top of page

2. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 25 Kas 2025
  • 21 dakikada okunur

Güne, uykumu alamadan alarmın sesiyle başlamıştım. Hiçbir şey algılayamadığım, beyin hücrelerimin henüz mesaiye başlamadığı o saliselik zaman diliminde gözlerimi odamın tavanında gezdirmiş nerede olduğumu, kim olduğumu sorgulamıştım.

Gözlerimi ovalaya ovalaya yataktan kalkarken dün gece olanlar düşüyordu bir bir aklıma.

Kollarımı birkaç defa gererek yukarıya doğru uzandığımda tam olarak kendime gelmeye başlamıştım. Kilitli olan kapımı açtıktan sonra sessizce kimseyi uyandırmadan banyoya girmiş ihtiyaçlarımı gidermiş elimi yüzümü yıkadıktan sonra iyice kendime geldiğimi hissetmiştim.

Odama geri döndüğümde dolaptan beyaz gömleğimi, yüksek bel siyah kumaş pantolonumu ve beyaz iç çamaşırı takımımı çıkarıp yatağıma koyduktan sonra duş almayı kısa bir an için düşünsem de bu soğukta duş aldığım gibi dışarı çıkmayacak kadar seviyordum kendimi.

Üzerimi değiştirmeden önce nadir de olsa kullandığım makyaj malzemelerimi alıp göz altlarımı ve yüzümü bir nebze de olsa renklendirmiş sonra da saçlarımı ensemde gevşek bir topuz yapmıştım. Yüzüme düşen birkaç tutamı düzleştirici ile hafif dalgalandırdıktan sonra altın sarısı ufak halka küpelerimi ve ilk maaşımla aldığım altın kolyemi takıp üzerimi giyindim.

Aynadan baktığımda kendini beğenen, memnun olmuş bir Defne görmek beni çok mutlu etmişti.

Pantolonun içine soktuğum beyaz gömleğin bir düğmesini daha açıp nasıl durduğuna bakarken çok da rahatsız etmeyen bir açıklık sağlamıştı. Böylelikle kolyem de görünür olmuştu. Belime biraz bol gelen pantolona enli, altın renkli tokası olan siyah kemeri de taktıktan sonra rahat edebileceğim topuklu olmayan siyah bir ayakkabı seçip kenara koymuştum. Üzerimdekilere uyacağını düşündüğüm çantama telefonumu, cüzdanımı kulaklığımı da koyduktan sonra el kremimi elime sürdükten sonra onu da çantama atmış parfümümü de sıkıp bir an önce evin kapısına varabilmiştim. Üzerime trençkotumu da geçirip evden sonunda çıkabildiğime seviniyordum şu an.

Uyandığı gibi yemek yiyebilen biri olmadığımdan hastaneye giderken bir şeyler alıp kahvaltımı orada mesaiye başlamadan önce yapabilirdim.

Apartmandan çıkarken bir yandan da kulaklığımı telefonuma takmaya çalışıyordum.

Bir yandan şarkı dinleyip bir yandan da metro durağına ilerlerken aslında birinin beni bırakıp almasına alışmamın ne kadar kötü olduğunu düşünüyordum.

Alıştırmışlardı beni rahata şimdi ceremesini ben çekiyordum.

Son zamanlarda aklımda olan iki düşünce ne kadar imkânsız gibi gözükse de düşünmeden edemiyordum tabi.

Ya araba alacaktım ya da hastaneye yakın bir yerde eve çıkacaktım. Gönlüm ikincisinden yana olsa da ailemin buna çok da olumlu bakacağını düşünmüyordum ne yazık ki.

Hastaneye gelmiş karnımı doyurmuş ve birkaç arkadaşımla selamlaşıp odama girmiştim bile. Bugün danışman kabulü yoktu. Öncesinde görüşmem gereken birkaç doktor ardından hazırlamam gereken beslenme listesi ve hastane yemekhanesinin aylık yemek listesi düzenlemesi vardı.

Üzerimdekileri çıkarıp askıya astıktan sonra önlüğümü giyinmiş yerime yerleşmiştim. Bilgisayar başında birkaç saat çalıştıktan sonra gelen maillere dönüş yapmış ardından da aldığım telefon doğrultusunda odadan çıkıp yapmam gereken birkaç işi daha halletmiştim.

Öğlen yemeği zamanı gelince yemekhaneye çıktığımda tanıdık kimseye rastlayamamak müsamere günü anne babasını göremeyen çocuk hüznü yaşatmıştı. Kendimi o kadar yalnız ve kimsesiz hissetmiştim. Düşen yüzüm ve elimdeki tepsiyle boş masalardan birine oturup yavaş yavaş çorbamı içerken yalnızlığımı biraz da gidermesi adına telefonumu almıştım elime. Birkaç kaşık çorbayı içmeden telefonda, sosyal medyada tam dolaşamadan masanın kenarında dikilen birinin varlığıyla başımı kaldırmak zorunda kalmıştım.

''Rahatsızlık vermeyeceksem oturabilir miyim?'' Duyduğum soruyla istemeden etrafa göz gezdirmiştim acaba boş masa yok diye mi oturmak istiyordu yoksa benimle oturmak istediği için mi oturmak istiyordu?

He Defne herkes sana âşık çünkü.

Kabalık etmemek adına bir yandan elimle karşımdaki boş yeri gösterirken bir yandan da ''Ne rahatsızlığı? Buyurun lütfen.'' desem de şu an yalnız yemek yemeği yeğlerdim.

Taş çatlasa otuzlu yaşlarının ortasında olduğunu düşündüğüm esmer adam önlüğü ve yaka kartıyla karşıma yerleşmiş içten bir şekilde gülümseyip teşekkür ettikten sonra afiyet olsun dilemişti.

Yaka kartından okuduğuma göre adı Faruk ve kendisi genel cerrah.

İlk olarak kendimizi tanıtmayla başlayan sohbetimiz hastane hakkındaki konularla devam etmişti. Yarılanan yemek ve geçen on on beş dakika sonunda gelen acil bir telefonla yerinden kalkmış sohbet için teşekkür ettikten sonra afiyet olsun deyip gitmişti. Faruk Bey gittikten sonra ben de zaten doyduğumdan yemeğe devam etmemiş odama geri dönmüştüm.

Daha sonra düzenlemem gereken birkaç belgeyi bu boşlukta düzenlerken telefondan kimi arasam diye düşünüyordum. Hem konuşup hem de iş yapmak her zaman daha iyi hissettirirdi.

Şu an için tanıdığım tek işsiz ve boş gezen kişi Melih olduğundan önce sesli arayacakken oyundaysa rahatsız olması için onu görüntülü aramış açmasını bekliyordum. Telefonumu masamdaki isimliğe dayadıktan sonra görüntümü kontrol etmiş ardından da önümdeki kâğıtlara geri dönmüştüm. Telefon hala çalıyor ama cevap veren olmuyordu. Tam aramayı iptal edecektim ki arama cevaplanmıştı ama görüntü yoktu. Vardı da siyah bir ekrandı, büyük ihtimalle telefon ters duruyordu bir zeminde.

''Az bekle. Müsait değilim.'' dediğinde kapatmayı teklif etsem de ''Yok be üstümü giyiniyordum.'' deyip kendisi de görüş açıma girmişti.

''Ne oldu? Niye aradın?''  Sorusunu duyduğum gibi kafamı önümdeki kâğıtlardan kaldırmış ona dik dik bakmaya başlamıştım.

''O ne biçim soru be, canım istedi aradım sana mı soracağım?''

Biz birbirimize laf yetiştirmeye çalışırken zaman geçiyordu. Ben bir yandan konuşup ona laf atarken o da beni masada sabitleyip bilgisayar başında oyun oynamaya başlamıştı. Sırf sinirini bozmak için işsiz olduğu konusunu açtığımda bu duruma gerçekten bozulduğu belli oluyordu.

Melih, abisinin peşinden gidip mühendis olmak istemiş olduktan sonra da böyle ortada kalmıştı işte.

Emir, Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden birinde inşaat mühendisliği okuduktan sonra iki yıl da yurtdışında eğitimine devam etmiş daha sonra Türkiye'ye döndüğünde de öğrencilik zamanında staj yaptığı şirkette mühendis olarak işe başlamıştı. İş hayatının 6. yılında olmasına rağmen birçok başarıya imza atmış kariyerinde harika bir ivme kazanmıştı.

Serap teyzenin yerlere göklere sığdıramadan anlatması sayesinde hâkimdim olaya.

Onun bu çalışma aşkına gerçekten anlam veremiyorum. İşkolik olmasının yanında okumayı, çizim yapmayı sevdiği gibi bunları ilerletip kendini geliştirmesini de biliyordu. Ara ara bana ve Melih'e alttan alttan sokuşturduğu lafları şimdi düşününce gerçekten de haklı olduğu kanısına vardım.

Biz lisede o gezi senin bu gezi benim diye katılıp gezerken o gece gündüz çalışıyordu ki şu an için de pek farkı olduğunu düşünmüyordum. Annem ve Serap teyze konuşurken duyduğuma göre de iyi kazanıyordu. Zaten duymaya da gerek yoktu, kendini belli ediyordu iyi kazanması. Onun adına seviniyordum gerçekten. Emeğinin karşılığını alması, onun bu çalışma azmini arttırıyor olmalıydı.

Kısaca salak Melih de, mühendis olacağım diye gitmiş bir üniversitede makine mühendisliği okumuştu ve şu an işsizdi. İş yok değildi tabi ama başvurduğu şirketler, fabrikalar benim şu an aldığım maaştan bile az teklif ediyorlardı. Emir de bu durumun normal olduğunu kafasını kullanması gerektiğini, daha öğrenciyken bol bol staj yapmış olması gerektiğini söyleyip üzüyordu çocuğu.

Artık kapatmam gerektiğini söyleyip suratına telefonu kapattıktan sonra işimin başına dönmüş bugünkü tüm yapmam gerekenleri yapıp günün sonuna gelmiştim.

Üzerimdeki tatlı yorgunluk bugünün haftanın son günü olduğunu hatırlamamla uçup gitmişti üzerimde.

Hastaneden çıkıp durağa doğru giderken eve gittiğimde evdekilerle karşılaşacak olmak geriyordu beni. Öncelikle annemin ya da babamın bu konu hakkındaki bana gösterecekleri tavrı merak ederken abimin dün o kadar neye sinirlendiğini de merak ediyordum.

Gelen metroya binmiş boş bulduğum bir yere geçmiştim.

Düşünüyordum da onu bu kadar sinirlendiren ne olabilirdi? En son neredeyse bir ay önce Feyza, annem ve annesi düğün alışverişine çıkmak için anlaşmışlar benim de gelmemi istediklerinde -bunu sadece annelerin istediğine emindim- istemeyerek de olsa ben de gitmiş fikrimi sorduğunda onu kırmamak adına cevaplar veriyordum ama beni takmadığını da biliyordum elbette. Hatırlayamadığım bir ürün için bana fikrimi sorduğunda bir kere alırken kalitelisini almasını gerektiğini daha uzun ömürlü olacağını söylediğimde işi benim müsrif ve çok para harcayan biri olmama getirmiş annelere de beni kötülemeye başlamasıyla ne hali varsa görmesini umarak hiçbir şeye karışmamıştım. Salaklık bendeydi aslında, bunu kabul edebiliyordum.

Metrodan inmiş dalgın dalgın eve doğru giderken adımın seslenilmesiyle duraksayıp etrafıma bakarak sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştım. Daha sonra ''Balkondayım, balkonda.'' diyen ve evlerinin balkonundan bana el sallayarak seslenen kadına bakmak için birkaç adım gerileyip başımı kaldırmak zorunda kalmıştım.

Kendisi annemlerin gün yaptığı mahalle arkadaşlarından biriydi. Şu an adını hatırlayamasam da bozuntuya vermeden gülümseyip halini hatırını sormuştum. O da gülümseyerek nasıl olduğumu işin yorup yormadığını sormuş ayaküstü kısaca sorguya çekmişti. Yukarıya bakmaktan boynumun ağrımaya başladığı sırada asıl söylemesi gereken şeyi unutmuş gibi hemen lafa atıldı ve ''Ay Defne'm az daha unutuyordum kızım. Yarın birkaç komşu oturmaya gelecek bize. Bugün anneni aradım ama dönmedi bana. Sizi de bekliyorum. Hem bizim gelin de burada, tanışmış olursunuz.'' dedi.

Daha geçtiğimiz aylarda evlenen oğlunun şehir dışında oturduğunu biliyordum ama gelin burada dediğine göre ziyarete gelmiş olmalılardı. Gelinini sadece düğünde ve bir kere de günde gördüğüm ve gerçekten de tanışmak istediğim için ben de yarın giderim diye düşündüm. İyi akşamlar dileyip eve ulaştığımda kapıyı kendi anahtarımla açmış ses gelmeyen evde birilerinin olup olmadığını anlamak için seslice selam vermiştim ama kimseden ses çıkmamıştı. Odama geçip çantamı, ceketimi çıkardıktan sonra terliklerimi de giyip ellerimi yıkadım ve mutfağa girdim.

Ocaktaki yemeklerin altı yandığından annemin evde olduğunu anlayabiliyordum ama neredeydi?

Hafiften kaynamaya başlayan yemeği karıştırmak için tencerenin kapağını açtığımda annem mutfağın balkonundan çıkıverdi birden.

Elinde boş çamaşır sepetiyle ''Hoş geldin yavrum, balkondaydım duymamışım kapı sesini.'' deyip içeriye doğru ilerledi. ''Oyalandım tüm gün, geçe kaldı yemekler. Çok aç mısın?'' diye sormasıyla sanki dün hiçbir şey olmamış gibi konuşması rahatsız olmama sebep oldu.

Aç olmama rağmen ağzımdan ''Pek aç değilim.'' cümlesi çıkmıştı sadece.

Annem o sırada mutfaktan çıkıp elindekini bırakmış ve geri dönüp tencerelerin başında beni gördüğünden yemekleri kontrol etmeden arkamdaki sandalyelerden birine oturmuştu. Konuyu ben açmadan açmayacaktı belli ki.

''Anne dün yemekte bir şey mi oldu? Abimin dün gece söyledikleri sırf yemeğe gelmediğimden değildi belli ki.'' Tepkili bir sesle konuşup yemekleri de karıştırdıktan sonra anneme dönüp kalçamı tezgâha yaslayıp cevap vermesini beklemiştim.

Önce söylemekte mırın kırın etse de sonunda dilinin ucundakileri çıkarabilmişti.  ''Abin kıza Defne arasını düzeltmek istiyor seninle demiş. O da bu yemeği ayarlamış. E sen gelmeyince de ayıp oldu onlara. Abin de mahcup oldu.''

Duyduklarımla ağzım beş karış açıldı desem yemin ederim abartmış sayılmazdım. Bana sormadan etmeden kızla arasını hoş tutacak diye gidip benim adıma konuşmak da ne demekti Allah aşkına? Benim gibi sinirlendiği gibi çabuk parlayan biri için bile şu an aşırı sakindim.

Sesimi yükseltmemeye çalışarak annemin de kalbini kırmadan olayı anlamaya çalışıyordum çünkü olanlara beynim basmıyordu artık. ''Anne Allah aşkına bu ne demek? Ya senin oğlun ne diye gidip benim adıma konuşuyor kıza. Onu geçtim son dakika haber verdiniz zaten bana gelmemem çok normal değil mi? Siz bunlara her gittiğinizde en az iki hafta önceden haber veriyorsunuz, başımın etini yiyorsunuz zaten.''

İstediğim gibi sessiz sakin konuşabilmek bir yana sinirden dolan gözlerim de olaya eklenince ne cümle kurabilmiş ne de mantıklıca bir şeyler sorabilmiştim anneme.

Huyumu bilen annem dediklerime hiçbir cevap vermemiş sadece sakin ol, konuşuruz abinle tarzı yatıştırıcı şeyler söylemeye çalışıyordu.

Daha da sinirlenmeme sebep olduğundan haberi var mıydı acaba?

Aramızda bir sorun olsa oturup çözelim diyeceğim ama bir sorun yokken sadece karşılıklı anlaşamayan iki insan olarak birbirimizi alttan alıp sadece merhaba, merhaba sınırlarında yaşasak ne olurdu sanki.

Başta her şey güzelken nişanlarından sonra her şey ciddiye bindiği andan beri Feyza'nın bana olan tavrı değişmiş her dediğimin altında bir şey arar olmuştu.

Sakinleşmek adına derin nefesler alıp duruyordum. En iyisi odama gidip üzerimi değiştirmek ve yemek masasında herkes sofradayken son defa bu konuyu açıp bir daha açılmamak üzere kapatmaktı. Bundan sonra herhangi bir şeyde adımın geçmesini istemiyordum. Çünkü biliyordum ki abimde bu akıl ve annemde bu oğlan sevgisi olduğu sürece ben ne dersem, ne yaparsam kötü konuşan ben olacaktım.

Odama geçip üzerimi değiştirmiş saçlarımı da ev topuzu yaptıktan sonra üşüyen ayaklarıma panduflarımı da geçirip odamdan çıkmıştım.

Kısa vakitte sofrayı kurduktan sonra ben odamdayken gelen evin diğer üyelerini sofraya davet edip yemekleri servis etmeye başladım.

Duvara dayalı masanın bir başında babam bir başında ben otururken annem ve abim de yan yana oturuyordu. Abim sinirini atmış ses çıkarmadan oturuyor ne yüzüme bakıyordu ne de bir şey söylüyordu. Herkesin yemeklerini verdikten sonra ben de sofraya yerleşip yemeğimi yemeğe başlamıştım.

Sofradaki sessizlik bizim için garipsenecek bir durum değildi ama dünkü tartışmadan sonra yaşanan bu sessizliğin varlığı çok daha ağırdı. Daha fazla bu durumdan rahatsız olmamak adına önce hafifçe boğazımı temizleyip hem konuşacağımı belli etmiş hem de bakışların bana dönmesini sağlamıştım ama benim gözlerim önümdeki mercimek çorbasından başka yerde değildi. Şimdi bağırıp çağırsam, abimin yaptığı saçmalığı sorgulasam ne annem destek olacaktı ne de babam. Bunun farkındaydım, maalesef.

Bu yüzden benim gibi birinden hiç beklemedikleri şekilde sakince, bir daha hiçbir şeye karışmayacağımı, ağzımı bile açmayacağımı eğer mutlu olacaklarsa zorunlu olmadıkça Feyza ile yüz yüze gelmeyeceğimi belirtmiş ya da belirtmeye çalışmıştım çünkü doğru düzgün konuşamamıştım bile.

Allah kahretsin ki üzülünce değil sinirlenince ağlayıp kendini ifade edemeyenlerdendim ve bu beni çok zora sokuyordu. Hele ki sevdiğin birine karşı böyle bir konuşma yapmaya çalışmak çok kötü hissettirmişti. Abim olayı abarttığımı kendinin de dün biraz fazla çıkıştığını söyleyip kendince denge kurmaya çalışırken bizimkilerden hiç ses çıkmamıştı.

Ben. Abartmışım. Olayı.

Hiçbir şey olmamış gibi yemeğimi yemiş anneme eve gelirken arkadaşının söylediği yarınki davetini söylemiştim. Benim de geleceğimi duyunca sevindiğini gözlerinin içinin parlamasından anlayabiliyordum.

Normalde zaten onun günlerine katılmazdım çünkü konuşulan konular, tartışılan şeyler hiç hoşuma gitmezdi. Üstelik yaşıtlarımın da gelip o ortamda mahalle delikanlılarının annelerine kendilerini göstermeye çalışması hep komiğime giderdi. Öğrencilik dönemimde birkaç defa sırf annemin ısrarıyla gitmiş açılan evlilik konularında adımın geçmesiyle beraber zaten işe de başladığımdan bir daha hiç uğramamıştım.

Annem her defasından 'benim de bir tanecik kızım var, yanımda olsun istiyorum millet büyüdüğünü nasıl serpilip güzelleştiğini görsünler istiyorum' dese de bu sözlerin altında aslında 'benim kızım büyüdü bakın mal bu, hadi beğenin de oğlunuza isteyin' yatıyordu çünkü zamanında aynısını annem de abim için yapıyordu.

Gidilen her oturmada, düğünde, gezmede genç kızlara potansiyel gelin gözüyle bakıp kafasında oluşturduğu profile göre uyup uymadığına bakıyor uyanları da sağa sola sorup araştırıyordu. Ta ki abimin bir gün eve gelip 'Ben birini seviyorum, ciddi düşünüyoruz. Sizinle tanıştırmak istiyorum.' demesine dek.

Hatırlıyorum da o gün annemin başından aşağı kaynar sular dökülmüştü resmen. Oğlunun söylediklerine sevineceğine aklındaki kızlardan birini kendine gelin yapamayacağı için üzülüp durmuştu.

İşte bu yüzden böyle bir ortamda bulunarak bir başkasının da benim hakkımda böyle düşünmesini istemiyordum. Evet, her genç kız gibi beğenilmek benim de hoşuma gidiyordu ama bu bambaşka bir olaydı. Anneme göre olması gereken de buydu. Bir oğlan annesinin, oğluna seni beğenmesi gururlanılacak bir şeymiş.

Bana göre ise saçmalık.

Şimdi Emel abla olsaydı ne derdi? 'Büyük konuşma Defne, gün gelir sevdiğin adamın annesine kendimi beğendireceğim diye kırk takla atarken bulursun kendini.' Evet, tam olarak bunu derdi çünkü bu düşüncemi onunla paylaştığımda annemin abarttığını ama yine de haklı olduğunu söylemişti. Bir de bu cümleyi eklemişti.

Evliliğe tabi ki karşı değildim. Okulum bitmişti. Kendimi idame ettirebileceğim güzel bir mesleğim vardı. Sevdiğim ve beni seven birini de bulduktan sonra zamanı gelince tabii ki güzel bir şeydi ama ben hazır mıydım?

Hayır.

Gerçi hazır olsam ne olur evlenecek adam mı var Defne?

Aklıma düşen isimle sadece tebessüm edebilmiştim. Ona karşı duyduğum ilgi hayranlıktan öteye değildi ve daha da ilerlemesini istemiyordum çünkü bu işin ucunda kalp kırıklığı ve üzüntüyle yerimde kalmak çok daha acıydı.

Şu an ilk defa onlar gibi düşünmek isteyip yarın oldukça güzel hazırlanacağıma söz vermiştim kendime ama umarım uyuyup uyandıktan sonra bu düşüncem değişmezdi.

...

''Defne, annecim?'' Annemin şaşkınca çıkan sesiyle arkamı dönüp şaşıran yüz ifadesini de görmeyi istemiştim.

''Tövbe bismillah kız bu hal ne? '' Gözlerini iri iri açarak vücudumu incelerken bir de eliyle ağzını kapatmış şok içinde kala kalmıştı güzelim kadın.

'Ah, Meryemciğim. Sen kızının içinde nasıl bir afet var daha bilmiyorsun tabi, ondan bu şaşkınlığın.' demek istesem de anlamazlıktan gelip sadece ''Ne oldu anne, ne diye öyle bakıyorsun?'' demiştim.

Önce ne diyeceğini bilememişti sanırım çünkü dudaklarını birkaç defa kapatıp açtı ama en sonunda da ellerini beline koyup şaşkınlığının ve mutluluğunun bariz belli olduğu sesiyle konuştu. ''Kız ne güzel olmuşsun böyle.''

Mutlu olmuştum bu sözleriyle.

Üzerimdeki siyah, göğüs dekoltesi olan uzun kollu ve vücudumu saran kısa elbise hem günlük hem de güzel duruyordu. Normalde açık giyen biri değilimdir ama beğendiğim şeyleri de evde, arkadaşlar arasında giyerim deyip alan tiplerdendim ve bugünkü ev gezmesi için bunu giymek istemiştim. İlkte abarttığımı düşünsem de mahallemizdeki kızların çok daha abartacaklarını düşünüyordum. Annemin isteği olmuş tam da arkadaşlarına 'Bakın, ben doğurdum.' diyebileceği biri olmuştum. Şu düşünceme gülüp üst üste taktığım ince kolyelerimi düzelttikten sonra dalgalandırıp açık bıraktığım saçlarımı da havalandırarak annemin karşısında bir tam tur atıp nasıl olduğumu sormuştum.

Güzel bulmasının ve memnun olmasının dışında açıkta kalan yerlerime bakıp bir şeyler söylemiş sonra da zaten evde olacağımız ve kadınlar içinde olacağımız için laf etmemişti. Güzelim elbisemin altına verilecek misafir terliğinin rengi umarım simli, tüylü ve pembe falan olmazdı.

Hazırdım ve annemin de hazırlanmasını ayna karşısında hafif bir makyaj yaparak bekliyordum.

Hafta sonu olduğundan abim erkenden işe gitmiş babam da kahvaltıdan sonra emekli olduğundan bu yana ara ara gittiği kahvehaneden edindiği arkadaşlarıyla bir yere gideceğini söyleyip çıkmıştı.

Boş boş yatıp zaman geçirdikten sonra ben de duşa girip bir güzel keyif yapmış ardından da maskelerdi vücut kremleriydi derken kendimden geçmiştim. Şimdi de makyajımı da bitirmiş giderken yanıma çanta alıp almamayı düşünüyordum.

Sadece telefonumu almak daha mantıklı gelmişti doğrusu.

Annemin de hazır olmasıyla beraber üzerime uzun bir hırka almıştım sadece. Annem uzun süre sonra beni de yanında bir yere götürmenin haklı gururunu yaşarken apartman kapısından çıkamadan babaanneme yakalanmış bir de nereye gidiyorsunuz, ne yapıyorsunuz diye sormasıyla hesap vermiştik. Aşırı rahatsız olduğum bu durum annemin alışmış olması yüzünden daha da rahatsız ediyordu beni.

Eve bir arkadaşım gelse ya da internetten sipariş ettiğim herhangi bir ürün gelse hemen camdan, kapıdan çıkıp kim o, ne geldi tarzı sorulara maruz bırakıyordu. Bir de öyle bir soruyorlardı ki sanki merak etmiyormuş da öylesine soruyormuş gibi.

Kısaca aile apartmanı pişmanlıktır.

Allah biliyor ya şu evlilik konusunda tek isteğim ne kendi aileme ne de eşimin ailesine yakın olmak. Çevremdeki hangi evliliğe baksam ailesinden bir miktar uzak oturan herkeste huzur olduğunu görüyorum.

Annem kolumdan çekiştirip geç kaldık diye söylenirken asıl geç kalmamızın sebebinin kendisi olduğunu söylememek için direniyordum.

Birkaç adımlık mesafemizi de bitirdikten sonra adını dün annemden öğrendiğim Döndü teyzelerin evine ulaşmış kapının açılmasını bekliyorduk.

Kapıyı açıp bizi güler yüzle içeri buyur eden benim yaşlarımda, kuyumcu dükkânlarına özenir gibi bulduğu her altını kollarına ve boynuna takıp takıştıran genç kızı görmemle yeni gelin olduğunu anlamıştım zaten ama tüylü ve topuklu terliklerini de görmemle bu bilgi kesinleşmişti benim için.

Selamlaştıktan sonra üzerimizdekileri çıkarıp ona verdiğimizde içeriden gelen seslere bakılırsa en son biz gelmiştik ve içerisi insan doluydu.

Kaç yaşıma gelirsem geleyim beni geren noktalardan biri de buydu işte. Herhangi bir odaya içeride bir sürü insan varken girememe fobisi diye bir şey varsa kesinlikle benim fobim buydu. Hani ben içerdeyken içeri bir sürü insan girebilir ama ben dışarıdayken onlar içerideyken benim girmem... Ne saçmalıyorsun kızım sen?

Daha önce insan içine çıkmamış gibi davranmayı kesip annemin hemen arkasından ben de içeriye girdim.

Gülüşerek sohbet eden orta yaş grubu bizim içeri girmemizle biraz sessizleşmiş ardından herkesin bir ağızdan konuşmaya başlamasıyla daha da sesli bir ortam oluşmuştu. Nerede kaldınız sorularına annemin keyifle ''Kızın süslenmesi ancak bitti.'' dediğini duyduğumda neye uğradığımı şaşırdım.

Ayna karşısında annemi beklediğime nasıl inandırabilirdim ki sizi, canım teyzeler...

İçeri girdiğimizden beri istemeden herkeste göz gezdirmiştim. Kiminin baştan aşağı süzmesini görmezden gelirken gençlerde de bazıları samimi bir şekilde tebessüm ederken birkaçının da hasetle baktığını görmüştüm. Tanıdıklarımın olduğu kadar tanımadıklarım, hatırlayamadıklarım da çoğunluktaydı.

Annem herkesle sıra sıra selamlaşıp sarılırken ben de arkasında aynı işlemlere el öpmeyi de ekleyip tanıştırdığı kişilere sadece tebessüm edebiliyordum.

Ne olurdu sanki uzaktan 'Merhaba canım ya...' deyip selamlaşsaydık da bu kadar temas kurmasaydık birbirimizle.

Benim gibi sevdikleriyle temas bağımlısı olan biri için bile bu kadar art arda el, yanak öpme ve sarılma çok fazlaydı.

Neyse ki geldiğimden beri beni mutlu eden en güzel şey Serap teyzenin hemen yanında kucağında cadı kızıyla sandalyede oturan Emel ablaydı. En son onlarla da görüşüp Emel ablanın yanındaki boş sandalyelerden birine kuruluvermiştim.

Annem oturduğu gibi kankalarıyla sohbete başlamış ve beni unutmuştu.

''Sen gelir miydin ya buralara...'' Gözleriyle yediği yetmezmiş gibi bir de sözleriyle yiyecekti anlaşılan. Emel ablanın dalga geçer gibi kurduğu cümleyi umursamadan sadece göz devirmiştim. Hemen ardından da mahalle teyzelerinden biri halimi hatırımı, neler yaptığımı sormuştu. Ona cevap verip ben de aynılarını sorduğumda memnun olmuşça başını sallayıp yanındakilerle konuşmaya devam etmişti.

Annesinin kucağından benim kucağıma gelmeye çalışan Ezgi'ye yardım edip kollarımla sarmıştım. Özlemiştim vallahi. Şu sıralar hiç tartışmıyor küsmüyor ve en önemlisi bağrışmıyorduk. Onunla uğraşmayı seviyordum ama unuttuğum bir şey vardı ki o da benimle çok fena uğraşıyordu. Biz birbirimizin saçlarıyla oynarken annemin gurur dolu bakışlarıyla karşılaşınca ona tebessüm edip Emel ablaya dönmüştüm. Cidden kadın resmen onunla gezmeye geldim diye zil takıp oynayacaktı utanmasa.

''Geldi mi kız kocan, yoksa hala evde yalnız mısınız?'' Yaramazca sorduğum soruya cevap beklemem uzun sürmedi. ''Sapık mısın kızım sen, kocam her gittiğinde aynı soruyu sorup duruyorsun.'' Kızgın tutmaya çalıştığı yüz ifadesine tezat çıkan sesi gülmemek için direniyordu resmen. Biz birbirimizin kulağına eğilip bir şeyler söyleyip dururken toplulukta ayıp olacağını düşündüğümden devam etmemiş ve etrafta gözlerimi gezdirmeye başlamıştım.

Hemen arka sokağımızda oturan Selma teyzenin gözlerini Ezgi'nin de kucağıma oturmasıyla elbisemin biraz daha açıkta bıraktığı bacaklarımdayken yakalamıştım. Benim baktığımı fark etmeyince yerimde biraz hareket edip elbisemi düzeltip yakınımdaki kızlarla konuşmaya başladım.

Tüylü terlikli yeni gelinimiz Aylin ile tanışmış az önceki önyargım için de kendime acayip kızmıştım. Aylin fazlasıyla tatlı dilli bir o kadar da uysal biriydi anlaşılan.

Ezgi'nin bir eli omzumda bir eli göğüs oluğuma uzanan kolyenin ucundaydı ve buradaki tek çocuk olduğundan aşırı sıkılıyordu. Ama biraz zaman geçtikten sonra kendi kendine vakit geçirmeye alışacak ve üzerindeki çekingenliği atacaktı. Beraber bir yerlere gittiğimizde ve tek olduğunda hep böyle yapardı.

Aylin, ben ve diğer kızlar aramızda okul, iş hakkında konuşurken annem yüksek sesle ''...hayırlısı inşallah.'' deyince dikkatim ona kaymıştı. Yanında oturan iki teyzenin de bana baktığını görünce gülümseyip anneme sorarcasına bakmaya başladım.

Elini, yanında oturan hemen hemen kendi yaşlarındaki saçlarını yeni boyattığı belli olan kadının dizine koyup ''Asiye teyzen kucağına çocuğun ne de çok yakıştığını söyledi de...'' deyip başıyla Ezgi'yi gösterince Ezgi bize baktıkları için utanıp başını göğsüme yaslamıştı. Utanmasına gülmek istesem de şu an benim utanmama kim gülecekti onu merak ediyordum doğrusu.

''...o yüzden dualar ediyorum.'' Dikkatler üzerimizden çekilmiş herkes kendi arasında sohbetine devam etmeye başlamıştı.

''Siz yatın kalkın benim kızıma dua edin,'' diyen Emel ablaya ne dediğini anlamak için dik dik baktım ama o sırada annesi ne dediyse ona dönüp bir şeyler söyledi. Tekrar bana döndüğünde kucağımdan inmeye çalışan kızına bakıp ''Biri alır gezmeye götüreceğim diye götürür kendine kız bulmaya çalışır. Biri kucağına alır anında beğeni toplar. Benim kızım sizin baht açıcınız mı canım?'' diye sormasıyla ağzım şaşkınlıkla açıldı. Sonra da bir gülme geldi tabi. Bahsettiği kişinin Melih olduğunu söylememe gerek yoktur umarım.

Aylin mutfağa gideceğini söyleyip yanımızdan gidince az önce tanıştığım ve sohbetini de sevdiğim Sevda ile biz de yardım için mutfağa gitmek için ayaklandık.

Mutfağa girdiğimizde zaten hazır olan yiyecekleri tabaklamaya başlayan yeni gelinimiz her ne kadar siz içeri geçin ben her şeyi yaparım dese de ben börekleri tabaklara koymaya başlarken Aylin yeni tabak çıkarıyor Sevda da Aylin'in çıkardığı çay bardaklarını ayarlıyordu.

Sevda'nın ''Evlilik nasıl gidiyor, alışabildin mi yeni düzenine?'' sorusuyla Aylin önce derince iç çekmiş sonra da biraz utana sıkıla yanıtlamıştı. ''O kadar güzel ki her şey. Her gün şükrediyorum. Sevdiğinle hep yan yana olmak kadar güzel bir şey yokmuş.''

Biz iki bekâr onu biraz kıskançlıkla dinlerken içeri giren Döndü teyzeyi konuştuğu an fark edebildik. ''Ay güzellerim benim Allah razı olsun sizden hemen halletmişsiniz her şeyi.''

Fırından tatlı tepsisini çıkaran Aylin'e ''Annecim eksik gedik var mı?'' diye sorup ardından da hazırladığımız tabakları kontrol ediyordu.

''Kızlar sağ olsun hallettiler hemen, tatlıları da koyayım getiririz şimdi ikramlıkları.'' dedikten sonra bana bakarak devam etti konuşmasına. ''Gerçi diyetisyen hanımın karşısında da nasıl rahat yiyeceksek bunca şeyi.''

''Mehtap teyze zaten bana geliyor her ay, ben asıl onu merak ediyorum.''

Bakalım yiyecek miydi bunca şeyi? Maşallah birçok şey yapmışlardı, yemeyeceğim diyemeyecektim çünkü hepsi çok güzel gözüküyordu. Mehtap teyze ile uzun süredir beraber çalışıyorduk ve baya da yol almıştık. Merak ediyordum bugün ne yapacağını.

İçeriye sehpaları dizmek için giden Sevda'nın peşinden elime aldığım tabakları götürmek için çıkacaktım ki üzerinden attığı utangaçlığı sayesinde Ezgi rahatça yanıma gelip su istemişti. Ona suyunu verdikten sonra kızlara yardım edip tabakları içeri vermiş ardından da çayları dolduran Sevda'dan çay tepsisini alıp içeri götürmüştüm.

Gittiğim yerde birine yardım etmeyi tabi ki zorunluluk olarak görmüyordum ama içeride oturan diğer yaşıtlarımın bırakın yardım etmeyi ev sahibine bunu teklif bile etmemeleri bile bana tersti. İnsan yalandan da olsa sorardı yani.

Annemin karşısında çayını alması için eğilmiş bekliyordum ki kızgın yüz ifadesiyle yüzüme bakıp çenesiyle göğüslerimi göstermişti. Eğilirken hiç dikkat etmemiştim ve annemin uyarmasıyla farkına vardığım durumda da üzülecek değildim kadın kadınaydık zaten şurada.

Herkes tabaklarını ve çaylarını almış bir yandan yemeklerini yerken bir yandan da çayını içip sohbetlerini etmeye devam ediyordu.

Bugünkü toplanmanın amacını da az önce öğrenmiştim. Yeni gelinimizin mahalleliyi tanıması ve kaynaşmasıymış.

Emel abla annesinin kucağındaki kızına birkaç parça bir şey yedirmek için kırk takla atmasına rağmen Ezgi dudaklarını birbirine yapıştırmış kafasını sağa sola çevirip annesine engel oluyordu. Onların bu atışmasını izlerken annemin yanında oturmaya devam eden Asiye teyze bana seslenip dikkatimi kendi üzerine çekmişti.

''Sen neler yapıyorsun kızım?''

Ay birinin benimle konuşmasını beklemediğimden az önce ısırdığım cevizli kurabiyeyi çay zoruyla yutmuş hemen cevap vermiştim. ''Özel bir hastanede çalışıyorum. İş ev arası gidip geliyorum sadece.''

Başını sallayıp göz ucuyla da beni süzerken annem de hemen yanında ağzı kulaklarında bizi dinliyordu. O an jetonum düştü ve olayı yavaş yavaş idrak etmeye başladım.

ASİYE TEYZE SENİN OĞLUN MU VAR? Diye sormamak için zor tuttum kendimi vallahi.

Kadının sürekli beni süzmesi annemin bunu hoş karşılaması ağlanacak halime gülmemi sağlıyordu.

Ki zaten Asiye teyzenin sorduğu soruyla doğru düşündüğümü de anlamış oldum.

''Okulun bitmiş, çalışıyorsun da. Maşallah. Var mı görüştüğün biri?'' Teyze tamam doğru düşünmüşüm dedim de bu da böyle sorulmazdı yahu . Yok birileri demek istememiştim çünkü hem yanımdaki kızların sürekli erkek arkadaşları hakkında konuşması sinirimi bozmuştu hem de hemen atlamak istememiştim şimdi var desem annemin yanında nasıl toparlayacaktım konuyu.

Ayrıca tanımadığım etmediğim sırf burada annesi beğendi diye de kimseyle görüşecek değildim. Kendimce eğleniyordum sadece.

Annemden çekiniyorum imajı vermek için rahatsızca yerimde kıpırdandıktan sonra anneme bakıp tekrar benden bir cevap bekleyen kadına döndüm. Tam cevap verecekken annem olaya atlamış ''Yok görüştüğü konuştuğu.'' demişti.

Şu duruma sinirlenmemek elde değildi gerçekten. Annemin hevesle bunu dile getirmesi sinirlendirmişti. Kadın da cevaptan memnun olup daha fazla bir şey demeyip anneme dönmüştü. Emel ablanın koluma dokunmasıyla ona döndüm.

''Asiye abla evde kalmış oğlu için sana mı göz koydu şimdi de!'' Benden daha çok sinirlenmiş gibi duruyordu ve ablam olarak beni düşünmesi mutlu etmişti. ''Meryem teyzeye de aşk olsun yani elinden gelse hadi görüştürelim çocukları diyecek resmen.''

Sessiz sessiz konuşmasının ardından biraz daha yanaşıp iyice fısıldamıştı. ''Bana bak Defne o adam benimle yaşıt. Hele bir kabul et bacaklarını kırarım senin. Ben güzelim kardeşimi elin kart oğluna verecek değilim.''

Görüştüğün var mı, sorusundan konu buralara nasıl geldi hiç anlayamadım. Ben sadece tahminen kadının oğlu var derken Emel abla beni neredeyse gelin edecek aksine bir de vermeyecekti.

Ters ters ''Kadının oğlu olduğunu bile senden öğreniyorum ben.'' deyip Serap teyzenin hala bir şey yediremediği Ezgi'ye kollarımı uzatıp ''Serap teyze ver bana Ezgi'yi rahat rahat ye sen yemeğini.'' dedim.

Oturduğu tekli koltuktan kucağında Ezgi'yle beraber kalkıp yanıma geldi. ''Geç kızım sen benim yerime rahat otur orada belli ki sendeyken yiyecek bu sıpa.''

Ben olur mu öyle şey ben otururum burada gibi laflar etsem de dinlememiş ısrar etmişti. Kadını resmen yerinden etmiştim.

Dediği gibi de oldu, Ezgi kucağımda hem mır mır bir şeyler anlatıyorken hem de kolyelerimle oynuyorken ne verdiysem yemişti. Sürekli git gel çayları tazeleyen Aylin'e yardım edemiyor olmak üzmüştü. Emel abla benim bir şey yiyemememden söz edip duruyor kendi tabağından bir şeyler eklemeye çalışıyordu. Aylin de oradan yeni tabak hazırlayıp getireyim diyerek darlıyordu. En sonunda dayanamamış ''Yeter ya, bunalttınız vallahi istesem alırım.'' diye yükselmiştim. Bu hallerime alışık olan Emel abla beni takmazken Aylin tavrıma karşılık biraz çekinmişti ki Emel abla el attı olaya. ''Bakma canım sen ona, fazla ısrara gelemiyor bizimkisi.''

Zaman akıp gidiyordu. Tekrar sandalyedeki yerimi almış otururken ve bol kalorili şeyler midemizde yer ederken artık sıkılmaya başlamıştım. Annemin bana bakması için resmen zihin gücümü kullanmaya çalışıyordum ve kadın bir kere bile dönüp bakmıyordu bana. En sonunda Emel ablanın konuşmasını bitirmesini bekliyordum. Başkasından hayır gelmeyecekti bana. ''Abla ne zaman kalkacağız? Aşırı sıkıldım.''

Dediğime hafifçe gülmüştü. ''Sen de başlarsın şimdi bizimki gibi hadi anne demeye.''

Yüzüme baksa diyecektim zaten ama kadın dönüp bakmıyordu ki bana. O kadar dikkatli ne hakkında konuşuyorlarsa gözlerini bile kırpmıyorlardı resmen.

''Merak etme kalkarız şimdi. Ezgi de daha fazla rahat durmayacak baksana, asabileşti iyice.''

Yanında getirdiği bebeğiyle halının üzerinde oturmuş kendi kedine konuşup oyun oynayan bücüre baktığımda gerçekten de az sonra mızmızlanmaya başlayacağı belliydi çünkü resmen bebeğine işkenceler ediyordu. Onun bu haline üzülmeden edememiştim.

...

''Bebeğim, sen çok mu sevdin bunları?''

Serap teyzelerin terasta Emel abla ile oturmuş kahve içerken Ezgi üzerindeki yorgunlukla kucağıma kıvrılmış başını göğsüme yaslamış bir eli belimdeyken diğer eliyle yine kolyelerimle oynuyordu.

Hem başıyla onaylamış hem de sessizce ''Evet'' demişti. Onun bu durgun ve sessiz halleri hiç olağan değildi. ''Abla, neyi var bu cadının?''

Bitmek üzere olan kahvesinden yudumlayıp ''Ne zaman Cengiz'i özlese önce hırçınlaşıyor sonra da böyle duruluyor. Az önce de telefonda konuştular. Ondan bu halleri.'' dedi.

Başımı biraz geriye atarak yüzüne bakmaya çalıştım. ''Madem beğendin sana takalım bunları, ama gitmeden alırım bak. En sevdiğim kolyelerim bunlar. Hayatta sana bırakmam.''

Biraz mızmızlansa da rahatça çıkarabilmem için yerinde doğrulmuştu. Çıkardığım kolyelerin hepsini boynuna taktığımızda sürekli başını eğip kolyelere bakıp annesine nasıl olduğunu soruyordu. Benim kahvem de bittiğinde Ezgi'nin de gözleri iyice uykusuzluktan kapanıyordu. Annesinin odada uyuması için ettiği ısrarlara itiraz edip durduktan sonra başı boynumda uyuya kalmıştı bile.

Üzerimize örtmek için içeriden bir şey almaya gidip geldiğinde elinde kocaman bir kapüşonluyla geri dönmüştü. Üst katta kalan Emir olduğundan Emel abla da onun hırkasını getirmiş olmalıydı. Kucağımdaki bücürün üzerine koca hırkayı örttü.

Oturduğum koltukta sırtımı kol yerine yaslayıp bacaklarımı da uzatıp rahat bir pozisyon almıştım çünkü Ezgi'nin uykusu çok hafifti ve derin uykuya dalmadan başka yere yatırmaya kalksak anında uyanır bir daha da uyuyamazdı.

''Üşümüyor musun böyle, bacaklarına örtmeye bir şey getireyim mi?''

Hala elbisemle duruyordum ve kapalı terastaki elektrikli ısıtıcı sağ olsun hiç üşümüyordum. ''Gerek yok abla birazdan yatırırım zaten. Sen sarmanın içini hazırladın mı?''

Bir saat önce Döndü teyzelerden Ezgi'nin huysuzlanmasını bahane ederek üçümüz erkenden ayrılmış Serap teyzelere gelmiştik. Annesinin sarma saracağını öğrenen Emel abla beni de yanına alarak buraya getirmiş köle olarak çalıştırmayı hedefliyordu.

''Yok kuzum şimdi ineyim onu halledeyim sen de bizimki dalınca inersin.'' deyip terasta yalnız bırakmıştı bizi.

Annesinin dışarı çıkmasıyla yerinde kıpırdanan bücür kendine iyice yer edinmek için başını boyun girintime koymuş küçücük elini de sol göğsümün üzerine yerleştirmişti. Boynuma çarpan nefesi, kalbimin tam üzerindeki minik avcunun sıcaklığı o kadar huzur vericiydi ki bu nasıl anlatılır bilemiyordum. Nefesiyle sıcaklayan boynumda ağırlık yapan saçlarımı tek elimle toplamaya çalışıp topuz yapar gibi dolamıştım böylece az da olsa ferahlamıştım. Kendimi biraz daha aşağı kaydırıp ben de olduğum yere yerleşip başımı omzum ve koltuğa dayadım.

Tahminimce 15-20 dakika geçmişti ki etrafa boş boş bakmaktan -telefonum aşağıda kalmış olmasaydı vakit geçirirdim- yorulan gözlerimi dinlendirmek adına kapadığım gözlerimi birinin varlığı daha doğrusu varlığından önce kendini belli eden parfüm kokusuyla araladığımda omzunu kapıya dayamış dalgınca buraya bakan Emir abiyi görmüştüm.

Emir mi, Emir abi mi Defne? Karar ver.

Adamın önünde sere serpe yayıldığımı fark edince kucağımdaki bücüre dikkat ederek toparlanmaya çalıştım.

Hareketlenmemle beraber hiçbir şey demeden o da hareketlenip birkaç adımda yanıma gelip eğilerek iyice yaklaştı. Beynim vücuduma ileti gönderemiyor gelen iletileri de okuyamıyordu çünkü salak gibi başımı kaldırmış sadece yüzüne bakıyordum. O benim yüzüme değil başı boynumda olan yeğenine sonra da sol göğsümün üzerindeki eline bakıyordu. Yani umarım eline bakıyordur çünkü sapık gibi bana baktığını kabullenmek istemiyordum.

Derin ve seslice bir nefes almış ardından koca elini göğsümün üzerindeki küçük elin üzerine koyup çok kısa ama bana dakikalar kadar hissettiren bir süre elini orada tutup daha sonra küçük eli büyük avucuna hapsederek elini oradan indirdi, kendini daha da yaklaştırıp kucağımdaki bücürü kendi kolları arasına aldı.

Bu sırada elinin belime değmesi bir an kasılmama sebep olsa da içinde azıcık ela barındıran yeşillerini, kara gözlerime dikmesi nefes almamı zorlaştırıyordu.

Ben dilimi yutmuşum gibi hiçbir şey söyleyemesem de o sessiz ama tok bir ses tonuyla konuşmuştu. ''Ezgi'yi benim yatağıma yatıracağım gel sen de. Üzerine bir şey vereyim, Melih aşağıda.''

Şu an ne dese düşünmeden onaylamak istiyordum. Az önceki şey çekim miydi, etki miydi neydi bilmiyorum ama zaten son dönemlerde kafamı karıştıran ve fazlasıyla meşgul eden bu adam biraz daha böyle davranmaya devam ederse benim cephemde hiç iyi şeyler olmayacaktı.

Üzerimdeki elbiseyle burada rahat hareket edemeyecektim, eve gidip geleyim desem boşuna zaman kaybıydı en iyisi bir an önce Emel ablaya yardım edip eve gitmekti.

Yerimden kalkıp ilerlerken elbisemin eteğini indirebildiğim kadar indirdim ama bu sefer de göğüs kısmı aşağı inmiş olduğundan tekrar düzeltmeye çalışırken bana arkası dönük olan adam ince koridorda köşeyi dönerken ne yaptığımı nasıl gördü, nasıl hissetti bilmiyorum ama cevabını vermeden de duramadı.

Dişlerinin arasından konuştuğunu ses tonundan anlayabiliyordum. ''Madem siktiğimin elbisesini çekiştirip duracaksın ne diye giyiyorsun, kızım.'' Kesin az önce dönerken görmüştü, rezillik.

Hoş geldin Alpay, görüşürüz Emir.

Nefret ediyordum bu adamın şu huyundan. Bazı zamanlar ağzını bozuyor hiç olmadık şeylere karışası tutuyordu. Birkaç defa ciddi ve bu çekilmez tavrına ne yazık ki şahit olmuştum. İşine âşık Alpay Bey işi hakkındaki en ufak pürüzde gözü dönüyor bu haline bürünüyordu, hepimizin olduğu ortamda abimin hiçbir şeye karışmayan abiliğine laf edip bu görevi kendi üstlenip kendinde laf etme hakkını buluyordu.

Zaten nerede nasıl giyinmesi gerektiğini bilen biriydim, bu onun konuşabileceği bir konu bile değildi üstelik.

''Ben bu elbiseyle bugün gayet de rahattım. Keyfimden değil sen varsın diye çekiştirip duruyorum.'' Müsait miyim değil miyim umursamadan sessizce içeri gelen kendi değilmiş gibi bir de bana laf ediyordu.

Belki adamın haberi bile yoktur senin yukarıda olduğundan Defne, ne diye kızıyorsun?

Odasına önce o arkasından da ben girdim bu sırada uyuyan yeğenini çift kişilik yatağının tam ortasına yerleştirdikten sonra hızlıca bana dönüp gözlerini kısarak konuştu. Sadece konuşmadı, gözlerinden ateş de çıkarmayı başardı. ''Ulan madem tüm gün rahattın, şimdi niye bi' taraflarını kapatma derdindesin.''

Salak mıydı bu adam? Benim bu elbiseyle dışarıda falan olduğumu mu düşünüyordu? Eğer öyleyse bile laf etmesine müsaade vermeyecektim.

Onun dibime girip sessiz ama bir o kadar da sanki bağırmışçasına etki eden sesine karşın ben hiç de kontrollü olamıyordum.

''Abarttın sen de, hadi ne vereceksen ver. İşim var aşağıda.'' deyip etkisinden ve yakınlığından çıkmak için bir adım gerileyip odanın içine bakmaya başladım. Ama daha bir şeye bakamadan aramızdaki mesafeyi az öncekine göre daha da az tutarak görüş açımı kapatmıştı. Şu an düz, koyu lacivert kazağının kapladığı göğsüne bakarken bu kadar yakınlıktaki yüzüne başımı kaldırıp bakmaya cesaretim yoktu. Üstelik kalbim bu kadar hızlı ve acelece çarparken kendimi ele vermekten de bir o kadar korkuyordum.

''Abartıyorum?'' Kısa bir süre sustuktan sonra çenemi sıkmadan ama varlığını da belli ederek başparmağı ve işaret parmağı arasına sıkıştırıp gözlerimi gözlerine iliştirdikten sonra devam etti.

''Defne, sence ben abartsam...'' yüzünü yüzüme daha da yanaştırırken kısık bir tonla konuşmaya devam etti. ''...böyle mi olur?''

Konunun nedense elbise ya da kıyafetten çoktan uzaklaşmış olduğunu hissetmiştim.

Abartsam... Bu kelimenin altında bambaşka anlamlar olduğunu hissederken üstelik onun bana bu denli rahat yaklaşabiliyor olması benim dengemi bozarken bir şeyler düşünebiliyor olmak bile mucizeydi.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

1 Yorum


Fatma Alptekin
07 Şub

Teşekkürler


Beğen
  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page