranan bendim. Tenim buz gibi olmuş burnum ve dudaklarım kızarmış olsa da içimdeki yangın bunları göz ardı etmeme neden oluyordu.
''Aslında tam da düşündüğüm gibi yanlış anlamışsın, zaten...''
Bunu yapmalı mıydım bilmiyorum ama kendimi de alıkoyamıyordum. Zaten üşüdüğümü gören Alpay Emir daha fazla böyle durmamı istemiyormuş gibi geniş adımlarla bize doğru yöneldi. Böyle olunca da hiçbir şey umurumda olmadı.
Soğuk havanın kuruttuğu dudaklarımda dilimi gezdirdiğim gibi nemli dudaklarımda daha çok hissettim soğuk havayı. ''Aramızdaki samimiyet senin düşündüğün gibi bir sebepten değil.''
Devam edeceğim sırada Alpay Emir yanıma gelip kolunu belime sararak beni kendi göğsüne çekti ve kızgınlıkla ''Bu kılık ne yavrum? Buz gibi olmuşsun.'' diye söylendi.
Sumru'nun yüzündeki gülümseme donsa da sanırım az önce aranızdaki samimiyet benim için sorun değil derken bunu beklemiyordu. En azından abi kardeş ilişkisi yaşayan birinin şu an Alpay Emir'in yaptığı gibi dudaklarını toplu saçlarımın da iyice açıkta bıraktığı boynuma dokundurmazdı. Bunun farkında olan kadının rengi gittikçe renkten renge giriyor, onu gördüğümden beri gülen yüzü toparlanamayacak derecede dağılıyordu.
''Konuşuyorduk sevgilim.''
O kadar kaptırmıştım ki kendimi üşüyen tenimi bile düşünemez olmuştum. Emir'in göğsünden ayrılıp elimi koluna koyduktan sonra ''Montumu ve telefonumu alıp geliyorum.'' deyip yanağına uzanarak küçük bir buse kondurmuştum.
Ona ilk defa böyle hitap etmemden dolayı bana gözlerinin içi parlayarak bakarken bu saf mutluluğuna içtenlikle gülümseyip hâlâ yerinde duran kadına bakmadan içeri girmiştim hızlıca.
Yaptığım şeyin doğuracağı sonuçlardan korksam da şu an hiçbiri umurumda bile değildi.
Değil kimsenin olmadığı bu sokakta ona böyle yanaşmak, şu an herkesin gözlerinin üzerimizde olduğu bir meydanda olsaydık da aynı şeyi yapardım. Sumru ile Alpay Emir'i kapının önünde yalnız bırakmak ne kadar doğruydu bilmiyorum ama artık bunu öğrenip haddini bilmesi gerekiyordu. Şimdi rahat rahat gidip çayını içebilirdi istediği yerde.
İçeri girmemle hissedilen sıcak hava resmen kemiklerimin bile donduğunu fark ettirdi bana. Ellerime baktığımda kırmızı ile beyaz arası bir renge bürünmüş titriyordu.
''Kusura bakmayın, gitmem gerek. Daha sonra bir arada oluruz umarım.''
Montumu üzerime geçirip telefonumu da elime aldığımda hepsi teker teker ne olduğunu sorsa da bir işim çıktığını söyleyip geçiştirmiştim.
Çıkmadan önce Ayça'ya telefonunu işaret edip mesaj yazacağımı gösterdiğimde kafasını sallayıp sırıttı sadece. O da bir şeylerin farkındaydı ya, hadi hayırlısı.
Kapıdan çıktığımda Alpay Emir'i göremeyince kaşlarım çatılmıştı. Sağa sola baktığımda arabaya doğru ilerlediğini gördüm. Sumru ise şaşkınlıkla olduğu yerde duruyordu. Şu an yüzünde oluşan ifadeyi daha önceden göreceğimi söyleseydiler bir dakika bile beklemez hemen gidip birlikte olduğumuzu söylerdim.
Alpay Emir'in peşinden gitmeden önce hâlâ karşısına boş gözlerle bakan kadının yanına gidip bu sefer koluna ben elimi koyarak onu bu soğuktan kurtarmak istercesine sıvazlamıştım.
''Aramızdaki samimiyet hâlâ senin için sorun değildir umarım. Gerçi, kendi hayal dünyanda neler yaşıyorsun bilmiyorum ama umarım Alpay Emir'in seninle ilgilenmediğini anlayabiliyorsundur.''
Yeni yeni kendine gelen Sumru ile uğraşmak istemiyordum çünkü hemen ileride beni bekleyen Alpay Emir'in boynuna koşup sarılmak ve oradan hiç ayrılmamak tek isteğimdi.
''Sen-siz...'' Ne diyeceğini bilemediği gibi nasıl bir tepki vereceğini de bilmiyordu ki ben de onun bu açığından yararlanarak hemen ayrıldım yanından.
Hızlı adımlarla Alpay Emir'e doğru gittiğimde beni fark edince arkasını dönmüş yüzümdeki kocaman gülümsemeye karşılık sağ elinin işaret parmağının boğumuyla burnunun ucunu karış gibi yapmıştı. Büyük bir ihtimalle gülümsemesini saklamaya çalışıyordu.
Arabanın üzerine doğru uzanan iri dallar bulunduğu yeri yeterince gizliyordu, gerçi gizlemese bile şu an hiç umurumda değildi. O adımlarını duraksatmışken ben aksine daha hızlı adımlayıp hızlıca boynuna doladım kollarımı.
Beni bu kadar sevindiren şey neydi? Sumru'nun bizden haberdar olması mı yoksa iri kollarını belime dolayan adamın yaydığı huzur mu?
Ayağımdaki botların izin verdiği ölçüde ona uzanıp sarılmam sonucu belim biraz açılsa da onun sıcacık elleri tenime değiyor, değdiği yerleri yaktığı gibi midemde hissettiğim kargaşanın gerçekten de şu kelebek mevzusu var mı diye düşünmeme sebebiyet veriyordu?
''Yaramaz bebeğim.''
Kollarımı boynuna daha da sardığım sırada daha önce ondan hiç duymadığım bir şekilde keyifle dile getirdiği hitabı dudaklarımı acıtacak kadar gülümsetmişti beni.
Boynuma gömdüğü yüzünü hiç geri çekmeden burnunun ucunu oraya sürtünce huylanmıştım birden ''Ya Emir'' diye nazlanarak çıkan sesime ek onu oradan uzaklaştırmaya çalıştım ensesindeki elimle. O ise bu hareketime karşılık kokumu derince soluyup ''Biraz daha burada böyle kalırsan sadece Sumru değil herkes öğrenecek.'' deyip beni gerçek dünyaya çağırmıştı.
Alpay Emir; sokağın ortasında, tamam ortasında değil görünmüyoruz ama oluyor mu böyle sevgilim? Ayıp denen bir şey var.
Sanki adamın kucağına sen atlamamışsın gibi.
Biz zar zor birbirimizden ayrılıp hızlıca arabaya geçerken Alpay Emir yüzündeki hafif tebessümle konuştu. ''Kıskanç bir sevgilim var ve bu en çok benim işime yarayacak gibi duruyor.''
Kendimi tutamayıp Sumru'ya bile olsa bu ilişkiyi birilerine dile getirmem hoşuna gitmişti. Bizimkilere söyledikten sonra Sumru'ya söyleyelim dememin üzerinden kaç gün geçmişti?
Aklıma Sumru'nun söyledikleri gelince kendimi böyle sabit tutamaz hale gelmiştim. Oturduğum yerden ona dönüp konuştum, sanki arkadaşını şikâyet eden küçük bir kız çocuğu gibiydim. ''Size çay içmeye gelmek için nasıl süslenmişti görmedin mi ya, delirtti beni...''
Onun bana söylediklerini söyleyecektim ki kesti sözümü.
''Görmedim,'' Yoldaki bakışları kısa bir an beni bulmuştu. ''Görmedim, çünkü sen hariç kime baksam görmüyorum.''
''Tamam, şimdi şöyle şeyler söyleyerek beni yumuşatma lütfen. Öncelikle bana söylediklerini sana söylemeliyim.''
Yine ve yine düşünmeden, içimden nasıl geliyorsa öyle konuşmuş güzelim ambiyansı mahvetmiştim. Zaten nasıl oluyorsa bir tek onun yanında böyle oluyordu ve ben hiç sevmiyordum bu durumu. Rezil oluyordum resmen ya.
Sesli kahkahası arabayı doldurduğunda güzel gülüşünü izlemek gibi harika bir aktivite yapıyordum şu an.
Ona huysuzlanmama bir şey demeden ''Tamam, dinliyorum.'' deyip başıyla onayladı beni.
Dünyadaki en anlamsız şeyi de söylese, sevmediğim türdeki bir kitaptan cümleler de okusa hiç sıkılmadan onu dinler merakla devam etmesini isterdim. Sesi ruhumu doyuran ve zihnimi yıkayan bir ses gibi efsunlu ve beni yoldan çıkaracak kadar da etkileyiciydi.
''Bana ne dedi biliyor musun?'' Sanki bilmediğini bilmiyormuşum gibi onun cevap vermesini bekledim. Bir cevap beklediğimi fark edince de beni bozuntuya vermemek için ciddi bir yüz ifadesi takınıp başını olumsuzca salladı.
Kırmızı ışıkta durduğu sırada başını arkaya yaslayıp öyle bakmaya başladı.
Ama sen bana güzelim yeşillerini dikince benim konuşasım değil başka şeyler yapasım geliyor Alpay Emir.
Tövbe estağfurullah.
''Bizim aramızdaki,'' Nasıl bir salaklıksa üzerimdeki bizim derken elimle ikimizi göstermiştim. ''Samimiyet onun yanlış anlayacağı bir şey değilmiş.'' Delirmediysem şu an buna gülmem normal gelebilirdi. ''Bir de diyor ki benim için sorun değil.''
Arkamızdaki aracın kornası çalınca Emir homurdanarak kendine gelmiş gözlerini üzerimden çekip ilerletmişti arabayı.
''Başlayacağım onun yanlış anlayıp anlamamasına ya. Ben böyle bir şey görmedim vallahi.''
Ben kendimi kaptırmış hararetli hararetli ona bir şeyler anlatırken Alpay Emir'in gözleri yolda kulağı bendeydi. Nereye gidiyorduk bilmiyordum, sormak da gelmiyordu içimden. Onunlaysam gittiğimiz yerin önemi yoktu ki benim için.
Çok konuştuğum için başı ağrır mıydı acaba? Zaten hep ben konuşmuştum. Konuşunca da yorulmuştum. Biraz da o konuşsun, sesini duyayım istiyordum. Bir de sürekli öpmek istiyordum. Buna engel olan da yoktu zaten.
Yerimden doğrulup yanağına yöneldiğim sırada ne yaptığıma bakmak için kafasını çevirince dudağım az daha dudaklarıyla buluşacaktı ki son anda çevirip yanağına yönelmiştim. Bundan hoşlanmadığını çatılan kaşlarından anlayabilsem de bozuntuya vermedim.
Tekrardan yerime yerleştiğimde gözüm hızla akıp giden yollara tutunmuş ardından nereye gittiğimizi merak etmeye başlamıştım.
''Neyse ya, şu an hiç onu düşünmek istemiyorum. Sen neler yaptın bugün. Seni ilk defa yorgun görmüyorum.''
Gerçekten de onu ne zaman görsem gözleri yorgunluk barındırıyordu ama sanki bugün hiç yorulmamış gibiydi.
''Sabahtan birkaç işim vardı şirkette. Sonra izin aldım.''
İzin almasına şaşırmıştım doğrusu. Bir yere falan mı gitmişti?
''Melih anlattı dün, it herif baştan düzgünce anlatsa...'' Birden yüzü ciddi bir ifadeye bürününce hâlâ bu konuya sinirlendiğini görebiliyordum.
''Ne olacak peki? Yani bu durum nasıl düzeltilir ki? Ya İbrahim amcanın yaptıklarını aklım almıyor Alpay Emir.''
Üzüntüyle dile getirdiklerimden sonra eli yanağımı bulmuş hafifçe okşamıştı. Tabi çok sürmedi bu durum. Elini kendine çektiği gibi sağa kırdı direksiyonu.
''Halledeceğim bir şekilde. Sen sıkma canını. Bugün onunla ilgilendim zaten, güzelim.''
Nasıl sıkmayacaktım canımı, düşündükçe aklım çıkıyordu. Hiç tanımadığı, bilmediğin bir adamla nasıl olur da kızına bile söylemeden nikâh kıydırırdı ki bir baba.
''Ne yapacaksın ki?''
Merak ediyordum. Her şeyi anlatsın istiyordum ama o bu konuyu kapamak ister gibiydi.
''Avukat bir arkadaşım var. Ona danıştım. Bugün de evlerine gittim. Amına koyayım, adam pişman mı değil mi anlayamıyorum bile. Bir öyle konuşuyor bir böyle. Derdi borç falansa halledelim diyorum lafı başka yere çekiyor.''
Biraz soluklandıktan sonra devam etti sözlerine. ''Kızın sözlüsü birkaç haftaya gelecek. O gelene kadar bizim diğer evde kalsın diye düşünüyorum.''
Ben ne kadar ısrar edersem edeyim bana ayrıntılı anlatmayacağını anladığımda üstüne varmadım. Mesela babası nasıl müsaade edecekti de Elif'i sevgilisi ile buluşturana dek o evden ayırmaya yine de bir şey diyemeyip ''İyi düşünmüşsün.'' deyip onu onayladım. Onayladığımda ise yükseldi birden.
''O şerefsize de söyle, zerre güvenim yok ona. Sözlüsü gelir alır kızı sonra Melih ne halt ediyorsa etsin.''
Melih'in sözlerinin öylesine olduğunu ikimiz de öğrenmiştik ama yine de güvenmiyordu işte. Elif güzel kızdı ve Melih'in çapkınlığını ikimiz de biliyorduk. Bir nevi haklıydı yani.
Araba işlek bir caddenin kenarında durduğunda neden durduğumuzu anlamaya çalıştım. O da merakımı gidermek için ''Ezgi, ben çıkmadan dilek feneri mi balonu mu ne onu istedi ona bakalım şuradan.'' deyip büyük oyuncaklarla dolu mağazayı gösterdi çenesiyle.
Dilek feneri deyince tüm akan sular durulmuştu bende. Arkadaşlar bir insan bir kere bile mi uçuramazdı ya şunu!
Bir kere de Alpay Emir ile denemek istiyordum, ona tabi hemen ben de istiyorum diyemedim.
Arabadan inip mağazaya doğru ilerlerken kavuşan ellerimize bakmadan duramıyordum. Onun benim elime göre çok daha büyük ve damarlı elinin içinde benim ellerim kaybolurken havanın soğukluğundan hızlıca içeriye girmiş görevliye almak istediğimiz ürünü sorduktan sonra rengârenk fenerlerin içinden pembe, mavi ve turuncu renklerden birer tane almıştık.
Benim gözlerim çeşit çeşit oyuncakların üzerinde dolanırken hepsini almak istediğimin bile farkında değildim. Özellikle üst raflarda duran kocaman bebek evleri bu yaşımda bile ilgimi çekiyor çeşit çeşit oyuncakları aldırmak için ağlayasım geliyordu.
''Şu ayıya biraz daha böyle bakmaya devam edersen sökeceğim pamuklarını.''
Elimi avcunda sıkıp dikkatimi kendi üzerine çeken adamın homurdanarak söylediği şeylerde ne kadar ciddi olduğunu anlayabilmek için bakışlarımı gözlerine çevirdiğimde gerçekten de ciddi olduğunu gördüm.
Onu böyle görünce de gülmeden edemedim tabi. Bir tarafımızda uzaktan kumandalı oyuncak arabalar diğer tarafımızda pelüş oyuncakların olmasını umursamadan boştaki elimi yanağına çıkarıp avcumu kemikli yüzüne yaslamıştım. Bu sefer de gülmeme kızmış kendini geri çekmişti. ''Defne! İnan beni ne kadar zorladığını bilsen uslu uslu durursun yanımda.'' deyip elimden çekiştire çekiştire kasaya gitmişti.
Ben se nazlı nazlı söyleniyordum arkasından. ''Ama sevgilim, senin normalde istiyorsan alalım onu falan demen gerekmez miydi?'' Yani demesi gerekirdi, ben de yüzsüzlük yapıp olur diyecektim sonuçta.
''Sikeceğim oyuncağını da ayısını da.''
Yanımızdaki orta yaşlı adam Alpay Emir'in sessizce ettiği küfrü duymuş bize kınayarak bakmıştı.
Onun sinirinin sebebini yavaş yavaş anlıyordum aslında. Zamanında o bana nasıl benim dengemi bozmak ister gibi sokulup kalbimi yerinden çıkarırcasına atmasına sebep oluyorken şimdi aynı şekil benim de ona sokulmam onun dengesini bozuyordu. Bunu ona sarıldığımda, yaklaştığımda anlasam da pek dile getirmek istemiyordum. Biraz da sen çek Alpay Emir.
Evden çıkalı neredeyse iki saat olmuştu ve ben Alpay Emir'in yanındayken olur da bizimkiler arasa ne diyeceğimi bilemediğimden aramamaları için dua ediyordum. Annem abimden dolayı aramazdı zaten de olur da abim arar ne yaptığımı sorarsa yalan söylemek istemiyordum.
Arabaya binerken artık ne yapacağımızı, nereye gideceğimizi sormam gerektiğini düşünüyordum.
Kucağımdaki yassı poşeti düşürmemeye çalışıp emniyet kemerini takarken Emir de kolunu oturduğum koltuğun arkasına atmış arkaya bakarak arabayı park ettiği yerden çıkarıyordu.
''Bunlardan birini biz de yakalım mı?''
Şey yapsaydın Defne, miyavlasaydın.
Vallahi miyavlasam daha iyi anlaşılırdı dediğim.
Mırıl mırıl çıkan sesime karşın Alpay Emir nefesini vererek gülüp ''Olur.'' demişti.
''Biz nereye gidiyoruz böyle, abim hala Ayça'nın yanında biliyor beni.''
Söylediklerime karşı keyifsizce kıpırdandı yerinde. Suçlar gibi konuşmasını da göz ardı edemeyecekti. ''Haberi olsa böyle bir derdin olmayacaktı.''
''Seni anlamaya çalışıyorum ama sen de beni anla.''
Konuyu kapamak ister gibi bir tavır takınması benim işime gelmişti açıkçası. Çünkü ne onunla tartışmak istiyor ne de bu keyfimi bozmak istiyordum.
Evden çıkarken ağlamamak için kendini zor tutan Defne şu an sevdiğinin yanında kendini olabildiğince keyifli ve huzurlu hissediyordu.
Onun yanında şımarmak sürekli nazlanmak istiyordum.
Ana yoldan ayrılıp taşlı bir yola girdiğinde yolu takip eden gözlerim Alpay Emir'i buldu. Ona baktığımı hissetmiş gibi anında cevapladı beni. ''Seni buraya hep getirmek istiyordum, kısmet bugüneymiş.''
''Karanlık ve taşlarla dolu bir yola beni niye getirmek istediğini düşünmek bile istemiyorum Emir.'' Ona güvenmediğimden değil de fazla polisiye ve aksiyon filmi izlememden kaynaklanıyordu bu düşüncelerim.
Az önce sırf tartışmayalım diye suratsızca konuyu kapatan adam kısık sesli bir gülüş sergilemiş ardından da arabayı yavaşlatıp durmuştu. Dışarıya baktığımda gördüğüm manzarayla ağzım bir karış açıldı resmen. Bu karanlık yeri bir tek arabanın farları aydınlatırken şehrin ışıkları her yeri parlatıyor içinde yaşadığımız koca evler kibrit kutusu kadar oyuncaklara benziyordu.
Gözlerimi camdan alıp bana bakan adama çevirdiğimde buranın ne kadar güzel olduğundan bahsedecektim ki onun aklı az önce söylediklerimdeydi. ''Düşünsene öyle şeyler.''
Arsızca dile getirdiği şeyi düşündüğümde ben sadece öylesine söylemişken onun öylesine söylemediğini anlıyor olmak yanaklarımın anında kızarmasına ardından da bakışlarımı kaçırmama neden oldu.
En iyi yaptığın şeyi yap, kaç Defne.
''Dışarı çıkmak istiyorum. Ne kadar güzel gözüküyor her yer.''
Yaptığım şeyi Emir de fark edip bir şey demedi.
''Tamam, inelim.''
Arabadan indiğimizde eser rüzgâr birden yüzüme vurunca irkilmiştim. Ama garip bir şekilde soğuk bir esinti değildi bu.
Arabadan birkaç adım uzaklaştığımda farların aydınlattığı tarafta masalı bankların olduğunu fark ettim. Burası bilen birkaç kişinin haricinde gelinebilecek gibi durmuyordu. Etrafımda dönüp şöyle bir baktığımda geldiğimiz ağaçlı ve taşlarla dolu yolun aksine burası daha küçük kum gibi taşlarla doluydu ve düzlüktü.
Ne bir uçurum kenarına benziyordu bulunduğumuz yer ne de bir balkon görevi görüyordu şehre. Fazla yüksekte de değildik üstelik. Bulunduğumuz tepenin kenarlarında birkaç ev bulunuyor ama herhangi bir yaşam belirtisi olarak ışık gözükmüyordu. Kısaca yanımdaki güven kokan adam olmasa burası için o korku filmlerinin baş mekânı olabilecek lanetli sokaklardan biri diyebilirdi.
Kalçasını arabanın biraz ilerisindeki bankın masasına yaslayıp kolları bağlı beni izlerken çekinmeden edemedim. Ayaklarımızın altında kalan güzelliğe vurulmuş onu unutmuşken onun bakışları tepkimi ölçmek ister gibi yüzümde dolanıyordu.
İlerlediğim yerden geri gelip ona yaklaştığımda kollarını çözüp bacaklarını açmıştı. Ben de bacakları arasına girip boynuna doladım kollarımı. Benim kollarım nasıl onun boynuna aitmiş gibi yer edinirken onun kolları da belimle buluştu. Bacakları arasında yan durmuşken kalçamın bacağına yaslanmış olması benim gibi birini bile gram utandırmıyor aksine zihnim anın keyfini çıkmamı ister gibi bunu umursamam gerektiğini fısıldıyordu. Oturur gibi durmasından dolayı boylarımız hemen hemen eşitlenmişti ve ben bu durumu çok sevmiştim.
''Alpay Emir...''
Buranın güzelliğini nasıl dile getireceğimi bile bilmiyordum. O yüzden de açılan dudaklarım tekrardan kapandı ve boynundaki kollarımı çözmeden tekrardan omzumun üzerinden bu güzelliği görme ihtiyacıyla doldum.
Genel olarak sarı ışığın ağırlıklı olduğu şehirde yer yer beyaz ışığın olması farklı bir tablo görünümü sunuyor, olduğumuz yerin karanlık olması baktığımız tabloyu en ince ayrıntısına kadar inceleyebilmemize olanak sağıyordu.
Alpay Emir'in kendini biraz geri çekmesiyle bunun sebebini anlamak için ona döndüğümde yüzüme düşen saçlarım anlatmıştı her şeyi. ''Rüzgâr saçlarını savursun her daim kokunu bana getirsin istiyorum.''
Siyah, ince tokamı kendi bileğine taktı ve yüzüme düşen saçları kulağımın arkasına yerleştirdi. Bacaklarını biraz kapamasıyla bacakları arasında kalınca bedenlerimizin yakınlığı kadar yüzlerimizin de yakın olması benim aklımı bulandırıyor, hiç olmayacak şeyleri istemem gerektiğini hatırlatıyordu.
Parmaklarının boğumları yanağımda gezerken nasıl olur da o koca eller tüy gibi dokunuşlar gerçekleştiriyordu anlayamıyordum.
''Defne.''
Adımı öyle güzel dile getirdi ki sanki ismim onun dudakları arasından çıkmak için konmuş bir tek onun sesiyle seslendirilmek için var olmuştu.
''Öyle güzelsin ki...'' Bacakları arasında yan duran bedenim o kadar yakındı ki ona, sıcak nefesini yanağımda hissedebiliyordum.
''Sana bakmaya da dokunmaya da kıyamayıp aynı zamanda bakmak ve dokunmak için yapamayacağım hiçbir şeyin olmaması beni korkutuyor.''
Gözlerimi kapatmış, saçlarımı savuran soğuk havanın aksine sıcak esen rüzgârı ve onun dokunuşlarını hissetmeye çalışmak... Anlatamayacağım, anlatsam bile yaşadığım hisleri aktaramayacağım kadar derindi.
Yüzümdeki eli tüy gibi dolanırken belime sardığı kolu beni iyice kendine çekiyor aramızdaki bir nefeslik mesafeyi de kapamak istiyordu.
Hissettiğim dokunuşlar, bedenlerimizin bir bütünmüş gibi birbirini tamamlamak istemesi asla kurtulmak istemeyeceğim beni bugün harika hissettiren ama bir gün de bitirecek olan, ona bağımlı olmama sebep olacak bir ilaç gibiydi.
Susuyordum çünkü sesine, sözlerine ihtiyacım vardı. Bunca hissettiğim duygular ve mutluluğun arasında bir duygu baş gösteriyordu ki onu nasıl dindirebilecektim hiç bilmiyordum. Kızgınlık. Alpay Emir'e o kadar büyük bir kızgınlık hissediyordum ki bunun büyüklüğünü dile getiremiyordum. Çünkü daha önce bu derece yoğun bir şeyi dile getirmeye ihtiyaç duymadığımdan onu karşılayacak bir kelimem yoktu.
Beni kendinden mahrum bıraktığı için kızgındım. Bana daha önce gelmediği için çok kızgındım. Ona olan ilgimin bu denli büyük bir duygu barındırdığını bilmediğim için ben ona gitmezken o bana niye gelmemişti?
Bencildim. Şu an o kadar bencildim ki ona bağırıp çağırmak neden duygularını saklama gereği duyduğunun hesabını sormak istiyordum. Çünkü bana bu duyguları daha önce de yaşatabilecekken onun bana gelmemesi sebebiyle geç tanışıyordum her biriyle.
Dudaklarını yanağımla buluşturduğunda gücüm çekilmiş gibi hissetmiştim ve bu kalçamı Alpay Emir'in bacağına yaslayıp ayaklarımdaki yükü ona iletmeme neden oldu.
Burnundan verdiği nefes yanağımda dağılırken öptüğü yerden ayrıldı ama temasını kesmedi.
Konuşmaya devam etti ama her konuştuğunda dudaklarının yanağıma temas ediyor olması benim zaten uçan aklımın iyice yükselmesine sebep olmuştu.
''Buraya gel istedim çünkü aklımdayken de kalbimdeyken de buradaydın.''
Sol kolu belimde sarılıyken eli karnımın üzerindeydi ve avcunu karnıma bastırması benim onun bacağına daha çok oturur gibi yaslanmama neden olmuştu.
Az önce yanağımdaki ve çenemdeki eli bacağımı bulduğunda gözlerim anında açılmış onun zaten ilk andan beri bende olan gözleriyle buluşmuştu.
Yüzünün yarısı aydınlıkta yarısı karanlıkta kalıyordu ama aydınlıktaki gözünün içi güçlü araba farının yoğun ışığına rağmen zehir karası yeşillerle dolmuştu. Gözlerimiz buluştuğu an bir sözleşme imzalanmış ve vakti gelmiş gibi yutkunmuş ardından da onun gözleri dudaklarımı bulmuştu.
Bense onun yoğun bakışları altında ne yapacağımı bilemeyip aptal gibi ona açık çek vermek ister gibi kuruyan dudaklarımı ıslatmıştım dilimle.
Bu hareketime karşın hırlar gibi ses çıkarması ve bacağımdaki elini sıkması sonucu fazlasıyla rahat bulduğum ve benim ayakta durmama destek veren sol bacağına biraz daha gücümü verdiğimde başımdan aşağı değil kaynar suların, koca buz kütlelerinin dökülmesine neden olan şeyi dile getirdi.
Boğuklaşan sesi ve hırıltılı çıkan nefesiyle konuşması benim anında kendime gelmemi ve yaptığım şeyin sonucunu fark etmemi sağlamıştı.
''Defne! İrademin amına koymaksa niyetin söyle. Nefsimle oynama benim.''
Hiçbir şey söylemeden yerimde hareketlenip kendimi geri çektiğimde bu sefer kendi de doğrulmuş benim ondan pek uzaklaşmama izin vermeden sarılıp dudaklarını kulağıma yaklaştırmıştı.
Bizi duyacak bir canlı bile yokken burada az önceki gibi boğuk ve hırıltılı çıkan sesiyle fısıldayarak konuşması bir de onun vücudunda sebebiyet verdiğim şeyi beni kendine bastırarak farkına vardırması vücudumdaki tüm kanın yanaklarım ve boynuma hücum etmesine neden oldu.
''Benden utanma desem de utanacağını biliyorum ama yine de utanmanı istemiyorum.''
Vücuduma dayalı vücudunda onun sol bacağına doğru uzanan kabarıklığı kendi sağımda hissettiğimde yüzümü boynuna gömüp utanç dolu bir ses çıkarmaktan kendimi alıkoyamadım.
Yer yarılsın içine gireyim, şu güzelim manzaraya bakmamı sağlayan yükseklikten atlayayım ama ne olursun Alpay Emir ile yüz yüze gelmeyeyim.
Onun yakınlığı ve dokunuşları sonucu karnımda hissettiğim ağrılar şimdi acısını çıkarmak ister gibi daha yoğun hissediliyor benim utancımla baş etmeme izin vermeden aynı anları tekrar yaşamak istiyordu.
Ensemden nazikçe tutup başımı deve kuşu gibi gömmem sanki yok olmuşum gibi hissetmek istememi umursamadan boynundan yüzümü çıkarmış alnıma en güzelinden bir öpücük bırakmıştı. Yüzüne asla bakmıyordum. Bakmıyordum değil bakamıyordum.
''Sen ne dileyeceksen onu düşün ben de sana dilek fenerini getireyim.''
Onun böyle konuşması sonucu kaçmak isteyenin bir tek ben olmadığını anlamıştım ama yine de kendime kızmaktan başka bir şey yapamıyordum. Saçlarımın yüzümü kapatması yetmiyordu. Ellerimi yüzüme kapatıp sessizce sesler çıkarmaya çalışıp utancımı unutmaya çalışıyordum.
Aptal Defne! Aptalsın işte. Ya kendi rahatın için adama sırnaşıp sürtünmene ne gerek var geri zekâlı.
Yanıyordum, şu an gerçekten de yanıyordum ve bunun tek çözümü üzerimdeki montu çıkarmak gibi geliyordu. Cidden bu soğukta delilikti belki bu ama vücudumun buna ihtiyacı vardı.
Saçlarımı yüzümden çekip montumu çıkarmış ve üzerine farklı farklı isimlerin kazındığı masanın üzerine koymuştum. Elindeki poşetle buraya gelen Alpay Emir'in de üzerinde ceketi yoktu ve biz ikimiz de neden bu halde olduğumuzu maalesef ki biliyorduk. Ben ondan gözlerimi kaçırıyor aynı zamanda da onun bel bölgesine bakmamaya özel bir dikkat gösteriyordum.
''Sen şimdi rengine de takılırsın bunun.''
Onun da az önce yaşanılanları dile getirmemesi beni o kadar rahatlatmıştı ki az önceden beri ilk defa yüzüne bakıp gülümsemiştim.
Bu hareketime karşılık o da gülümsemiş elindeki poşeti bana uzatmıştı.
Haklıydı vallahi tutacağım dilek önemliydi benim için bu yüzden de turuncu olanı çıkarıp poşetini açtım ve katlarını düzeltmeye başladım.
''Sen yak ama olur mu? Ben ne zaman yaksam hiç uçmadı.''
''Ne zaman uçmadı?''
Elindeki çakmakla beni bekleyen adamın asıl sormak istediği kimle yaktın da uçmadıydı büyük ihtimalle ama bunu dile getirmiyordu.
''Arkadaşlarla ya, birkaç defa daha denedim ama hiçbiri uçmadı. E dileklerim de gerçekleşmedi haliyle.''
O, dile getirmiyorsa ben de cevaplamazdım.
''Defne!''
Elinde oynadığı çakmağı yanıp söndürüyor kendince cevap bekliyordu.
''Hadi ya, bir an önce yakalım şunu.'' Şunu yakmadan geri gitmek istemiyordum. Bu olmasa diğerleri vardı daha. Ezgi de kusura bakmasaydı bir zahmet. Önemliydi dileğim. Önceleri niye uçmadığını öğrenmek için önemliydi en azında.
Alpay Emir, turuncu dilek fenerini havayla doldurarak bollaşmasını sağladıktan sonra bana uzatmış ve tutmamı istemişti. Ortasındaki yeri çakmakla tutuşturduktan sonra biraz hava dolması için bekledim ve ardından bırakması için ona uzattım ama o benim elimden almak yerine arkama geçmiş kollarını kollarımın üzerinden uzatıp aynı anda tutmamızı sağlamıştı. ''Benim duam gerçekleşti, sen tut dileğini.'' dediğinde onun düşündüğü ve benimle paylaştığı inceliğin üzerinde bile duramadım çünkü fener gerçekten de uçacak gibi şişkin duruyordu.
Gözlerimi kapatıp tüm içtenliğimle dileğimi dilerken bunun gerçekleşmesi için de dua edemeden duramadım. Kalçamın üzerinde hissettiğim kabarıklığı umursamamaya çalıştıkça aklıma az önceki anılar düşüyordu.
''Sen de tuttun değil mi bir dilek?'' Heyecanla sorduğum soruya mıydı bu gülmesi yoksa benim heyecanıma mıydı bilmiyorum ama olumlu cevabını duyunca pek umursamadım sebebini.
Çünkü olur da uçarsa ikimizin de dileği yerine gelecekti ve karlı bir iş olacaktı bizim için.
Ellerim çenemin altında başım arkamdaki adamın omzunda gökyüzüne bakarken yerimde durmakta zorluk çekiyordum.
''Uçtu. Alpay Emir şuna bak uçtu.''
Küçük bir çocuk gibi yerimde zıplayıp ellerimi birbirine vurmam Alpay Emirin karnımda birleştirdiği kollarını gevşetip beni kendine çevirmesiyle son buldu.
Benim yavaştan üşümeye başlayan bedenimin aksine onun hiç üşümüyor gibi durması beni şaşırtıyordu. Montumu giymem için ısrar ettiğinde ise zaten arabaya bineceğimiz için ben de ısrarda bulunmuştum. Yüzündeki güzel gülümsemeyle yüzümü inceleyen adam ''Evet uçtu. Gerçekleşecek dileğin sonunda.'' diyerek sanki küçük bir çocukla konuşur gibi nahifçe seslendiriyordu kelimelerini.
''Gerçekleşti ya zaten.''
O kadar mutluydum ki bunu herkese söylemek istiyordum.
''He, o kadar çabuk yani.'' Yüzünde ukala bir gülümseme bulunan Alpay Emir sanırım dileğimin kendisiyle alakalı olduğunu falan düşünüyordu. Yine de aynı gülümsemeyle devam etti sözlerine. ''Benimki de bu kadar hızlı gerçekleşse keşke.
Defne, daha önce birkaç defa uçurmak istediği dilek fenerini uçurmadan önce 'Bu defa lütfen uçsun dilek fenerim.' diye bir dilekte bulunurken Alpay Emir, sevdalı olduğu kadının bağımlı olduğu kokusunu soluyarak ömrü boyunca kolları arasında olup aynı çatı altında yaşlanmayı geçirmişti içinden. İkisinin de gelmedi aklına ne dilediklerini sormak.
Koyulaşan gözleri ara ara dudaklarıma inse de onu o kadar görmezden gelmeye çalışıyordum ki resmen yüzü hariç her yere bakasım geliyordu. Kollarımı boynuna dolayıp içtenlikle sarılmış istemeden de olsa onun boynunu biraz sıkmıştım.
''Yavrum?''
Alpay Emir birden sarılmamın sonucunda eğilmek zorunda kalsa da sorun etmedi bunu.
''Sana öyle kızgınım ki...''
Kollarımı boynundan çekip belime uzanan kollarının üzerine koydum.
Neden böyle dediğimi anlayamadığından anında çatılmıştı kaşları. ''Sebep?''
Bir de sorgular gibi sebep soruyordu.
Sinirle gülüp ''Sebep mi?'' diye soran ben olmuş bu sefer.
Nasıl bir çifttik bilmiyorum ama dengesiz olduğumuz kesindi.
''Sürekli sorup duruyorum kendime. Ama asıl sormam gerekenin sen olduğunu da biliyorum.''
Konuyu nereye getireceğimi merakla bekliyordu.
''Ben seni sevdiğimi söylemesem daha ne kadar bekleyecektin?''
Kolları üzerindeki kollarımı çekmiş göğsümde bağlamıştım çünkü şu an ona temas etmek değil sorularımın cevabını almak istiyordum.
Ellerimi çektiğimde bundan hiç hoşlanmadı, hoşlanmadığı gibi de huysuzluğunu belli edip belimdeki kollarını çekerek tepkisini gösterdi.
''Bunu mu konuşalım şimdi Defne?''
''Konuşalım ya, niye konuşmayalım ki? Merak ediyorum ben söylemesem sen bunu söyleyecek miydin?''
Sanırım anında gaza gelme parlama huyumu biraz törpülemeliydim ama bugün bunları öğrenmeden ayrılmak istemiyordum buradan. Bir de bizimkilerin arayıp beni rahatsız etmesini istemiyordum ama bir bilemedin bir buçuk saat sonra arayıp nerede kaldın diye soracaklardı.
''Söylemeyecektim.''
Acımasızca söylemeyecektim diyerek beni ne kadar kırdığının farkında değil miydi?
''Na-nasıl söylemeyecektim?'' Ben dayanamayıp söyleyecektim falan demesini beklerken bu muydu cidden vereceği cevap?
''Bas baya. Senin bir şeyleri fark ettiğini anladığım an zaten kendini tutamayıp bana geleceğini biliyordum.''
Bu kadar mı tanıyordu beni?
Ya ben de onu bekleseydim? Bunu hiç mi düşünmüyordu ya, hiç mi üzülmüyordu bensiz geçirdiği zamanlara. Ben mahvoluyorum çünkü onsuz geçirdiğim günleri düşündükçe.
''Ya gelmeseydim?''
Başka bir ihtimal bile yok muydu onun için? Düşünüyorum da sevdiğim insan var ve söylemiyorum. Sonra bir bakıyorum gözlerimin önünde başka biriyle. Damarlarımda dolaşan öfke kendini bu dar yollardan kurtarmak ister gibi hızla ilerliyor ve bir çıkış yeri arıyordu.
Sorduğum soru ile çatık kaşları daha da çatılmış bunun ihtimalini bile düşünmedim sen ne saçmalıyorsun der gibi bir hali vardı karşımda.
Yerimde duramıyor kollarımı açmış elimle onu göstererek ''Sana diyorum, duyuyor musun beni? Ben bir başkasıyla...'' diye konuştuğum sırada kesti sözümü.
Benim adımlayarak yan yana bulunan masalara biraz daha yaklaşmamla etrafı aydınlatan ışıktan biraz da olsa uzaklaşmıştım. Alpay Emir ise hızla yanıma gelmiş tok sesiyle susturmuştu beni. ''Kes sesini!''
Kolumu tuttuktan sonra aramızdaki uzaklığa lanet eder gibi bakıp yaklaştırdı kendini bedenime.
''O cümleyi hele bir tamamla... ''
Dudağımı kemirdiğim sırada söylediği şeyle kendimi tutamayıp gülmüştüm.
Kolumu elinden çekmek istesem de can acıtmayan sıkı tutuşundan kaçamadım. ''Senin ihtimal olarak bile görmediğin şey başına gelseydi de görseydin gününü.'' Küskünce çıkan sesim onun bunu düşünemiyor olmasındandı.
Sesimin kısık ve sinirden uzak, kırgınca çıkması onu biraz olsun durdurmuş az önceki sinirle soluklanan halini düzeltmişti.
Tutuşunu gevşetmesiyle kolumu çekip masanın üzerindeki montumu almak için kolumu uzattığımda ona duyurabileceğim bir sesle sevgisinden zerre şüphe duymasam da bunu dile getirmekten kendimi alıkoyamadım. ''Seviyormuş, güleyim bari. Seven insan onca zaman beklemez!''
Her şey tam da o zaman gerçekleşmişti zaten. Montuma uzanan kolumu arkamdan gelip tuttu ve beni kendine sertçe çevirdikten sonra ben daha ne oluyor diyemeden dudaklarını dudaklarımla buluşturdu.
Kana susamış bir kaplan gibi burnundan solurken yükselip alçalan göğsü göğüslerimi eziyor koca avucu bir yere kaçmayayım diye sırtımda, geriye gitmeme engel oluyordu. Başımın arkasına, saçlarımın arasına geçirdiği eliyle kendimi uzaklaştırmama engel olurken zihnimdeki Defne 'Şş yakışıklı, sence bunu yapmana gerek var mı, Defne bundan kaçar mı?' dese de ben, nutkum tutulmuş gibi öylece durmuş dudaklarımın üzerindeki dudakların hareketinin sonlanmasını bekliyordum.
Onun kolları arasında Kurşun Asker gibi dikilmiş hareketsizce dururken asıl hareketlilik bedenimde değil ruhumdaydı. Ellerimin titremesi, kalbimin oradan oraya arsızca dans etmesi bir yana nefesim ile nefsim ağır bir savaş veriyor ruhumun bedenimden ayrılmak istemesine engel olmaya çalışıyordu.
Alt dudağımı dişleri arasına alan adama canımı yaktığı için saydırmak isterken bana bambaşka bir pencereden baktırdığı için teşekkürler etmek istiyordum.
Sırtımdaki eli belimi bulup etimi sıktığında sanki onun uyarısını anlayıp anında aralanan dudaklarım hiç bilmediğim bu derin suda deneyimi olmadan yüzmek istiyor ama boğulmaktan da korkuyordu. Su yüzeyinde kalsa başına güneş geçecek derinlere dalsa nefessiz kalacak ama iki türlü de tüm dengeleri alt üst olacak.
Titreyen ellerim onun omuzlarını bulduğunda belimdeki elini gevşetip sıktığı yeri hissettirdiği acıyı geçirmek ister gibi okşamaya başladı.
Ben ne yapacağım, nasıl yapacağım diye düşünmeden, düşünemeden bedenim kendine bir yol bulmuş ve oradan ilerlemeye başlamıştı.
Üzerime eğilip dilini aralanan dudaklarımdan içeri sızdıran Alpay Emir'i omuzlarından iterek doğrultmuş parmak uçlarımda yükselerek bu sefer onun sert öpüşlerine acemice karşılık vermeye başlamıştım. Burnundan soluyan adam benim ona karşılık vermemin ardından boğukça inlemiş bense bu karşılığı beklemediğimden ne yapacağımı kestirememiştim.
Alt dudağımı talan eden dudakları, dudaklarımı önce dişleri arasına alıp ısırıyor ardından özür diler gibi küçük öpücükler konduruyordu. Elimin altındaki tişörtünü avuçlarıma topladığım sırada ensemdeki eli belimi belimdeki eli ise kalçamı bulmuştu.
Beni kendine çektiği sırada hissettiğim kabarıklığa arsızca kendimi bastırmak ve daha fazlasını hissetmek istiyordum. Benden izinsiz hareket eden vücudum bu isteğimi gerçekleştirmiş, bunun sonucunda ise Alpay Emir'in sinirli sesini işitmişti. ''Dur durduğun yerde.''
Kısa bir öpüşme mi gerçekleşti, dudaklarımız arasında üstünlük savaşı mı verildi tam idrak edememiştim ama fark ettiğim bir şey varsa o da tüm yaramazlıkları Alpay Emir'in yapıp suçu bana atmasıydı.
Sessiz homurdanmasında ne dediğini anlayamamıştım.
Birkaç saniye bile ayrı kalan dudaklarımız sanki bu çok uzun süre yaşanan bir ayrılıkmış gibi tekrar kavuştuğunda ikimizin de şaşırdığı şey ondan önce benim onun dudaklarına yaklaşmamdı.
Omzunda, tişörtünü tutan elim gevşemiş ensesine gidip oradaki saç tutamlarına kavuşmuşken diğer kolum da destek almak ister gibi boynuna sarılmıştı.
Aceleci ve doyumsuz hareketlerle dudaklarımla ilgilenen adam kalçamdaki elini bacağıma indirip beni kucağına almadan önce kendini sadece bir nefeslik geri çekip ''Öldüreceksin beni.'' dedikten sonra kucağına tırmanmamı sağlamıştı.
Az önce bana hissettirdiği, yaşattığı duygularla geç tanıştırdığı için neden bana daha erken gelmedin diye kavga ettiğim adam şu an daha farklı daha güzel duygular yaşatıyor beni nefessiz bıraktığı gibi bana nefes oluyordu.
Boynuna doladığım kollarımı düşmeyeceğime emin olduğumdan gevşetirken beline sardığım bacaklarım onun kucağında olmam sebebiyle benim ondan uzun olmamı sağlamış Alpay Emir'in kafasını geriye doğru gitmesine neden olmuştu.
Nefes alamayacak gibi hissettiğim sırada kendimi geri çekmek istediğimde kalçamdaki elini sıklaştırmış kendince beni uyarmıştı ama dudaklarımın arasındaki dolgun dudağını sertçe dişlemekten alıkoyamadım kendimi.
Acıyla inleyip dudaklarımı serbest bıraktığında derince soluklanmıştım. Kapalı gözlerim açılmış üstten ona bakarken o da ben de nefes nefeseydik.
Gözlerimi gözlerine diktiğimde bana aşağıdan bakarken onun yeşil gözleri bana nefes olurken şu an zehirli bir bakıştan başka bir şey değildi.
Onun gözlerine bakmak... O kadar yakıcıydı ki. Yakıcı ama bir o kadar da zorunlu. Yeşillerini gördükçe soluklanasım geliyor ve ben en güzel ağaçları barındıran ormanda soluklandıkça ciğerlerime giren saf hava içimi yakıyor. Onu sevmek de öyle işte. Nefeslendikçe nefesimi kesip içimi yakıyor ama ben yine de ciğerlerimi onunla doldurmak istiyorum. Acı ama güzel. Bu nasıl tarif edilir bilmiyorum.
Alpay Emir, bir adım atarak beni yanımızdaki masaya bıraktı ama bacaklarımı çözmeme izin vermedi. O böyle yaptıkça ben kendimi tutamıyor onu hissetmek için ona doğru meyillenmek istiyordum.
Üzerinde oturduğum masaya doğru hafif yatık durmamın sebebi Alpay Emir'in bedenin bedenimin üzerine doğru olmasıydı.
İkimiz de az önce yaşadığımız şey dolayısıyla mutlu ve mesut olmamız gerekirken kaşlarımız çatılı birbirimize üstünlük taslamaya çalışır gibi bakıyorduk.
Benim nefesim hâlâ düzenine girmezken o biraz daha sakinleşmiş alnını alnıma dayadıktan sonra belindeki bacağımı boydan boya okşayıp sakin ama bir o kadar tehlike barındıran ses tonuyla konuşmuştu.
''Bir daha benim sevdama dil uzatırsan, senin dilini koparırım.''






Yorumlar