top of page

17. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 25 Kas 2025
  • 54 dakikada okunur

Alpay Emir'in yanında sevdiği kadın olarak değil de küçük, nazlı bir kız çocuğu olarak oturuyordum şu an. Anlamıştım; insan nazını ve sözünü kime geçirebiliyorsa hayatta bir tek ona şımarıyor bir tek ona konuşuyordu. Ya da konuşmuyor onun yanında susuyordu.

Susup oturmam da akıp giden yolu izlemem de bu yüzdendi.

O, gönlüme düştüğünden beri iki kişilik düşünüyor iki kişilik yaşıyordum hayatı. Yorucu muydu bu? Belki. Özellikle benim gibi biri için yorucuydu ama ben ne bu yorgunluktan ne de bulaşık makinesindeki temiz tabakları rafa yerleştirirken bile aklımı meşgul etmesinden şikâyetçiydim. Yaptığım işte, gördüğüm şeyde, işittiğim seste hep o vardı.

Gün boyu aramalarını yanıtlamayınca en sonunda dayanamamış peş peşe aramıştı.

Tabi onun böyle üst üste araması beni, ona bir şey oldu endişesiyle sarıp sarmalamış aramasını yanıtlayınca da bir şey olmadığını öğrenmem ona iyice sinir olmama sebebiyet vermişti.

''Yüzüme bakmadın... Yüzümü görüp de kendini suçlama diye ben de seni zorlamadım. Ama sesinden de mahrum etmene katlanamıyorum Defne.''

Böyle demişti tam olarak onun bilmem kaçıncı aramasını yanıtladığımda. Bir miktar kızdı diyebilirim hatta. Bir suçu yoktu ki. Biliyordum elbette bizim için böyle yaptığını. Sadece arabada bu yüzden seninle aram bozulacaksa bozulsun, gönül koyma, boşuna kırılma tarzı şeyler söylemesine ek üzerimdeki hassasiyet de eklenince tavır almışım gibi olmuştu ona karşı.

Haklıydı da zaten ha şimdi söylemiştik ha sonra...

Hem söylemeseydi şu an gönül rahatlığıyla onunla bu yolculuğu yapamıyor olacaktım mesela.

Ayrıca değer verdiğin ve değer gördüğün insana kırılmak güzelmiş bence, iyileştirmek için harcadığı çabaya maruz kalmak... İnsana bir hoş hissettiriyor işte.

Babamın odamdan çıkmasından yarım saat sonra Emir ısrarla aramış biraz sitem, biraz sinirle söylenip durmuş ardından da işten erken çıktığını beni almaya geleceğini söylemişti.

Babamın da dediği gibi Elif'in kalması için küçük bir tarlanın içinde bulunan tek katlı eve birkaç şey alıp yerleştirecek Elif'in başka bir şeye de ihtiyacı varsa onunla ilgilenecekmişiz.

Onun heybetli ve yıkılmaz duran bedeni, günlerdir her baktığımda katı yüz ifadesini değil de tebessümlerini gördüğüm adamın yüreği öyle güzel öyle büyüktü ki kimin başı sıkışsa kimin bir ihtiyacı olsa en önde olmasının sebebi bundandı.

Konuşurken anlamıştım da Melih'i bu işe karıştırmamasının sebebi ona güvenmiyor olması değildi aslında.

Melih de söylemişti zaten istemediğini, pek tekin insanlar olmadıklarından karışmak bulaşmak istememişti. Melih'in böyle düşünmesi, bana dokunmayan yılan uzun yıllar şuraya kıvrılıp istediği gibi takılabilir düşüncesinde olduğundandı.

''Güzelim,''

Bu yüzden de kendi de pek bu işe girmek istemiyor ama gönlü de razı gelmiyordu bir şey yapmamaya. Sevdiğim adam kardeşinin bu tereddüdünü anlamış olmalı ki onu hiç bulaştırmamış her şeyle kendisi ilgileniyordu.

''Defne,''

Yıllardır görmediğin ama bildiğin biriyle karşılaşmak nasıl olacaktı acaba, merak ediyordum. Hep televizyonda, haberlerde gördüğüm olayların bir benzerini yaşayan birinin çevremden olması korkutmuştu aslında. Kim bilir nasıl bir psikolojide nasıl bir düşünce içerisindeydi. Hiç bu durumu kabullenmek zorunda olduğunu düşünmüş müydü mesela?

''Yavrum sen iyi misin?''

Alpay Emir'in eli yanağıma değince korkmuştum birden. Gözlerim ona ulaşmadan dalıp gittiği, geçip giden yolu izlediğini sandığı cama bakınca bakıp da bir şey görmediğimi anlamıştım ağaçtan başka.

Ne ara bir benzin istasyonuna girmiştik? Evden çıkıp arabaya bineli çok olmamıştı ki.

Yanağımdaki eliyle yüzüne bakmamı sağladığında bir defa daha haklı buldum onu. Kaşının ve dudağının kenarında ufak, küçücük yara gibi duruyordu dün kandan çok kötü duran yüzü. Onu böyle görünce de ne kırgınlıkla bakasım geliyordu ona ne de mesafeli durasım. Yine ve yine yorgun gözüküyordu yeşil gözleri. Tahmin edebiliyordum kendisini ne kadar zorlayıp yorduğunu.

Zaten o da sağ olsun hiç ona göre olmayan şeyi yapmış beni zorlamamıştı konuşturmak için. Arabaya bindiğim gibi kızmıştı biraz ama sonra durgunluğumu sebep görüp pek gelmemişti üzerime. Onu tanıyorsam kapatmamıştı bu konuyu. Sadece zamanını bekliyordu.

''İyiyim sevgilim, dalmışım öyle.''

Dediklerime ek cansız bir tebessüm de filizlenince dudaklarımda söylediklerimin doğruluğunu tartmaya çalıştı bakışlarıyla. Bir de benden bu hitabı duyunca dudağının yaralı kenarı hafif kıvrılacak gibi meyillendi. O da biliyordu az çok benim gibi odun birinden aşk dolu sözcükler ve böyle hitaplar duyamayacağını.

Benim için onun ismi sevgilimden de aşkımdan da daha sevgi doluydu. Alpay Emir'den başka sevgi dolu sözcük mü vardı sanki zihnimde?

Yanağımı eline bastırıp daha da zorladım kendimi dudaklarımın biraz daha yukarı doğrulması için. Sonrasında ise yanağımdaki elini tutup önce dudağının kenarındaki ufak kızarıklığı öpmüş hemen ardından da yanağına bastırmıştım dudaklarımı.

Arabada bunu yapmak biraz zorlamıştı beni ama umursamadım. Keşke karşılaştığım karşılaşacağım tüm zorluklar böyle olsa diye ufak bir dua da etmiş oldum Allah'a.

Beklemiyordu bunu, şaşırmıştı. Dudaklarımı büzüp ''Özür dilerim.'' dediğimde, umarım onun gözünde fazla şeker yiyip bundan pişman olmasa bile babasını kandırmaya çalışan ufaklık gibi durmuyorumdur.

Anlamlandıramıyordu durumu, bu yüzden de çatılmıştı hemen güzelim kaşları. Böyle olunca alnı birazcık kırışmıştı. Parmaklarım onun güzel teniyle buluşsun kaşlarını düzeltsin istedim ama olmadı bu.

''Ne bu şimdi?''

Onu süründüreceğim falan sanıyordu herhalde. Çünkü arabaya bindikten sonra bana laf atmasına ses etmediğim bir an ''Nasıl istiyorsan öyle olsun, süründür süründürdüğün kadar.'' demişti keyifle. O an anlamıştım ki benim ona bir cevap vermiyor olmamı bile terslemiyor beni anlayışla karşılıyordu. Ailem dediğim insanların bir kere bile göstermemiş olduğu şeyle yani.

''Bir şey değil, evet sana kırıldım ama kırgınlığım gelip geçti bile. ''Sesimin bile yorgun çıkması yaşadıklarımdan mıydı yoksa yaşanılanlara karşı artık dik duramamadan mı?

Onun uzun parmakları avucumda, kucağımdaydı. Bir şey demesine izin vermeden devam ettim sözlerime. ''Ne yaptıysan bizim için yaptığını biliyorum. En azından anlıyorum. O yüzden seninle bu sebeple aramı bozacak değilim.''

Ben memnun olur diye düşünürken hiç de öyle olmadı. Keyifsizce konuştu. ''Eve geçince açacaktım bu konuyu. Seni zorlamak istemedim sadece yavrum. Umursamıyorum falan sanıyorsan...''

Sözlerime karşılık kendini açıklama çabasına girmesi işte şimdi dudaklarımın içtenlikle kıvrılmasını sağlamıştı. Ben beni umursamıyor, gönlümü almaya çalışmıyor diye böyle düşünmemiştim ki. Zaten o da böyle diyordu ama bu hali konuyu kapamış hali miydi yani? Dikkati yolda olup sesini çıkarmasa bile kaç defa dönüp de yüzüme baktığını bir şey söylememek için kendini zorladığını görebiliyordum, görmesem de hissediyordum.

Bi' ara eli elime gelir gibi olmuş sırf beni zorlamak istemediğinden geri indirmişti.

Onun bu huyunu öyle seviyordum ki... İnatçının teki olan adam ne zaman üzerime gelip ne zaman beni rahat bırakacağını bile biliyordu. Bir gün ben de onun tüm duygularına hâkim olup onun bir bakışından hatta susuşundan anlar mıydım hissettiklerini, hissettirmek istediklerini?

Alpay Emir öyle güzel seviyordu ki korkuyordum ona bununun karşılığını verememekten. Sevgisini hissettiren ne şaşalı cümleleriydi ne de öpüp koklamaları. İki saniye süren göz göze gelişler bile böyle hissettirir miydi kendini?

Ne zaman yanımda, yüreği yüreğime dönük olsa zıt kutuplu birer mıknatıs gibi çekiliyordum ona. O da bana. Onunla bir olalı saatler, günler aylar hatta belki de yıllar geçecekti. Bu etki hiç kaybolmasın hatta daha da kuvvetlensin istiyordum her defasında.

Biliyordum hep böyle gitmeyecekti bu. Ne ben ne de o kolay insanlar değildik. Belki yıpranıp yara alacak, yorulacaktık bu süreçte. Ama istiyordum ki birbirimizi yoran bizken yine biz olalım birbirimizin yorgunluğunu alan. İçimdeki Defne arsızdı biraz, belki onu zorlar birazcık çirkeflik yapardı ama o yine de katlanır gibime geliyordu bana. Umarım öyle olurdu yani.

Hele bir katlanma Alpay Emir o kafanı kırmazsam ben de Defne değilim.

Ayrıca daha neyi konuşuyorduk ya biz? Artık inseydik şu arabadan da ben sevdiğimin boynuyla kavuşsa mıydım?

''Niye inmiyoruz ki artık?''

Bu sefer kaşları çatılan ve huysuzlanan ben olmuştum. Zaten bunu dedikten sonra cevap vermesini beklememiş kapıyı açıp inmiştim arabadan. O da inince bana gelmesini beklemeden ben gittim ona. O hep gelirdi zaten bana. İşte keşke birazcık önce gelseymiş... Laf mı etseydim acaba sevgisine. Belki bana onun sevdasına dil uzatmama gerektiğini falan gösterirdi.

Defne!

Arabadan inip hızla ona gitmiş kollarımı sevdiğim adamın boynuna dolamıştım. Ayağımdaki botların ucunda durmak biraz zorlasa da hiç bu durumu sorgulamadan bir eli belimi biri sırtımı bulup destek oldu bana.

Dudaklarını kulağımın hemen altına dokundurmadan önce ''Şu eve girelim alacağım ben senin ifadeni.'' demişti.

Eve gidince ne de olsa Elif olacağından pek yalnız kalmayacaktık bu yüzden de rahattım aslında biraz. Onunla yalnız kalıp konuşmaktan biraz kaçar gibiydim. Sanırım bu onun göğsüne sığınıp saatlerce ağlamamdan korkmamdandı.

''İfade falan ayıp oluyor yalnız Alpaycığım Emirciğim.''

Kendimi kurtarmak adına ince bir sesle ona şirinlik yapmaya çalışmama güldüğünü bedenimi geri çektiğimde görmüştüm.

Görüşürüz iç hesaplaşmasına yenik düşüp duygusal takılan Defne, pek bir çabuk geldin aklı fikri öpüp koklaşmakta olsan arsız Defne...

Sırtımdaki elini çekse de belimdeki kolunu daha da sıklaştırıp kolunun altına aldı beni. Araba, havası inen lastikleri şişirmek için sıraya giren arabaların yanında, istasyonun kenarında duruyordu. ''İşin gücün yaramazlık.'' dedikten sonra uzaktan kumandayla kilitledi arabayı ve saçlarıma derince bir öpücük kondurdu. Aynı zamanda da soluklandığını hissettim saçlarımın arasındaki sıcak nefesi sayesinde. ''Evde yok bir şey,'' derken benzin istasyonunun küçük marketine değil hemen yanında bulunan büyük, her şeyi bulabileceğimiz markete yöneltti adımlarımızı. ''Ne gerekiyorsa alalım.''

Bizimkilerin tepkisinden sonra Serap teyzenin ilişkimiz hakkındaki düşüncesini öyle çok merak ediyordum ki bunu nasıl dile getirip soracağımı bile bilmiyordum. Dün illaki haberleri olmuştu ama burada olmadıklarından henüz konuşmamıştık. Büyük ihtimalle Serap teyze öğrendiği gibi Emel ablayla konuşmuştu ama Emel ablaya soracak cesaretim de yoktu doğrusu.

Bizi algıladığı anda iki yana açılan kapıdan geçerken yüzüme üflenen sıcak hava yüzünden nefesim kesilir gibi oldu. Buna huysuzlandığım sırada Emir kısa bir an neye söylendiğime bakmış sonra da seslice nefesini verip ''Her şeye sinirlen tamam mı yavrum, hiçbir şeyi boş geçme.'' diye dalga geçmişti.

Kıyamam, kendinin farkında değildi ki daha.

Onun dediklerini umursamadım bile.

''Şuradan araba alalım mı?'' Kapıdan geçip ilerlerken gördüğüm alışveriş arabasıyla orayı gösterip Emir'in dikkatini çekmek istemiştim. Cevap vermedi ama oraya doğru ilerledi. Biz böyle marketin içinde sarmaş dolaş olunca çekindim biraz istemeden. Şimdi evde falan olsak neyse de...

Hâlâ merkezde olduğumuzdan market de herkesin uğrak yeriydi. Bu yüzden de ne çok kalabalık ne de sadece biz vardık.

Alpay Emir market arabasına yön verirken ben de öylece raflara bakıyordum. Evde ne var ne yok bilmediğim için ne alacağımı da bilmiyordum aslında. O da sağ olsun hiçbir şey söylememiş öylece beni bekliyordu.

''Ya Alpay Emir, ne alacağız ki şimdi?''

Hemen bir adım arkamda durması ve benimle beraber raflara boş boş bakması onun da ne alacağımızı bilmediğindendi galiba. Ya da ben öyle sanmıştım. ''Annem evde bir şey olmadığını söyledi güzelim. Ne gerekiyorsa alalım işte.''

Onu onayladıktan sonra aklıma ne gelirse almaya başladım. ''Peki,''

Bir evde gıda olarak ne gerekiyorsa dolduruyorduk aslında. Kendimi bir garip hissetmiştim. Böyle. Yani onunla ev için market alışverişi yapmak... Ne kadar basit bir aktivite olsa da bende bambaşka hayaller kurduruyordu işte.

''Ben şarküteriye gideyim hiç beklemeyelim bir de orada.''

Elimdeki bulgur paketini birçok şeyle doldurduğumuz alışveriş arabasına koyduğum sırada ''Tamam ben de birkaç makarna alacağım, yeterli herhalde bu kadar?'' diye fikir sormuştum. Ne kadar kalacağını bilmiyordum çünkü. Fazla gelse sorun değildi illaki kullanılacaktı ama merak ediyordum ne kadar süre kalacağını Elif'in.

''Yeter yavrum, gerekirse biz yine gelirken alırız.''

Onu onaylayıp önüme döndüğümde o da gitmişti. Birkaç şeyi daha eklediğim sırada hiç abur cubur almadığımız aklıma geldi. Şimdi kesinlikle kendimi değil Elif'i düşünüyordum. Sonuçta canı çekebilirdi değil mi?

Kesinlikle benim canım çikolata falan istemiyordu.

İlerleyip kendimi kaybedeceğim o güzeller güzeli alana geldiğimde resmen gözlerimden kalpler çıkıyordu.

Kendimi sakin tutmaya çalışıp birkaç çikolata ve bisküvi tarzı şeyler aldığımda yanımda beliren bedenle yakalanmanın verdiği utangaçlıkla konuşmuştum eğildiğim yerden portakallı keki alırken. ''Şimdi Elif üzülmüştür evden ayrılacağına sevgilim, ihtiyacı olur böyle çikolataya falan.''

Yerimde doğrulup ona baktığımda elindekileri arabaya koyup yanağımı öptükten sonra haylazca konuşmamı kendince taklit edip ''Doğru, ihtiyacı olur tabi.'' demişti.

''Başka alacağın bir şey yoksa yavaştan çıkalım. Geçe kalmayalım.''

Onu onayladıktan sonra kasaya geçmiş tüm ürünleri paketleyip arabaya koyduktan sonra yola devam etmiştik. Yarım saatlik yolumuz vardı sadece. Hava kapalıydı ama yağmur yoktu. Bir de gittiğimiz yer biraz tepede olduğundan hava da git gide soğuyordu maalesef.

Telefonumla uğraştığım sırada o da yanımda rahatça oturmuş sol dirseği cama dayalı çenesini sıvazlayarak yola bakıyordu. Bir şey düşündüğü belliydi aslında. Bölmek istemedim onu ama çenemi de tutamadım.

''Alpay Emir,''

Ona dönüp seslenmeme hemen cevap vermiş ''Efendim güzelim?'' demişti.

Serap teyze mutlaka aramıştır şimdi onu. Nasıl merak ediyordum tepkisini nasıl... Ama sormaya da çekiniyordum işte.

Ben bunu nasıl soracağımı düşünürken sessizliğime karşın ''Yavrum söyle ne söyleyeceksen.'' deyip beni teşvik etmeye çalışmıştı.

Ne yerinde kıpırdanıp dur Defne ne de lafı evir çevir.

Biraz sessiz biraz çekingen çıkan sesimle soruverdim vallahi. O da bir zahmet anlatsaydı her şeyi.

''Serap teyze hiç seninle konuştu mu, aradı mı yani hiç... Dün olanlardan sonra?''

Nihat amca Melih'i aramıştı ama sonra mutlaka Emir'i arayıp işin aslını sormuştu.

''Evet, aradı.''

Ee Alpay Emir taksit taksit mi alayım ağzından lafı, söylesene?

Yutkundum önce. Duyacaklarımdan mıydı bu heyecanım yoksa merakımdan mıydı kestiremedim. ''Ee... Ne konuştunuz?''

Alpay Emir boş yolda normal hızda giderken az kalmıştı eve varmamıza. Etraftaki tek tük evler sayesinde anlıyordum yaklaştığımızı.

''Yarın akşam geleceklermiş. Öyle ne yapıyorsunuz, aç mısınız yemeğiniz var mı falan diye sordu ben de ablamın bizde olduğunu söyledim.''

Başlayacağım şimdi yemeğine he. Banane ya sizin aç olup olmamanızdan, söylesene benim hakkımda bir şey söyledi mi söylemedi mi?

Böyle de söylenir mi şimdi Defne?

Boğazımı hafif temizler gibi yapmak için küçük küçük öksürmüş pek de ilgili değilmiş gibi yapmaya çalışmıştım. Tabi yerse...''Şeyi sormadı yani?''

''Neyi sormadı yani?''

Onun kalın sesini sırf beni taklit etmek için biraz inceltmeye çalışmasına bile gülemedim halime gülmekten.

''Ya sen benimle dalga mı geçiyorsun!?''

Ben burada kıvranıyorum bir şeyler öğrenmek için adamın yaptığına bak! Resmen benim kıvranmam için en başından anlamazlıktan geliyordu.

''Defne, sende sor işte neyi öğrenmek istiyorsan ne kıvranıp duruyorsun.''

Sesli gülmesini işittiğimde kulaklarım sesin güzelliğine yandı. Yolun sonunda tek katlı evi gördüğümde biraz merak biraz da hüzünle dolmuştum. Elif ile karşılaşacak olmak nasıl olacaktı bilmiyordum. Bildiğin ama tanımadığın biriyle neler konuşulurdu nasıl konuşulurdu bilmiyordum ama merak etme ben senin yanındayım demeyi de çok istiyordum. Akıttığı ne kadar gözyaşı varsa berber gülelim onları silelim istiyordum.

Ona hala sorarcasına bakmamı görünce devam etti. ''Aradı da bir şey söylemedi, doğruluğunu sordu. Gelince sizinkilerle bir arada konuşalım istiyor babam.''

Arabayı asfalt yoldan ayırıp sağa döndüğü sırada önceden yağan yağmur sebebiyle biraz çamurlu duruyordu toprak yol. Evi gördüğümde hiçbir lambasının yanmıyor olması kaşlarımı çatmama neden olmuştu. Karanlıkta mı oturuyordu da yakmamıştı ışıkları bu kız? Ya da bir şey mi olmuştu acaba.

Emir'in söylediklerine bile kulak asmadan bu durumu dile getirmiştim tedirginlikle. ''Lambalar yanmıyor,'' dediğimde arabadan inmek için emniyet kemerini çıkardı. Arabayı içeri sokmak için inip demir kapıyı açması gerekiyordu.

Neden böyle dediğimi anlayamamış gibi baktığında '' Niye lambalar yanmıyor?'' diye sormuştum bir de.

Bana 'Seni seviyorum falan ama biraz salaklık mı var sende?' der gibi baktığında ki inşallah ben yanlış yorumlamışımdır, ''Niye yansın?'' diye cevap vermişti.

''Alpay Emir, Elif'e bir şey olmuş olmasın? ''

Telaşlı sesime karşılık takmadı beni. Bakışlarında bir rahatlama sezdim ama. Arabadan inip kapıyı kapamadı geri geleceği için, inmeden önce de attı bombayı gitti yanımdan.

''Elif burada değil ki?''

Ne demek burada değildi? Hani biz onca alışveriş yaptık, bu kız sevgilisi askerden gelene kadar burada kalmayacak mıydı diye kendi kendimi sorguladım. Gencecik yaşımda bunamadıysam her şeyi de eksiksiz doğru hatırlıyordum.

Geri gelip bindi arabaya. Az önce çektiği sürgülü demir kapıdan içeri girdi.

''Ne demek burada değil, e biz niye geldik o zaman?''

Merakla beni aydınlatmasını beklediğimde arabayı kapatıp anahtarı telefonunu falan cebine koymaya başladı. Beni biraz... Takmıyor gibi miydi bu?

''Biz sadece biraz erken geldik, o kadar.''

Biraz erken mi? Akşam olmuştu zaten, ne zaman gelecekti ki? Üstelik nasıl gelecekti, Alpay Emir mi gidip alacaktı?

Cümlesine devam edince bazı sorularımın cevabı bulunmuştu ama yine de pek açıklayıcı bulmamıştım. ''Yarın emniyete uğradıktan sonra Çağatay getirecek buraya.''

Yarın?

Alpay Emir biz niye buradayız? Hem Çağatay şu avukat arkadaşıydı galiba.

''Dünden sonra konuşuruz diye düşündüm. Sen de görüşmelerini buradan yaparsın ayarlarız yani bir şekilde, güzelim''

Geri dönmeyecek miydik yani? Yarın evden çalışacaktım ve burada yaparsın demesine göre yarın da buradaydık. İyi de babam nasıl buna izin vermiş miydi?

''Burada mı kalacağız yani?''

Daha fazla arabada kalmak istemediğinden ''Evet,'' diye yanıtlayıp indi arabadan. Şey mi yapsaydın Alpay Emir, hani bana sorsa mıydın acaba?

Ben de indiğimde arkadaki market poşetlerini indiriyordu. Her yer karanlık olduğundan ve sokak lambası da biraz uzakta kaldığından her yer zifiri karanlıktı. Telefonumun ışığını açtığımda Alpay Emir cebindeki anahtarı almamı istemişti.

Anahtarı alıp kapıyı açtığımda dışarısı ne kadar soğuksa içerisi de öyleydi, maalesef.

Kapıyı açtıktan sonra elindeki poşetlerle Alpay Emir'in içeri geçmesini beklemiştim çünkü buradan gitmeden önce genelde bir şey olmaması adına her şeyi kapatıp giderlerdi, elektrik gibi. Alpay Emir kapının yanında bulunan beyaz küçük kutudan tuttuğum ışık sayesinde şalteri açtıktan sonra poşetleri tekrardan kavradı. Geçtiği gibi arkasından ben de girip koridorun ışığını yakmış telefonum şarjı bitmesin diye ışığını da hemen kapamıştım.

''Yavrum, bi' baksana.''

Kapının önünde durmuş telefonuma bakarken Emir'in seslenmesiyle mutfakta olduğunu tahmin ettiğimden yanına gitmiş neden seslendiğine bakmıştım. Poşetlerin bazıları yerde bazıları da tezgâhtaydı.

Geldiğimi fark edince bana bakmadan ''Poşetleri şimdilik koydum buraya, sonra hallederiz.'' derken bir yandan da fişe takılı olmayan buzdolabının fişini takıyordu.

''Şunu taktıktan sonra sobayı yakalım, başka türlü ısınmaz burası.''

Aslında fazla soğuktu evet ama akşam akşam sobayla falan uğraşmaya da gerek yoktu bence. Petekleri yaksak hayatta ısınmazdı burası. Büyük odada kömür sobası varken küçük oda için elektrikli bir ısıtıcı vardı ek olarak, onu yakarsak bence sıkıntı olmazdı şimdilik.

''Küçük odadaki ısıtıcı duruyorsa onu çalıştıralım, yetmez mi?''

Dolabın fişini taktıktan sonra geri yerine itmiş yanıma geldikten sonra eli alnımı bulmuştu. Birden böyle yapınca şaşırmıştım doğrusu, ''Dün zaten üşüdün yavrum, bir de burada kapma şifayı.'' dedikten sonra elini alnımdan çekmiş elinin yerini dudakları almıştı.

Gözlerimin de eşzamanlı olarak kapanmasına engel olamadım. Onun dudakları ne zaman tenimle temas etse ben de içimdeki Defne de daha fazlasını istiyordu.

''Ben bir bakayım dışarıya.'' dedikten sonra geçip gitmişti yanımda. Soba için odun alacaktı büyük ihtimalle.

Ben de böyle hareketsiz durunca daha bir soğuk hisseder olmuştum. Daha fazla hareketsiz kalmamak adına yavaştan poşetteki şeyleri çıkarmaya başlamış yerinin sabit olduğu şeyleri yerleştirmeye başlamıştım. Üzerimdeki monta rağmen soğuğu hissetmek ellerimin kızarmasına neden olmuştu. Alpay Emir gideli beş dakika ya olmuştu ya da olmak üzereydi ki kapı arasında onun bedenini gördüm. ''Bizimkiler odun almış ama kırmak gerek onları,''

Akşam akşam bu soğukta dışarıda bir de onlarla uğraşsın istemiyordum. İllaki kullanmak için kırılacaktı evet ama en azından şimdi yapmasındı. Zaten yorgundu bir de bunlarla uğraşsın istemiyordum. Hem açtı da büyük ihtimalle.

''Uğraşmasan mı şimdi? Yarın sabahtan halledersin olmaz mı, hem ben acıktım sen yedin mi bir şeyler?''

Sorularımı peş peşe sıraladığım sırada et ve kıymayı buzdolabına koymak için ayrıldım tezgâhtan. Kapının yanındaki dolaba elimdekileri koyduğum sırada aslında Emir de yorgunluğunun farkındaydı bence. Çünkü omzunu kapı kenarına yaslamış kızarmış gözleriyle bana bakıyordu

Hemen yanındaydım dolabın kapısını kapatırken. Birden beni kendine çekip yanağımdan derince öpünce soğukmuş açlıkmış çıktı gitti aklımdan.

''Ne yapıyorsun ya?''

Burnunu yanağımdan boynuma doğru indirdiği sırada ben de kolunu daha doğrusu montunu sıkıyordum. Üstelik sesim öyle bir çıkmıştı ki sanki 'ne yaptığını biliyorum aslında keşke daha fazlasını yapsan' der gibiydi.

O da cıvıldayarak çıkan sesimi fark edip iyice sıkılaştırdı belimdeki kolunu. ''Gerçekliğini kontrol ediyorum.''

Gülmüştüm böyle söylemesine. Anlıyordum aslında onu. Yanımdayken ben de öyle düşünüyordum çünkü. Sanki bir rüya görüyordum da biri gelip kaldıracak gibiydi. Bundan da oldukça korkuyordum tabi.

Değil kolları arasında olmayı düşlemeyi onun bana böyle güzel gülmesini bile beklemiyordum.

Beni sevdiğine ihtimal vermediğim adamın ihtilali olmuştum.

Beraber bir değişim içindeydik ve bu değişim... Pardon, değişim içinde değildik aslında. Aksine kendimizi o kadar değiştirmiştik ki birbirimizi bulduğumuzda bu değişime bir son vermiş gerçek hallerimize bürünmeye başlamıştık.

Boynumdaki yüzünü geri çektiğinde yüzümdeki tebessümü ondan saklamadım. Soğuk elim yanağıyla buluştu ama soğukluğuna laf bile edemedi çünkü onun yüzü de benim ellerimden farksızdı. Aslında boynuma değince fark etmiştim bunu ama huylanıp geri kaçmak istesem bile yapmadım, yapamadım.

Avucum onun yanağını okşarken boynumu yana, omuzumun üzerine eğip annesinden şirinlikle ikinci çikolatayı yemek için izin isteyen Ezgi gibi konuşmuştum.

''Gerçek miymişim bari?''

Ben böyle kısık sesle biraz da cilveyle konuşunca içli bir nefes çekmiş güzelim gözleri de dudaklarıma ilişmişti.

Alpay Emir, soğuktan belki de hafif mora çalan dudaklarıma bakınca bu sefer aptal gibi davranmamak için dilime sahip çıktım.

Çıktım da yetti mi ki bu?

Yetmedi elbet. Bu sefer de hafif aralandı dudaklarım. Böyle olunca da anında bakışları tekrar gözlerime çıktı. Gözlerimiz buluştuğu gibi de ''Defne'' diye uyarmadan edemedi beni.

Adımın son harfini birazcık uzatmasından belliydi aslında uyardığı kişinin ben değil de kendi olduğu.

Uyarmıştı, uyarısını yapmıştı ama yine de yüzünü yüzüme yaklaştırdı azıcık. Böyle olunca da ben gittim diğer Defne geldi.

Hani şu aklı fikri başka şeylerde olan...

Biraz daha yaklaşmadan önce ''Bakayım'' dedi, sonra devam etti sözlerine ''Gerçek misin değil misin?'' diye.

Gözlerini gözlerimden ayırmadı, ayırmadığı için ben de mıhlanıp kalmış gibi kaçıramadım kara gözlerimi onun yeşillerinden. Sıcak nefesi dudaklarımın üzerine düştü önce, sonra da gözlerim kapandı anında. Çünkü anlamıştım olacakları, önce nefesi geldi şimdi dudakları gelecekti...

Ben yutkunmamak için kendimi zor tutarken asıl yapmamak için kendimi zor tuttuğum şey yakasından tutup 'hadi ya ne uzattın he' dedikten sonra çekmekti aslında.

Sanki film çeviriyorduk Alpay Emir. Altı üstü buz gibi soğuk evde, köy gibi bir yerin ortasında öpüşecektik kurmaya çalıştığın atmosfere bak.

Bu kesin mum falan olsa onu da yakardı da yoktu galiba.

Alsa mıydık acaba?

Ben kendi içimde öptü öpecek hesaplaması yaparken dudaklarıma değen yumuşak dudakları değil kemikli çenesiydi.

Sonra birden bire ne olduğunu anlayamadan yumuşacık yanağımın üzerinde onun keskin dişlerini hissettim.

Refleksle kendimi geri çekip çığlık attığımdaysa onun erkeksi kahkahası ilişti kulaklarıma.

Elim acıyla yanan yanağımı buldu önce, sonra da ateş saçan gözlerim onun haylazlıkla parıldayan fenalıkla yanan hiç de güzel olmayan gözleriyle buluştu.

''Hayvan mısın ya ne yapıyorsun!?''

Az önce cilveyle ne yaptığını soran Defne; şimdi hafif ağlamaklı, hayallerinin derin sulara gömülmesinin sebebiyle de birazcık kızgın bir sesle konuşmuştu. Bir de bağırarak tabi.

Az önce birden bire yanağımı dişleyen adamın dişleri arasında şimdi kendi alt dudağı vardı. Hani bir ara benim dişlerimin arasında olan...

Herif yanağını koparmış sen hâlâ aşna fişne derdindesin Defne!!!

''Gerçekmişsin. ''

Elim yanağımda ağzım bir karış açık ona şaşkınlık ve kızgınlıkla bakıyordum. Bir de hâlâ kollarındaydım maalesef. Bunun farkına varınca çırpındım zaten çıkmak için. Yanağımdaki elimi de çekip koluna koydum kollarını çözmesi için. Gözleri ısırdığı yere ilişti.

''Kopardın yanağımı, bir de dalga geçiyorsun. Çekil şuradan ya.''

''Çok şükür, gerçeksin.''

Kolları arasından çıkmama izin vermeyince ''Alpay Emir bıraksana!'' diye direttim ama bir kulağından girip bir kulağından çıktı bu dediğim. Hatta belki hiç ulaşmamıştır bile kulağına.

Küskünce çıkan sesimle ''Çekil, üşüdüm burada zaten.'' deyip tekrardan hareket ettirdim kendimi.

Yalan, az önce dudakların dudaklarıma kavuşacak diye yanıyordum ama böyle diyeyim ki bırakasın beni.

Onun güzel eli nasıl tasvir edilirdi bilmiyordum. Yanağıma uzanan o güzel ele el deyip geçmek de gelmiyordu içimden. Isırdığı yerde gezdi başparmağı, ''Dişlerim kamaştı.'' dedi orayı öpmeden hemen önce.

''Dayanamadım, ne yapayım? ''

Çözdü kollarını, serbest bıraktı beni. ''Petekleri yakayım, evin havası kırılsın.'' dedi. O da biliyordu sadece onun ısıtmayacağını. ''Elektrikli ısıtıcıyı da yakayım, sen de battaniye al odadaki dolaptan. Daha fazla kalma böyle ev ısınana kadar.''

Kötü kötü baktıktan sonra bir şey demeden mutfak tezgâhına geri yöneldim. İkimiz de açtık ve en hızlı ne yapılacaksa onu yapacaktım artık. Ayrıca mutfakta ocak başında uğraşmak ısıtacaktı az da olsa.

Makarna için ocağa su koyduğumda suyun bile buz gibi soğuk olmasına pek şaşırmamıştım aslında. Birçok şeyin yerini biliyor bulamadıklarımı da dolaplara bakarak bir şekilde buluyordum işte.

Makarnayı tencereye koymadan önce montumun cebindeki telefonum çaldı. Abimin aradığını gördüğümde aslında dikkatimi çeken ilk onun adı değil hemen üstteki saatti. Ne ara yediye gelmişti şaştım kaldım.

Aslında telefonu açmak gibi bir niyetim yoktu ama bir daha rahatsız etmemesi için açmaktan başka çarem de yoktu.

Telefonu açıp kulağımla omzum arasına sıkıştırdım.

''Neredesin sen?''

Onun saçma sorusuna karşılık soğuk bir sesle ''İyiyim, sen nasılsın?'' derken makarna paketini açmış yarısını tencereye boşaltmıştım.

''Defne! Delirtme beni. Neredesin?''

Merak ettiği nerede olduğum değil de kimle olduğumdu aslında.

''Alpay Emir'leyim, merak ettiğin buysa eğer. ''

Cümlemi tamamlayamadan zaten ilk onun adını duyunca kızmaya başlamıştı.

''Defne dün bir bugün iki. Kızım senin amacın beni çıldırtmak mı lan?'' diye kızgınlıkla sorunca bu konudan sıkıldığımı fark ettim.

Tencereye biraz yağ biraz da tuz eklerken ''Öf, lanlı lunlu konuşma benimle.'' diye sitem edemeden de duramadım. Abim ise sanki bir şey dememişim gibi devam etti kızmalarına. ''Bekliyorum, bir saat içinde evde olacaksın Defne.''

Pardon?

Ona cevap vereceğim sırada Alpay Emir girmişti içeriye. Pencerenin altında bulunan peteğin kolunu çevirmişti ''Babamın haberi var. Sorsana ona nerede olduğumu, gelemem hiçbir yere.'' diye umursamazca konuşmam delirtiyordu abimi.

Dün ettiği laftan sonra bendeki sınırı o kadar düşmüştü ki bundan sonra ne dese bir kulağımdan giriyor diğerinden çıkıyordu.

Kaynayan suyu makarnanın üzerine çıkacak şekilde döktüğümde Alpay Emir yanıma gelmiş omuzumla kulağım arasındaki telefonumu alıp kendi kulağına koymuştu. Hemen arkamda eli belimdeyken ona sinirli olsam da pek bir şey yapamamıştım.

''Niye rahatsız ediyorsun Giray?''

Resmen abimi çıldırtmak için hiçbir şey yokmuş gibi davranıyor trip atar gibi konuşuyordu. Bu haline gülmek isterdim ama sen sevdiğim adam değil yanağımı kopartan adamsın şu an Alpay Emir, üzgünüm.

Elinin hapsinden kurtulup dolaptan tavuk göğsünü çıkarıp tezgâha koymuş montlu kollarımı hafif çekip ellerimi de yıkadıktan sonra tavuğu doğramaya başlamıştım.

''Oktay amcanın haberi var, bu gece buradayız.''

Söylediği hesap vermekten çok hesap sormaktı aslında. Hani şey gibi, babası biliyor sana ne oluyor?

''Giray siktir git bu kız 13'ünde değil 23'ünde...''

Tavukları doğradıktan sonra ocaktaki tavaya koyduğumda hem ocakların yanmasından hem de yanan peteklerden ötürü ısınmıştı içerisi. Ellerimi yıkayıp üzerimdeki montu çıkardığımda hala bir şeyler diyordu Emir, abime.

''Gelirsen başım gözüm üstüne, yersin yemeğini içersin çayını. Sonra da siktir olup gidersin.''

Alay ediyordu abimle. Büyük bir ihtimalle o da buraya falan geleceğini söylüyordu.

Ocaktaki yemekleri karıştırırken burnuma gelen kokular açlığıma açlık katıyordu. Tavuğa birkaç baharat eklediğimde Alpay Emir telefonu kapamış masanın üzerine koyduktan sonra kendi montunu da çıkarıp sandalyenin sırtına asmıştı.

Kesme tahtasını yıkadığım sırada arkamda bitip ellerini belime sarması ve yanağını ısırdığı yanağıma dayayıp ''Tavırlı mısın sen bana?'' diye sormuştu.

Çeşmeyi kapatıp kenardaki havluyla elimi kuruladığımda hala aynı yerdeydik. ''Çekilsene şuradan ya.''

''Yavrum, yapmasan mı böyle?''

Alpay Emir asıl sen mi yapmasan böyle? Sonuçta dört duvar arasında sen ben yalnızız ve benim aklıma hiç normal şeyler gelmiyor. Gelmediği gibi de benle resmen oynuyorsun.

Bunların hiçbirini diyemedim tabi. ''Ya sen beni buraya yemek yaptırmaya mı getirdin? Karıştırsana şunları.'' derken aslında yine ben karıştırmak için hareketlenmiştim. Belimdeki kollarını gevşetip beni rahat bıraktığında kalçasını tezgâha dayamış kollarını göğsünde buluşturmuştu. Ben de hiç gerek yokken hâlâ tavukları karıştırmakla meşguldüm.

''Defne, dün Giray yanımda sen varken aramasa senin için bekleyecektim.''

Beklediği konuya direkt girmişti sonunda.

Ona bakmak istemiyordum çünkü baktığım gibi bende yelkenler iniveriyordu. Bakmadım da zaten o da zorlamadı. Yerinde doğrulup tabakların olduğu rafı açıp iki büyük servis tabağı çıkardı. Bu sırada da tok sesini duyurmaya devam etti. ''Olan oldu. Ben memnunum bu durumdan, burada olmandan...''

Ben o durumu unutmuştum bile, yani haklıydı sonuçta. Gizli saklı bir şeyler yapsak gerçekten de daha kötü olacaktı. Üstelik hiç mi hiç beklemediğim bir şey olmuş babam hiçbir şey söylememişti. Sebebi ise Emir'di elbet. Düşündüm de başkası olsa değil aynı evde yalnız kalmak, bir yere bile gönderir miydi beni? Asla.

Gerçi bence yalnız olduğumuzu bilmiyordu ya hadi hayırlısı.

''Sana çok kırıldım, sırf abimle konuşmak için acımasızca dile getirdin bir de 'bunun için bana tavır yapacaksan yap diye' ama dua et bu iş senden çok benim işime yaradı.''

Makarnanın altını kapatıp ona döndüğümde yüzündeki ufak yaraları tekrardan görünce ona karşı gelemiyordum ki zaten.

Elimden tutup beni kendine çektiğinde bu sefer engel olmadım. Kollarımı kaldırıp kendi boynuna doladı ve biraz emrivaki bir sarılma yaşattı bize. Saçlarımı omzumda toplayıp boynumu açıkta bıraktığında istemiyorum ama sen yan cebime koyabilirsin sevgilim havasında takılıyordum o sırada.

Dudaklarını boynuma bastırdıktan sonra geri çekilmemiş olduğu yerde konuşmuştu. Ama sesi dudaklarının boynumda olması sebebiyle boğuk ve anlaşılmaz çıkıyordu. Boynundaki elimi ensesindeki saçlara çıkardığımda niyetim onu oradan uzaklaştırmaktı. Homurdanıp duruyordu, ne dediğini anlamayınca da merak ediyordum.

Parmaklarım son zamanlarda biraz uzayan saçları arasına girmiş çok sert olmayan bir tutuşla saçlarından tutup geri çekmişti.

''Ne dediğini anlamıyorum, sonra merak ediyorum.''

Bu sefer homurdanan ben olunca tekrar bastırdı dudaklarını boynuma ama bu sefer güldü ki dudaklarının hareketinden anlaşılıyordu bu.

Kendisini geri çektiğinde bakışları yüzümde dolandı, ''Konuşuyorum öyle, boş ver.'' dediği sırada sırtımdaki eli kalçama kadar indi ve orada kaldı.

Dokunuşları tehlikeli yerlerde gezse de bence biliyorduk ikimiz de bir şeylere kalkışsak sonunda bizim başımız yanacaktı. Bu yüzden de mesafeli olmak en iyisiydi. Şey, bu mesafeli halimizdi yani.

Tavadan sesler gelmeye başladığında ayrıldım kolları arasından. Tavuğun da altını kapattığımda Alpay Emir'in telefonu çalmıştı.

Sandalyenin sırtına astığı montunun cebinden telefonunu çıkardığında arayan her kimse hiç de memnun değildi.

''Efendim?''

Şaşırdım kaldım birden. Az önce benimle haylazca konuşan adam gitmiş karşısındakine sanki yasak bir şeyi yapmış da onu aramış gibi davranıyor, her kim aradıysa katı bir sesle konuşuyordu.

Vallahi ben olsam geri kapatırdım.

''Şehir dışındayım, gelemem.''

Pek ses çıkarmadan çatal, kaşık, bardak çıkarırken Alpay Emir, kaşları çatılmış halıya bakıyordu konuşurken.

''Yarın da yokum, evden çalışacağım. Gönderin, inceleyeyim.''

Önceden ayarlamıştı, yani bugün burada kalacağımızı. Keşke bana da söyleseydin ya. Yarın burada hiç çalışmak istemiyordum ki zaten bilgisayarım hiçbir şeyim yanımda değildi. Görüşmeleri ertelesem bir sorun olacağını düşünmüyordum. Yemekten sonra ilk işim bunu halletmek olacaktı.

Mutfak sıcaktı ama odada ısıtıcı da yandığından daha sıcak olacağını biliyordum. Buranın soğuğu da bir farklıydı ya. Evin dört bir yanının da açık olmasından sebepti sanırım bu.

''Tamam, bekliyorum.''

Tabaklara yemekleri koyduğumda Alpay Emir telefonunu kapattıktan sonra montunu giyince şaşırmıştım. Gidecek miydi yani?

''Bir yere mi gideceksin?'' diye sorduğumda yanıma gelip şakağımdan öpmüş ''Arabadan bilgisayarı alacağım. Sen geç, ben gelince getiririm tabakları.'' demişti.

Mutfaktan çıktığında tabakları ve diğerlerini ona bırakmamış, tepsiye koyup küçük odaya girdiğimde içerisinin hamam gibi olduğunu görmüştüm. Girdiğim gibi resmen kemiklerim bile ısınmıştı. İçecek ve bardakları da Emir getirir artık diye çıkmadım odadan. Elektrikli ısıtıcıyı kapattıktan sonra kenardaki dikdörtgen orta sehpayı kanepenin önüne çekmiştim.

Kapı sesi geldiğinde Alpay Emir elinde bilgisayar çantası ve iki büyük beyaz kâğıtla girmişti içeriye.

Elindekileri diğer kanepenin üzerine koyduktan sonra montunu çıkarmış asmak için de çıkarken odadan gülerek ama beni sinirlendirerek şunları söylemişti. ''Gözünü seveyim uzak dur yavrum şunlardan.''

''Anne geliyorum işte, niye zırt pırt arıyorsun ya. Yoldayım.''

Çıldıracaktım vallahi. Dersim bitince birkaç arkadaş toplanıp bir kafeye geçmiş orada biraz vakit geçirdikten sonra da ayrılmıştık. Annem ise eve biraz geç kaldığımdan yakınıyordu. Onun derdi geç kalmam değildi aslında Serap teyzenin yarın misafirleri vardı da annem de ona yardıma gitmemi istiyordu. Emel abla hamileliğinin son aylarını yaşarken ona iş bırakmak istemiyordum elbet. Serap teyze buna gerek yok dese de annem ortaya lafı atınca ben de bir şey olmaz gelirim diye söylemiştim işte.

Annemin çabuk ol laflarını duymazlıktan gelmiş adımlarımı yine de hızlandırmıştım.

On dakika sonra Serap teyzelerin kapıda belirdiğimde elimdeki kitapları bir ara eve uğrayıp bırakmayı düşündüm ama daha fazla geç kalmamak adına zile basıp beklemeye başladım.

Kapı açılmış ben de içeri girebilmiştim sonunda.

Burnu karnında tabirine uyan Emel ablayı kapıda görünce biraz kızmıştım aslında bu haline.

''Sen niye açıyorsun ya kapıyı, başka kimse yok mu?''

Bu halime gülünce daha da çatılmıştı kaşlarım. Sonuçta bir bebek taşıyordu ve biraz da zorlanıyordu bu durumda. Yıllar sonra gelen bebek hepimizin şimdiden gözbebeği olmuştu sonuçta.

''Gel geç içeri. Bizimkiler mutfakta, dalmışlar konuşmaya kimse duymayınca kalktım işte ben de.''

Üzerimdeki elbiseye dikkat ederek eğilip ayakkabılarımı çıkarmış sonra da girmiştim içeriye.

Mutfağa geçmeden önce Emel abla ile nasılsın neler yapıyorsun diye konuşurken ellerimi yıkamış saçlarımı toplamış öyle girmiştim mutfağa.

Serap teyze yarınki misafirleri için şimdiden börek açarken annem de masada oturmuş sarma sarıyordu.

''Kolay gelsin.''

Annemin gözleri üzerimdeki elbisede dolanıp sabahki tepkisini korurken Serap teyze samimiyetle gülümseyip ''Hoş geldin güzel kızım, aç mısın?'' diye sormuştu.

Açtım aslında, aç karnına kahve içince daha da aç hissediyordum kendimi.

''Ay açım aslında, bir şeyler yedikten sonra yardım etsem size?''

Emel abla elini sırtıma koymuş bu halime gülümsemişti. ''Çık yukarı, terasta her şey. Biz de az önce yedik.''

Yalnız mı yiyecektim şimdi? Ama Emel ablaya da tekrardan hadi o merdivenleri çık diyemezdim.

''Tamam, ben çıkayım o zaman.''

Emel ablayla mutfaktan çıktığımızda kenara koyduğum çantamdan telefonumu almıştım yanıma.

''Emir yukarıda. Bugün evden çalışıyor. O da gününü buldu yani.'' deyip gülmüştü.

Cidden Emir abi bu nasıl şanssızlık? Evde misafir hazırlığı varken evde çalışılır mı?

''Tamam, merak etme rahatsız etmem kardeşini.''

İmayla söylediklerine karşı ben de imayla cevap vermiştim. Takmıştı bu da siz aslında yakışıyorsunuz, yok siz iyi anlaşırsınız.

Abla adam beni gördüğü yerde yönünü değiştiriyor, sen emin misin aynı kişiden bahsettiğimize?

Gözleri elbisenin açık yakasında, taktığım kolyede dolanırken kısık bir gülüş sergiledi. ''Tamam, rahatsız etme kardeşimi.''

Ben ne diyorum bu hâlâ neyi ima ediyor ya?

Yukarı çıkıp terasa girdiğimde masanın üzerindeki tabaklarda bulunan çeşit çeşit atıştırmalıklar aklımı başımdan almıştı. Boştaki tabağa birkaç kaşık makarna salatası ve börek koyup kimse olmadığından kanepeye rahat rahat oturmuş bir yandan kucağımdakileri yerken bir yandan da telefonda dolanıyordum.

Adım sesleri duyunca bakışlarım telefondan kalkmış kapı arasındaki Emir abiyi bulmuştu.

Hesap sorar gibi ''Ne yapıyorsun burada?'' demesine karşılık ona 'Yemek yiyorum kör müsün?' demeyi o kadar çok isterdim ki...

Allah'ın dağ ayısı ne olacak!

''Yemek yiyorum Emir abi görmüyor musun?''

Cevabım onun keyfini kaçırırken göz ucuyla üzerimi süzmüştü. Şey yapsaydın Emir abi, sen bu kıyafetle mi okula gidiyorsun deseydin bir de!

Derdi bu kıro. O zaten her şeyi derdi utanmadan.

''Sen bu kılıkla mı gidiyorsun okula?''

Ne demiştim?

Al işte abim bir bu iki. Abim laf eder ama pek bir şey demezdi ama bu bakışlarıyla öyle rahatsız ediyordu ki keşke laf etse de ben de cevabını verebilsem diyordum.

''Ne varmış kılığımda !?''

Benimle uğraşmak istemediğinden sebep bir şey dememiş masadaki termostan kendine çay doldurup odasına geri gitmek için çıkacaktı ki arkasını dönüp bana bakarak ''Şunlara sakın dokunayım deme Defne!'' demişti.

Neye dokunmamam gerektiğini anlamadığımdan gösterdiği yere baktım. Üç dört tane rulo halinde kâğıt vardı ve dik bir halde kenarda duruyordu.

İyi de o söylemese hiç fark etmemiştim bile. Şimdi o böyle söyledi diye gittiği gibi bakmak istiyordum.

Sırf bir an önce gitsin diye yarım ağız ''Kurcalamam bir şeyi merak etme.'' derken kızamıyordum da adama. Biliyordu belli ki huyumu. Ama hesap edemediği şey zaten uyarmasa bakmayacaktım.

Güvenemiyor gibi bakınca sakinliğim kalktı ortadan. Zaten bir an önce yemeği bitirip aşağı inmem gerekiyordu uğraştığım şeye bak.

''Tamam dedim ya. Dokunmayacağım. Ne bekliyorsun Emir abi?''

Homurdana homurdana çayından yudumlayıp gitti yanımdan. Ben de hızlıca tabağımdakileri yiyip bir bardak çay doldurdum kendime. Sonra da şu kâğıtlardan birini alıp açtım masanın boştaki yerine. Bakmamın sebebi anladığımdan değildi aslında. Sadece kenarında bulunan evlerin bilgisayar çizimi görüntüleri hoşuma gidiyordu. Birkaç defa daha görmüştüm bunlara benzer çalışmalarını.

Sol köşesinde bulunan bölümde renklendirilmiş resimdeki ev yapısı o kadar güzeldi ki vurulmuştum resmen. İncelediğim şey daha çok kabataslak çizilmiş şeylerdi.

Bahçe içinde bulunan müstakil evler renk renk çiçeklerle renklendirilmiş ağaçlarla yeşillik katılmıştı. Umarım şuradakiyle aynısını yaparlardı da...

Milletin oturacağı evlere bak Allah'ım!

Salaktım aslında. En iyisi özel üniversitelerden birine burslu girecektim kapacaktım zengininden birini oh hayata bak. Bu evlerde oturmanın başka açıklaması yoktu galiba. Çalışıp kendi paranı kazanma meselesi yalandı bence. Ben mesleğimi elime alsam ne olur yahu. Para biriktirene kadar yaşlanmış olurdum herhalde.

''Ne yapıyorsun kız?''

Emel ablanın sesi öyle korkutucu gelmişti ki bir an. Sanırım daldığımdan elim ayağım birbirine dolanmıştı.

Elimde hissettiğim ıslaklık umarım çay değildir. Allah'ım ne olur o aptallığı yapmamış olayım n'olur.

Gözlerim hızla önümdeki kâğıda düştüğünde bembeyaz kâğıdın üzeri bölge bölge ıslanmıştı.

Beynim durmuş kulaklarım işitmez olmuştu.

Adam sana ne dedi sen ne yaptın Defne!

Ağlasa mıydım ölü taklidi mi yapsaydım? Taklit yapsam ne olacak sanki en iyisi atayım kendimi şuradan aşağıya.

Emir abi işine o kadar düşkündü ki nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordum. Yani döve de bilirdi söve de bilirdi. Emel abla korkuyla elimi tutup çekmiş ''Yandın mı ablacım?'' diye telaşla soruyordu.

Çay çok sıcak değildi, olsa bile önemli olan bu değildi zaten.

Şaşkınlığımı ve telaşımı üzerimden atmıştım sonunda. ''Bittim ben!''

''Abla bittim ben, Emir abi kesin öldürecek beni ya.''

Sesim telaşlı çıkınca kadın da benim yüzümden telaşlanmıştı. ''Ablacım bir dur.'' diye beni sakinleştirmeye çalışıp koparttığı peçeteyle elimi siliyordu. Hemen ardından da kâğıdın üzerine bastırdım peçeteyi.

Biraz sesli konuşmuştuk ki Emir abi de gelmişti. Bağırıp çağıracağından dişlerim stresle dudaklarımı eziyor kendimi nasıl ifade edeceğimi düşünüyordum.

''Emir abi...''

Anlamıştı bir şeyler. Sinirle dudaklarını yaladığını ve burnundan soluduğunu görmüştüm. Bu onun sanırım kendimi zor tutuyorum deme şekliydi, bilmiyordum ki neye nasıl tepki vereceğini.

Bakışlarındaki şey zaten biliyordum başıma böyle bir şey geleceğini mi demekti yoksa öldüreceğim seni mi?

''Vallahi yanlışlıkla oldu.''

Elim kolyelerimde çekiştirip duruyordum acaba boğsa mıydım kendimi?

''Defne...''

Yalnız sen böyle öldürecekmiş gibi bakıp sesini de buz gibi soğuk tutunca ben korkmadan edemiyordum ki.

''İn aşağı.''

''Emir abi gerçekten...''

Emel abla sakin tutmaya çalıştığı sesiyle ''Güzelim hadi,'' deyip beni çekiştirmeye başlamıştı. Sanırım o da kardeşinin nasıl tepki vereceğini bilemiyordu.

Keşke bağırıp çağırsaydı da böyle soğuk soğuk cevap vermeseydi. Zaten beni pek sevmiyordu bir de ben böyle yapınca iyice nefret ediyordu kesin benden.

Bağırmadı ama bağırmış gibi de bir etki bıraktı söyledikleriyle.

Kenara çekilip eliyle terasın kapısını göstermiş dişlerinin arasından ''Çık şuradan.'' demişti.

Aklıma gelenlerle utançla kızarırken söylediklerine kızamadım bile, yine de uyarmadan duramadım. Arkasından bağırmak zorunda kalmıştım ben de.

''Alpay Emir!''

İçeri elindeki bardaklar ve içecekle gelmiş yanıma otururken sakin bir sesle uyarmıştı beni. ''Ciddiyim Defne, bak bunların ikincileri de yok yakma başımı.''

Yakacaktım ben senin başını da haberin yok senin. Utanç falan gitmişti birden. Hem suçluydum hem güçlü.

Yanımdaki bedeni masadaki yemeğe uzandığında ben kaşlarımı çatmış ona bakıyordum. ''Sen sokmuştun aklıma be. Ben görmemiştim bile onları.''

Üç dört yıl önce olan şeyin savunmasını şimdi yapıyordum resmen.

Sinirlenmem hoşuna gitmiş gibi keyifle gülmüş bedenini bana yöneltip yanağımı öpmüştü. Yanağımı öptükten sonra kendini azıcık geri çekmiş yüzü yüzümde öyle konuşmuştu. ''Bilmiyorum sanki ben seni, gördüğün gibi açıp bakacaktın.''

Onu omuzundan itip ''Öf ya, hatırlattığın şeye bak cidden. Tüm keyfimi kaçırdın.'' demiş tabağımı önüme çekmiştim. Küskün bir çocuk gibiydim ve bu onu aşırı neşelendiriyordu. İçecek doldurduğu bardağı önüme koyduğunda ''Keyfini yerine getireceğim ben senin.'' demişti imalı imalı.

Sakin ol Defne.

Dört duvar.

Sen.

Alpay Emir.

Yalnızsınız.

Sakin ol Defne.

Konuyu değiştirmek adına yemeğimi yemeye başlamadan önce üzerindeki kıyafetlere bakmıştım. Kumaş pantolon, gömlek nasıl rahat ediyordu böyle? ''Sen rahat mısın böyle, değiştirmeyecek misin üzerini?''

O da yeni farkına varmış gibiydi aslında. Kalkıp değiştirecekti ama yemekler soğuyacağından sonra değiştirmesini önermiştim.

Ben kanepede bağdaş kurup tabağımı kucağıma almış ona doğru otururken o da yanımda masanın üzerindeki yemeğini yiyor beni dinliyordu.

''Niye söylemedin burada kalacağımızı?''

Yani söylese belki çekinir istemezdim ama onunla yalnız olmayı sevmiştim. Hem, onunla konuştuktan sonra hiç yalnız kalamamıştık ki. Ya biri görecek ya da aman geç olacak eve gideyim telaşından uzun uzadıya konuşamamıştık bile.

''Kalacaktık evet ama yalnız olacağımız sonradan kesinleşti.''

Herhangi bir cevap vermediğimi görünce devam etti konuşmaya. ''Senin için sorun olmaz diye düşündüm. Yarın evden çalışacaktın zaten.''

Ya bana daha çok kendine göre plan yapmışsın gibi geldi de neyse.

''Sorun değil elbet ama ne bileyim söyleseydin keşke. Bilgisayarım falan yanımda değil.''

''Yarın birkaç telefon görüşmesi yapacağım o sırada benden halledersin.''

Daha fazla uzatmak istemedim aslında yani onunla böyle yalnız kalmışken bunları mı konuşacaktım cidden. Zaten yarınki görüşmeleri de erteleyecektim.

Ona sormak istediğim onca şey varken konuyu birden bire değiştirmek istemedim aslında. Bu yüzden de Elif'i sormak daha mantıklıydı.

''Ne olacak şimdi? Yani Elif buraya gelince...''

Kızın rahatını belki de güvenliğini düşünmek için burayı düşünmüştü ama sonuçta mahalleye de gelebilirdi değil mi? Belki bizde kalırdı belki onlarda. Onlarda dedim gerçi ama Serap teyze evde iki bekâr erkek varken asla müsaade etmezdi buna.

Annemler bundan haberdar olsa asla karşı gelmez Elif'e kol kanat gererdi. Yani sonuçta Elif burada yalnız kalmak istemezdi belki. Ya da biri gelir de onu götürür falan diye korkar mıydı acaba? Durumun ciddiyetini pek bilemediğimden kendimce teoriler üretiyordum sadece.

''Yavrum, kolay değil öyle kafasına göre iş yapması.''

Anlamayan gözlerle ona bakıp yemeğimi yemeğe devam ettiğim sırada konuşmaya devam etti. ''Evlilik falan yok ortada, kafalarına göre iş yapmışlar. Birine hazırlatmışlar nikâh defteri falan. Kız karşı çıkmasın diye galiba...''

Hoşnutsuza kafasını bana çevirip konuyu kapamamı ister gibi baktı. ''Defne, inan şu konuyu konuşmak istemiyorum. Bir şekilde halledilecek işte. Adamlar kendini madrabaz sanıyor sanki.''

Telefonu çalmadan önce yüzüne sinsi bir gülüş yerleştirip ''Ayrıca seninle burada yalnız kalmışken bunu mu konuşacağım.'' demişti. Benim bir şey dememe kalmadan telefonu çalınca rahatsız olduğunu belli etmekte hiçbir sakınca görmedi. ''Sikeceğim ama... Bir rahat verin.''

Ettiği küfre sinirlenemeden yüzündeki ani değişime gülmeden edemedim.

Telefonu yanıtladığında iş yerinden aradıklarını anlayabiliyordum konuşmalarından. Bizzat küfredemese de rahatsız olduğunu belli etmekten hiç çekinmiyor karşısındaki her kimse beceriksizlikle suçlayıp yine de halledeceğini söylüyordu.

Telefonu kapattıktan sonra kalkıp bilgisayarını çıkarmış masada tabağının yanına koyup açmıştı.

Bilgisayarının açılmasını beklerken ''Sevdiğim kadın yanımdayken benim uğraştığım şeye bak.'' demiş ardından da kısık sesle edepsiz bir küfür eklemişti.

Sesli gülüşüm duvarlara çarpıp ortama ses olurken Alpay Emir çatık kaşlarıyla omzu üzerinde bana dönmüş bir de bana sinirlenmişti. ''Ne gülüyorsun, kızım?''

Huysuzluğu öyle tatlı gelmişti ki gözüme kendimi tutamamıştım, ne yapayım?

Haklıydı aslında, gün içinde çalıştığı yetmiyormuş gibi bir de rahatsız edilmesi hiç hoş değildi ama bu duruma da ne denirdi ki?

Ona belli etmek istemedim ama ben de bozulmuştum bu duruma. Yani konuşuruz ve ben de aklımdaki tüm soruları ona sıralar cevaplarımı alırım sanıyordum.

''Çok sürecek mi işin? Yani çalışman işte...''

Bıkkınca bir nefes verip gözleri bilgisayarda ilgisi bendeyken yanıtladı beni. ''Böyle olsun istemezdim güzelim, çok sürmez ama. Bir sıkıntı var diyorlar ona bakacağım sadece...''

Gözlerini kısıp biraz eğilerek ekranı incelediğinde ara vermişti söylediklerine. Her ne görüyorsa, baktığımda benim gördüğüm anlaşılmaz birkaç şablondu, hiç hoşuna gitmemişti. Eli ondan bağımsız yakasına gitmiş zaten açık olan iki düğmesine iki açık düğme daha eklemişti. ''Çıkmadan önce aceleyle tamamladığım bir şey vardı, gözden kaçmış sanırım.''

Açıklaması benim için yeterli olsa da onun bunlarla uğraşmasını istemeyecek kadar bencil değildim. Aslında bencildim, yanındayım ve sen bunlarla mı ilgileniyorsun diye düşünecek kadar bencildim ama bunu ona söylememe hiç gerek yoktu. Çünkü onun da bu durumdan hiç hoşlanmadığını biliyordum.

Ben tabağımdakileri bitirmiştim ama Alpay Emir hem önündeki bilgisayarla ilgileniyor hem de içi hiç rahat değilmiş gibi benimle konuşmaya çalışıyordu. Onun bu çabası elbette hoşuma gidiyordu ama benimle ilgilenmeden sadece önündeki işi halletmeye çabalasa daha çabuk bitirmiş olacaktı.

Daha fazla oturmamak adına kalkıp tabakları mutfağa götüreceğim sırada Alpay Emir birine telefon etmiş birkaç şey hakkında konuşuyordu.

Mutfağa girdiğimde her yer daha da ısınmışı. Alpay Emir neye sinirlendiyse sesini yükseltmiş küfretmemek için kendini zor tutuyordu ki tane tane konuşmaya çalışıyordu. Yanına hemen gitmektense Melih'i arayıp ilk gününün nasıl geçtiğini sorabilirdim aslında. Dünkü halimizden ötürü aklıma gelmemişti bile.

Telefonumun şarjı azalıyordu ve tek isteğim burada şarj aleti olmasıydı. Melih'i arayıp telefon kulağımda içeri girdiğimde Emir kimle konuştuğumu merak ederek bakmış karşısındakine de cevap veriyordu.

''Melih ile konuşacağım,'' dediğimde karşı tarafı onaylayıp kapattı telefonunu.

''Rahatsız olur musun sesten?'' Eğer rahatsız olursa kapatırdım yani Melih'in suratına, başka odaya gitmekle uğraşamazdım.

''Melih'inkinden evet, seninkinden hayır.'' dediğinde gülmeden edemedim. O sırada Melih de açmıştı zaten telefonu.

''Bir şey mi oldu?'' Asıl sana mı bir şey oldu böyle telefon mu açılır, diyemedim tabi.

''İlla bir şey mi olması lazım Melih?''

Ona atarlanmamı göz ardı edip gayet normal bir durummuş gibi açıkladı kendini. ''Abimle değil misin, ondan öyle dedim.'' deyince uzatmak istemedim. Kısaca o varken beni niye arıyorsuna getiriyordu lafı.

Emir'i anlayışla karşılamaya çalışan tarafım başka bir kenara çekilmiş diğer Defne geri gelmişti. Biraz şikâyetçi çıkan sesimle cevapladım Melih'i.

''Ben abinleyim de... O benimle değil.''

Alpay Emir bu söylediğimle hızla bana dönünce zaten onun üzerinde olan gözlerim onunkilerle buluştu. Ne diyeceğini bilemez gibi baktıktan sonra ''Çok az bir işim kaldı...'' deyip tepkimi ölçmek istemişti. Sen böyle kendini açıklamaya çalışınca pek bir tatlı gözüktün ama gözüme.

Melih ise o sırada beni anlamadığını söylemişti.

''Çalışıyor işte Melih, neyse boş ver. Sen ne yapıyorsun dün nasıldı?''

Söylediklerime karşın kısık sesle gülmüş, ''Sen şimdiden böyleysen... Daha çok ağlarsın yalnız.'' demişti.

O ne demekti şimdi?

''Niye ağlayacakmışım?''

Alpay, koltuğun bir ucunda oturmuş koltuk başlığına dayalı eline başını yatırmış eliyle alnını sıvazlayıp diğer eliyle de klavyeye komut veriyordu. Onu böyle izlemek... Birden bire gözüme aşırı hoş gelmişti.

Yanlış bir şeyler mi görüyordu bilmiyorum, zaten düz bir ifadeye sahip yüzü ara ara geriliyor kaşları çatılıyordu. Sıkıntıdan açtığı düğmelerinin ardında gözüken göğsünü dile getirmek bile istemiyordum.

''Ben kendimi bildim bileli bu, eve iş getiriyor, yani sen buna takıldıysan eğer...''

Duyduklarımla benim de kaşlarım çatılınca buna ek moralim de bozulmuştu. Tamam, işini seviyor falan ama eve iş getirmek de neyin nesiydi Alpay Emir?

Melih ise beni daha da çok sinir etmek ister gibi alaycılık barındırdığı sesiyle konuşup duruyordu.

''Benim de iyiydi işte, yani hiç yoktan iyidir. Boş geçti ilk günüm oturdum öyle de bugün yoğundu.''

Kısa bir sessizlik yaşandığında ''Sen şimdi boş boş oturuyorsundur,'' deyip sinirimi bozuyordu. Koltukta bağdaş kurarak oturduğumdan ayağım uyuşmuş gibi olmuştu Alpay Emir'i rahatsız etmeyecek gibi dizlerimden kırarak bacaklarımı ona doğru uzattığımda gözleri bende olmasa da şaşıracağım bir harekette bulunmuş ayaklarımı kucağına çekip ayak bileğimi tutmuştu.

O böyle yapınca ne yapacağımı şaşırmıştım, ne Melih'e cevap verebildim ne de Emir'e ne yaptığını sorabildim.

Evet, Melih; sevgilim yanımda, hatta yalnızız ama o bilgisayar başında. Bir de şey parmakları bileğimi sardı ve ben biraz şaşkınım.

''Abim işini halledene kadar oyuna gelsene aşırı canım sıkılıyor Cengiz abi dönmüş ablamlar eve geçti, yalnız kaldım.''

Çocuk musun Melih, bak benim de sevgilim yanımda ama ben de yalnız kaldım demek istiyordum.

''İyi, oynarım.'' dediğimde Alpay Emir'in bileğimdeki eli tutuşunu sıkılaştırmış ''Birkaç dakikalık işim kaldı girmiyorsun oyuna falan.'' demişti

Oyun dediğimiz de yarım saatlik periyotlarla devam eden takım oyunuydu zaten. Eğer işi birkaç dakikaya bitecekse biraz da o bizi bekleseydi.

''Tamam, sen aç davet kodu gönder bana.'' dediğim gibi Melih telefonu kapatmış Alpay Emir de homurdanmıştı.

Onun da bu durumda olmamızı istemediğini bildiğim halde tepki göstermeden edemiyordum. Zaten pek tepki de sayılmazdı bu.

Oyuna gireceğim sırada Emir'in başparmağı kucağındaki sol ayağımın bileğinde dolanıyor beni huylandırıyordu. Geri çekmeye çalıştığım sırada ''İşim bittiği gibi sen de ben de kapatacağız şunları.'' deyip huysuzlanmıştı.

Omuzumu oynatıp ona cevap vermeyince ses etmedi, çünkü görmemişti. ''Melih'in sesini de duyacaksın ama... Kusura bakmazsın artık.'' dediğimde yapmaya çalıştığım şeyi az çok anlamıştı.

Sesli ve güldüğü belli olan bir nefes verdiğinde imayla ''Bakmayız,'' deyip devam etti işine. ''Bittiği an kapatırım haberin olsun sonra ağlama niye kapattın diye.'' demişti.

...

''Lan kenara geç kenara!''

''Ya bağırma bana aptal, görmedim adamı ne yapayım?''

Ne bir iki dakikaya işim bitiyor diyen Alpay'ın işi bitmişti şu on beş dakikada ne de Melih'in benim yüzümden vurulmaları.

''Defne, gözünü seveyim geç şu kenara bekle beni.'' O kadar bıkkın çıkıyordu ki sesi kesin benimle oynadığı için lanet ediyordu.

Beni az önceden beri oyun dışında bırakıyor, görevleri kendi yapmaya çalışıyordu. ''Ben kenarda senin adamları öldürmeni bekleyeyim diye mi girdim? Ben de vuracağım.''

Benim huysuz sesime karşılık bağırmadan duramamıştı.

''LAN BENİ VURDUN BENİ! KIÇIMDAN HEM DE''

Melih'in öldürüp silahlarını aldığı kızın pembe silahını bana hediye etmesinden sonra denemek için atış yaptığımda yanlışlıkla Melih'in karakterini vurmam ve poposundan kanlar akması Alpay'a bile kahkaha attırmıştı.

Ben oyuna başladıktan birkaç dakika sonra kalkıp üzerini değiştirmiş geri geldiğinde de sırnaşmaya çalışmıştı. Ama oyunda olduğum için ona yüz vermememe homurdanıp bilgisayar başına geçip devam etmişti.

Melih'in bana bağırmasıyla onu bağırmaması için uyarmış ardından da silah verme sen de gibi akıllar veriyordu kardeşine.

Melih'in ve Alpay Emir'in bir olup sinirimi bozması aklımın kötü kötü şeylere çalışmasını sağlıyordu. ''Abin, senin ona şerro dediğini bilse de böyle gülüp senin arkanda olur muydu acaba?'' dememle birinin bana bağırması diğerinin de gülmesi durdu.

Sahte bir şaşkınlıkla ikisine hitaben konuşmamla telefonumun ekranında da şarjımın biteceği uyarısı çıkmıştı. ''Aa bilmiyordu ama değil mi? Unutmuşum vallahi''

Alpay Emir, elimdeki telefona dönmüş kaşlarını şaşkınlıkla kaldırıp bakarken Melih'in sesini duyduk ikimiz de. ''Dün bir bugün iki aramızı mı bozacaksın, hain yenge.''

Şirince sırıtıp Emir'e baktığımda tehlikeli bir gülüş peyda oldu dudaklarında. ''Öyle mi?'' diye sormasına karşılık yine ve yine omzumu silkip ''Öyle.'' demiştim.

Kafasını ağır ağır sallayıp bilgisayara geri döndü ve son birkaç şey yapıp kapattı ekranı. Ben ona inat oyuna devam edecektim ki telefonum kapanınca mal gibi kaldım öyle ortada.

Alpay Emir, üzerini değiştirmeye gidip geldikten sonra elektrikli ısıtıcıyı tekrar açmıştı çünkü hava biraz daha soğuduğu gibi üzerinde incecik bir kısa kollu tişört ve kapüşonlu hırka vardı. Bense henüz pantolonum ve kazağımla duruyordum.

Onun bakışları altında hareketsiz kalmamak için etrafta göz gezdirip ''Şarj aletin yanında mı, şarjım bitti de'' diyebilmiştim yutkunmadan önce.

O ise kaçtığımı anlamış bedenini bedenimin üzerine getirmişti kanepede.

''Yanımda böyle güzel bir kadın varken işle uğraşacak kadar büyük bir ahmaklık yaptım.''

Ben dakikalarca heyecanla oyun oynarken kanepede biraz kaymış resmen uzanır vaziyete gelmiştim. Şimdi ise Alpay Emir kollarını başımın kenarına yaslayıp beni kafeslemiş yukarıdan bakıyordu.

Elimde boş boş duran telefonu karnımın üzerine koyup bakışlarımı çektim yüzünden. İçerisi zaten gittikçe sıcak oluyordu bir de o böyle yakın olunca iyice terlemişim gibi hissettim.

Onu omuzundan hafifçe ittikten sonra ''Oldu öyle bir şeyler,'' diye mırıldanıp kabul etmiştim söylediklerini.

Bedeni bedenimin üzerine eğimli duruyor, hiçbir temasta bulunmuyor olsa da etkisinden çıkamıyordum.

Alnıma derince bir öpücük kondurduktan sonra az önceki imalı ses tonu ve bakışları ortadan kalkmış eli yüzümdeki saçlarımı bulup onları kenara itelemişti.

''Affettireyim o zaman kendimi.''

''Nasıl olacakmış o?'' O kadar kolay değil yanız o der gibi çıkan sesime karşılık gözleri kısılana dek güldü. ''Aklında dönüp duran soruların cevabını vererek.'' dediğinde zaten affeder gibi olmuştum hemencecik.

Kaşlarım şaşkınlıkla kalkmış az önce onu iten ellerim omzunu bulmuştu. ''Her şeyi cevaplayacaksın ama değil mi? Öyle yok Defne, hayır Defne demek yok ama.''

Heyecanla çıkan sesim onun bana şefkatle bakmasına neden olmuştu. Yanağımla buluşan dudakları ısırdığı yere öpücükler konduruyor içimi bir hoş yapıyordu.

''Ne soracağına bağlı.''

Ona yüzlerce şey sormak isterken böyle bir fırsat elde edince ne soracağımı bilememiştim.

Koca gövdesini benim anca sığdığım koltukta yanıma bırakınca korkuyla ''Düşeceğim ya ne yapıyorsun?'' diye konuşmuştum.

Kolunu belime sarıp düşmemi engellemiş sonra da rahatça uzanmamızı sağlamıştı. İkimiz yan yana sığamayacağımızın o da bilincinde olduğundan ben birazcık onun üzerinde gibi olmuştum.

Rahat olmak adına başımı onun omzuna yasladığımda hissettiğim duygular, fazlasıyla yabancı olduğum ama bu yabancılığa hemen alışıp asla ayrılmak istemediğim bir hâle gelmişti.

Burnunu saçlarımın arasında hissettiğimde kirpiklerime ağır yükler bağlanmış olmalıydı ki anında aşağı doğru çekildi ve sıkıca kapanmasına neden oldu.

Onun kolları arasındaydım. Hayalini bile kurmaktan korktuğum, olur da hayal edersem ve bunlar gerçekleşmezse diye düşünmekten bile çekindiğim bir haldeydim sevdiğim adamla.

Uzanmaktan ötürü kazağın açıkta bıraktığı belimle temas edince eli, karnımı istemeden içime çekmiştim.

Ne o bir şey söylüyordu ne de ben. İkimiz de korkuyorduk aslında bu durumun bozulmasından bence.

İkimiz de birbirimizin bedeninin yaydığı huzura aç ve muhtaçtık. Ben yağmur altında kalmış ilgiye muhtaç bir kedi gibi onun göğsü ve omzuna sırnaşırken o her defasında tutuşunu daha da sıklaştırıp bir yere gitmeme engel olmaya çalışır gibi önlemler alıyordu kendince.

Ne ben onun beni bırakmaz, bırakamaz gibi kafeslemesinden rahatsızdım ne o benim ona sığınmamdan şikâyetçiydi.

Ağlamak istemem normal miydi?

Derince iç çektiğimde onun ferah kokusu ilişti burnuma. Daha da fazlasını istiyordum ama o an boynuna yanaşmaya korktum, korkum ne utanç kaynaklıydı ne de çekinme...

Saatlerce oraya sığınıp ağlamaktan korktum, 23 yıllık hayatıma giren insanların onlarca zaman hissettiremedikleri şeyleri şu kısa zamanda hissettirmesinin tehlikesinden, yoğunluğundan korktum.

Sonra bu korkumun gereksizliğini fark ettim. Onun omuzunda, onun göğsünde ağlayıp rahatlayamayacaksam kime gidecektim ki?

Ondan başka beni anlayan, bana böyle hissettiren mi vardı, hayır.

Kapalı gözkapaklarımın koruduğu gözlerim yandı önce, o yanma hissi sadece gözlerimde değil aynı zamanda boğazımda da hissedildi. Elimin altındaki kalbinin güçlü baskısı aynı yanmayı tüm hücrelerimde hissetmeme sebebiyet verdi sonrasında.

Yıllarca yanımda olan ailemden bile hissedemediğim sevilme duygusunu tek bir adamın hissettirmesi miydi bu kadar ağır gelen, yoksa aynı duyguları benim ona yaşatamayacak olmamın korkusu muydu benim böyle saatlerce ağlamamı istememe sebebiyet veren?

Vücudumun acıyla kasılmasından anladı göğsünde huzur bulduğum adam bir şeylerin ters gittiğini.

''Yavrum?'' diye merakla sorarken sırtımdaki eli saçlarımı buldu. Buldu ama öyle de durmadı, küçük bir kız çocuğunun korkusunu almak ister gibi okşadı saçlarımı.

Onun elini başımda parmaklarını da ensemdeki saçlarımın arasında hissedince acı çeker gibi bir ses çıktı dudaklarımın arasında. Sonra da hafif aralandı gözkapaklarım kirpiklerimde asılı olan tüm ağırlıklara rağmen.

Öyle hazırlanmışlardı ki vücudumdan ayrılmaya gözyaşlarım, hiç beklemediler bile benim de hazırlanmamı. Önce bir bir sırayla ayrılıp göz kenarımdan Alpay'ın tişörtüne damlamaya başladılar.

Sanki bir şeye tutunmasam uzandığım yerden bile düşecekmişim gibi hissettim. Oysa izin vermezdi ki o. Belki de bu bunca zaman tek başıma ilerlemeye alıştığımdan ilk defa birine sığınmak zorunda hissettiğimdendi bu.

Alpay Emir beni kendinden uzaklaştırmaya çalıştığında adımı söylemiş sonra da ne olduğunu anlamaya çalışmıştı. Ondan ayrılmamak, biraz da yalnız olmadığımın farkına varmak için tişörtünün yakasını avuçlamış burada benimle olduğunu kendime hatırlatmaya çalışmıştım.

Onun beni daha çok kendine bastırmasını isterken niye kendinden uzaklaştırmaya çalışıyordu beni?

''Defne. Hadi bak bana güzelim.''

Sesindeki telaşın benim yüzümden olduğunu bilmek kendime öfkeyle dolmamı sağladı. Ona böyle hissettirmeye hakkım yoktu ki benim.

Ağlamam artmış sesim biraz daha çıkmıştı ki onun yüzüme bakmasını istemediğimden iyice ona sarılıp boynuna gömdüm yüzümü.

Islak yüzüm ve kirpiklerim boynuna temas edince derince bir soluk aldı, sonra da ne yapacağını bilemez gibi kaldı öyle. Vücudunun kasıldığını ve gerildiğini hissedebiliyordum.

Anlamış mıydı hissetmiş miydi bilmiyorum ama o saatten sonra hiç zorlamadı. Tam da istediğim gibi kendinden uzaklaştırmaktansa kendine katmak ister gibi sardı sarmaladı beni.

Ne belimdeki elini ne de saçlarımın arasındaki parmaklarını çekti. Aksine dudakları hep başımın üzerinde sesi de kulaklarımdaydı.

''Canım yanıyor.'' demişti önce. Sonra, sanki daha önce öpmemiş orayı da mahrum bırakmak istemiyormuş gibi çenesini dayadığı yeri tam başımın üstünü tekrar öptü. ''Senden ayrılan her gözyaşına engel olamadığımda içinde seni barındırdığım yüreğime ateşler düşüyor.'' demişti.

''Orada sen varken bile koruyamamak...''

O böyle konuştukça ağlamam azalıyordu evet ama konuşmasın istiyordum. Sesini duydukça gözyaşlarım bile benden ayrılmak istemiyor onu hissetmek istiyordu.

Onun bacakları üzerindeki bacaklarımı kendime çekip kendimi küçültmeye çalıştığımda tişörtünü ıslattığım yetmiyormuş gibi bir de yırtmak ister gibi avucumda toplayıp çekiştirmeme bir son verip yanağına çıkardım titreyen elimi.

''Sus... Sus ne olursun sus.''

Kendi sesime bile yabancı olmuştu kulaklarım. Ona sus dememe karşı gelmek ister gibi uğulduyor benim sesimi değil onun sesini duymak istiyorlardı.

Açıkta kalan belimi ısıtmak ister gibi küçük küçük ilerletiyordu elini. Fısıltı gibi çıkan sesiyle ''Bebeğim benim.'' deyip daha fazla buna izin vermeyeceğini belli eder gibi ensemdeki elini ilerletip nazikçe boynundan çekmeye çalışmıştı beni.

''Bana bu çaresizliği daha fazla yaşatma ne olur?''

Yalvarır gibi çıkan sesine karşılık ona gerçekten de böyle hissettirmemem gerektiğini fark ettim. Ona böyle hissettirmeye hakkım yoktu.

Birkaç dakika geçti. Zor oldu ama kendimi dizginlemeye çalıştım. Ağlamalarım derin iç çekişlerine evrilmiş nefes almak için burnumu çekmek zorunda kalmıştım. Kim bilir ne düşünüyordu şu halimden dolayı.

''Kollarımdasın, acı çekiyorsun... Ama ben ne yapacağımı bilmiyorum. Yüzüme vuran işe yaramazlığım nefes almamın bile boşa olduğunu söylüyor.''

Sesindeki çaresizlik tohumları filizlenmesin ve onu sarıp sarmalamasın istedim.

Biraz hareketlenip tek elimle yanaklarımı silmeye çalışırken gözlerim acıyordu ama yine de zorladım kendimi, açabilmek için. Başımı geriye çektiğimde onun yüzüne bakmak istedim. Hareketlenmemi hissedince onun da gözleri yüzümde dolandı durdu.

Onun nefes alması bana şükür sebebi olmuşken böyle düşünmesi yakmıştı canımı.

Beni biraz yukarı doğru çekip yüzlerimizin aynı hizada olmasını sağladıktan sonra yüzlerimiz yan yana burun buruna duruyordu. Parmakları az önce dudaklarını bastırdığı gözlerime, ıslak kirpiklerime değince zorla açmaya çalıştığım gözlerim bu dokunuşu bekliyormuş gibi anında kapanıverdi.

''Buradan düşen her bir yaş için...'' derken sıcak nefesi de eli de yüzümdeydi, ''Buna sebep olan kim olursa olsun akıtacak yaşı kalmayacak. '' demişti.

Yüzümde dolanan elinin şefkatine ters o kadar soğuk bir sesle dile getirdi ki bunu, dokunuşlarının yaktığı yerler dudaklarından çıkan her kelime ile buz kesti.

Niye ağladım, neye ağladım sormadı. Buna ihtiyaç duymadı. Her şeye ağladım ama hiçbir şeye ağlamışım gibi davrandı. Kırgın mıydım kızgın mı? Bunu ben bile bilmiyorken o biliyor ona göre dokunuyordu bana.

Beni anlaması için nasıl ki benim konuşmama gerek yoksa onu anlamak için bana dokunması yetiyordu onun hissettiklerini anlamama.

Kıştan sonra yaz, geceden sonra gün nasıl beliriveriyorsa yaşamda, ağlamamdan sonra da öyle beliriverdi yüzümdeki tebessüm.

Gözlerim ağlamamdan ötürü yanarken kirpiklerimdeki yaş bile kurumazken içimdeki yangını söndüremeden dudaklarımdaki tebessüme takıldı tüm anlamları barındırdığını düşündüğüm derin bakışları.

Niye ağladım neye ağladım sormadı, demiştim. Sorsa ne cevap verecektim? Var mıydı bir cevabım?

Düşündüm. Niye ağladım neye ağladım?

Başımda anne varken annesiz büyüdüğüme mi ağladım; sevdiğim adamın güvenli kollarında huzurla dolduğuma mı?

Sevgisiz biraz da ilgisiz büyümemin karşılığı mıydı Alpay Emir? Eğer öyle ise yorganımın altında gizli gizli ağladım tüm gecelerden utandım, keşke daha fazla sevgisiz kalsaymışım da çabucak kavuşsaymışım ona diye düşünmeden de edemedim.

Özür dilerim, sevgilim. Bilemedim. Tüm bu yaşadıklarıma ödül sen olacağını bilsem, inan sesimi bile çıkarmaz bir köşede sessizce seni beklerdim.

''Özür dilerim.''

Alpay Emir, ona tebessüm ederek bakmam ve yüzümü yüzüne yanaştırıp çenesine dudaklarımı dokundurmam sonucu çatmıştı yine güzelim kaşlarını. Çok şey söylemek istiyor ama biraz da olsa beni rahat bırakmaya çalışıyordu.

Her zaman pürüzsüz olan yüzünde yeni yeni çıkmaya başlayan sakalları dudaklarımı gıdıklamıştı.

Çenesinden çektiğim dudaklarımı dudaklarına bastırdım bu sefer.

''Teşekkür ederim.''

Ağlamakla çözülmeyecekti hiçbir şey. Bugüne kadar da çözülmemişti zaten. Çözülmeyecekti ama içimdeki kirli düşünceler bir bir çökecekti dibe. Şimdi de öyle olmuştu işte.

Üçümden bugünüme kadar döktüğüm, bile işime yaramayan ağlamalarım yirmi üçümde, sevdiğimin kollarındayken yaramış kendime yük ettiğim tüm düşünceleri silip atmıştı.

Hayatımda o varken benim başka kimsenin sevgisine ihtiyacım yoktu ki.

Dudaklarına bastırdığım dudaklarımı geri çektiğimde kızardığını düşündüğüm burnumu çekmiş genişçe gülümsemiştim. Bu, bu konuyu açmadan kapatalım lütfen, dememin başka bir yoluydu.

Özür diledim, çünkü içimden geldi. Teşekkür ettim, çünkü iyi ki geldi.

''Dün sondu Defne, bundan sonra seni kıranı kırmamak için hiçbir nedenim yok.''

Kendine mesken tuttuğu alnıma dudaklarını bastırmadan önce bundan sonra ilişkimizi ailemin de bilmesinden ötürü lafını onlardan bile esirgemeyeceğinin kanıtıydı bu sözleri.

Gözleri ıslak kirpiklerime takıldığında sırtımı sıvazlarken yaklaşıp dudaklarıma dudaklarını bastıran o oldu bu sefer.

Kendini geri çektiğinde ise bu konuyu kapattığını göstermek ister gibi içtenlikle tebessüm edip ''Yaramazlık yapıp beni zıvanadan çıkaran Defne'yi istiyorum şu an.'' demişti.

Yavaşça bedenimi ondan uzaklaştırdığımda düşmemek için dua ettim. İkimiz de yan bir şekilde birbirimize dönük olduğumuzdan yan yana sığabilmiştik ama biraz daha gidersem popom ve sırtım yerle buluşacaktı.

''Hadi kalk, elini yüzünü yıkayalım. Sana benim kıyafetlerimi giydirelim ve şu videoyu izleyelim.''

Ne videosu izleyecektik anlayamamıştım ama kalkıp elimi yüzümü yıkamak ve onun kıyafetlerini giymek istiyorum.

Ona arkamı dönüp koltuktan kalktığımda o da kalkmıştı. Ağlamam ve içerinin sıcaklığı derken gerçekten de yanıyordum resmen.

Kapı da kapalı olunca ısı diğer yerlere yayılmıyordu haliyle.

''Ben banyoya gideyim, bana bir şeyler getirir misin?''

Sesim biraz pürüzü biraz da durgun çıkınca Alpay Emir iç çekmişti böyle konuşmama.

''Şu sesle ne dersen yapmayacakmışım gibi...'' dediğinde güldüm bu haline.

Beraber çıktık odadan, sıcacık odadan çıkıp buz gibi banyoya girmem rahatsız etmişti bedenimi.

Aynada kendimi görünce çığlık mı atsaydım yoksa bir daha ağlasa mıydım bu halime?

Soğuk suyla yüzümü yıkamış kazağımın açıkta bıraktığı boynumda gezdirmiştim ıslak ellerimi. O sırada açık kapıda elinde fazlasıyla büyük bir kazakla beliren Emir'e dönmüştü bakışlarım. Elimde havlu yüzümdeki ve boynumdaki ıslaklıkları kurularken gözleri haylazlıkla parıldıyor dudaklarında çok ince bir gülümseme bulunuyordu.

Elimdeki havluyu çamaşır makinesinin üzerine, içinde birkaç renkli sabun bulunan hasır sepetin yanına koyduğumda sadece bir kazak, pardon Emir'e bile büyük gelecek ve kazak demek için bin şahide ihtiyaç duyduğu geniş şeyi uzattığında ona anlamaz gözlerle baktım.

Yine de elinden almak için elimi uzattım ve aldığım gibi de açıp baktım. ''Bu ne?''

''Kazağın ne olduğunu bile bilmeyen bir sevgilim var.'' diye şakayla karışık söylendiğinde tek kaşımı kaldırmış ona bakıyordum. ''Dua et sevgilin var Alpay Emir!'' diye onu uyardığımda gülüşü sahici bir hal almış omzunu kapı kenarına yaslayıp utanmadan baştan aşağı bedenimi süzmüştü. ''Çok şükür.''

Aptal ya.

Defne şuna bak çok tatlı değil mi?

''Şimdi sen...'' derken gözlerim elimde içine en az iki tane benim girebileceğim uzun kazaktaydı, ''Bana giymem için bunu getirdin'' dediğimde ise sorarcasına ona bakmıştım. İkimiz de anlamıştık anlayacaklarımızı ama uzatıyorduk işte, amaç vakit geçsindi yani.

''Alpay Emir sence ben saf mıyım?''

Erkeksi kıkırtısı banyoyu doldurmuş ardından da cevabını sunmuştu. ''Sadece bunu giymeni istediğimi bilecek kadar akıllı bir kadınsın bence.''

Kazağı giydiğimde zaten giydiğim elbiselerin sadece birkaç santim üzerinde olacaktı ve ay ben bunu giyemem lafları etmem saçma olacaktı ama yine de bir garip gelmişti işte.

Onu terslemeden bir miktar bir şey olmaz ya diye düşündüğümde ''Tamam, hadi çık giyineceğim.'' deyip onu göğsünden itmiş kapıyı da yüzüne kapamıştım.

...

''Sapık mısın ya, bırak bacağımı.''

Sırtım Alpay Emir'in sert göğsüne yaslanmış oldukça rahatken kolu omzumda parmak uçlarını saçıma dolayıp bırakıyordu. Kendince bunu bir oyun haline getirince pek bir şey diyememiştim.

Karşımızdaki bilgisayardan rezilliğimin silinmez parçasını saklayan videoyu izliyorduk. Aslında ben izliyordum sadece. Emir ise ara sıra verdiğim tepkilere gülüyor daha çok sırnaşıp duruyordu.

Bacağımdaki eli ileri gitmediği gibi geri de gelmiyor beni kışkırtıp kışkırtıp geri çekiliyordu, şimdi de ondan günler önce istediğim videoyu açmış ben onu izlerken eli bacağımda parmak boğumlarını bir ileri bir geri sürterek çıldırtıyordu beni.

''Bir şey yapmıyorum.''

Otuz yaşındaki adam yanımda on yaşında oluyordu ve ben onun bu haline dayanamıyordum.

Benim düşmem ve Emir'in telefonu bırakıp benim yanıma gelmesiyle kesiliyordu video.

Altı yedi dakika süren video bitiği gibi aniden ona dönünce burnum onun dudaklarına sürtünmüş böyle olunca da refleksle geri çekmiştim kendimi.

Alpay Emir'in yutkunduğunu fark edince bu yakınlığın iyi yerlere gitmediğini anlamak zor değildi.

Önüme döndükten sonra biraz öne doğru kayıp videodan çıkmış klasörde başka ne var diye bakmıştım.

Kör olsaydım da görmeseydim.

''AY BU NE?''

Tiz sesim beni bile rahatsız ederken o görüntüler çok daha rahatsız ediciydi.

Lise dönemine ait, Melih ile saçma sapan hallerimizin olduğu bu fotoğrafların Emir'de ne işi vardı Allah aşkına!

Kalın ve gür sesiyle rahatsızlığını çekinmeden dile getirdi. ''Sesinin ayarına...''

İnce sesimden rahatsız olmasına bile takılmadan ona dönüp tekrar ''Bunlar ne ya, sende ne işi var?'' diye sorunca hafif yaklaşıp bakmıştı. Dudağının kenarı yukarı doğru yükselince tekrar döndüm ekrana.

Melih ile ne kadar fotoğrafımız varsa buradaydı. Sadece onunla değil onun beni çektiği ya da benim, bizim o zamanlar arkadaş grubumuza attığım aptal saptal hallerim. Hepsi...

''Sen eğer...''

Parmağım hırsla daha da aşağıdaki fotoğrafları görmek için tuşa tıklıyor aynı zaman da ne diyeceğimi kestirmeye çalışıyordum. ''Eğer bunlara rağmen beni gerçekten de seviyorsan...''

Acaba birden silsem bir şey der miydi? Sonuçta bana aitti yani. Elimi yavaş yavaş silmek için tuşlara götürdüğümde belimden tutup kendine çekmiş bilgisayarın ekranını da kapatmıştı.

''Hele bir sil onları...''

Vazgeçmişlikle elim kucağıma düştüğünde sert sesiyle ''Söylediğin şeyin saçmalığına bak üstelik.'' diye devam etmişti.

''Vallahi Alpay Emir, sen bunlara rağmen beni güzel bulup seviyorsan... Helal olsun sevgilim. Ne diyeyim...'' deyip kafamı çevirip kocaman öpmüştüm yanağından.

Sinirli gibi dursa da bu halime tepkisiz kalamamış dudağı hafifçe kıvrılmıştı. Kollarını gevşettiğinde kalktım yanından çünkü söylediklerimden sonra ne yapacağını kestiremiyordum.

''Ben senin böyle hallerini görsem anında terk ederdim seni.''

Benim gülerek bunu söyleyip kenarda, az önce Alpay'ın arabadan getirdiği şarj aletini almak için ilerlememi durduran onun tehlikeli bir tınıyla ''Duyamadım?'' demesiydi.

Yerdeki telefonumu alıp şarja taktığımda o da yerinden kalkmış bana doğru geliyordu. Öylesine dediğimi anlamıştı herhalde ama bu seni öldürürüm bakışları niyeydi o zaman?

O bana yaklaştıkça yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş soluyor onun dudaklarının kıvrılmasına sebep oluyordu.

''Niye geliyorsun öyle dibime dibime ya?''

Defne hadi o geliyor sen niye başka yere gitmiyorsun?

İyice yaklaştığında ona bakmak için biraz kafamı kaldırmam gerekmişti.

''Aklımdaki şeyler hakkında fikrin olsa değil beni kışkırtmak...'' derken ben de ondan uzaklaşmak için duvarla arasında kalmamak adına kenara kaydım ama iki elini de yanıma koyunca pek gerçekleşemedi bu hayalim.

''Kışkırtmıyorum ki ben seni.''

Kaçamayacağını anlayan hatta biraz da yaramazlık yapmak isteyen Defne karşısındaki adama alttan alttan masumca bakıyor bakmakla da kalmayıp yanında bomboş duran ellerini sevdiği adamın göğsüne koyuyordu.

Bu muydu yani kışkırtmadığım halim?

İnce tişörtünün üstünden göğsüyle temas eden ellerim onu şaşırtmış biraz da gerilmesine sebebiyet vermişti. Kışkırtmıyorum demiştim. Bu onu kışkırtmayacağım, onun beni öpmesini beklerken yanağımı koparır gibi ısırmasının karşılığını almayacağım anlamına gelmezdi.

Sağ elimin altındaki hareketlenmeyi hissetmek hatta daha çok hissetmek istediğim için elimi yavaşlıkla bastırdığımda içinde beni barındırdığını söyleyen yüreği öyle güçlü atıyordu ki dudaklarımı tam da oraya bastırmak sonrasında ise kulağımı dayayıp onun ritmiyle gözlerimi kapamak istedim.

Benim ellerimin baskısını arttırmamla onun âdemelması yutkunmasından sebep hareketlenmiş bu hareketle ben de devam etmiştim alacağım intikama.

Ellerimi bana bile zor gelecek bir yavaşlıkla göğsünden omuzlarına çıkardığımda ne yaptığımı anlamak ister gibi öylece duruyordu karşımda. Milim milim yaklaştığının o da farkında mıydı acaba?

Ellerim, saatler önce bana sığınak olan omuzlarına yerleştiğinde rahatlamasını istediğimi belli etmek ister gibi sıkıp bırakmıştım. Oysa bilmem gerekirdi bunun ikimizi de daha da rahatsız(!) edeceğini.

''Defne!''

Adımı dile getirmesiyle omuzlarında ve boynunda gezinen gözlerim yüzüne tırmanmış onun gözlerini kapatıp kafasını geriye doğru uzattığını görmüştü.

Ona bir adım daha atıp iyice yaklaştığımda açmadı gözlerini, bunu hissedip duvardaki elleri belimi buldu, sarıp sarmaladı bedenimi.

''Efendim, sevgilim?''

Sevgilim dememle beraber düzelttiği başı ve anında açılan gözleriyle yüzümü taradı önce, sonra da sanki bir daha söylememi ister gibi baktı. En azından ben öyle anlamak istedim bakışlarını. Biraz da şaşkındı doğrusu. Kaşları azıcık da olsa havalanmıştı.

Ellerim omzunda kendince masaj yapar gibi hafif hafif sıkıp bırakırken kısık tuttuğum sesle konuşmuştum. ''Sevgilim değil misin? Niye bu kadar şaşırıyorsun ki?''

Aramızda sanki boşluk varmış gibi üzerime bir adım ilerleyince ben de arkaya gitmek zorunda kalmıştım. Sırtım soğuk duvarla buluşunca kesinlikle onun etkisine kapılmamam gerektiğini hatırlatıp durdum kendime.

''Öylesin... ''

Alpay Emir'in dudakları boynuma yaklaştığında dikkatimi dağıtacak onca şey düşündüm. Daha doğrusu çalıştım.

''Çok şükür öylesin.''

Liseye giderken bizi öğle aralarında salmazlardı mesela, sadece cuma günleri erkek öğrenciler çıkardı namaza gidebilmek için. Öyle olunca Melih de benim zorumla camiye diye çıkar ama camide dağıtılan lokmalardan alır geri gelirdi. Günah olmuş mudur acaba?

Alpay Emir'in boynuma ulaşınca dudakları ona yer açmak için anında yana eğildi başım.

Sonra...

Şeyi düşündüm.

Feyza'yı istemeye gideceğimiz gün çikolata kâsesini açmış birkaç çikolata yemiştik ayaküstü Ezgi'yle. Tabi hemen ardından boşluklar belli olmasın diye tekrardan dizip bağlamıştım kurdelesini. Kimse de görmemişti bizi.

Omuzundaki ellerim boynuna çıktığında parmak uçlarım kaşındı. Böyle olunca da tırnaklarımı onun boynuna ve ensesine bastırmadan duramadım.

Belimdeki elini çekmiş kolunu dolamıştı şimdi de.

Öptüğü yerde gezdirdi dudaklarını, ayaklarımda derman kalmamış gibi hissettiğimdeyse kendimi arkamdaki duvara yaslamıştım. Duvarla aramda kalan kolu beni kendine çekince geldiğimizde yaptıkları düştü aklıma.

Kendimi geri çektiğimde koyulaşan gözleri neden böyle yaptığımı anlamaya çalıştı önce, sonra yüzümdeki sinsi gülümsemeyi gördü sanırım. Çünkü halime burnundan seslice nefes vererek gülmüş ardından beni kendine çekip sıkıca sarılmıştı.

''Aklından neler geçiyor, kestiremiyorum. Ama yapmaya çalıştığın şey... Tehlikeli.''

Birden kollarını gevşetip hafif eğildi ve bacaklarımın altından dolayıp kucağına aldı beni. Bunu hiç beklemediğimden boynuna sıkı sıkı sarılmış, yüksek sesle ''Ne yapıyorsun be!'' diyebilmiştim.

''Son defa şans veriyorum. Ne sormak istiyorsan sor.'' deyip kanepeye bıraktı beni. Geri çekilmeden önce de dudaklarını saçlarımın arasından kulağıma yaklaştırmış ''Yakmak isterken yanacaksın haberin yok.'' demişti.

Dilim damağım kurudu, ne olur bana bir bardak su.

Ben orada uzanmış onun diğer kanepeyi açıp yatak haline getirmesini izlerken duvardaki saate baktığımda ne ara bu kadar geç olduğunu anlamaya çalışıyordum.

O an anladım ki duvardaki saatin içinde sıralanan sayılar önemsiz, sürekli o sayıları göstermek için dönen ince çubuklar gereksiz.

Çünkü anladım ki o çubuklar sabit bir hızla dönmüyor. Dönse bile bakan öyle algılamıyor.

Sevdiğim yanımda, en içten gülüşüm dudaklarımda, en önemlisi şu dört duvar arasında huzurun koynundayım. Ben o saate baktıkça çubuklar hızla dönüyor çünkü ben o çubuklar hiç dönmesin istiyorum. Sonra başka bir şey anlıyorum. O çubuklar tüm duygulara, tüm hislere düşman. Düşman olmasa, zaman geçmesin diyene göz açıp kapayana kadar kendini gösterir miydi hızlıca?

''Sen kesin üzerini açarsın gece,''

Uzandığım yerden doğrulup elinde eşofman altıyla yanımda duran adama baktım.

''Yaşattığın görsel şölen harikaydı yavrum ama üşümeni istemiyorum.''

Söylediklerine içten içe gülsem de uzatmadım. Haklıydı aslında ben birazcık deli yatardım genelde. Yani uyku arasında dönmek gibi huylarım vardı. Bu yüzden de üzerim sürekli açılıp dururdu. Yine de giyinmek istemedim. İçerisi fazlasıyla sıcaktı zaten.

Böyle iyi olduğumu söylediğim sırada uykumun geldiğini yavaştan hisseder olmuştum. Ayaklanıp odayı yıkandığı yumuşatıcının kokusuyla dolduran çarşafların arasına girdiğimde bacaklarım donmuştu.

''Ay buz gibi bu.'' diye söylenmeden de yapamadım zaten. Yani sen önceden girip ısıtsaydın olmaz mıydı Alpay Emir? Odadan çıktığında heyecanla geri dönmesini bekledim. Bir de bir bardak su istemeden duramadım.

Onunla uyuyacak olmak zaten heyecan verirken ne o dile getirmişti bu durumu ne de ben. Sanki o benim kabul etmeyeceğimi düşünür gibi bana nerede yatacağımı sormazken ben de onunla uyumak için can attığımdan hiç sormadım beraber mi uyuyacağız diye.

Yastığa başımı koyduğum sırada elinde bir bardak suyla ve ince uzun bir kutuyla içeri giren Emir suyu içmem için uzatınca tekrar kalkıp kanepenin üzerinde dizlerimin üstünde ilerleyerek alıp içtim suyu. Gözlerim elindeki bordo, kadife görünümlü kutudaydı.

Merakla ona baktığımı fark edince beni biraz daha sabırsızlandırmak ister gibi hiçbir şey söylemeden geldi yanıma. Ben hala dizlerimin üzerinde ona bakarken ''Şu halin nasıl baştan çıkarıcı var ya,'' deyip başını olumsuzca sallaması utandırmıştı birden bire.

Gözlerimi ondan kaçırıp etrafta dolandırdığımda yanıma oturdu ben de kurbağa gibi oturmuştum hemen yanına.

Bu hareketime karşılık gülmemek için dudaklarını bastırmış tepkimi ölçmeye çalışır gibi yüzümü incelemişti. ''Sabırsız mısın sen biraz?'' derken gözleri kazağın açıkta bıraktığı boynum ve biraz da omuzumdaydı.

Anlamıştım işte! İllaki süründürecekti yani.

''Alpay Emir senin derdin beni süründürmek mi?''

Bir dizini yana doğru kaydırıp iyice bana döndüğünde boştaki elini yanağıma çıkarıp derince soluklandı.

''Yeni yıla girene kadar kar yağar mı, bilmem.''

Yanağımdaki eli sol bileğime düştü bu sefer. Kelepçe gibi sardığı bileğimi dudaklarına yaklaştırıp tam nabzımın üzerine dudaklarını bastırınca sanki dudaklarımda atıyordu kalbim. Öyle bir titreyiş hissettim birden.

''Benim yeni yılımın güzel geçmesine inanman için karın yağmasına ihtiyacım yok. Çünkü en güzel kar tanesi şuraya birden bire konuverdi.'' derken elindeki bileğimi kaldırıp elimi kalbinin üzerine koymamı sağladı. ''Ama bu kız çocuğu hâlâ bir umut bekliyor sanırım karın yağmasını, yeni yılının güzel geçmesi için.'' derken hiç çekmedi gözlerini gözlerimden.

İnce uzun kadife kutuyu açtığında gözlerim kucağındaki kutuya ilişti.

Öyle güzel bir bileklikti ki gözlerimi alamadım. Her biri birbirinden farklı kar taneleri, altın rengi zemin üzerinde küçük, beyaz parıltılı taşlarla ince bir sıra oluşturuyordu. Ona dokunmak için karıncalanan parmaklarım benden habersiz çoktan bilekliğe dokunmuştu bile.

Ne söyleyeceğimi bilememek nasıl bir tepki vereceğimi kestirememek böyle güzel bir şeyin etkisinden ötürüydü. ''Güzelim?''

Alpay Emir'in seslenmesine bile cevap vermek istemedim. Bu güzelliği bir an önce bileğimde görmek istemem ayıp mıydı?

''Defne, ben... Hoşuna gider diye düşündüm.''

Onun üzgün gibi çıkan sesiyle bu şapşallığını kaçırmamak adına anında kaldırdım kafamı. Yüzündeki gergin ifade gözlerimi gördüğü an kalktı ortada.

Çünkü o ne zaman baksa oraya anlardı değil mi ne hissettiğimi?

Kollarımı boynuna sardığım sırada üzerine birazcık abanmış olabilirdim ama ne önemi var ki? ''Delirdin mi sen? Bu harika!''

Ezgi'ye sevindiği zamanlar bağırdığında hep kızmıştım içten içe. Şimdi onu o kadar iyi anlıyordum ki gidip ondan özür dilemek hatta niye daha fazla tepki göstermiyor diye kızmak istiyordum.

''Harika bu. Hatta çok çok çok harika.'' derken boynundan kollarımı birazcık çekmiş yanaklarına öpücükler kondurmaya başlamıştım. Az önceki atlayışımdan ötürü şu an kucağında dizlerinin üzerinde oturuyordum.

Geri çekildiğimde takması için bileğimi uzattım aramıza, bu hallerimi gülerek izliyordu. İçindeki bilekliği alıp kutuyu kenara koyduktan sonra bilekliği taktı. O kadar güzeldi ki o kadar güzeldi yani... Sanki bunu bana o almamış gibi bileğimi uzatıp ona göstermiş ''Şunun güzelliğine bak Alpay Emir.'' deyip bakmasını sağlamıştım.

İçli içli ''Çok güzel,'' demesine karşılık ona gülen gözlerle baktığımda bilekliğe değil de bana bakarak bunu söylemesi içimi bir hoş etmişti.

Birden bire kucağında olduğumu idrak edince anında tekrardan geri geçtim yerime o da engel olmadı. Bacağımdaki elini sıktı bıraktı sadece.

Ayaklandığında niye kalktığını anlayamasam da ışıkları kapatıp yanıma geri gelmiş hırkasını çıkarıp yere koyduktan sonra benim de ince yorganın altına girmemi sağlamıştı. Lambayı kapattığı halde içerinin aydınlık olmasına şaşırmıştım doğrusu. Sanki hava hiç karanlık değilmiş gibi aydınlık duruyordu. Tıpkı kar yağan geceler gibiydi. Buna moralim bozulsa da yeni yıla günler kala dua etmekten başka çarem yoktu.

Başını yastığa koyan canım adam başımı göğsüne çekmiş bacaklarımı bacaklarına dolamama hiçbir şey dememişti.

''Sorularıma alacağım cevaplar beni tatmin etmezse rahat bırakmam seni, ona göre.''

Sonra çok konuşuyorsun Defne, ne çok soru sordun Defne derse benden çekeceği olurdu sonuçta. Ben baştan uyarımı yapayım da sonradan benim başım ağrımasın.

''Her soruya tek cevap, sana kalırsa ilerleyemeyiz yavrum. İlk soruda takılıp kalırız.''

Çok azıcık haklı olabilirdi ama bu yine de benim ısrarla sormayacağım anlamına gelmiyordu sonuçta.

Sırtıma kadar çektiği ince yorganı onun da omzuna çekip ilk sorumu nedensiz bir şekilde çekinerek sormuştum. ''Beni sevdiğini ne zaman anladın? Yani fark ettin işte...''

Şu an yüzüne bakmıyor olmam bu utancımı biraz daha azaltsa da alacağım cevabı merakla bekliyordum. Elim onun kısa kollu tişörtünün açıkta bıraktığı kolundaydı. Elimi tişörtün kol kısmından içeriye sokamam gülmesini duymazlıktan geldim.

Gözlerim kapalı kulağım onun huzurla ata kalbinin üzerindeyken nefeslenmesiyle göğsüyle beraber benim başım da hareket etti. ''Belli bir zamanı olmadı. Ben de sordum bunu kendime. Hiç cevap alamadım.''

Sesinde barındırdığı o şeyi anlayamamıştım ama hiç hoşuma gitmemişti bu. Yani bir sıkıntılı çıkmıştı sözleri. Düşündüm sonra, ben de ne zaman ona karşı bir şeyler hissetmeye başladığımı bilmiyordum. Yani bunun belli bir zamanı yoktu ki. Ama yine de şu kadar süredir diyebilirdi mesela.

''Tam bir tarih ver demiyorum ki ben sana.'' Odadaki sessizlik öyle yoğundu ki sanki ben de kısık sesle konuşmak zorundaymışım gibi hissetmiştim.

''Başka soru, Defne.''

Böşkö sörö Döfnö. İşine gelince yıllardır falan demeyi biliyordu ama.

''Böyle olunca da aklıma hiçbir şey gelmiyor ki ya.'' Aklıma gelenleri bir kâğıda yazardım önceden böyle bir şey yapacağımızı bilsem. Ne bileyim her defasında bir şeyi yazardım, hazırlardım listemi. Koyardım önüne ben bunları bunları merak ediyorum, istediğin sorudan başlayabilirsin falan derdim en azından.

Dert yanar gibi söylenmeme karşılık elini saçlarımın arasına sokup masaj yapar gibi gezdirmeye başladı. ''Düşün, gelir aklına.''

İkimizin de omuzlarında sakinlik ve huzur çökmüştü.

Aklıma Melih'in dedikleri geldi birden bire. Hemen başımı göğsünden kaldırıp ona tepeden bakmamla şaşırsa da buna pek takılmadı. Saçlarım onun omuzlarına dökülürken ben merakla sorduğum sorunun cevabını bekliyordum. ''Alpay Emir sen böyle sürekli eve iş mi getireceksin. Yani getiriyorsun. Ay götürüyorsun yani eve.''

Saçmalamak neydi? Akıl neden birden bire uzaklaşırdı? En önemlisi de insan neden sevdiğinin yanında aptallaşırdı? Alpay Emir zeki kadınlardan mı hoşlanıyordu yoksa?

Bu düşüncelerle gözlerim kocaman açılmış tek elimle kendimi dengede tutarken diğerini hemen onun yanağına indirip çenesini tutarak zaten bende olan yüzüne ''Bana baksana sen'' diyerek bana bakmasını sağlamıştım. ''Niye cevap vermiyorsun?''

Niye birden bire böyle yükselmiştim bilmiyordum ama kesinlikle vereceği cevaba göre değişecekti tüm dengelerim. Bu böyle her eve geldiğinde bilgisayar başında mı olacaktı, canım?

''Dur bir soluklan'' dedi alayla. ''Yetişemiyorum hızına'' diye de devam etti üstelik.

Aniden sırtım, açıp yatak haline getirdiğimiz koltuğun sert zeminiyle buluşunca şaşırma sırası bendeydi.

Alpay Emir üzerime ağırlığını vermeden çıkmış ellerini başımın iki yanına uzatarak resmen beni kafeslemişti. ''İki dakikada ne kurdun da sinirlendin, Allah bilir...''

''Niye cevap vermiyorsun, sürekli evde böyle misin? Gerçi ben size ne zaman gelsem sen hep odanda oluyordun bak kesin her akşam böyle oluy...''

Dudaklarımın üzerine kapanan dudaklar konuşmamı yarıda kesince önce onu itmek için omuzlarından ittim ama bir santim bile oynamadı yerinden. Dudakları dudaklarımın üzerinde öylece duruyor hareket etmiyordu. Kafamı yana çevirdiğimde kurtulabilmiştim sonunda ondan. ''Kesin cevap vermemek için kaçıyorsun sen bak.'' dediğimde hafifçe gülüp ''Keşke tüm kaçışlarım böyle olsa'' demişti.

Bu sorudan bir cevap alamayacağımı anlayınca hiç uzatmadan yeni bir soruya adımımı attım. Böyle bana üstten üstten bakınca kirpikleri pek bir güzel gözüküyordu.

Karanlıkta bile yüzünü seçebiliyor olmak öyle büyük bir şans gibiydi ki benim için buna bile şükreder olmuştum.

''Ben hâlâ inanamıyorum.''

Devam etmemi ister gibi baktığında elim yerini ezbere bilir gibi yanağına çıkmıştı. Buna karşılık gözlerini kapatıp kendini avucuma bastırması tebessüm ettirdi. ''Alpay Emir sen benden nefret ediyor gibiydin...''

Eski hallerini hatırladıkça şu anki durumumuz gerçek değil gibiydi. Ama gerçekti işe. Hem de öyle güzel bir gerçekti ki bu can yakacak kadardı. Güzel olan her şey niye canımızı yakardı?

''Birazcık da dengesizdin işte. Eskiden bir iyi davranıyordun bana bir kötü...''

Yanağını elimin içine sürterek kaydırıp dudaklarını bastırdı derince koklayarak. Sonra da yanıma yeniden uzandı. Bu sefer beni göğsüne çekmek yerine yan durup yüzlerimizi birbirine eşitledi.

''Çünkü sana sinirliydim.''

Zihninde eskileri yâd eder gibi dalgınca konuşması çatılmak için direnen kaşlarıma yardımcı oluyordu. Bana sinirli olabilmesi için birçok sebep düşündüm ama hiçbiri mantıklı gelmedi. Bu yüzden de ''Ben ne yaptım be?'' diye sormadan duramadım.

Biraz asabi biraz meraklı çıkan sesim onun gözlerini kapatmasına ardından da ''Güzel bebeğim benim.'' deyip burnumun ucunu öpmesine neden olmuştu.

''Aklıma düştüğün an kalbimde de yer etme diye öyle zorladım ki kendimi... Ama sen inat etmiş gibi gözümün önünden ayrılmayıp benim asabımı bozuyordun.'' Sustuğunda kasılan çenesi şimdi de bana mı sinirlendi yoksa kendine mi sinirli diye düşünmemi sağladı.

Konuşmaya devam etmeden önce beni göğsüne çekmiş çıplak bacaklarımı bacakları arasına almıştı.

''Geç oldu ama anladım. Ben senin oraya yerleşmenden korkarken sen çoktan düzenini kurmuştun oralarda.'' Sonlara doğru keyifsizce homurdanan sesiyle bir şey demeden onu dinlemeye devam ettim.

''Bir ihtimal Defne, sadece tek bir ihtimal... Belki dedim... Ulan belki o da ister.'' Canı yanar gibi bunları dile getirmesine karşılık bir yanım tamam anlatma demek istese de duymak istiyordum her şeyi.

''Küçüktün ama. Öyle küçüktün ki sana karşı böyle hissettiğim için kendimden iğrendim.'' Bahsettiği anlar ne zamanlara denk geliyordu, fazlasıyla merak ediyordum. Yine de onu bölmek istemediğimden sadece dinledim. ''Sonra şu eğitim işi çıktı zaten. Almanya'ya gidince bu sefer de bir ihtimal unuturum, dedim. Öyle düşünen aklıma sokayım.'' Kendi kendine sinirleniyor sonra da kendi kendini sakinleştiriyordu.

''Bir insan baktığı her yerde mi sevdiğini görür be? Aylarca aklım sikildi Defne. Elimi neye atsam o bunu sever, o bunu görse şöyle der, şunu duysa güler diye diye geçti günlerim.''

''Ben görmezsem unuturum derken şuradaki kıvılcım harlandıkça harlandı.''

O kalbini işaret ederken dudaklarımı oraya bastırmadan duramadım. Buna karşılık derince nefeslenmiş saçlarıma kısacık, küçücük bir buse kondurmuştu. ''Babam fark etti sonra.''

Duyduğum şeyle yerimden kalkıp ona bakmak istediğimde ''Dur şurada.'' deyip tutuşunu sıklaştırmıştı. ''Ne demek babam fark etti? Nihat amca biliyor muydu yani?''

Heyecanlı heyecanlı konuşmamla homurdanmış ''Defne şunları anlatmak zaten zor, bir de sen zorlaştırma.'' demişti.

Ben zorlaştırmıyordum ki hemencecik söylesin istiyordum sadece. ''Tamam, sustum. Hadi anlat sevgilim.'' deyince öyle içten konuştu ki yüzünde öpülmedik yer bırakmamak istedim. ''Ne zaman sevgilim desen bu gerçekle yüzleştiğimden seni nefessiz bırakacak kadar öpmek istiyorum.''

Başını eğmeye çalıştığında ''Hatta öpeceğim.'' demişti ama bu sefer homurdanan ben oldum. ''Anlat artık şunu, vallahi hayatta öpmem seni.''

Ona yüzümü kaldırmamam sebebiyle bunu gerçekleştiremeyince bu sefer de o homurdanarak devam etti konuşmaya. ''Giray şerefsizini bir güzel dövmüşlerdi hatırlıyor musun?'' diye sorunca o dönem ne kadar üzüldüysem şimdi hatırlayınca hiç üzülmemiştim onun o haline.

Hatırladım Alpay Emir, hatta sana kirpiklerin ne güzelmiş dediğimde bir tek beni pataklamadığın kalmıştı, diyecektim de zor tuttum kendimi.

''Hıhım'' deyip onayladıktan sonra devam etmesini bekledim. ''O günün akşamında eve gittiğimde sana öyle saçma sapan davranınca uyku girmedi gözüme. Sonra Melih'le telefonda konuşuyorduk. Sen de bok var gibi neye üzülsen neye sevinsen o andavala anlattığın için beni düşürdüğün duruma bak anasını satayım.''

Birden bire bana sinirlenince sinirlenmek yerine gülmüştüm bu haline. ''Telefonu kapattım. Adın falan geçmemişti bile... Babam geldi yanıma, kim o kız falan diye sormadan direkt Defne'ye mi sevdalısın diye sordu.''

Ona iyice sırnaşıp ''Ee sen ne dedin?'' diye sormama karşılık elini bacağıma indirip bacaklarının arasındaki bacağımda gezdirdi elini. ''Tepkisini kestiremediğimden ne evet diyebildim ne hayır. Sök at dese nasıl atayım, git konuş dese kapına nasıl geleyim?.. Defne ben kendimi bir bok sanırdım hâlbuki korkağın tekiymişim o zamanlar. Senin dudaklarından çıkacak iki kelime öyle korkuttu ki beni, ne sana gelebildim ne de senden geçebildim.''

Beni sinirlendiren de buydu işte. Ne olurdu gelse, tamam o zamanlar belki ona karşı bir şeyler hissetmiyordum ama gönül sonuçta bu belki ilgisini belli etse ben de ona sevdalanmaz mıydım?

''Keşke böyle olmasaydı. Sensiz geçen her anıma o kadar çok üzülüyorum ki.''

Ben ona üzüntümü dile getirirken onun buna gülmesi biraz kırmıştı doğrusu. ''Aradan üç yıl geçti ya da geçmedi, ablam bizi yakıştırdığını dile getirdiğinde ufak da olsa ümitlendim. Sonra sana da bunu söylediğini ama senin fazla tepki gösterip kesinlikle böyle bir şeyi bir daha söz konusu bile etmesini istemediğini söylediğini söyledi. Ben bunları duyduktan sonra nasıl gelecektim, söyle bana.''

Yavaş yavaş çöken uykudan mı bilmiyorum üzerimde garip bir hüzün peyda oldu. Bacağımdaki eli hareket etmiyor öylece duruyordu kazağın tam bitti yerde. Onun bu dokunuşlarından fazla utanç duymamam ilkte kendimi kötü hissettirse de onun yanında rahat hissediyor olmak hoşuma gidiyordu. Kapanmaması için zorladığım gözlerim bana daha fazla izin vermezken bilekliğim geldi aklıma.

Kedi gibi çıkardığım sesler onun hoşuna giderken iyice sarılıp çenesinin altına ve boynuna derince öpücükler bıraktım. Biraz da konudan uzaklaşıp kaçmak istememdendi bu.

''Teşekkür ederim.'' derken düşündüğüm şey sadece bileklik olmadığı gibi neye teşekkür ettiğimi de bilmiyordum aslında.

Eli saçımı okşarken ''Uykun mu geldi?'' diye sorması da ne gereksizdi yahu. Biraz daha böyle devam ederse ona cevap bile veremeyecek anında kapanacaktı gözlerim.

Mırıltılarla onu onayladığımda bir şeyler söylüyordu ama onu anlayamayacak kadar kapanıyordu bilincim.

...

Bir göz kırpışına, hafif bir dudak kıvrımına ya da göz göze gelinen o iki saniyede bir kalp, ritmini bu kadar değiştirmemeli. Bozulan o düzen yeni kurulacak bağdan ötürü müydü bilinmez. Bildiğim tek şey camın ardından baktığımda onun sanki bunu yapacağımı biliyormuş gibi gözlerini ara ara kaldırması ve göz göze gelinen o üç saniye değil üç saat üç sene gibi dolu dolu yaşanmışlıklar barındırıyordu.

Korkuyorum Alpay Emir. Bu kadar kısa sürede beni ben değil kendin yaptığına korkuyorum. Gün gelecek beni kendinle yalnız bırakacaksın diye çok korkuyorum. Sonra gözlerin gözlerimle değil yüreğimle bakışıyor, tüm korkularımın boş bir vesvese olduğunu söylüyor bana.

Havasından mıdır suyundan mı; yoksa yanımdaki adamın kokusundan mı, pek bir erken uyanmıştım. Ben erken uyanırken onun saatler boyu uyumadığını öğrenmek ve bunun sebebi olmak önce gönlümü baharı kutlayan bayram havasına bürümüş ardından sert bir kışa dayanmaya çalışan canı olmayan narin çiçeklerin acısıyla doldurmuştu.

Ona neden uyumadığını, uyuyamadığını sorduğumda ise aldığım cevabı ölsem de silemezdim zihnimden.

''Gözümü kapasam kollarımın arasında yok olacak gibiydin. Böyle bir şeyin ihtimal dâhilinde bile olmasına dayanamam. İlk defa kollarımda uyudun ve ben bunun gerçek olmamasına katlanamazdım.''

Uyku mahmurluğuyla duyduğum bu sözler bende hiçbir etki yaratmazken sadece yüzümü boynuna gömüp derin derin soluklanmıştım mırıltılar eşliğinde. Tekrardan uykunun kucağına ne zaman düşüverdim bilmiyorum ama uyandığımda yanım boştu. Yanım boştu ama zihnim onun varlığıyla dolup taşıyordu.

Yanımda onun olmaması demek bunların benim rüyam olması demekti ama sonra bulunduğum oda, dışarıdan duyduğum ses sayesinde her şey bir bir gerçekliğine bürünmeye başladı.

Alpay Emir, dudağının kenarındaki sigarayla duvarın dibine yığılan ve dün karanlıkta fark etmediğim odunları kırıyor aynı zamanda da ara ara pencereye bakıyordu. Uyanmıştım ama bu halde karşısına çıkmak istemiyordum elbette. Ayrıca bir insan yakacak odun kırarken bile fazlasıyla çekici gözükebilir miydi?

Aceleyle kalkıp banyoya gitmiş elimi yüzümü yıkayıp ihtiyaçlarımı giderdiğim gibi mutfağa girip çay suyu koymuştum. Alpay Emir çaysız kahvaltıdan pek hoşlanmazdı da.

Üzerimdeki kazakla bu soğuk havada dışarıya çıkacak kadar delirmemiştim. Dün çıkardığım pantolonu altıma giyip saçlarımı parmaklarım yardımıyla taradıktan sonra serbest bırakmış tekrar odaya geçip önce dışarıya bakmıştım perdenin kenarından çektikten sonra. Gözlerim yeni yeni açılıyordu ki gördüğüm tek şey o değil az da olsa etrafı kaplayan kardı. Şu an yağmıyordu ama gece boyu yağmış olmalıydı ki birkaç santim de olsa tutmuştu.

Ağzım şaşkınlıkla açıldığında daha fazla yerimde duramadım. Dışarıya koştuğum gibi kapıyı açmış yüzüme vuran soğuk havayı umursamadan kapı önündeki terliklerden birini geçirmiştim ayağıma. Girişin üzerinde ince bir tavan olduğundan evin önünde terlikle durmam sorun yaratmayacaktı.

''Yavrum böyle çıkılır mı dışarı?''

Alpay Emir'in uyaran sesini umursamadan ona adımlayıp ''Günaydın,'' demiştim.

Parmakları arasında tuttuğu sigarayı benden uzakta tutup diğer koluyla beni sarmalamış ardından geri çekilip zorla içeri sokmuştu. Kendi de geldiğinde hızlıca kahvaltı hazırlamıştık beraber.

Bizimkilerin arayıp rahatsız etmemesine şaşırırken bunun sebebinin Emir olmasına sevinmiştim. Kahvaltı masasında sohbet ederek vakit geçirirken birkaç saate avukat arkadaşı ve Elif'in buraya geleceklerini söylemişti.

O adam zaten içerideydi ama hem onunla hem de İbrahim amcanın bu sahte evlilik ve birkaç olayıyla ilgilenen arkadaşının ikisinin de tutuklanması için elinden gelenin en iyisini yapmak için uğraştığını söylemişti.

Bir aya kadar askerden dönecekmiş zaten Elif'in sözlüsü. Bu durumdan da çocuğun haberi yokmuş anladığım kadarıyla. Yani tartıştığını söyleyip evden ayrıldım mahalleye döndüm gibi bir şeyler söyleyecekmiş Elif.

Alpay Emir bilgisayar başına çalışmaya giderken ben de bir yandan masayı topluyor bir yandan da telefonda şu görüşmeleri halletmeye çalışıyordum. Çoğunu sonraya ertelemiştik.

Zaman geçmiş sonunda bahçede araba sesi duyulmuştu. Heyecan ve biraz da merakla yerimden, Alpay Emir'in yanından, ayrılıp pencereye koşmuş gelenlere bakmıştım.

Arabadan inen Alpay Emir'in boylarında ama ona göre biraz daha zayıf olan adam kapıya çıkan Emir'e baş selamı vermiş sonra da arabanın arkasına geçip birkaç market poşeti çıkarmıştı.

Diğer tarafta da orta boylardaki kızı gördüğümde biri onun benim tanıdığım en azından hatırladığım Elif olduğunu söylemese hayatta anlayamaz, çıkaramazdım.

Burada durmaktansa ben de Emir'in yanına geçmiş onları beklemiştim. Emir, sobayı yaktığı için evin her bir yanı harıl harıl sıcakken benim üzerimde de dün gelirken giydiklerim vardı. Emir ise üzerine hafif boğazlı bir kazak ve kot pantolon giyinmişti. Ona baktığımda saçlarının dağınık duruyor olması ona düzensiz durmasından çok serseri bir hava katmış bu da onda fazlasıyla hoş duruyordu.

''Yenge, bunları nereye koyayım?''

Defne sen yenge mi oldun?

Ben cevap vermeden Alpay Emir ona bir şey almasına gerek olmadığını, niye aldığını falan sorup elindekileri alıp kenara koydu poşetleri.

Hemen arkasında beni görünce gözleri dolan Elif'e dönünce bakışlarım beyler bizi yalnız bırakıp odaya geçmişti.

Ben öylece ne yapacağımı bilemiyor, kenarda duruyorken içeri geçip kollarını boynuma dolayan kız birden bire ağlamaya başlayınca iyice telaşlanmıştım. Kollarımı bedenine doladığımda hissettiği eski bir arkadaş mıydı yoksa bir yabancı mı bilmiyordum ama buna ihtiyacı olduğunu görebiliyordum.

Onun sakinleşmesini bekleyip kollarımı gevşettiğimde kendini kötü hissetmemesi için içtenlikle gülümseyip ''Hoş geldin.'' demiştim.

Onu banyoya ilerletmem yüzünü yıkaması derken birkaç dakika geçince Alpay Emir seslenmişti. Ona şimdi geleceğimizi söylediğimde bir şey dememiş Elif'le beraber içeri geçmiştik.

Biz gelene kadar her ne konuşmuşlarsa ikisinin yüzü de sirke satıyordu.

Bir arada oturup normal konulardan bahsederek sohbet etmek sanırım herkesin Elif'in üzerindeki çekingenliği atması için verdiği bir uğraştı.

Bir saat geçmemişti ki Alpay Emir'in üniversite dönemi bir şekilde yolları kesişen ve bir daha da kopmayan arkadaşı Çağatay Alpay Emir'i sinirlendirmek adına bana dönmüş önce içtenlikle konuştu. ''Tebrik ederim,'' Bu dediğine anlam veremediğim sırada sinsice yanımda, beni kolunun altına alan adama bakıp ''Kavuşmuşsunuz sonunda.'' demişti.

Alpay Emir'in ve Çağatay'ın atışmalarıyla ortamın dağılan havası herkesin yüzünde hafif bir tebessüm sağlıyordu.

Dışarıya sigara içmek için çıkan ikiliyle Elif ile sonunda yalnız kalabilmiştim. Sürekli dalıp giden gözleri içimi acıtırken hem buraya alışması hem de nasıl konuşmaya başlayacağımı bilemediğimden ayaklanıp ''Mutfağa geçelim mi? Yemek hazırlayalım beraber.'' demiştim.

Belki misafir birine böyle söylemem kötüydü ama ben onun kendini misafir gibi hissetmesini istemiyordum ki.

İstediğinden mi yoksa istemediğini dile getiremediğinden mi bilinmez o da ayaklanıp benimle mutfağa girmişti.

''Aklında bir şey var mı? Ne yapacağımızı bilmiyorum.'' deyip ellerimi belime koymuş onun bir fikir söylemesini bekliyordum.

Öyle ayakta kalınca sandalyeleri gösterip ''Otursana ya dikildin öyle,'' deyip gülmüştüm.

Bu halime karşılık belki de çabamı anladığından kafasını sallayıp oturmuştu. Ben ondan cevap beklerken konuşması sorduğum sorudan değil başka bir şeydendi.

''Değişmişsin.''

Yerdeki bakışlarım onu bulunca kendini açıklama yapmak zorunda hissetmişti. ''Yani iyi anlamda.'' dedikten sonra dudaklarını birbirine bastırmış gözlerini kaçırmıştı. ''Güzelleşmişsin, güzeldin ama büyüyünce çok daha güzel olmuşsun. Bir de... Bu kadar samimi değildin benimle pek.''

Mahalleden birkaç yıl önce taşınmışlardı evet ama neredeyse hiç görmemiştik ondan önce de aynı mahallede oturduğumuzda birbirimizi.

İnsanlara karşı soğuk biri olduğumu inkâr edemezdim, evet. Bu ne zaman nasıl oluşmuştu bilmiyorum ama eskisi gibi kimseye nefretle yaklaşmadığımın farkına varıyordum en azından. Bir de Elif'e karşı hissettiğim şefkat onun yaşadığı şeylerde kendini yalnız hissetmemesi içindi.

Dakikalar geçerken Emir ve arkadaşı içeri geçmiş Emir yardım edebileceği bir şey varsa yapabileceğini söylediğinde arkadaşı gülmüştü bu haline. Onları içeri gönderirken Elif ile konuşuyor bir yandan da bildiğim şeylerin yerlerini gösteriyordum. Onlar gelmeden önce Emir laf arasında ona bunları söylememin iyi olacağını ne olur ne olmaz Serap teyzenin numarasını vermemi söylemişti.

Daha ilk günden yalnız kalmasını istemediğimde gerekirse yarın için izin alacağımı söylediğimde ise bunu ona sormamı zor olsa da kendisi de bir şekilde izin alabileceğini söylemişti.

Elif'e laf arasında bizi yanında isteyip istemediğimi sorduğunda ''Yeterince kendimi yük olarak hissediyorum Defne, hem yalnız kalmaya o kadar ihtiyacım var ki...'' demişti.

Emir'in bana bir şey anlatmaması sonucu ben her şey normal sanırken aslında öyle olmadığını Elif'in anlatırken gözlerine oturan kederden anlayabiliyordum.

İbrahim amcanın o mahalleye taşındıktan sonra günden güne nasıl kötü birine dönüştüğünü anlatırken zorlanıyordu. Bunları ben sormadan anlatması onun da birileriyle konuşmaya aç olmasındandı.

''Elini kaldırsa canım bu kadar yanmazdı.''

Bunu o kadar soğuk dile getirmişti ki ben kendimi kötü hissederken onun böyle sakin kalmasına şaşırmıştım. ''Bakma öyle, o kadar gözyaşı döktüm ki bende ne akıtacak yaş kaldı ne de halime üzülecek bir kalp.'' demişti.

İbrahim amcanın onu bu kadar rahat bırakacağını biliyordum elbet. Ben sormadan onu da anlatmıştı zaten. Ben yemeğe eklenecek patatesleri soyarken o ocaktaki çorbayı karıştırıyordu.

Şöyle bir düşündüm de her şey normalmiş gibi davranmamız ne kadar doğruydu? Ben duyduklarımı hazmedemezken onun bunları normalmiş gibi anlatmasını aklım almıyordu.

''Emir abi her şeyi halledeceğini söyledi.''

Bana minnetle dönmesiyle devam etmesini bekledim sözlerine.

''Defne, korkularım var. O adam çıkıp bir yerden gelecek diye babam peşime düşecek diye çok korkuyorum. Çağatay Bey de Emir abi de bunları düşünmemem gerektiğini söylüyor ama yapamıyorum.''

Anlattıklarından sonra aynı korkuyu benim de hissetmem yanlış mıydı? Sırf korkularımdan ötürü onu o cehennemde çaresiz mi bıraksalardı yani?

Düşüncelerime, korkumdan ötürü düşündüğüm şeylerden iğrendim. Onun korkularıyla yalnız kalışlarının yanında benimkiler neydi?

''Hadi ben neyse de sizin benim yüzümden zarar görmenize dayanamam. ''

Biraz daha sessiz kalırsam bu sessizliğimi yanlış anlamasından çekindim. ''Düşünme sen bunları, onlar halledeceğiz diyorsa halleder. Sen bundan sonraki hayatında neler yapacaksın onu düşün.'' deyip gülerken bile bir tarafım acaba bir şey olur mu diyordu.

Hangi sözlerim onun yaralarına merhem olurdu bilmiyorum. Açılan yaralarını kapatmayı arkadaşı olarak kendime görev bilirken beni yanında ister miydi onu da bilmiyordum. Göğsümle midem arasında hissettiğim keskin acı Alpay Emir'in bu sebepten başına bir şey gelebilecek olmasından mıydı yoksa Elif'in yaşadıklarına kulaklarım şahit olurken daha önce böyle bir acıya engel olamamaktan mı?

Kapılı kapılar ardında alınan her nefesin herkesten sakladığı yaşanmışlıkları var ve biz insanoğlu kendimizin acısından, mutluluğundan başkasına sadece komşuyuz. Gelip geçici. O an hiçbir hayatta gelip geçici olmak istemedim. Nefes alıyorsam başkalarına da nefes olmak yaşadıkları, yaşamak zorunda oldukları hayatlarında kolaylık sağlayan kişi olmak istedim.

Herkes birilerinin hikâyesinde iyi bir başkasında kötü karakter oluyordu. İstedim ki ben Elif'in hayatındaki iyi kişi olayım. Ama zamanı geldiğinde onun benim hayatımdaki kötü kişi olacağına hiçbir zaman ihtimal veremedim.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page