20. Bölüm
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 36 dakikada okunur
Seven sevdiğini kıskanırdı. Bir tek ona baksın, bir tek onu görsün isterdi. Olması gereken de buydu zaten. Yani bence öyle olmalıydı. Ama fark ettim ki Alpay Emir kıskanmıyor, kıskandığını yok etmeye çalışarak kendince onun tehlike olmasına engel olmaya çalışıyordu. Bu gerçek öyle sert çarptı ki yüzüme ondan önce kendime sinirlendim. Ondan önce kendime kızdım. Hemen ardından da böyle düşündüğüme yandım.
Alpay Emir kızgınlığından, kırgınlığından değil kaygılarından dolayı mı böyleydi yoksa? Onun bunca öfkesi, siniri bana olan bilinmezliğinden, güvenilmezliğinden miydi yani? Ben ona gözüm kapalı güvenirken onun böyle düşünebilecek olması yaktı canımı.
Kıskanmak başkaydı kıskançlıktan gözün kararması bambaşka...
Onun her defasında tehlike olarak görüp birilerine zarar vermesi, kim olduğunu, ne dediğini umursamadan şiddet uygulaması sıkmıştı canımı. Üstelik ne ilkti bu ne de son olacaktı.
Onun sözleriyle kollarının arasında donup kalmışken abimin şaşkınlık nidasını, ardından da sinirli sesini duyabildim onca sesin arasında. ''Ne! Ne yaptım dedin?''
Alpay Emir benim şaşkınlıktan aralanan dudaklarımdaki bakışlarını gözlerime kaldırıp gayet rahat bir tavırla ''Uyarımı yapmıştım, dinlemeyince de tekrardan uyardım.'' dedi. Söyledikleri abime cevap olmaktan çok kendini bana açıklamak ister gibiydi. Hemen ardından da abime dönmekten çok sanki boynunu hareket ettirmek için onların olduğu tarafa dönmüş öylece konuşmuştu etrafa bakarken. ''Senin de güvendiğin dağlara kar yağdı ama olsun be Giray'ım, takma kafana. Ben hallettim. İçin rahat olsun.''
Abim şaşkınlığından ötürü duraksamışken Alpay Emir belimdeki kolunu sanki onu iteceğimi bilirmiş gibi iyice dolayınca birkaç santim daha yaklaşmıştım ona. Üstelik küstah tavrı da hiç değişmemişti. ''Sonuçta ben uyarımı yapmıştım değil mi güzelim?''
Abim hiçbir şey söylemden saniyelik olarak duraksarken Feyza da hiç takmıyor gibiydi konuşulanları. O daha çok etrafla ilgileniyordu. Bense Alpay Emir'in hareketiyle hareketleniyordum ancak.
Abim Feyza'dan ayrılırken ''Ulan-'' diye de söylenmeye başlıyordu ki bunun bir işe yaramayacağını bildiğinden susmuştu. Yanımızdan ayrılacağı sırada büyük bir ihtimalle ilk işi arkadaşının yanına gitmek olacaktı.
Emir'in ensesinden omuzlarına düşen ellerim kollarını bulmuş belimdeki ellerini gevşetmeye çalışmıştı. Bu hareketimi bekliyordu, yine de böyle davranmam onu sinirlendirmiş kaşlarını çatmasına neden olmuştu.
''Sen nereye?'' diye sormasındaki amacı ne cevap almaktı ne de alacağı cevabı bilmediğindendi. Tamamen dişlerinin arasından konuşması aklındaki şeyi yapacak olmamaydı. Kasılan çenemden ötürü dişlerimin arasından ''Bırak, bırak beni.'' diye söylenip hareket etmem yanlış anlaşılacağından, bırakmış ama anında da elimi tutup hareket ettirmişti bizi çıkışa doğru. ''Bıraksana ya elimi!'' diye söylenmeye devam ederken elimi hapsettiği elinden kurtarmaya çalışıyordum. Zaten üzerimizde olan gözler beni geriyordu, bir de onun bu tavrı iyice sinirlendirmişti. Daha sert bir şekilde elimi çekmeye çalıştığımda işte şimdi benden bunu beklemiyordu ki tutuşunu sertleştirip ''Bıraksam ne olacak? Merakından o itin yanına mı gideceksin?'' demişti hissettiği ve hissettirdiği saf öfkeyle ve bunun imkân dâhilinde bile olmadığını belli eden sesiyle.
İnce uzun koridora çıktığımız sırada abimin ve birkaç arkadaşının koridorun sonundaki kapıda olduğunu gördüğümde oraya gitmek istedim. Çünkü keyfimden değil insanlığımdan adamın ne halde olduğunu merak ediyordum. Üstelik etrafındaki insanların tepkilerine bakılacak olursa ne basit bir itişip kakışmaydı bu ne de onun bahsettiği kadar basit (!) bir burun kırmaydı.
Bu durumda daha da meraklanırken suçlu olmadığımı bildiğim halde kendimde suç buldum. Kendimi suçlu bulmamam gerekirdi çünkü hiçbir şey yapmamıştım. Suçlu hissediyordum çünkü Alpay Emir sırf benim yüzümden birilerine zarar verdikçe bunu kendime yük bilecektim.
Emir de onları görmüş olmalı ki huysuzca homurdanmıştı anlaşılmaz bir şekilde. Ya da ben öyle sanmıştım. Görse sadece homurdanmakla kalmazdı büyük ihtimalle. Üstelik çekiştiriyordu ama nereye, neden gittiğimizi de bilmiyordum. Tersleyerek ''Nereye götürmeye çalışıyorsun böyle...'' dediğim sırada yüzü gözü kan içindeki adamı görmemle yüzüm acı içinde buruştu. ''Nasıl...'' Dudaklarımdan firar eden acı dolu tını bile onu dizginlemezken onun öfkesi bir kere daha korkuttu beni.
Adamın üzerindeki bembeyaz gömlekte var olan kırmızı lekeler benim de canımı yakarken istemeden de olsa Emir'e karşı nefretle dolmuştum.
''Sen...''
Ona binlerce şey söylemek isteyen ağzım açıldı, kapandı, tekrar açıldı. Söylenecek onca söz varken bu durumu açıklayabilecek, açıklamasını isteyebileceğim tek bir söz bile yoktu şimdi zihnimde.
Ne denirdi ki? Ne diyecektim? Neden yaptın mı yoksa nasıl yapabildin mi? Hangi birini sorsam bana mantıklı ve akla yatan bir cevap verecekti?
Abimin omuzuna tutunan adam kafasını çevirdiği an gözlerimiz buluşunca burnuna bastırdığı havluya benzeyen şeyin de kanla dolmuş olması gözlerimin yanmasına neden olmuştu.
Birini acımadan bu hale getiren adamın elini tutuyor olmak o an çok kötü hissettirmişti beni. Bu duruma karşı bile ruhsuz olması yaktı canımı.
Çıkışa doğru acele adımlarla ilerlemeye çalışan Emir'e ayak uydurmaya çalışırken gözlerimi adamdan mahcubiyetle çekmiş ona dönmüştüm. Defalarca yutkunmak, gözlerimi açıp kapatmak... Hiçbiri geçirmedi hissettiğim korkuyu da gözümün önündeki görüntüyü de.
Düğün başlamadan önce geldiğimiz kış bahçesinin ışıkları yanmadığı gibi garip bir şekilde kapısı da hala kapalıydı. Büyük ihtimalle buranın varlığını bilmediklerinden ötürüydü bu durum. Sadece, mahalleden tanıdığım birkaç genç kapalı kapının önünde gülüşüyor telefonlarından bir şeylere bakıyorlardı.
Alpay Emir'in oraya adımlamasıyla elimi çekiştirmiş ''Bırak beni...'' diye de söylenmiştim sesimin çıkabildiği kadar. Az önceden beri debelenmelerimi umursamayan adam sesimdeki acı tonu duyduğu gibi duraksamış bana dönmüştü. Onu afallatan gözlerimin yaşarması mıydı yoksa ona korkuyla bakmam mıydı bilmiyordum ama bıraksın istiyordum beni. Bıraksın ve gitsin. Adam dövmeyeceği, daha sakin olabileceği bir yere. Yalnız kalmak istiyordum sadece.
Şaşkınlıkla ''Defne,'' dediği sırada daha fazla bakmak istemedim gözlerine. Böyle acı içinde bakacağını bilsem ne korkumu belli ederdim ne de gözlerimin yaşardığını. Ona değil de başka yerlere ilişirken gözlerim, daha sessiz bir şekilde ''Bırak... Lütfen.'' diyebilmiştim. Ona bakarsam ağlayacağımı bilmek buna engel olmama çabalıyordu.
Beni korkutan öfkesiyken üzen de benim yüzümden birilerine zarar veriyor olmasıydı.
Elimi bırakmadı. Benim bir sözümle de bırakmayacağını kanıtlamak ister gibi parmaklarını parmaklarımın arasına geçirip daha sıkı kavradı. Boşta kalan eli ise çeneme çıkmış ona bakmamı sağlamıştı.
Birdenbire niye böyle olmuştu bilmiyorum ama akmak için bekleyen gözyaşlarımdan önce biri sonra da diğerleri yavaş yavaş yanaklarımın üzerinden çeneme doğru süzülürken onun gözleri de o yaşlarda takılı kaldı.
Dudakları aralandı, kapandı. Hızlıca dilinin ucuyla nemlendirdi bilinmezlikle kapanan dudaklarını. O sırada acıyla titreyen dudaklarıma düşen bakışları sonrasında gözlerimi buldu. ''Konuşalım, konuşalım sonra söz nereye istersen götüreyim seni.'' demişti aceleyle.
O an bu kuytu köşede kimse olmadığına o kadar sevindim ki tutmadım yaşlarımı. Bir bir aksın istedim.
Alpay Emir hiçbir şekilde benden bir cevap beklememiş kapıya doğru ilerlemişti. Gençlerden birinin az önce eğlendiğini belli eden şen sesiyle ''Alpay abi,'' demesi ardından da bana bakması ama ağladığımı görmesiyle de şaşırması çok hızlı gerçekleşmişti. ''Abi, bir şey mi oldu?''
''Yok oğlum bir şey,'' deyip ilerlemeye devam etti ve yanlarından geçip elimi bırakmadan büyük kapıyı araladı. Benim geçmemi beklediğinde başka şansım olmadığından ve onun elinden kurtulabileceğimden hemen geçmiştim. Elimi bırakırken zorlansa da bir şey dememiş kapının ardındaki gençlere ya da gençlerden birine ''Sen yengene bi' şişe su getir, bir de bizim Melih'i çağırsana bana.'' demişti. Onun böyle emreder gibi konuşması beni bile sinir ederken bunu söylediği kişi sanırım hiç umursamamıştı. Pek duyamasam da bir şeyler deyip ''Tamam abi.'' diye daha net bir sesle başka biri onaylamıştı onu.
Büyük kış bahçesinin ışıkları yanmazken dışarıdaki ışıklandırma içerinin loş olmasını sağlıyordu. Duvar kenarı kuzguni siyahlığa mahkûm olmuşken dışarıdan vuran sarı aydınlatma cama doğru daha da netleşiyordu. Duvarla camın ortasındaki masalardan biri ne onu görmeyecek kadar karanlık sağlıyordu bana ne de varlığını görecek kadar aydınlık. Gerçi hissettikten sonra görsem de görmesem de ne değişirdi?
Alpay Emir'i ne görmek istiyordum ne de gitsin istiyordum. Onu görmek istemiyordum çünkü ona sinirliyken bile ona sığınmak istemek yoruyordu beni. Varlığı yanımda olsun, ben ondan sebep ağlarken bile o olsun yanımda diyordum sadece.
Oradaki oturma grubuna gidip kendimi bırakırken kapının ağır kapanış sesini duydum. O sesten sonra ise sadece benim sessizce ağlamamın ve ara ara çektiğim burnumun sesi duyuldu. Buna ek Alpay Emir'in ayak sesleri de gittikçe bana yaklaşırken onu görmek istemediğimden ellerimle yüzümü kapatmış kollarımı da dizlerime dayamıştım.
Sinirlerim bozulmuştu. Ağlamak ve rahatlamak istiyordum sadece. Yalnız kalmak ve saatlerce ağlamak...
Alpay Emir'in bu kaba hareketlerine sinirliydim, kendine hak görürmüş gibi her önüne gelene sinirlenip karşılığını vermesine kızgındım. En önemlisi birilerinin benim yüzümden dolayı zarar görmesine kırgındım.
Onu iyice yakınımda hissetmek birden garip gelmişti. Ben ne heyecanlandırmış ne de mutlu etmişti. Şu an ona hissettiğim soğukluk hatta hissizlik üzmüştü beni. Duygularıma bu kadar çabuk yeniliyor olmam da korkutmuştu üstelik.
Oturma grubunun ortasında bulunan ve saatler önce gördüğümde mermer olduğunu düşündüğüm sehpaya oturmuş ellerini ellerimin arasına alıp yüzümden çekmişti. Karanlıktan ötürü ne de olsa onu görmeyeceğimi bildiğimden karşı gelmemiştim. Ama ne yazık ki öyle olmamıştı. Onun güzel yüzünü ezbere bilen zihnim o ufak ışıkta bile onun yüzünü kendince tamamlamış ve gözlerimin önüne getirmişti.
Gözyaşlarım anlık olarak düşerken şu an daha da durulmuştu zaten. Sadece kısa bir an kendilerini gösterip 'bak sen de ağlayabiliyorsun, artık çoğu zaman tutmasan mı kendini' demişlerdi.
Benim sakinleşmemi ister gibi sakin bir tonla ''Güzelim,'' dediği sırada eli elimde değil bileğimdeydi. Sanki rahatlatacakmış gibi bilekliğimin üzerini ve diğer bileğimde de iç kısmını, nabzımı okşar gibi başparmaklarını hareket ettiriyordu. ''Bir şey yok, niye bu kadar korktun?''
Temkinli sesine karşılık gülmek istedim. Kahkahalarca gülmek ve ''Sen benimle dalga mı geçiyorsun?'' demek istedim. Bileklerimi ondan çekmeye çalıştığımda engel olmadı. Elleri yanaklarıma çıktığında onu iteleyip kısık sesle ''Dokunma bana.'' demem onu sinirlendirmişti.
''Defne!'' diye seslice uyarmıştı benim onu uyarımı dinlemezken. Bu kadardı işte onun sabrı bana karşı.
Bendeki korkuyu görmüştü ama sebebini niye görememişti?
Onun bu hallerine hissizce güldüğümde ''Bir şey yok mu?'' diye yakınır gibi sormuştum. ''Bir şey yok öyle mi?'' Gittikçe yükselen sesim benim elimde olmadan yükseliyordu ve Alpay Emir bundan hiç ama iç memnun değildi. ''Adamın halini gördüm,'' dediğim an ''Ne?'' demişti asabi bir sesle. Sanki bir an bile yanından ayrılıp ona gitmişim gibi tavır takınmış hızlıca kalkmıştı önümden. ''Ne ara lan ne ara?'' diye bağırdığı sırada ben de ayaklanmıştım.
Yüzümdeki yaşları, makyajımı umursamadan silmeye çalıştığımda gözümün önüne gelen yüzle bir defa daha yandı canım. Acı içinde ''Adamın yüzünde tek bir yer bile yoktu dağılmamış,'' dediğimde adımladığı yerden bana dönmüş buz gibi soğuk bir sesle ve o buzun soğukluğunun yakıcılığıyla ''Az bile!'' demişti. Kısa bir aradan sonra ise daha da celallenerek ''Bir de o gavatı dövdün diye ağlıyorum de tam olsun.'' demişti böyle bir şey mümkün olamazmış gibi...
Tam olarak öyle değildi ama... ''O adamı dövdün diye ağlıyorum.''
Yüzüne vuran azıcık ışık bile duyduklarından sonra onun gözlerindeki dalgalanmayı görmemi sağlamışken o, o aydınlıkta benim korkumun ondan sebep olduğunu nasıl görememişti?
Belki görmüştür de kendine kondurmak istememiştir, Defne?
''Adamın yüzünü nasıl öldüresiye parçalayabilmişsin, ona ağladım.'' dediğim sıra ne diyeceğimi beklediğinden mi susmuştu yoksa benden bunları beklemediğinden mi bilmiyordum ama benim onun gibi susasım da yoktu. ''Elini tuttuğum adamın o eli bir başkasına zarar verirken nasıl rahatça kullanabildiğini düşünmek yaktı canımı ona ağladım.'' Benim içimi dökmemi büyük bir sabırla beklerken içinde nasıl büyük bir yangın vardı görebiliyordum. Sıktığı çenesi kemikli yüzünü daha belirgin yaparken kapı birden açılmış Melih tek elinde tuttuğu iki su şişesiyle içeri bir adım atmıştı. Alpay Emir sırtı kapıya dönük olduğundan gelenin kim olduğunu göremezken nefes kesici derecede bir sakinlikle ''Çık dışarı.'' demişti. Melih onu dinlemeyip içeri bir adım attığında o sakin adam gitmiş yerine az önceki öldürücü öfkeyi barındıran korkutucu adam geri gelmişti. ''Siktir git sonra gel.'' diye bağırdığı sırada gelenin Melih değil de bir başkası olabileceğini düşündüğümde bir kere daha anladım onun ne derece düz bir adam olduğunu. O diyorsa yapılacaktı. Başka bir seçenek yoktu onun için. Gözüme kusursuz görünen adamın ne de çok kusuru vardı oysa. Ama aptal kalbim bunları görmüyor görse bile kusur diye bilmiyordu.
Melih çatık kaşlarla bana bakarken belki de bozulan makyajımdan ötürü kötü gözüken yüzüme bakınca iyice kararsız kalmıştı gidip gitmemekte. Ona gözlerimi kapatıp iyi olduğumu belli etmeye çalışırken suyu kenara koyup kapattı kapıyı.
Melih gelmese onca şey söyleyecektim ona. Hiçbir korku barındırmadan aklıma ne geliyorsa söyleyecek ona korkularımı gösterecektim.
''Devam et.''
Aramızda üç dört büyük adımlık mesafe varken öyle bir ses tonu kullandı ki değil üç dört adım, bir nefeslik mesafe de olsa, o aralık dünle bugün arasındaki mesafe kadar çoktu. Peş peşe ama apayrı...
''Devam et, Defne.'' diye tekrar etti sanki onu duymamışım gibi. Ne bir adım geldi ne de geri gitti ama o, o mesafeyi daha da açtı. Az önce gelen kişiye hiç bağırmamış, birkaç dakika önce birinin yüzünü hiç mahvetmemiş gibi sakindi. Sakin ve tehlikeli... ''Akıttığın o gözyaşlarının ne için olduğunu merak ediyorum.'' Çok kısa bir an bıkkınlıkla nefesini verip daha gür ama daha sabırsız bir sesle ''Seni dinliyorum, hadi.'' diye devam etti.
Sakinliği beni daha da korkuturken aklına bir şey gelmiş gibi hafifçe kıvrıldı dudakları. Mimiklerini göremesem de hafifçe yüzüne vurmaya devam eden ışık belli ediyordu gülüşünü. Sinirle dişlediği dudağını serbest bıraktıktan sonra iki küçük adım attı bana doğru. Aramızdaki adım sayısı düşmüştü ama niye yaklaşmamıştı bana?
Sessizliğini kesip attı ve yüksek sesle ''Senin adını!'' dediği an bunu beklemediğimden irkildim birdenbire. Dudakları arasından zar zor çıkan her bir kelimeyle ''Diline pelesenk etmiş orospu çocuğunu öldürmediğime dua edeceğine...'' dediğinde zorlandığı şeyin kelimeler değil o kelimeleri bana söyleyiş şekli olduğunu anladım.
Yerinde duramayıp hareket ettiğinde ışık altına gelmiş böylece benim onu daha net görmemi sağlamıştı. Yumruk halindeki ellerinden biri açılmış saçları arasına gidip hoyratça karıştırmıştı. Öfkeyle ''Bak Defne,'' dediği an ona bakmaktan başka bir şey yapmıyordum zaten. ''Ben, ne keyfimden birilerine laf anlatmaya çalışıyorum ne de zevkine o kansızlardan kan akıtıyorum.'' derken beni daha fazla korkutmak istemez gibi temkinli davranmaya çalışıyordu. ''Benim sabrım konu sen olunca ortadan kalkıyor.'' Konuşurken o kadar sıkıyordu ki kendini bir söylediğini on defa düşünerek söylüyor gibiydi.
Kollarını iki yana açıp ''Dayanamıyorum,'' demesine karşılık ben olduğum yerde hala duruyordum. ''Dayanamıyorum, kızım. Olmuyor.'' dedi yakınır gibi. ''Benim sana gözüm değse burnum kokunu solumuyor diye kıskanırken bir başkasının da sana bunları hissetmesine dayanamam. Dayanamam Defne! Sen bunu ister kabul et ister etme ama ben sana benim gibi bakmak isteyen kim varsa o gözünü oymadan rahat durmam.''
O kendince bana kendini anlatmaya çalışırken benim her kelimesinde içim gidiyordu. İçimin gitmesine sebep olan keşke bu söylediklerinden etkilenmem ve 'beni ne kadar da çok seviyormuş ya' diyebilmem olsaydı.
Onca dayanamıyorum lafına karşılık dayanamamış, karşıma gelip ellerini yanaklarıma koyduktan sonra ona bakmam için hafifçe kaldırmıştı başımı. O kadar yakındı ki tüm bunları unutturup beni başka âlemlere götürecek kadar da etkilenmeme neden olacaktı.
Ona bakmak istemediğim için kapatmıştım gözlerimi. Ellerim kollarına giderken ''Yapma,'' dedi acı dolu sesiyle. ''Yapma, beni kendinden uzaklaştırma.''
''Ürkütüyorsun beni.''
Kısık sesimi duymakta güçlük çekmezken anında ''Ne?'' diye bir tepki verdi. ''Defne,'' dedi bıkkın bir şekilde. ''Seni kıskanmamın nesi yanlış? Yavrum, bak bana.'' deyip uyarırken açtım gözlerimi. Onun elinden kurtulmak için geri gittiğimde hiç hoşlanmasa da bir şey demedi. Sadece seslice bıraktı nefesini.
''Sence bu kıskançlık mı? Yanlış değil ama normal de değil Alpay Emir.''
Ayakta durmaktan topuklu ayakkabılarım ne kadar rahat olursa olsun hiç rahat ettirmemişti birdenbire. Dengemi korumak adına ağırlığımı diğer ayağıma verdiğim sırada ''Nesi normal değil?'' diye yükselmişti anında. Zaten iki dakika zar zor tutsa kendini üçüncü dakika patlıyordu.
''Biz neyin lafını yapıyoruz burada Defne. He, neyin? Elin şerefsizi etrafa seni sorup soruşturacak ben de bunu duyduğum halde gidip el sıkışıp 'bak canım kardeşim o hatun benim sevgilim sen başka kapıya' deyip uğurlayacak mıyım?''
Kendi kendine güldüğü sırada da sağa sola adımlamaya başlamıştı. ''Sırf Girayın hatırına,'' dedikten sonra başını tavana kaldırmış kısık sesle ''Sanki hatır bıraktı'' demişti. ''Bu akşam bir sorun çıkmasın diye hiçbir şey yapmadım. Ama sana yemin ederim başka bir gün olsaydı bambaşka olurdu.'' demişti sanki yaptıkları yenilir yutulur cinstenmiş gibi.
''Ya yeter!''
Ona adımladığımda daha da yapıcı olmaya çalışarak ''Niye anlamak istemiyorsun, zaten beni korkutan da bu!'' demiştim. Bana hiç hoş olmayan bir bakış attığında öfkesini fazlasıyla iyi kontrol ediyordu şu ana dek. Eminim ki ben de ona onun gibi yaklaşsam bizim için çok daha iyi olacaktı. Yoksa fazlasıyla zorlanacaktık.
''Benim korkum da bu zaten. Burada değil bir başka yerde, başka zamanda hatta başka biri. Sana fark etmiyor. O adam ya da başkası, ne geçti şimdi eline?'' dediğimde sinir bozucu bir yavaşlıkla dudakları iki yandan kıvrıldı. ''Ne mi geçti elime? Benim değil de onun bir yerlerine çok güzel şeyler geçti.'' dediği sırada zaten küfretmemek için zor duruyordu az önceden beri şimdi de yaptığı imalarla midemi bulandırıyordu.
''Her gün bir başkasının başı mı yanacak benim yüzümden?''
''Hata yapan bedelini ödüyor bir şekilde yavrum, ne diye takıyorsun sen bunu?''
Bu sefer gülen ben olmuştum. Bu gülüş fazlasıyla bıkkınlık ve yorgunluk içeriyordu. ''Farkında değilsin ama o kadar korkutucu biri oluyorsun ki öfkelendiğinde...'' dediğim sırada bu konudan sıkılmış gibi geçti yanımdan ve bıraktı bedenini tekli oturaklardan birine. Dediklerimi ciddiye bile almıyor gibiydi. Ve bu durum beni fazlasıyla sinirlendiriyordu.
''Sen ne zaman ödeyeceksin hatalarının bedelini?''
Bu sorum onu afallatırken bir an önce gitmek istiyordum buradan.
Önce bıkkınca ofladı ''Ardından da ne saçmalıyorsun?'' dedi. Oysa saçmalayan oydu benim nezdimde.
''Saçmalıyor muyum?'' diye sormuştum hayretler içinde. ''Alpay Emir benim az önce akıttığım gözyaşları da boşuna değildi, hatta senin deyiminle zevkine hiç değildi.'' Benden bu sözleri beklemiyor muydu yoksa ona karşı sesimi yükseltmeme mi bozulmuştu bilmiyorum ama oturduğu yerde dizlerine dayadığı dirsekleri sayesinde gömleğini zorlayan kolları bile gerginlikle hareketlenmişti. ''Sen sinirlenince ya da öfkelenince ne kadar tehlikeli bir adam olduğunun farkında bile değilsin.''
Oturduğu yerden ağır ağır kalktığında şimdi sırtı kapıya dönük olan ben olmuştum. ''Benim öfkem de sinirim de sana olmadıktan sonra ne alakadar eder bu seni?'' demişti tersler gibi.
Ne demek beni ne alakadar eder?
''Ne, ne demek şimdi bu?''
Kaşlarım bilinmezlikle çatılıp onun cevabını beklerken ''Benim sinirim sana mı Defne? Benim sinirim de öfkem de kimeyse onu ilgilendirir bu.'' demişti.
O an anladım ki konuşurken genel düşünmüyordu. Onun aklı hala kıskançlık dolayısıyla oluşan öfkede olunca haliyle bir tek sinirlendiği kişileri de onlar olarak görüyordu. Yarın öbür gün bana sinirlenip öfkelenmeyeceği ne malumdu?
Tedirgindim aklımdakileri dile getirmekte. Üstelik her gün onun farklı bir yönünü keşfederken bu yönler iyi olmak şöyle dursun her defasında üzüyordu beni, çoğunlukla.
''Ben sadece o adamlar için mi diyorum ya!'' diye sesimi yükselttiğimde bir şey demesine izin vermeden devam ettim. ''Senin gözün dönüyor gözün! Sabahtan beri elli tane kızın gözü üzerindeydi ben de olduğum yerde kıskançlıktan çıldırdım. Ama birine bile bir şey yapmadım. Çünkü birine bile dönüp bakmayacağını biliyorum.''
Yanlış düşünen ben miydim? Onun da bana güvenip böyle yapması gerekmez miydi? Oysa daha ilk başta ben sana güvenmeden bu yola çıkmam diyen adam o yola çıkalı çok olsa da bana güvenmiyor muydu?
Zihnime düşen her şüphe tohumu kendine bir yer buluyor yavaş yavaş yeşermek için zamanını bekliyordu.
''Güzelim,'' deyip başlayacakken konuşmaya, kesmiştim sözünü. ''Alpay Emir, senin sinirden gözün kararıp zihnin bulandıkça sağlıklı hareket etmen o kadar zor ki...''
Dudaklarımdan çıkan her kelimeyle sinirlenmeye başladığını görüyor olmak bile boşa konuşuyormuşum gibi hissettiriyordu.
''Ben senin yanında rahat hareket edemeyeceksem nerede edeceğim. Her hareketimi düşünüp acaba buna sinirlenir mi? Buna bir şey der mi diye düşünecek miyim sürekli?''
''Ne alaka Defne, senin hal hareketinle ne alakası var konunun?'' dedikten hemen sonra homurdanıp tek eliyle yüzünü sıvazlamıştı. ''Sikeceğim ama hâlâ tartıştığımız şeye bak!''
Artık dayanamıyordum cidden. Bu konunun dallanıp budaklanması sıkmıştı canımı. Bir an önce çıkıp gitmek istiyordum buradan.
Yükselen sesime söz geçirmek istememiştim bile bu sefer. ''Ne alaka ne alaka demen bir işe yaramıyor. Niye anlamıyorsun? Sen her bana bakanı döv-''
''Ulan başka ne yapacaktım!''
Sesini öyle bir yükseltmişti ki tamam dedim. Tamam artık onun için son nokta.
''Sen ne bekliyorsun kızım benden! Ben anlamıyorum.'' diye sesini yükseltmeye devam ederken kızgınlıkla ''Baksa diyor bir de!'' diye de eklemişti.
Yana dönüp birkaç adım attıktan sonra bana bakmadan devam etti. ''Yürü çıkalım şuradan yoksa kalbini kıracağım.''
Bu kırmadığı haliydi yani. Ben o yanımdayken her defasında bir şey yapacak mı korkusuyla dolmak istemiyordum.
''Senin öfken olur da bir gün beni bulursa. İşte o zaman kırmak için bir kalp bulamayacaksın zaten.''
Kaşları çatılmış bir şekilde yanıma doğru adımlarken ben de çıkışa gitmek adına ona arkamı dönmüştüm ama ondan kaçmak ne mümkündü. Kolumu tutup beni kendine çevirdiğinde ''Sıkıldım,' dedim bıkkınca. ''Kendimi anlatamamaktan çok sıkıldım, bu nasıl yapılır bilmiyorum ama artık gerçekten çok sıkıldım. O yüzden bırak beni.''
Kolu belimi bulurken şu halde bile temasta olmak istemesine gözlerimi devirip ondan kaçmaya çalıştım. ''Benimle kanlı bıçaklı da olsan, kaçma benden.'' dedi daha düz bir tonda. ''Bana aşkından ölsen de beni öldürmek istesen de beni kendinden mahrum etme.'' diye de ekledi alnını alnıma dayamadan önce.
İki yanımda duran kollarım zorunluluktan onun göğsüne çıkarken elimin altındaki ince gömlek bile onun bedeninin sıcaklığından mahrum bırakmıyordu beni.
''Aklından ne geçiriyorsun, bilmiyorum. Anlayamıyorum ama ben sana öfkelenmem Defne.''
İçine çektiği havayla göğsü havalanırken emanet bir tutuşla göğsündeki ellerim de havalandı. Sakinleşmeye çalıştığını, bunun için de beni kullandığını biliyordum ama yine de onun dokunuşlarına karşılık vermek istemiyordum.
Alnını alnımdan çekerken dudaklarını bastırdı sağ şakağıma. ''Ben seni, senin isteklerini bilmiyor muyum sanıyorsun?'' dedi kısık bir sesle.
Öyle çabuk değişti ki ruh hali şaştım kaldım elimin altındaki bedene. Az önce kendini tutmasa, karşısındaki ben olmasam saldıracakken şimdi bambaşka biri olmuştu. ''Sırf sen gönlünce gez, dolaş... İstediğini giy zevkine göre süslen diye sana hatta en çok bana sorun olan kim olursa kaldırırım önünden.'' demişti.
Öyle güzel bir ses tonuyla konuşuyordu ki elimin altındaki gömleğini avucumun içinde toplayıp daha da yaklaştım ona. Böyle bir şey yapmama da şaşmamam gerekirdi oysa. Dokunuşları, sesi, sözü efsunlu gibiydi bana.
''Zor olur... Zararı çok olur ama bana ziyanı olmaz.''
''Beni o hallerin çok korkutuyor...''
Ona uyum sağlayan bedenim sesime de el atmış aynı onun gibi sanki bizi biri duyabilecekmiş gibi sessizleşmişti.
''Biliyorum,'' dedi bu durumdan hiç hoşnut olmadığını belli eder gibi. ''Allah kahretsin ki biliyorum. Az önce gördüm ama benden korkma istedim. Defne benim zararım sana, bize dokunmaz... Sana söz kendimi dizginlemeye çalışırım.'' dedi buna fazlasıyla inanmamı istediğini belli ederek. ''Söz buna bir çare bulmaya çalışırım ama benden de çok bir şey bekleme. Benim sen tarafım devreye girince sen bile söz geçiremezsin bana.'' diye de uyarmıştı beni şimdiden.
''Ben, benim yüzümden kimse zarar görsün istemiyorum, Alpay Emir o kadar inancım yok ki bu konuda sana... Ne olur darılma bana. Biliyorum, seni tanıyoru-'' Güldüm. Seni tanıyorum bile diyemedim sevdiğim adama. Gülüşüm soldu sonra. Çünkü gerçekler çarpmıştı suratıma. ''Ben seni tanımıyorum ki, Alpay Emir. Neye tepkin ne olur bilmiyorum. Bu yüzden de çok korkuyorum.''
Yakınır gibi incecik çıkan sesimle beraber beni göğsüne yasladı. Çenesi saçlarımın arasında yer alırken ''Ben de tanımıyorum.'' dedi tok sesiyle. Sesi toktu ama sözü toydu. ''Yemin ederim ben de tanımıyorum.'' diye devam etti garip bir ses tonuyla. Buradaki garip ise öyle alışıla gelmişin dışında olsan anlamıyla değildi. İçe dokunan, hüzün veren anlamına gelen anlamı vardı ya hani. Tam da oydu işte. ''Tanısam ilk sen tanı isterdim.''
Gözlerim kapandı. Onun küçücük hali canlandı. Ben hatırlamıyordum ama fotoğraflarımızdaki haliyle şimdiki hali öyle bambaşkaydı ki aklımdaydı hep. Kocaman yeşil gözleri olan sapsarı saçlarıyla herkesi kıskandıran o adam büyümüş koyu renk saçlara ve yanık bir tene sahip olmuştu. Üstelik suçlu gibi söylemişti bu dediğini. Oysa onun suçu neydi ki? Peki benim sesim niye o çocukla konuşur gibi ipinceydi? ''Bu ne demek şimdi?''
''Defne, sen hep vardın ama o kadar yoktun ki... Ne zaman gerçekten de var oldun bende. Her şey değişti.''
Az önce bağırıp çağıran, birbirine ateş püsküren biz değilmişiz gibi koyun koyuna resmen konuşuyorduk ayakta, bomboş salonun ortasında.
''Tamam, senin gözünde zaten kaba saba bir adamdım hep ama senin yanında, etrafında olunca her şey başka işliyor. Çükü olan herkesi öldüresim geliyor.'' dediğinde öyle beklenmedikti ki son cümlesi gülesim gelmişti birdenbire.
Kahkahamın arasında kendimi onun bedeninden geri çekmiş ''Ne?'' diye sorarken de yüzüne bakarak ciddiyetini ölçmeye çalışmıştım. ''Ben hariç herkes tehlike sana.'' diye de devam etmişti bir de.
Dediklerimin hepsi boşaydı. ''Ben sana ne diyorum sen gelmiş bana yok öldüreceğim yok keseceğim diyorsun. Cidden biraz daha uzatırsan-''
Benim gülmem yavaştan yok olurken onun yüzü anında kasıldı, kaşları çatıldı. Onca konuşmadan sonra sinirli Alpay Emir tekrardan aramıza katıldı. Peki, şaşırdık mı?
''O konuya gelmişken,'' dedi pürüzlü sesiyle. Sesi boğazından boğuk olarak gelirken sanki önemli bir şey söyleyecekmiş gibi de hafifçe temizledi boğazını. Tek eli belimdeyken diğeri boynuma çıktı önce. ''Az önce söylediğin,'' dediği sırada eli enseme gitmiş orada kalmıştı.
Az önce bir sürü şey söylemiştim, keşke ne dediğimi de söyleseydi.
Konuşmadan önce öyle ciddi bir tavır takındı ki az önceki halimiz sanki araya verilmiş bir reklamdı da kavga yeniden başlıyordu. ''Bana bir daha,'' dediği sırada kasılan çenesi seğirmişti. ''Yokluğunla sınayacağını ima etme.'' dediğinde sanki onu terk edeceğimi söylemişim gibi bakıyordu bana.
Onun bu kadar hızlı hal değiştirmesi şimdi nasıl olsun da beni tedirgin etmesin?
Ona kıracak bir kalp bulamazsın derkenki amacım tam da dediği gibi bundan sebepti ama onun şartı o öfkenin hedefi olmaktı. Günün birinde gelip de bana şunu giyme, şunu yapma, senin yüzünden elin adamıyla uğraşıyorum gibi şeyler dememesineydi. Ona güvenim sonsuzdu ama onun da bir insan olduğunu hiç beklemediğim ana hiç beklenmedik bir tepki verebileceğini aklımın bir köşesine yazmak istiyordum sadece.
Ciddiyetimi görmesi adına gözlerimi gözlerine bağlarken ''Beni o raddeye getirme.'' demiştim. ''Beni o raddeye getirip kendini de beni de yakma Alpay Emir.'' dediğim sırada bu sefer de bu dengesiz adamın dudağının kenarı hafifçe yukarı kıvrılmıştı.
Allah, peygamber aşkına bir durul artık, diye bağırmak istiyordum yüzüne yüzüne.
''Senin dengesizliğin beni çok yoruyor... Şimdi ne oldu da değiştin birdenbire?''
''Bana posta koyman hoşuma gitti.''
Nasıl bir düşünce yapısı vardı kestiremiyordum ama normal olmadığı apaçık ortadaydı.
''Alpay Emir, ben ciddiyim.'' dediğim sırada kendimi ondan uzaklaştırmıştım. Bir an önce içeri dönsek iyi olacaktı. O ''Aynen,'' deyip kestirip atarken sözümü, bıkkınlıkla soluklandım.
Daha ciddi bir ses tonu kullanarak ''Aklından bile geçirmeyeceksin öyle şeyleri,'' derken ciddiyetini belli etmek ister gibi dikmişti gözlerini üzerime. Bu sefer de ben ona çok da takmadan ''Aynen,'' dediğimde ''Defne!'' diye uyarmıştı beni.
Gözlerimi devirip ''Hm?'' diye mırıldandığımda ve çıkışa doğru adımladığımda ''Sinirlendirme beni,'' demişti.
Çıldıracaktım. Kafamı şu duvarlara vurmak istiyordum. Biz bir girdaba girmiş oradan kurtulmaya çalışırken Alpay Emir her defasında en dibe çekmeye çalışıyordu bizi. ''Başlayacağım şimdi sinirine ya,'' diye sesimi yükselttiğimde bileğimden tutup durdurmuştu beni. ''Yine ne var Alpay Emir!?''
O da uzatmak istemez gibi diyeceği ne varsa demedi. Onun yerine son sözlerini söyler gibi itiraz istemediğini belli ederek girdi söze. ''Dün ya da bugün-'' dediği sırada kapı açılmış içeri de Melih girmişti. ''Kapı önünde ağaç oldum, sizin de çıkasınız yok herhalde ama işim gücüm var.'' diye söylenmişti. ''Sonra yiyin birbirinizi bir zahmet.'' diye de eklemişti asabi bir şekilde.
Ona sinirle bakarken elimi Alpay Emir'den kurtarmış ona doğru ilerlemiştim. ''Abinin adam dövmeleri durulursa yemeyeceğiz birbirimizi.'' diye yakındığımda Alpay Emir, Melih'e ''O şerefsizleri sen bırakmıştın değil mi otele?'' diye sormuştu sert bir tonlamayla.
Melih içeri geçip karşımızda durduğunda sorar gibi bir ona bir bana bakıp ''Evet,'' demişti.
''Hangi otel?'' deyip sorduğunda benim yanımda konuştuğundan hiç memnun değildi. Bense iyice sinirleniyordum bu duruma. Ne diye şimdi bir de onları soruyordu. Geldikleri gün onları Melih almıştı. Bu yüzden de ona soruyordu ama niye? ''Niye soruyorsun?'' diye sorup ona döndüğümde hiçbir şey söylememişti.
Ona kırgınlıkla bakarken ''Ben kime ne anlatmaya çalışıyorum ya,'' diye mırıldanıp çıktım dışarı. Ne bir şey dedi ne de engel oldu. Melih ile o içeride kalırken ben de çıktım dışarı. İçeri geçmeden önce duvardaki aynadan yüzüme baktığımda beklediğim gibi değildi yüzüm. Makyajım akmamış sadece gözlerim kızarmıştı.
İçeri geçtiğim sırada çoğu misafir de yavaştan ayrılıyordu zaten. Abim birilerini yolcu ederken beni görmüş yanıma gelmişti. ''Nerede o?'' dediği sırada kimden bahsettiğini anlamak zor olmadı. Ne onlarla ne abimle kimseyle uğraşmak istemiyordum. Yorgunca ''Koridorun sonunda bir kış bahçesi var, orada.'' dediğim sırada yüzüme sorgular gibi bakmıştı. ''Ne bakıyorsun öyle yalan mı söyleyeceğim?'' dediğimdeyse yanlış anladığımı belli ederek ''Neyin var senin?'' diye sormuştu ilgiyle.
''Yok hiçbir şeyim,'' diye onu geçiştirdiğim sırada yanımıza uğrayan birileri tebrik edip ayrıldı. Ben de fırsattan istifade annemlerin yanına gitmiştim. Masaya oturduğum sırada içim öyle büyük bir bıkkınlık barındırıyordu ki toparlayamadım kendimi. Yaptıkları yetmezmiş gibi bir de adamın oteline mi gidecekti?
O an hiçbir şey düşünmek gelmedi içimden. Sadece kısa bir an kim ne yapıyorsa yapsın banane diye düşünmek istedim ama bu o kadar imkânsızdı ki.
Dalıp gitmişken annemin sesi ilişti kulağıma. Sorgu dolu sesiyle ''Millete böyle mi duyuruyorsunuz?'' diye sorduğunda ona döndüm. ''Uluorta yaptığınız şeye bak!'' diye de devam edince sadece baktım. Bir cevap beklediğini gördüğümde de sadece ''Evet,'' dedim. Kimseyle uğraşmaya gücüm yoktu o an. Annemin devam edeceğini anladığım sırada oturmamla kalkmam bir olmuştu zaten. ''Bizim kızların yanına gidiyorum ben.'' deyip ayaklandığımda Büşra'nın da ayakta olduğunu görmüştüm. Ona doğru ilerlerken beni fark etti ve aradığını bulduğuna sevinmiş gibi güzel bir tebessüm sundu bana.
Yanına gittiğim sırada elindeki telefonun ekranına kısa bir an bakıp bana döndü. Onu arayan ve Faruk diye kayıtlı olan adamı yanıtlamadı. ''Dışarıda bekliyor,'' diye benim bakışlarımı yanıtlarken devam etti. ''Kalkacağız da seni görmeden gitmek istemedim.'' dedi. Ona sarılıp vedalaşırken ''Bir şey mi oldu? Neyin var?'' diye sormasına sadece ''Yoruldum ya oradan oraya gitmekten.'' deyip güldüm içtenlikle.
Üzerinde pek durmayıp ''Yarın görüşürüz,'' derken telefonu bir kez daha çalınca bekletmemek adına gitti.
Kısa bir süre daha devam ederken düğün geriye sadece yakınlar kalmıştı. Mahalledeki teyzelerin mesaisi devam ederken çıkmadan önce birkaç kişi gelip Emir ile aramızdaki şeyleri sorarken ben her defasında onları onayladıktan sonra sorularından kaçmak adına birileri beni çağırıyor diye bahane ederek uzaklaşmıştım.
Alpay Emir'i değil de Melih'i gördüğümde yanına gidince nerede olduğunu sormuştum. Dışarda olduğunu sigara içtiğini söylerken bir yandan da ona yakınmaya başlamıştım bu konu hakkında. İçimi rahatlatmak ister gibi ''Gitmeyecek otele falan, düşünme sen bunları. Sadece ayrılıp ayrılmadıklarını öğrenecekmiş.'' dediğinde ona inanmadığımı belli etmekten çekinmedim. ''Sen onu benim külahıma anlat.''
''Onda bu sinir varken...'' diye devam ettiğimde bu sefer Melih bıkkınca nefes vermişti. ''Defne, sanki abimi bilmiyormuşsun gibi. Bu adam hep böyleydi. Sadece sen yeni görüyorsun senin için yaptıklarını.'' dediğinde ona şaşkınlıkla baktım. O ne demekti şimdi? Tamam, bu adam hep fevriydi. Birilerine çatmaya hep yer arıyordu ama benim ne günahım var şimdi? ''Ne demek sen yeni görüyorsun?''
Tereddütsüz bir şekilde ''Gizleyip saklamanın hiçbir âlemi yok,'' demişti. Ona anlamayan gözlerle bakarken ayakta dikilmemek için masalardan birine adımlamıştık anlaşmış gibi. ''Bizimkiler seni kaç kişiyle görüştürdü şimdiye kadar?'' diye alakasız bir soru sorunca kaşlarım çatılmıştı. Konuyu mu değiştiriyordu şimdi de!
''Ne alaka, söylesene ne söyleyeceksen?''
Tavrıma göz devirirken ''O alaka işte.'' demişti düz bir ses tonuyla. ''Annemle Meryem teyze sana bir ara sürekli koca bulmaya çalışıyordu hatırlıyor musun?'' derken az önceki haline göre benimle eğlenir gibi konuşmuştu.
Gerçekten de üniversitede son yılımdayken resmen başlarına kalmayayım diye sürekli birilerinin fotoğraflarını gösterip bak bu şunun oğluymuş bak şu şurada çalışıyormuş diye üzerime geliyorlardı. E ben de işin eğlencesinde olduğumdan gösterdikleri her adamda bir kulp buluyordum.
Onu ''Kimseyle görüşmemiştim ki... Sadece fotoğraf gösterip duruyorlardı.'' diye cevaplarken sonrasında aklıma geldi aslında buluştuğum. Yani buluşacaktım da ekilmiştim birinde. Diğerinde de benim işim çıkmıştı gidememiştim. ''Aslında iki kişi vardı. Hatta biri sizin uzaktan akraba mı neydi?'' diye söylerken aklım dağılmıştı az da olsa bu konuyla. Konu saçmaydı ama nereye gidecek merak ediyordum.
Gülerek ''Yok, için rahat olsun ekilmemiştin.'' dediğinde etraftaki bakışlarım onu buldu. Sözlerine devam etti. ''Çocuk ufak bir kaza geçirmişti de gelememişti.'' Gerçekten de sonra üzüldüğümde böyle demişti annesi annemlere. Yani üzüldüğüm görüşememek değildi. Zaten konuşsak niyetimin olmadığını söyleyecektim ama... '' Kaza değil abim geçirmişti daha doğrusu.'' dediği an kulaklarım uğuldadı. ''Hakkını yemeyeyim ama bak önce nazikçe uyardı. Baktı dinlemiyor... Bir baktık çocuk kaza geçirmiş. Biz de çiçek çikolata geçmiş olsuna gittik tabi.''
Şok içinde ''Şaka mı bu?'' diye sorarken yüzünde bir gülüş vardı ama bu şaka falan yapmadığını da gösteriyordu. ''Çok da takma diye söylüyorum bunları. Seninkinin huyu belli yani... Bu yaştan sonra da değiştiremeyeceğimize göre takıl keyfine göre.'' diye rahatça konuşmuştu.
''Cidden bu durumu normal mi karşılıyorsun? Melih, artık ben mi abartıyorum diye düşüneceğim.'' dediğimde hiç umursamadan ''Zaten abartıyorsun sallasana kızım kim götlük yapıyorsa bildirsin haddini.'' demişti büyük bir rahatlıkla.
Duyduğum rahatsızlık artarken uzaklaşmak istedim yanından. Zaten çoğu kişi de gitmişti. Salonda az kişi varken artık kimse oynamıyor. Sohbet edip vedalaşıyorlardı.
Alpay Emir içeri girerken gözlerim ondaydı ama o hiçbir yere bakmadan abimin yanına doğru ilerliyordu. İkisi arasında da bir tartışmanın alevlenmesi beni korkuturken Melih ile kalkmıştık masadan. Ben onların yanına gitmiştim, Melih ise dışarı çıkmıştı.
Emel ablaları göremeyince Ezgi'den ötürü erken gitmişlerdir diye düşünürken Serap teyzeler de ayaklanmıştı. Annemin gözleri dolu dolu abimlere bakarken gülmek istedim bu haline.
Alpay Emir'in yanına gittiğimde abimle bir şeyler konuşuyordu ama bu konu az önceki muhabbetten fazlasıyla uzaktı. Abimin ona sakinlikle cevaplar veriyor olması şaşırtmıştı beni.
Yanlarına geldiğimi fark ettikleri an Alpay Emir beni kolunun altına almak isterken ona tepkimi göstermek adına, hele de Melih'ten öğrendiklerimden sonra iyice ona sinirliyken yana kaymıştım sanki onun kolunu fark etmemiş gibi. Tabi bunu umursamamıştı bile. Kolunu belime koyduğu sırada artık ben de en az onun kadar umursamaz olmuştum millete karşı.
Yanımıza Serap teyze gelirken Nihat amcanın Emel ablaları eve bıraktığını, Emir'in de onları bırakmasını istediğinde Emir onu onaylamıştı. Neyse ki onlardan sonra bizim de eve geçeceğimizi bildiğinden üstelememişti benim de onla gelmemi istediğini. Görüşüp ayrılmadan önce bilerek ondan resmen kaçmış yakınlarında dolanmamıştım.
Neyse ki onlar gittiğinde ben de bizimkilerin yanına dönmüş yengemin ''Ne misafir gibi durdun sürekli?'' diye söylenmelerini dinledim. Ona zaten bu süreçte misafir gibi olduğumu bininci defa anlatırken çok şükür susmuştu sonunda.
Vedalaşıp eve döndüğümüz sürede annem sürekli ağlarken artık cidden gına gelmişti. Abimler bizden biraz önce ayrılmıştı salondan. Hazırlanıp yola çıkabilmek için.
Eve geldiğimiz sürede Allah'tan yalnız değildik. Teyzem ve kızlar da bize gelirken olur da bu akşam annem tek olsa kesin rahat durmazdı. Neyse ki konuşacağı dertleşebileceği biri vardı ki bizi rahat bırakabilmişti.
...
Alpay Emir'i görmeyeli, onun sesini duymayalı, bedeninin yaydığı huzuru hissetmeyeli dolu dolu iki koca gün geçmişti.
Bu süreçte dünümü parlatan adamı iki gün görememiş ama günümü aydınlatan güneşin iki defa doğuşuna şahitlik etmiştim. Onsuz geçen gecemde daha da karanlık olan gökyüzünde ay iki defa belirmiş ikisinde de de onu bana getirmemişti. Ben de ona gitmemiş, gidememiştim. Öyle savaşır gibi gardımızı indirmiyorduk işte bir türlü.
Fevriliğini bilsin, bundan sebep beni üzmesin istediğimden o bana gelsin istemiştim. Gelsin, gelmeyecekse bile arasın istedim. Ama onun pis inadı ne onun beni görmesine ne de benim onun aramalarına cevap vermeme izin vermişti. Eve döndüğümüz gece sürekli aramalarını meşgule atarken mesajla ona Melih'in anlattıklarını yazmış bir de güzel trip atmıştım ama o kendini değil haksız görmek benim abarttığımı savunuyordu.
Bu iki günde neredeyse her öğün Melih'e beni aratmıştı.
İlk gün, Melih bir şey diyecek diye açtığımda bıkkınca ''Ara abimi ne sorununuz varsa çözün beni de aranıza sokmayın.'' demişti. Üstelik yakınır gibi şimdiden boşanmış çiftler gibi davranmamamız gerektiğini, kendini arada kalan çocuk gibi hissettiğini de söylemişti. Haliyle hiçbir şey anlayamamıştım. Sonrasında ise pis adam Alpay Emir'in gıcıklığından beni aramayıp görmemesine ek Melih'e aratıp ne yaptığımı falan sordurtuyordu. Bense sadece ilk gün buna kanmış diğer gün de Melih'in aramalarına dönmemiştim.
Söylediklerime mi gözlerimde gördüklerine mi kırıldı bilmiyordum ama geri adım atmak da istemiyordum. Onun öfkesi, siniri birilerine zarar verdiği müddet hatta sadece karşı tarafı değil bizim aramızdaki ilişkiyi de ilgilendirdiği sürece çok zor ilerlerdik biz böyle.
O, bana da benim ona olan sadakatime de tam anlamıyla güvenmediği sürece her kıskandığında birilerini öldüresiye dövecek o kıskançlığı damarlarına yayılan zehir etkisi bıraktığı sürece de beni kaybedecekti.
Şimdi hatırlıyordum da o tartışma arasında ona 'seni ben böyle biri olarak bilmiyordum' dememdeki tek amaç kesinlikle ve kesinlikle sinirli olmasına değil o siniri kontrol edememesineydi.
Kahretsin ki onu fazlasıyla özlemiştim.
Ezgi'nin arayıp artık onlarda neden kalmadığımı sormasına ek Elif'i hiç sevmediğini onu yanında istemediğini söylemesi beni onlarda kalmaya itmişti. Evde çalışacağım iki günü peş peşe getirip tüm işlerimi bir güne yığmış diğer bir günü de boş bırakmışken şimdi de Emel ablalara gidiyordum.
İşten çıktıktan sonra eve gitmiş yanıma onlarda giyeceklerimi hazırlıyordum. Zaten kız kıza olduğumuzdan ötürü pijama yerine gecelik götürürken Ezgi'nin heyecanla ''Klip çekelim Defne, sen bana makyaj yap. Dans edelim. Şarkı söyleyelim.'' demesine karşılık yanıma onun ısrarı üzerine bir elbise bir de makyaj malzemelerimi almıştım.
Tabi bir de Emel abla tarafından, ''Ben anlamıyorum ki seni. Sen bizi üç kardeş aynı anda idare edemiyorsun. Alpay'la ya da Melih ile olunca bizi çok boşluyorsun.'' diye de söylenmişti yalancı bir sitemle.
Onların sokağa döndüğüm sırada Alpay Emir'in onlardan çıktığını görmek birden bire kalbimin kaburgalarımı zorlamasına neden olmuştu. Aklımdan da kalbimden de bir an olsun çıkmayan adamı karşımda görmek beni heyecanlandırırken ona olan tavrımı unutmuş gibiydim resmen.
O da beni fark edince önce duraksadı ama şaşırmadı. Etrafa yavaşça bir bakış atıp ilerlediğinde ben de ona, yani ona değil de Emel ablalara ilerliyordum. Sırf gıcıklığına yanından geçip gitmekken niyetim onun önüme önüme attığı adımlar engel oldu bana. Bir elimde eşyalarımı koyduğum bir giyim markasına ait olan karton poşet varken boştaki elimi tuttu büyük eliyle ''Yetmedi mi?'' dedi asabi bir sesle. ''Her kafan attığında kendini mahrum edeceksen benden söyle bileyim ona göre alayım önlemimi.'' demişti. Bu sitemi büyük ihtimalle onunla eve gelişlerde ve çıkışlarda karşı karşıya gelmemek için işe erken gitmemeydi.
''Senden önce ben önlem alıyorum işte. Maazallah etrafta birini görürsün de tutamazsın kendini...'' Elinden elimi çekmeye çalıştığımda sıklaştırdı tutuşunu. Ayrıca sakinleşmek şöyle dursun kırıştı hemen alnı. ''Tutamayacağım kendimi o zaman göreceksin asıl,'' diye konuştu kısık sesiyle. Bana tepeden tepeden bakması yetmiyormuş gibi sözleri de yüksekten çıkmaya başlamıştı. ''Takındığın tavır yetti, Defne. Sen beni nasıl görüyorsun bilmiyorum ama yüzü yerde, yoluna bakan adama elim kalkmaz benim.''
Yüzünün aldığı hal durdurdu beni. Her ne diyeceksem diyemedim böyle olunca da. ''Tamam,'' deyip konuyu kapamaya çalıştığımda elimi de çekmeye çalıştım elinden. Buna cidden sinir oluyordu.
''Bak,'' dedi beklediğimden daha da sakin bir sesle. ''29 yaşındayım...'' dediği sırada o da konuyu kapatmıştı sanırım. ''Ama yolun daha çok başındayım. Elini tuttum,'' dediğinde bunu göstermek ister gibi hafifçe sıktı elimi. ''Sanki hayata yeni tutundum. Gözlerine tutuldum,'' derken gerçekten de tutulduğunu göstermek ister gibi işledi bakışları gözlerime. ''Yaşamaya sebep buldum.'' dedi ve öyle bir iç çekti ki başka söz söylemesine gerek kalmadı. ''Bu yüzden güzelim...'' deyip daha da yaklaşırken ne onun umurundaydı sokakta olmak ne de benim. ''Senin yokluğunda bunca hayatı bir hiç̧ olarak yaşamışken, hatta hayatı hiç̧ yaşayamamışken... Bu saatten sonra sen bana bu konuda ne desen boşa. Sen benden ellerini değil, benim nefesimi alma diye ben bu eli bir ömür bırakmam. Senin bırakmana da izin vermem."
Sözlerini bitirdikten sonra yüzü daha da sakindi. Sesi de öyleydi gerçi. ''Bana ne dersen de, ama elini elimden çekip beni kendinden mahrum etmeye çalışma. İnan buna dayanacak güç yok bende.''
Peki ben ne mi yaptım?
Salak gibi iki günü umursamadan ettiği birkaç güzel söze indirdim yelkenlerimi. Kollarımı onun beline sardım ve onu ne kadar çok özlediğimi söyledim. ''Çok özledim seni.'' diye yakınırken ne ona olan kızgınlığımı umursadım ne de biri bizi görecek diye endişelendim.
Ona olan özlemim ağır basınca diğer hiçbir şeyi de umursamamıştım haliyle. Gerçi bunları söylemese de dolayacaktım onun güzel bedenine kollarımı. Onun kolları da benim sırtımda yer alırken çenesi saçlarımın arasında yer buldu kendine. ''Ne işe yaradı şu iki günlük inadın?'' diye sorunca düşündüm de hiçbir işe yaramamıştı gerçekten de.
Kendimi geri çektiğimde parlamaya o kadar müsaittim ki... ''Pardon da, sanki tek inada bindiren bendim.'' dediğimde sabır dilenir gibi gülüp seslice nefes verdi. ''Sen en iyisi gir içeri, daha yeni kendine gelmişken kendinin de benim de asabımı bozma.'' demişti hoşnutsuz bir tonda. Bozacaktım ben senin asabını görecektin o zaman.
Kendimi ondan uzaklaştırıp hareketlendiğimde ''Hata bende ama.'' diye söylenerek yanından geçmeye çalıştım. Bu halime gülerken hızlıca yüzünü yüzüme yaklaştırmış dudağımın kenarını öpmüştü. Korkuyla etrafa baktığımdaysa rahatça ''Hadi gir içeri, bekliyorum.'' demişti. Ona söylenmeye bile fırsat bulamadan ''O telefonunu da süs diye taşıma yanında, klip çalışmalarınızı bitirdiğinizde bana da at.'' deyip benim içeri girmemi bekledi.
...
''Ya sen niye dayına söylüyorsun biz dans edeceğiz diye.''
Kucağımda oturan Ezgi'nin gözlerinin üzerine far paletindeki en az kullanılan ve boşu boşuna orada duran renklerden birini sürerken ''Ben söylemedim.'' diye mızmızlandı. Küçük parmağıyla mavi rengi gösterip ''Şunu da sürer misin?'' diye sordu tüm şeytanlığını saklayıp melek yüzüyle. E sen kedi gibi 'sunu da süyey misin' dersen ben nasıl yok diyeceğim sana?
''Tamam diğer gözüne de onu sürerim.'' dediğim sırada Elif ile oturmuş bizim hazırlanmamızı izleyen annesi ''Palyaço ettin çocuğumu elinde.'' diye söyleniyordu sanki kendi kızını bilmiyormuş gibi.
Ezgi'nin bir gözünün üstü pembe olurken diğer gözüne de mavi farı sürüyordum. Emel abla bu durumdan, yani makyaj yapmamızdan hiç hoşlanmasa da Ezgi'nin hevesini kırmak istemiyordu. Zaten tek şartı da dans ettikten sonra hemen yüzümüzü yıkamamızdı. Hadi Ezgi tamam da, ya ben? Bana bile laf ediyordu. ''Ben dedim sanki, kızının seçtiği renklere bak, iğrenç be.'' dediğim sırada Ezgi cırtlak sesiyle ''Sensin iğrenç.'' demişti yüzüme yüzüme.
''Isıracağım şimdi yanağını ama.'' diye onu sitemle ve biraz da yüksek sesle uyarırken Elif bu hallerimize şaşkınlıkla bakıyordu. Eve girdiğim an Ezgi ile canciğerken şimdi biraz kan davalıydık da. ''Birbirinizin kuması gibi davranmayın artık gözünüzü seveyim başım ağrıdı sizin bağrışmalarınızdan.'' deyip mutfağa az önce kaynaması için koyduğu suyu çay için demlemeye gitmişti Emel abla.
''Sen istedin bu renkleri, ben sanki zorla sürdüm. Çirkin oldun ben ne yapayım.'' deyip onu kucağımdan kaldırıp yanıma koyarken cidden çok çirkin olmuştu. Bir gözünde pembe bir gözünde mavi far dudaklarında da çilekli dudak parlatıcı vardı. Ben mi? Benim de ondan kalır yanım yoktu gerçi. Sanki evde Serdar Ortaç şarkısıyla delirmeyecekmişim gibi gözlerimde koyu bir far dudaklarımda da kıpkırmızı bir ruj vardı.
Niye mi?
İşsizlik ve tamamen can sıkıntısındandı bu olanlar.
Ezgi ''Anne ya!'' diye kulaklarımı acıtacak derecede bağırmış ardından da ''Sensin çirkin.'' deyip kalkmıştı koltuktan. Ama yine suçlu ben olmuştum. Emel abla içeriden ''Defne, kurban olayım bağırtma şunu.'' diye uyarmıştı beni.
Az önce bana bağırmamış gibi elinde iki gözlükle yanıma gelen Ezgi ''Bunu sen tak bunu ben.'' deyip sarı plastik çerçeveli küçük güneş gözlüğünü bana aynısının beyazını da kendisine almıştı. Yüzüm sığar mıydı bilmiyorum ama cidden çok çirkin olacaktık ve ben acayip eğleniyordum daha şimdiden.
Bir de başımıza videoyu Alpay Emir'e göndermek çıkmıştı. Asla ve asla göndermeyecekken videoyu izlediğimiz gibi silecektim elbette. Ezgi internette izlediği saçma videoları kendi de çekmek isterken biz de arada onun hevesini alması için istediği gibi makyaj yapıp giyiniyor şarkılar açıp dans ederken kendimizi videoya çekiyorduk.
''Elif, seni zorlamak istemiyorum. Kararına da kesinlikle katılıyorum ama emin misin bizimle oynamayacağına?'' dediğimde amacım onun kendini rahat hissetmesi ve kafasını dağıtmasıydı. Geldiğim süreçte konuşurken onun Sumru ile çok da samimi olmadığını sadece merhabalaştıklarını öğrenmiştim.
İçtenlikle gülüp bizi izlerken ''Sizi izlemek daha keyifli, sağ ol.'' demişti.
Ezgi telefonumu eline almış bana getirirken ''Hani popomuzu böyle böyle sallıyorduk ya,'' deyip poposunu sallamış ardından da ''O şarkıyı aç ama önce.'' demişti. Başımdan aşağı kaynar sular dökülürken içeri giren Emel abla şaşkınlıkla ''Ne!?'' deyip bana bakmıştı. Allah seni kahretmesin Ezgi, yalnızken yaptığımız şeyleri niye uluorta duyuruyorsun?
Emel abla şaşkınlıkla ''Hangi şarkıymış o?'' diye sorunca bir cevap veremedim.
Bir gün Emel ablanın Serap teyzeyle beraber çarşıya gitmesi gerekirken Ezgi bizde kalmış ben de o gün şarkı eşliğinde odamı temizlerken salak saçma şarkılar açıp dans ediyordum. Tabi bunu gören Ezgi bana katılmış bir şarkıda da şarkının klibindeki gibi kalçamı sallayarak hareket etmemi görüp o da poposunu sallamıştı ve fazlasıyla gülmüştü bu harekete. Ben de gülüp geçmiş unutmuş sanmıştım. Meğer çocuğun bilinçaltında nasıl kalmış...
Utançla yüzüm kızarırken ''Yok abla ya, ne şarkısı? Yanlış hatırlıyor herhalde.'' diye ortamı kurtarmaya çalışırken Ezgi inatla ''Hayır.'' deyip poposunu sallayarak ''Böyle oynamıştık.'' demişti.
Çarpacağım senin o popona bir tane!
Onu kolumun altına çekerken Elif gülmemek için kendini sıkıyor Emel abla bana korkuyla kızına da endişeyle bakıyordu. Aslında o da gülmek istiyordu da tutuyordu kendini. ''Sen benim çocuğuma neler öğretiyorsun?'' diye yalancı bir korkuyla konuştuğunda utanmıştım. ''Yok öyle bir şey abla, valla bak yani yanlış hatırlıyordur.'' dediğimde Ezgi yine inkâr edecekti ki kırmızı rujlu dudaklarımı yanağına bastırmış kalkmıştım oturduğum yerden. ''Ben başka şarkı açacağım sana.''
Üzerimdeki uzun kollu belinden itibaren eteğinin bollaştığı dizüstündeki penye elbiseyle aynı renkteki elbisenin farklı bir modeli Ezgi'nin üzerindeydi. Yani sosyete pazarından alınca aynı olmaması imkansızdı zaten.
Neyse ki konu dağılmış Ezgi ''Benim de saçlarım öyle olsun.'' deyip Elif'in saçlarını göstermişti. Elif'e ısınamamış mıydı yoksa yabancı diye sevememiş miydi bilmiyorum ama şımarıklığı üzerindeydi ve kıza hep kötü davranıyordu. Ve bu geldiğim andan beri benim dibimden ayrılmayıp ona kötü kötü bakmasına sebep olurken kendimi kötü hissediyordum. Ara ara tuttuğu inadı ve şımarıklığıyla hiçbir şeyini kimseyle paylaşmayan bu cadı etrafındakilere de kan kusturuyordu. Elif ise hiç bunu sorun etmiyor anlayışla karşılıyordu onu.
Ezgi'nin de saçlarını topuz yaparken ben de toplamıştım hareket edince terlememek için.
Genelde iş yaparken ya da odamda uğraşırken dinlediğim aşure kazanına benzeyen şarkı listemi açtığımda 90'lar pop şarkılarını tek listede toplamış aralara da birkaç İbrahim Tatlıses eklemiştim. Benim telefonumdan video çekeceğimiz için hazırladığım çalma listesinin bağlantısını Emel ablaya atarken onun telefonundan açmıştım şarkıyı. Uğraştığımız şeye bak, millet parti parti gezer biz burada akşamın bu saatinde neler yapıyoruz.
Elbisesinin eteklerini tutup gözlerindeki güneş gözlüğüyle ''Fotoğraf çekelim.'' diye heyecanla bağırınca başlayacağım şimdi fotoğrafına Ezgi diye söylenmek isterken küçük ellerini çenesinin altında birleştirince dayanamamıştım. ''Tamam, tamam hadi gel çekeyim seni.'' dedikten sonra gözlüğünü gözlerinden almış kenara koymuştum.
Televizyon ünitesinin önüne geçip poz vermeden önce büyük bir heyecanla yerinde zıpladığında etekleri uçuşmuştu. ''Büyük dayıma at ama.'' diye bağırdı. Onun heyecanla bir şeyler söylerken bağırarak konuşması beni fazlasıyla yorarken söylediği şeyler buna engel oldu. ''Büyük dayım dedi ki bana fotoğrafınızı atarsan sana istediğini alırım.''
Emel ablayla Elif buna gülerken ben olduğum yerde kaldım. Pis fırsatçı küçücük çocuğa ne demiş. ''Tamam, hadi öpücük at çekeyim.'' derken ne de olsa atmış olacağım alır çocuğa herhalde istediğini düşünüyordum.
Çekip attığımda telefonuyla ilgilenmiyor olmalıydı ki mesaja bakılmamıştı.
Adam sizin gibi boş mu Defne?
Değildi vallahi, uğraştığımız şeylere bak.
Neyse ki telefonu sehpada sabitlemişken Emel ablanın telefonundan türlü türlü şarkılar açıyor gönlümüzce dans ediyorduk. Bir ara Ezgi'nin poposunu sallaması çığlık attıracaktı resmen beni. Emel abla kahkaha atsa da bu halimize böyle bir hareketi benim ona öğretmiş olmam utanç vericiydi.
Tüm hallerimizi elbette videoya çekmezken aşırı derecede eğleniyorduk. İkimizin yüzü de pancar gibi olmuşken kendimi yorgunlukla atmıştım koltuğa. Açılan bacaklarım umurumda olmazken Emel abla sapık gibi söyleniyordu ''Ne bu güzellikler.'' diye. Nefes nefese ''Öl-düm.'' derken Ezgi de yorulmuştu. Ama İbrahim Tatlıses'in Tosuno şarkısıyla komik komik hareketler yapıyordu ve biz kahkalarala gülüyorduk onun bu haline. Gerçi az önce ben de Serdar Ortaç abimizin şarkılarıyla yoldan çıkmışken pek normal değildim. Hatta Emel abla bir ara kalkıp bize eşlik ederken iyice cozutmuştuk.
Dilim damağım kurumuşken çay içip bir şeyler atıştıran ikiliye bakarak ''Allah'ını seven bir bardak su versin. N'olur.'' diye yalvarmamla Emel abladan önce Elif yerinden kalkmış ve bana su getirmişti. Büyük bardaktaki suyu kana kana içerken yetmediği gibi ikinciyi isteyecek yüzüm de yoktu. Gidip ikinci bardağı aldığım sırada Emel abla kulağında telefonla mutfağa girmişti.
Telefondaki her kimse ''Tamam, ısıtırım şimdi. Yakınlarda mısın?'' diye sorduktan sonra buzdolabındaki yemek tencerelerini çıkarıp ocağa koymaya başlamıştı. ''Yok bir şey lazım değil.'' demesinin ardından ''Dur kızlara sorayım.'' deyip bana döndü. ''Melih gelecek, gelirken markete uğrayayım mı diyor?'' dediğinde sanki bu soruyu bekliyormuşum gibi anında ''Çekirdek alsın.'' diye yanıtlamıştım onu. Emel abla da aynısını Melih'e ilettikten sonra telefonu kapamıştı. ''Geç çıkmış bugün, evde de taze fasulye mi ne varmış. Yemek yemeğe geliyor beyimiz.'' derken hem bana olayı açıklıyordu hem de dolaptan tabak çıkarıyordu.
Melih'teki bu huyu biliyordum. Evde ne zaman istemediği yemek olsa ama dışarıdan da yemek yemek istemese onun için ikinci kapı burası üçüncü kapıda biz oluyorduk. Bizimkiler onun bu huyuna laf etmezken ben onun bu yüzsüzlüğüne şaşıp kalıyordum.
Saat dokuzu geçiyordu ve bu saate kadar işte olması onun gibi biri için ölüm olmalıydı. ''Ne zaman gelecekmiş? Şu yüzümün gözümün haline bak ona göre yıkayayım.''
''Beş on dakikaya gelir herhalde.'' demesinin ardından Ezgi'nin yüzünü de silmemi istediğini söyledi. Ezgi'yi de kendimle beraber banyoya götürürken resmen savaşa savaşa uğraşıyorduk birbirimizle. Terleyince iyice makyaj yüzüme dağılırken tutturmuştu böyle kalacağım diye ama neyse ki bir şekilde ikna etmiştim onu.
Temizlendiğimiz sırada Ezgi sürekli esniyordu bu da onun yorgun düştüğünün kanıtıydı. Odasına geçip üzerine pijamalarını geçirdiğim sırada uyku dolu gözleriyle televizyonun karşısına geçmişti odadan çıktığı gibi hiç beklemeden. Eğer kendi uykuya dalarsa büyük şanstı bizim için.
O sırada gelen Melih'in üzerinde gördüğüm iri iri kar taneleri beni şaşkınlığa uğratırken o da bizim sıcacık evde incecik şeylerle durmamıza şaşırmıştı. Elindeki poşeti Emel ablaya verdiği sırada ''Benim dışarıda bir taraflarım dondu sizin tipinize bak.'' deyip bana ve Emel ablaya söyleniyordu. Ev sıcacıktı vallahi. Yani öyle olunca da rahattık biz de. Heyecanla ''Kar mı yağıyor?'' diye gereksiz bir soru sorarken cevaplamamıştı bile beni. Emel ablaya dönüp ''Söyle abime vazgeçsin bu sevdadan. Ben bunu yenge diye gezdirmem yanımda.'' diyordu.
Emel abla gülse de onu içeriye almış kapıyı kapatmıştı. Üzerindekileri çıkarırken ona cevaben ''Kız haklı, daha az önce hiçbir şey yoktu havada.'' demişti. ''Dost musun düşman mısın?'' diye ona söylenirken Elif'in içeride yalnız kalmaması için yanına giderken onlar da hareketlenmişti.
İçeri girdiğimde Ezgi uyumamak için direnirken Elif de telefonuyla uğraşıyordu. Büyük bir ihtimalle bulduğu fırsatta erkek arkadaşıyla mesajlaşırken abimden biliyordum ki askerde de olsa gizli gizli soktukları telefonla rahatça konuşabiliyorlardı. Onun söylemelerine göre erkek arkadaşı bu haftadan sonra gelecekti yani ya da haftaya.
Dikkatini çekmek adına Ezgi'nin ayaklarının ucuna oturup ona sevinçle ''Ne zaman kavuşuyorsunuz?'' diye sormuştum ama istediğim tepkiyi alamamıştım. Ben onun mutlulukla yakında falan demesini beklerken asılmış yüzüyle ''Bilmiyorum.'' demesi şaşırtmıştı beni. ''Bir garip davranıyor Defne, attığım her mesajda bir gün cevap yazmasını bekliyorum.'' dediği sırada takıldığı şey bu mu yani diye düşünmeden edemedim. ''Askerde ya bakamıyordur işte. Buna mı sıkıyorsun ya canını.'' deyip onun kafasını dağıtmak isterken o aynı durgunlukla ''Daha yeni gitmedi sonuçta, kaç aydır cevap veriyordu da şimdi mi veremiyor?'' diye terslemişti beni. Sanki ben cevap vermiyordum ona.
Emel abla içeri girerken Elif de telefona geri dönmüş kendini koltuğa bırakmıştı. İçeriden Melih'in ''Abla,'' diye seslenmesiyle Emel abla bıkkınlıkla söylenmiş ''Defne, Allah aşkına git bak şuna otur kalk yoruldum.'' demişti yaşlılar gibi.
Melih bir daha seslenince Ezgi'nin kapanan gözleriyle uyanmaması adına kalkmıştım yerimden.
Mutfağa, önündeki yemeklere henüz dokunmayan ve telefonuyla ilgilenen Melih'e ''Ne var?'' diye atar yaparak girdiğimde. Gelenin Emel abla değil de ben olduğunu umursamadan ''Kaşık yok da verir misin?'' diye sormasıyla kaldım olduğum yerde.
Cidden mi Melih? Kıçını sandalyeden kaldırıp çekmeceyi açacak ve kaşık alacakken cidden ablanı mı çağırdın?
Ona inanamadığımı belli eden bir ses tonuyla ''Ne zamandır elin ayağın tutmuyor senin?'' diye sitem etmiştim. İstediği gibi kaşık vermemiş tam karşısındaki sandalyeyi çekip oturmuştum üstelik. Bana Alpay Emir'i andıran yüzü kaşlarını çatmasıyla daha da çok ona benzerken bıkkınlıkla oflamış, uzatmadan kalkıp kendi almıştı. ''Eline yapışacak versen...'' Onun söylenmesini dinlemezken ''Getirdiğin poşeti de versene.'' dediğim sırada tezgâhın üzerindeki poşeti kafama atar gibi önüme koymasına bir şey demedim. İçinde az önceden beri gördüğüm çikolatalardan birini açarken o da çorbasını içmeye başlamıştı.
Kısa süren birkaç dakikalık sessizliği bozan ben olurken dünden beri aklımı kurcalayan şeyi bir tek ondan öğrenebilirdim. ''Bana baksana...'' deyip dikkatini üzerime çekerken ağzımdaki çikolatayı da yutmaya çalıştım. ''Bu iki günde abin eve aynı saatlerde mi geldi?'' Ona masanın üzerinden birazcık yaklaşıp sorumun cevabını beklerken ''Gözün kulağın yok mu senin? Git kendin sor.'' demişti benim ona az önceki tepkimi devam ettirerek.
''Sen arkadaşımsın benim, bana cevap vermek zorundasın.'' diye terslediğimde uğraşmamak adına ''Ne bileyim ben Defne, geç çıkıyorum birkaç gündür.'' demişti.
Dün kesinlikle onun için değil kendim için onun gelme saatlerinde dışarıya bakarken arabasını göremeyince meraklanmıştım işte. ''Geç çıkıyorsun ama onun için aramayı biliyorsun beni, söylesene neredeydi ya?''
''Karı kızlaydı diyeceğim tersleyeceksin şimdi, nerede olacak o da işleriyle uğraşıyor işte.'' deyip terslemişti beni. Belli ki onu rahat bırakmamı istiyordu. ''Ne halin varsa gör Melih.'' diye ayaklansam da çıkmadan önce ona afiyet olsun demiş öylece içeri geçmiştim.
İçeri geçtiğimde Ezgi uzandığı yerde yoktu. Büyük bir ihtimalle uyuyunca Emel abla yerine yatırmıştı.
Elif'in ağladığını görünce şaşırmıştım. Emel abla ona sarılırken ''Ablacım, öyle bir mesajla olacak şey mi bu? Konuşursunuz vakitlice.'' demişti.
Onlara doğru ilerlerken ne olduğunu sormayı akıl edemezken saf saf ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Elif sessiz sessiz ağlarken Emel abla da bana yok bir şey dercesine kafasını sallıyordu. ''Ne oldu?'' diye Elif'e değil de Emel ablaya sorunca önce kararsız kaldı sonra da sanki Elif duymayacakmış gibi ''Bir mesajla görüşmek istemiyorum artık yazmış çocuk.'' demişti.
Bunu duyan Elif, Emel ablanın göğsüne saklanıp daha içli içli ağlarken yanlarına geçip oturmuştum. Elim onun saçlarına çıkarken ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemesem de kendini yalnız hissetmemesi için çabalamak istemiştim. ''Ağlama diyeceğim ama saçma olacak.'' diye kendi kendime söylenirken ''Birkaç gündür soğuk davranıyordu zaten.'' demişti kesik kesik aldığı nefesleriyle. ''Daha ona durumu anlatamadan o artık görüşmek istemediğini söyledi.''
Ağlarken, nefesi yetmezken bir de konuşmaya çalışması onu zorluyordu. Daha sesli ağlamasıyla beraber Melih kapıda belirirken o da şaşırmıştı bu duruma. Bir şey demese bile başıyla Elif'i işaret edip ne oldu dercesine sallamıştı kafasını.
İçime çektiğim derin nefesle beraber omuzlarım düşerken ona bir yanıt veremedim bile. Emel abla bir anne edasıyla daha net bir sesle konuşup onu göğsünden çekti. ''Kalk elini yüzünü yıkayalım, bir sakinleş. Öyle şey mi olurmuş? Bir durul o da müsait olunca arayın konuşun hemen ne diye paralıyorsun kendini.'' deyip tatlı bir sitemle onu kendine getirmeye çalışmıştı.
Melih mutfağa geri dönerken Emel ablayla Elif banyoya gitmiş ben de odada bir başıma kalmıştım. Onun bu haline üzülürken onun için yapabileceğim bir şeyin olmaması daha da sıkıyordu canımı.
Melih gitse de üzerimdeki elbiseden kurtulup rahat rahat gecelikle olsam diye düşünürken Emel ablaların evlerinin bu kadar sıcak olması da bunaltıyordu beni. Şimdi evde olsam kat kat giyecek bir de üzerine hırka geçirecektim.
Geçen dakikaların ardından Elif daha sakin bir şekilde içeri girerken Melih ''Abla ben çıkıyorum,'' diye seslenince tam çocuk uyuyor ne bağırıyorsun, diye söylenecektim ki Emel abla benden önce davranmıştı. Doyurdu karnını şimdi de gidecekti işte. Vallahi Emel ablanın yerinde olsaydım hiçbirimizi eve almazdım. Kadının evini otel olarak kullanıyorduk resmen.
Melih'i sessiz olması için uyarırken ''Bekle biz de geleceğiz.'' demişti. Niye böyle dediğini anlayamazken aklım kar yağdığı gelince pencerenin kenarından perdeyi kaldırıp bakmış kocaman kocaman parçalar halinde yağmaya devam eden karı görünce de sevinmeden duramamıştım. Olur da sabaha kadar yağarsa her yer karla doluşacak biz de en azından yarın dışarı çıkıp oynayabilecektik.
Emel abla Melih'e ''Hava alalım biraz, bir de Elif'in birkaç eşyasını getirelim.'' derken ben de aydınlanmıştım ama hiç çıkasım yoktu onlarla beraber. Zaten Ezgi'yi de tek bırakmayacaktık sonuçta. Ne de olsa gece uyumayı düşünmediğimizden konuşur yer içerdik.
''Siz gidip gelene kadar ben de bir şeyler hazırlarım.''
Aynen canım, hatta şey yap. Fotoğraflarını gece gece yerken çek her yere as ekmek kapın kapansın.
Onlar gitmek için hazırlanırken ben de telefonumu almıştım elime. Alpay Emir ona attığımız fotoğrafı bir saatten daha az bir süre önce görmüş ve sadece gülen surat atmıştı. Birkaç dakika geçmiş ki tekrardan ne yaptığımızı sormuş. Ona oturduğumu, bizimkilerin onlara doğru geleceğini yazdıktan sonra Emel ablanın ''Biz çıkıyoruz,'' diye haber vermesiyle ben de kalkmış onları yolcu ediyordum. ''Evdeyim diye anahtar almamazlık yapmayın, hiç kalkamam.'' deyip onlara tatlı bir sitemle uyarımı yaparken tembelliğime gülmüşlerdi.
Kapıyı kapatmamın ardından getirdiğim poşetten kışlık, uzun kollu, kısa geceliği alıp giyinirken üzerimdeki elbiseyi de katlayıp kenara koymuştum. Elbisenin bedenimi sıkmasındansa geceliğin verdiği rahatlık fazlasıyla güzeldi. Gelirken üzerimde olan pantolon ve kazağı poşete geri koyarken etrafı dağıtmamak adına elbiseyi de bunların arasına koymuş girişteki dolabın içine koyduktan sonra ortadan kaldırmıştım.
Mutfağa su içmeye gittiğim sırada Melih'in tabaklarını toplamaması benim için cinayet sebebi olurken bir yandan da mısır mı patlatsam acaba diye düşünüyordum. Yani Elif'in keyfini yerine getirmek için belki film falan izlerdik diye düşünmüştüm.
Derince ofladıktan sonra odaya geri dönüp telefonumu yanıma almıştım. Televizyonun önündeki Ezgi'nin tokasıyla, açtığım saçlarımı geri toplarken geceliğin açık boynu ürpermeme neden olmuştu birden.
Mutfağa girmiş, şarkı açacağım için de Ezgi'nin rahatsız olmaması adına kapatmıştım mutfak kapısını. Kollarımı dirseklerime doğru çekerken bileğimdeki bileklik yüzümü güldürmüştü. Ona olan sinirim onu görene kadar devam ederken buna üzülemedim bile. Yanımdaydı, benimleydi. Bu bana yeterdi. Sadece beni anlasın dinlesin istemiştim ki buna önem vereceğini de az çok tahmin edebiliyordum.
Bir şeyle uğraşırken Melih'i rahatlıkla arayıp rahatsız edebiliyorken şu an bile onu acaba arasam mı aramasam mı düşüncesi sıkıyordu canımı. Gerçekten de arkadaş ve sevgili bambaşkaymış. Üstelik adam onca işinin arasında benim keyfimle mi ilgilenecekti?
Telefonda Sezen Aksu parçalarının olduğu listeyi açıp kenara koyarken önce masadaki tabakları kaldırmıştım ama bulaşık makinesinin içinin boş olması beni bir miktar üzmüştü. Onları oraya koymaktansa elde yıkamak daha iyi olacaktı. Ya da Melih'in kafasında kırmak...
Mutfakta oyalandığım sürede arkada bir şarkı bitmiş başka bir şarkı başlamışken tahminimde beş dakika bile geçmişti oyalana oyalana. Şarkı dinlerken benim için zamanı saat değil de çalan parçalar belirlerken her biten şarkıyı dakika başı hesaplamak huy olmuştu. Üç şarkılık mesafe, yedi şarkılık yol gibi yaşıyordum resmen hayatımı.
Bakliyat kavanozlarının arasında gördüğüm mısırı onlar geldiğinde patlatmak için çıkarırken kapı sesi duymuş gibi olmuştum ama hava da alacağız dediklerinden ötürü bu kadar erken gelmeyeceklerini bildiğimden pek takmadım. Çünkü ne zaman yüksek sesle şarkı dinlesem arka planda kıyametler bile kopuyor oluyor ama şarkıyı kapatınca hiçbir şey olmamış oluyordu... Çalan şarkıya eşlik etmeye devam ediyordum ama ne yazık ki bu da bitmiş bir başkası yerini almıştı. Bense birkaç abur cuburu poşetten çıkarıp tabaklara koyuyordum.
Herhangi bir şey kalmadığında tabakları yıkamak için çeşmenin başına geçmiştim. Minik Serçeciğim şarkıya ''Say bakalım yılları, hesaba vur.'' dediği an şarkının adını hatırlamak ardından da aklımda onun adının belirmesi yalnız da olsam utandırmıştı beni.
Yani millet sevgilisini duygusal bir şarkıda hatırlardı ne bileyim hasretli bir türküde gönlüne düşürüp özlerdi ama ben şarkıda bile adamı ne için düşünüyordum.
Acaba ben Alpay Emir'den sadece tensel olarak etkileniyorum da bunu aşk falan mı sanıyordum? Yoksa adamı her düşündüğümde her gördüğümde bunları düşünmek hiç de normal değildi yani.
''Yok canım, niye öyle olsun? Seviyorum ya işte.'' dediğim sırada ''Savaşma seviş benle, hayata karış benle'' diye şarkı devam edince aklıma bambaşka şeyler düşüyordu. ''Of Emir ya.'' diye yakınıp akan suyun altında köpürttüğüm tabakları durularken aklımın dağılması için de şarkıya eşlik ediyordum bir o yana bir bu yana hareket ederek.
''Beni resmen zorla eve gönderdi ama aramadı bile.'' diye yakındıktan hemen sonra ona kendi içimde savaş açmamak adına şarkıya devam ediyordum ama aklımdan çıkmıyordu ki onun güzel gözleri. Üstelik fazlasıyla özlemiştim de.
Musluğu kapatıp geri bir adım attığım an tek isteğim fırının kapağında asılı duran el havlusunu alıp ellerimi kurulamaktı ama sırtım iri bir bedenin göğsüne çarptığı an korkuyla sesimi çıkarmaya çalışmışken aklımdan bin bir türlü şey geçmişti. Belime dolanan kolla o bedene yaslanmışken kulağımın yanındaki dudaklardan ''Korkma,'' kelimesi tüm korkumu almak ister gibi çıkarken eli de ağzımın üzerine kapanmıştı ama o kadar çok korkmuştum ki şu an bu aptalın Alpay Emir olduğunu anlamak bile sakinleştiremiyordu beni.
Ağzımdaki elinden ötürü sesim boğuk çıksa da korkuyla firar eden ses çok az duyulmuştu. ''Çığlığını duymak isterdim ama Ezgi uyuyor.'' demişti az önceye nazaran daha tok bir sesle.
Kolları arasında debelendiğim sırada belimden karnıma uzanan kolunu gevşetmişti. Onun kokusunu aldığı her an sevinçle çarpan kalbim şimdi korkuyla ve bu korkunun onun yüzünden olduğunu bildiğinden geçici bir nefretle çarpıyordu.
Aklımı bulandıran şarkı bir türlü bitmezken beni serbest bırakmasıyla ona dönmüş hiç acımadan göğsüne ve koluna vurmaya başlamıştım ama onun değil benim canım acıyordu. ''Manyak mısın ya!'' diye söylenip hâlâ hissettiğim korkuyla hızlıca soluklanırken ona vurmaya çalışıyordum ama kollarımdan yakalamış beni uzaklaştırmaya çalışmıştı. ''Ödüm koptu. Hırsız gibi ne sessiz sessiz geliyorsun'' derken pişkince sırıtıyordu bir de karşımda.
Dalmış gitmişken, hatta buna gerek bile yok. Evde yalnızken arkamda bir erkek bedeni hissedince haliyle korku da kaçınılmaz olmuştu ama bunu ona anlatmak o kadar zordu ki beni anlamıyormuş gibi gözlerinin içi gülerek bakıyordu bana.
Kollarımı bırakması için debelenirken çalan şarkıya istinaden imalı imalı ''Benimle artık savaşmasan mı?'' diye sormuştu ona vurmaya çalışmalarımı tamamen keserek.
Benim engellememi umursamadan sıkıca sarılıp boynuma bastırınca dudaklarını az önceye nazaran daha iyiydim. En azından o anki telaşım geçmişti ama ona olan sinirim daha da katlanmıştı.
Ne zamandır buradaydı onu bile bilmiyordum ama üzerindeki ince tişört ve bedeni buz gibiydi. ''Şarkı başladığı an,'' derken daha sıkıca sarıldı korkumu almak ister gibi. ''Aklına benim düşmem yetmiyormuş gibi bir de şikâyetle bunu dile getirmen beni mutlu etti.'' demişti manyak herif. Ben neyin derdindeydim o neyin derdinde.
Ona bir şey yapmayacağımı sezdiği an beni serbest bırakmış yüz yüze bakmamızı sağlamıştı. ''Korkutmak değildi niyetim.'' deyip alnıma bastırmıştı dudaklarını. ''Aklım çıktı aklım.'' diye ona serzenişte bulunurken şarkı başka bir şarkıya geçecekti ki tezgâhın üzerindeki ekranı açık telefonumda tekrarlaması için tekrardan başlattı şarkıyı. Koluna istem dışı vurduğumda ''Ne ara geldin, nasıl geldin...'' diye ona sorular sorarken sinirle beni takmamış ciddi yüz ifadesiyle ''Ama senin niyetin benimle savaşmak galiba saldırmalarına bakılırsa...'' diye devam edip beni tezgâhla bedeni arasında hapsetti bir adım atarak.
O an öyle güzel baktı ki tüm sinirim tüm korkum uçtu gitti. Boynuna sarılıp her şeyi boşvererek iyi ki de geldin diye mutluluktan ağlayacaktım resmen.
Onun dengesizlikleri bana da artık sirayet ederken şaşmıyordum bu durum. Şarkının nakarat kısmı başladığında Alpay Emir'in elleri iki yanımdan belimi buldu. Refleksle omuzlarına çıkan ellerim orayı kendine yer bilirken hiçbir neden aramıyordu artık bunu yaparken.
Omuzlarına baskı uyguladığım sırada dudakları yüzüme düşen saçlara sürtünerek kulağıma ulaşmış şarkının sözlerini şarkının melodisinden çok daha uzak bir şekilde sanki bunları zihnime kazımak ister gibi tane tane söyleyerek benim ağzımın bir karış açılmasına sebep olmuştu. Şarkıya istediği yerden başlayan bu adam tam da istediği yerde bitirmişti.
''Hayata karış benle, iyi günde kötü günde olmaya çalış benle... Artık savaşmayıp sevişsen mi benimle, Defne?''






Yorumlar