top of page

21. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 53 dakikada okunur

Sevişmek, iki farklı anlama gelmekteydi. Sözlük anlamı bir, birbirini sevme; sözlük anlamı iki, birbirini kucaklayarak öpmek, okşamak gibi eylemlerde bulunmak.

Söylesene sevgilim. Sen hangisini istersin?

Peki sen hangisini istersin, Defne?

Sözleriyle bedenim kasılırken boynuma vuran ılık nefesi, kulağımın işittiği derin sesi aklımı başımdan alıyordu. Üstelik bu ses nasıl oluyordu da böyle bir günaha bile düşünme izni vermeden çekebiliyordu?

Omuzlarını sıkan parmaklarım acımaya başlamışken ellerini belimden çekti, iki yanımdan mutfak tezgâhına yaslayıp yüzünü yüzüme sabitledi.

Onun kolları arasında kafeslenmişken ellerimi usulca çektim omuzlarından. Kollarım bedenime fazlalıkmış gibi olduğunda nereye koyacağımı bilemediğimden göğsümde birleştirmiştim hızlıca. Bakışlarım onun göğsündeyken onun bakışları da bendeydi üstelik.

Öyle güzel güzel bakmasa mıydın Alpay Emir?

Kulağıma şarkı sözlerini söylediği sırada kullandığı kısık sesi devam ederken tekrardan yüzüne çıkardım bakışlarımı. Yüzümde dolanan gözleri kısa bir an dudaklarımda duraksamış, yavaş yavaş gözlerime çıkmıştı.

Usulca, cevabını beklediğini belli etmek ister gibi ''Bir soru sordum?'' deyince gözlerim irileşti.

Onun bunu ciddi anlamda sormadığını, sadece beni sıkıştırmak için şarkı sözlerini söylediğini düşünen saf aklıma lanet etmek istedim.

Sen? Saf olmak? Yeme beni Defne, daha ilk andan doğru anladın da... Neyse.

Az önce telefonumun ekranını kapattığından ötürü şarkı artık çalmazken şaşkınlık ve biraz da sitemle hiç hoş olmayacak şekilde ''Oha.'' derken bir de bu tepkimden utandım. Gözlerimi utançla yumarken yüzüm yere düştü ama Alpay Emir'in kısık sesli gülüşü anında yer etti kulaklarımda.

Sesinde gizlenen düş pıhtıları ve gülüş tınılarıyla öyle huzurlu ''Duymak istediğim bu değildi ama... Bu da olur bana.'' demişti ki o tepkimden utanamadım bile. Yani utanmıştım da devamı gelemeyecekti galiba.

Onun kolları arasında yere bakarken boynunu eğip alnını alnıma yasladı ve hafifçe iteleyerek başımı kaldırmaya çalıştı. Onun bu çabası komiğime giderken galiba bu adamın tek isteği bana kafa atmaktı ama bunu yapamayacağından ötürü hep böyle yapıyordu.

Buna devam etmemesi için kafamı hafifçe alnına vurduğumda azıcık kafam acımıştı, hemen geri çekildim. ''Kızarma hemen elma yanak, tamam demedim bir şey.'' deyip avucuna almıştı elma dediği yanaklarımdan birini. Düşünceli bir sesle ''Hem...'' derken ben de dönerci önünde et parçası bekleyen kedi gibi onun eline sırnaşmıştım hemen. ''Sen bana kafa atmak mı istiyorsun kızım, ne diye vuruyorsun kafama.'' demişti bariz bir sitemle.

Elbette bunu ciddi olarak söylemediğini biliyordum ama sanki cidden söylemiş gibi tavır takınmış ''Ne vuracağım senin o kalın kafana bana yazık olur.'' deyip ona diklendiğimde sanki bambaşka bir şey söylemişim gibi iç çekmiş ''Çok yazık olur.'' demişti.

Aynı şeyden mi bahsediyorduk?

Göğsümde birleştirdiğim kollarımı açıp onun boynuna dolarken rahatça sarılabilmem için hafifçe eğilmişti. Kolları anında belimi sararken onun boynuna yerleşen yüzüm yerinden oldukça rahattı. Boynuyla omuzu arasındaki açıklığa dudaklarımı bastırdıktan sonra mırıltı gibi çıkan sesimle ''Çok özledim seni.'' demiştim. İki hatta iki virgül yetmiş beş gün onsuz kalmak hiç de hoş değildi.

''Hadi ben gelmedim, sen niye gelmedin ki?''

Bedenini doğrulttuğunda parmak uçlarıma yükselirken bırakacaktım boynunu ama o buna izin vermemiş kalçamdan tuttuktan sonra arkamızdaki tezgâha oturtmuştu beni. ''İnadın ne kadar sürecek meraklandım.'' demişti. Üzerimdeki gecelik bacaklarımı açıkta bırakırken bedenini bacaklarımın arasına bıraktı. Kollarım hâlâ onun boynundayken artık hemen hemen aynı boyda gibiydik. Yine de biraz eğik duruyordu bedeni benim bedenimin üzerinde.

Yutkunmasıyla hareket eden boynuna gitmişti bir elim. Bir kemiğin hareketi nasıl olur da etkilerdi ki birini? Onun bedenine göre küçük kalan elim onun boynunu kavrar gibi yerleştiğinde şaşırdı bu hareketime. Uzun parmaklarım tam kavrayamasa da boynunun birazını sarmalamıştı. ''Bir daha yutkunsana.'' diye sessizce ondan istekte bulunurken bir eli tezgâhta diğeri de açılan bacağımdaydı.

Ricamı emir bilmiş anında gerçekleştirmişken, avucumun temas ettiği şey ileri geri hareket edince bıraktığı his hoşuma gitmişti. Son zamanlarda kesmediği sanırım kısa bir süre de kesmeyeceği sakalları batarken avucuma, huylanmıştım. Dudaklarım iki yandan yavaşça yukarı kıvrılınca onun yoğun bakışları altında olmak bile durdurmuyordu beni.

Az önceki merakım giderildiğinden bu sefer daha istekli ve daha heyecanlı bir sesle ''Bir daha yap, lütfen.'' dememin ardından onu beklerken alt dudağımı ısırmış avucumdaki o hissiyatın oluşmasını bekliyordum. Yapmıştı. Yapmıştı ama bu sefer istediğimden değil refleksle yapmıştı bunu. Üstelik parmaklarım onun boynunun yarısını bile kavrayamamışken kaşındırıcı his bir de âdemelmasının hareketiyle iyice eğlendirmişti beni.

''Defne,''

Adımı eşsiz bir tınıyla dile getirince boğazındaki elimde olan bakışlarım onun bakışlarına tırmanmıştı ama o, o kadar başka bakıyordu ki yanlış bir şey yapmışım gibi hissettirmişti. Yüzümdeki gülüş yavaş yavaş solarken elimi de çekmiştim boynundan.

''Rahatsız mı ol-''

Benden rahatsız olduğunu düşünmem üzerine bunu dile getireceğim sırada buna izin bile vermemiş dudaklarını dudaklarıma kapatmıştı.

O kadar hızlı yaptı ki bunu başım geriye doğru giderken eliyle beni kendine sabitleyip dudaklarımı sömürmeye, kendi dudakları arasında tahriş etmeye başlamıştı. Onunla öpüşmek o kadar başkaydı ki benim için, yeryüzündeki en güzel tatlıyı yedikten sonra bile ona doyamamak ve tekrar tekrar onu tatmak istemek gibiydi.

Durmama duraklamama izin vermeden dudaklarımla ilgilenirken ona karşılık vermeye çalışıyor ikimizden birinin kazanabileceği bir savaşmış gibi de uğraşıyorduk birbirimizle. Havada kalan ellerimse güç almak ister gibi onun kollarındaydı. Çok ama çok kısa aralıklarla kendini uzaklaştırıp kesik kesik nefes almama izin verirken dudaklarıma bıraktığı nefesle beni nefessizlikten boğacak gibi yoğun hissediyordum.

Bacağımdaki eli hareket etmiyor etimi sıkıştırıyorken bacaklarımı iki yanında sabit tutmak yerine onun bacaklarına dolamak istemiştim. Öyle yapmak için de bacaklarımı aralayınca geceliğim iyice yukarı sıyrılmıştı. Ben bunu görmesem de hissettiğimden anlayınca o bunu nasıl gördü bilmiyorum ama kendini bir nefeslik geri çekti ve derince soluklandı. Dudaklarını dudaklarımın üzerinden çekmezken ne ileri gidiyordu ne de geri. Yutkunurken dudaklarımı açıp kapatmak için hareket ettirdiğimde onun dudaklarına sürtününce garip hissettirmişti bu.

Sanki hep yapmam gerekirdi ama şimdi hiç yapmamam gerekliydi.

Öyle garip bir histi işte.

Hem aşinaydım hem de asırlardır uzaktaydım.

Artık uzlaşsaydım da kavuşsa mıydım?

Nefeslenmelerinin arasında dudaklarımı dudaklarına sürte sürte konuştu beni çıldırtmak ister gibi. Oysa o çekilmiyorsa ben çekilirdim ama çekilmekten çok çekiniyordum. Hep orda kalmak istiyordum.

Sert ve boğazından gelen kalın sesiyle ''Rahatsız oldum,'' deyince nasıl bir tepki vermem gerektiğini bilemedim. Neyden rahatsız olmuştu? Az önce sormak istediğim şeyin cevabı mıydı bu?

Bir eli başımın arkasından saçlarımın arasına girmiş ensemle boynum arasında dururken diğeri bacağımda ve açılan açıklıkta, hatta fazlasıyla tehlikeli bir yakınlıkta bacağımın iç kısmında dolanıyordu.

Gözleri... Gözleri öyle güzeldi ki gözlerimi ondan çeksem bana yazık olurdu. Kendimi bu güzellikten mahrum etmem çok da ziyan olurdu.

Göz bebeklerinde kendimi görecek kadar yakınken ona, onun da bana aynı hayranlıkla baktığını resmen onun gözlerindeki gözlerimde görmüştüm. Bu bakışlar, bu yakınlık... Yanardık. Eğer bir az daha böyle durursak yanacaktık.

''Rahatsız olduğum avucunun sıcaklığını boynumda hissetmek değil...'' derken dudaklarının dudaklarıma temasına dayanamamış, kendimi tutamamış kısacık öpmüştüm dudaklarını. Dudaklarımı dudaklarına büyük bir yumuşaklıkla ve küçücük bir temasla bastırdıktan sonra aceleyle geri çekilmem de niyeydi? Sanki az önce birbirimizi yiyen biz değilmişiz gibi bundan utanıp geri çekilmiştim anında. Bu hareketime karşılık dudakları iki yandan da keyifle kıvrılırken küçük bir çocuğu yüreklendirmek ister gibi şefkatle ''Benim güzel bebeğim.'' deyip bacağımı okşamıştı hafifçe. Onu hızlıca ve küçücük de olsa öpmenin utancıyla yanarken dudaklarımı birbirine bastırmış diyeceği şeyi bekliyordum.

O, az önce kestiğim cümlesine ''Rahatsız olmam o elin sıcaklığını başka bir yerde hissedememekten oldu.'' diye devam ederken anlayamamıştım neden böyle dediğini. Herhangi bir ima aradım, yoktu. Şakasına rahatsız olduğunu söylediğini düşünmüştüm ama onu kanıtlayacak bir şeyler de yoktu sözlerinde.

Onu anlamadığımı görünce az önceki ciddiyetini kenara koyup ''Anlasan şaşardım zaten.'' dedi sitem ama en çok da alay barındırdığı sesiyle.

Anlamadığım için alay etmesi hiç hoşuma gitmemişti. Kollarındaki ellerimi alıp yukarı kıvrılan geceliğimi az da olsa indirmiş, onun bacağımdaki elini itelemiştim nazikçe. Küskünce ''Niye öyle dedin ki şimdi?'' dememe karşılık ise ''Anlamadıysan nasıl açıklayayım yavrum?'' deyip pişkince güldükten sonra benimle eğlendiğini belli ederek tek kaşını kaldırıp ''Uygulamalı mı anlatsam?'' dedi kendi kendine konuşur gibi.

O an onun edepsizliklerinden birine maruz kaldığımı hissettim. Omuzlarından iteleyerek onun geri gitmesine çabalarken bedenimi de aşağı bırakıp onun bedenine istemeden de olsa sürtünerek inmiştim tezgâhtan. Çünkü inat etmiş bir santim bile geri gitmemişti. Asabice ''Yavaş,'' diye uyarıp geri çekilirken ben de çirkefleşip ''Asıl sana yavaş be, Allah bilir ne pis şeyler düşündün de öyle söyledin.'' deyip çıkmıştım onunla tezgâhla arasından.

Ona bakmadan mutfaktan çıkmak için hareketlenirken ''Sen var ya... Baya baya sapıkmışsın he, yok sevişelim yok öpüşelim...'' diye söyleniyordum sesli sesli. Söylediklerim beni utandırırken onu asla utandırmıyor aksine keyiflendiriyordu. ''Yavrum yalnız odada çocuk uyuyor bunları başka yerde mi konuşsak?'' deyip arkamdan gelmiş beni kolunun altına almıştı ortadaki geniş salona çıkarken.

Alpay Emir'in şişkin siyah montunu ve onun üzerindeki iri kar tanelerini gördüm kenarda.

Onun kolunun altından çıkarken yanan yüzümü saklama gereği bile duymadım. Yaklaştığında belinden ittirmeye çalışırken ''Niye geldin ki sen?'' deyip homurdandım ama beni dinlemedi bile. Oturma odasına geçeceğim sırada buna izin vermemişti. Yine de ''Asıl soru, niye değil nasıl geldin?'' deyip huysuzlanırken cidden de savaşıyor gibiydik. Ya da beş yaşındaki çocuklar gibi itip kakıyorduk birbirimizi.

Onun tutuşundan uzaklaşmaya çalıştığımda ''Bi' uslu dur.'' deyip homurdanmış çektiği gibi ikimizin de koltuğa oturmasını sağlamıştı. Şu an sana sinirli olmasam gülerdim bu hallerimize. Alpay Emir biz ne yapıyoruz? Sırf Ezgi uyanmasın diye sesimi yükseltemezken ''Delirdin sen iyice, bıraksana beni.'' diye debelenmiştim ama asla ve asla dinlememiş bileğimi de bırakmamıştı.

''Dışarıda işim vardı baktım ablamlar bize gidiyormuş, sen de evde tekmişsin. Kaptım anahtarı...''

Onun kolunun altında, başım omuzuna yaslı otururken (onun zoruyla) yaptığı açıklamayla bu sefer gerçekten de ayrılmaya çalışmıştım ondan. Bu da başarısız olmuştu. Merakla ''Ne işin var bu saatte?'' diye sormam onu güldürürken ''İstersen gitmeyeyim.'' demişti soru sorar gibi.

Elbette öyle bir şey istemeyecektim. Sadece merak etmiştim nereye gideceğini. Bir de kimlerle olacağını işte. Gerçi söylese ne olacaktı ki? Sanki onun çevresindekileri tanıyormuşum gibi... Bu düşüncelerle anında keyfim kaçmıştı.

Düşen yüzümle durgunca ''Sana git ya da gitme diyecek biri miyim ben Alpay Emir?'' demiştim. O an yüzümü görmemişti ama sesimden anlamıştı durulduğumu. ''Nereye gideceğini, kimlerle olacağını merak ettiğim için sordum öyle birden,'' diye kendimi açıklarken sanki o da onu sormamı bekliyormuş gibi beni hiç bekletmeden konuştu. ''Seni almaya geliyordum aslında,'' dediği sırada eli dağınıkça toplu olan saçlarımdaydı. Zaten açıldı açılacak gibi duran saçımdaki tokayı çıkardı, saçlarım yüzüme döküldü. Bedenimi kolunun altından çıkarıp bedenini çevirerek bana bakmaya başladı. ''Beni almaya mı?'' diye ona merakla sorarken kaşlarım da hafiften kalkmıştı.

Sorumu onaylamak adına başını usulca hareket ettirip ''Evet,'' dedikten sonra merakımı giderecek sözlerini sarf etti. ''Birkaç arkadaşım var, onlarla arada toplanıyoruz öyle sohbet muhabbet.'' dediği sırada yüzümü huylandıran saçlarımı kulağımın arkasına yerleştirirken alnıma dokunmasından huylandığım için kırıştırmıştım alnımı. Bu hareketime gülse de bir şey demeyip devam etti. ''Hayatımdasın ve ben seni her şeye dâhil etmek istiyorum.'' dediği sırada hızlıca öptü yanağımdan ve ayağa kalktı.

Kalktıktan hemen sonra da ''Onlar da eşleriyle katılacaklar bu akşam, hepsiyle tanış istiyorum.'' dedi durgun bir sesle. Hemen sonrasında ise bir orman barındırdığı yeşil gözleri haylazlıkla parıldadı. ''Dikkatini çekerim, eşleri diyorum.'' dedi. Söylediği şeyin altını çizmek ister gibi vurgulayarak ''Sevgilileri değil, bak. Eşleri. İşte gördün mü evli olsaydık ben de derdim eşimle geliyorum diye. Ama ben ne dedim? Eşim diyemedim...''dedi büyük bir üzüntüyle. ''Biz de ancak şu güzel öpülesi dudaklardan çıkacak iki kelimeyi bekliyoruz.''

Ağzım, gözlerim açık izledim onun bu performansını.

Oyuncu olsaymışsın şovcu reis, ev mev çizerken harcama kendini buralarda.

29 yaşındaki Alpay Emir sevgilisiyle konuşmuyor, 9 yaşındaki Alpaycığım Emirciğim beni öğretmenine şikâyet ediyordu.

Söyledikleriyle ona oturduğum yerden alık alık bakarken o bana düz bir ifadeyle bakıyordu. Gülmedim, gülemedim. Onun yerine saf saf hangi iki kelimeyi beklediğini düşündüm. Düşünmem de yetmiyormuş gibi bir de sordum. ''Hangi iki kelimeyi bekliyorsun ki?'' Bir an bana evlenme teklifi ettiğini benden cevap beklediğini falan düşündüm.

Tövbe estağfurullah.

''Zor değil bebeğim. Bak iki kelime. Hadi ve evleniyoruz. Bunları diyeceksin ve ben de gidip gün alacağım.''

Daha çok tövbe estağfurullah.

''He bir de ben evlenme teklifi edeceğim?'' derken elimle kendimi göstermiş bana tepeden bakan Alpay Emir'e sorgu dolu gözlerle bakmıştım.

O ise beni hiç takmamış büyük bir rahatlıkla ''Ne teklifi Defne? Geçmedik mi biz o muhabbeti.'' demişti. Gelmiş miydik ki geçmiştik... Üstelik dün bir bugün iki biz daha yeni sevgiliydik. Sevgiliydik değil mi?

Artık bakışları daha çok bir an önce hareket etmemi ister gibiydi. ''Sen üzerini değiştir, ben de o sırada sizin videonuzu izleyeceğim.'' dedi konuyu kapamak ister gibi. Benim de işime gelirdi.

Ay biraz durabilir miyiz? Ben yetişemiyorum da...

''Ben de mi geleceğim yani şimdi seninle?''

Onun çevresiyle tanışacak olmak Alpay Emir'i daha iyi tanımama yardımcı olacakken onun beni hayatına dâhil etmek istemesi, arkadaşlarıyla tanıştırıp onlarla aynı ortamda olup onun davranışlarını gözlemleyecek olmak heyecanlandırmıştı.

Ben de ayaklanırken heyecanımı saçma bulmamış ya da gereksiz görmemişti. Elleri yanaklarımı bulurken dudaklarını bastırdı alnıma. ''Gözlerindeki parıltılar öyle güzel ki...'' deyip iç çekti. Sonrasındaysa ''Daha şimdiden beni hazırlanırken bekletme yavrum, hadi giyin çıkalım.'' deyip tüm güzel atmosferin içine etti.

Her şey iyi hoştu da, ne ben bir yere gitmek için hazırlanabilecektim burada ne de Ezgi'yi yalnız bırakabilecektik.

''Alpay Emir benim giyecek bir şeyim yok ki. Yani var da hava soğuktur şimdi yanımdaki elbise kısa. Hem Ezgi...'' dediğim sırada kaşlarını çatmış sorgulayıcı bir şekilde ''Elbise?'' demişti. ''Bugün sende pantolon yok muydu?'' Kapıda karşılaştığımızda üzerimdekileri diyordu da onlarla gidilir miydi Allah aşkına?

''Ay pantolon, kazakla mı geleceğim bir de?'' derken kullandığım suçlayıcı ton anında ortamı terk etmiş onun yerine istediğini yaptırmak isteyen küçük bir kız çocuğu oluvermişti. ''Eve uğrayıp hazırlansam mı hemencecik?'' Ellerimi çenemin altında toplayıp gözlerimi irileştirmediğim kalmıştı bir tek dediğimi kabul etmesi için.

Yapmaya çalıştığım şeyi anlamış, buna kanmamıştı. ''Güzelim, onlar şimdiye yoldadır. Hadi giy üzerini çıkalım biz de.'' demişti aksini istemeyen bir sesle. ''Zaten ne süsleneceksin Defne, altüstü oturup çay falan içeceğiz.''

Eşleri de gelecek demişti, bunu söylerken arkadaşlarının eşleri olarak mı söyledi yoksa genel olarak kız arkadaşları için mi böyle dedi bilmiyorum ama içimdeki o his hazırlanıp ilk defa görüşeceğim insanlar için güzel gözükmem gerektiğini fısıldıyordu. Yani sırf evlilik konusunu açmak için bile eşleri demiş olabilirdi. Güvenemedim pek...

Onun ayaklanmasındaki sebep bir an önce kalkıp gitmekken konu uzayınca ikimiz de ayakta kalmıştık. ''Madem böyle bir şey vardı, ne diye son dakika haber veriyorsun o zaman? İlk defa arkadaşlarınla tanışacağım ve ben pantolon kazakla mı geleceğim?'' diye ona söylenirken konuyu uzatmamı asla istemediğini gayet rahatça belli ediyordu duruşuyla.

Omuzlarımdan tuttuktan sonra beni kapıya doğru rahatça hareket ettirmiş sanki eşyalarımın nerede olduğunu biliyormuş gibi odadan çıkarmıştı. O sırada da ''Fıstık gibi hatunsun pijamayla bile gelsen en güzel sen olacağından sorun yok güzelim o yüzden hadi giyin. Nerede eşyaların?'' demişti salona geldiğimizde ellerini omuzlarımdan çekerken. ''Üstelik ne bu hazırlanma sevdası hazırlanacaksan bana hazırlanırsın.'' diye de eklemişti asabiyetle.

Beni güzel bulması zaten içimi eritirken bir de adam salak gibi ''Ya...'' diye mırıldanıp bunu belli etmiş ardından da olduğu yerde sakince duran Alpay Emir'i yolcu edecek o sözleri söylemiştim. ''Geleyim mi böyle?'' deyip üzerimdeki pijamayı ona gösterirken içtenlikle gülüyordum ama niyetim tamamen beni övmesi içindi.

Üzerimdeki uzun kollu kalın geceliğe bakarken söylediğimi tartıyormuş gibi önce açık yakasına ardından da kısacık bedenine bakarken kademe kademe çatılıyordu kaşları. İlk andan beri nefsiyle sınandığını görecek kadar tanımıştım onu. ''Kışın ortasında giyindiğin şeye bak,'' demişti büyük bir hoşnutsuzlukla. ''Bunu üretenin de üretip satanın da bu soğukta kısacık şeyi alıp giyineni de...'' diye devam ediyordu ki onun bu ciddi haline gülmeden edemedim. O kadar komik gözüküyordu ki edeceği küfre sinirlenemiyordum bile. Yani devamını o da getirmeyecekti, belliydi. Yine de sanki devam edecekmiş gibi davranıp devamına engel olmak için yanağına ıslak bir öpücük bırakıp susturmuştum onu.

Tavrımı belli ederek ''Cidden biber süreceğim ağzına.'' dedikten hemen sonra yandaki dolaptan poşeti almıştım. Ona bir şey demeden banyoya yöneldiğimde ''Ablamları arıyorum, gelirler birkaç dakikaya. Biz de çıkarız.'' demişti.

Böyle de onları satmış gibi olacaktım ama... Ne bileyim yani şu an Alpay Emir tarafım daha ağır basıyordu. Hem ne de olsa geri buraya dönecektim yarın da gün boyu beraber olacaktık.

Üzerimdekini çıkarıp siyah kot pantolonumu giydikten sonra siyaha yakın derecede koyu yeşil kazağı da başımdan geçirmiş elektriklenen saçlarımı da parmaklarımla ayırmaya çalışıp düzeltmeye çalışmıştım. Poşetin içindeki makyaj çantasını çıkarırken yine de böyle gitmek içime sinmiyordu ama çok da düşünmemeye çabalıyordum.

Yüzümü hafifçe renklendirirken onun videoyu izlemeyi aklına koymuş olması ve bunu da izlemeden çıkarmayacağını bilmek beni terletirken çok şükür ki telefon şifremi bilmiyordu. Gerçi bilse de bakmazdı ya, o yüzden içim gayet de rahattı.

Ben banyodan çıkarken o da Ezgi'nin odasından çıkıyordu. Onun yeğenine düşkün olması onun için elinden ne geliyorsa yapmaya çalışması ve bunu sanki göreviymiş gibi bilip asla atlamaması ona karşı duyduğum sevgiyi her gün katlıyordu.

Elimdeki poşeti yerine koyarken altta kalan ne olur ne olmaz diye yanıma aldığım cüzdanı da çıkarıp ''Hazırım.'' diye onu bilgilendirmiştim. Üzerimdekileri süzerken ''Döndüğümüzde buraya mı gelirsin yoksa eve mi? Ona göre anahtarı alalım, geç döneriz belki.'' demişti.

Tahminimce saat onu geçiyordu. Bunu kesinleştirmek istediğimde herhangi bir saate göz ucuyla bakabileceğim yakınlıkta olmayınca pek de durmadım üzerinde.

''Buraya dönerim, şimdi annemlerin laflarıyla uğraşmayayım hiç.''

Montumu asılı olduğu yerden indirirken o da öylece omzunu kapıya yaslamış Emel ablaların gelmesini bekliyordu.

Büyük bir sakinlikle ''Hiçbir şey demezler, merak etme.'' deyip benim de sakin olmamı isterken göz devirmek istedim onun bu hallerine. Sanki bizimkileri bilmiyormuş gibi...

Onun bu kadar rahat davranması iyiydi hoştu ama beni zora sokuyordu ve o bunun fakında bile değildi. Belki de farkındaydı ama umursamıyordu.

''Alpay Emir, bizimkileri bilmiyormuş gibi konuşup hareket ediyorsun,'' derken ona ayak uydurmuş ve içeri geçmeyip karşısında dikilerek beklemeye başlamıştım. ''Bırak bu saatte çıkmayı... Bir yerde olsak ve bu saate eve dönsek bile bir ton laf edeceklerdi. Üstelik şu an da direkt buradan gidiyorum, yani habersiz.'' Ona, bilmem anlatabildim mi, bakışları atarken zaten bildiği şeyleri söylediğimden ötürü hiçbir tepki vermedi.

''Yanında ben varım, hangi saatte nereye gitmek istersen de gideriz. Takma bunu kafana bu kadar.'' dedikten hemen sonra aralanan dudaklarımdan ses çıkarmama bile izin vermeden ''Oktay amcadan yana için rahat olsun benim yanımda olacağını da biliyor.'' dedi.

Şaşkınlık ve biraz da sitemle ''Bir de izin mi aldın?'' dediğimde o da aynı sitemle karşılık vermişti. ''Ne izin alacağım Defne, beraber çıkacağız dedim sadece.'' demişti. ''İlkte pek hoşnut olmadı ama bir şey de demedi.'' diye de açıklamasını yapmıştı. Daha çok dedi de ben sana demiyorum, demiş gibi hissetmiştim.

O kadar garip geliyordu ki bu durum. Birinin himayesi altında olmaya mahkûmmuşum gibi hissettiriyordu ve bu fazlasıyla canımı sıkıyordu. Memnuniyetsizce ''Babam sırf sana olan güveninden dolayı tek kelime etmiyor ve sen de bunu sonuna kadar kullanıyorsun.'' demiştim ama umursamamıştı bile. Bu durumdan fazlasıyla memnundu üstelik.

İkimizin de bildiği bu gerçeği dile getirmek hiçbir şeyi değiştirmedi.

Telefonu çaldı, arayanın kim olduğunu bilir gibi bakmadan yandaki tuşa basarak kapadı ve kapının yanındaki otomatiğe bastı. ''Hadi giy montunu çıkalım biz de.'' deyip kendi montunu giyinmek için hareketlendi.

Emel abla, anahtarını ona verdiği için büyük ihtimalle Ezgi uyuduğundan dolayı zile basamayacağını, kapıyı açması için önceden onu arayacağını söylemişti. Yani bence öyle olmalıydı.

Elimde tuttuğum montumu giyerken mutfaktan aldığım telefonumu ve cüzdanımı da ceplerime yerleştirmeye çalışıyordum. Emel ablalar yukarı geldiği sırada Alpay Emir beklemeden anahtarı da alıp aşağı indi. Onun bir başkasının yanında ki bu Elif oluyordu, rahatsızlık vermemek için oyalanmaması, bu kadar düşünceli olması beni sevindiriyordu. Çoğu şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünebiliyor olması açıkçası hayranlık uyandırıcıydı.

Elif'i bu halde yalnız bırakmak istemiyordum ama bu fırsat bir daha elime ne zaman geçerdi onu da kestiremiyordum. Elif az önceye göre daha iyiyken Emel abla Emir ile çıkacağımızdan ötürü de mutluydu üstelik. ''Benden sana izin, istediğin saatte gelebilirsin eve. Eğer olur da biz erkenden uyursak sana yatak hazırlarım ama Ezgi'nin yanında uyursan ve sabah uyandığında yanında seni görürse mutlu olur.'' demişti.

Ona olan minnetim gün geçtikçe artıyorken mutluluğumu, düşüncelerimi bu kadar önemsemesi beni fazlasıyla sevindiriyordu.

Merdivenlerden aheste aheste inerken düşündüğüm tek şey Alpay Emir'in aslında ne kadar kurnaz bir adam olduğuydu. Herkese karşı dik duruşu, gözü karalığı o kadar sınırsızdı ki olanları olacakları umursamıyor, gönlünce hareket ediyordu. Düğünde herkese duyurmak ister gibi beni ortaya çekip dans etmesi onun için yapılması gereken bir şeydi ama onun getirilerini de ben çekmiştim bu iki günde.

Eve geldiğimiz gecede annem de babam da bir şey demezken ilk akşam yemeğimizde konu bir şekilde buna gelmişti. Babam bu durumdan hiç hoşlanmadığını yüzüme bakmayarak belli ederken büyük ihtimalle Emir'e de gurur dolu bakışlarla bakacaktı beni sahiplenir gibi gözüktüğünden ötürü. Annem ise sürekli ona birilerinin gelip bizi sorduğunu aramızda resmi bir şey olmadığından ötürü de bir şey diyemediğini söyleyip laf etmişti. Neyse ki teyzem yanımda durmuş bu işleri aceleye getirmemek gerektiğini savunmuştu.

İkinci gün işten çıkıp eve geldiğim sırada ise kısa bir an markete uğrayıp ekmek almam, bu sırada da bir iki kişiyle karşılaşmam ve direkt evlilik sormaları son nokta olmuştu.

Alpay Emir o kadar zeki bir adamdı ki kendisi bana 'sen ne zaman istersen o zaman olur, ben bir tek senin lafını dinler bir tek senin lafınla hareket ederim' diyordu ama bu yolda benim düşüncemi hızlandıracak, bir an önce bu yola çıkmamızı gerektirecek tüm hareketleri yapmaktan da geri çekilmiyordu.

Kısaca kendi acele etmiyordu ama bizi bu yola sokacak her şeyi aceleye getirip benim bir an önce rıza göstermemi bekliyordu.

Apartmandan sessizce çıktığım an lapa lapa yağmaya devam eden karın altında kalmamak adına hızlıca çalışır vaziyetteki arabaya binerken onun telefonla konuştuğunu ve bu konuşmanın hiç de hoşuna gitmediği bir konu üzerine olduğunu anlamak güç değildi.

Emniyet kemerimi taktığım sırada o da sıkıntıyla uzun bir nefes vermiş, ''Tamam, ayarlamaya çalışırım.'' demişti. Yanına yerleştiğim halde ilerlemedi. Konuşma sona ererken telefonunu bıkkınlıkla aramıza koyup arabayı hareketlendirdi.

Az önce onun yaptıklarından ve onların getirilerinden ötürü atar yapacakken bu konuşma yüzünden bu da ertelenecekti sanırım.

''Kötü bir şey yok değil mi? Ne oldu?'' diye sorduktan sonra ona dönmüştüm oturduğum yerde. Yüzündeki sıkıntılı ifade pek de hoş bir haber almadığının göstergesiydi.

Soruma cevap vermeden önce telefonunu tekrardan aldı ama o an daha işlek bir yola çıktık ve kilidini açtığı telefonunun ekranına bile bakamadı. Kar da kısa sürede fazlasıyla her yere yer etmişken tüm sürücüler dikkatle ilerliyordu. Telefonunu bana uzatıp ''Bana son gelen maili birkaç kişiye iletmeni isteyeceğim.'' dedi.

Elinden telefonu aldığımda ekran fotoğrafında kendimi görmeyi beklemiştim sanırım. Çünkü azıcık, mini minnacık, ufacık üzülmüştüm. Telefonun kendi arka planlarından biri vardı. ''E hani benim fotoğrafım?'' deyip ağzından laf almaya çalıştığımda güldü bu tepkime. ''Gün içinde telefona her baktığımda dalıp gideyim, tüm işlerim de aksasın mı istiyorsun?'' dedi güldüğünü belli eden sesiyle. Dikkati bende gözleri yoldaydı.

''Yani, öyle değil de... İşteyken falan özlemiyor musun sen beni? Bakıp bakıp hasret giderirdin işte.'' dedim birazcık şımarıkça. Sanırım onun benim hakkımdaki düşüncelerini duymak hoşuma gidiyordu.

Adam aynılarını sana sorsa verecek cevabın yok. Sus, Defne.

Kısa bir an bakışlarını bana çevirip ''İşteyken seni sürekli görüyorum zaten, yavrum. Hadi oyalanma.'' deyip ona soru sorma hakkımı elimden aldı. ''Bekliyor adamlar, oluşturulmuş bir liste var oradan ilk üç kişiye bir de...'' deyip hatırlayamadığından ötürü biraz düşündü ve iki isim söyleyip onlara göndermemi istedi.

Sonradan eklediği birkaç talimatla daha istediklerini yaparken ''Bu arada...'' diyerek ona bakmamı sağladı. ''Ocağın ikinci haftası gideceğim,'' dedi bu durumdan pek de memnun olmamış bir şekilde. Kulağıma ilk ilişen şey ise gidecek olduğuydu. Nereye, ne zaman, nasıl... Bunlar en son akla gelen şeylerdi benim için. Gideceğim demesi bile yetmişti yüzümün düşmesine. İş için bir yerlere gideceğini elbette anlamıştım ama nereye? Ondan pek farkım kalmadan keyifsizce ''Nereye gideceksin?'' demiştim ama cevabı da biliyordum aslında.

Şehir dışı, yurt dışı sürekli olmasa da bir yerlere gidiyordu hep ama onunla birlikteliğimizden sonra hiç ayrı kalmamıştık ve bu durum biraz canımı sıkmıştı. Her şey aynıydı aslında. Her şey aynıydı ama aklın fikrin birinde olunca önceliğin değişince gözüne de hiçbir şey aynı, olayın aslı gibi gelmiyordu.

Onu aylarca hiç görmeden geçirdiğim birçok zamanım oldu. O zaman o günler nasıl geçtiyse yine bir şekilde geçecekti ama bana hiç geçmeyecek gibiydi. Sahi nasıl geçmişti onca zaman?

Benim sorgu dolu sesime tamamen zıt bir şekilde kestirip atar gibi ''Almanya.'' dedi. Konuyu uzatmak istemiyordu büyük ihtimalle. ''Çok değil, iki hafta ya sürer ya sürmez. Dönerim hemen.''

Sanki bu konu hakkında konuşmasak hiç olmayacakmış gibi düşünüp ben de uzatmamış az önce istediği şeyi yapmıştım. Son istediği mesajı da birine gönderdiğimde ''Gönderdim.'' dedikten sonra ekranı kapatacaktım ki az önce mail gönderdiğim birinden onay ve cevap geldi. Bildirim panelindeki isme bakıp ''Tuncay Özcan'dan cevap geldi.'' dedim.

Alpay Emir ''Sağ ol güzelim.'' dedikten sonra yüzüne sinsi bir gülüş kondurmuş ''Hazır telefon elindeyken videoları da atsana.'' demişti benim dediklerimi umursamadan. Bu da takmıştı videolara he. Yüzsüz müydü de sürekli sürekli dile getiriyordu? Bunu demesiyle hemen ardından da az önce cevap attığını söylediğim kişinin araması görüntülendi ekranda.

Ekranı ona doğru çevirdiğimde ''Açıp hoparlöre verirsen iyi olur.'' dedi ana yola geçip şerit değiştirirken. Telefonu açtım, telefon tutucuya takmaya çalıştım ve arabanın içi birden büyük bir gürültüyle doldu.

Karşı taraf artık nerede konuşuyordu bilmiyordum ama tek olmadığı, tek olsa bile büyük bir kargaşanın içinde olduğu bariz belliydi. Daha çok aynı anda konuşan ya da yüksek sesli şarkının olduğu büyük bir ses kirliliğinin ortasında gibiydi.

Etrafındaki sesi bastırmak ister gibi gür bir sesle ''Nerede kaldın be oğlum?'' diyen adamla ikimiz de yüzümüzü buruşturmuştuk. Alpay Emir ''Kulağım sikildi,'' diye homurdandıktan hemen sonra ''Az kıs o sesini.'' diye uyardı karşısındakini kabaca. ''Yoldayız, iki dakika bekle. Ölmezsin.'' diye de ekledi asabi bir sesle.

''Yok, kardeşim. Derdim beklemek değil... Eğer daha vaktim varsa ona göre odaya çıkacağım. Bir hatun var, of...''

Ağzım bir karış açılmış, ateş saçan gözlerim yanımdaki adamı yakmak ister gibi cayır cayır yanarken Alpay Emir'e dönmüştüm şok içinde. O ise hoparlörde olduğunu söylememenin pişmanlığını yaşıyor, hem vızır vızır ilerleyen trafiğe hâkim olmaya çalışıyordu hem de telefonu alıp kulağına koymaya çalışıyordu. ''Ne midesiz adamsın lan sen.'' diye sertçe söylendikten sonra göz ucuyla beni süzmüş ''Evet, Defne de yanımda.'' demişti. Biraz bekledi ve ''Hayır, orası değil. İki sokak arkasında gittiğimiz kafe var oraya geçeceğiz.'' dedi.

Karşı tarafın ne dediğini duyamazken az önce duyduğum şeylerden ötürü Tuncay denen adamdan daha şimdiden nefret etmeye başlamıştım. Yani arkadaş çevren bunlarla doluysa... Şimdiden bileyim, Alpay Emir.

''Beş on dakikaya gelmiş oluruz.'' dedikten sonra karşıyı dinledi. Bana baktı. Söyleyeceği şeyde kararsız kaldı ve en sonunda dayanamayıp o iğrenç imayı yaptı. ''Gerçi bu süre sana çok bile, sen çoktan işini görmüş olursun.''

Ona iğrenerek bakarken göz göze geldik ve o da yaptığı şeyi yeni fark ediyormuş gibi karşı tarafa sövüp kapattı. ''Cidden mi? Yani aranızdaki muhabbet bunlardan mı ibaret?''

Ara sokağa girdiği sırada kendini açıklamaya çalışmıştı. Neymiş, kendisi böyle bir şey demezmiş de o kaşınmış. Arkadaşına da bu konuda hakaret etmezsin yani. Kısa bir süre düz yolda ilerledi. Cadde üzerinde birçok restoran, kafe ve mağazalar varken buraya daha önce pek gelmemiştim. Kalabalıktan hoşlanmayan minnoş ruhum buralara pek uygun değildi.

Arabayı yol kenarına park ederken bense Alpay Emir'e az önceki kısa konuşmadan ötürü yüz vermiyordum ama o bunu sorun bile etmiyordu çünkü az önceden beri arkadaşının öyle biri olmadığını savunuyordu.

Arabadan inip onun yanına ilerlerken üzerindeki montun yakasını düzeltti. Dikkati üzerimdeyken ''Eğer ortamdan hoşlanmazsan sorun değil, erkenden kalkarız.'' demişti. İmayla ''Az önceki olaydan sonra pek de emin olamıyorum, sevgilim. Üzgünüm.'' demiş ve yanından onu beklemeden geçmişken ağzının içinden bir şeyler söylediğini duymuştum ama anlayamamıştım.

Onun büyük adımları anında beni yakalarken ''Dedim ya güzelim. Normalde öyle biri değil, büyük ihtimalle pislikliğine yaptı.'' diyerek kendini açıklamaya çalıştı. Omzumun üzerinden bakıp 'Bir daha düşün istersen.' bakışları atmam ona yeterli olmuştu.

Durduğumuz yerdeki tek kafeye ilerlerken beni durdurmuyor olması doğru yolda olduğumun kanıtıydı. İçeri geçmiş yan yana yürürken elimi kavradı birden. Onun bu hareketine bir şey demezken içeri girdiğimiz an bende bir heyecan başladı. Nasıl insanlardı, Alpay Emir'in ne kadar yakınlarıydı, beni beğenirler miydi, anlaşır mıydık..? Birçok soru uçuştu durdu.

Oturma alanına giriş yaparken sarı renkli ışıklandırmalarla aydınlatılan geniş mekâna girdiğimizde hafif bir uğultudan başka ses yoktu. Yani kargaşa yaratacak bir ses yoktu. Sadece arkada hafif bir ezgi vardı.

''Sıkma elimi, tamam maşallahın var. Anladım.''

Alpay Emir'in sözleriyle telaşlı gözlerimi incelediğim yerden çekmiş ona bakmıştım. Elini mi sıkıyordum?

Sorgu dolu bakışlarla ''Niye heyecanlandın bu kadar?'' derken bunu ona yansıttığımı bile bilmiyordum. Ona açıklamak yerine ''Değilim.'' demiştim sadece. O da üzerinde durmadı, duramadı. Çünkü birkaç kişinin oturduğu masadan sarı saçlı bir kadın bize doğru elini kaldırdı ve genişçe gülümsedi. Alpay Emir de o masaya doğru hareketlenince anne zoruyla misafirliğe götürülen çocuk gibi utandım, kızardım. Herhangi yanlış anlaşılmaya mahal vermemek adına dudaklarıma yalandan da olsa bir tebessüm kondurdum ve ona ayak uydurdum. Aynalı duvar kenarında birleştirilmiş ve dikdörtgen oluşturulmuş üç kare masada altı kişi oturuyordu.

Avuç içlerim terlemeye başlarken kendimi kurt sürüsü arasında savunmasız kalmış kuzu gibi hissetmiştim. Oysa o kurtlardan birinin de elini tutuyordum. Dosta güven, düşmana korku veren bu adam sevgilisine şu an hiçbirini veremiyordu. Üstelik buraya getiren de oydu.

Senin yine topluluğa katılma fobin başladı, saçmalayıp duruyorsun. Az sus.

Masaya iyice yaklaştığımızda diğer gözler de üzerimize çevrilmişken bir de utanmadan bana bakmaları iyice germişti beni.

Saçma bir harekette bulunmamak adına kendimi sakin olmak için sürekli telkin ediyor tedbiri de elden bırakmıyordum. Yani Emir'i.

Ha ha ha.

Az önce bize el sallayarak burada olduklarını belli eden sarışın genç kadında dikkatimi çeken ilk şey çakma sarışın olmasıydı. Az önceki gülümsemesiyle aynı şekilde bizi karşılarken sahte bir sitemle de ''Sonunda beklenen çiftimiz de gelebildi.'' demişti. Bakışları benim üzerime tutunduğundaysa aynı ses tonundan sitemi sildi ve ''Gözümüz yollarda kaldı.'' diye ekledi.

Yüzümdeki sahte tebessüm silinip gerçeğe dönüşürken masadakiler de bize bakıyordu. Onlar için her şey normalken ben fazlasıyla geriliyordum. Bu da sanırım biraz kasıntı durmama sebep oluyordu.

Yan yana duran büyük ve kafenin düzenine uyan koyu mavi, rahat olduğu buradan bile anlaşılan iki boş sandalyeye yerleşmeden önce diğerleri de nerede kaldınız derken bazıları da abartmayın, diye uyarıyordu onları. Üzerimizdeki montları çıkardığımız süreçte Alpay Emir'in telefonu çalınca başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sakın, sakın o telefonu açmak için beni burada yalnız bırakma bakışları atarken bunu hissetmiş gibi bana bakıp göz kırpmış masadakilere dönmüştü telefonunu susturduktan sonra.

İkimiz de yerimize yerleşirken ilk selamlaşma arada kaynamış, merhabalar havada uçuşmuştu. Bize el sallayan çakma sarışın sanırım aralarındaki en çok konuşan ya da en heyecanını gizleyemeyendi. Tam karşımda oturduğundan dolayı da onun göz hapsindeydim. Elini uzatıp daha samimi bir merhabalaşma yaşatıp ''Hoş geldin Defne, ben Güliz.'' deyip geri çekilmiş sırtını arkasına yaslamıştı. Ona bir şey dememe izin vermeden Alpay Emir'e dönmüş ''Alpay'la aynı şirketteyiz.'' diye açıkladıktan sonra da sanki unutmuş gibi yanındaki adama dönüp ''Eşim Ferit de bizimle aynı şirkette ama o bizim gibi mühendis değil. Yani bizimle aynı bölümde değil.'' demişti.

Onun bu heyecanı benim heyecanımı unuttururken Güliz'in haricinde masada Çağatay'ı da görmek, yani en azından tanıdık görmek daha da rahatlatmıştı. Kısa sürede Ferit ve Güliz'in iki yıl gibi kısa bir süredir evli olduklarını, şirkette tanıştıklarını öğrenirken Güliz'in diğer yanında tam da Alpay Emir'in karşısında kalan az önceki adama nefretle bakmamak için zor tutuyordum kendimi. Kendisi şu az önce telefondaki adam oluyordu da.

Üçlü masanın ortasında otururken sol karşı çaprazımda Tuncay, karşımda Güliz ve onun yanında yani benim sağ çaprazımda eşi Ferit oturuyordu. Bu üçlü Emir ile iş yerinden tanışırken masanın solundaki başında Emir'in üniversiteden arkadaşı Çağatay, onun tam karşısında, masanın diğer ucunda, yanımdaki kıvırcık saçlı Burcu'nun eşi Cenk oturuyordu.

İsimleri aklımda tutmak benim için bir hayli zorken bir de yeni tanışmaktan ötürü iyice uçup gidiyordu sürekli. İsim öğrenme ve merhabalaşma faslı biterken Tuncay'ın da bana mahcup bakışlar attığını hissedebiliyordum. Bizi bekleyip sipariş vermemelerine üzülsem de bunu onlar sorun etmemiş herkes isteklerini gelen garsona sıralayıp konuşmaya devam etmişti.

Üzerimdeki o ilk anın verdiği korkunun olmamasının sebebi bu iki güzel kadının da beni sanki yıllarca tanıyorlarmış gibi kabullenmeleriydi.

Ben herkesin ortak noktasını merak ederken Alpay Emir kısa bir an bunu merak ettiğimi bilirmiş gibi konuşmaya ara vermiş beni bilgilendirmişti. Cenk, yani Burcu'nun eşinin aslında Çağatay'ın arkadaşı olduğunu bu takımın da halı saha için bir araya gelince tanıştığını söylemişti. Üstelik kaşla göz arası Burcu ile Cenk'in evli olduklarını hatta küçük bir bebeklerinin de olduğunu söylemişti. Bu bilgiyi o vermese zaten öğrenecektim elbet ama onun önceden söylemesi tamamen kendi işine geldiğindendi. 'Tamam. Alpay Emir. Korkma. Evleneceğim seninle.' diye bağırmak istiyordum yüzüne yüzüne.

Siparişler gelip servis edilirken önümdeki kahveyi kavramıştım ki sağımdaki kadın biraz da çekinerek ne iş yaptığımı, nelerle uğraştığımı sormuştu.

Dudaklarımla buluşmak için can atan kahve geri yerini bulurken içtenlikle gülümseyip ''Diyetisyenim, şimdilik bir hastanede çalışıyorum.'' dedim. Güliz anında atılıp ''Üstelik bizim anlaştığımız hastanede, biliyor musun?'' demişti Burcu'ya büyük bir heyecanla. Onun bunu biliyor olması beni daha önce tanıdığı anlamına geliyordu demek. Alpay Emir herhangi bir konuşma anında mı bahsetmişti yoksa gelmeden önce ona hakkımda sorular mı sormuştu, merak etmiştim. Tekrar bana döndü ve ''Yani ben artık her yolum düştüğünde çalarım kapını.'' dedi.

İnsanlarla anında samimiyet kuramazdım ama onun bu tavrında öyle büyük bir sıcaklık yatıyordu ki hiçbir kötü enerji almıyordum. ''Tabi, her zaman beklerim.'' dedikten hemen sonra belki bu dediğimi yanlış anlar diye telaşla ''Yani, bir kahve için... Öyle danışmanlık bir durum için söylemedim. Kilo alıp vermeye ihtiyacın varmış gibi durmuyorsun.'' dedim ve bu telaşım onu da Burcu'yu da güldürmüştü.

Bu ilk tanışmadan ötürü beylerle daha mesafeli dururken Çağatay içtenlikle nasıl olduğumu sormuş cevabını aldıktan sonra da diğerleriyle konuşmaya devam etmişti.

Alpay Emir sürekli ilgisini üzerimde tutup yalnız olmadığımı belli etmek ister gibi de elimi tutup bacağına sabitlemişken Güliz de Burcu ile nasıl tanıştıklarını anlatıyordu.

''Ya nişanlıyız o zamanlar işler yoğun zaten, Alpay'dan biliyorsundur zaten. İş çıkışı beraber bir şeyler yapacağız sanıyorum Ferit ile bir baktım beni halı sahaya getirmiş. Hayatım niye buradayız diyorum, maç var sen de şans getirirsin falan diyor ama yalan yani belli.'' derken eşi birden Alpaylarla konuşmayı kesmiş ona dönüp ''Yok öyle bir şey.'' dedikten sonra da bana dönüp ''Gerçekten o niyetle götürmüştüm yani.'' diye açıklama yapmıştı.

Tuncay ''Git işine, sanki bilmiyoruz seni.'' deyip olayı kızıştırırken ben sadece onların atışmalarını izliyordum. Burcu ise bu duruma gülüp ''O yine iyi en azından Cenk gibi yapıp da seni işi için ortada bırakmadı.'' derken bana dönmüş eşinin yaptıklarını anlatmıştı. ''Düğün alışverişindeyiz, çarşıda dolanıyoruz kapkaç oldu. Adam onlarla ilgileneceğim diye bıraktı beni çarşının ortasında bindi arabaya emniyete gitti.''

Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken masadaki herkes bu olayı bilir gibi gülmeye başlamıştı. Laf arasında da Cenk'in polis memuru olduğunu söylemişlerdi böylelikle olayı anlamıştım. ''Ya bir de bir saat bekledim onu aptal gibi, gelecek diye. Sonra arayıp diyor ki 'ben sen de arabalardan birine binip geldin sandım nereden bileyim beni beklediğini.' Elimde yeni aldığımız kına tepsisiyle yolun ortasına ağlayacaktım resmen. ''

Dayanamayıp ben de gülerken bu sefer kendini savunmaya çalışan Cenk olmuştu. ''Yahu yok,'' deyip ağır abi edasıyla bana dönmüş ''Yenge valla yok öyle bir şey, şakasına demiştim ben onu.'' demişti. Koca koca adamların yavru kediye dönüşmesini keyifle izlerken Alpay Emir kolunu arkamdaki sırt yerine koyup kulağıma yaklaşmış ''Bak gördün mü? Evli olsaydık bizim de böyle anılarımız olurdu.'' demişti sahte bir üzgünlükle. Yani umarım o üzgünlük sahtedir. Onun bu hallerine göz devirmemek için zor dururken eminim ki bizim anlatacağımız şeyler daha çoktu.

Onu duymazlıktan gelirken konu bir şekilde dağılmıştı. Garip bir şekilde bu masada ilk defa oturuyormuşum gibi de hissetmemiştim. O ilk buluşma soruları ya da samimiyetsizliği yoktu ortada. Sanki onlar beni hep tanıyormuş gibi yaklaşırken ben de kendimi hemencecik buraya ait hissetmiştim.

Burcu'nun masada duran telefonu çalmaya başlarken Alpay Emir de Çağatay ile bir şeyler konuşuyordu. Kulağıma ulaşan Elif ismiyle onun hakkında konuştuklarını anlarken Burcu da keyifsizce açtığı telefonda her kim varsa ona ''Tamam, geliyoruz şimdi.'' deyip eşine dönmüştü.

Annesine bıraktığı bebeğinin huysuzlandığını daha fazla kalamayacaklarını söylerken henüz bir saat bile olmamıştı beraberce oturalı. Burcu bana dönüp başka bir zaman bir arada olmamızı söylerken kalkıyordu yerinden. Onlar ayaklandığı sırada Güliz ise Alpay Emir'e imalı imalı bakıp ''Görüşürüz herhalde sık sık değil mi?'' demişti. Ona değil de bana mı sorsaydın acaba? Alpay Emir ise gülmüş ''İnşallah.'' demişti sadece. Aralarında belli ki bir muhabbet vardı çünkü anlamamıştım ne için böyle dediklerini.

Zaman geçiyor biz konuşuyorken Güliz fazlasıyla konuşsa da onu dinlemekten yorulmamıştım. Biz ikimiz yan yana oturmaya başlamışken erkekler de kendi aralarında konuşuyordu. Birbirimizle ilgilenmeyecek kadar dalmıştık yani sohbete.

Bir film hakkında konuşurken birden bire ''Defne, öyle çok yakışmışsınız ki birbirinize birlikteliğinize tekrardan çok sevindiğimi bilmeni istiyorum.'' deyince önce bir duraksamıştım ama toparlandıktan sonra genişçe sırıtmış onun heyecanının yansıması olarak sadece teşekkür edebilmiştim. Bir süre de daha gündelik şeylerden konuşurken resmen dalmış gitmiş gibiydim.

Artık kalkalım muhabbeti olunca biz masadakilerden erken kalkmış böylelikle de Alpay Emir'e göre bir arada kalabilecektik.

Daha sonra tekrar görüşelim, bir arada bir şeyler yapalım ve tanıştığıma memnun oldum lafları ortamızda kalabalık yaparken sonunda arabaya geçmiş eve doğru yol almıştık.

Alpay Emir ilgiyle ''Sıkılmadın değil mi? Kalabalık ortamlardan hoşlanmadığını biliyorum ama...'' derken onun lafını kesmiş yüzümdeki gülümsemeyle ''Saçmalama, çok mutlu oldum. Ayrıca senin etrafındaki insanları tanımak güzel oldu benim için.'' dediğimde kucağımdaki elimi aldı dudaklarını bastırdı avucuma.

Yavaş yavaş yolda ilerlerken ''Güliz fazla konuşur ama kafa yormaz, anlaştınız gibi.'' deyip sorar gibi bana dönüp bakınca ona katıldığımı söyledim. Evet, biraz fazla konuşuyordu ama en azından boş konuşmuyor ya da insanı yormuyordu. Üstelik her gün bir aradalarsa Allah yardımcıları olsundu yani.

''Şu videoyu da at artık, sürekli konuyu kapamaya çalışıyorsun ama ben o videoyu izlemeden bırakmam bugün seni.''

Şarjım yok desem?

Bıkkınlıkla nefesimi vermiş ''Alpay Emir... O kadar çirkiniz ki... Yani izledikten sonra şu kapıyı açıp beni dışarı atmayacağına emin olamıyorum.'' demiştim ciddiyetle.

Yüzümüzdeki alakasız makyaj, taktığımız güneş gözlükleri, Ezgi'nin renkli tahta boncuklardan olan bileklik ve kolyeleri... Benim kafayı bulmuş gibi manasız hareketlerim...

Hepsi büyük bir utanç kaynağıydı.

Ana yoldan ara yollardan birine saptı ve hiç beklemeden arabayı yol kenarına park etti. Saat gece yarısını geçerken gece bire yaklaşıyordu ama onun derdi Allah bilir neydi?

''Niye durduk?'' diye anlamsız bir soru sorarken ''Hadi,'' dedi videoyu izlemek için aynı tepkisini korurken.

Ofladığım sırada ''Oflama bana, hadi.'' diye diretmişti. Şimdi sana bir oflayacaktım...

Telefonumu çıkardım yavaş yavaş, zaman geçmedi. Kilidini açtım, zaman geçmedi. Galeriye girdim, zaman geçmedi. Ama Alpay Emir'in sabrı aramızdan hızlıca geçip gitti.

Aldı telefonumu elimden ekrandaki bir sürü videoyu gördü rastgele birini açtı ve arabada Çelik-Ateşteyim şarkısı yankılandı. Ezgi kaydı başlattı ve ekrandan koca yanaklarını çekip yanıma geldi bense o sırada saçlarımı ellerime dolayıp başımın üzerinde tutuyorken Emel abaya bir şeyler anlatıyordum. Ezgi bacağıma dokunuyor ben de kameraya dönüyorum ve Alpay Emir makyajımı görüp ''Siktir'' dedi. Dudaklarımı birbirine bastırmış onun tepkilerini izlerken o da gözlerini kırpmadan videoyu izliyordu.

Şarkının sözleri başlayınca beni bir gülme tutuyor ve Ezgi ile dans etmeye başlıyoruz. Bildiğimiz tüm hareketleri yaparken telefon koyduğumuz yerden kayıyor ben gidip düzeltiyorum o sırada nakarat kısmı çalıyor, ateşteyim, ateşte, ateşte diye. Telefonu eğilip sabitlemeye çalıştığımda istemeden önüm açılıyor ve Alpay Emir ''Amına koyayım asıl ateşte olan benim, ''deyip dehşet içinde kısa bir an bana dönüyor ve sonra tekrar videoyu izlemeye devam ediyor. Onun bu haline sinirlenip utanmak yerine güldüm ve telefonu elinden almaya çalıştım. ''Ya aça aça gidip hangisini açtın ver şunu.'' derken elini benden uzağa kaldırmış ''Biz bunları anca burada görüyoruz anasını satayım.'' demişti ciddiyetle. ''Alpay Emir saçmalama ver şu telefonu.'' deyip ona doğru eğildiğimde bu sefer gülen o oldu. ''O ruj şimdi zor siliniyordur'' demişti. ''Sen sür ben silerim,'' deyip telefonu diğer eline aldığında resmen çırpınıyordum arabada.

''Ayrıca...'' deyip durmamı sağladı telefonu kenara koyup beni kucağına çekti birden. Ona birden çektiğinden dolayı söylenirken resmen oynuyordu benimle. ''İstersen biz de çekeriz şu kliplerden'' demişti sırıtarak. ''Ama sonu nasıl biter bilmem demişti'' imayla. Yanağına hafifçe tokat atar gibi vurup kucağından kalkarken ''Sen cidden çok değiştin bak'' deyip ona kızıyordum. Yani içimdeki diğer Defne de konuyu kapatma, konuşun teklif belki hoşuna gider, deyip duruyordu.

Yerime geçtiğimde ona söylenirken daha düzgün bir video açmış Ezgi ile zıplaya zıplaya dans edişimizi izlemişti. Bir de bağıra bağıra şarkı söylediğimizi.

Neyse ki yol boyu onun laflarına kulak kapatmaya çalışmış eve gitmemizi dört gözle beklemiştim. Daha da geç olmadan yola koyulup mahalleye geldiğimizde Emel ablaların evinin önünde durmuştu ama lambalar yanmıyordu saatte biri geçiyordu zaten. Yaptığı sapıklıktan ötürü ona soğuk soğuk ''İyi geceler,'' deyip arabadan inecektim ki tuttu bileğimi. Kendine çekip yanağıma bastırdı dudaklarını çünkü ona dönmemiştim.

''Kaç sen kaç, tamam çekmeyiz klip falan'' demişti eğlenen bir sesle.

Onu orada bırakıp hızla içeri geçerken sessiz olmaya çalışmış karanlık koridorlarda telefonumun ışığıyla Ezgi'nin odasına ulaşmıştım.

Üzerimi değiştirip yüzümdeki makyajı üstünkörü temizlerken ses çıkarmamaya özen gösteriyordum. Onun yanına kıvrılırken ilkte dönmüş durmuş olsa da en sonunda sanırım beni Emel abla sanıp başını göğüslerime yasladıktan sonra uyumuştu. Ben de yorgunluk ve yüzümdeki gülümsemeyle dalmıştım zaten.

...

Yumuşaklığıyla beni sarmalayan ve derin uykunun içine hapseden yatak birden sarsılınca uyku sersemliğiyle deprem oluyor sanmış olduğum yerden telaşla kalkmıştım. Daha doğrusu kalkmaya çalışmıştım. Başımı pembe renkteki ve üzerinde prenses tacı olan yastıktan kaldırmamla boynuma dolanan küçük kollar nefesimi kesmiş bu yetmiyormuş gibi bir de bedeni üzerime çıkıp beni yatağa geri itmişti.

Ezgi'nin kuş yuvasını andıran saçları yüzümü gıdıklarken yüksek sesiyle ''Günaydın.'' demiş kulaklarıma da içtenlikle selam vermişti. ''Sen benlen mi yattın?'' Öyle mutlu söylemişti ki bunu erken uyanmaktan ötürü asabi olacakken bunu gerçekleştirememiştim bile. Beline dolanan kollarım onu bedenime sabitlerken küçük dudakları da yanağıma kapanmıştı. Nefes alabilmek için parmaklarımı onun belinde dolandırmış onun kıkır kıkır gülmesine neden olmuştum. Böylece azıcık da olsa kollarını gevşetmişti. ''Seninle yattım küçük cadı. Ama üstümden kalkmazsan bir daha yatamayacağız.'' Sözlerimle hemen kollarını gevşetmiş tekrardan yatakta ayağa kalkıp hafifçe zıplamaya başlamıştı.

Burnuma güzel kokular gelirken kapalı kapının ardından da Emel ablanın sesi geliyordu. Ne dediğin tam olarak anlayamasam bile uyanıp mutfakta bir şeylerle uğraştıklarını anlayabiliyordum. ''Defne ben seni çok seviyorum.'' deyip zıplarken birden karnımın üzerine atlayınca kızgınca söylenmiştim ama dinlememişti bile beni. ''Ben seni hiç sevmiyorum ama.'' diye içimden söylensem de onun bedenini altıma almış hiç acımadan gıdıklamaya başlamıştım. Çığlıklarımız bu küçük odayı doldururken odanın kapısı açılmış önündeki mutfak önlüğüne elini kurulayan Emel abla ''Biz uyanmasınlar diye sessiz sessiz iş yapalım, hanımefendiler yatak keyfi yapsın.'' diye söylendi kızgınlıkla.

Uyku sersemliğiyle bu kızgınlığın gerçek mi yoksa sahte mi olduğunu anlayamazken Ezgi de ben de süt dökmüş kedi gibi asmıştık suratımızı. ''Saçınızın başınızın haline bakın.'' diye devam ettiğinde Ezgi ile dalga geçerken cidden de kendimden habersiz olduğum geldi aklıma. Üstelik dün gece makyajımı bile doğru düzgün çıkarmamıştım.

Ezgi, Emel ablanın söylediklerini ciddiye alıp ''Ama anne,'' diye mırıldanırken ben de ''Kıskanma kız, yemedim kızını.'' diye şirinlik yapıp geri uzanmıştım yatağa. Ezgi de üzüm üzüme baka baka kararır lafındaki minnak taze dal yeşil renkteki üzüm olup yanıma kıvrılırken yanağıma öpücük kondurmuştu. Onun bu kadar sevgi dolu olması beni keyiflendirirken ben de onu öpmüştüm hızlıca. Uykum vardı valla yatsa mıydık?

Şok içinde ''Şunlara bak.'' deyip cık cıklamış ''Bir de yüzsüzler... Kızım kalksanıza!'' diye de söylenmişti daha yüksek sesle.

''Abla, valla bak çok uykum var. Birkaç dakikacık daha yatalım. Söz geliriz.'' deyip üzerimize pikeyi çekerken Ezgi de beni kaldıran o değilmiş gibi ''Evet anne, uykumuz var bizim.'' demiş bana dönüp ''Uyuyacağız yine değil mi?'' demişti.

Ben seni nasıl oldu da bu güne dek yemedim Ezgi?

''Hıhım.'' deyip onu kollarımın arasına alırken Emel abla hâlâ kapının orada dikiliyor bize koca koca gözlerle bakıyordu. ''Kalkıp yardım etsenize.'' diye uyarırken bizi aklına gelmiş gibi ''Elif'e ayıp olacak bak.'' demişti daha kısık sesle. Normalde olsa ne biz onun söylediklerini takar kalkardık ne de o bizim yatak keyfimizi bozardı ama cidden Elif'e ayıp olacaktı. Oflayıp ''Tamam, kalkıyoruz şimdi.'' dediğim sırada Elif ona seslenince gitmek zorunda kaldı. Tekrardan yatsa mıydık?

Anında kapanan gözlerim yanağımda hissettiğim ufak ve buz gibi olmuş ellerle tekrardan açılırken ellerini avucuma almış doğrulmuştum uzandığım yerden. Ezgi kısık sesle sanki sırf veriyormuş gibi kulağıma doğru değil yüzüme doğru eğilmiş ''Defne, ben Elif'i sevmiyorum.'' demişti küskünce. ''Hiç sevmiyorum.'' diye de eklemişti küçük omuzlarını silkerken.

Onun birine ısınamayınca hiç yanaşmadığını biliyordum evet ama bunda ısrar etmesi hoşuma gitmemişti. Üstelik Elif ona bir şey diyecek, tersleyecek biri gibi de durmuyordu. Yani onun şımarıklıklarına hep katlanmıştı bu birkaç günde. Tahmin edebiliyordum göremesem de. Yine de ufacık bir korku oluştu içimde. Tedirginlikle Ezgi'ye bakmış olur da benden saklar diye de yüzünden anlamaya çalışmıştım. ''Elif sana bir şey mi dedi? Ya da sana kızdı mı?''

Başını sağa sola sallarken tombul yanakları da hareketlenmiş birbirine dolaşan saçları da uçuşmuştu. ''Hayır, hatta bana masal okudu bir kere.'' demişti küçük parmağıyla da masasının üzerindeki okuduğu kitabı gösterirken. Böylelikle ben de Ezgi'nin öylesine huysuzlandığını anlamıştım.

''Kızmaya başlayacağım ama bak, Defne ben senin görümcenim yalnız, senin bana biraz yalakalık yapman gerekmiyor mu?''

Emel abla bu sefer daha ciddi bir ses tonu kullanarak bizi mutfaktan seslenerek uyarırken Ezgi de ben de umursamazca kıkırdamıştık. İkimiz de yataktan kalkarken yatağı hızlıca düzeltmiş sonra da banyoya girmiştik beraber. Onun da elini yüzünü yıkamasına yardım ettiğim sırada aynada kendimi görmek aşırı korkunçtu. Çünkü nasıl yattıysak artık benim de saçım başım dağılmıştı. Ezgi inşallah gece farklı bir şey yapmamışızdır. Yani bu kadar dağılmanın başka bir açıklaması yok gibi geliyor bana. İkimiz de kendimize gelirken mutfak kapısından ''Hazırlanıp geliyoruz.'' diye seslenmiş hiç onların yanına uğramadan odaya geçmiştik.

''Süsleyelim mi bugün seni?''

Ezgi'nin bir tek ten rengi pembe değilken çekmecesindeki küçük pembe tarağını almış onunla ilgilenmeye başlamıştım. Saçlarını acıtmadan taramaya çalışırken arada bana dönüp acıdı diye çemkiriyordu ben de ona acıtmadım diye çemkiriyordum ama iyi anlaşıyorduk şimdilik. Elimde saçı varken dolabına yönelince çığlık atmış acıttığımı söylemişti yine. Üzgünüm ama onun saçlarını tutup gitmesine engel olurken bu sefer de ben dur diye bağırmıştım ona.

Emel abla bu hallerimizi bilmese odaya dalıp ne yapıyorsun kızıma diye dövebilirdi beni. ''Of elbisemi gösterecektim sana.'' diye mızmızlanan kızın saçlarını iki yandan tepeden toplarken fazlasıyla şirin olmuştu. Tüm şeytanlığına rağmen...

Dolabından istediği elbiseyi alıp ona giydirirken cidden de biraz fazla süslemiş gibi olmuştum çocuğu. Renkli tokaları misafirlik elbisesiyle çok da güzel olmuştu ama. Ne yapsaydım yahu.

''Sen de elbiseni giy tamam mı?''

Onun küçük tarağıyla saçlarımı düzeltmeye çalışırken hiç üzerimi değiştirmekle uğraşamayacaktım.

Onun tüylü, küçük tokalarından biriyle saçlarımın önüme gelmesine engel olurken ''Ben iyiyim böyle, hadi içeri gidelim yoksa cidden annen kızacak.'' demiş ve hareketlenmiştik.

Mutfaktan türlü türlü kokular gelirken Ezgi, annesinin bacaklarına koşmuş kendini göstermek için döndükten sonra da üzerine tırmanmaya çalışıp yanağından öpmek istemişti.

''Günaydın,'' deyip ben de yanlarına ilerledim. Mutfak masası fazlasıyla doluydu ve bu da biraz işkillenmeme neden olmuştu. Misafir falan mı gelecekti yoksa bize miydi bu hazırlık? Elif ocakta sigara böreği kızartırken hafif arkasını dönüp ''Günaydın,'' diye karşılık vermişti. Düz bir ifade vardı yüzünde. Ne mutlu gibiydi ne de üzgün.

''Ağır misafir olarak ağırlanacağımı düşünmemiştim, bu kadar şeye ne gerek vardı ki canım. Misafir miyim ben?''

Emel abla önündeki peyniri kesip tabağa koyarken ben de işin hâlâ goygoyunda olduğumdan Ezgi gibi yanına sırnaşıp önünden ufacık bir dilim peynir çalıp ağzıma atmıştım. Oysa aklıma direkt dün akşam bu tezgâhta kardeşiyle yaptıklarım gelmişti. Ezgi annesinin bacağından ayrılıp benimkine sarılırken çıplak bacağımın üzerine dudaklarını bastırıp yanağını yaslamıştı. Bunu beklemediğimden ötürü birden kasılırken aklıma direkt Alpay Emir gelmişti. Yine.

Ben mutfak tezgâhına, Ezgi benim bacağıma dayalıyken her iki yer de sapık adamı aklıma getiriyor daha da sapıklaşıyordu. Boğazımı temizleyip Ezgi'yi eğilip kucağıma aldığımda Emel abla yanımızdan ayrılmış yapmacık bir sitemle ''Sen o üzerindeki kısacık şeyle az sonra annemin yanında da eğil kalk bak alıyor mu seni Emir'e.'' demişti elindeki tabağı mutfak masasına yerleştirirken. İçime kaçan sesimle ''Ne?'' derken zil çalmıştı bile. Emel abla sesli bir kahkaha bırakırken kucağımdaki Ezgi'yi ''Gel annecim sen kucağıma,'' deyip almış ''Defne de kapıya baksın.'' demişti.

Defne, kapıya baksın. Saçlarındaki tüylü tokayla ve üzerindeki kısa çocuksu gecelikle müstakbel kayınvalidesine, pardon hâlâ tepkili olan müstakbel kayınvalidesine, sapık adamın pardon sevdiği adamın annesine kapıyı açsın.

Bu kılıkla...

Serap teyze benim ne hallerimi görmüştü oysa. Yani utanıp çekinmemem ezilip büzülmemem gerekirdi. DEFNE, SEN BU KADINLA HAMAMA GİTMİŞTİN HAMAMA. Ocaktaki kızgın yağı başımdan aşağı mı dökseydim yoksa gidip kapıya mı baksaydım?

Zil bir kere daha çaldığında üzerimdeki ağırlığı atmış hızlıca kapıya bakmaya gitmiştim. Aşağının kapısını açmış Serap teyzenin yukarı çıkmasını beklerken de kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Yani o bunu sorun etmezdi. Üstelik evdeydik yahu ne olacaktı? Tamam, abartmamam gerekirdi ama her şey daha farklıydı işte şimdi. O beni her zamanki Defne gibi görmezken ben de benim her halimi bilen kadın gibi göremiyordum işte artık onu.

Daire kapısını açtığımda soğuk hava bacaklarımı titretse de evin sıcağına kavuşacağımı bildiğimden rahattım. Bir an önce Serap teyzeyi karşılamak ardından da gidip üzerimi değiştirmek istiyordum.

Elindeki saklama kabıyla merdivenlere laf ede ede gelen kadına şu an gülemiyordum bile. Asansör olmadığı için dizlerine de söylenen Serap teyze beni görmüş, süzmüş ve susmuştu. Sustu, süzdü ve üzerimdeki geceliği daha doğrusu onu böyle karşıladığımı gördü.

Saat kaçtı? Yani bana sabahtı ama belli ki ona pek değildi.

İçeri geçerken ağzımın içinden çekinerek ''Hoş geldin Serap teyze.'' derken benim ve soğuk bakışlarının aksine içtenlikle ''Hoş buldum kızım.'' deyip içeri geçmişti. Üzerinde ufacık beyaz noktaları görünce onu orada bırakıp cama koşmak istedim. Büyük ihtimalle her yer kar doluydu ve uzun süre sonra ilk defa bir gün boyunca kesintisiz yağdığından tam da keyfini çıkarmalık olmuştu.

Elinden aldığım saklama kabıyla onun üzerini çıkarmasını izlerken niye hareket edemediğimi düşündüm. Aynı şeyi o da düşünmüş olmalı ki ''Ablan nerede?'' deyip hareketlenmişti. ''Mutfaktalar,'' deyip onun arkasından mutfağa ilerlerken pek de hoş bir görüntü olmamıştı büyük ihtimalle onun gözünde. Misafir dediğimiz Elif'in iş yapıyor olmasına hatta buna müsaade etmemize laf bile edebilirdi.

Elimdeki saklama kabını masaya koyarken azıcık ucunu açmış ne olduğuna bakmıştım. Tabi bir de yakalanmıştım. Bugün saçma bir şekilde battıkça batarken Emel abla da bu halime gülüyordu anca. Ezgi ise hâlâ kucağındaydı. Bu kız biraz sırnaşık mıydı?

Emel ablalar hoş geldin hoş buldum konuşadururken ben de bir an önce gidip üzerimi değiştirmek istiyordum.

''Ben üzerimi değiştireyim.'' deyip hızlıca mutfaktan çıkacağım sırada Ezgi de gelmek isteyince onu da almış odaya ancak öyle dönmüştüm.

Üzerimdekileri çıkarmadan önce dün giydiğim elbiseyi poşetten çıkarırken Ezgi de bıcır bıcır konuşup bir şeyler anlatıyordu ama asla onu dinleyemiyordum zihnimdeki seslerden ötürü. Elbiseyi giymiş saçlarımı da öylece örmüşken Ezgi'ye geçiştirici cevaplar veriyordum. Ezgi bu tavrımdan sıkılıp çıkarken ben de etrafı toparlayıp çıktım odadan.

''...baban dün konuştu Emir'le, o da tamam bugün ararım, dedi.''

Serap teyzenin sesini ve sevdiğim adamın adını duymamla benim çarklar bir başka işlemeye başlamıştı. Mesela oyalanarak gitmemi ve konuşmayı dinlemem gerektiğini söyleyip duruyordu o seslerden biri.

''Bakacak artık eğer satmaya niyetleri varsa oturur konuşurlar.''

Ne hakkında konuştuklarını anlamadığım için bir adım daha atıp ilerleyecektim ki ''İki kat aşağımızda, elimizin altında olurlar ne güzel. Kiradakiler de çıkacak zaten yakında. Başlarında bir çatı olur en azından.'' deyince o çarklar işlemeyi durdurmuş benim hareketlerimi de dondurmuştu.

Emel ablanın uyarır gibi çıkan sesini duydum. Ama sanki benim duymamı istemiyormuş gibi de kısmıştı sesini. ''Bırak ne yapacaklarsa kendileri yapsınlar, sormadan etmeden ev bakmayın.''

Serap teyze ise aksine daha da belirgin bir sesle ''Neyi konuşacaklar kızım mis gibi ev. Emir de bakarım, konuşurum dedi zaten. Belli ki onun da niyeti var.'' demişti.

Sakin olmak istedim. Sakin olmayı istemeliydim. Çünkü kendi kendime gelin güvey olmaya hiç ama hiç gerek yoktu. Evet bu yola sonunu evlilik görerek çıkmıştım ama bir şeyler için bu kadar acele edilmesi beni germekten başka bir şey yapmıyordu. Üstelik bu konular açıldıkça benim için bu işin ne kadar ciddi olduğu bir kere daha gün yüzüne çıkıyordu. Hem Alpay Emir bana sormadan böyle bir şey yapmazdı değil mi?

Yani o ya da bir başkası ben en başından beri kimseye yakın olmak, dip dibe oturmak istemiyordum ki. Üstelik daha şimdiden ev bakmak neydi ya?

''Anne.'' diye uyardı Emel abla Serap teyzeyi. Sonrasında ise daha sakin bir tonda ve sessizce ''Daha kaç gün oldu ikisi bir olalı? İzin verin bir tanısınlar birbirlerini... Ben biliyorum seni, bak ikisini de evlilik evlilik diye zorlama rica ediyorum. Sanki bilmiyorsun Defne'yi ha senin oğlun ha başkası... Kız evliliğe karşı zaten soğuk bir de siz soğutmayın kızı.'' demişti. Benim olmadığım yerde beni, benim düşüncelerimle savunuyor olması üstelik bunu sırf beni düşündüğü için yapması o kadar farklı hissettirdi ki beni... Sanki yalnız değilmişim gibi... Sanki hep beni düşünen biri varmış gibiydi.

''Ben bekleyemem kızım. Emir'in yaşı oldu otu-''

Serap teyzenin celallenip yaş konusuna girmesine izin verseydim kesinlikle konuyu kapatmazdı. O zaten yıllarca Emir'in kızmasından ötürü ona kısmet aramayı kesmişken şimdi de bulmuşken bir an önce olsun deyip zorlayacaktı belli ki bizi. Yani beni olmasa bile Emir'i.

Aceleyle ve sanki yeni gelmiş gibi seslice konuşup mutfağa girmem üzerine Serap teyze de devam edemedi zaten sözlerine. ''Yaa ben çok acıktım.''

Ezgi, Serap teyzenin kucağında oturuyordu ve sözlerimden hemen sonra ellerini masaya vurup dediklerimin aynısını dedi. Onun bu hallerine gülerken Emel abla da bana bakmış ''Biri büyüdü kurtulduk derken arkasından küçük Defne'yi getiriyor Allah sonumuzu hayretsin.'' demişti. Valla ben bir şey yapmıyorum, senin kızın bana çekmiş, demek istesem de Serap teyzenin yanında gülümsemekten başka bir şey yapamadım. Ayrıca kurtulduk falan, ayıp oluyordu yani.

Yeni fark etmiştim ki Elif mutfakta değildi. Eğer odadaysa ve beni mutfağın kapısında laf dinlerken gördüyse büyük rezillikti.

Elif de gelmiş masaya geçmişken ben de onun yanına geçmiştim. Serap teyze Emel ablaya sürekli kayınvalidesini de çağırmasını söylerken Emel abla ne kadar onun işi vardır, çağırmayayım dese de inat etmiş sürekli çağır kızım ayıp olur diye ısrar ediyordu. Emel abla ise son olanlardan ötürü belli ki görmek istemiyordu kadını. Acaba yine mi rahatsız etmişti?

En sonunda dayanamamış ''Tamam Emel abla,'' deyip ona döndüğümde şaşırmıştı. ''Serap teyze yabancı değil sonuçta'' deyip Serap teyzeye dönmüş aslında pek de yalan olmayan şeyi söyleyip kadına ısrar etmemesini sağlamıştım. ''Ya Serap teyze... Beni ne zaman görse Selim ağabey ile yakıştırdığını ima edip biraz rahatsız ediyor. Ben de hoşlanmıyorum bu durumdan. Emel abla da sağ olsun ben ne zaman gelsem rahat edeyim diye kayınvalidesini çağırmıyor yukarı.'' Yalandan utana sıkıla konuşmaya çalışmak da ne zormuş yahu.

Zaten bildiği bir şeyi bir de benden duyması sinirlendirmişti Serap teyzeyi. Birden beklediğimden de fazla tepki göstermiş ''Sizi öğrendiği halde mi istiyor bir de seni kendi oğluna?'' diye bana sert yapmıştı. Emel ablayı kurtaracağım diye kendimi yakacaktım az daha. Nasıl toparlayacağımı bilemediğim an alelacele ''Yok, hiç karşılaşmadık... Bir düğünde işte, selam verdik birbirimize ama hiç açmadı o konuyu.'' demiş paçayı kurtarmıştım. Dedim ya, yalan da sayılmazdı yani.

''Niye söylemiyorsun kızım sen de rahatsız olduğunu. Bu saatten sonra öyle bir şey ima etse zaten... Ayıp denen bir şey var.''

Serap reis biraz sakin mi olsan? Senin oğlanlardaki sinir de kimden geliyor, görmüş olduk yani.

Emel abla konuyu kapatmak adına ev sahipliğini göstermiş ''Hadi soğutmadan başlayalım.'' demişti. Masada o kadar çok şey vardı ki her şeyi yemek isteyip hepsini yiyemeyecek olmak bir miktar üzmüştü beni.

Emel abla annemlere de haber verdiğini ama bizimkilerin bir arada olacakları söyleyip daha sonra artık demelerinden ötürü biz bize kalmıştık. Teyzemler bizdeyken gelmek istememişlerdi demek.

Ezgi ve ben oyalana oyalana bir şeyler yerken Serap teyze de sürekli Elif'in üzerine düşüyor ona şunu ye bunu ye falan diyordu. Kaç yaşında koca kızdı yani ne gerek vardı söylemesine biz de Ezgi ile hiç börek yememiştik mesela. Bize diyor muydu şundan da yiyin bundan da yiyin diye?

Keyfim kaçtı.

''Ellerine sağlık güzel kızım, börek çok güzel olmuş''

Serap teyzeye baktım, Elif'e baktım, sofraya daha sonra da bahsettiği böreğe baktım. Sigara böreği. Peynirli. Hiç sevmezdim. Patatesli olsa... Belki bir ihtimal... Yani yufkayı alıyorsun bölüyorsun ve içini dolduruyorsun.

Bu mu güzel olmuştu Serap teyze?

Elif biraz mahcupça ''Afiyet olsun, Serap teyze. Normal sigara böreği işte.'' dediğinde ben de onaylamıştım onu. Yemesem de. Aptal gibi.

''Evet, normal börek yani. Ellerine sağlık.''

Sonra yaptığım şeyi fark etmiş hemencecik tabağıma bir tane almıştım. Oysa Elif hariç herkes biliyordu benim onu yemeyeceğimi. Serap teyze normal bir tonda ''Kızım peynirli ama sen yemezsin.'' deyince iyice gaza gelmiştim. Ay bu kadın da benim hep yemek seçtiğimi sanacaktı yani. Oysa... Yoktu öyle bir şey. Yani olmamalıydı.

''Yok... Yani yerim. Biliyorsun Serap teyze ben pek yemek seçmem öyle.''

G E R İ Z E K A L I.

Emel abla şaşkınlıkla ''Sen mi?'' deyip ardından hafifçe güldü ve ''Defne sen iyi misin? Şu masada yediğin iki üç şey anca ya var ya yok.'' dedi.

Ben seni az önce yaman ellerden kurtarayım, senin yaptığına bak görümceci- Ay yani Emel ablacığım.

Serap teyze de yemeğine devam ederken biraz imayla ''Emel haklı kızım senin pek yemek beğendiğin olmaz.'' demişti. Oğlunu aç bırakırım diye mi düşünüyordu? Yani çok istiyorsa o da kalkar iki yumurta kırardı canım.

Benim bir şey dememe gerek kalmadan Ezgi tabağımdaki böreği alıp yemişti zaten. Beni kurtarmasına sevinirken Elif'in yaptığı şeyi yemesine de birazcık bozulmuştum. Yani ben sana yapardım yengeci- ay minik kuşum.

Cidden hiç normal değildim ve bu durum beni iyice zora sokacaktı.

Emel abla ve Serap teyze sohbet ederken Serap teyze arada Elif'i de sohbete sokmak amacıyla eskilerden bahsedip hatırlıyor musun falan diyordu. Niye her hareketlerine bozuluyordum bilmiyorum. Hem Elif erkek arkadaşıyla konuşabilmiş miydi acaba, gece geç gelince de uyumuşlardı biz de konuşamamıştık haliyle.

''Düğünde siz dans ettikten sonra birkaç kişi geldi yanımıza.''

Emel ablanın heyecanla konuşmasıyla tabağımdaki bakışlarım kalkmıştı. Serap teyzenin tepkisini ölçmek için ona baktığımda o da bana bakıyordu herhangi bir tepki vermeden. Kısa bir soluklanma arası verip Emel ablaya dönmüş ''Abla, Emir birden çekince...'' diye kendimi açıklamaya çalışmıştım. Çünkü birilerinin gelme sebebi kesinlikle laf etmek olmalıydı. Emel abla ise iyi bile yaptı der gibi bakıp ''İyi yaptı, boş ver onu. Asiye teyzeler düğünde yoktu...'' demiş bana sorarcasına bakmıştı. Sanki bir şeyleri seziyor da tam olarak emin olamıyor gibiydi. Üstelik hâlâ kimse tarafından bu olayın duyulmamış olması da şaşırılacak bir durumdu.

Geçiştirir gibi ''Kınaya geldiler ya işleri varmış sanırım.'' desem de inanmıyormuş gibi bakmaya devam ederken Serap teyze de ''Düğün günü beyiyle bir yere giderken gördük onları. Bir tepkiliydi, anlayamadım.'' demişti sakin sakin.

Ben biliyorum Serapçığım senin saatli bomba oğlunun saati geldi ve patladı, demek isterken sadece bilmiyorum der gibi dudak büzmüştüm. Sonra Elif'in böreğini beğendi gelmişti aklıma. Bu sefer de önüme döndüm. Yoksa çok da güzel şeyler olmayacaktı.

Su böreği mi yapsaydım? Ya da mesleğime yaraşır bir şekilde yağsız, unsuz, şekersiz kek?

Ne oluyordu bilmiyordum ama zihnimin içindeki arsız Defne'ye bir arkadaş daha eklenmişti sanırım.

Benim sessizce oturduğum, sadece dinlediğim ve birçok konunun döndüğü kahvaltı faslı biterken beraberce sofra toplanmış odaya geçilmişti bile.

Biz Ezgi ile kucaklaşmış dışarıdaki karı izlerken Emel ablanın önerisi ile şimdi değil akşam çıkmaya karar vermiştik. Çünkü fazlasıyla fırtınalıydı hava. Hiç olmadı yağış ve rüzgâr biraz durulduğunda daha da keyifli vakit geçirmiş olurduk. Tabi bunun için Ezgi'yi ikna edene kadar göbeğimiz çatlamıştı.

Bir şekilde Elif ile yalnız kalmayı başarmıştık sonunda. En azından benim için sonundaydı. Çünkü onunla konuşmak dün olanlar hakkında ne yapacağını bilmek istiyordum ama o sanki bu konuyu açmak istemez gibi kaçıp duruyordu. Ben de sanki açarsam kıza 'E ne zaman gideceksin?' diyecekmiş gibi olacağından çekiniyordum.

İkidir çalan telefonunu meşgule atarken en sonunda dayanamamış ''Bir sorun mu var?'' diye sormuştum. Sanki karşında oturduğumun yeni farkına varıyormuş gibi birden şaşırmıştı. Ya da azıcık korkmuştu, bilemedim. Sıkıntıyla nefesini verirken ''Hayır,'' demişti. Gözlerindeki yorgunluk uykusuzluktan çok daha beter bir sebeptenken ''Yani hayır deyince de bir garip oldu. Birçok sorun var ama artık benim için sorun olmaktan çıkmış gibi hepsi.'' dedi bıkkınlıkla.

Böyle olunca da kötü oluyordum işte. Tüm düşüncelerini almayı yerine güzel anılar koymayı fazlasıyla isterken bu sefer de mesafeli duran o oluyordu. Sanki hayattaki rolleri değiştirmiş gibiydik. Genelde arkadaş olmak isteyenlere ben tavır yapardım bu yüzden de bir garip geliyordu bu durum. Aramızdaki mesafeyi kaldırmak ister gibi ben ona yakınlıkla ''Senin için zor, biliyorum ama böyle üst üste aranınca da sormadan edemedim...'' derken o aynı soğuklukla ''Babam,'' demişti.

İyi de... Nasıl arıyordu ki babası? Eğer yanlış hatırlamıyorsam ya da yanlış anlamadıysam şikâyetçi olmuşlardı hem babasından hem de o adamdan. Hatta ben içeri girdiklerini bile düşünmüştüm. Alpay Emir de inat etmiş siz bu durumun dışında kalacaksınız deyip duruyor bir şey de söylemiyordu.

''Baban mı?'' Şaşkınlığımı dile getirirken o da aslında şaşkın gibiydi. ''Evet, arayan o mu bilmiyorum ama onun numarası. Yani Emir abi bir daha rahatsız edemezler ikisi de şikâyetlerden ötürü emniyette demişti ama...'' deyip biraz duraksamış sonra da biraz telaşla yerinde doğrulup ''Ya benim geri dönmem için arıyorsa?'' demişti.

Şimdi öncelikle ben bu işten hiçbir şey anlamadım, bir. İkincisi de açmadığın sürece biz bunu nereden bileceğiz Elif?

''Geri dönmen için arıyorsa bile dönmeyeceksin zaten...'' derken bir yandan da cevap vermesi adına gözlerinin içine bakıyordum. Başını sallayıp beni onaylarken onu üzmek istemeden erkek arkadaşını nasıl sorabilirim diye düşünüyordum.

Sormak istiyordum çünkü büyük bir ihtimalle ondan başka güvencesi yoktu. Sormaya çekiniyordum çünkü ona muhtaçmış gibi kendini zorunlu hissetmesini istemiyordum.

''Erkek arkadaşının askerliği bitecek değil mi bu hafta?'' diye direkt konuya dalmak ne kadar doğruydu bilmiyorum ama başka bir şey de gelmemişti ki aklıma. Ama dünkü olanlar aklıma gelince hemen eklemiştim ''Yani dün mesaj attı dedin ama bir mesajla bitmez ki hiçbir ilişki elbet buluşup konuşursunuz, değil mi?'' diye.

''Defne, zaten son dönemlerde soğuk yapıyordu bana karşı. Ben de kendimi hep suçlu gibi hissettim ona bu olanları anlatmadığım için, bu yüzden de hep alttan almaya çalıştım ama benim de bir sabrım var.''

Daha dün akşam ağlamıyor muydu bu kız? Şimdi nasıl oldu da birden bu kadar soğukkanlı düşünebiliyor ki?

Şaşırdığımı anladı ve beni yanıtladı. ''Merak etme onunla gitmeyecek olmam burada kalacağım anlamına gelmiyor?'' Beni yanlış anlamasını istemezken bu durumun yaşanmasından ötürü telaşla kendimi açıklamaya çalışmış böyle düşünmediğimi söylemek istemiştim ama o da aynı şekilde susturmuştu beni.

''Ayrılık kararı birden verilmez, kim bilir ne zamandır aklındaydı da bana yeni söyledi. Benim üzüldüğüm buydu anlatabiliyor muyum? Yani ben onunla her şey güllük gülistanlık sanarken o aklında kaç defa kurdu acaba bu ayrılığı...''

Ne denirdi ki? Haklıydı. Yani birden olacak bir şey değildi cidden de. Bu yüzden de ne dese hak veriyordum ona ama yine de kendini kötü hissetsin de istemiyordum.

''Elbette direkt kapatmayacağım bu konuyu. Bir açıklamaya ihtiyacım var.'' dediği sırada telefonu yine çalınca ''Bu sefer kapatmasan mı? Aç, en azından kim olduğunu öğren. Eğer babansa da Emir'e söyleyelim, soralım.''

Pek istemese de sanırım ısrarlı bakışlarıma karşı gelemeyip telefonu açmıştı. Açtığı gibi bana bile ulaşan kaba erkek sesi birçok terbiyesiz küfre ses oldu onları bize ulaştırdı. Duyduğum her bir kelimeyle yüzüm buruşurken buna Elif de dayanamamış tek bir kelime etmeden babasının yüzüne telefonu kapatmıştı. Anında gözleri dolan kıza bakmaya bile kıyamadım. Günler sonra babasının sesini belki de ilk defa duyuyordu ve o sesten duyulan tek şey namusuna edilen kötü sözlerdi.

Yanına gidip ona sarılırken hiçbir şey söylememiştim. O da duymak istememişti zaten. Belki de ihtiyacı olan sığınacağı bir çift koldu. İçli içli ağladığı sırada kendisini sıkarken benim de gözlerim dolarken yaşadıklarının ne kadar ağır olduğunu düşünmek bile istemedim.

Mutfakta olan Emel abla ve Serap teyze içeri girip bizi böyle görünce ne olduğunu sorup dururken İbrahim amcanın aradığını söylediğimizde şaşırmıştı. Çünkü onlar da nezarethanede olduğunu düşünüyorlardı.

Onlar Elif ile konuşurken yerimden kalkmış, gözlerimi de silip geceden sonra bakmayı akıl edemediğim telefonumu Ezgi'nin odasından almaya gitmişti. Yatağında oturmuş kendi kendine oynayan kız beni gördüğü gibi kucağıma gelince beraber yatağa geçirip oturmuştuk. Kucağımda Ezgi ile beraber telefonuma bakarken internetimi açtığım gibi peş peşe düşen bildirimleri yok saydım ve Alpay Emir'in mesajlarına tıkladım.

Sabah çok erken saatlerde ve bir de birkaç saat önceye ait üç mesaj bulunurken son mesajı güldürmüştü beni.

A. Emir: Videoyu izlediğime pişmanım

A. Emir: Dudakların gözümün önünden gitmiyor

A. Emir: Klip için uygun fiyatta anlaşabiliriz

Onun bu çocuksu hallerine gülüp 'şebek ya' diye söylenirken Ezgi de kucağımdayken ''Dilini çıkart fotoğraf çekip büyük dayına atalım.'' dedikten sonra ön kamerayı açmış ona dilimizi çıkardığımız fotoğrafı atmıştık. Cevap atmak şöyle dursun mesajı görmezken bile ben de diğer bildirimlerle ilgilenmiştim. Ona akşam dışarı çıkıp kartopu oynayacağımızı mutlaka onun da gelmesi gerektiğini şimdiden yazıp göndermiştim.

...

Akşam vakti annemin arayıp teyzemlerin gideceğini söylemesiyle şaşırmıştım. Oysa ben birkaç gün daha kalırlar diye düşündüğüm için yanlarında bile olmamıştım bugün. Onlarla vedalaşmış uğurlamışken annemin tavrı kırılsa da aynı soğukluktaydı. Bir de sürekli gözleri doluyordu. Sanki abim evlenmemiş de kötü ellere düşmüştü. Neyse ki böyle olunca bana pek bulaşmıyor odada öyle bir başına oturuyordu.

Odamda oyalanmış günü akşam etmişken kalın kalın giyinip çıkmıştım dışarı. Emel abla Ezgi'nin daha fazla dayanamadığını söyleyince Ezgi'yi de alıp çıkmıştık, şimdi de Alpay Emir'i bekliyordum. Melih inmiş o daha gelememişti.

Evden çıkan biricik sevgilim, canım Alpay Emir'ime doğru giderken yanımdaki Melih abisini görmemiş birden koluma girmişti. Beni kenara, arabaların olduğu yere çekmeye çalışmıştı. Kardan dolayı yürümekte zorlanırken akşam vakti olduğun da basılmıştı karlar. Bu yüzden de daha az kar vardı etrafta. Yine de son yıllardaki en çok kar buydu işte. Çocuklar da oynamaya çıkmak için sabahki havanın dinmesini beklemiş olmalıydı ki herkes dışarıdaydı. Büyük, küçük herkes...

Melih beni köşeye sıkıştırmış kulağıma doğru konuşurken Alpay Emir bizi görmüş ama bacağına dolanan Ezgi ile bize doğru gelememişti. Yine de gözlerini üzerimizden ayırmadı. Benim için değil kardeşi için endişelendiğini biliyor olmak kırmıştı minnak kalbimi. Çünkü Defne Tunç kar gördü mü affetmez affedeni de affettirmezdi. Kartopu savaşı gazisi olmak herkese nasip olmazken bu yolda sevdiklerini feda etmekten de çekinmezdi.

''Cumartesi öğleden pazar sabaha kadar oyalaman lazım abimi.''

Söylediği şeyle kaşlarım çatılırken bir yandan da elimdeki kocaman eldivenlerle avucumdaki kartopunu yuvarlamaya çalışıyordum.

''Niye ki, hem ben nasıl oyalayayım? Öğleden sonra yine neyse de, gece?''

O da eli boş durmasın diye arabanın üzerinden kar alıp yuvarlamaya başladı. Dışarıdan aşırı derecede saçma gözüküyor olmalıydık.

''Orasını ben bilmem Defne, araba lazım bana babamınkiyle hayatta gidemem. Abiminkini araklamam lazım.'' demişti ciddiyetle.

Pardon da arabanın arkasına saklanmış kartopu yuvarlıyorduk ne ciddiyeti tam olarak?

Dedikleriyle kaşlarım daha da çatılırken şu anlık tek sıkıntım ne Emir'i oyalamaktı ne de Melih'in arabayı araklaması. ''Bak hava zaten kötü, yerler kar, buz. Arabaya bir şey olmasın?'' Yüzümü yerden kaldırıp ona bakarken kaşlarımla bir olan bereyi itelemiştim asabice bir de ağzıma doğru savrulan saçları başımı oynatarak engellemeye çalışıyordum. Melih ise önce gülüp ''Ne komik oldun öyle kız.'' demiş sonra da aynı ciddiyetle ''Ulan arabaya bir şey olsa bana da olacak, ne insafsızsın sen.'' diye söylenmeye başlamıştı.

Arabaya bir şey olsa Alpay Emir hem beni hem de Melih'i keserdi. Bu yüzden de önceliğim arabası olmalıydı. Üstelik hiç mi akıllanmazdı bu çocuk?

''Melih her şeyi geçtim ben nasıl oyalayayım adamı? Üstelik gece diyorsun bir de. Evden ne kadar oyalayabilirim yani?''

Melih'in bendeki bakışları yön değiştirince kucağında Ezgi ile bize doğru gelen canım adama kaydı gözlerim. Melih de aynı yere bakınca daha kısık sesle ''Şunu gönderelim konuşuruz sonra.'' demişti. Şunu?

Tepemize dikilen canım adam mallarını bilir gibi konuşmuş sorgu dolu bakışlarını ikimiz arasında dolaştırmıştı.

''Ne karıştırıyorsunuz siz?''

Melih büyük bir rahatlıkla ''Seninki seni kara gömecekmiş yardım et falan diyor işte Defne'nin şeytanlıkları yani.'' demişti. Tam ağzım açılacaktı ki canım adamım saf adam olmuş bunu yemişti. ''Aklınız anca serseriliğe çalışsın zaten.'' diye büyük amcalar gibi söylenince ben bir anda soğudum Alpay Emir'den.

Elimde yuvarlaya yuvarlaya ufalttığım kartopunu onun koluna atarken ''Kardeşin bana şeytan dedi yalnız farkındaysan.'' diye çemkirmiştim. O ise sırıtıp ''Ben arkadaş arası muhabbete karışmam kendi aranızda çözün.'' demişti. Melih elindeki kartopunu bana uzatmış yeni bir kartopu yapmaya başlamıştı büyük bir sakinlikle. Elime tutuşturduğunu da ona attığımda koluna değil kucağındaki Ezgi'nin bacağına gelmişti. Alpay Emir ağabey dememek için zor tutuyordum kendimi. Neredeydi benim canım sevgilim?

Defne, sana bir şeyler mi oldu? Adama bi farklı sevgi duymaya falan mı başladın? Sevgilim, canım...

İkisini de çekemeyeceğim için kucağındaki Ezgi'yi almak için hareketlendiğimde kucağıma vermek yerine yere bırakmış ''Yerler buzlanmış, dikkat edin.'' diye de uyarmıştı.

Onları beklemeden Ezgi'nin elinden tutmuş çocukların yanına doğru ilerlemiştik. ''Bak, yerden al karı kimi gördüysen fırlat üzerine tamam mı?''

Ezgi büyük bir heyecanla ''Tamam.'' diye bağırırken elini bırakmıştım. Ben de yerden küçük karlar alıp çocuklara atarken onlar hiç de küçük olmayan boyutlarda atıyorlardı ve ben kendimi mi yoksa Ezgi'yi mi koruyacağımı bilememiştim.

Ağzıma ve boynuma giren karı yerimde tepinerek çıkarmaya çalışırken yaşlı teyze gibi çocuklara da kızıyordum ''Ben sana öyle mi attım?'' diye.

Elif ve Emel abla bizimle çıkmak istemezken Ben ve Ezgi, Melih ve Emir de çıkmış onların kapının önünde buluşmuştuk. ''Dondum ya dondum.'' diye söylene söylene Alpay Emirlerin yanına giderken gözüm de Ezgi'nin üzerindeydi.

Alpay Emir kenarda Melih ile konuşurken sigarasını içiyordu bir yandan da. Onlara doğru geldiğimi görünce de bitmek üzere olan sigarasını söndürmüştü.

Minnoşum musun sen?

''Lan sen az önce ufacık çocuktan kar mı yedin?''

Melih az önce benden yardım istememiş gibi ölümüne koşarken ben de ona samimiyetten uzak ona gülüp ağzımın içinden ''Yedireceğim ben sana o karı.'' diye söylenmiştim.

Alpay Emir beni kolunun altına almak istediğinde ondan vebalı gibi kaçmış Melih'in yanına gitmiştim. Bu da iyice abartmıştı yani herkes dışarıdaydı zaten, hiç mi çekinmiyordu?

Peki bu onun umurunda oldu mu? Hayır. Bileğimden tutup beni kendine çekerken düşmemek için ona söylenmiş sonra da montuna tutunmuştum. ''Yapma şöyle şeyler ya bir rahat dur. Herkes görecek şimdi.''

Öyle büyük bir umursamazlıkla ''Görsün,'' demişti ki bu adama laf anlatmak bir ihtimal olmaktan çıkmıştı benim için.

Melih eğildi, yolu açmak için kenarlara iteledikleri kar yığınlarından eline birazcık aldı ve aheste aheste yuvarladı. Ben bana verecek ben de birilerine atacağım diye sevinirken birden elini kaldırıp bana atmak için hedef aldı. Aramızda iki ya da üç adım vardı zaten. Normal miydi bu yaptığı? Korkuyla yüzümü Alpay Emir'in göğsüne saklamış zor çıkan sesimi de ona duyurmaya çalışmıştım. ''Atma bak, valla kötü olur. Atmayacaksın değil mi?'' Cidden de atmamıştı tam ona döndüğüm an kafama hafifçe yediğim kar yanımdaki iki adamı da güldürürken ben Melih'e sinirlenemeden Emir'e kırılmıştım. Neredeydi sevgililik? Neredeydi koruma içgüdüsü? Hiç mi yoktu sevdiğini yaman ellerden koruma isteği?

Kolunun altından çıkarken ''Gülüyor musunuz bir de?'' diye söyleniyordum. ''Uğraşılmaz sizinle.'' deyip onlardan uzaklaşırken çocuklarla beraber kardan adam yapmaya çabalayan Ezgi'nin yanına gitmiş kendime bu yolda kendini feda edecek askerler bulmaya çabalamıştım.

Onu kenara çektiğim için bana çemkiren küçük cadının boyuna geldiğimde önce onun kayan püsküllü beresini düzeltmiş sonra da yanaklarını avuçlamıştım. ''Benimle beraber dayınlara kartopu atacaksın, tamam mı?''

Tam da tahmin ettiğim gibi Alpay Emir çocuğu önceden tembihlemiş olmalıydı ki ''Hayır,'' dedi yeminine mutabık bir düşman asker gibi. ''Büyük dayım, hep Defne'ye at dedi.''

Bakışlarım düşman askerin komutanına çıkarken çocuklarını çıkaran komşulardan birkaçıyla kenarda öyle dikilmiş konuşuyordu. Zaten bu adamlar da anca kenarda dikilsindi yani. Hiç koşalım eğlenelim yok. Pardon da sadece kenarda durup gözetmenlik yapmaya mı çıktın?

Yanaklarındaki ellerimi çekip gevşeyen atkısını iyice düzeltmiş yanaklarını da kapatıp sadece gözlerinin gözükmesine izin vermiştim. Tam ona benimle birlik olursa ona istediği şeyi alacağımı söyleyecektim ki biri üzgünce ''Defne abla,'' deyip yanımıza gelmişti. Yüzü gözü kapalı olduğundan kızı tanıyamazken sesinden Yunus ağabeyin büyük veledi olduğunu anlamıştım. ''Eldivenim çıktı da takar mısın? Ben takamadım.'' demişti büyük bir üzüntüyle.

Buna bile üzülmesine üzülürken ''Takayım tabi, niye üzüldün ki fıstığım?'' dediğimde kıskanç fare Ezgi bacağıma tekme atmıştı. Ona en azından tepkimi gösterebilmek adına çatık kaşlarla bakarken ellerini birbirine tutuşturup uslu uslu durdu yanımda.

''Elim üşüdü de o yüzden.''

Onun kar eldivenlerini takmasına yardım ederken koşuşturmaktan açılan atkısını da yeniden bağlamıştım. ''Eylül,'' deyip arkadaşlarındaki bakışlarını bana çevirmesini beklediğimde ben de hâlâ keko gibi yerde oturduğumdan doğrulmuştum. ''Emir abinlere kartopu atacağız biz Ezgi ile sen de at tamam mı?''

Hatırladığım kadarıyla ikinci ya da üçüncü sınıfa giden kız çekinerek ''Ya kızarsa?'' deyince daha çok hırslanmıştım. ''Kızmaz, hiçbir şey de demez.''

Tekrardan Alpay Emir'in az önce durduğu yere baktığımda kimseyi görememiş olsam da yavaşça kafama yediğim kartopunun ardından ''Plan kıyıda köşede yapılır, öyle uluorta yaparsan yakalanırsınız hanımlar.'' diyen sesle arkamı döndüğümde elinde kartopu yuvarlayan adama şaşkınlıkla bakmıştım.

Hani insan sevdiğine kıyamazdı, hani onu korur kollardı. Benimki ise beni bir numaralı düşmanı bellemiş gibi davranıyordu.

Kızlar kıkır kıkır gülerken hiç yuvarlamadan direk aldığım karı ona fırlattığımda çoğu havada süzülüp yere düşmüştü zaten. Bu yüzden de hiç kaçmadı. O küçük parça da omuzuna çarptı ve düştü.

''Bana baksana sen, ben bu yüzden mi çağırdım seni? Benimle eğlen diye mi? Senin daha çok beni kurtar-''

Sözüm hemen sağdan, omuzuma yediğim kartopuyla kesilirken Ezgi de ''Anne!'' diye bağırıp küçük adımlarla ablam bildiğim, eskiden ablam bildiğim kadına doğru gitmişti.

Yetmişti yani artık. Hareketlenip ben de onlara kartopu atarken biraz kaptırmıştım kendimi ama sonrasında eğlenceye dönüşmüştü bu. Biz bir kaçışıp bir durulurken hala yerinde duran adama da dönüp atacaktım ki Alpay Emir bakışlarıyla istemediğini belli ederken onu zorlamadım. Kenarda durup Melih ile falan konuşurken Emel abla da bana atacaktı ki korkuyla Alpay Emir'e koşmuş arkasına saklanmıştım. ''Ay ben size ne yaptım ya?'' diye söylenirken Emir de arkasına dönüp beni arkasından çıkarmaya çalışıyordu.

Kızgınlıkla ''Sen de nasıl sevgilisin insan korur sevdiğini.'' dediğim sırada az ötemizde bulunan birkaç kadın kınayan bakışlarla bakmıştı. Hayırdır birader dese miydim?

Emel abla Ezgi ile ilgileneceğinden gitmişti ki Elif de yanımıza doğru gelince ben de Emir'in arkasından çıkmıştım.

Bugün Elif'in babasının aradığını söyleyip adamların serbest bırakılıp bırakılmadığını öğrenmek istiyordum ama bunu onun yanında da söylemeyi de hiç istemiyordum. Neyse ki Elif'i tanıyan birkaç komşu onunla konuşmak isteyince bu durumu da bilmediklerini düşündüğümden normal gündelik konuşacaklardı büyük ihtimalle.

Alpay Emir'in ''Daha oyalanacak mısınız?'' diye sormasına karşı iyice anlamıştım burada beklemek istemediğini. ''Bir şey soracağım,'' deyip ona döndüğümde ''Yüzün kıpkırmızı olmuş Defne çıkıp evde konuşalım ne konuşacaksak.'' demişti sitemle. Vallahi soğuktu ama her yerim uyuştuğundan sebep hissetmiyordum ki.

Yalnız kaldığımızda ellerini kaldırdı, kayan beremi düzelttikten sonra montumun şapkasını da çekmişti üzerine. ''Az sonra eve gireceğim zaten,'' deyip konuyu değiştirirken öyle güzel bakıyordu ki gözlerime onu o an öpmek istemiştim ama bu imkânsızdı. Daha fazla aklımın kurcalanmaması için asıl konuşmak istediğim şeyi dile getirdim. ''Bugün Elif'in babası aradı. Elif açtığında da bir sürü şey söyledi kıza.'' dediğim sırada şaşırmadı, sanki beklediği bir şeydi. Yine de çatılmıştı kaşları. ''Hani bir şey yapamazdı? Ya gelip Elif'i zorla götürmek isterse?'' diye ona korkumu söylerken ''Hiçbir şey yapamaz, merak etme sen.'' demişti. Üstelik küfretmemek için zor durduğunu görsem de istemiyordum yanımda herhangi kötü bir söz söylemesini. Ama bu çok da sürmedi ne yazık ki.

''Gözetim şartıyla salmışlar şerefsizleri.'' deyip daha kısık sesle bir küfür savurduktan sonra da kolunun altına alıp ilerletti bizi. ''Bir yere çıkmasa, mahalleden ayrılmasa bir şey olmaz.'' derken ben de ona ayak uydurmaya çalışıyordum. Zaman geçtikçe yavaş yavaş çoğu çocuk içeri girerken daha az kişi vardı artık sokakta. Gülerek ''Nereye kaçırıyorsun beni?'' diye söylendiğimde güldü. Gülüşünü duymadım, duyumsadım.

Sanki yürüyüş yapar gibi ilerlerken müstakil evlerden birinin bahçe duvarının görüş açısını kapattığı ve karların hiç basılmadığı araya girince gülmüştüm onun bu hallerine. Resmen öpmek için kuytu köşe arıyordu. ''Sen böyle şeylere dikkat eder miydin ya? Ben çeker öpersin sanmıştım.'' diye onunla dalga geçerken bedenimi sardı sarmaladı. Dudaklarını yanağımla çenem arasına dokundurmadan önce de sıcak nefesini bıraktı, boynumdan içeri süzüldü ve beni mayıştırdı. ''Balkonda baban sokağı gözetlerken mi?'' deyip daha da aşağıya bastırdı dudaklarını. ''Adamın kalbine indirmek istemedim.'' diye de ekledi.

Işık göremeyen bu karanlık alanda onun yüzünü göremeyeceğimi bilsem de kendimden biraz uzaklaştırmaya çalışıp ''Babam balkonda mıydı?'' diye tekrarlamıştım onu. O ise olumlu mırıltılar çıkarıp direkt dudaklarıma yönelmişti ama onun bana attığı kartoplarından sonra bir de benim ona atmamı istemediğinden ötürü ter ters bakması gelince aklıma kendimi geri çekmiştim.

''Az önce bana düşman olan sen değildin sanki'' deyip ona asabice bakınca geri çekilme nedenim ona hiç hoş gelmemiş olmalı ki buz gibi elini yanağıma çıkarıp tek eliyle iki yanağımdan da kavrayıp kaçmama engel oldu ve dudaklarını bastırdı dudaklarıma. Ani ve kısa süren bu öpüşüne karşılık bile veremeden çekti kendini. Başka zaman olsa bu emrivakisi için ona laf edecekken şimdi bunu yapamamıştım bile. ''Kıytırık planını devreye sokabilseydin görecektik kim kime düşman...''

''Hiç kıytırık da değildi yani, sen gelip dinlemeseydin eminim tüm çocukları da ikna ederdim.''

Belimdeki kolunu iyice sıkılaştırırken bu sefer ona yaklaşan ben olmuştum. Yanağına öpücük kondurup şirince ''Hem ben sana kıyar mıydım sevgilim? Öyle azıcık sinirlendirecektik sadece seni.'' derken bir yandan da aklımda dönen tilkilerin biraz yavaş dönmesini diliyordum. Çünkü bu işin sonunda ben de kötü olabilirdim. Ama denemekten zarar gelmezdi.

Montumun açıkta bıraktığı boynuma yönelmişti ki kollarındaki elimi saçlarına çıkarmıştım. Eldivenlerimden dolayı onu hissedememek sinirlendirirken bir yandan da üzülmüştüm. Niye şapkasını ya da beresini takmıyordu ki. Üşüyecekti.

Ayağımdaki botlarımın izin verdiği ölçüde ona uzanırken dudaklarına doğru kısık bir sesle ''Kucağına alsana beni,'' demem onu şaşırtmıştı. Daha doğrusu böyle bir şey beklemiyordu. ''Defne,'' diye uyarırken bile dudaklarıma doğru ilerlediğinin farkında değildi. ''Hadi, lütfen.'' dediğimde bunu ikiletmemiş rahatça kucağına almıştı. Eli kalçamdan bacağıma doğru giderken ben de sıkı sıkı dolamıştım bacaklarımı onun bedenine. ''Öpeceğim sadece sevgilim, niye seni öldürecekmişim gibi bakıyorsun ki?'' dedikten hemen sonra kısacık öpmüştüm onu çünkü her an uyanabilirdi yapacaklarıma.

Yavaşça öptüğüm dudaklarını kıpırdatıp karşılık verdi. Kendimi kaptırmamak için feri çekildiğimde bacağımı sıktı ve ben seni bilmez miyim, der gibi güldü. Yani pek de bana güvenmediğini belli eden garip bir gülüştü bu. Arkamızdaki duvara doğru bir adım atmıştı ki eğer bunu yaparsa istediğimi yapamayacağımdan hemen işleme geçmiş ve ağırlığımı onun üzerine vererek dengesini kaybetmesini ve arkasına düşmesini sağlamaya çalışmıştım. Çalışmıştım diyorum çünkü anında yapacağım şeyi anlamış kendi sırtını duvara çevirmişti. ''Lan,'' diye söylenirken düşmemek için de sıkı sıkı tuttu beni.

Onun bu çabası bana kahkaha attırırken kızgınlıkla ''Aklımdan geçmedi değil, bak sadece bir kere istediğinden bana geldin sandım. Aklımı sikeyim.'' demişti büyük bir ciddiyetle. Ben gülmeye devam ederken birden bire bedenimin arkaya doğru eğilmesini sağlayınca az daha düşeceğim sandığımdan boynuna sıkı sıkı sarıldım.

Can havliyle ''Manyak...'' diye söylenirken ''Manyak mısın? Atacak mıydın beni!?'' diye bağırmıştım resmen. O ise pişkince gülmüş ''Biraz daha bağırırsan...'' dediği sırada cümlesini tamamlayamadan Melih'in sesini duymuştuk. ''Eviniz barkınız yok mu sizin? Mahallede ar namus bırakmadınız, terbiyesizler.'' diye yaşlı amcalar gibi söylenip karanlığa elindeki kartopunu fırlatmıştı. Biz onu görebilirken ışıktan ötürü o bizim nerede olduğumuzu göremiyordu. Bu yüzden de bizden çok alakasız bir yere düştü kartopu. Sinirle Alpay Emir'den ayrılıp bedeninden kaydığım sırada bu sefer daha sert ama daha kısık bir sesle adımı söyleyip ''Bir daha yapma şunu.'' diye söylenmişti.

Bedenimi bedeninden ayırırken ona sürtünerek kaymam onu deli ettiği gibi onun sinirlenmesi de beni keyiflendiriyordu.

Onu dinlemeyip önden bata çıka Melih'e doğru giderken yanından geçmeden önce ''Benle iyi geçinmezsen rüyanda görürsün arabayı.'' demiştim. O ise anında yola gelmiş takılmıştı peşime. ''Sen ayarla ne kadar istersen atarım hesabına,'' demişti. O da biliyordu boş beleşe yapmayacağımı. İkimizin de hesap numaralarının birbirimizde hızlı işlemlerde kayıtlı olması zaten açıklıyordu her şeyi.

Sokağa döndüğüm gibi neredeyse kimse yoktu yani anne babasıyla çıkan birkaç kişi bir de Emel abla, Elif ve Ezgi. Yanlarına gittiğim sırada onlar da yorulmuş gibilerdi. Zaman öyle hızlı geçmişti ki anlayamamıştık bile.

Emel abla arkamızdaki apartmana bakıp ''Annem çay yapmış yukarı bekliyor, çıkıp ısınalım.'' dediğinde aklıma Serap teyzenin sabah dedikleri gelmişti. Şu ev işi... Üstelik Alpay Emir konuşurum dediyse konuşurdu yani geçiştirmek için bir şey demezdi. Ona karşı iyice sinirle dolarken Ezgi de biraz daha kalmak için ısrar ediyordu.

Alpay Emir yanımızdan geçerken ters ters baksa da arabaya gidip içinden siyah bir bere aldı. Büyük ihtimalle üşümüştü. Elindeki bereyi tutmaya devam ederken Melih yanına gelince takmadı ve bir şey konuştular.

Yerden kar alıp biraz ilerideki taşları görünce aklıma eskiler geldi. Bana zorla taşlı kartopu verip çocuklara atmamı isteyen adama şimdi bunlardan birini atsam ne olurdu? Hiçbir şey. Elif'in telefonu çalınca ofladı ve Emel ablaya dönüp biraz sıkıntıyla biraz da üzüntüyle ''Abla, yine arıyor.'' dedi sanki ne yapacağını söylemesini ister gibi.

Onları dinlemeden önce şeytana uymuş beni de takmadıklarından ötürü taşlı kartopu hazırlamaya başlamıştım. Oysa kim bilebilirdi ki daha ilkte sevdiğim adamı yaralayabileceğimi.

Hedefimi almış ona atmışken başını eğip Melih'in dediği şeyi daha iyi duymaya çalışır gibi durunca kafasına gelmişti. Üstelik uzaktalar diye de baya hızlı atmıştım.

Birden telaşlanıp yanımdaki kadınları bırakmış onlara doğru ilerlemiştim hızla. Alpay Emir ne olduğunu anlayamadan kafasını tutarken yüzü de buruşmuştu. Yanına koştuğum gibi Melih de şaşkındı bir kartopundan ötürü bu kadar telaşlanmama ve abisinin kafasını tutmasına.

Sonra yerdeki koca taşı gördü.

''Ay, özür dilerim. Vallahi bilerek olmadı. Melih'e...'' dedim can havliyle. ''Melih'e atacaktım sevgilim. Ben nereden bileyim senin birden ona doğru gideceğini...'' Yalandan kim ölmüş Defne, salla kızım. Sırala tüm yalanları.

''Ulan...'' diye homurdandı canım sevgilim kafasını tutarak. Üstelik beresi de yoktu başında. Hayli acımış olmalıydı canı. ''Utanmadan bir de Melih'e atacaktım diyor ya!'' diye söylendi Melih. Konu can canan olunca gerisi yalan oluyordu be Melih'im.

Biraz hızlı da atmıştım kartopunu kesin canı yanıyordu ya öpseydim geçer miydi hemencecik?

''Adamın kafasını yardın kafasını. Bir de pardon hedef şaştı diyorsun.'' diye homurdanmaya devam etti Melih. Emel abla ise bizim telaşımızı gereksiz görmüş yanımıza gelip ''Ya hu alın yerden bir avuç kar basın kafasına şişmez, bir şey olmaz ne tatlı canınız varmış.'' demişti bir anne edasıyla.

Ezgi mızmızlanınca Melih bizi yalnız bırakmış onun yanına gidip onunla oynamaya devam etmişti. Alpay Emir ise elindeki beresini kafasına geçirirken söylenip duruyordu. ''Çocuk musun Defne? Kartopunun içine taş gizlemek ne?''

Yerdeki taş diğerlerinin de olayı anlamasına sebebiyet verirken o zaten kafasına çarptığı vakit anlamış olmalıydı.

E ama sen de canım... O kalın kafanla onca adamı döverken iyi, biz bir taş ay pardon, kartopu atınca mı sorun oluyordu? Suçumu örtbas etmek ister gibi ''Abarttın he.'' diye söylenip etrafta kar savaşı yapan can cana, baş başa, kaçan kaçana oyun oynayan diğer çocuklara bakmaya başlamıştım. Zaten üç beş kişi ancak vardı onlar da baya kaptırmıştı kendini.

Aklıma gelen şeyle hızla ona dönmüşken o da bana doğru adımlamıştı. Üstelik o bakışlar ne canlar yakacağını bariz bir şekilde ortaya koyuyordu. Ben de bir adım geri gitmiş kendimi açıklamaya çalışmıştım. ''Hem, unuttun mu? Sen öğretmiştin bunu bana.'' deyip suçumu ona atmak istemiştim oysa.

Daha küçükken yine böyle kartopu savaşı yaptığımız bir vakit ben yuvarlak kartopu yapamadığım için o hazırlayıp bana veriyor ben de mahalledeki çocuklara atıyordum. Üstelik daha fazla can yakmasını istersek içine taş da koyup öyle atmamızın daha eğlenceli olacağını söylemiş, birkaç tane de öyle hazırlamıştı. Verdiği akla bak akla... Ama tek bir şartı vardı. Onun deyimiyle, o taşlı olanlar bana dik dik bakıp rahatsız eden itlereydi... E az önce de kendi dik dik bakıyordu. Verdiği aklı uyguluyordum işte. Fena mıydı?

Yanıma geldiği an kimseyi umursamadan birden eğildi ve bacaklarımdan tuttuğu gibi omuzuna aldı beni. Korkuyla ona tutunurken biri görüp bir şey diyecekmiş düşünceleri gitmiş can korkusu başlamıştı.

''Bırak, bıraksana beni. Ya bilerek yapmadım.''

Debelendiğim sırada adam resmen beni patates çuvalı fırlatır gibi bıraktı kenardaki küçük kar tepesinin üzerine. O kadar beklemiyordum ki bu hareketini kocaman olmuş gözlerimle ona bakıyordum sadece. O ise küçük bir çocuk gibi öcünü aldığının sevincini yaşıyordu.

Yavaş bırakmıştı ama kar tepeciği o kadar yüksekti ki içine gömülmüştüm. ''Ya,'' dedim ağlar gibi ses çıkartırken, bir de üzerimdeki karları temizlemeye çalışıp kalkmaya çalışıyordum. ''Ne bu yaptığın? Amacın ne senin?'' diye ona söylenirken kalkmam için uzattığı eline vurdum elimle. İhtiyacım yoktu ona. ''Üşü ki seni ısıtabileyim diye uğraşıyorum, sen de anca kafamı kırmaya çalış.'' demişti eğlenerek. Dengesiz adam.

Ayağa kalkarken onu itelesem de kaldırdı ve saçlarımdaki karları temizlemeye başladı. Kaçtı yaşı? 10? 15?

''İnsan...'' dedim sitemimi saklamadan ve ellerini üzerimden çekmeye çalışarak. ''İnsan sevgilisini patates çuvalı gibi karın içine atar mı Alpay Emir?'' Benim sinirli hallerime o kadar tersti ki bakışları gözlerini oyasım geliyordu. Bir adım yaklaştı ama hiçbir temasta bulunmadı. Gözlerini kısıp çocuk gibi eğlendiğini belli ederek ''Peki insan sevgilisinin kafasını kartopuna gizlediği taşla yarar mı sevgilim?'' dedi ima ile.

Yüzümü buruşturup başımı hafifçe omuzuma doğru eğmiş aşırı yapmacık bir şekilde ''Öpeyim de geçsin, aman kıyamam.'' deyip hızlıca Emel ablaların yanına gitmiştim. O da olduğu yerde homurdansın dursun anca.

''Sizin içiniz mi yanıyor, anlamıyorum ki. Donduk biz burada.'' deyip söylenmiş ''Hadi sen de çık yukarı bizimle, öyle geçersin eve.'' diye ısrar etmişti.

Üzerim sadece karlı değil aynı zamanda da çamurluydu. Eve girdiğim gibi kendimi banyoya bırakmalıydım bu yüzden de eve gitmemin daha iyi olduğunu söyleyip durmuştum. İlkte o da ısrarla yukarı çıkmamı söylese de halime bakınca beni anlayışla karşıladı ya da annesinin evini kirletmemi istemediği için kabul etti. Bilemedim. Elif'in yine telefonu çalınca en sonunda ben dayanamamış ya engellemesini ya da kapatmasını söylemiştim çünkü huzursuz oluyordu belli ki o ismi gördükçe.

Yanlarından ayrılmadan önce ''Neyse, hadi ben eve gireyim. Size de iyi oturmalar.'' deyip bu saatte bile gözleri eğlence için parlayan minik fareyi öpmüştüm. Sokakta zaten bizden başka kimse kalmayınca onlar da içeri girmek için hareketlenmişti.

Alpay Emir, Melih ile sürekli ne konuşuyordu aşırı derecede merak ederken benim hareketlendiğimi görünce nereye, der gibi hafifçe sallamıştı başını. Ona bir şey demeden önüme döndüğümde zaten eve gittiğimi anlayacaktı yani. İki adım attım, üçüncüyü tamamlayamadım çünkü kolumdan tutmuş durdurmuştu beni.

Ona bıkkınlıkla dönerken ne çabuk içeri girdiler bizimkiler diye de şaşırmıştım. Koca sokakta kimsecikler kalmamıştı. ''Niye çıkmıyorsun yukarı?'' diye sorunca üzerimi göstermiştim asabice ''Üzerimdeki çamurlarla Serap teyze çok da alırdı zaten beni içeri.'' dediğimde o da bakmıştı. Onun yüzündendi hep bunlar. Yaklaştı, başını eğdi, dudağının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı ve ''Ben verirdim bir şeyler.'' dedi.

Gülesim geldi birden.

Dudaklarımı birbirine bastırmış gülümsememi saklamaya çalışmışken gözlerimi de kaçırmıştım ondan. ''Gizleme gülüşlerini de gözlerini de benden.'' deyip tekrar ona bakmamı sağlarken sanki kendi üşütmemiş gibi ''Hadi üşüme daha fazla,'' demişti. ''Yoksa burada ısıtacağım bak seni.'' demişti yaptığı imadan hiç utanmadan.

Sahte bir üzüntüyle ''Beni postalamaya mı çalışıyorsun?'' dediğim sırada ikimiz de bize doğru adımlamaya başlamıştık. ''Ayrı evlere girmemek için çözüm var ama...'' dediğinde konu bir şekilde evliliğe gelecekmiş gibi hissettim.

Konuyu değiştirmek için de yılbaşı kararımı söylemek istedim, böylece o da devam edememişti.

''Yılbaşında ne yapacağız şimdi? Yani ben seninle olmak istiyorum ama seçeneklerin çok az.''

''Aklında başka bir şey varsa söyle yavrum bana fark etmez.''

Sanki yol bitmesin istiyor bu yüzden de ufacık ufacık adımlıyorduk.

Başka bir fikir de yoktu aklımda ama onunla kalmak istiyordum, evde geçirmek fikri pek hoş değildi çünkü yalnız olmak istiyordum. Uludağ fikri ise evet hoştu ama ne bileyim işte orada da sürekli dışarıda olacaktık büyük ihtimalle.

''Aklımda başka bir fikir yok da sen biraz cimri misin? Ya dağda ya da evde ailecek geçirmek ne ya ben bir yerlere gideriz diye düşünmüştüm.'' dediğimde durdu ve güldü. ''Sen dinlememişsin ki beni.'' dedi gülüşünün arasında.

Ona cevap vereceğim sırada kaba bir erkek sesi ''Şerefsiz!'' diyerek böldü konuşmamızı. Öyle hiddetli bir sesti ki korkuyla arkamı döndüğümde Alpay Emir de beni arkasına almak ister gibi kolunu uzatmıştı.

Yüzündeki kırışıklıklar ve sararmış sakallarıyla onu tanımakta zorlansam da yüzü eski halini anımsattığından İbrahim amcayı sonunda tanıyabilmiştim. ''Namussuz seni.'' diye bağırdığı sırada ikimiz de şaşırmıştık.

Alpay Emir öne atılmış onu telkin etmeye çalışarak düzgünce konuşmasını söylüyordu. Kendinden büyüğüne el kaldırmayacağını, saygısızlık yapmayacağını biliyor olmak beni rahatlatırken adamın öfkeyle kararmış gözleri hiç de iyi şeyler olacağını göstermiyordu.

Kalbim korkuyla kasılıp nefes almamı zorlaştırırken etrafta kimsenin olmaması sıkmıştı canımı. Kimse yoktu. Bu saatte uyuyor olmalıydılar ama sese bakmak için kalkacaklarını da biliyordum. Üstelik yalnız olmaktansa şu an birilerinin de yanımızda olduğunu bilmek istiyordum.

Bize daha da yaklaşıp sokaktaki sessizliği bir küfürle bozduğunda Alpay Emir sinirle ona ilerlemiş ''İbrahim abi, sözlerine dikkat. Ağzımı açmıyorsam yaşına saygımdan ama beni zorlama.'' diye de sesini yükseltmişti hafiften.

Adam bu sözlerle daha da asabileşince ''Kızımı aldın götürdün namusumu iki paralık ettin.'' diye bağırdığında. Korkuyla dolup taşıyordum anca. Alpay Emir daha kısık sesle bir şeyler söylediğinde onun ne dediğini algılayamazken bakışlarımı da ikisi üzerinden çekemiyordum.

Alpay Emir iyice sinirlenmişken adamın dibinde bitti. ''Sen ne namusundan bahsediyorsun?'' diye sesini yükseltirken başka birinin sesini duydum. Ayaklarım yere çivilenmiş gibi hareket edemezken İbrahim amca gittikçe sesini yükseltiyor bir şeyler de diyordu.

Kendi kızını başkasına vereye çalışmamış gibi ağzına sakız ettiği namus kelimesini zikretmekten başka bir şey yapmıyordu.

Alpay Emir ve onun arasında sadece birkaç adım varken adam az önceden beri cebinde tuttuğu elini çıkardı. Elinde tuttuğu şeyi idrak edemedim. Gözlerim, sokak lambasının parlattığı metal şeyi görmek istemedi belki de bilemedim.

Elindeki büyük, bıçak mı çakı mı anlayamadığım metali havaya kaldırınca boğazımı acıtacak bir çığlık yayıldı etrafa. Alpay Emir'in de bunu fark etmesiyle bir adım geri gittiğini ve çevik bir hareketle kolundan tutacağını gördüm. O sırada ben de refleksle onlara gitmişken birkaç ayak sesi işitti kulaklarım.

Ona bir şey olacak korkusuyla yanıp tutuşurken bedenim ne soğuğu hissediyor ne de konuşulanları işitiyordu. Sevdiğine bir şey oldu, olacak korkusu öyle acı bir şeymiş ki insanın kendi canının kıymeti kalmıyormuş.

Yanına gittim ama yaklaşamadım. Dikkatlerini dağıtacağım da bir şey olacak korkusuyla yanıp tutuşurken burada böyle durmak da ağır geliyordu.

Geri çekilen adamın elinden Allah bilir ne niyetlerle getirdiği kesici aleti almaya çalışan Alpay Emir zor kullanmamak adına hâlâ adama elini bile kaldırmazken zaman öyle farklı işliyordu ki aklım bulanmıştı. Alpay Emir ve İbrahim amca hızla hareket ederken sanki ayak seslerini duyduklarım her kimse ağır çekimde gibi ilerleyip onları ayırmaya çalışıyordu. Ama bir türlü de onlara ulaşamıyor gibiydiler. Gözlerimi onlardan ayıramadığımdan da kimseyi göremiyordum.

En sonunda Alpay Emir'in bıçağı tuttuğunu ama elinin de kesildiğini gördüğümde korkuyla bağırmış onlara ilerlemiştim tekrardan.

Sonra bir şey oldu.

Alpay Emir elinin kesildiğiyle kaldı ve İbrahim amca geriye çekilip hızlı bir hamlede bulundu.

Yanına gittiğim canım adamın adımı bağırarak söylediğini bana kızdığını hatta küfrettiğini duydum.

Sadece duydum çünkü omuzumla karın boşluğumda hissettiğim temas aynı anda gerçekleşti ve ben üşüdüm.

Bunca saat soğukta kalan bedenim üşümemişken üşüdüm.

Omuzlarımda ve karnımda hissettiğim elden değil hissettiğim acıdan yandı canım. Arkamdaki canım adama ait olan bedenin kasıldığını bedenime sardığı kollardan anlarken defalarca adımı söylediğini duydum. Zaten bir tek onun sesini tanıyordu kulaklarım.

Korkudan hiçbir tepki veremezken sesler uğuldadı. Gözlerim yaşardı ama en çok da içime çektiğim nefes yaktı canımı.

Benim mi dizlerim tutmuyordu yoksa arkamdaki bedenin mi dengesi bozulmuştu kestiremedim. Kendimi yerde buldum. Üstelik yalnız da değildim. Bedenime sarılan bedeni de benimle beraber yerdeydi. Yoksa ben mi onunla beraber yerdeydim?

Yerdeki bembeyaz karın üzerini ayakkabımızdaki çamurlardan ziyade o beyazı kirleten başka bir renk daha ilişti gözlerime.

Ağlamak isteyip ağlayamamak sesimi duyurmak isteyip de duyuramamak o kadar zor geldi ki bir an hiçbir şey yapamadım.

Dudaklarım birbirine dikilmiş gibi açılmadı. Açılsa da sesim çıkmadı. Gözlerim, akıtmak istediğim yaşların bedenimden ayrılmasını istemez gibi izin vermedi. En önemlisi de omuzumla karnımı kavrayan kolların varlığı çekiliverdi birden bedenimden.

Acımasızca beni karlara gömüp 'üşü ki seni ısıtabileyim diye uğraşıyorum' diyen canım adama seslenmek istedim. Şu anda bile niye çekiyorsun ki kollarını benden, diye kızmak kalkıp beni sarıp sarmalamasını istedim.

Üşüyorum sevgilim, şimdi niye ısıtmıyorsun?

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page