2. Payaslı'nın Gelini
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 25 dakikada okunur
Amin Bani - Che Kardi
Merih Aşkın - Bitmez Tükenmez Geceler
2. Bölüm
"Payaslı'nın Gelini"
🥀
İnsanın kendisini keşfetmeye başladığı andan itibaren verdiği kayıplarla büyüdüğünü fark etmesi, yaşama olan bakış açısını da şekillendiriyordu hiç şüphesiz. Yaşamaksa mesele, kaçıp kurtarmaktı kendini benim nezdimde.
Oysa yaşamak, hayatına yerleştirilen kapanlardan kaçmaktan ziyade zevk duymaktı aldığın her nefesten; aldığın nefesin cezasını kestiklerinde vereceğin savaşta, canını kurtarmak için çabalamak değildi.
Attığın her adımda durmadan dönüp de arkana bakmak, kendini kollamak epey zorlaştırıyordu yaşadığını sandığın hayatı. Yaşamak değil ki bu, diyordun her defasında istemeden daldığın düşünceler havuzunda boğulmaya ramak kala. Bu yaşamak değil, Ahra. Bu sadece hayatta kalmaya çabalamak.
Her defasında zihninin sesini kısıp etrafa dikkat kesilmek, arkandan gelen var mı diye her an ayak sesi dinlemek değildi zaten yaşamak.
Saklandığın anda etrafta başka bir nefes sesini duymaya çabalamak değildi asla, sevdiğin bir şarkıyla doyasıya eğlenmekti belki de kulakların tıkanırcasına.
Oysa bu hayatta sessizlik ilk sırada.
Çünkü av olmak istemiyorsan, avcı rolüne bürünmek son çaren. Tek temennin ise sahiden de avcı olup çıkmamak sızdığın çakallar ininden.
Peki değer miydi yaşamak tüm bunlara?
Asla.
Bundan mı son vermişlerdi yaşamlarına?
İşte bu sorunun cevabını hiçbir zaman alamayacaktım. Neden diye haykıramayacaktım. Neden beni de almadınız yanınıza diye hiçbir zaman avazım çıktığı kadar bağıramayacaktım.
Biliyordum, haklı olsam dahi sesimi duyuramayacaktım. Bir ihtimal duyursam bile cevap alamayacaktım.
Ölüler konuşamazdı, bunu annemin mezarında sabahladığım günlerde çocuk aklıyla zor da olsa anlamıştım.
Anne canım acıyor dediğimde öpeyim de geçsin cevabını bir daha hiç duyamayacaktım. Gittiklerinden bu yana hep canım acıyınca en çok da buna muhtaçtım.
Duyduğum şeyler başkaydı.
Hatırlasana altıncı yaş gününü, Ahra. Bir gecede altmış yaşındaymışçasına omzuna bırakılan ahı hiç unutma.
Salıncaktan düşünce dizlerini yaralayan minik taşlara ağlayacağına, annenin bedenini sarmalayan toprağın yaşlarla bezeli yüzünde nasıl çamurlaştığını anımsa.
Kulaklarıma bastırdım parmaklarımı.
Kendimden, düşüncelerimden kaçamadığım gibi susturamıyordum zihnimdeki canımı yakmaktan usanmayan o sesi.
Yapayalnız kaldın koca dünyada, anlasana; diyordu ısrarla.
Bir eylül gecesinde dinmeyen fırtınada kaçıp sığındığın mezarda, korktuğun şeyin gök gürültüsü olmadığını unutma.
Yüksekten korkuyorsun ama bir türlü ayrılamadığın mezar, bir uçurumun koynunda.
Bir tek ölülerin mezara girdiğini, o uçurumdan düşersen senin de ölebileceğini anladığın o güne hiç uğrama ama.
Anne babama kavuşabilmek için ölmem gerekliydi.
Yüreği hasretle sarmalanmış birine göre bu farkındalık çok tehlikeliydi.
Aralarsan eğer paslanmış zincirlerle sakladığın anıları, filizlenecek kök salmasından korktuğun hatıralar. Artık yüksekten korkmadığını bilmek şimdilik yeterli. O küçük kıza söyle içindeki şeytanı yendiğini.
Ölmek değilmiş mesele. Önce kavuşmak gerekliymiş tüm nedenlere. Sonrasıysa kendine bile büyük bir bilmece.
İşte bu yüzden babama çıkan yolları aşmak ve ona her anlamda kavuşmak son verecekti tüm bu olanlara.
Onlara biçilen sonun hesabını sormak tek gayem olmuştu yaşamım boyunca.
Olmuştu olmasına da peki ya çıktığım yolun sonunda korkularım doğru çıkarsa?
Tam da şimdi, kendimi bildim bileli verdiğim savaşta şu an ne durumda olduğumu sorguluyordum çaresizlikle.
Mağlup mu olmuştum eli kanlı bir zalime?
Kapıma dayanmaktan utanmayan ölümden kurtarmak mıydı niyeti yoksa kendi mi üstlenmişti bu görevi?
O da diğerleri gibi hissiz bir avcı mıydı yoksa tüm çabası yoluna çıkan yaralı avı saf dışı bırakmak mıydı?
Bilmiyorum.
Korkuyorum.
Seslice dile getiremesem de yaşadığım bu bilinmezliğin içinde endişeden deliriyorum.
Sonum olmasından çok, sorunları aşmak için ortaya koyduğum canıma susamasından, bundan hiç gocunmamasından dehşet duyuyorum.
Bana bambaşka bir yol sunacak dediğim adama içten içe güven duymadığımı anladığımdandı sanırım tüm korkularım.
Oysa bakışlarındaki sonsuz derinlik en çok ona güvenmemi fısıldıyor bana. Kendime bile güvenmemem gerektiğini ekliyor peşi sıra. Ben seni senden çok daha iyi düşüneceğim, koruyup kollayacağım; diyordu sanki suskunluğu. Karanlık dediğim adam nasıl oluyordu da bana aydınlığı vadediyordu?
Kapalı gözlerimin önünde beliren siluetle hızla açtım gözlerimi. Ne bakışı ne de bakışlarında yatan saklı fısıltıları. Gitmek bilmiyordu bir türlü.
Bir yanım öyle kuvvetli sezilerle ondan korkmamam gerektiğini söylüyordu ki bu durum içimi rahatlatmak bir yana, beni daha da büyük korkulara itiyordu.
Biliyorum.
Halbuki en çok ondan korkmam, en çok ondan kaçmam gerekiyor.
Anneannemin ağlayarak dedemden hesap sorduğu o saniyelik anda dedemin onun hakkında sıraladığı olumlu sözcükler doğru muydu yoksa. Gerçekten de mert biri miydi? Onun hakkında böyle söylemişti. Gözünden bile sakınır mıydı beni? Sahiden yapar mıydı dediğini? Babama açılan tüm yolları aşmam için açar mıydı önümü? Söz verdiği gibi verir miydi emrime adım dahi atmama izin vermedikleri İstanbul'u?
Güldüm öylece.
Tabii verirdi.
Onun gücü buna fazlasıyla yeterdi.
Bu kadar kolay, dedi bana oyunlar oynayan zihnim. Onun için her şey bu kadar kolay.
Sen bugün bana evet demezsen; ben, sana yasakladıkları İstanbul'u senin emrine vermezsem sen zaten öleceksin.
Öleceksin, öleceksin, öleceksin...
Kelimelere yeni yeni gizli anlamlar kazandıran esrarengiz sesi hala kulaklarımda.
Bir yeniden duymak istiyorum, bir de sonsuza dek unutmak.
Aslolansa gerçekler sahiden canımı yakıyor. İnsanın bildiği hançer gibi saplanınca tüm çıplaklığıyla yüreğine, gerçekler kurşun yarasından da beter oluyor. Derinlere sızıp kendini ilk günkü gibi hatırlatıyor. Kurşun yarasının acısını bilmekse bu ikilemin karşılaştırılmasında bana kolaylık sağlıyor.
Unutmam mümkünmüş gibi saatler öncesine düştü aklım. Ölümden alelade bir şeymiş gibi bahsedişine, gücünün verdiği eminliğe ve karşısına çıkıp da istediğimi vereceksin bana dediğimde bakışlarıyla bile verdiği o net cevaba.
Payaslı'nın, tüm bu olanlara karşılık Servet Erdenil'i ödüllendirdiğini söylemişti Şahin.
Kapımıza dayanan yedi adamının cesedini, bana yasakladığı İstanbul'un yedi ayrı tepesinde ona selam göndermek niyetiyle hediye ettiğinden bahsetmişti.
Canımı almak için kapıma dayanan adamların canlarını almıştı.
Bunu tek bir gecede yapmıştı. Böyle olmamalıydı.
Düşüncemi kimsenin bilmesine gerek olmasa da benim bu adama ihtiyacım olduğu apaçık ortadaydı.
Bu durumda benim inkarımsa basit bir serzeniş sayılırdı. Zalimlik kanında vardı. Sadece eline değil, elinin değdiği her yere bulanmıştı.
Elime bıraktığı silahı şakağıma dayanmadıysa, bana sunduğu yaşamı kendi ellerimle sonlandırmadıysam tek bir nedeni vardı: Ona ve onun gücüne duyduğum muhtaçlıktandı onun nikahında olmam.
Hala kabul edemiyor olsam bile daha dün gördüğüm adam bugün eşim ilan edilmişti. Sahte bir evlilik diyebilirdim. Anlaşmalı olarak kabul edebilirdim ama...
Gerçeklerle yüzleşmek görünmez bir duvara çarpmışım gibi beni kendime getirdi.
Ben ne yapmıştım?
Olanlar sanki bir hayalden ibaretti. Ancak gerçek hiç de öyle değildi.
Dilim bu evliliğe yok dese de, sahte olduğunu kabul etmek istese de zihnimin bunun bir fırsat olduğunu sürekli dile getirmesini kendime yediremedim.
Payaslı'nın bana açmasını istediğim tüm kapıları açacağına olan güvenimdi korkutan zaten beni. Öyle zehirliydi sahip olduğu kudreti.
Çekilmiştim şimdiden tarafına, nasıl geçecektim karşısına?
"Ahra..."
Zihnimin içinde düşüncelerimle boğulan ruhaniyetim kendini soyutlamışken herkesten, derinden gelen bir seslenişle irkildim. Düşüncelerimin kendisini ele verişinden çekindim.
"Korkuttum mu kara kızımı?" diyen dedemle başımı yasladığım cam kenarından doğruldum. Oturduğum kanepede ona döndüm.
Eli, hitabındaki kara saçlarımı okşadı. Bense yolunu gözlediğim Ali'yi beklemenin çaresizliğiyle vedalaşıp cam kenarından uzaklaştım.
Saatler geçmişti ama o gelmemişti. Bu adam hala neredeydi?
Konuştuğu lisanında "Dalmışım," deyiverdim. Merhamet dolu dokunuşuna duyduğum ihtiyacı görmezden gelmek için çabaladım, olduğum yerde kıpırdanarak dokunuşundan uzaklaşıp ayaklandım. "Ali'yi bekliyordum." dedim umutsuzca. "Nasıl oluyorsa böyle bir durumda ulaşamıyorum hala..."
Son cümleme eşlik eden Türkçe kelimelerle söylemek istediği sözcükleri değişti."İyi o, gelir yakında." diyerek içimi rahatlatmak istedi. Hüzün dolu bir tebessümle iç çekti. "Çıkmayacak mısın odadan? Ayıp oluyor misafirlerimize..."
Yaptığı onca şeyden sonra ne olursa olsun dedeme inanamıyordum hala. Asıl ayıbı o yapmıştı bana. Beni nasıl bir çıkmaza soktuğunun, ne büyük bir mecburiyette bıraktığının farkındalığı ağır geliyordu yüreğime, aklayamıyordum onu içimde.
Bulunduğum küçük odanın duvarları üstüme üstüme gelse de "Onlar buradan gittiklerinde çıkarım anca," dedim elimde olmadan sertçe. "Onlar ayıp ne demek biliyor muymuş ki?"
Yüksek bir sesle Türkçe konuşuyordum ki belki bir ihtimal sesimi duyar ve eğer bir kalbi varsa bana yaşattığı mecburiyete vicdanı sızlardı ama nafile.
Onda ne bir kalp ne de sızlayacak bir vicdan vardı.
Yine de ne onunla karşı karşıya gelmeye cesaretim vardı ne de sormak istediğim soruları geçip de karşısına sormamak için dilimi tutmaya olan inancım.
Biliyordum ki yine kendimi tutamayacaktım. Onu gördüğüm ilk an soracaktım. Cevaplarımı alana dek peşini bırakmayacaktım.
Dedemse temasından uzaklaşmamı kabul etmedi, ellerini yüzümle buluşturup minik bir buse kondurdu saçlarıma. Acıyla "Yapma, Ahra." dedi yalvarır gibi. "Ben bilmiyor muyum yüreğindeki acıyı? Görmüyor muyum sanıyorsun gözlerindeki harı? İstiyorsun ki yaşattıkları acıyı onlar da yaşasın. Ama olmaz. Yalnız başına olmaz. Bizim bu insanların elimizden tutmalarına ihtiyacımız olduğunu sen de biliyorsun."
Gözlerimden yaş akmıyor oluşu ağlamadığım anlamına gelmiyordu. Sözleriyle beraber yanaklarıma değil de içimdeki yangına süzülüyordu sanki o damlalar. Kor alevi dindirmek yerine daha da harlıyordu üstelik. Yoksa nasıl açıklanırdı bir nebze dinmek bilmeyen içimdeki bu acı bilmiyorum.
Omuzlarım çökerken, her daim dik tutmak için binbir zorluk yaşadığım omurgam bedenimi taşımak istemezcesine eğilirken "Biliyorum," dedim kabullenişle. "Ama böyle olmak zorunda mıydı?" Beni anlasın istedim. Fark etsin ne durumda olduğunu. "Ben o adamı kabul etmek zorunda mıydım?" Fısıltımı sonlara doğru duymadı ama az da olsa olanları kabullendiğimi anladı. "İstese ben ona evet demeden de yardım etmez miydi bize? Kurtarmaz mıydı beni bu cehennemden?"
Dedem yine duymadı yüreğimi yakan sızıyla fısıldayışımı. "Hadi," dedi tek nefeste. "Payaslı'nın konuşacakları var seninle. Bilmen gerekenler... Gel aşağı inelim, ay yüzlüm."
Kafamın içinde bir ses uğuldadı ansızın: Ahu gözlüm, ay yüzlüm... Neredeymiş benim saçı kara, bahtı aydınlık sümbülüm?
"Sümmül mü?" deyip kıkırdayan bir kız çocuğunun sesi takip etti sonrasında. "Ama sümmül ne ki baba?"
"Mis kokulu bir çiçek. Tıpkı benim mis kokulu ahu gözlüm gibi."
Kendi sesime yabancıyım da babamın sesine nasıl bu kadar aşinayım diyemeden bin bir duyguyla doldu yüreğim. Bedenimi gıdıklayan parmakları, yanağıma ve boynuma kapanan yüzüyle kokumu içine çekişleri...
"Tamam," dedim anında. Benim de onunla konuşacaklarım var elbette, düşüncesi yerleşiyor zihnime. Bir yola çıkacaksak beraber, veya yalnız yürüyeceğim yolda önümü açmak için girdiyse hayatıma, kesinleştirmemiz gereken şeylerin varlığı ortada.
Bana bir an önce söylemeliydi yazmış olduğu piyesteki rolümü. Benim artık kaybedecek vaktim yoktu.
"Madem konuşmak istiyor, gelsin." dedim sadece, eminlikle. "Konuşacağım onunla, tamam."
Dedemse "Ahra!" diyerek uyardı. Sanki şansını zorlama diyordu da o adamın kim olduğunu hatırlatıyordu bana.
Onu ayağıma çağırmış olmamdan korkuyordu da bana bahsini bile açmadan beni onun gelini yapmaktan niçin endişe duymuyordu bu kadar çekindiği bir adamsa bu Payaslı?
Oysa bilmeliydi benim de sözümden dönmeyeceğimi. Gereksizdi uyarışı. "Ben o adamın ayağına gitmem," dedim içten içe hissettiğim nefrete mâni olamadan. "Her ne konuşacaksa geçsin karşıma konuşsun."
Resmen yalvarır gibi baktı çehremde bir umut kırıntısı ararcasına. Bu kadar mı çekiniyordu yani? Olmaz, der gibi bakışı bundan mıydı da cevabım değişsin istiyordu odadan çıkmak üzereyken bile.
"Biliyorum, zor senin için ama..."
Anladı ölsem de bu odadan çıkmayacağımı, sözünü dahi bitirmeden tedirginlikle ayrıldı yanımdan.
Çok değil, sadece birkaç dakika sonra aralık kapı iki defa hafifçe tıklatıldı.
Güldüm içten içe. Bu ne biçim bir kabustu böyle?
Bu hareket o kadar onluk değildi ki...
Kafama sıkmam için elime silah bırakan adamın nezaket gösteresi mi tutmuştu şimdi?
Ne büyük incelik...
Benden bir cevap beklemeden açılan kapının ardındaki adam saatler sonra ilk defa karşımdaydı.
Ben daha ne yapacağımı düşünemeden, o ne yapmaya çalıştığımın farkındalığıyla "Karımın ayağına gelmeyeceğimi düşündüren ne oldu sana?" diyerek bastı damarıma.
Ciddiyeti, öfkesi ve sözünün dinlenmeyişi onun için neler ifade ediyordu şimdi?
Ne kadar kabullenmek için zorladıysam kendimi, anladım ki hepsi boşaydı.
Onu gördüğüm, bakışlarıyla karşılaştığım an her şey başkaydı. Hissettiğim derin öfke, bulunduğumuz hale neden oluşuna duyduğum nefret yeniden belli etmişti kendini.
Bütün zorunluluklarım hiç oluyordu da onu yok edesim geliyordu. Ona ilerleyen tek adımımla dağ olup durmak istedim karşısında. Anında "Şöyle söyleme," dedim bedenime yayılan hislere engel olamadan. "Karın değilim ben senin!"
Sinirden son cümlemi Türkçe bile söyleyememişken dilimi anlamadığına sevineceğimi hiç düşünmezdim. Ben onun karısıydım. Oysa beni anlasa ve yalan mı karım değil misin, dese ne verecek cevabım vardı ne de saatler öncesine dönüp her şeye engel olma şansım.
Nezir oğlu Devran'ı eşin olarak kabul ettin mi dediklerinde ettim demiştim gözümdeki yaşı, yüreğimdeki telaşı söndüremeden. Bir değil, üç defa aynı soruyu yinelediklerinde, güç gösterisiyle sunduğu mehirde bile son verebilir miydim bugün yaşananlara sorusu çıkmıyordu aklımdan.
Aramızdaki soğuk rüzgarlar, aşılmaz sınırlar ve ne olacağının bilinmezliğiyle karşısında durdum öylece.
O ise girdi içeri, belki de onunla aynı ortamda yalnız olmak istemeyeceğimi bilerek açık bıraktı ardındaki kapıyı.
Hissizce "Nasıl istersen," dedi benim aksime sesine de sözüne de dikkat ederek. Bu daha çok rahatsız etti beni. "Sen olanları kabul edene dek beklerim. Zamanımız bol."
Ses tonuna oturan o buyurgan, ağır ifade yine belli olurken ağır adımlarla geldi geçti yanımdan kenardaki sandalyeye doğru. Onun için her şey yolundaydı sanki.
Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun?" Güldüm sinirden. "Kabullenmek mi?" Üzerine yürüdüğümün farkına bile varamadığım anda tüm ciddiyetimle "Bu benim kabullenebileceğim bir şey mi sence? Tehditle bana evet dedirtmemişsin gibi..." derken buldum kendimi. "Benim kabulleneceğim tek bir şey var." Havaya kalkan parmağımın göğsüne uzanıyor olmasına bakmadı bile. "O da Allah yardımcın olsun da bulduğum ilk fırsatta öldürmüş olmayayım seni."
Söylediğim sözler yine ona yabancıydı. Anlamadığı bu denli sakin kalışından aşikardı ve ben kontrolümü kaybetmiş olmanın verdiği hisle derin bir nefes almak zorunda kaldım. En azından onu tehdit ettiğimi anlamıştır değil mi diye düşündüm sadece. Saçmalıyordum! Saçlarıma sarılan ellerimle arkamı dönüp camın önündeki yıpranmış eski kanepeye yeniden oturdum yoksa çıldıracaktım.
O ise küçük odaya fazla gelen cüssesiyle bir şey demeden köşedeki sandalyeyi tek hamlede alıp karşıma geçti.
Küçük tahta bir masa, iki sandalye ve bir küçük kanepenin anca sığdığı oda gerçekten küçüktü ancak hiç bu kadar boğucu olmamıştı burada bulunduğum iki hafta boyunca.
Onunla aynı ortamda olmak bile zorlaştırıyordu nefes almayı. Gerek var mıydı tam da karşımda kendisine yer bulmasına?
"Önce şunda bir anlaşalım," diyerek yeniden göz göze gelmemizi sağladı. "Ben sana bana evet demezsen olacakları söyledim, seni tehdit etmedim."
Derinden gelen sesi, netliğini bu denli korurken benim tavrıma karşılık koruduğu sakinliği biraz olsun benim de durgunlaşmama olanak sağladı. Sanki iyice anlayabilmem içindi tane tane laf etmesi.
Oysa benim aklımdan çıkmayan tek bir şey vardı. Tüm bu olanların tek nedeni kendini hatırlattı: "İstediğin olduğuna göre... İstanbul'a ne zaman gidebileceğim?"
Yine aynısı oldu. Sabahki gibi anında kapandı dudaklarım. Kendimi tutamayışıma kızdım. Halbuki soracağım ilk soru bu bile değildi. O kadar emindim ki Ali'nin ortalıkla olmayışının sebeplerinden birinin o olduğuna. Bunun peşine düşecekken tutamadım kendimi. Yine de bir cevap bekledim ondan.
Bedenini saran siyah gömleği aralık bacaklarının üzerindeki ellerini hareketlendirmesiyle gerildi. Tıpkı çenesi gibi.
Kumaş pantolonunun beline tutuşturulan silahın açıkta olmasıyla anında çektim gözlerimi belinden. Birkaç defa kıvırdığı gömleğinin kolları esmer tenini açıkta bırakırken o an gözlerim yüzünden boynuna oradan da açık olan birkaç düğmesinin ortaya serdiği göğsüne düştü.
Farkında bile değildim oysa yaptığım keşfin. Bundan utanç duymamak, onunsa buna alan tanıması belli etmesem de beni daha çok şaşırttı. Kendime yabancıydım sanki o odaya girdiği andan bu yana. Yaptığım şeyler benlik değildi ancak geri adım atmak istediğim bir şey de değildi. Soruma cevap vermeliydi.
O ise asla ayırmadı gözlerimden gözlerini. Göğsündeki aralıktan hafifçe ucu görünen siyahlıkla merakla baktım gözlerine. Dövmesi mi vardı? Oysa teninde kurşun yarasından başka iz taşımayacak bir adamdı sanki Payaslı. Sorulara bir yenisi daha mı eklenmişti şimdi? Tek isteğim dudaklarımdan firar etmemesiydi.
Unuttuğum soruyu yanıtlayarak beni kendime getirdi. "Gideceğiz," dedi yalnızca kendimden bahsedişimi hatırlatarak. "Bugün yola çıkacağız."
Sesindeki o gizli tını yine yerli yerindeydi. Tam o anda cebindeki telefon titredi. Sanki bu anı beklermiş gibi rahatlıkla yaslandığı sandalyede belini hareketlendirip telefonunu çıkardı ve ekranı görebileceğim şekilde bana çevirdi. "Ama öncesinde kesinleştirmemiz gerekenler şeyler var, Ahra."
Adımı onun sesinden duyuşumla ekranda gördüğüm ERDENİL yazısından kendimi zar zor aldım.
Korkuyla ona baktığımda güven vardı bakışlarında.
"Buradan çıktığımızda bizi kolay şeyler beklemeyecek," dedi doğruları söylemekten çekinmeyen bir ifadeyle. "Tek sorunumuz bu da olmayacak," diyerek başıyla telefonu gösterdi. "Bana ulaşmak isteyen her düşmanın ilk hedefi sen olacaksın bundan sonra. Onlar bunu yapabileceklerini düşünecekler başlarına gelecekleri bilmeden."
Her sözünden sonra daha da korkmam gerekiyorsa bile cesaret veren ifadesi buna izin vermedi. "Benim bu aramayı yanıtlamam da senin tek sözüne bakıyor." diyerek bedenini yaslandığı yerden çekip azalttı aramızdaki mesafeyi. "Benim bundan sonra atacağım her adım senin arzunla yol bulacak. Bu ne demek anlıyorsun değil mi?"
Hareketlenmemle dizime dokunan diziyle yutkundum elimde olmadan. Arama çok sürmeden ekran karardı ve yeniden aydınlandı. "Bu kaçıncı arayışı saymadım. Ama biliyorum ki yanıtlamadan, bizzat benden bir cevap almadan rahat vermeyecek. Benim bu aramayı yanıtlamamsa senin bana vereceğin cevaplara göre şekillenecek."
"Adamlarını öldürdüğün için mi arıyor seni?"
Az önce ona yükselen sesim şimdi bir fısıltıdan ibaretken bir de titremişti. Sesimdeki endişeyi hissetti ve tehlikeyle gülümser gibi oldu çehresi. Hiç masumane değildi. "Hayır." dedi alnımdan kirpiklerime uzanan saçlarıma bakıp yeniden gözlerime ulaştığında. Ellerim temizdi. Bu defa ona fırsat tanımadan ben düzelttim kirpiklerime karışan perçemlerimi. Böylelikle hafifçe kalkan eli yeniden iri bacağında yer edindi. Sınır bilmeliydi. O sadece bir kereydi.
"Kapısına serdiğim leşler Servet'in umurunda mı sanıyorsun?" Baskın sesi sanki bana başka şeyler anlatmak istiyordu da tutuyordu kendini. "Duyduklarının doğru olup olmadığını merak ediyor. Peşine düştüğü, yoluna çıkmaması için yok etmek uğruna çaba sarf ettiği torunuyla gerçekten nikahlanıp nikahlanmadığımı bizzat benden öğrenmek istiyor."
"Bu onun için neden bu kadar önemli olsun ki? Beni öldürmek istese öldürürdü." Tüm bunları bir yabancıya anlatmak beni yaralıyordu. Yabancı mı, diye sordu benimle dalga geçen hislerim. O gerçekten bir yabancı mı...
Uzun kirpiklerimin birbirine karışmasını sağlayacak kadar sıkıca kapadım gözlerimi. "Çok fırsatı oldu bunun için..." dedim zar zor. Yutkunamadım ve gözlerimin önüne gelen kabus gibi günlerden kurtulmak isteyerek tekrar kara gözlerine odaklandım. "Oyuncaktan farkım yok onda. Elinden alındığım için mi?"
Konuşamıyordum. Asıl demek istediklerimi sözcüklere dökemiyordum. Her konuştuğumda öyle bir bakıyordu ki, sözlerime bulaşan aksanımdan mı yoksa yanlış kullandığım kelamlardan mı zevk duyuyordu kestiremiyordum. Asıl sinir bozansa hoşuna gittiğini benden saklamak için uğraşmıyordu bile. O böyle derin derin baktıkça, sesimi duymaktan zevk alıyormuş gibi baktıkça tüm sözlerim haram olsun istiyordum ona. Ne duysun ne görsün ama bu ne mümkün.
"Onun derdi başka," dediğinde sesine bulanan hisler boynuma dolanmış gibi hissettim. Düşüncelerimi bilirmiş gibi görünmez bir maske düştü çehresine. Hissizleşti. "Sana anlatacağım çok şey var." dedi bunu bana borçluymuş gibi. "Şimdilik bilmen gereken tek şey, Servet Erdenil'in ölümüne sebep olduğu oğlunun ardından yıllardır sahte göz yaşları döküp alemde kendine yer edinmeye çalışan kansızın teki olduğu."
Peşimde olanın o adam olduğunu, hatta babamın sonunu getirenin bizzat kendisi olduğunu içten içe hep biliyordum da karşımdaki adamın bunu dile getirmesi benim için beklenmedikti. Kanım çekilmişti.
"Babamın ardından ağlıyor mu bir de..." Ne hissedeceğimi bilmiyordum. Dondum kaldım. "Niye arıyor peki seni bu kadar ısrarla?" Korkumu saklamak zor oldu benim için. Onun karşısında savunmasız hissediyordum ve bundan hoşlanmıyordum. Beni böyle görmesini de bilmesini de istemiyordum
"Arıyor, çünkü alacağı cevaptan korkuyor." Hüzünle çöken omuzlarım, boğazımı tırmalayan soluğum bir olmuş ona sorgu dolu bakışlar atarken "Çünkü beni iyi tanıyor." demesi daha da meraklandırdı beni.
"Senin artık dokunulmaz olduğunu, saçının teline dahi zarar gelse buna neden olanı bulup yeryüzünden anında sileceğimi, yapabileceklerimin bir sınırı olmadığını biliyor. Senin canını sıkmaya niyetlendiği an benim de onun kafasına sıkacağımı anlamıştır çoktan."
Öyle derine saplanmıştı ki kara gözleri, saniyeler önce korkumu söndüren, cesaret veren kendi değilmiş gibi göğsüne indirdim bakışlarımı. Bazen... Bazen her şey boşaymış gibi geliyor. Yaşamak için çabalamak, hayatta kalmak için oradan oraya savrulmak... Keşke, diyorum çıkmaza girdiğim her an. Keşke hiç var olmasaydım. Veyahut ben de onlarla birlikte toprağa karışsaydım.
"Sadece bundan sonrası için değil, bugüne dek canını sıkan en ufak şeyin bile peşine düşüp hesabını soracağımı tahmin etmesi onun için zor değil, Ahra. Bunun gerçekleşmemiş olması içinse bizzat emin olmak istiyor. Şimdi tüm bağlantılarını bunun için kullanıyor. Bizim ülkeye girişimizi aç köpek gibi bekliyor."
Avcundaki telefon bir kere daha titrediğinde baş parmağı aramayı yanıtlamak için hareket edince bileğine tutundu parmaklarım. Başımı hafifçe iki yana salladım. Gözleri hareketlenen saçlarıma, bileğine sarılan parmaklarıma kayınca tenine değil de kor aleve temas etmişçesine hızla çektim elimi. "Açma," dedim yine de fısıltıyla. "Ona sonra ne dersen de ama burada açma."
Yeniden iki yana hareketlenen başımla geçmişin acısını defetmek istedim anında. Hazır değildim sesini yeniden duymaya.
Korkuyla atan kalbimin sesini duyacak olsaydı eğer belki anlatırdım ona henüz on dört yaşındaki küçük bir kızın bir başına saklandığı delikten tek bir telefonla başına gelen onca şeyi. Geceyi gündüz edemeyişini ve tüm erdemlerini kaybetmenin sınırında kalıp yaşamak için nelere bulaşabileceğini.
Tedirginliğimden anladığı çokça şey oldu. Zamanı var, konuşacağız tüm bu korkularını dercesineydi sinirle telefonu avucunda sıkışı.
Sözlerinin ağırlığı omuzlarıma bindiğinde bahsettiklerinin sahiciliğiyle ne söylemem gerektiğini bilemedim. Karşısında çırılçıplak kalmışım gibi anında tüm hislerimi gizledim ve dizlerine değen dizlerimle oturduğum yerden ayaklandım.
"Söyle ona," dedim gücümü yeniden toplarken. Niyetim odadan çıkmak ve onu yalnız bırakmaktı. Bir de vedalaşmam gereken birileri vardı. "Zamanı geldiğinde karşısına geçeceğimi, bana yaşattıklarının hesabını bizzat kendim soracağımı söyle ona. Bilsin."
Vereceği cevap ne olursa olsun, daha şimdiden, ona da dünyayı dar edeceğimi bilmesini isteyerek peyda olmuştu dik duruşum da meydan okurcasına bakışım da.
Sözlerimi emir bildi, odada onu yalnız bırakışıma bir şey demedi. Merdivenlerden inerken, duymuştum "Tebrik etmek için bu kadar ısrarcı olmana gerek yok. Merak etme, çağıracağım düğünümüze." diyerek eğlendiğini.
O an sesinde kendine gizlice yer bulan zalimliğinden korkmamak elde değildi.
⏳
Ahra'nın yüreğini kaplayan hüzün seli yine kendini belli etmişti. Ayrılık vakti kapısını çalmıştı bir defa daha. Tuttuğu tüm yaşlar ve haykırışlar ağır geliyordu narin bedenine.
Kendisini ve hislerini gizlemeden sığınabileceği tek bir yer vardı; atları.
İki can dostuyla vedalaşırken onlardan hislerini nasıl saklayabileceğini düşündü durdu ama bu imkansızdı. Onlar daha Ahra ahıra adımını attığı an anlarlardı neler olup bittiğini.
İri cüsselerinin aksine bir çocukmuş gibi küserlerdi her ayrılıklarında. Bu da Ahra'ya başka bir yüktü her defasında.
Bedenini yan yana oturan iki atın arasına bıraktığında hızla dudaklarına kapandı eli. Tüm çabası kimseye duyurmak istemediği sesini ve içine döktüğü gözyaşlarının çare olmadığı yangını küllendirmemekti.
Artık yaş akmaz dediği gözleri son iki günde ne çok mahvetmişti her şeyi.
Biraz olsun rahatlayabilmişken gözlerini sildi ve parmakları zarifçe karbeyazı tüylerde dolandı.
Sessizce "Ben gidiyorum," dedi titreyen sesini dizginleme ihtiyacı duymadan. Dışarıdaki korumaların varlığı gelince aklına, kimse duymasın istediğinden "Yine." deyip Arapça devam etti sözlerine. "Yine gideceğim sizden ve eğer yaşıyor olursam yine ilk size geleceğim hemen."
Oysa babasının dilinde çekinmeden konuşabildiği bir tek Sakız ve Gofret'ken vedalaşmaları bile yarımdı şimdi.
"Dedem size çok iyi bakacak, biliyorum."
Gofret, yerdeki başını kaldırıp Ahra'nın uzattığı dizlerine yasladı. Kara yeleleri ikizi Sakız'ın beyaz gövdesine karıştı.
Sakız'ı okşamasını kıskanmıştı.
Güldü Ahra.
Kısılan gözleriyle nemli kirpikleri alnına uzanan saçlarına karışırken eğilip iki koca bedene de minik birer öpücük bıraktı. Alnını tüylü gövdeye yasladı.
"Sizin yeni yolculuğunuz nereye olacak bilmiyorum..." dedi utana sıkıla. "Ama ben yine sizden uzaklara gideceğim."
Sahi, hiç bahsi geçmemişti.
Dedesinin yeni rotası neresiydi?
Yine kaç geceyi hasretle bitirecekti?
Ne kadar sürecek olursa olsun biliyordu ki Sakız da Gofret de korunacaktı.
Bu söz yıllarca verilmiş ve her koşulda tutulmuştu. Mümtaz Cedit yine ve yine tutardı sözünü ancak Ahra'nın aklına dahi gelmeyen ihtimaller vardı.
Payaslı her şeyin farkındaydı.
"Ben... Bu defa babama gidiyorum." Kısık sesindeki buruk neşeden ve dudaklarına bulaşan kırgın tebessümden anlaşılıyordu heyecanı. "Ama korkuyorum." dedi dertleşebileceği başka kimsesi olmayınca.
Sakız, aniden atağa geçmesi gerekirmiş gibi uzandığı yerden hızla kalktı. Sebebi Ahra tarafından henüz görünmese de gelenler vardı.
Normalde olsa en sessiz ayak sesi Ahra'dan kaçmazdı ancak güvende hissediyor, tetikte beklemiyordu demekki.
Ahra da Gofret de beklenmedik bu hareketle endişeyle geri çekilmek zorunda kaldı.
"Ne oldu..?" demesine kalmadan içeriye giren iki adamı görünce o da ayaklandı.
Üstlerinde tulum, ellerinde birkaç ekipman olan iki adam dışarıdaki korumalardan değildi.
Ahra sahiplenici bir yırtıcı rolüyle anında önlerine geçerken "Siz kimsiniz?" dedi ama adamların hemen arkasından içeri giren Ünal, karşısındaki genç kadını hafif bir baş hareketiyle selamladı.
"Neler oluyor?"
"Devran Bey'in emri var." derken bile uzun uzadıya bakmamıştı karşısındaki kadına. "Atların yolculuk için hazırlanması gerekiyor."
Yolculuk mu? Daha vedalaşmamıştı bile. Ayrılıklarının bu kadar çabuk olması yüreğinde yeni kırgınlıklara sebep olmuştu.
Masumane bir tavırla "Ama dedem bana hiçbir şey söylemedi," dediğinde karşısındaki adamla Türkçe konuşmak hoşuna gidiyordu. Onun kim olduğunu, niçin burada olduğunu unutmak istiyordu yine ve yine.
"Nereye götüreceksiniz?"
Sorusu binbir kırgınlık içerirken karşısındaki adamın "İstanbul'a." demesini beklemiyordu. "Merak etmeyin en iyi koşullarda gerçekleşecek yolculukları. Tüm ihtiyaçları düşünüldü."
Karşılarındaki kadının şaşkınlığından yararlanan adamlar atlara yöneldiğinde iki atın da kendilerine dokundurtmamak için mücadeleye başlamasının nedenini açıklamaya fırsat bulamadı Ahra.
"İstanbula mı?" dedi yanlış duyup duymadığını anlamak adına. "Ama dedemler..."
Ünal karşısındaki kadının kafa karışıklığını anlamıştı. Belki de konuştuğu dile aşina olmadığından anlamadığını düşünecekti ki hiçbir şey demeden dışarı çıkan kadınla işine dönüp adamları bilgilendirmeye başladı.
Tavladan çıktığında hızla dedesini bulmak istedi Ahra, ancak bahçede karşısındaki adamını dinleyen Payaslı'yla adımları duraksadı.
Devran anında fark etmişti genç kadını. Az önce eline ulaşan paketi daha sıkı tuttu şimdi parmakları.
Son defa "Çıkışları yoklayın, planı başlatın. Sorun istemiyorum." dediği sırada ona adımlayan kadına takıldı bakışları.
Karşısındaki adam emrini aldığını başıyla onaylarken uzaklaştı.
Varlığını dahi yeni öğrendiği, ilk göz göze gelişte aklını kaybettiği kadına döndü yavaşça. Ahra aksi mümkünmüş gibi tüm asaletiyle ona geliyordu şimdi.
Bir gün geliş niyeti onu öldürmek olsa dahi karşısından uzaklaşamayacağını anladı Payaslı.
Dakikalar önce bir telefon çağrısına dahi korkuyla bakan kadın şimdi dünyaları yakıp yıkacak bir duruşla dikiliyordu karşısında. Çekince duymadan akıtacaktı zehrini belli ki. Oysa bilmeliydi karşısındaki adamın buna bile razı geldiğini.
Ancak bir şey vardı. Ona baktığı her an gözlerinde beliren öfkeyi ve nefreti, merak ve endişe kaplamıştı bu defa. O an aklında tek bir soru vardı Payaslı'nın.
Elbet bir gün nefrete bulanmadan da bakar mıydı yüreğine işleyen ahu gözleri?
"Sakız'la Gofret'i götüreceklerini söylüyorlar." dedi Ahra, hem soruyor hem de bu ne cüret der gibi duruyordu.
Bilmiyordu ki bu duruma en çok kendisinin sevineceğini.
Payaslı'nın kaşları çatılırken duraksadı. Soruyu anlamamıştı.
"Sakız'la Gofret mi?" Bu yüzden karşısındaki kadının sesi ne kadar ince ve masumane çıkıyorsa onun sesi de bir o kadar kaba ve ve derindi. "Kim neyi götürüyormuş?"
"Sen emretmişsin," dedi baskınlıkla. İri gözleri hafifçe büyümüş, biçimli kaşları üstünlükle havalanmıştı. "İstanbul'a götürmek için hazırlıyorlar atlarımı!"
Karşısındaki kadının sahiplenici tavrıyla atlarımı dediği an Payaslı'nın düz çizgi halinde duran dudakları belli etmek istemeden bir yana hafifçe kıvrıldı. "Şimdi anlaşıldı..." dedi ağır ağır.
Sonra da geri kazandığı ciddiyetiyle "Bu durumda mutlu olman gerekmiyor mu?" diye sordu ancak Ahra sanki alay ediyormuş gibi güldü birden.
Öyle güzeldi ki gördüğü, duyduğu gülüşle ömrünün uzadığını düşündü Payaslı anında.
Aynı zamanda bir urgan geçiverdi boynuna. Nefes alamadığını hissetti. Bak Âzem, olur da bir gün kalbinin sana kan sağlamaktan daha değerli görevleri olduğunu hatırlatan biri çıkarsa karşına onu da çekme kendi karanlığına sözleri ağır geldi omuzlarına. Yine de dağ oldu ezilmedi, taş oldu hissetmedi.
Sözler mi acıydı yok bu sözleri sarf eden adamın kim olduğu mu, bilemedi.
"Onlara bir şey olursa ben yaşayamam." Karşısındaki kadının alaylı gülüşü solmuş, gözleri yeniden kinle dolmuştu. "Ben onları yıllarca korudum o pisliklerden. Hasret kaldım... Sırf ellerini uzatamasınlar, onlara da bir zarar veremesinler diye nelere katlandım. Sen şimdi diyorsun ki onları da götüreceğim İstanbul'a. O adam beni öylece sokmana izin verir mi ülkeye? Ben bilmiyor muyum başıma gelebilecekleri? Ya onlara da bir şey yaparlarsa—"
"Ahra!"
Ahra'ya kuvvetli ve kısık sesli bir haykırış gibi geldi o an ondan sesini duymak ve sözlerini devam ettirememek. Güç kelimesi o demekti sanki. "Sen beni hiç anlamamışsın," dedi karısının korkularına devam ettiğine kızgınlıkla.
Oysa yanında Payaslı varken anlamalıydı korkularının kendisi için olmadığını. Onun yapacağı tek şey bundan sonra başkaları adına endişe duymaktı. Uğruna yapılacak zalimlikler vardı.
"İstersen çiftliğe istersen eve yerleştirilecekler," dediğinde Ahra yutkundu karşısındaki adamın bakışlarıyla. "Evimize bir gidelim, sen nasıl arzu edersen ona göre karar verirsin. Ancak..." Aldığı soluğu bırakamadı bile o an Ahra. Duyduğu her kelamda yeniden umutlanıyordu hayata. "Hasret kaldığın her güne inat, doyasıya yaşayacaksın onlarla. Sakız'ın da Çikolata'n da bundan sonra her daim yanında."
Takılabileceği birçok nokta vardı bu konuşmada ancak o anında bakışlarını çekmeden"Gofret," diye fısıldarken buldu kendini. "Adı Çikolata değil, Gofret..."
İçinde aynı anda hem annesiz hem babasız kalmış hayata küskün masum bir kız çocuğunun çekingenliği vardı. Gofret'ti adı, yanlış söylememeliydi. Babasından istediği son şeydi ondan bugüne kalan. Herkes dikkat etmeliydi.
O an eskilere düşen zihniyle bir şeyler dank etti Payaslı'ya. Her şey kıvrımlı bir yapboz parçası gibi kendiliğinden birleşiyordu sanki. Ah be abi, diye geçirdi içinden. Bir yandan da böyle bir durumda olmasalar nasıl olurdu fikri yer etti yüreğine.
Karanlığına çekmesine izin vermezdi tabi, dedi ama zamanla öğrenecekti o da gerçekleri. İzin verirdi...
Anında keskin bir mizaçla içine çektiği hava sert göğsünü havalandırırken karşısındaki kadının takıldığı noktaya değinmeden "Bunlar senin," diyerek elindeki paketi uzattı ve gözlerini dahi kırpmadan ahu gözlerin tepkisini izlemeye başladı.
Ahra ona uzatılan kese kağıdına sarılmış dolgun pakete baktı anında. Üzerindeki matemi kovalayıp gözlerini karşısındaki zalime dikti. "Yine mi elime silah verip kafama dayamamı isteyeceksin benden?" diyerek akıttı zehrini. Aynı anda korkusuzlukla aldı paketi. Şu an bir silah tutuyorsa bile saatler önceki gibi gözyaşlarını bir daha göstermeyecekti. Gerekirse çekecekti o tetiği.
"Kim olarak evleneceğim ben seninle, demiştin bana değil mi Ahra?" Sanki yeniden o ana gitmiş, karşısındaki kadının çaresizliğini yeniden hissetmişti ancak sesindeki buyurgan ifade de çehresindeki zalimlik de belli ediyordu kendini.
"Bütün cevaplar işte orada." Çenesiyle, narin parmakların güçlükle tuttuğu paketi gösterdi. "Hangi sahte kimlikle kıyılacak o nikah, diyerek dikilmiştin karşıma. Adımın yanına sana ait olmayan hangi adın yazılacağını seçip seçmediğimi sormuştun. Ahra Erdenil... Erdenil hanedanlığının tek vârisi. Hazır mısın tüm taşları yerinden oynatmaya, Payaslı'nın Gelini?"
Şayet hisleri dile gelseydi her şeyden önce babasının soyadıyla anılmanın verdiği binbir duygunun etkisini anlatmak için her bir yana haykırmak isterdi içindekileri.
Sustu, içinde yaşadı her bir zerreyi. Ürkekçe "Nasıl?" dedi yine de hislerini gizleyemeden.
Bir cevap beklemeyip beceriksizce paketin içinde daldırdı elini. Parmakları titriyor, gücü elinden alınıyordu sanki.
Dışarı çıkardığı iki parçayla baktı Payaslı'ya.
Bunca yıl sonra var olduğuna dair iki kanıt.
Türkiye Cumhuriyeti'ne ait iki kıymetli parça.
Farkındaydı işte. Kök salacak bir yuvaya sahip olamayışına son verecek bir adam vardı karşısında. Öfkesi de nefreti de tazeydi ancak başka bir hissiyat belirdi gözlerinde. Güveniyordu. Görmek bile istemediği adamın üzerine düşecek gölgesi dahi korurdu onu, biliyordu.
"Bunlar..." dedi ama gerisini getiremedi. İnanamayarak yeniden baktı elindekilere. Tüm bilgiler eksiksizdi. Bu kadar kısa sürede bu nasıl mümkündü?
Kaçmak için sahip olduğu onlarcası gibi sahte olduğunu düşünerek omuzları kırgınlıkla çöktüğünde Payaslı "Gerçek." dedi sesli bir nefes bırakırken.
Sahip olduğu, karısının emrine sunduğu gücün farkında olmayışı sıkıyordu canını. Hafif bir göz süzüşü bile dünyalara bedel kadının bir pasaporta, bir kimliğe bu denli hasret kalışı katlıyordu uğruna yapacaklarını.
"Nikahtan sonra mecbur yenilenmesi gerekecek." diyerek, kimliğine ve pasaportuna bakan kızın dikkatini üzerine çekti yeniden. "Payaslı olacaksın ne de olsa."
Elli keyifle ceplerine gitmiş, vereceği tepkiyi beklemişti. Tam da o an kendisine ilk defa hafif bir tebessümle baktığına şahit oldu. Mahsundu bakışları. Kırgındı hayata. Yaşanmamış her güne küskündü sanki.
Payaslı o an Ahra'nın sözlerinin farkında olmadığını anladı.
Yoksa nikah kelimesini duyduğu an pençelerini çıkarır, kanını akıtmak isteyen bir yırtıcı gibi dikerdi ahu gözlerini gözlerine.
Ancak Ahra bunların hiçbirini yapmadı. Güçlükle sahip çıktı amansız hislerine. Karşısındaki kim olursa olsun kollarını dolamak istedi ona bu mutluluğu yaşatan bedene, ama gerçekler can yakıyordu.
Ona dolamak istediği elleri kendi bedenini sardı. "Doğru söylüyorsun. Ben bir Payaslı olacağım..." dedi hafifçe başını sallayıp. Tek bir adım attı ona karşı. Çenesi dikilmiş, omuzları yüklerini kaldırabilmişti. "Peki ya sonra ne olacak?"
Eli kanlı zalim dediği adamın kanatları altına sığınmak ağır geliyordu narin bedenine. İşte şimdi gelmişti kendine, yeniden sığınma vaktiydi ördüğü duvarlarların ardına.
Öyle bir sormuştu ki sorusunu, almayı beklediği cevaptan ziyade karşısındaki adamın kendisini şaşırtmasını diliyordu. Kinini diri tutmasına sebep versin istiyordu.
Ancak bir cevap almaya fırsat olmadı.
Herkesten ve her şeyden soyutlanarak bahçede dakikalardır konuşuyor olduklarını hatırlatan ve her ikisini de kendisine getiren şey ceketinin düğmesini ilikleyerek hızla yaklaşan Ünal'ın kuvvetli adımlarıyla.
Devran Payaslı güvenmezdi hiç kimseye. İsmini taşıdığı kişinin huylarını da almıştı en nihayetinde.
Azem ise önce gözlemler, sonra da sessizce insanlara neden güvenilmemesi gerektiğini kanıtlardı kendine.
O, bu hayatta en yakınlarından aldığı darbelerle kabuk bağlamış; zalimliğine sevdiklerinin sapladığı sırtındaki bıçakları ayıklamakla başlamıştı.
Üstelik çokça değer verdiği bir ağabeyinin sözü de hep kulağına küpe, sırtına küfeydi ezelden bu yana.
Günlerden bir gün "Ben sana sen bu değilsin oğlum, yapma bile diyemiyorum." demişti o kişi.
"Aksine sen tam da busun." derken o adamın gözlerindeki hayal kırıklığı kimeydi anlayamamıştı ancak bu durum ağrına gitmişti daha yüzünde tüy bitmemiş bir delikanlıyken.
İlk defa o an sorgulamak istemişti içinde olduğu hayatı. Ancak yine de yapmadı. Yaptıklarını ve yapacaklarını katladıkça katladı. Daha gencecik yaşında, arkasında dedesi Devran Payaslı varken, kim var kim yok el pençe divandı ona.
Nasıl olmasındı?
Daha 13 yaşında küçük bir çocukken eline tutuşturulan silahın ağırlığı sanki kanında vardı. Gözü karalığı dedesi Devran Payaslı'yı bile korkuturdu zaman zaman. Yine de belli etmez, duyduğu gururun yanında bir de boynuz kulağı geçiyor diye sevinirdi.
Küçücük bir çocuğun elini kana bulamayı marifet bilmişti yıllarca. İlk cinayetini övgüyle benimsediği torununun, ruhunu kaybettiğinden habersizdi. Önce bir cellat yetiştirmiş, sonra da hükmün bütün gerekçelerini yetiştirdiği zalimin eline vermişti.
Gün gelecek, ruhunu öldürdüğü o küçük çocuğun kurduğu adalet terazisinde, hürmet gösterdiği dedesinin bile sözünü tartacak yüreğe sahip olmasına göğüs kabartacaktı yine de.
Güvenme diyecekti kimseye. Sana koca bir imparatorluk bırakan şu yaşlı adamın sözlerini bile irdele diyecekti güvenle.
İşte tüm bunlara rağmen güvendiği üç beş kişiden biriydi Ünal. Güvenliklerinden sorumluydu. Ailesinin canını emanet ettiği kişiydi yanına hızla gelip kulağına eğilen adam.
Ahra'nın kaşları kuşkuyla düz bir hale gelirken Ünal'ın sessizce sarf ettiği sözleri duyamayışı değildi canını sıkan. Bir elini paravan yapmıştı dudaklarına. Öyle konuşuyordu Payaslı'nın kulağına.
Dikkatini verince en uzaktaki ayak sesini bile duyabilmesi, yansımalarla dolu her alanda gözlerini dört açıp arkasını kollamak zorunda kalışı ve gerekirse metrelerce ötede konuşan insanların dudaklarını seyredişiydi onu bugün hayatta tutan.
Anda kalmak yerine hayatta kalmak içindi tüm çabası.
Oysa şimdi bunu yapamıyordu.
Geçen her saniyede karşısındaki adamın keskinleşen yüz ifadesi bir şeylerin ters gittiğini açıkça sunuyordu ona. Neyseki merakla beklemesi çok uzun sürmedi.
Buz gibi bir sesle "Ne gerekiyorsa onu yapın." diyerek gönderdiği adamından sonra karşısındaki kıza döndü kara gözleri. Sessizliğiyle öfkesini mi söndürüyordu, sinirini mi gizliyordu anlayamadı Ahra.
"Varlığın bizim topraklarda dert olmuş birilerine daha." dedi gözleri karşısındaki kadının tenindeki iki noktaya takılı kalmışken. "Şimdi söyle bana, ahu gözlü." dediğinde Ahra'nın titreyen dudaklarına düştü bakışları. "Karşılarına çıktığında korkularından adını dahi ağızlarına alamayacak adamların, yokluğumuzda böyle ahkam kesiyor olması komik gelmiyor mu sana da?"
İstanbul fena karışmıştı.
Yeraltı dünyasından birkaç kişi şimdiden farkındaydı sularının kaynadığının. Harun Erdenil'in bir çocuğu olma düşüncesi ve yıllardır ellerini kollarını bağlayan onca anlaşma dert olmuştu vatanını alçakça satmaktan utanmayan kansızlara.
"Ne istiyorlar benden?" dedi Ahra umutsuzca. Bir cevap arıyordu derinliğinde kaybolduğu gözlerde. Tek bir cevap istiyordu, biliyordu da üstelik. Vardı cevabı bu adamda, biliyordu ama neden söylemiyordu?
"Çokça değer verdiğim biri bana bir nasihatte bulunmuştu." diye başladı sözlerine Payaslı. Ahra bir cevap alacağı hissiyle hevesle dinliyordu onu belli etmese de oysa bir bilseydi bu sözlerin babasına ait olduğunu, o zaman da Payaslı'nın susmasını, onunla konuşmamasını ister miydi acaba?
"Derdi ki, içine düştüğü dipsiz kuyu, bir süre sonra sığ gelirmiş insana. Kafasını kaldırıp çıkacağı o deliğe baktığı her an, sanki elini uzatsa göğe dokunabilecekmiş gibi gelirmiş. Sen şimdi sanıyorsun ki elini uzatsan dokunacaksın göğe, çıkacaksın o kuyudan."
Başını iki yana salladığı ağır ağır. "Sen o kuyudan çıkmayacaksın Ahra." dedi ciddiyetle. "Ben seni o dipsiz kuyuya hapsedenlerin leşlerini sereceğim ayaklarına. Ya dağ olmuş cesetlere tırmanır elimi tutup çıkarsın o kuyudan ya da..."
Devam etmeyince Ahra'nın kaşları çatıldı. "Ya da?" diye sordu baskınlıkla.
Karşısındaki adamsa güler gibi oldu. "Sen benim elimi tutmak yerine ikinciyi seçmeyecek misin zaten?" dedi üstünlük sağladığını hissettirmekten geri durmadan. "Ne önemi var senin için?"
"Doğru." dedi Ahra da altta kalmak istemeyerek. "İçinde senin olmadığın her seçenek benim için daha makul olacaktır."
Bu kadar konuşma yeterliydi, yanından çekip gitmek için adımladığı an izin vermedi Payaslı, yavaş adımlarla geçti önünde.
"Öyle mi dersin sahiden?" dedi kasılan çenesiyle. Sinirlenmişti. Öyle ki kenetlenen dişlerinin arasından konuşurken nefret saçıyordu her bir yana. "Kendi kanına, senin babana, benim akıl hocama!" diye yükseldi sesi git gide.
"17 kurşun, Ahra!" dedi mümkün değilmiş gibi. "Oğlu Harun Erdenil'e anlaşmasını bozduğu 17 ülkeye karşılık 17 kurşun sıktıran o kansız herifin içinde bulunduğu bir seçeneği makul mu bulacaksın günün birinde? Sırf bana inat onu seçebilecek misin bunları bile bile?"
İntihar ettiler sanıyordu, Ahra. Yıllarca böyle biliyordu. Babasını ve annesini o intihara Servet Erdenil'in ittiğini anlayabiliyordu ancak duydukları ağır geliyordu.
Yetileri yetmiyordu bedenini ayakta tutmaya. Yutkundu, etrafına bakındı, tutunacak bir dal aradı kararan gözleriyle güçten düşerken. Sahiden ağır geliyordu olanlar, kaldıramıyordu artık hiçbir şeyi. Yere kapaklanıp hüngür hüngür ağlamak istiyordu olanlara.
Ancak düşmüyordu gözünden yaş. Belki aksa haykırırdı acısını ama omuzlarındaki yükün altında kalmaktan, düşünce tek başına kalkamamaktan korkuyordu.
Kalkamamaktan korkan insan düşmemek için nelere göğüs geriyordu. Çünkü yalnızlık insanı buna muhtaç ediyordu.
Kızın düştü düşecek halini fark ettiği an elini uzattı ancak Ahra hızla geriye bir adım atmış, anında elini de hayır dercesine kaldırmıştı. Kimliğiyse sıkı sıkı avucundaydı.
"Bana yalan söylüyorsun!" dedi titreyen sesini, yanan genzini göz ardı etmeye çalışarak. "Seni seçmeyeceğimi söylediğime kızdığın için böyle diyorsun!"
Az önce dünyanın kaç bucak olduğunu bildirmekten çekinmeyen adam şimdi sakince "Senin için evimize bir paket bırakıldığını öğrendim." diyordu Ahra'ya.
Sesi anlayışlı görünse de sözü hiddetini devam ettiriyordu hala. Kızın nasıl bir acıyla baş etmeye çalıştığını görüyor ancak onu karşı karşıya geleceklerini bildiği o ana hazırlamak uğruna kırmaktan da geri durmuyordu.
Payaslı boş gözlerle yüzüne bakan kıza yaklaştı, gözlerini kapayan kısa saçları parmak uçlarıyla iki yana dağıttı. Ahra'nın ne bana dokunma demeye hali vardı ne de kendini geri çekmeye.
Zar zor da olsa adım atacak gücü buldu kendinde. Hiçbir şey demeden eve doğru ilerledi arkasından onu izleyen adamın bakışlarıyla.
Ahra yalnız kalmak isterken Payaslı kulağına fısıldanan şerefsizliklerin hesabını kesmenin planını yapıyordu bir güzelin ayrılışına daldığı sırada.
⏳
İstanbul, Türkiye
Servet Erdenil, yıllar önce bir torunu olduğunu öğrendiği andaki gibi şiddetle emirler yağdırıyordu emrindeki köpeklerine.
Gözünde değeri dahi olmayan adamlarına bağırıp çağırmaktan ve bastonundan güç alarak büyük çalışma odasında dolanmaktan başka bir şey yapamıyordu. Ara sıra kalbine giden eli yetmiş iki yıllık bedenini korkutuyordu.
Olanlar doğru mu, demek uğruna telefonu dört bir yandan işgal edilirken tıklatılan kapıyla boğaza uzanan camın önünden ayrıldı.
"Nasıl oldu bu!" dedi içeri giren adamına. "Hata bende..." derken iç çekti ve nefesini kesen bir hırlamayla "Öğrendiğim ilk gün gebertecektim piçini." sözleriyle ilerleyip çalışma masasına geçti.
Bir dal parçasına sarılan yılan gibi işlenen siyah bastonu geniş çalışma masasının kenarına astı, adamının karşısına oturmasını işaret etti.
Ancak o oturmak yerine kenarda dikilmeyi seçti. Kalbinin kötülüğü yüzüne yansımış biri vardı karşısında. Kır saçlarıyla, bunca yıl kusturduğu kanla emrinde olduğu adama yaklaştı.
"Payaslı gönderdiğiniz hediyeyi kabul etti ancak..."
Adamının, karşısında ikilemde kaldığını gördüğü an hiddetle yükseldi sesi. "Ancak ne ulan! Ancak ne!" dediğinde öfkeyle vurdu masaya elini. "Nasıl kaçar gözünüzden? Payaslı benim meseleme ne haklı karışır da sizin ruhunuz bile duymaz!"
Adam ceketinin iç cebinden büyük bir zarf çıkardı. Davetiye. Siyah zarfın üzerinde kan kırmızısı bir kalemle yazılmış isim bulunuyordu. Servet Erdenil'e...
"Size bunu gönderdi." diyerek yutkundu ve masasına bıraktı. Bu odadan canlı çıkar mıydı bilmiyordu ancak bu işin sonunda kurşun yiyeceği bir gerçekti.
Yaşlılığın getirdiği yavaşlıkla açtı zarfı Servet Erdenil. İşine taş koyan kendi canı olsa yok etmekten çekinmeyen adam küçük bir kızın varlığından, varlığının neden olacağı anlardan nefret duyuyordu.
Bunun bir davetiye olduğunu anladığı an iyice sıkıştı kalbi. Zorla nefes alırken bir yandan da gömleğinin boğazını çekiştirmeye başladı. Yine de zarftan çıkardığı kartı uzaklaştırıp yavaşça okudu üzerinde yazanları.
Ahra Erdenil. Âzem Devran Payaslı. 10 Eylül 2020.
Gözleri parça parça seçiyordu kelimeleri. Sinirle masaya bıraktı kartı. Aklınca dalga geçiyor bir de düğünlerine mi davet ediyor düşüncesiyle kalkacaktı ki masaya ters şekilde düşen kartın arkasında yazanlarla duraksadı.
"Oğluna sıktığın 17 kurşunu torununa değil, benim gelinime gönderdiğini bil. Her mermi çekirdeğinin çıktığı namlunun imzasını taşıdığını ne çabuk unutmuşsun. Unuttuğun bir şey daha var, Erdenil. O gece 17 değil, 18 kurşun vardı benim ağabeyimin bedeninde. Kendine sıktığı o tek kurşunun bende olduğunu, tüm bunları yıllar önce zaten benim sana gönderdiğimi ve zamanı geldiğinde o tek kurşunun da iadesinin gerçekleşeceğini ikimiz de çok iyi biliyoruz. Bu davetiyeyle birlikte anlamışsındır artık zamanın geldiğini."
Kabul edemezmiş gibi titreyen parmaklarıyla yeniden çevirdi kartı.
Tarihe baktı.
10 Eylül...
Bilerek seçmişti bugünü, farkındaydı. Eli ayağına dolaşmış bir şekilde kalkmak istediğinde yardımına koşan karşısındaki adamdı ancak ona bile yoktu tahammülü. "Daha dünkü çocuk bana—" diye başlayacaktı ki öfkeden konuşamıyor, yaşının getiriyle kalbi dayanmıyordu.
Oysa biliyordu daha dünkü çocuk dediği, akranı Devran Payaslı'yı mumla aratıyordu kendisine.
Çekilen gücüne inat hızla çekmeceden aldığı silahıyla karşısındaki adamın canını almadan önce gözlerinin önünde o vardı yine. Harun.
Canı pahasına babasının karşısına dikilmekten usanmayan, vatanı uğruna elini taşın altına koymaktan gocunmayan oğlu.
Bunca yıldır sıktığı her kurşunu ona sıkıyormuş gibi nefretle basıyordu tetiğe Servet Erdenil. Mahvetti her şeyi, diyordu kendi kendine.
Çektiği her tetik, yetmiyordu içindeki öfkeyi dindirmeye.
Gürültülü bir ses yankılandığında ve karşısındaki adam yere yığıldığında kapıyı açan dahi olmadı.
Çünkü bilirlerdi ki her kim odaya girecekse ikinci kurşun onaydı. İçeriden seslenilmeden o kapı açılmazdı.
"Gelin alın şu köpeği!" diye bağırırken kulaklarında ona ait olan bir ses yankılandı. Sen aşağılık bir teröristten başkası değilsin benim için!
Bir oğul, babasının karşısına geçip "Teröristsin sen!" diyebiliyorsa ve böyle bir babanın oğlu olmaktan utanç duyuyorsa yaşadığı her şey mübah ona; diyordu Servet Erdenil.
Doğup büyüdüğü ülkeyi yok etme isteğiyle yanıp tutuşan kansızlara yardımcı olan bir herifin oğlu olmaktansa sahiden de her şey mübahtı Harun'a...
Servet, başına gelenlere sebep olan herkesten öcünü alacaktı ancak atılan tek bir adımı bile misliyle ödetmekten çekinmezdi Payaslı. Korkmaz, yoluna çıkana acımazdı. Kurduğu adalet terazisi bugüne dek hiç şaşmamıştı.
Şimdiyse Servet Erdenil'in aklında tek bir soru kalmıştı.
Harun Erdenil, Âzem Devran Payaslı'ya acılarının ne kadarını anlatmıştı?
🥀






Yorumlar