22. Bölüm
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 32 dakikada okunur
Ayfer Vardar - Candan İleri🎧
Zeynep Asya - Gönül Geçmiyor🎧
Sadece nefes almak yaşamak sayılmazdı belki ama ben yaşamıştım. Güldüm, ağladım, gezdim, dolaştım ama en çok da eğlendim. Doya doya yaşayamadım ama dönüp baktığımda ben eğlenmişim ya, diyebildim. Hatta ben sevildim de diyebiliyorum artık.
Bir adam var... Öyle bir bakıyor ki tüm ağlayışlarımı tüm anlaşılmayışlarımı silip atıyor diyebiliyorum. Aldığım nefesi, baktığım nesneyi hatta aşmaya çalıştığım engelleri bile değerli kılıyor. Benim için sıradan ne varsa sırayla sıra dışı hale getiren bu canım adam öyle çok işledi ki yüreğime öyle çok yer edindi ki içimde bundan sonra ne olursa olsun ben üzülmem, şunu da yaşayamadan gittim diyemem. Ama gitmek de istemem.
Üşüdüm, üşüdüm, üşüdüm.
Ne sevdiğim adamın bedeni ısıtabildi bedenimi ne de üzerimdeki kıyafetler. Buzların arasında çırılçıplak bırakılmışım gibi hissettim kendimi. Bu normal miydi?
Alpay Emir'in birçok edepsiz söz söylediğini duydum, ona kızmak ve ağzına biber süreceğimi söylemek istedim. Ne dudaklarımı kıpırdatabildim ne de onu uyarabildim.
Canım yanıyordu.
Bedenim buz tutmuş gibi hareketsizken ben hareket dâhi etmeye çalışamıyordum.
Aralayamadığım dudaklarım bedenimin hareket ettirilmesiyle aralandı, acı bir ''Ah!'' nidası çıktı. Alpay Emir'in sesini duydum. Titreyen ama sakin kalmaya çalıştığını da belli eden sesiyle ''Özür dilerim,'' dedi, birilerine bağırdı, eli yanağımı buldu ve ben ıslaklık hissettim. İki seçenek. Ya benim gözyaşım ya da onun kanı. Sahi eli kesilmişti. Bunu unutmuşum gibi tekrardan hatırlamak şaşırttı beni. Oysa sadece birkaç dakika önce olmuştu değil mi?
Düşündüm.
Zorlandım.
Zorladım.
Hatırladım.
Yanına gitmiştim, ona koşmak ve kavuşmak istemiştim. O adamın yapacağı şeyden onu uzaklaştırmak, belki de korumak... Yanına gittiğimde bana kızdığını, omuzlarımdan tutup beni kenara çektiğini hatırladım. Beni kenara çekmeye çalışırken karnıma saplanan ağrıyı ve acıyı anımsadım.
Hani sanki her ay olmuyormuşum gibi her defasında regl sancısı çekerken anneme hep ağlardım ya 'o kadar keskin bir acı ki sanki bıçak saplandı' diye. Tam da öyle bir acı, ama daha acısı. Üstelik regl sancısı ilk gün sürer ikinci gün biter. Bu da öyledir değil mi?
Bedenimde yara, yarada yaman bir acı.
Üzerimin ıslandığını hissettim. O ıslaklığın soğuğu daha çok çektiğini, bedenimin soğuktan titrediğini... Bunları hissetmem önemli miydi, değil miydi?
Hissettim.
Bedenimde yara, yaradan akan oluk oluk kan.
Hareket edemiyordum, bağıramıyordum, ağlayamıyordum ama bunları hissetmek, yapamadıklarımın bile farkında olmak hâlâ yaşadığımın kanıtıydı değil mi?
Bağrışmalar, kızışmalar, ayak sesleri... Ama en çok da onun sesi.
Alpay Emir'in sanki ona çok uzaktaymışım gibi ''Defne,'' diye seslendiğini duydum. Yine ve yine bir tek onu duydum. Üşüyen bendim ama sesi titreyen oydu. O üşümesin, sesi titremesin istedim. Sadece istemekle yetinmek zorunda kaldım.
Kendimi o kadar güçsüz hissettim ki uyumak, dinlenmek ve dinçleşmek istedim.
Yanağımdaki elleri hareketlendi. Aynı titreyen ses yine adımı söyledi. Her defasında adımı söylemesini dört gözle beklediğim adamın sesini, o titreyen sesini duymamak için bana seslenmesin, adımı söylemesin istedim.
Acı içinde ''Güzelim,'' dedi bu defa. ''Hadi bak bana.'' dedi yalvarır gibi. Oysa zaten ona bakıyor ama onu göremiyordum. Onu kızdırmak için güzelin miyim gerçekten, diyemedim. Ben çok güzelim de sen benim yanıma yakışır mısın bak bilemedim ki, diyemedim. Zaten o son cümleyi hiç diyemezdim.
Birileri bağırdı. Bağrışmalar hep vardı. Hiç susmadı. Oysa sussa uyuyacak, dinlenecek ve dinçleşecektim.
Gözlerim akıtmak istediğim yaşlara çıkış izni vermiş, bunun için de sanki onun güzelim demesini beklemiş gibi bir bir akıttı o tuzlu sıvıları.
Ağlamaya başlamam sanki onu mutlu etmiş gibi ''Seni götüremem, beklememiz lazım.'' dedi daha sakin tutmaya çalıştığı ses tonuyla. Bildiklerini bildirmek ister gibi sürekli tekrar etti bir şeyleri. ''Seni hareket ettiremem.'' Bana değil kendine açıklama yapıyor gibiydi. Sonra dönüp birilerine bağırdı. Sanki bağırması bir işe yarayacakmış, bana yeniden acısız nefes aldırabilecekmiş gibi.
Dökülmemek için zar zor duran yaşlarım o zoru aştıklarından ötürü coşkuyla ayrılırken benden, zaten baktığımı göremezken o yaşlar iyice kapadılar gözlerimi de görüşlerimi de.
Onun elleri yanaklarımdan hiç ayrılmazken sürekli sildi yaşlarımı. Yaşlarımı sildi kendi kanını iliştirdi. İlk defa bana dokunmasın, kanını da bulaştırmasın istedim.
Hava o kadar soğumuştu ki karnım açılmış da bir türlü kapatmıyorlarmış gibi hava dolmuştu içim. Birden soğuktan ötürü titreyince bedenime ait olmayan bir madde yaktı canımı. Başımı hareket ettirmek istediğimde onun elleri buna izin vermedi. ''Bakma,'' dedi yalvarır gibi. ''Bakma canımın içi şimdi gideceğiz,'' dedi sonra yine başkalarına bağırdı. Sanki bağırması bir işe yarayacakmış, bana yeniden acısız nefes aldırabilecekmiş gibi...
Azıcık hareket etmem bile canımı yakınca ağlamam hızlandı. Bu sefer yalvarır gibi konuşan, konuşmaya çalışan ben oldum. Ne karnımın ağrıdığını ne de canımın yandığını söyleyebildim. Çıkan cılız sesimle sadece ''Üşüdüm.'' diyebildim. Onda bile kendimi tekte duyuramadım. Titreyen sesimle kesik kesik nefesler arasında kendimi duyurmaya çalıştım. ''Ç- çok üşüdüm.'' Bedenim buz tutmuş gibi üşürken karnımın üzerine kaynar su dökülmüş gibi bir his vardı. O his o kadar yabancıydı ki ne olduğunu sormaya bile korktum.
Üşüdüm, dedim. O, beni sarmanı, ısıtmanı istiyorum dediğimi sansın istedim.
Anladı.
Zaten beni bir tek o anlardı.
''Söz ısıtacağım seni,'' dedi ona hiç yakışmayan hâlsiz bir sesle. Çaresizce ''Ama biraz bekle ne olur? Şimdi gideceğiz hastaneye.'' diye devam ettiğinde sırf o öyle hissetmesin diye hiçbir şey olmamış gibi bile davranabilecek güçte hissettim kendimi. Benimle değil küçük bir bebekle konuştu sanki.
Ağladıkça acım azalır sanarken arttıkça arttı. Canım da yandıkça yandı.
Öpsün, sarılsın, beni kızdırsın da ona vurabileyim istedim. Ne öptü, ne sarıldı ne de beni kızdırdı.
Gözyaşlarım durulmadıkça ağlamak isterken şimdi de ağlamamak, sevdiğim adamı görmek istedim. Bana onu göstermeyen, onu görmeme engel olan yaşlarıma bile nefret dolu bir his besledim. Gözlerimi kapattım. Yaşlarımın önü kesilsin istedim ama bu onun bana kızmasına neden oldu.
''Hayır,'' diye ikaz etti beni. ''Kapatma!'' derken öyle yüksek bir ton kullandı ki kulaklarımı kapatmak istedim. ''Yalvarırım kapatma gözlerini.'' dedi çarnaçar bir sesle. Çaresizliği devam etti, ''Bak bana.'' diye yalvardı. Üstelik yalvarmak ona hiç de yakışmadı. Sesi titremedi ama sesindeki acı kalbimi titretti.
Gözkapaklarımdaki yük öyle ağırdı ki kolayca kapanan gözlerimi açamadım bile. Sırf o istedi diye zorladım kendimi, olmadı. Yapamadım.
Azıcık kalan gücümle konuşmak istedim. ''Acıyo-'' bile diyemeden ''Söz,'' dedi sözünü yemin bilmemi ister gibi. Yanağımdaki bir elini çekti, ardından boynumda hissettim onun sıcak elini. Belki de soğuktu ama o an öyle sıcak geldi ki elini oradan hiç çekmesin istedim. ''Söz tüm acılarını geçireceğim benim güzel bebeğim.'' Ellerimi hareket ettirmek, ona dokunup onu hissetmek istedim. Vücudum öyle büyük bir şoktaydı ki kapatmıştı kendini tüm isteklerime.
Ona birçok şey söylemek isterken konuşamamak, etrafımdaki sesleri duymak isterken duyamamak en çok da benim gibi yerinde duramayan biri için hareket edememek... Çok zordu.
Konuşabilsem ona söyleyeceklerim, etrafımdaki sesleri duyabilsem söylenen sözler, hareket edebilsem de karnımdaki sızı daha da yakacaktı canımı değil de canım adamı. Canım adamın canı hiç yanmasın istedim.
Bir tek onu işiten kulaklarım onun sesine de duyarsız olmuş onu da duyamamıştı. Sadece uğultu... Koca bir uğultu vardı kulaklarımda. Sesini yükseltti yine duyamadım. Zaten konuşamadığımdan istesem de kendimi duyuramazdım. Uyumalı, dinlenmeli ve dinçleşmeliydim.
Baygınlık denilen şey bu muydu? Bir şeyler vardı ama yoktu. Ses vardı söz yoktu. Etrafta bir telaş vardı ama benim kalkıp da ne olduğuna bakacak mecalim yoktu. Sanki ben hiç yoktum.
Alpay Emir'in yüzümdeki elleri çekildi yanaklarım daha da çok üşüdü. Omuzlarım sarsıldı, canım yandı. Bir başkasının ''Yapma,'' diye bağırdığını duydum. Başka birinin ''Ambulans şimdi gelir,'' dediğini, annemin defalarca adımı söylediğini, birilerinin ağladığını. Bu sefer herkesi duyan bedenim bir tek canım adamın sesini duyamadı.
Doğduğum günden bu güne dek her an yaptığım şeyi yapamadım. Nefes almak olağan bir şeymiş gibi, sanki bir gün bunu yapamamamın imkânı yokmuş gibi yaşarken ilk defa ciğerlerim içime çektiğim derin nefesten değil de o ciğerleri nefesle dolduramadığımdan yandı.
Korktum.
İlk defa nefes alamamaktan, boğulurmuş gibi hissetmekten ama en çok da ölmekten korktum. Söylemeyip içime attıklarımdan, gidip sarılamadıklarımdan ama en çok da birilerine kırgın olarak ayrılmaktan ziyade en çok son defa da olsa sevdiğim adama onu sevdiğimi bile söyleyemeden ondan ayrılmaktan korktum. Çünkü daha çok yeni kavuşmuştum.
Ölüm denen şeyin gerçekten de olduğunu, üstelik ona bu kadar yakın olduğumu fark ettiğim an buydu işte.
Meğer ölüm denen şey sana da bana da varmış. Hiç beklemediğin bir an kapına dayanıp bir selamını bekler, vereceğin cevaba göre de çekip gidermiş. Ya seninle ya da sensiz... Ya isteyerek ya da zorla. Ama en çok da hakla.
Eğer gerçekten de ölmek üzere olan herkesin son bir dilek hakkı varsa, gerçekten de son defa buna hakkım varsa tek isteğim canım adamın sesini duyabilmek, onu görebilmekti.
O an Alpay Emir'in titreyen sesine karışan ambulans sesi bile onu duymama engel olamadı.
Bu kadar çabuk mu kabul olmuştu dileğim? Ya Allah'ın sevgili kuluydum ya da bu dünyadan çoktan ayrılmam gerekiyordu ki bu kadar hızlı gerçekleşmişti bu isteğim. Yine de teşekkür ederim. Ama keşke gerçekleşmeseymiş diyeceğimi de bilemedim.
'Çok konuşuyorsun, bizdeki de kafa. Az sus da başımız dinlensin.' deyip beni zamanında çileden çıkartan adam bu sefer ''Defne, aç gözlerini! Konuş benimle...'' diye yakarışta bulundu. ''Hadi bak bana.''
İsteğim gerçekleşti. Hakkım varmış. Sevinmeli miydim?
Son isteğimin gerçekleştiği için sevinmeli mi, yoksa isteklerimin sonuna geldiğim için üzülmeli miydim?
Sesini duydum, ama onu hiç göremedim. O sesteki duyguları görebilmek onu görmekten çok daha acıydı benim için. Üstelik bedenimdeki hiçbir açıyı hissedememek de o kadar iyi gelmişti ki... Sanki hiçbir şey olmamış, hiç yaşanmamış gibiydi. En çok da hiç yaşamamış gibi.
Anladım ki sevinmeliyim. Sonuçta kaç kişi sevdiğinin kollarında gözlerini yumardı ki hayata, hayatım dediği adama.
...
Panayır meydanlarını aratmayan zihnim annesini kaybetmiş bir çocuğu ağırlıyordu. Olur da kaybeder, elinden kaçırır diye bileğine bağlanmış kırmızı renkli balonuyla sağa sola koşarak annesini arayan küçük kız çocuğu ağlıyor, ağladıkça da sesini duyuramıyordu. Meraklı gözlerle bu koca eğlence alanında ağlayarak koşuşturan küçük kız çocuğuna bakan insanlar sadece bakıyor, hareketlenip de yardım etmiyordu. Hiç mi üzülmüyorlardı bu halime, halsizliğime?
Balonum. Balonumdan bulurlardı beni, değil mi? Beni görmezlerdi belki ama balonumdan tanırlardı beni. Koşmaktan yorulmuş, ağlamaktan gözleri kızarmış, bağırmaktan boğazı acımış küçük kız çocuğu... Hiç mi duyan yoktu sesimi?
Bileğimi kaldırıyorum. Sesimi duymadılar balonumu görürler diyorum. Balonumu görürler beni bulurlar... Balonumu patlattılar, bulunma güvencemi elimden aldılar. Balonuma mı ağlayayım, annemin beni göremeyeceğine mi?
Bir ses duyuldu koca meydanda. Eğlenen, vaktini boşa eyleyen herkes durdu. 'Kırmızı balonlu küçük kız çocuğu kayıp, gören var mı?' Küçük kız çocuğu burada. Ama balonu? Balonuma mı ağlayayım, artık kırmızı balonlu küçük kız çocuğu olamayacağıma mı? Balonum yok ama ben buradayım. Kırmızı balonlu küçük kız çocuğu değilim artık ama kaybolan, aranan o kız çocuğuyum hâlâ.
Panayır meydanı sandığım yer infazımın gerçekleşeceği o mahşer kalabalığına dönüşüyor. Hayır, bunlar zihnimin oyunu. Ama o oyun o kadar gerçek ki ne ben sahnedeki oyuncuyum ne de bunlar ezberimdeki senaryo. Lakin oyunun sonunda beni büyük bir coşkuyla alkışlayacak seyirci gerçek. Kaybolmam, balonumun patlatılması ama en çok da ağlamalarım kadar gerçek.
Annemi bulamamışım. Sahi, neden bir tek onu aramışım? Bulsaydım yanımda olurdu. Oysa ben küçük bir taburenin başında bir başımayım. Boynum; bağırmaktan tahriş olmuş boğazım yüzünden değil, oraya dolanan ipten ötürü acımaya başlıyor. Korkuyorum. Korkum ise ne boynuma dolanan ipten ne de tanımadığım onca kalabalıktan. Bir başımayım ama korkmamalı, alışmalıydım. Yine de korku kendini koruyor. Çünkü hep bir başımaydım, hiç alışamadım.
Acıdılar mı acımasızlar mıydı?
Korkumu yenmek için mi yoksa daha çok korkutmak için mi kaba bir sesle; öleceksin, son isteğini söyle, dediler. Öleceğime mi üzüleyim annemi bulamadığıma mı? Oysa balonum olmadan da annem beni bulmalıydı. Ne ölmemeyi istedim ne de annemi bulmayı. Çünkü beni o bulmalıydı.
'Kırmızı balonumu bulur musunuz?' Böyle son istek mi olurdu? Oysa balonum olursa annem beni bulurdu. Üstelik balonumu bulmalarını değil yeni bir tane almalarını istemeliydim, isteyemedim. İsteğim onları güldürdü. Bu mu yani, dediler. Oysa üzerine oturduğu zaman bile ayakları yere değmeyen küçük kız çocuğunu o taburenin üzerine çıkarıp boynuna yağlı urganı geçirmek de gülünç değil miydi? Güldüm. Bu mu yani, diyemedim.
Ne boynumdaki yağlı urgan çıktı ne bileğime kırmızı balon bağlandı. Günün dar bir vaktinde darağacındaydım. Boynumdan urgan çıkmadı, annem bileğimde olmayan kırmızı balondan beni bulamadı. Son isteğim gerçekleşmedi, ölmedim.
Sevinmeli miydim?
Ölüme mahkûm değil yalnızlığa mecbur bırakıldığımın farkına vardım. Oysa o küçük kız çocuğu bunu anlamamalıydı. Çünkü anlasaydı, kendi infazını çoktan kendi başlatırdı. Belki de çoktan başlatmıştı...
Gözlerimi yumdum. Seyircilerin, beni seyir eyleyenlerin bana acır gibi bakmalarını görmek istemedim. Onca insan... Yüzleri acı dolu ama yürekleri eğlenceyi izlemeyi yani ölmemi bekliyor. Gözlerim son defa açılıyor. O gözler arasında tek görmek istediğim şey koca bir orman barındıran yeşil gözler... Ama yok. Bir tek o renk yok. Oysa bir tek o beni balonsuz bulur, bir tek o korur. Bir tek onun güven dolu bakışları yok. Belki de burada. Karşımda değil de yanımda. Yoksa... Son isteğimi soran o kaba ses?
Bileğime kırmızı bir balon bağlandı. İnfazımı izleyen topluluktan biri bağırdı. Oysa anneler çocuklarını bir kırmızı balondan tanımamalıydı. Çünkü her şeye çoktan geç kalınmıştı.
...
Doğdum, nefes aldım. Bir gece vakti yere çöktüm, nefesimi bıraktım. Bembeyaz bir odada uyandım ağlamaktan nefes bile alamadım.
Bir erkek sesinin ''Sakinleş,'' dediğini duydum. Bir tek kendi ağlama sesimi duymadığıma bile sevinemedim. Birkaç şey daha söyledi o ses. Birileri geldi, gitti. Zaten birileri hep gelir ardından da hep giderdi. Başka biri telaşla ''Ağrı kesiciler etki etmemiş olabilir, sakinleştirici hazırlayalım.'' dedi. Bedenimi zaten hissedemezken ne ağrısı, diye soramadım bile. Bedenim uyuşmuş, hareket ettiremezken ağladım, ağladım, ağladım. Yıllardır bu anı beklemişim gibi tüm gözyaşlarımı boşalıyor, hareket ettiremediğim bedenim de benim sözlerimi dinlemiyordu.
Karnım ağrıdı, kolum acıdı. Kolumda hissettiğim ince sızı karnımdaki keskin acıyı hatırlattı. Olanları, olacakları sormadan, soramadan kâbuslara gebe bir uykunun daha koynuna düştüm.
Kırmızı balonlu küçük kız çocuğu hiç büyümemiş, infazı gerçekleşen çocuklar hiç büyümezmiş.
Günler mi geçti saatler mi idrak edemediğim bir vakit tekrar açıldı gözlerim. Açıldı, beyaz tavana vuran kısık, sarı renkli ışıkla karşılaştı; kapandı ve karanlığa tekrardan kavuştu. Dünyaya gözlerini yeni açan bir bebek gibi anlamsız ve korku doluydu bakışlarım. Nerede olduğumu, neden burada olduğumu, hatta burasının neresi olduğunu bilmeye ihtiyacım vardı. Etrafa alışmak ister gibi birkaç defa açıldı, kapandı. Gözlerimdeki yaş öyle tükenmiş olmalıydı ki susuz bir dere gibi kuraktı. Üzerinde hareketlenen gözkapaklarım gözlerime değdikçe o kuraklık daha da belirgin olup yaktı canımı.
Bu sefer ağlamadım. Ağlayamadım. Dedim ya kuraktım. Yutkundum. Yutkunamadım. Yutkunmaya çalıştım. Boğazım, son yapraklarını yıllar önce dökmüş koca bir çınar ağacı gibi kupkuruyken ikinci yutkunuşum gerçekleşemedi. Öksürmek istedim, yapamadım. Öyle mecalsiz ve aciz hissediyordum ki kendimi boğazımı ovma ihtiyacıyla kıvranırken kolumu bile kaldıramadım. Denediğimde ise kolumda hissettiğim iğne batma hissi bu hareketimi direkt kesti.
''Sonunda be kızım.''
Duyduğum yorgun ama neşeli sesle tekrar yutkunmaya çalıştım. Gözlerimi acıyla yumduktan sonra tekrar açmaya çabaladım. Kirpiklerim her defasında birbirine kenetleniyor açmam için büyük bir güç harcamamı istiyordu. Başımı çevirip de sesin sahibine bakamadım. Işık öyle cılızdı ki gözlerimi açtığım an bunun bile gözlerimi yakmasına şaşırdım.
Az önceki sesin sahibi ''Doktora haber vereyim.'' dedikten sonra hareketlenmişti. Ayağa kalkmış olmalıydı ki birkaç ses oldu. Görüş açıma girdi, ayaklarımın ucundan geçip kapıyı araladı.
Canım Melih.
Kolumu tekrardan kaldırmaya çalıştığımda bu sefer sadece kolum değil uyuşun bedenim de acıdı.
Kimse yok muydu? Kimse değil, kimsem yok muydu?
Odada başka biri olsaydı çabamı görür yardım ederdi değil mi?
Sırf dilim damağım ıslansın da boğazım nemlensin diye yutkunmak için kendimi zorladım, olmadı. Hareket etmeye çalıştığımda ise öyle keskin bir acı tattım ki artık yaş akmaz dediğim gözlerim yaşlarla doldu, kuraklığıma su oldu, can buldu.
Odaya birileri geldi, biri kolumla ilgilendi. ''Hastamız sonunda uyanabilmiş.'' O an kolumdan yanımdaki ince uzun demire uzanan ince hortumları ve serumu gördüm. Aklım o kadar karmaşıktı ki hastane odasında, hasta yatağında, hasta halsizliğiyle yatarken o hastanın ben olabileceği zihnimin ucundan bile geçmemişti. İçime derin bir nefes çekmek istedim ama bu sefer de olmadı, ben hep bu kadar beceriksiz miydim? Nefes almakta bile aciz biri miydim?
İnce ama kulak tırmalamayan bir sesle korkak bakışlarımı görüp beni yatıştırmak istermiş gibi ''Nasıl hissediyorsun?'' dedi beyaz önlüklü, gözleri yorgunluğa ev sahibi olmuş orta yaşlı kadın. Bir yandan kolumla ilgilenen genç kıza birkaç şey söylüyor bedenimle ilgilenip kendince bir şeyleri kontrol ediyordu. Gözümü açtı, yüzümü inceledi kısa bir an sanki zihnimi kaybetmişim gibi ne yaptığını algılayamadım. ''Nasıl hissediyorsunuz?'' diye yineledi sorusunu.
Hissetmiyorum.
Benim bile zar zor duyduğum bir sesle, bana bile yabancı olan o sesle sadece ''İyiyim.'' diyebildim.
Değilsin.
Bir hastayla değil de küçük bir çocukla ilgilenir gibi konuşmaya başladı.
Kaybolan küçük kız çocuğu.
''Kış aylarını sever misin bilmem ama kalın kalın giyinmen senin için büyük şans.'' Doktorun yüzü öyle tanıdık ki inceledikçe aklımı zorluyorum ama öyle biriyle de karşılaşamıyorum. Çünkü zihnim kalabalık bir panayır meydanı gibiydi. ''Sorunsuz bir ameliyat geçirdin, ardından sadece gözetim altında tutmak için seni yoğun bakıma aldık. Sonrasında ise bu güzel kızın güzellik uykusundan uyanmasını bekledik.'' Hastasını bilgilendiren doktordan daha çok sohbet eden iki yakın arkadaş gibi davranıyordu. ''Hiçbir sağlık problemi tehlikesi yaşamayacaksın.'' Ben zaten sağlıklıydım. ''Aldığın yaradan çok olay esnasında yaşadığın şok bedenini yormuş olmalı ki günlerdir...'' dediği sırada Melih yanıma adımladı. Az önce neredeydi? ''3 aydır şu yataktasın ne demek günlerdir...'' dediği an beynimden vurulmuşa döndüm.
3 ay mı?
Kırparken bile zorlandığım gözlerim aralandı, dudaklarım acıyla kıvrandı. Elim refleksle belime, sağ karın boşluğuma gittiğinde az önce küçük bir kız çocuğuyla konuşan kadın gitmiş sert sesli, ürkütücü biri gelmişti. ''Melih!'' dedikten sonra devam etti. Tanıdık mıydı? Daha ciddi bir üslupla herhangi bir sorunumun olmadığını, bedenimdeki kesici aletin geri çekilmemesi nedeniyle daha az hasarla bu olayı atlattığımdan bahsetti.
Bedenimdeki kesici alet.
Aklım yeni bir şey almayacak kadar dolu, eskisini bile bulamayacağım kadar boşken birkaç şey daha söylendi, birkaç şey daha soruldu. Benim cevabım ise hepsine ''İyiyim.'' oldu.
Doktor ve hemşire odadan çıkarken elinde katlanmış ve birçok gözyaşını içinde saklamış mendille annem girdi içeri, arkasından da babam ve Nihat amca.
Annemin zaten ağladığını belli eden kızarmış gözleri tekrar yaşlarla dolarken yanıma geldi, sıcak elini alnıma oradan da saçlarıma kaydırırken babam da diğer yanımdaydı. Annemin elleri sıcacıkmış. Nihat amca ayaklarımın ucundaki desteğe ellerini yaslarken içtenlikle gülümseyip ''İyisin, şükür.'' dedi.
İyiydim.
Değilsin.
Annem de ''Çok şükür,'' deyip dudaklarını saçlarıma bastırırken kendimi o kadar garip hissediyordum ki sanki son birkaç saatim kalmış da beni öbür tarafa mutlu göndermek istiyorlar gibiydi.
Annem, babam, Nihat amca... Konuştular, sorular sordular... Ama ben hep iyiydim.
Oysa ben bu hareketlere mutlu olmak şöyle dursun daha çok ağlamak istiyordum. Annem... Bana ilgi gösteren annem ''Yavrum benim,'' dedikten hemen sonra daha sesli ağlamaya başlayınca aralanamayan dudaklarımı daha çok zorladım. Babam da sesinde telaş ve merak barındırmıyormuş gibi ''Hanım!'' diye uyardı annemi ağlamaması için. Sonra da koluma elini sararken ''Ağrın sızın var mı kızım?'' dedi büyük bir ilgiyle.
Zaten yaşadıklarım benim için ağırken birden böyle bir ilgiyle karşılaşmak beni iyice korkuya ve çıkmaza sokuyordu. Bir sorun mu vardı? Ya da bana söylemedikleri, söyleyemedikleri bir durum. Ya da ölmüş müydüm?
Baş ağrımı, mide bulantımı ve yattığım yerde bile gözlerimin kararmasını sorun görmemiş cılız bir sesle sadece ''İyiyim,'' diyebilmiştim. İyiydim, iyiydim ama annem başımda ağlayıp saçlarımı sevdikçe babam kolumu sanki güç vermek istermiş gibi tuttukça hiç de iyiyim diyecek gibi hissetmiyordum kendimi. 'Allah aşkına kendinize gelin. Benim ya ben, Defne.' diye onlara kim olduğumu hatırlatmamak için zor tutuyordum kendimi.
Uykum yoktu, beni içine çeken uykulara doymuştum. O uykulardaki rahatsızlık veren hislerden de korkmuştum.
Annem tüm ağlamalarının arasında ''Elleri kırılsın, inşallah. Nasıl kıydı benim yavruma...'' diye söylendi.
Uykum olmasa da açık tutamadığım gözlerimi açık tutmak için öyle çok çabalıyordum ki kendimi iyice gücüm kalmamış gibi hissediyordum. Annem ise ağlamaları arasında ancak söylenip duruyordu ''Ya bir şey olsaydı...'' diye.
Sesini yükseltip ''Hele bir şey olsaydı!'' diye söylenince güçsüzlükle kapandı gözlerim. Sessizliğe ve yalnızlığa ihtiyacım vardı. Bu ilgi beni korkutuyordu. Yalnızlıktan daha çok kendime... Kendimle yalnız kalmaya öyle çok ihtiyacım vardı ki şu an kendimi fazlasıyla huzursuz hissediyordum.
Canı çekilmiş gibi yatakta yatan bedenim belki de bir heykel gibi hareketsiz olduğumdan hiçbir acıyı hissetmiyordu anlık olarak. Elimi kaldırıp yarama dokunmak onun verdiği acıyla değil de kendisiyle var olduğunu kanıtlamaya ihtiyacım vardı kendime.
Yaralanmışım.
Öyle silik silikti ki her şey.
Babam kolumu bırakmadan önce hafif bir baskı uygulamış ardından da ''İstediğin bir şey var mı?'' diye sormuştu. ''Çok şükür uyandın ya, ne istiyorsan söyle.''
İstediğim herhangi bir şey değil, biriydi. Neredeydi, niye yoktu üstelik neden gözlerimi açtığım ilk an yanımda olan o değildi... Birçok soru dolaşıyordu zihnimde.
Gözlerimi kapatıp başımı hafifçe iki yana hareket ettirdiğimde bile canım yandı, yüzüm buruştu. Babamın telaşlandığını hissettim ''Tamam.'' dedi telkin etmek ister gibi. ''Tamam, sen yat dinlen iyice,'' dedikten sonra da ''Hadi Meryem, kızın yanında yapma bari.'' diye uyardı annemi. Çünkü annem hâlime hâlâ ağlıyordu. O böyle yaptıkça yaram değil de zihnim sızlıyordu.
Annem saçlarımdan elini çekti, sıcaklığın kalktığı yeri her zamanki soğukluk doldurdu ama bedenim bunu hiç sorgulamadı. Alışık olmadığı hareket son bulduğundandı belki de bu. Zaten oranın soğuması değil kısa bir an da olsa sıcaklığa kavuşmasıydı garip olan.
Melih ne zaman çıkmıştı bilmiyorum ama odaya girdiği sırada herkesten daha dinç bir sesle ''Doktoru duydunuz,'' dedi hatırlatmak ister gibi. ''Hastamız da zaten biraz asabi biri, o kovmadan siz çıkın bence sonra vay efendim bu kız niye böyle demeyelim.'' dedi herkesin üzerine çöken kasveti dağıtmaya çabalayan bir sesle.
Elinde karton bir bardak, bardağın üzerinde de buram buram etrafa yayılan bir duman vardı.
Babam yanımdan ayrılıp annemin koluna girdi, onu ikna etmeye çalıştı ve çıktılar odadan. Ağlamasının dinmesini istedim çünkü bir şeyim yoktu, yani ağlamasına değmezdi. Hani bir şey olsa, belki.
Bir şey diye bahsettiğim şeyin gerçekleşme ihtimaline bu kadar yakın olmak nasıl bir histi acaba? Uyandığım andan beri acı dışında hiçbir şey hissetmezken kendimi insan gibi bile hissedemiyordum.
Gözlerim sıkı sıkı kapandığında belim ağrımıştı, büyük ihtimalle uzanmaktandı. Nihat amcanın Melih'e bir şeyler dediğini duydum, normalde olsa kapı arkasından bile dinleyeceğim iki kişi yanımda, yamacımda konuşuyordu ama ne dikkatimi verebiliyordum ne de onları duyabiliyordum. Belki de duymak istemiyordum.
Üzerimde büyük bir ağırlık vardı. Bunlar kendimi sıkmamdan dolayı mıydı?
Belimin ağrısı gittikçe artarken kendimi kıpırdatmaya çalıştığımda Melih'in daha net bir sesle Nihat amcaya ''Tamam, ben buradayım.'' dediğini duydum. Sonrasında ise bel oyuntum keskin bir şekilde acıdı kasıklarıma bir ağrı saplandı.
Dişlerim sesimi duyurmak istemez gibi birbirine kenetlenmişken inler gibi bir ses çıkmıştı sadece kapalı dudaklarımın arasından. Nihat amcanın ''Kızım hareket etmeye çalışma'' dediğini duyarken daha sert bir sesle Melih'in ''Oynaşıp durma, sanki gripten yatıyorsun o yatakta.'' uyarısı Nihat amcanın sesini bastırmıştı.
Gözlerim yine doldu, taşmadı.
Sadece ufacık hareket etmeye çalışmak bile nefesimi kesip beni saatlerce koşmuşum da nefes nefese kalmışım gibi hissettirirken Melih, ''Ağrın mı var?'' diye sordu bu sefer. Üstelik az önceye nazaran daha uysaldı sesi. Onu sadece başımı sallayarak onaylarken sanki kesilen bedenim değil de dilimdi.
Kesilmek falan yok Defne.
İyiydim, sadece basit bir karın ağrım vardı. Biraz da fazla uzanmaktan belim ağrıyordu işte.
''Az önce ağrı kesici yaptılar zaten ama yine de bir sorayım hemşireye,'' dedi daha telaşlı bir sesle. Onu telaşlandıracak bir şey dememiştim ama yanlış anlamış olmalıydı. Zar zor toparladığım sesimle ''Geçti,'' diyebildim sadece.
Geçti mi sahiden?
Canım öyle çok acıyordu ki dolan gözlerim artık taşsın acımı da alsın istiyordum. Zaten zar zor nefes alırken hareketlenen karnım iyice canımı yakıyordu.
Başka şeyler düşün Defne.
Neden kendime geldiğimde sadece Melih vardı yanımda?
Daha başka şeyler düşünmelisin, Defne.
Nihat amcanın sesi biraz daha uzaktaydı bu sefer. ''Aşağı inmeden önce hemşireyi çağırayım buraya.'' dedi. Melih ise sadece ''İyi olur,'' derken son bir kuvvetle ''İyiyim,'' dedim tesirsiz bir sesle. Gerek yoktu.
Ben ona sesimin gidip gitmediğini bile kestiremezken azarlar gibi ''Bok iyisin anasını satayım.'' dedi. Belli ki Nihat amca çıkmıştı, yanımızda o olsa Melih böyle konuşmazdı. Onun yüksek sesi kulaklarımı tırmalarken büyük bir zahmet ve bol zafiyetle açtım gözlerimi tekrardan. ''Yüzün, sevap defterinin sayfaları gibi bembeyaz. Kırk yetim doyursan da boyanmaz. Sen gelmişsin iyiyim, diyorsun.'' diye devam etti azarlamasına.
Söyledikleriyle sadece göğsüm havalanırken üzerimdeki ince çarşafı çekmek üzerimde her ne varsa kaldırıp yarama bakmak istedim.
Yaralanmıştım.
Hayır, iyiydim.
''Gerçekten...'' deyip zorla yutkunurken ağzımın içinin nemlenmesine sevinmiştim. ''...iyiyim.''
Biri geldi, bir şeyler dedi, bir şeyler yaptı ve gitti. Oysa gelmesi gereken o değildi.
Kurak bir çölde mahsur kalmış da kırk gün dayanmış kırk birinci gün suya dadanmış açgözlü bir seyyah gibi su isterken ondan, cimri gibi sadece birkaç yudum su vermişti bana. Oysa o su damlaları değil boğazımı, dudaklarımı bile ıslatmamıştı. Dudaklarıma bir damla su bulaşsın diye bedenimi bin bir hale soktum yine de acısız bir halde soluklanamadım.
Geri uzanmama yardım etti. Bekledi. Hiçbir şey demedi. Yerine geçti. Beni sinir etmek ister gibi çay mı kahve mi kokusundan bile anlayamadığım sıvıyı şapur şupur bir sesle içine çekti. Sıcak bir sıvı içmemiş gibi bir de ''Ohh.'' dedi. Nefret ederdim. Zaten iki kelimeyi bir araya getirmek benim için zorken bir de onun böyle nefret ettiğim şekilde bir şey içmesi sinirlerimi bozdu. Ona ''Yapma,'' diye söylendiğim sırada sesim az önceye nazaran daha kuvvetliydi. Beni dinlemedi ve aynı şekilde bir daha içti, yahu sesi geçtim boğazın da mı yanmıyordu sıcaklıktan? Kendimi zorladım ve hafifçe boynumu yamultarak ona bakmaya çaltım.
''Melih!''
''Söyle güzellik, diyeceğim... Haşa gördüğüm güzellere hakaret olacak. Efendim?'' Kendi kendine konuşur gibi olduktan sonra sadece efendim demesi iyice sinirimi bozuyordu.
Takma Defne. Başka şeyler düşün. Onu düşün.
Neredeydi?
Kolumdaki yokluğa odaklanırken fısıltı şeklinde ''Bilekliğim,'' dediğimde Melih bu sefer daha ciddi bir sesle ''Ne istiyorsun? Duyamadım.'' deyip biraz yaklaştırdı yüzünü. Yanımdaki tekli koltukta oturuyordu. Başımı kaldıramayacağım için hafifçe, uyuşmuş olan kolumu hareket ettirip onun aldığı bilekliğe baktım ama yoktu. Zaten o da yoktu. Bu sefer daha yüksek sesle konuşmaya çalışarak ''Bilekliğim nerede?'' diye sormuştum pürüzlü sesimle. Sanki kuvvetle öksürsem sesim yerine gelecek gibiydi. Ama buna ne bedenim ne de boğazım izin verirdi.
Melih şaşkınlıkla ''Bilekliğin mi?'' diye sorumu bana geri yöneltti. Bunca söylenecek ve sorulacak şey varken bunu sorduğuma şaşırmış olmalıydı. Ona bakmaya çalıştığımda ise bedenimi de hareket ettireceğimi anlayıp kalktı ve ''Hareket etme,'' diye uyardıktan sonra tepemde dikilip onu görmemi sağladı. Sorumu gereksiz görmedi, merakımı gidermek istedi. Onu ilk defa konuşurken zorlanır gibi gördüm. ''Sen ameliyata girince... Eşyalarını vermişlerdi annenlere... Onlardadır dedi.'' Oysa istediğim cevap bu değildi ki.
Abin nerede Melih?
''Saat kaç?''
Bu seferki sorumu saçma bulmadı. Yattığım yatağın yanındaki koltuğu iteleyip onu görebileceğim şekilde çekip oturdu. Telefonun ekranına bakıp ''1'i geçiyor.'' dedi. Etraf karanlık, zihnim karmaşıktı. Bu yüzden de ''Hangi biri?'' diye sormuştum bir kuvvet.
Güldü, ama yorgun bir gülüştü bu. ''Böbreğini değil de beynini kaybetmişsin sanki.'' dedi. Ben yine korkuya kapıldım, telaşla hareketlenmeye çabaladığımda bu sefer de ''Lan! Yok öyle bir şey, iyisin işte. Şaka da mı yapmayalım?'' dedi sanki beni canlandırmak ister gibi. ''Lamba yanıyor görmüyor musun? Gece işte... Soru saçma cevabı daha da saçma...'' dedi sonra kendi kendine söylenir gibi. Bedenimin hissizliği yavaş yavaş ortadan kalkarken durgunca ''Canın bir şey istiyor mu?'' diye sordu.
Bir şey değil birini istiyor.
''Hayır.''
Sustu. Sustum. Oysa biz ikimiz ne zaman yalnız kalsak değil susmak susturulmak için bile susmazdık. Garipti işte. O da ben de. Ne konuşacaktık?
Elim hep oraya gitmek istedi. Dokunmak, ağrısından çok acının kaynağını hissetmek...
''Dün öğlen uyanmıştın,'' diye başladı konuşmaya. Konuşmadan az bile dayanmıştı. Boynumu çevirmek istedim ama ona bakmaktan ağrırken eski halime döndüm hemen, gözlerimi kapattım onu dinledim. Zihnimi dinlesem çıldıracak, sorularımı sorsam onu çatlatacaktım. Abin neden yanımda değil Melih? ''Ağrın o kadar çoktu ki... Ben seni ilk defa öyle ağlarken gördüm Defne.'' dedi. Ağrımıyordu ki, diyemedim. Hatırlamıyorum da demedim. ''Abim,'' dediğinde söyleyeceği her bir kelimeye kulak kesilmiş hiçbirini kaçırmak istemiyormuş gibi açtım tüm duyularımı. ''Dün seni öyle görünce... Dayanamadı.''
Sanki kelimelerini yerin yedi kat altına kuyulamış da sakladığı kuyudan meşakkatle bir bir çıkarıyor can havliyle de birleştirip cümle kurabiliyormuş gibiydi.
Onu kesmemi istemez gibi devam etti hemen. ''Hep buradaydı. Bir an bile ayrılmadı yanından... Şimdi de burada ama...'' dedi, duraksadım. Nerede diye sormak istedim, soramadım. Sormam gereken o değildi çünkü. Sanki biri duyacakmış gibi kısık sesle devam etti. ''Uyan diye başında bekleyen adam kendini suçlu hissettiğinden yüzüne bakacak cesareti yok ama dayanamaz gelir yanına. Şimdi değilse bile az sonra gelir.''
Hiçbir şey diyemedim. Kendini niye suçlu hissediyor onu bile anlayamadım. Ama yine de suçlu hissetmeliydi kendini. Çünkü en çok onu isterken en çok ona ihtiyacım varken yanımda olmaması... Burada yatmama sebep olan yaradan daha çok yaralamıştı.
''Giraylar da geldi,'' dediği sırada sanki olayın ciddiyetini yeni kavrıyormuşum gibiydim. ''Senin için.'' Hastanedeydim. Yaralanmıştım. Ameliyat geçirmiştim. Abisini kıskanıp onun gibi kendi kolunun da kırılması için dua eden ve onun da koluna bir şeyler yazmalarını isteyen o kız şimdi bir hastane yatağında hareket etmekten aciz bir durumdaydı. Daha da önemlisi birileri benim için endişelenmişti. Oysa abim de benim için artık birileriydi.
Uyandığımdan beri dakikalar birbirini kovaladıkça tüm bedenimdense ağrı sadece tek bir yerde toplanmaya başlıyordu. Kollarımın, bacaklarımın uyuşması ortadan kalkıyor kendimi daha iyi hissetmeye başlıyordum. Melih ise devam etti konuşmaya. ''Herkes buradaydı,'' dedi sanki bunların benim için bir önemi varmış gibi. Yok muydu? ''Yarın da burada olurlar.'' Ne düşündüğümü bilirmiş gibi, beni tanıdığını kanıtlayarak ''Kimse seni tek bırakmadı yani.'' diye de ekledi. Son cümleleri ben seni bilmez miyim, der gibiydi.
Düşünülmek güzel şeymiş. İnsan meğer hep ilgi odağı olmak istermiş.
Sen yine de bunu değil başka şeyleri düşün. İki güne normale döner her şey çok da heveslenme.
Dediği şeyden ziyade aklıma başka bir şey takılmıştı. O gün... Karla oynamaya çıktığımız gün beni kenara çekip arabaya ihtiyacı olduğunu söylemişti. ''Sen işini halledebildin mi?'' dediğimde sessizliğimden ötürü zor anladı galiba dediğim şeyi. Bekledi, ''Neyi?'' diye sordu.
Gözlerim kapalı uyuyormuş gibi dururken sessiz odada öylece konuşuyorduk. ''Arabayı alabildin mi abinden?'' Nefesini veriri gibi güldü. ''Sana takmışlar bıçağı senin derdine bak.'' dedi filmlerdeki ağır abilerin yanında bulunan vasıfsız kolpacı elemanlar gibi. ''Böğrüne bıçak saplanan bunları mı düşünür kızım?'' dedi akıl veriri gibi. Sonrasında tavrını sildi attı. ''Sen uyurken hep yanındaydı, alsam ruhu bile duymazdı ama sen kesin gittiğimi hisseder uyandığın gibi de beni bırakıp karıya kıza mı gittin diye söverdin.'' dedi durgun bir neşeyle. ''Canımı tehlikeye atmak istemedim, sonuçta eltini sen seçmek istersin diye düşündüm. Daha belli değil çünkü.''
'İyiyim ben Melih, artık şöyle konuşmaya çalışmasan mı?' demek gelmedi içimden. Sesine, neşesine ihtiyacım vardı.
''Sevindim,'' diyebildim aynı durgunlukla. Konuşurken zorlanmak benim gibi biri için çok zordu. ''Ama yine de para gönderirsin değil mi? Sonuçta yine oyalamış oldum abini.'' İki – üç kelimeyi bir araya getirip cümle kurmak zorlarken beni, sabırla son kelimeye kadar diyeceklerimi bitirmemi bekledi.
Ciddiyetle ''Ben de sana kan verdim o kadar, kan parası istiyor muyum ben senden?'' dediğinde gülmüştüm. Gülmem yüzümde asılı kalırken hareketlenen karnım canımı yaktı. ''Aptal mısın, ne gülüyorsun? İyi misin?'' diye ayaklanırken ekşiyen yüzümü düzeltmeye çalıştım.
Kandırma beni Melih, ne kanı?
İyiydim.
Böyle de hamileler gibi elim karnıma gidiyordu sürekli. Psikolojikti herhalde.
Gayriihtiyari ''Sen bana ölsem kan vermezsin...'' diye ağzımdan çıkan cümle Melih'in zorlamasıyla ısınan havayı tekrardan buz gibi soğuttu. Beni üşüttü. Onu susturdu. İğneden korkan, ucunda ölüm olmasa ufacık bir iğneyi bile olamayacak, onu tenine dokundurmayacak olan bu adam bana kan vermiş.
Belli ki ucunda ölüm varmış.
Birkaç dakika geçti ki biz yine sustuk. Gözlerim dolarken fısıltıyla sadece ''Özür dilerim.'' diyebildim. 'Ölmek üzereydim ama aklıma gelmedin, özür dilerim.' diyemedim. 'Tek bir kişi haricinde aklımda hiç kimse yoktu o son dakikada bile. Bunun için özür dilerim.' diyemedim. Ben bunlardan sebep özür dilerim derken o ne anlamıştı bilmiyorum ama uyarır gibi sadece ''Saçmalama.'' demişti. ''Korkuyorsak o kadar da değil.''
Bu sefer soracağım soru gerçekten de merakımdandı. Boğazımı temizledim, yutkundum. Daha kolaydı artık bunları yapmak. Tedirgin bir sesle ''Korktun mu gerçekten?'' diye sorduğumda bu sefer de yanlış anlamış, benimle eğlenirmiş gibi ''Korktum tabi kızım bağladılar hortumu çektikçe çektiler kanımı, hayır başka yerimden alsalar... Daha az yanardı canım.'' dediğinde bu sefer tedbirli davranmış sadece gülümsemiştim. ''Bir de şansıma tüküreyim hemşire bir güzeldi... O olmasa oturup ağlayacaktım kenarda.''
Gözlerimi açıp ona döndüğümde o da kafasını arkaya yaslamış öyle konuşuyordu. Yüzümdeki yorgun gülümsemeyle ''Onu sormadım, aptal.'' dediğimde ona baktığımı bilirmiş gibi kendini düzeltti ve bana baktı. Sormakla sormamak arasında gidip gelirken sormadan da edemedim.
''Ölmemden korktun mu?''
Abisinin ve annesinin yemyeşil güzelim gözleri varken babasının kahverengi gözlerini alan talihsiz Melih'im o gözleri dikti yüzüme. Sorumla bedenini rahatsızca hareket ettirdi ama gözleri kendini belli etti. Duygularını, o dalgalanmayı hissetmek sadistçe mutlu etmişti beni. Birinin senin yokluğundan korkması... Bu neden bir insanı mutlu ederdi ki?
Ben her zamanki gibi dalga geçer, kızar ya da azarlar sanmıştım ama büyük bir olgunluk gösterip kollarını dizlerine dayadı ve öne doğru eğildi. Dudaklarını küçük bir oğlan çocuğu gibi büzüp kaşlarını da hafifçe kaldırarak ''Galiba,'' dedi. ''Yani... Seni öyle yerde görünce,'' Konuşmakta zorlanır gibiydi ama konuşsun istiyordum. Benim için korktuğunu birinin yokluğumdan korktuğunu bilmek... Mutlu etmişti işte. Onun bu üzgün ve yorgun duran haline bile üzülememiştim ki, bu muydu yani benim arkadaşlığım? ''Sende biraz aptallık olsa da aptal şakalardan hoşlanmazsın ama o an şaka yapıyor olmanı çok isterdim.''
Bir kaç saniyelik sessizlik oldu, yine ve yine ''Sevindim,'' dedim sadece. ''Ayrıca aptal olan ben değilim, sensin.'' diye de ekledim. Boynum ağrımıştı yan durmaktan ama umursamadım. Üzerimde öyle bir ağırlık vardı ki gülmek, gülümsemek hatta iyi hissetmek bile harammış gibiydi. Ben yine de gülümsedim, ''Beni kaybetmekten korkman hoşuma gitti,'' dedim. Benden beklediği bir cevap değildi bu. Her zamanki Defne olsa 'Ne üzülüyorsun be, ölsem de hortlar yapışırdım yakana' der alaya alırdı. Oysa tuhaf bir şekilde her zamanki Defne değildim. Yabancısıydım bu halimin.
Baktı, düşüncemi sezdi sanırım. ''Herkes çok korktu,'' dedi çocuk kandırır gibi. ''Ağabeyim de Giray da çıldırdı Defne-'' İşte buna daha çok güldüm. Çıldırdıkları için mi burada değillerdi? Onları yanımda istemem bile yasak mıydı bana?
Kuruyan dudaklarımı dilimle nemlendirdiğim sırada bu tanıdığım zaman ona mıydı bana mıydı bilmiyorum ama kırgınca çıkan sesime anlam veremedim, vermek istemedim.
''Eğer,'' diye başladığım cümlenin devamındaki kelimeler kül oldu tıkadı genzimi. Meğer küllenen kelimeler dilimin ucunda bekleyip çıkamayan çıkamadıkça da yanıp tutuşan sözlerimmiş. Zorladım, zorlandım. Söyleyeceğim, söylemek istediğim şeyin zoruma gideceğini bilmek bile istemedim. Sanki bunu söylesem Melih'e ayıp olacak ama söylemesem de bana ağır olacaktı. Bu sefer bu ağırlığın altında ezilen olmayı istemedim. Eğer onlar da senin gibi korksaydılar burada olmazlar mıydı, diyemedim. Oysa ikisini de ilk defa kendimden çok düşünemedim. Bana ağır olacağına ona ayıp olsun istedim.
''O yüzden mi yanımda abim değil de arkadaşım var?''
İyi ki var.
Her düştüğümde elimden tutup yerden kaldıran abim bu sefer de yanımda olsun istiyordum, çok muydu bu? Düştüğümde yaralarımı acıtarak da olsa temizleyen, geçti abim ağlama artık, diyen adamı yanımda istemem gerçekten de çok muydu? Sarsın sarmalasın; ben onlara gösteririm, kimin kardeşini düşürdüklerini bilsinler, desin istedim.
Melih kırgınlığımı anladı, burukça gülümsedi. Gülümsemekten başka bir şey de elinden gelmedi. Abimi zar zor sormuşken onu hiç soramadım bile. Niye öyle hissediyor ki gelsin işte, diyemedim. Çünkü kendi gelsin istedim. Bu sefer benim istememle değil, kendi istesin de gelsin.
Dolan gözlerimi saklamak adına ona doğru çevirdiğim boynumu düzelttim gözlerimi kapatıp biraz da olsa uyumak istedim. Yine sessizlik yaşayacağız sanmıştım ama öyle olmadı. ''İnsanların arasında kan bağı değil gönül ağı olmalı, ben böyle öğrendim. Senin benim gönlüme yaptığın ağ fazlasıyla da kuvvetli.'' dedi. Ayaklandı, az öncenin aksine sesine birazcık eğlence kattı ve ''Yani alttan alttan böcek olduğunu ima ediyorum, umarım anlamışsındır.'' diyerek benim de gülümsememe neden oldu. ''Kendine de eziyet etme, sana kırılmam böyle bir konuda, göndereceğim abimi yanına.''
Onun tabiriyle Melih benim kan bağım değil gönül ağımdı.
Hareketlendi, odadan çıktı ve kapıyı kapattı.
Çok kısa bir süre geçti.
Kapı açıldı, odaya biri girdi ama hareketlenen olmadı.
Hareketlenen kalbimdi. Kapı açılır açılmaz yüreğimdeki sızı kendine merhem olanı bilir gibi en çok da onu tanır gibi hareketlendi, sahibine kavuşmak istedi. Oysa sahibi bir adım bile gelmedi.
Kendimi öyle çok sıkmışım ki meğer zaman geçtikçe gevşeyen vücudumun sızlamasından anlıyordum bunu. Hareketlenmek istiyordum, hareket edip kendime gelmek, üzerimdeki yorgunluğu atmak ve bu iğrenç histen kurtulmak. Ölmemiştim niye ölü gibiydim? Gözlerimi açıp da ona bakamadım. Hareketlenip ona kavuşamadım. Ama onun varlığı bile burnumun direğini sızlattı, akıtamadığım yaşlara benden ayrılmasını sağlayacak yollar açtı.
Sessizliği ağırlayan oda nice yaşlara nice yaşayışlara şahitti. Şimdi de ağlayışlarıma şahitlik edeceğini hissettiğim bu oda öyle dar geldi ki onu bir nefes uzağımdaymış gibi hissetmeme neden oldu. Oysa zaten bir nefes uzağımdaymış. Ne ara adımladı ne ara adımı fısıldadı anlayamadım. ''Defne,'' dedi sanki yıllarca diyememiş gibi. Eli yanağımı buldu ve ben ıslaklık hissettim. İki seçenek. Ya benim gözyaşım ya da onun kanı. Benim değil de sanki onun yarası varmış gibi çıktı sesi. ''Akmasın artık gözyaşın, senden hiçbir şey ayrılmasın.''
Ağlamak, sığınmak en çok da sarılmak için ona ihtiyacım varken onun daha yeni gelmiş olması akan yaşlarımın akışını hızlandırmıştı. Hasta psikolojisi denen şey gerçekten de varmış. Ne istemiştim ki? Gözlerimi ilk açtığımda onu görmeyi mi? Belki.
Kaldırmakta zorlandığım elim zorluğu bile tatmadan onun yanağımdaki elini buldu. Eli buz gibiydi ama dokunuşunun ısısı yaktı yanağımı. Dışarıda mıydı? Üşümüş müydü? Alnıma değen dudakları kendine yol edindi bıraktığı hissi yüreğime hissettirdi. Daha kısık sesle ''Çok şükür,'' dediğini duydum. Duymuştum, görmek de istemiştim. Bu sefer de buna hakkım vardı değil mi?
Gözlerim aralandı, bakışlarım onun güzelim yeşillerini saklamaya çalışan kırmızılığa mıhlandı. Keşke hep çok çalışmaktan böyle olsaydı. Ya da geceleri Melih ile oyun oynadıklarından... Onun gözleri acıyla kısılmasın kan kırmızısına bulanmasın.
Onu beklemiş gibi bir bir düşen yaşlarım yanağımdaki elini ıslatmaya devam etti. Sesim onun özlemiyle kısıldı ona sığındı.
''Niye burada değildin ki?''
Yanağımdaki eli hareketlenince bırakmak istemesem de bıraktım. Yaşlarımı, yanaklarımı sildi. Gözlerimi öptü. Hiçbir şey demedi. Ağlamam canımı yakıyordu ama canım adam yanımdaydı, belki de bu yüzden canımın pek de önemi yoktu. Çünkü pek de umursayacağım bir şey değildi bu sızı.
Eli saçlarıma karıştı, saçlarımı karıştırdı. Dokunmak istiyor ama dokunmaktan da korkuyor gibi bir hali vardı. Onu ilk defa böyle görmek bunun son olmasını istememe yetiyordu. Eğildi, tekrardan yüzümü öptü. Yaşlarımı söndürdü. ''Buradaydım,'' dedi. ''Hep buradaydım...'' Bekledi, baktı, dudaklarını birbirine bastırdıktan sonra dudaklarını nemlendirdi ve derin bir iç çekti. ''Çok şükür sen de buradasın.''
O konuşunca yaşlarımı durdurmaya çabaladım. Dudaklarım ağlamasını durdurmaya çalışan bebekler gibi büzüldü, gözleri aşağı yönde kıvrılan dudaklarıma düştü. Akan burnumu çektiğimde ise dudakları kederli bir gülüş bahşetmek için kıvrıldı. O kıvrımlar düşüncelerimin keskinliğini kırdı. O burada değilken ne düşündüysem ufalanıp dağıldı. Şimdi buradaydı, yanımdaydı.
İyi misin, ağrın var mı ya da nasılsın diye sormadı. İyi olmadığımı, ağrıdan kıvranmak istediğimi zaten anlamıştı. Hareketlendi, yanımda çömeldiği yerden kalktı. Az önce Melih'in yanıma çektiği koltuğa oturduktan sonra elimi avucuna alıp önce kokladı sonra öptü daha sonra ise yanağına koydu kendi eliyle beraber. Elindeki bandaj bile bana olan temasının verdiği sıcaklığa engel olamadı. ''Canını yakmayacağımı bilsem sarmalayacağım seni.'' dedi bunu fazlasıyla istediğini beli eden sesiyle. Sesi de yüzü gibi solgundu aslında. Ben onu böyle görmek istemiyordum ki.
Acı çekmediğimi düşünmesini istediğim bir sesle konuşmaya çabaladım. Bir de buna üzülmemesi için tüm gücümü kullandım. Hüzünlü sesim ''Bekliyorum ama sarmıyorsun ki beni. Melih de zaten çirkin olduğumu ima etti. Hasta yatağında ancak bu kadar yani...'' derken niyeydi bu çekingenliğim bilemedim.
Onca hissettiğim şey uçtu gitti. O yanımdaydı ya her şey normaldi benim için.
Yüzümdeki gülüş onun yüzündeki acı dolu ifadeyi görene kadar sürdü. Oysa benim o gülüşü ona gösterebilmek için verdiğim çaba bir hayli sürmüştü.
Elimi yavaşça yanıma bıraktı. Biraz daha yanıma yanaştı. Sessizce ''Yapma,'' derken sesi de bir hayli yakarış doluydu. Eli yüzüme uzandı tenime şifa olmak ister gibi parmaklarını dolaştırdı. Sanki varlığımı kendine kanıtlamak ister gibi her hücreme baktı, baktı, baktı. ''Güçlü olmaya çabalama, yaralarını saklama...'' dedi fısıltıyla. Yutkundu, gözlerini büyük bir yenilmişlikle kapayıp açtı. O kısacık anda bile o gözlerde birçok şey yaşandı. ''Defne en azından ben yanındayken bunu yapma. Sen karşımda böyleyken... Zaten kendimi aciz bir adammış gibi hissederken yapma.''
İyiymiş gibi yapmıyorum ki sevgilim, ben zaten iyiyim.
Gözlerim acıyla kapandı acının kaynağı harlandıkça harlandı. Elimi ondan çektiğimde hiç engel olmadı, canım yandı sandı. Ayaklandı, telaşlandı. ''Ne oldu?'' diye sordu. ''Canın mı yandı? Çağırayım mı birilerini?'' dedi kendi çare olamayacağını bildiğinden duyduğu çaresizlikle.
Yutkunmak artık o kadar da zor gelmezken çok küçük hareketlerle bedenimin kıvrılmasına engel olarak yer açmaya çalıştım. ''Hayır, iyiyim.'' dediğimdeyse amacımı anladı, kaşlarını çattı. Bu, bu odaya geldiğinden beri kendine ait olarak göstermiş olduğu ilk davranışıydı. ''Hayır,'' deyip hareket etmeme engel olmaya çabaladı.
Onun gözlerinde gördüğüm acıyı silmek istedim. Kendine hissettiği suçun boşa olduğunu görsün ve kendine gelsin istedim. Kendi acımı kaplayıp kaldırdım, bu durumu böyle çok daha iyi kaldırırdım.
Pürüzlü sesimi incelterek ''Boşuna mı yaralandık aslanım, olmasın mı yatakta bi' sarmaş dolaş hallerimiz?'' demiş ona şirince gülmeye çalışmıştım.
Çabasına son verdi ama çabalamamı göz ardı etmedi. Bıkkınca güldü, gülüşü durumun saçmalığına, hareketlerimin dengesizliğine ama en çok da ona olan ihtiyacımaydı. Yaram mı varmış, dermanı ondaymış diye diye kendimi iyileşmiş bile sayabilirdim şu sıralarda.
Bekledi, düşündü, teklifimi ve onun getirilerini tarttı kendince. Baktım, bakışlarıma aldansın istedim. Aslanım dediğim adam yaralı bir ceylanın tuzağına takıldı, yanıma kıvrıldı. Koca bedenini yan bir şekilde yanıma sığdırmaya çalıştığında o da ben de gülmüştük halimize. Çünkü çoğu şey anca o gülüşlerle kapanmaya çalışılırdı. Oysa hiçbir şey kapanmamıştı.
Bedenimi hiç hareket ettiremedim. Olur da canım acır korkusundan değil, acımı görür de yanımdan ayrılır telaşındandı bu. Kolunun üzerindeyken diğer eli alnıma değdi oradan saçlarıma çıktı. Parmakları orada uzun süre dolaştı. Öyle dikkatli davrandı ki onun bana yaklaşımına bile ağlamak istedim. Uykum yok demiştim ama onun kollarında uyumaya da can atar olmuştum.
Yatmaktan ötürü kendimi fazlasıyla pis hissederken o bunların hiçbirini umursamadan alnımda, gözlerimde, yanaklarımda dudaklarını gezdirip durdu.
Gözlerimi kapatmış öylece uzanırken onun dokunuşlarıyla bedenim gevşemeye, ara ara içine çektiği derin soluklar da onu kıskanmama sebep oluyordu.
Henüz ciğerlerim bayram etmemişti maalesef. Onlara azıcık ulaştırdığım hava da ne yazık ki yetmiyor daha fazlasını istiyorlardı. Yakınımda olduğu için de sıcak nefesi yüzümü yalayıp geçiyordu. Yakındı, yüzümü görüyor ona temas ediyordu. Melih'in dedikleri geldi aklıma. Sanki aramızdaki sessizliği bozsam ikimizin üzerine de serilen huzurlu durgunluk aramızdan ayrılacak, ardından büyük bir boşluk bırakacaktı. O yüzden dikkat ederek fısıltı halinde sadece ''Şu an çirkin miyim?'' diyebilmiştim. Başka hiçbir sorunumuz yokmuş gibi. Başka hiçbir sorunumuz yoktu ki.
Buna güler sanmıştım. Güler biraz da olsa eğlenir. Gülmek yerine gürlemek ister gibi ama sessizliği de bozmamaya yemin etmiş gibi kısık ama tok sesiyle ''Kaçma artık,'' dedi. Alnımla saçlarımın birleştiği o noktada duran elini çekti, ben yine bir başıma bir yerin ortasında kaldım. ''Aklından geçen şeyleri söylemek yerine aklımı yerine getirmeye çabalama. Bağır çağır niye beni koruyamadın diye kız hatta ama hiçbir şey olmamış gibi de yapma.''
Ne yapacaktım ki? Hiçbir şey olmamıştı.
Bunları yapmak istemediğimi, yapmamı gerektirecek bir şey de hissetmediğimi söyleyecekken konuşmama izin vermedi. Yüzümü ona çevirmemi sağladı ama bu sefer elini de çekmedi. ''Seni koruyamadım.'' dedi yaptığı ama saklamaya çalıştığı gerçeği gün yüzüne çıkarmak istermiş gibi. Sesi ne kadar sertse bakışları bir o kadar kırgındı. O kadar güçsüz gözüküyordu ki onun bu halinden hiç hoşlanmıyordum. Benim burada bu halde olmama sebep olan sanki kendisiymiş gibi davranıyordu resmen. Daha da yorgun bir sesle ''Defne, ben seni koruyamadım.'' dedi sanki yaptığı hatadan ötürü özür dilermiş, af dilenirmiş gibi.
Aklında onca şey kurduğunu görebiliyordum. Benim yerime kendisinin bunu yaşamak istediğini sana olacağına bana olsaydı, gibi şeyler düşündüğünü.
Başımı onun omzuna yaslamak istediğimde kolunu başımın altından geçirip bunu yapmamı kolaylaştırdı.
Onu ikna edecek güçte değildim. Ona uzun uzun konuşacak mecalim yoktu. İyi olduğumu, bu düşüncelerinin gereksiz olduğunu onu açıklayacak kadar dinç hissetmiyordum kendimi.
Elimi yavaşça kaldırıp onun yanağına çıkardım. Avucum yanağına temas ettiği an gözleri kapandı. Benim dudaklarım kıvrıldı. Bedenim hareketsizce yatsa da boynum ona dönük olmaktan ötürü biraz ağrımıştı ama dayanabildiğim kadar dayanırdım.
Gözleri kapalıydı ama açtığı an yine aynı bakışlarla karşılaşacaktım. Sesim sanki tesirini fazlalaştırmak istermiş gibi fısıltı halinde çıkarken ona da güç olma ister gibiydi. ''Böyle güçsüzmüş gibi bakma bir daha bana,'' dediğimdeyse göğsü havalandı. Gözleri açıldı, bakışları gözlerimden ayrılmadı. ''Ellerime kanın bulaştı... Sevdiğim kadının kanına bulandım, söyle nasıl güçlü kalayım?'' Söyleyecekleri hazırdı da kendi duymaya hazır değilmiş gibi bakışlarını hiç kaçırmadan çok kısa bir süre kaldı öyle. ''Defne, sen bana resmen yalvardın. Sen acıyor, dayanamıyorum dedikçe ben bin perişan oldum.'' dedi sanki o anları tekrardan yaşıyormuş gibi.
''Sen kollarımda nefes almak için kendini zorlarken sana nefes olamadım diye içime çektiğim havadan utandım.'' Yutkundum. Hiç istemesem de onu dinledim. Hiç susmadı. İçine çektiği hava göğsünü havalandırırken sesindeki acı beni alaşağı etti.
''Ben sana mağlup oldum sanırken meğer sen beni kendine muhtaç etmişsin.''
Yaşadığı anları tekrarlamak için değil de şahit olduğu korkunç bir anı güvendiği, sığındığı birine anlatır gibi anlattı.
''Hiç mi düşünmedin?'' dediği an sesi de yükselmeye başlamıştı. ''Aklım almıyor.'' diye söylendi üst üste. ''Hiç mi önemi yok canının, canımın...'' diye devam ettiğinde yaklaştım dudaklarına kısacık bir öpücük bıraktım. Çünkü onun acı çeker gibi söylenmesine daha fazla dayanamazdım. ''Sevgilim,'' dediğim an açılan gözleri tekrar kapandı tekrar açıldı. O bunun şükretme şekliydi.
Kızarmış gözleri uykusuzluktan mıydı?
İyi tutmaya çabaladığım bir sesle ''İyiyim... Sen yanımdasın ya ben çok çok iyiyim.'' demiştim ama o an telefonu çaldı, daha doğrusu titredi. Sessizdeydi ama titreşiminin sesinin duyulabileceği bir sessizlik vardı odada.
Bakışları bana inanmadığının kanıtıyken yanımda bana dikkat ederek doğruldu ve altındaki siyah eşofmanın cebinden telefonunu çıkarıp yanıtladı. Karşı tarafı dinledi. ''Tamam, yanındayım ben.'' derken kendine gelmek ister gibi diğer eliyle yüzünü sıvazlayıp ardından saçlarını karıştırdı. ''Almazlar şimdi içeriye, yarın gelirsiniz.'' derken doğrulduğu yerden bana bakıyordu. Kim olduğunu anlamak istediğimdeyse karşı taraf her ne dediyse sadece ''Giray! Uzatma.'' dedi.
Ben abimi burada ama yanımda değil sanarken o burada bile değil miydi?
Yüzüm düştü, Alpay Emir bunu gördü. Telefonu kapattı ve tekrardan az önceki gibi yanıma sığmaya çabaladı. ''Asma suratını,'' dedi keyfimi yerine getirmeye çalışır gibi. Az önce kendi azarlamamış gibi... Dudaklarını sol şakağıma bastırıp oradan ayrılmadan konuştu. ''Buradaydı, bugün gittiler eşyalarını falan yerleştirmeleri için gönderdi sizinkiler. ''
Elbette böyle bir durumda beni bırakmayacaklarını biliyordum ama... Şımarıklıktı belki bilmiyorum sadece herkesi yanımda istemiştim.
''Anladım.''
Gözlerim kapandı, bedenim onun yaydığı huzurla huzura ererken burnuma ilişen kokusu da ciğerlerime bayramı yaşatıyordu.
Hareketlendiği sırada huzursuzlanmıştım benden ayrılacağı için. Tepkimi fark ettiği gibi de ''Sizinkiler gelsin seni görsün de eve gidip bir nefes alsınlar,'' Sıkıntıyla başladığı cümleyi ''Öbür türlü gece boyunca yanında olamam.'' diyerek bitirmişti. O da bana uymuş bir şey olmamış gibi davranmaya başlamıştı.
Kapıya gitti, Melih kapıda olmalıydı ki anında yanında beliren kardeşine bir şeyler dedi. O sıra bir hemşire geldi ve kolumdaki biten serumu çıkardı. Zaten niye takılıydı onu bile anlamamıştım.
Hiç hareket etmiyor olmak bedenimi durduk yerde yorarken bu çabamı anlayan genç hemşire dikkat ederek hareket edebileceğimi, hareketsiz kalmak için kendimi bu kadar sıkamam gerektiğini söyleyip bedenimi kastığım takdirde daha çok canımın yanacağından bahsetmişti.
Aradan birkaç dakika geçti annemler geldi. Alpay Emir'e bakışları hiç hoşuma gitmezken onun da annemlere karşı koruduğu tavır pek de normal değildi. Bir şey mi olmuştu?
Aklıma ihtimal bile vermediğim şey düşerken annemlerin bu durum için onu suçlayacağını pek düşünemedim. Yani olsa olsa belki de ona bir şey olmadığı için sevinmiş bile olabilirler.
Hangisi daha acıydı? Bu durum mu yoksa bedenimdeki yara mı?
''İyisin değil mi annecim?''
Yanıma geldi, eli alnıma değerken gözlerim kapanmıştı. Alışma Defne. Alışırsan daha da acırsın.
Boğazımı temizledim. Uyandığımdan bu yana daha iyiydim.
''İyiyim.''
Babam bana gülen gözlerle bakarken ben de tebessüm etmiştim sadece. ''Anneni bırakıp geleceğim, evden bir isteğin var mı?'' dediğinde onun da geri gelmesine gerek olmadığını söyleyecektim ama Alpay Emir benden önce davranmış ''Oktay amca Esma zaten burada, ben de buradayım. Yoruldunuz burada.'' demişti ikna etmek ister gibi.
Hiçbir şeye cevap vermek, karışmak istemiyordum çünkü bir yanım onların eve gidip dinlenmesini isterken bir yanım da deli gibi ısrar etmelerini, gitmeyeceklerini ve yanımda kalmak istediklerini söylemelerini istiyordu.
Oysa bu da sadece bir istek olarak kalıverdi.
Annem ağlamaktan ötürü kalınlaşmış sesiyle ''Yarın sabahtan döneriz beraber, sen de gel şimdi.'' demişti. Sadece gülümsedim. Melih'e döndü ''Esma dışarıdaydı teyzem ara da gelsin biz de çıkalım.'' dedi.
Dedim ya kesilen bedenim değil dilimdi. Yine bir şey söylemedim. Sadece gitsinler istedim.
Melih aramak yerine sanırım mesaj atıyordu, telefonuyla uğraşmaktan başka bir şey yapmamıştı.
Kendi iç hesaplaşmalarımdan birini yaşadığım sırada annemin dudaklarını saçlarımda hissetmem şaşırtmıştı beni. ''Bir isteğin var mı? Gelirken getireyim, üst baş elbet getiririm ama...'' derken üzerimdekine bakmış ''Sen rahat edemezsin şimdi bunlarla.'' demişti.
Başımı olumsuzca sallarken Alpay Emir ile Melih'in odadan çıktığını gördüğümde ardından da annemler çıktı ve ben bir başıma kaldım bu odada.
Hareketlenmek istediğim için korka korka ama büyük de bir dikkatle bedenimi kaldırmaya çalıştığımda Alpay Emir içeri girmiş arkasından da kapıyı kapatmıştı.
''Bir insan hiç mi uslanmaz,'' deyip yanıma geldiğinde engel olacaktı ki ben de ona engel olmuştum. ''Acımıyor, gerçekten sadece biraz hareketlenmek istedim.'' dediğimde ise yine ve yine ısrar etmiş çok hafif bir eğim kazandırdığı yatakta bu kadarcık hareketin yeterli olacağını söylemişti.
Onları benim yüzümden burada tutuyor olmak yük gibiydi. Bunu dile getirsem fazlasıyla kızacağını bilsem de içimden atamıyor omuzlarımdaki bu yükü kaldıramıyordum.
Olur da bir şey anlar diye yüzümün düşmesine engel olmaya çalışırken yanıma geldi. Onun gözlerindeki güçsüz bakışlar canımı sıkarken ''Sen de böyle iyi günde kötü günde sözünü alamadan yanımdasın ama... Sonra pişman olmayasın?'' dediğimde az da olsa keyiflensin istedim.
Sözlerime gülmek şöyle dursun aksine açmak isteyip de ertelediği bir konuyu dile getirmişim gibi yanıma oturdu sargılı eliyle elimi tuttu. ''Şu yataktan kalk, evden önce nikâh dairesine uğrayacağız.'' dedi ciddiyetle.
Bu ben buradayken tarih falan almamıştır değil mi? Korkuyla ona bakarken aldığı cevaptan daha doğrusu verdiğim tepkiden hoşlanmamıştı. Bıkkınca nefesini verdi yenilmişlikle başını eğmesi ve mutluluktan çok ama çok uzak gülümsemesiyle anlık olarak pişmanlık yaşamama sebep oldu.
''Hazır olmadığını görebiliyorum...'' dedi tok sesiyle. Bense daha fazla yanlış bir tepki vermek istemediğimden sadece onun tepkilerine bakıyordum. ''Bu kadar da korkulacak bir şeymiş gibi bakma be güzelim.'' Sesindeki kırgınlık kendime kızmama neden olmuştu.
Yine ve yine pek de ciddiye almayıp daha doğrusu öyle göstermeye çalışarak dudaklarımı büzdüm, düşünür gibi yapmam vereceğim cevabı merakla beklemesini sağladı. ''Ya sen beni ciddiye almıyorsun ki. Diyorum ben sana seninle gönül eğlendiriyorum diye ama sen tutturdun evlenelim... Tamam, tamam evlenelim de ben takı merasiminden sonra seni bir başına bırakmayacağımın güvencesini veremiyorum ki. ''
Güldü, sinirlendi ama gülüşünün arkasına sakladı bu gülüşü. Dudaklarını dişleyip sesli bir nefes verdikten sonra ''Çıldıracağım,'' dedi. Zaten gülüp sinirlenmesiyle bunu da belli etmişti. ''Gerçekten çıldıracağım,'' dediği sırada ''Ya ben burada yaralanmışım, senin derdine bak.'' diye üste çıkmaya çalışan ben olmuştum.
Bir şey diyeceği sırada kapı çalındı içeri giren olmadı ama Esma başını kapıdan uzatıp müsait olup olmadığımıza baktıktan sonra yüzündeki geniş gülümsemeyle içeri girdi. Alpay Emir ayaklandı, Esma içeri girdi ve yanıma doğru gelirken Alpay Emir'e çekingen gözlerle bakınca bunu gören Alpay Emir de ''Ben kapıdayım,'' deyip çıktı.
O kapı açılıp da kapanana kadar Esma da ben de bir şey dememiştik. Kapı kapandı, Esma adımladı ama ne yanımdaki boşluğa ne de yanımdaki diğer koltuklardan birine oturdu. Aynı çekingenlikle ''Nasılsın?'' diye sorduğunda aramızdaki samimiyetin kan bağı haricinde bir şeyden ötürü olmaması aramızdaki mesafeyi açtıkça açtı. ''İyiyim,'' dedim sadece. ''Korkuttun bizi,'' dediğinde gözleri dolmuştu. Bu tepkisine şaşırsam da bir şey diyemedim. ''Ama neyse ki iyisin.''
''Niye dikiliyorsun öyle otursana,''
''Yok, ben çıkayım da Emir ağabey de gelsin içeri,'' dediğinde tabii ki buna müsaade etmeyecektim. Yani gelmesiyle gitmesi bir olacaktı yoksa. ''Sadece bir ihtiyacın var mı diye bakmak için geldim, biz Melih ile kafeteryadayız zaten olursa da çağırırsın tamam mı?''
''Esma, oturur musun? Tamam dalga geçmeyeceğim sıkma kendini ağla yanımda,'' deyip güldüğümde o da güldü ama yaşlar da pıtır pıtır ayrıldı gözlerinden. ''Şaşardım zaten görmezlikten gelsen,'' diye yalancı bir kızgınlıkla serzenişte bulunurken geçti yanımdaki tekli koltuğa oturdu.
O da ben de ne diyeceğimizi bilemediğimiz bir an yaşanırken ''Defne ben seni sevmiyorum sanıyordum ya,'' dedi gülerek. ''Allah razı olsun.'' diye ona cevap verdiğimde burnunu çekti, gözlerini ve yanaklarını elleriyle silmeye çabaladı.
''Ne bileyim sana hep gıcık oluyordum.'' diye zaten bildiğim şeyi söylediğinde ne alındım ne de gücendim. Zaten şu an kendini bana samimi görmese bunları söylemezdi bile. ''Öyle süslenip güzel oluyordun bir de sen biraz şirindin herkes de senin etrafında pervane...'' deyince buna şaşırmıştım işte. Herkes? Bacım ben bıçaklanmışım yataklara düşmüşüm daha annem yanımda değil, diyemedim maalesef.
''He anladım, kıskanıyordun sen beni.'' deyip ona sorgucu bakışlar atarken sessizce kıkırdadı. ''Yani öyle demeyelim de...'' deyip ne diyeceğini düşünürken ''Gerçi ben de kıskanılmayacak gibi değilim ki.'' dediğimde buna gülmemişti işte. ''Sana da iki dakika konuşmaya gelmiyor he.''
''Şaka yapıyorum ya neyimi kıskanacaksın benim...''
Ben onun aniden ciddileşmesine gülmemek için kendimi sıkarken karnım da ara ara sızlıyordu. Yani haklıydı, kıskanılacak bir şey de yoktu ortada sadece konuşacak konu olmadığından uzatmaya çalışıyordum. O da saçmaladığımızı fark etmiş olacak ki konuyu değiştirdi.
''Sen şimdi merak ediyorsundur...'' dediğinde gözlerim kısılmış devam etmesini bekliyordum. ''Yani arkandan kimlerin ağladığını, kimin ne tepki verdiğini...'' Haklıydı. Yine de sanki merak etmiyormuşum gibi ''Arkamdan ne demek ya ölüp gitmişim gibi.'' diye söylenmeden edemedim.
Yahu kapansa mıydı artık bu konu?
''Ben Feyza'yı balayı yarıda kesildi de geldi diye ağlıyor sanıyordum da kız baya baya yanıkmış sana.'' deyip güldüğün de ben de gülmüştüm ama söylediklerine değil söyleyiş şekline... Hafifçe oynayan karnım bile canımı yakarken dudaklarımı ısırıp da bu acının kesilmesini dilediğim sırada Esma da ayaklandı sanki bir şey yapabilecekmiş gibi. ''İyiyim yok bir şeyim.'' diye onun telaşına engel olmaya çabalasam da zar zor ikna edebilmiştim. Yine de kararsız kaldığında ''Ben çıkayım da gelsin seninki.'' dedi.
Bir şey söyleyecekmiş de kararsızmış gibi durduğunda ise ''Ne diyeceksin? Hadi söyle söyle,'' diye ikna etmeye çalıştım. O ise sanki çok ciddi bir konuymuş gibi yaklaştı ve hafif tedirgince ''Defne, seni rahatsız eden biri mi var?'' dedi.
Yüzümdeki tebessüm dağılırken söylediği şeyleri anlayamadığımdan ötürü kaşlarım çatılmakla havalanmak arasında kararsız kalırken ''Nasıl?'' diye sorabilmiştim sadece.
''Ne bileyim böyle gizli bir hayran ya da peşini bırakmayan biri?''
Şaşkınlıkla aralansa da dudaklarım ''O nereden çıktı şimdi?'' diyebilmiştim.
''Senin hastaneye kaldırıldığının sabahında birkaç arkadaşın geldi gitti. Hepsi de sağ olsun bekledi, çalıştığın yerden de birkaç çiçek geldi...'' dediğinde iyice meraklanmıştım. ''Emir abi de hiç ayrılmadı yanından ama...''
''Esma evirip çevirmesen de söylesen mi ne diyeceksen?'' Derin bir nefes aldı, ''Yani onca çiçek geldi, hiçbir şey olmadı...'' dediği an bende kayışlar kopmuştu. Meraklandıkça meraklanıyordum neden böyle düşündüğünü de anlamaya çalışıyordum. ''Esma!''
''İrice bir demet gül geldi, o sırada Emir abi de gördü tabi haliyle sordu kimden diye. Sonra içinde bir kart buldu, okudu, çıldırdı. Artık her kim gönderdiyse başından ayrılmayan adam ceketini kaptığı gibi fırtına gibi esti, çıktı gitti.''






Yorumlar