top of page

23. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 37 dakikada okunur

Esma'nın söylediklerinden sonra mantıklı düşünmeye çabalayarak beni tanıyan, başıma gelenleri duyan herkesin o çiçeği gönderebileceğini düşünerek sakin kalmak istemiştim ama gönderen her kimse üstelik o karta her ne yazdıysa Alpay Emir için hiç de normal bir durum olmamalıydı ki çıkıp gitmişti.

Mahalleden, hastaneden, okuldan hatta ve hatta kısa bir süre gittiğim birkaç kurs yerinden bile beni tanıyan nadir de olsa görüştüğüm herkesi düşündüm ama Alpay Emir'in sinirleneceği ya da onun tanıyıp hoşlanmadığı kimse gelmedi aklıma. Gerçi gerek mi vardı bunları düşünmeme... Ona kalırsa zaten kim olursa olsun karşı çıkılacak bir durumdu. Ama başka gelen çiçeklere laf etmeyip sadece birine tepki göstermiş olması da hiç normal değildi.

Esma sadece birkaç dakika daha yanımda kalıp benimle ilgilenmek istese de onu bir şekilde eve gitmesi için ikna ettiğimi düşünüyordum. Alpay Emir zaten yanımda olacaktı. Herhangi bir ihtiyacım da yoktu. Melih ile Esma'nın da burada kalıp daha fazla yorulmalarına dayanamazdım.

Onunla kuzenden daha çok birbirine ısınamayan iki soğuk arkadaş da olsak kötü gün dostluğu bir şekilde aramızda oluşuyordu.

Esma odadan çıktığı gibi Alpay Emir içeri geri girerken yine ve yine onu zar zor ikna etmiş yanıma gelmesi için onca dil dökmüştüm az önceye nazaran. Şu an kendine daha rahat bir pozisyon sağlamışken ben de ona daha yakın ve daha konforlu bir haldeydim.

Onun tüm yorgunluğuna rağmen dik tutmaya çalıştığı iri bedeni solumda, yanımda yer alırken yastık yerine kolunu kullanıyor olsam da kolundan çok omuzundaydı başım. Çenesi şakağıma dayanmışken normalde onu sakalsız görsem de sanırım artık uzatıyordu ve ben onun bu hallerini daha hoş buluyordum. Üstelik şu an şakağıma dayalı olan çenesinin kaşındırmasına ve aynı zamanda da hoşluk bırakan hissiyatına rağmen.

Onun bedeninin varlığına anında adapte olan bedenim acısını unutmuş gibiydi, zaten hareketsiz kalmam sadece uyuşturuyordu her yerimi.

Zihnim haricinde her yerimi... 

Odaya girip yanıma yerleşmesi ve nasıl olduğumu sorması bizden birkaç dakikayı alırken o sırada da şu çiçek mevzuu kurcalıyordu aklımı.

''Canını yakacağım diye aklım çıkıyor...'' deyip sessizliği bozarken çok kısa bir an duraklasa da anında daha gür bir sesle ''Ama yanında olmasam, sana kollarıma sarmasam da canım çıkacakmış gibi hissediyorum.'' diye devam etti hislerini gizlemeden.

Sağ kolu ensemden uzanıp yastık görevini üstlenirken sol kolu da üzerimden uzanmış, parmakları sağ omuzuma dökül saçlarımın arasında dolanıyordu. Omuzundaki başımı ona doğru hafifçe kaldırdığımda ona bakmak değildi niyetim. Dudaklarım çenesine uzanırken kendimi zorlamadan tekrar az önceki halime geçtim. Yüzümdeki gülümseme sesime de yansırken ''İyiyim gerçekte sevgilim.'' dedim hissettiğim huzuru ona belli etmeye çalışarak.

İyi ki yanımdaydı ve iyi ki onun kolları arasındaydım. Elbette gönül isterdi ki bir hastane odasında değil de başka bir yerde onunla böyle sarmaş dolaş olayım ama insan kaderine yazılan şeyi yaşamadan nefes alamıyordu bu hayatta. Üstelik ahlanıp vahlanmak yerine bu saatten sonra şükretmek daha da kötüsünü yaşamamak için dua etmekten başka bir şey gelmezdi elimde. Bir de yanımdaki bu adamı sevmekten başka işte.

Kolumu hareket ettirirken hâlâ zorlansam da elim onun yanağını bulmuş başım da boynuyla omuzu arasında iyice kendine yer bulmuştu. Gözlerim kapanmışken onun da benden bir farkı olduğunu düşünmüyordum. Gülümsemem büyürken elim tersten de olsa yanağından omuzuna inmişti.

''Bak bir daha ne zaman böyle beraber oluruz Allah bilir, keyfini çıkar.''

Benim keyifle söylediğim şeye karşın içine çektiği derin nefes göğsünü, haliyle benim de omuzumu hareketlendirirken saçlarımı parmaklarının ucuna dolayan eli buna bir son verdi ve saçlarımın arasından boynuma ulaştı. Ciddiyetle ''Şuradan bir çıkalım, sen kendine gel... Uzun sürmez.'' dedi sanki hastaneden direkt eve değil de evlendirme dairesine gidecekmişiz gibi.

Ev, evlilik deyince de sanki hiçbir problemimiz yokmuş gibi aklıma Serap teyzenin Emel ablayla konuştukları gelmişti. O gün Emir gerçekten de o ev için konuşmuş mudur bizim için? Yani bana danışmadan ya da fikrimi almadan yapmış mıdır? Yapmasını geçtim de... O, ailelerimize yakın olmayı mı isterdi yoksa benim fikrime katılır mıydı? İçim sıkıntıyla dolmuştu. Tamam, konuşsaydı ama bana da danışsaydı.

Konuyu nasıl açacağımı bilemezken bir yandan da şu çiçek mevzusunu açıp bozmak istemiyordum ortamı. Hem onun gün geçtikçe evlilik konusuna daha da hevesle dile getirmesi beni sıkıştırmaktan çok mutlu edecekmiş gibi duruyordu.

Ev konusuna nasıl geleceğimi az çok düşünürken aklıma gelen şeyle neşeli bir sesle konuşmaya çabaladım. ''Ya tamam söz evleneceğim seninle...'' dediğimde dudakları saçlarımın üzerinden benimle buluştu ve ''Diğeri bir ihtimal bile değil zaten, haberin olsun.'' dedi tüm odunluğunu konuşturarak.

Onu takmadan devam ettim hevesle.

''Yani tamam evleneceğim diyorum ama benim gibi bir peri kızını hangi saraylarda yaşatacaksın öğrenmem lazım... Ona göre acele edeceğim.''

Söylediklerimden sonra tepkisini merak ettiğimden başımı geri çekmiş yüzüne bakmaya çabalamıştım. Bunu fark etti ve kendimi hareket ettirmeme izin vermeden kendini geri çekip ona bakmamı kolaylaştırdı. Tabi bu sırada da benden bu sözleri beklemiyor olmalıydı ki yüzündeki gülüşü hiç saklamadan gözlerimin içine baktı içli içli.

O öyle güzel güzel bakınca söylediklerimden de pişman olmuştum açıkçası. Onunla olduktan sonra nerede, kime yakın kime uzak umurumda bile olmazdı ki benim. Sadece o olsun sadece onunla olayım bana yeter de artardı bile.

Yüzündeki gülümseme zaten hafifken aklına her ne geldiyse iyice sildi attı o gülüşü. Gözleri kısıldığında merak ettim söyleyeceği şeyi, pek de hayırlı bir şey değil gibiydi belli ki. ''Yanlışın var yalnız'' dedi kaşlarını hafifçe çatarken. Böyle olunca da ben iyice meraklanmaya başlamıştım. ''Benim saray değil şato bakmam lazım.'' dediğinde şaşırmıştım açıkçası. Bu yüzden onda olan bakışlarım anlamsızlaşırken hafifçe iki yana kıvrılmak isteyen dudaklarını anında birbirine bastırarak bunu görmemi engellemeye çalışmıştı ama benden kaçmamıştı.

Yine ne gıcıklıklar peşindesin Alpay Emir?

''O niyeymiş?'' diye huysuzca sorarken ''Senin izlediğin abuk sabuk çizgi filmlerde cadılar şatoda yaşamıyor muydu? Ben mi yanlış hatırlıyorum?'' demesi ve burnumu dişleri arasına alması peş peşe gerçekleşti.

Ondan kaçmak adına refleksle hareket edeceğimi hesaplamış olmalıydı ki bunu uzun sürdürmeyip kendini geri çekti.

''Sen bana cadı mı dedin?'' İnce sesim yükselirken hareket etmeye korktuğumdan sebep ona sataşamıyor olsam da üzerimdeki kolunu itelemeye çalıştığımda bir de pişkin pişkin ''Değil misin?'' dedi. Sesli gülüşü sanırım benim bir şey yapamayıp ona sinirimi yansıtamadığım için kendi kendime sinirlenmemeydi.

Ne cadılığımı görmüştü de böyle diyordu şimdi? Elim kolum rahat durmuyor güçsüzce onun kolunu üzerimden çekmeye çalışıyordu ama aynı zamanda da yaramı acıtacağım diye de aklım çıkıyordu. ''Sen var ya! Böyle devam et tamam mı? Ancak rüyanda görürüsün çünkü benimle evlenmeyi!'' Daha fazla hareketleneceğimi anladığı gibi buna engel oldu ve bu çocukça itişmeye de bir son verdi.

Arsızca ''Ben rüyamda görüyorum göreceğimi,'' derken ağrıyan boynumu küskünce düzeltmiş başımı da omuzuyla boynuna iyice yerleştirmiştim. Bu şey değil miydi ya... İstemiyorum ama yan cebime koy? Dudakları saçlarımın arasına karışmıştı böyle olunca. Konuşunca da sıcak nefesini hisseder olmuştum. ''Elbet gerçekte de görürüz.''

Ev konusu kapanmış mıydı şimdi? Yahu ben nasıl soracaktım şimdi bu adama bunu?

İçimden oflayıp poflarken bu sefer de hazır üzerimde bir sinir hâkimken şu çiçek meselesi düştü aklıma.

''Ben burada canımla cebelleşirken sen yine kimi dövmeye gittin?''

Böyle dan diye de sorulmazdı ama ağzımdan çıkıvermişti bir kere.

Elim onun kolunun üzerindeyken bu konudan hoşlanmadığını kasılan bedeninden, kolundan anlayabilmiştim ama kapatılacak bir konu değildi bu. Adım kadar emindim ki her nereye gittiyse işini halledip öyle geri dönmüştü. Tamam, bu sefer anlamadan dinlemeden bir şey demeyecektim. Üstelik eli de yaralıydı. Allah bilir yine kendi canını hiç sayıp yakıp yıkmıştı.

Kolundaki elim eline inerken zaten cevap vermediğinden ve vermeyeceğinden elindeki bandaja dikkat ederek elimin içine hapsettim. ''Üstelik elin de bu haldeyken.'' deyip elini kaldırdıktan sonra oraya dudaklarımı bastırdığımda parmaklarını parmaklarıma kenetleyip göğsümün üzerine koydu elini.

''Olmadı bir şey,'' dedi kestirip atar gibi. ''Densizin tekine duracağı yeri gösterdim o kadar.'' diye daha yüksek sesle konuştuğunda hâlâ sinirli gibiydi. Zihnimi zorladım ama hiç kimse aklıma gelmedi. Gelenlere ise onun bir şey yapmayacağına emin gibiydim. O kadar da cani değildi yani. Değildi değil mi?

''Esma anlattı.'' dedim daha durgun bir sesle. Nasıl yaklaşmam gerektiğini bilmiyordum. ''Bak, herhangi bir arkadaşımdan falan geldiyse ve sen yanlış-'' Sesimi sert sesiyle bastırırken kelimeleri de cümlelerimi ağzıma tıkadı. ''Farkında değilsin ama sen beni iyice korkunç bir adam olarak görüyorsun Defne.'' dedi asıl sinirlendiğinin bu olduğunu belli etmek ister gibi. ''Ben senin arkadaşına, sınırını bilen adama bir şey yapacak biri değilim.'' derken bu düşüncemin onu kırdığını anladım.

Hareketlenir gibi olduğunda gidecek sanmıştım ama ben telaşa kapılmadan önce o daha dik bir pozisyona geçip sırtını arkasına yasladı. Böylelikle benim başım da onun karnına denk düştü. ''Şu yemekte sana çiçek bırakan şerefsiz göndermiş onu. Yine!'' Asabi sesi kulaklarımda uğuldarken şaştım kaldım.

Abimler için ayarlanan yemekte bana çarpan adamın o akşam restorana bıraktığı çiçekten sonra bir daha hiçbir şekilde bir iletişimimiz olmamıştı ki. Yani zaten tanımaz etmezdim. Üstelik daha sonra hastanede Alpay Emir'den çiçek geldiğinde de tırsmamış değildim. Hani günümüzde olmayan şey değildi takıntılı adamlar. Çok şükür daha sonra hiçbir şekilde bir şey yaşamamıştım ama şu an aklımdan bin türlü şey geçmişti. Nerede olduğumu, bana neler olduğunu nereden bilebilirdi ki? Bedenim zihnimde biriken onca film ve dizideki tüm saplantılı âşık karakterlerini önüme sererken beni bu kuytudan çıkaran onun sesi oldu.

Hiddetlense de kendini sıkar gibi bir hali varken ''O gece seni eve bıraktığımın sabahında Cenk sayesinde gidip görüntüleri aldım.'' dedi. Arkadaşlarıyla henüz yeni tanışmışken kim kimdi tam oturtamamıştım ama eğer bahsettiği restoranın kamera görüntüleriyse polis memuru olan arkadaşından bahsediyor olmalıydı.

Duyduklarımla şaşkınlığım artarken peş peşe anlatmaya devam etti, sanki herhangi bir tepki göstermemi istemiyormuş gibi. ''Plakadan zaten tüm bilgilerine ulaştılar ben de gittim ziyaret ettim.'' dediğinde başımı kaldırıp ona bakmak istediğimde karnıma keskin bir acı saplandı ve ağlamaklı bir inleme firar etti dudaklarımın arasından.

Buna karşın anında geri çekildi ve ayaklandı, ''Ne diye dönmeye çalışıyorsun?'' diye bu sefer de bana yükseldiğinde acımı unutmuştum bile. ''Sen ne yaptım dedin? Tanımadığın etmediğin adama gitmek ne demek ya?'' Hiç mi korkmuyordu olur da bir gün ters birine denk gelirim diye?

Yanımdaki koltuğa geçtiğinde hiç laf etmedim. Yüz yüze olmamız daha iyiydi.

Gözlerimdeki korkuyu gördüğü an biraz daha ılıman yaklaştı olaya. ''Kork diye söylemiyorum yavrum bunu, daha sonra beni kavgacı gürültücü bir adam olarak görme diye anlatıyorum.'' dedi ima ile. ''O gün gittim. Tanımadığı etmediği kadına çiçek bırakmaması gerektiğini uygun bir dille anlattım. Zaten sonrasında da sana hiçbir şekilde çiçek böcek gönderilmedi.'' dediğinde son cümlesi daha çok sorar gibiydi.

''Gönderilmedi,'' deyip onu doğrularken zaten bunu bir şekilde biliyordu, bu yüzdendi bu rahatlığı. ''Ama ne sikimse şimdi yeniden gönderiyor, üstelik senin burada olduğunu da biliyor!'' diye sesini yükselttiğinde kendini kalkıp da tekrardan onun yanına gitmemek için zor tutuyor gibiydi. ''Ben de bu sefer daha uygun(!) bir dille tekrardan ziyaret ettim kendisini, olur da bir daha böyle bir şey yapar işte o zaman sadece konuşmakla kalmayacağım.'' derken sanki gerçekten de sadece konuşmasına inanmamı bekliyormuş gibi davranmıştı.

Ağzımı açıp tam bir şey diyecektim ki ''Bu konuda saçma sapan savunmalara geçip benim asabımı bozma Defne!'' diye sesini yükseltti. ''Elin ne sik olduğu belli olmayan adamı benim hatunuma yanaşmak için her boku deneyecek ben de böyle oturacağım, öyle mi?'' dediğinde onun kasılmış yüzünün aksine kısık sesle gülmüştüm. Sessizce ''Ya ben öyle bir şey demeyecektim ki...'' deyip gülümsemeye devam ederken o da bu tepkiyi beklemiyordu benden. ''İyi yapmışsın sevgilim, ben sadece senin bu yüzden başına bir şey gelmesinden korkuyorum.'' dediğimde şimdi sinirini atmak ister gibi elimi almıştı elinin arasına. ''Ayrıca öyle birinin hayatımızda olması da bence korkunç bir şey, yani sapık gibi... Sen çiçek göndermiştin ya hani, o zaman orayı buldu da o gönderdi diye korkmuştum biliyor musun? Yani hiç tanımadığın biri peşine düşüyor, senin hakkında birçok şey biliyor ve senin ruhun bile duymuyor, bunu yaşamak istemiyorum.'' dediğimde tüm korkumu almak ister gibi öptü elimi. ''Asla.'' derken bunun güvencesini bakışlarıyla veriyordu zaten. ''Böyle bir şey bir daha mümkün değil güzelim.''

Çiçek demişken... O zaman anlık öfkemle de güzelim çiçeği çöpe göndermiştim ama... Boğazımı temizlemek adına bir iki defa küçük öksürmüş gözlerimi de refleksle kaçırmıştım ondan. Oysa ben senden çiçek istiyorum Alpay Emir, demek bu kadar zor olmamalıydı. ''Söyle söyle'' dedi az önceyi unutmuş gibi büyük bir keyifle. ''Ne isteyeceksin?'' deyip gülümsemişti. ''Ne isteyeceğim canım, bir şey istemeyeceğim.'' dediğimde ise bunalmıştım buradan. Ben istemeyeceğim, sen de bir başkasına inat değil istediğinden alıp getireceksin o çiçeği Alpay Emir.

Ona bunaldığımı eve gitmek istediğimi ve ne zaman gideceğimizi sorup dururken o da küçük bir çocukmuşum ve bana laf anlatamıyormuş gibi davranıp duruyordu. Dakikalar böyle akıp geçerken sanki hiç uyumamışım gibi uyku çöküvermişti gözkapaklarıma.

Odada havasız hissettiğim bir an ondan camı açmasını rica ettiğimde beni kırmamış çok kısa bir an için bunu kabul etmişti. İçeriyi serinlik kaplamışken o da camdan dışarı bakıyordu elindeki telefona gelecek cevabı beklerken. Yani burada bu saatte bile bununla ilgilenmesi... Neyse ki onun da işe gitmediği bu birkaç günde biriken ve ilgilenmesi gereken şeylerle bu şekilde baş etmeye çabalıyordu.

Bulunduğumuz oda ağaçlık ve karanlık bir yere bakıyordu sanırım. En azından yattığım yerden sadece bunları anlayabilmiştim. Bir de cam açıldığından beri sürekli gecenin bu vaktinde bile öten kuş, başımı ağrıtmıştı.

''Başım şişti ya, gidip uyusana kardeşim gecenin bu vakti ne derdin var da ötüp duruyorsun.'' deyip söylenirken Alpay Emir de daldığı yerden kiminle konuştuğumu anlamaya çalışmak ister gibi dönmüştü. ''Ne oldu?'' deyip serinleyen içeriden ötürü sormadan kapadı camı.

Cam kapandığı gibi ses de kesilirken büyük ihtimalle tam da dalları pencereye uzanan ağaçtaydı ki kuş, bu kadar yakından geliyordu sesi. ''Başım şişti, hayır kuşsun yani nasıl bir derdin olabilir de yarım saattir susmadan ötüp duruyorsun.'' diye söylenmeye devam ederken o da telefonu kenara koymuş yanımdaki boşluğa oturduktan sonra yüzümdeki saçlarımı iteleyip alnıma bastırmıştı dudaklarını.

''Sen ne anlarsın sevmekten serseri,'' deyip geri çekilirken yüzünde de bilmiş bir tebessüm vardı. ''Ne derdin var da ötüyorsun dediğin kuş acısından öyle içli içli bağırıyor,'' dediğinde ben hâlâ bana serseri demesindeydim. Nerede aşkım, canım, balım gibi ifadeler? Bir de benimkine bak, serseri. Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutarken yanağımı avuçlayan eli yavaş yavaş sevdi orayı.

''Tamam, tamam bağırsın arasın sevdiğini ama burada değil,'' deyip kaşlarımı havalandırdığımda daha da belirgin güldü. ''Ayrıca hangi kuşmuş ki o gecenin bir vakti beni rahatsız edebiliyor,'' diye diklendiğimde ''Sen pek seversin,'' deyip göz kırptı. ''Baykuşları.''

Baykuşlardan nefret ederdim ve bunu bilen canım sevgilim de inadına yapar gibi hatırlatıyordu. Yüzüm buruşmuş ''Iyy''derken benim iğrenmem onun hoşuna gitmiş gibi kısık sesle gülmüştü tepkime.

Baykuşlar birçok inanışa göre uğursuzluk anlamına gelirken ölüm, ayrılık ve felaket gibi şeylere de sebebiyet verir gibi inanışlarda yer alırdı. Bir de çok korkunç ve çirkinlerdi ya. Allah affetsin de hiç bakılası da değillerdi yani.

''Yazın bahçede, hamakta uyuduğunuz zamanlarda da aynı şeyden huysuzlanıp dururdun.'' derken o günleri hatırlamış gibi durgun bir yüz ifadesi vardı. ''Belli senin o zamandan derdin var o kuşlarla.''

Yazın onların üvey evladı olarak onlarla beraber diğer evlerine gidip kaldığımda yaz ayının sıcaklığına ferahlık katan serin bahçede Serap teyzenin kızmalarına karşı gelerek gizli gizli hamakta uyurduk. Daha doğrusu Melih ile ben yan yana sıralanmış ağaçların arasındaki hamakta uzanır gökyüzünü izlerken genelde orada uyuya kalırdık. Tabi sabahında da bir ton söz... Ben her defasında orada yatmak istesem de huysuzca yok kuş sesi yok böcek ısırığı diye huysuzlanıp dururdum.

Şimdi hatırlıyordum da biz Melih ile ne kadar eğleniyorsak Alpay Emir de orada olduğumuz süre boyunca her gün işten oraya oradan da işe gidip gelir keyifsizce yanımızda bile zar zor dururdu. Pek takmamaya çalışsam da her eve döndüğümüzde vicdan azabı çekerdim. Benden pek hoşlanmadığını düşündüğümden onu rahatsız ettiğimi düşünürdüm sürekli.

''İshak Kuşları senin gibi sevdiğinin kolları arasında değil yani, o yüzden ötüp duruyor izin ver de öyle yapmaya da devam etsin.''

İkimizi de dalıp gittiğimiz yerden geri çekmek ister gibi konuştuğunda kim bilir yine ne güzel bir hikâyesi vardı da biliyordu bu kuşu diye düşünmüştüm.

''Ötüşünden mi anladın hangi kuş olduğunu? Hepsi aynı işte.''

Ona öyle hayrandım ki aslında... Bildiği, duyduğu veya gördüğü şeyleri araştırır, kimsenin bilmediği bilip de irdelemediği birçok hayat hikâyesi, birçok yaşanmışlık ve bunun sonucunda günümüze kadar gelmiş hikâyelerle doluydu zihni. Ara ara konusu açıldığında anlattığı şeyleri hayranlıkla dinlemek benim için bulunmaz ve bir daha ne zaman yaşayacağımı bilemediğim eşsiz zamanlar gibiydi.

''Sen kesin yine benim kalpsiz olduğumu savunacaksın ama gitsin az ötede yaşasın acısını,'' deyip güldüğümde dudaklarını nemlendirdi diliyle, sonra bunu yetersiz bulmuş olmalı ki eğilip dudaklarıyla buluşturdu dudaklarımı. Kısa ama etkili birkaç küçük öpücük bıraktığında azıcık geri çekildi ve pişkin pişkin ''Biraz öylesin ama sıkıntı yok hallederiz,'' dedi erkeksi bir tonda.

Yapmasa mıydık yahu, hastane falan iyi hoş da ben pek... İyi değilim.

Kendimi kaptırmaya fazlasıyla müsaitken burada çok da hoş şeyler yaşanabilirdi ama şimdi şu halde olmamalıydı.

Hastanedeyim, hastayım, Alpay Emir... Doktor mu olsaydın sevgilim?

Yuh, Defne.

Elim yanağını bulmuş parmaklarım henüz uzamamış sakalları arasında dolanırken ''Hikâyesi var değil mi? O yüzden aklında bu kuş.'' dediğimde pek de hoşlanmadı. Gözlerim gözlerinden ayrıldı, yüzünde dolaştı. Anlatsın ve o güzel hikâyelerden birinde daha kendimi kaybedeyim istedim. ''Anlatsana,'' diye ısrar ettiğimde yutkunmasıyla hareketlenen boğazına kaydı gözlerim sonra tekrardan gözlerine çıktı. Yanağında dolanan avucumu dudaklarına bastırdıktan sonra elinin içine alıp kaldı öyle çenesinin altında.

''Çok da güzel bir hikâyesi yok aslında,'' dedi, bekledi. Sonra tebessüm etti. ''Gerçi güzel olsaydı hikâyesi olmazdı zaten.'' dediğinde ona hak vermeden edemedim.

Dilden dile dolanan yıllar geçse de günümüze gelip zihnimizde kendine yer edinen tüm sevdalar ayrılıklar veya belli başlı zorluklar sebebiyle değerlenip bu kadar önem kazanıyordu. Bu da onu tamamen özel ve kıymetli kılıyordu bence.

''Çok da hatırlamıyorum zaten,'' deyip konuyu kapatmak istediğinde ısrarcı bakışlarıma yenilmiş en azından ne hakkında olduğunu söylemişti. ''Başlıca rivayetler var ama bir efsaneye göre yeni evlenen genç çift bir şekilde ayrı düşüyor ve sonrasında sürekli birbirlerini arayıp da bulamıyorlar bundan sebep da İshak kuşuna dönüşen dişi her gece özlem ve ağlamayla eşini bulma ümidiyle çığlık çığlığa öter durur.''

Eminim ki daha ayrıntılı ve daha acıklı bir hikâyesi vardı ama anlatmaktan yana değildi.

Uyku daha da bastırırken elimi çekip yanıma koyarken huysuzca ''Ötsün dursun da kendi acısı için bizi de rahatsız etmesin bir zahmet.'' dediğimde güldü ve ayaklandı. ''Karanlıkta dem tutan İshak kuşuna benzetilen onca seven sevilen varken sevdiğim kadının bunu önemsiz görmesi hiç hoş değil,'' dedi tepkimle dalga geçer gibi. Anladım ki bizim ilişkide ben bir hiçmişim. Yontulması gereken odun galiba bendim.

Uyuyacağımı anlamış gibi üzerimi düzelttiğinde kolundan tutmuş durdurmuştum onu. ''Benimle uyuyacaksın değil mi?'' dediğimde yüzü daha ciddi bir hal almış netlikle ''Hayır,'' demişti. Israr edeceğim sırada da ''Hayır dedim Defne, olur da hareket ederim...'' dediği sırada sanki görecekmiş gibi karnıma düştü bakışları.

Yorgunluk çökmüş gözlerinden onca şey geldi geçti sonra hepsini atmak ister gibi boynunu hareketlendirdi rahatlamak ister gibi. ''Ya ama'' dediğimde tek amacım hastalığımı kullanıp nazla niyazla onu ikna edebilmekti. ''Ben uyuyana kadar yanımda ol bari bak...'' derken acımayan acısa da yanımdaki adam sayesinde acısını hissetmediğim yaraya elimi götürürken ağlamaklı bir sesle ''Acıyor zaten canım, bir de sen böyle yapma'' dediğimde kaşları çatıldı. Ama acısa bu kadar rahat durmayacağımı da biliyor gibiydi. İnandı mı inanmadı mı anlayamazken o da oyunumu devam ettirmiş ''İşte bu yüzden şimdi yatacağım varsa da yatmam artık.'' demişti gözlerime sen gelirken ben gidiyordum bu yollardan der gibi bakarak.

Canımın yanmadığını anlamıştı.

Gözlerimi devirip ''İyi sen bilirsin,'' dediğimde bu kadar çabuk vazgeçeceğimi düşünmüyordu anlaşılan. Yani sendeki bu naz da beni öldürürdü Alpay Emir, kusura bakma.

''Yatak zaten kocaman rahat rahat uyurum ben de, senin burada durmana da hiç gerek yok.'' dediğimde büyük pencerenin altında duran geniş koltukta da yatmasını istemiyordum ama elimle orayı göstermiş samimiyetsize yüzüne gülüp ''Bak orada da yatabilirsin istersen.'' demiş başımı çevirmiştim. Şimdi yaralı olmayacaktım var ya... Sana popomu dönüp uyuyacaktım sen de kalacaktın öyle.

Yaklaştı, yüzünü yanaştırıp dudağımın kenarından öperken ben de donmuş kalmış gibi hareket edemedim. Dizini yanımdaki boşluğa dayayıp üzerime eğildiğinde dudakları da çeneme ve boynuma doğru ilerliyordu. ''Madem yanmıyor canın,' 'Yutkunmak bile işe yaramazken onun dokunuşları altında eriyip gitmemek için zor tutuyordum kendimi. ''Madem iyisin,'' Elim saçları arasına giderken uyarır gibi ama pek de ayrılmasını istemediğimi belli ede ede ''Emir...'' desem de sadece dediğimle kalmıştım. ''Daha da iyi olmanı sağlayayım.'' Aklım bambaşka şeylere giderken kendini geri çekti yüzündeki serseri gülümsemeyle.

''Tamam ağlama,'' dedi eğlenerek. ''Mecbur uyutacağım seni yoksa sen başka şeyleri uyandıracaksın,'' dediğinde gözlerim kocaman kocaman olmuştu. Kısık sesle ''Yuh,'' derken yüzündeki sinsi gülümsemeyle öyle yukarıdan bakıyordu yüzüme. Açıkta kalan omuzuma çıkarırken parmağını biraz daha çekiştirdi ve daha da açıldı önüm ve omuzum. Birden bire ne olmuştu bu adam? Ben de az değildim yani hiç uyarmak yapma demek gelmiyordu içimden.

Oraya da bastırdı dudaklarını ve sanki inadıma yapar gibi benim bir şey demediğimi görünce de kızdı bu yaptığına. Sanki beni hareketlendirmek ona inatlaşmamı ister gibi yapmıştı bunu ama benden tepki alamayınca ona engel olmadığımı görünce de kendini zar zor durdurmuştu. Geri çekilirken öyle sessizce ''Sen bu kadar istekliyken ben nasıl dayanayım amına koyayım,'' dedi ki duymazlıktan gelmek zorunda kalmıştım. Neyse ki geri çekildi, telefonunu aldı yanıma uzanıp beni göğsüne hapsetti.

Yerimden memnun bir şekilde gözlerim kapalı başımı onun boynuna yerleştirirken odada kısık sesle bir şarkı başladı. Almanca ve eski şarkılar gibi yayvan yayvan söylenen bu şarkıdan bir şey anlamazken cidden bir durdum düşündüm. Defne, dedim. Sen bu adamla cidden emin misin? Yani açtığı şarkıya bak.

Eli saçlarımın arasına karışırken uyumamı kolaylaştıracak şeyi yaptı, saçlarımı okşayarak mayışmama neden oldu.

''İşe girdikten sonra Almanya'ya gittiğim ilk zamanlarda bir proje vardı,'' diye başladı söze. O konuşmaya başlayınca da şarkıya herhangi bir laf edemedim. ''Proje sorumluluğu bizde, şirket Almanların, para kaynağı Ruslar...'' dedikten sonra güler gibi bir nefes verdi ''Temel fıkrası gibi gelmişti o dönem.'' dedikten sonra biraz bekledi ve devam etti. ''İlk defa üzerime böyle bir sorumluluk yüklendi ve kendimi bir şekilde göstermek zorundayım yoksa kapının önüne konacağım. Ama her ne haltsa bir şeyi yanlış yapmışız ve ekipçe günlerce sabahladığımız halde düzeltemiyoruz.'' Küfretmemek için kendini tuttuğunu anladığımda kısık bir sesle gülmüş ''Aferin aferin böyle uslu konuş tamam mı?'' dediğimde o da güldü. ''Geçenlerde acı biberle korkuttun ya ben orada bir akıllandım.'' diye devam etti keyifle ve bozmadı beni. ''Ee ne oldu sonra?''

''Biz köpek gibi tartışıp hatayı düzeltmeye çalışırken sarı kafalardan biri Rus itin tekine diklendi bunlar kavga etmeye başladı. Bunlar itişip kapışmayı da kavga sanıyor orası ayrı.'' Boynuna denk gelen dudaklarım oraya küçük bir buse bıraktıktan sonra azıcık geri çekildim. İyice gevşeyen bedenim sesime de etki ederken boğuk bir sesle ''İyi de onların ikisi de sarı kafa.'' diye onu düzeltmek zorunda kaldım. Almanlar da Ruslar da sarıydı sonuçta ikisini de aynı kefeye koymalıydı. Saçlarımdaki eli ensemi kavradı hafifçe sıkarken ''Sana ne kızım, ne boksa o işte.'' deyince sarhoş gibi gülesim gelmişti.

Sessizce ''Sen baya baya kıskanıyorsun beni he.'' deyip gülümserken devam etmesi için başka bir şey demedim. ''Sonra bunlardan biri bu şarkıyı açtı. Bunlar şarkıyı duyunca gülüşüp durdu biz de hiçbir şey anlamadığımızdan öyle mal gibi kaldık ortada, meğer adamların arasında bir olaymış bu.'' dediğinde iyice meraklanmıştım.

''Lili Marleen komutansız savaş durduran şarkı diye anılır çoğu yerde. Ruslarla Almanlar arasında da öyle olmuş. 1. Dünya Savaşı sırasında yazılan şarkı bir şekilde 2. Dünya Savaşı sıralarında ünleniyor. Askeri bir radyoda denk geldikleri şarkıyla herkesin aklına sevdikleri, geride bıraktıkları gelince savaş, uğraştıkları işler unutulup gidiyor elbet. Böyle olunca da neredeyse her gün o saatlerde yazılı bir anlaşma yapmışlar gibi savaşa ara verip bu şarkıyı dinleyerek evlerini, sevdiklerini özleyen askerler kenarlarına çekilip ağlaşıyormuş. Bir Alman askerinin yazdığı anıya göre de kıran kırana geçen savaşta askerler her akşam saat ona beş kala ateşi keser, radyodan yükselen şarkıyı dinlerlermiş. Birbirlerini öldürmek için savaşan elemanlar resmen onca kargaşanın içinde kafalarını dağıtabilmek için düşman siperindeki adama 'radyonun sesini açsanıza' diye ricalarda bile bulunuyorlarmış.''

Anlattığı şeyi merakla dinlerken duraksamasına karşın hiçbir şey demedim. Saçlarımdaki elleri duraksadı. ''İnsanın kendini en çıkmazda hissettiği an sevdiğini tahayyül etmesi, onu yanında bilmesi insana güç oluyor.'' dedi dalgın bir sesle. Kim bilir kendisi kaç defa yaşamıştı bu durumu da böyle dalgın dalgın dile getirmişti bunu.

Aramızdaki elim onun yanağını bulurken ''Büyük bir ihtimalle onlar da ölüm kalım arasındaki o ince çizgide kendilerine tutunacak dal arıyorlardı.'' dedi onları anlıyormuş gibi. Başımı iyice göğsüne yasladığım sırada belimin hafif dönmüş olması yakmıştı canımı ama belli etmemeye çaba gösterdim. ''Aşk veya âşık olmak insanı tüm kötülükleri yapabilecek kadar acımasız bir canlıya dönüştürürken aynı zamanda da her şeye büyük bir sevgiyle bağlanmayı, evrendeki hiçbir şeye zarar vermemeyi öğretiyormuş.'' Cümleleri öyle net çıkıyordu ki yaşanılan acıyı kendisi yaşamış gibi dile getirmesi daha çok yakmıştı canımı.

''Lili Marleen iki ayrı kişi de olsa askerin zihninde oluşturduğu bu tek kişiye olan sevdası öyle belirgin ki herkesin kendinden de bir parça bulmasına sebep oluyor. Başlarındaki komutan dedikleri kana susamış üç beş şerefsiz bu duruma dayanamayınca yasaklamak istiyorlar bu şarkıyı. Şarkının hissiyatını duyumsayan askerler savaşmak istemiyor, ölmek öldürmek yerine yaşatmayı seçiyor. Çünkü onlar da biliyorlar ki sevda denen şu hastalık tüm kötülükleri yapacak kadar seni güçlü yaparken karşındaki insana karşı seni fazlasıyla merhametli bir hale dönüştürüyor.''

Öyleydi. Birine duyduğun sevda tüm dünyanı o dünyaya bakışını değiştiriyordu. Gözlerine taktığın gözlük kimileri için at gözlüğü olmuş da sadece önünü gösterirken kimileri için de tüm dünyanın güzelliklerini, gerçeklerini gösterip ufkunu genişletecek kadar güzel bir olanak sağlıyordu.

''Bakmışlar askerler duygusallaşıyor, çarpışma azimleri kırılıyor... Bir şekilde şarkıyı yasaklatmaya çalışsalar da fazlasıyla popülerleşince bunu yapamamışlar ama sanırım sanatçıyı içeri atıyorlar birkaç sebepten,'' dediğinde istemsizce şaşırma nidası bırakıverince güldü. Saçlarımdaki eli ensemi bulup orayı okşarken gözlerim kapandı uyumak için. Ama sözlerini bitirene kadar direnmek istedim. Zaten o sırada da kısa şarkı bitmek üzereydi. Gittikçe kısılmıştı sesi çünkü.

''Savaş ilerliyor, bunu öğrenen birkaç kişi durumu engellemek sanatçının özgürlüğüne kavuşması maksadıyla devlete mektuplar yazıyor birkaçı da tepki olarak intihar ediyor... Bir şekilde sanatın da insanı hayata bağladığını bildiklerinden iyiliği körelterek kendi kötülüklerine devam ettiklerini anlatıyor birkaç yerde.''

Şarkıyı anlamasam bile insanda hissettirdiği huzur evet fazlasıyla güzeldi ama içimdeki odun Defne yine ve yine en başında resmen laf etmişti bu güzelim şarkıya. Utana sıkıla konuşmaya çabaladım. ''Ama yine de şarkı biraz şey...'' Ona bakmak istediğim sırada buna engel oldu. Ensemdeki elini sıkılaştırırken daha kısık sesle kulağıma doğru ''Ayrılma buradan,'' dedi göğsüne bastırırken. ''Bunu öğrendiğim sırada aklımla kalbim arasında öyle güçlü bir savaş vardı ki kısacık bir an bu son bulsun istedim. İlk uçakla yanına geleyim, her şeyi anlatayım ve güç bulayım...''

Keşke gelseydin diye içimden geçirirken artık buna bir son vermem gerektiğini düşündüm. Keşke keşke demekle bir yere varılmıyordu. Zaman öyle ağır bir terbiye ediciydi ki ne okuduğun kitap ne her sözüne inandığın, sözünü kendine yaşam amacı bildiğin biri ne de her şeyi bir an önce isteyen nefsin seni bu kadar eğitip bu kadar dibe çekebilirdi. Her şeyin zamanı ve mekânı olduğu gibi bizim de zamanımız yeni gelmişti belki.

Her defasında acaba önceden bir arada olsaydık diye düşünürken acaba öyle bir şey olsaydı ve biz daha doğrusu ben bunu denedikten sonra istemediğime karar verseydim her şey daha kötü olmayacak mıydı?

Alpay Emir bunu hiçbir zaman dile getirmedi ama benim büyümem, düşüncelerimin farklılaşması bizim için daha iyiydi. Haklıydı. O zamanlar onu istemiyordum, yapılan her imaya kesin bir dille karşılık veriyordum ama kendimi de biliyorsam onun beni sevdiğini öğrenseydim üzerine bir de iki güzel söz söyleseydi kesin denemek isteyecektim sonra da bunun bana göre olmadığına karar verip son bulmasını isteyecektim. Hevesleriyle hareketlenen şımarık bir kız çocuğuydum belki de o dönemler onun gözünde.

Gözlerimi açamayacak hale geldiğimde karnımdaki acı da kendini göstermeye başlamıştı.

''Ama olmadı, yapamadım. Gelemedim değil gelmedim. Kalbim senin ağzından çıkacak her kelimeye köle olmaya hazırken aklım hep engel oldu bu duruma. Oysa şimdi ikisi de hazır ola geçmiş bu güzel kadının dudakları arasından çıkacak tek bir kelimeyi bekliyor hareketlenmek için.''

Sonrasında bahsettiği kişinin adı geçen Türkçe başka bir parça çaldı. Üstelik bu çok daha huzur vericiydi. Belki de kelimeleri anladığım içindi. Burada da geçen o kuşla az önceki muhabbetimizden ötürü bunu anlattığını anlamıştım.

Bu sözlerini bile zar zor duymuşken halsiz kollarımdan çekiştiren uyku Alpay Emir'in son sözlerini de duymama izin verdi.

Üzerimden sırtıma uzanan kolu sırtımı sıvazlayarak belime kadar indi yarama dokunmadan iyileştirmek ister gibi kaldı eli birkaç santim yukarıda. Saçlarımdaki çenesini hareketlendirdi sonrasında ise aynı yerde dudaklarını hissettirdi.

''Bundan sonra nefesin bir tek uyurken durgunlaşsın, iyi geceler güzel bebeğim.''

...

Uyku uyanıklık arasında gidip geldiğim geceden sonra sevdiğim adamın kollarında uykuya dalmak ve kesintisiz bir uyku çekmek şu an için dünyadaki en mükemmel şeydi bana göre.

Gözlerimi sağlıkla yeniden açtığımda acısını hissetmediğim sadece ara ara sızlayan yara şimdi çok daha keskin bir acıyı ve hemen arkasında taşıdığı o geçmek bilmeyen ağrıyı misafir ediyordu.

Son birkaç dakikadır uyansam da gözlerim açılmazken karnımdaki acıdan sebep sanki yüzüm sürekli kasılıyormuş gibiydi.

Üstelik uyuduğum gibi o kollarda uyanmayı da istemiştim ama koca yatakta bir başımaydım.

Bir de sessiz de konuşsalar onları duymadığımı sanan iki kişi vardı odada.

Annem ve Büşra.

Seslerini duyup ayırt edebilsem de ne hakkında konuştuklarını hiç anlayamıyordum.

Yavaş yavaş aralanan gözlerimle yine ve yine tavanla buluşurken uyandığımı fark etmiş olmalılardı ki annem yanıma gelmiş tepemden bakarak ''Çok mu ağrın var annem?'' diye sorduktan sonra elimi tutmuştu.

Büşra ise diğer yanıma gelmiş benden önce annemi bilgilendirmişti. ''Bedenindeki ağrı kesiciler etkisini geçirdikçe olacak öyle Meryem teyze endişelenme, zamanı geldiği gibi ilgilenirler.''

Kırpışan gözlerim yavaş yavaş kendine gelirken Büşra'nın şen sesi yankılandı odada. ''Şükür kavuşturana Defne Hanım, sizin de ne derin uykunuz varmış. Bunca yıl bu anı mı bekledin, ne yaptın?'' deyip gülerken sırf onun bulaşıcı pozitifliğinden ötürü yüzüm gülmüştü.

''İyisin değil mi kızım?''

Annemin ilgiyle elimi sıkması hâlâ son birkaç gün ömrüm kaldığını sanmama neden olurken yüzümdeki gülümsemeyle ona dönmüştüm. ''İyiyim, sadece biraz ağrım var.'' Büşra'ya döndüğümde ise ilgiyle yüzüme bakıyordu. ''Normal mi? Dün uyandığımda bile bu kadar yoktu ağrım.''

Yeni uyanmamdan sebep sesim kulaklarıma bile yabancıydı.

''Normal normal. Doktorunla konuştum. Korkulacak hiçbir şey yok. Sadece psikolojik olarak bedenini fazla yormuşsun. Bu da seni güçsüz bırakmış ama bir iki güne toparlarsın. Zaten yaran da derin değilmiş.''

İnsan arkadaşına da güvenemiyordu yani, doktor da olsa...

Kuşkuyla baktığımı görünce güldü ve anneme dönüp ''Meryem teyze senin bu kızın dünden razıymış yataklara düşmeye bak, benden söylemesi. Belli ki ilgi bekliyor nazlanıyor bize. Utanmasa git doktor çağır bir de o ilgilensin benimle diyecek.'' dediğinde annem seslice bir nefes çekmişti içine.

Acıkmaya başladığımı hissettiğim sırada çok şükür Büşra kendi hastasıymışım gibi aslında daha çok bir bebekmişim gibi bir saat boyunca benimle ilgilenirken hastanede hastalara hazırladığım yemek listelerini bile gözden geçiresim gelmişti. O kahvaltı neydi öyle yahu.

İlk defa çok ama çok dikkatle ve büyük bir tedirginlikle ayaklanmaya çalıştığımda her şey daha iyiydi benim için.

Daha iyi uyandığım, kahvaltımı yaptığım ve azıcık hareketlendiğim bu bir saatte Büşra, Alpay Emir'in küçük bir işi olduğunu hazır onlar da yanımdayken erkenden gidip halledeceğini bana iletmesini istemiş.

Dün yatmaktansa bugün sırtım yatakta hafif bir eğimle yatarken Büşra da buradan çıktıktan sonra ailesinin yanına şehir dışına çıkacağını söylemişti. Yılbaşı tatili ile birleştirmişti tatilini istediği gibi. Her ne kadar birkaç gün sonra giderim dese de elbette istemiyordum böyle bir şey. Çok şükür iyiydim hiç gerek yoktu benimle kalmasına.

Annem, Büşra, ben oturmuş sohbet ederken kapı çalınmış içeriye abim ve Feyza girmişti.

Onları görmemle az önce Büşra'nın anlattığı komik bir olay sebebiyle yüzümde oluşan gülümseme daha küçük bir tebessüme dönüşürken abimin kimseyi umursamadan yanıma gelip endişeyle yüzümü inceledikten sonra bir de bunu teyit etmek ister gibi ''Nasılsın, iyisin değil mi?'' deyip saçlarımdan öpmesi ona olan sinirimi yatıştırıyor gibiydi.

Omuzumdaki elinin üzerine elimi koyarken ''İyiyim,'' dedim ardından da Feyza'ya gülümseyip onun öyle kenarda gergince beklemesine bir anlam vermeye çabaladım. Gülümsemem onu harekete geçirirken hemen abimin yanına gelmiş aynı soruları o da sormuş ben de aynı cevapları vermiştim. Feyza ne diyeceğini bilemez gibi birkaç saniye beklese de sonunda ''Korkuttun bizi,'' demiş ardından da abimin hâlâ ağrın sızın var mı sorularına bir son vermesi gerektiğini söylemişti.

''Nerede o? Aşağıda babamların yanında da değildi.''

Abimin az önceki telaşlı hali gitmiş onun yerine asabi ve fazlasıyla çekilmez olan o sinir bozucu hali geri gelmişti. Üstelik bahsettiği kişi de çok ama çok büyük bir ihtimalle Alpay Emir'di.

Büşra bizi rahat bırakmak ister gibi elindeki telefonu göstererek dışarı çıkarken Feyza da abimi uyarmak ister gibi ''Giray!'' demiş koluna dokunmuştu.

''Ne Giray'ı Feyza! O it kardeşimi bu hale sokacak sonra da burada olmayacak.'' deyip hareketlendiğinde omuzlarım bıkkınlıkla çöktü.

Burada olsaydı da niye burada diye sorun çıkaracaktı.

''Abi,'' deyip dikkatini üzerime çekmek istediğimde sinirle bana dönmüş sağ elini havaya kaldırarak beni sustururken hemen akabinde işaret parmağını kaldırıp usul usul sallamıştı. ''Sakın Defne! Sakın bana onun için tek bir kelime etme.'' dedikten sonra yatağın yanındaki duvar ile olan o boşlukta birkaç addım attı ve tekrar bana döndü. İçinde onca şey biriktirmiş de nasıl söyleyeceğini bilemiyor gibiydi. ''Ulan daha dün bir bugün iki. Böyle mi koruyacak bu seni,'' Sesi gittikçe yükselirken abim de abim diye tutturmamın ne kadar yanlış olduğunu anladım. Ben sadece gelsin ve yanımda olsun isterken onun gelme sebebi bambaşkaydı.

Durgunlukla ''Hadi o şerefsizi geçtim.'' dedikten hemen sonra sesini yükseltmeye devam etti. ''Kızım sen canını yolda mı buldun?''

Karnımın azalan ağrısı yetmiyormuş gibi bir de işin içine sinir stres giriyor başımı ağrıtıyordu.

Güçsüz bir sesle ''Emir'in hiçbir suçu yok.'' dediğimde gözleri ateş püskürmek istiyormuş da onun yerine sadece dik dik bakabiliyormuş gibiydi. ''Onun yüzünden falan da olmadı.''

Annem bu sözlerimden sonra ağzının içinden birkaç şey söylese de anlayamadım. Ona dönüp ne dediğini de sormadım çünkü abim sözlerimden sonra durgunlaşmak şöyle dursun gittikçe daha da celallendi.

Başını olumsuzca sallarken ''Anlamadım?'' dedi. Onun sinir bozan hallerinden biri olan şu baş sallaması ve hemen ardından diklenir gibi sesini yükseltmesi devam etti. ''Ne demek onun suçu yok Defne? Sen beni çıldırtacak mısın? Önüne atlamak ne! Lan bıçağın önüne atlamak ne?'' diye sesini yükseltmeye devam ettiğinde tek isteğim susmasıydı. Kendimde azıcık güç kuvvet hissetsem ben de ona bağırmak, onu susturmak istiyordum ama bu sefer de buna mecalim yoktu.

''Sen buraya bunları sormak için mi geldin?'' İçime derince çektiğim nefes günler sonra beni rahatlatırken ona zıt bir şekilde sessiz ve sakin bir ses tonuyla ''Sen buraya beni merakından mı geldin yoksa beni azarlamaya mı geldin?'' diye tekrar sorduğumda öylece baktı suratıma.

''Eğer merakından geldiysen iyiyim, dün uyandığımda da iyiydim. Ama senin bilmemen normal çünkü uyandığımda yanımda abim değil arkadaşım ve senin o suç bulduğun adam vardı. Yine onlar vardı, her zamanki gibi.''

Tamam, abimle önceden iyiydi aramız ama onun ilgisi hiçbir zaman diğer iki adam kadar olmamıştı bende. Bu da sanırım kırıyordu kalbimi. Kırgınlığımı görmüş olmalı ki yanıma yaklaştı ve daha temkinli bir sesle ''Buradaydım,'' dedi. ''Ama apar topar gelince eşyalar falan...'' diye kendini açıklamaya çabaladığında bunu istemedim. Haklıydı, düzenlerini yeni kurmuşlardı ve benim bir şey demeye hakkım yoktu. Dediği gibi apar topar gelmişlerdi. Sanki önceden bıçaklanacağımı haber verebilecekmişim gibi...

''Neyse ne, ben iyiyim ve buna kimse sebep olmadı.'' deyip kestirip attığımda bazı şeyleri konuşmaya bile uğraşmamak gerektiğini anladım. ''Abi... Emir'e bilenmeye yer arıyorsun ama o konu bu değil,'' Zaten bu konuda içten içe kendini suçlu hissederken bir de abimin ona karşı böyle bir tepki göstermesini istemiyordum. ''Eğer bir suçlu arayacaksak ne benim onun önüne atlamamı ne de onun beni koruyamamasına bakmak gerek... Bana bunu o yapmadı, herkesten önce o bıçağı elinde tutana at suçu. Eğer bir şekilde buna bir sebep arayacaksak herkese bir şekilde suç düşüyor aslında. E Melih de suçlu o zaman o kıza yardım eli uzattı da aramıza soktu diye, ya da ben veya Emel abla da suçlu o akşam orada biraz daha diretip kartopu oyandık diye... Çünkü ben biraz daha biraz daha diye diretmesem o saatlerde evde olacaktım.''

Söylediğim onca söz onda etki etmeyip yeniden konuşacaktı ki ''Canım yanıyor,'' dememle sustu ve ne yapacağını bilemez gibi bir karnıma bir yüzüme baktı. ''Ben haber vereyim, gelip baksınlar.'' deyip hareketlenecekti ki durdu sözlerimle. ''Karnımdaki yara birkaç güne geçer, acısa da kendini ara sıra belli eder ama bir şekilde geçer. Senin açtığın yaralar daha çok acıtıyor canımı bunun artık farkına var artık. Ben küçük bir çocuk değilim. Kiminle ne yaşayacağımı ne zaman ne yapacağımı bilecek olgunluktayım, sen beni koruduğunu sanarken aslında beni kendinden öyle uzağa itiyorsun ki ben artık seni tanıyamıyorum. Çünkü o uzaklık seni görmeme engel oluyor.'' Bakışlarım geldiği andan beri sessiz olan Feyza'ya çıkarken öylece durmuş bizi dinliyordu. ''Bak şu an bile senin derdin ben değilim, benim yaptığım şeyler. Ya benim canım acıdı yanımda sen yoksun diye daha çok acıyacak sandım ve seni istedim, tamam buna hakkım yok belki senin gözünde ama ne olur bari yanımda olup acımı acısı bilen insana karışma. Seviyorum, seviyoruz ötesi kimi ilgilendirir? Şu halimde bile benimle konuştuğun şeye bak cidden bu kadar mı nefret dolusun ona ya da bana?''

Ben rahatlamak ister gibi ilk aklıma gelenleri söylerken sadece dinledi. Dinledi ve hiçbir şey demeden çıktı gitti. Onun gitmesiyle odada kısa bir an sessizlik olduğunda annem ya da Feyza bir şey demeyecek olsa bile kendimi sağlama almak istedim. ''Burası, bu durum zaten yeterince bunaltıp sıkarken ne olur siz de buna neden olmayın. Ben artık çok bunaldım ve hiçbir şey duymak istemiyorum. Söyledikleriniz de bundan sonra bir kulağımdan girip birinden çıkacak. Ona göre yorun kendinizi.'' Aslında sözlerim annemeydi ama çoğul konuşmak daha kolay gelmişti.

Annem oturduğu koltuktan kalkıp çıkarken güler gibi çıkmıştı verdiğim nefes, gözlerim dolarken boynumu geriye atmış başımı duvara yaslamıştım. Abimin yanına gittiğini kardeşin sinirle öyle konuşuyor oğlum, diyeceğini o kadar iyi biliyordum ki...

Feyza yanımdaki koltuğa geçip otururken ''Sıkma kendini,'' dedi sessizce. ''Rahatlamaya ihtiyacın var ve sen bedenini kasıyorsun,'' dediği sırada Büşra girdi içeriye. Onun girmesiyle Feyza bizi yalnız bırakmak ister gibi ayaklanırken bir şey isteyip istemediğimi sordu, ardından da bizi iki arkadaş yalnız bıraktı.

Büşra yanımdaki koltuğa değil yataktaki boşluğa kendini yerleştirirken başımı omuzuna dayamama izin verdi. ''Birilerinin güvenini kıracağım ama seni mutlu etmem lazım,'' dedi kendi kendine.

''Ne?''

Benim ellerime göre daha zayıf ve daha kısa olan parmakları elimin üzerine kapanırken ''Bak birkaç şey söyleyeceğim, moralin yerine gelsin.'' dedi beni mutlu etmek ister gibi. Öyle çok ihtiyacım vardı ki şu an güzel birkaç haber almaya.

Ailem ile aramdaki ilişkiyi zaten bildiğinden ondan çekinemedim bile.

''Ben eniştemle senin için bir iş birliği içerisindeyim.''

O kadar dalgındım ki ilkte onu ve dediklerini algılayamamıştım bile ama hemen ardından zihnimdeki onca düşünce bir toz bulutu olmuş biri de üfleyip iyice dağıtmıştı her yere.

Eniştesi kim, ne iş birliği diye düşünmemin hemen ardından Büşra ile Alpay Emir'in nasıl bir iş çevirebileceğini düşündüm.

İstemeden de sesim bıkkınca çıkmış ''Ne iş birliği?'' diye ilgisizce sordum sanmıştı ama merak ediyordum. Sadece tepkimi belli edememiştim. ''Ne olduğunu niye olduğunu söyleyemem. Ama her şeye o kadar sevineceksin ki ben bile merakla bekliyorum vereceğin tepkiyi. Ay Defne...'' dedi adımın son harflerini uzatarak. ''Bu benim için öyle büyük bir yük ve sorumluluk ki sanki en ufak şeyi beğenmesen kendimi bir yerlerden atacakmışım gibi hissediyorum.'' dediğinde iyice meraklanmaya başlamıştım.

Onun girdabına katılmak ve az önce olanlardan sıyrılmak istediğimden ona ayak uydurdum.

Çocuksu bir merakla ''Birlikte hediye mi hazırlıyorsunuz bana?'' dememe karşılık sadece gülmüştü. ''Yani... Hediye gibi de değil gibi de... Ne denir buna pek bilmiyorum. Şöyle ipucu vereyim...''dedi ve küçük mırıltılar çıkararak düşünmeye başladı. ''Böyle laf arasında bana söylediğin şeyleri seninkine satmışım gibi düşün... Ben daha çok senin tercihlerini ve isteklerini ona söyledim gibi bir şey. Bir de birkaç fikir sundum.''

Onun için ipucu olan bu durum bende hiçbir şey çağrıştırmadı. Aklıma gelen şeyle heyecanlanırken omuzundan kalkmıştım. Sanki bir yanım bunun olmasını isterken bir yanım da olursa ne diyeceğim dediğim gibi hemen isteyecek mi gerçekleşmesini diye düşündürüyordu. Sanki biri duysa ayıp olacakmış gibi sesim kısılırken ''Büşra. Yoksa...'' dediğimde aniden ''Ay ne olur yanlış tahminde bulun, adamın hazırladığı onca şeyi mahvetmek istemiyorum Defne.'' diye yakınmaya başladığında daha da heyecanlandım.

Derince yutkunurken dişlerim dudaklarımı çekiştirmeye başlamıştı bile. ''Siz... Evlenme teklifi falan mı organize ediyorsunuz?'' diye evirip çevirmeden sormama karşılık kaşları şaşkınlıkla kalktı. Biraz da afallamıştı doğrusu. ''Yok,'' dedi yüzünden de bunu hazırlamadıkları belli olurken. ''Yani evlilik teklifi değil,'' dediğinde niye şaşırdığını anlamaya çalışıyordum. Ayrıca üzülmüş müydüm ben? Niyeydi bu hayal kırıklığı? Sanki bunu yapacak olması bir an kalbimi yerinden sökecekmiş gibi hissettirmişti.

Normal tutmaya çalıştığım sesimle ve yüzüme kondurmaya çalıştığım gülümsemeyle ''Niye şaşırdın ki bu kadar?'' dememe karşılık ''Ben sana evlilik teklifi etmiştir de sen bana söylememişsindir diye düşünmüştüm. Ona şaşırdım.'' dedi tüm samimiyetiyle.

Böyle bir şey olsa ilk ona gelip anlatacağımı söyleyecektim ki kapının önünde bir ses kargaşası oluşunca ikimiz de susmuş kapıya daha doğrusu boşu boşuna kapının ardındakilerin kim olduğuna bakmaya çabalamıştık.

Kapı hafifçe vurulduktan sonra büyük bir hızla açılmış arkasından da Serap teyze, Elif, Emel abla ve kucağındaki Ezgi ile içeri girmişlerdi.

Hepsini birden bire karşımda görünce kendime çekidüzen vermek istesem de Büşra hareket etmeme engel olurken yanımdan yavaşça kalkmış ''Ben dışarı çıkayım sonra yine uğrayacağım yanına'' derken ona kalması için bir şeyler bile diyemeden gitti yanımdan.

Serap teyze elindeki birkaç poşeti kolundaki çantayla beraber yatağın ucundaki yemek masasına bırakırken hızlı adımlarla yanıma ulaşmış elleri ile yanaklarımı tutarken hiç de sakin olmayan bir sesle ''Nasılsın güzel kızım?'' diye sormuş ama cevabımı bile beklememişti. Elleri arasına sıkıştırdığı başımı bir sağa bir sola çevirdikten sonra ''Üç dört günde süzülmüşün bak, zaten canın ne ki şimdi ne olsun,'' diye kızarken gözlerim iri iri açılmıştı.

Ezgi normalde beni görse delirip bağırırken şimdi annesinin kucağından inmiş uslu uslu yanında duruyordu. Ona baktığımda ise öpücük atmış sonra da şu meşhur hemşire duruşunu yani büzdüğü dudaklarının üzerine küçük parmağını koymuştu. Büyük ihtimalle Emel abla onu bu şekilde şartlandırmıştı.

''Ama sen merak etme annecim iki güne kalmaz Allah'ın izniyle çok daha iyi olursun.''

Şaşkınlığıma şaşkınlık katılan şu sıralarda Serap teyzenin bana olan tavrının silinip atıldığına mı yoksa bana her zaman kızım, evladım dese de ilk defa annecim olarak hitap etmesine mi şaşırsam bilemedim.

''Anne bak gördün iyi çok şükür, kızı bırak artık da biz de bir görebilelim,''

Emel abla gülmemek için kendini zor tutuyor gibiydi. Serap teyze yanaklarımı bıraksa da Bu sefer de açılan omuzlarıma dokundurmuştu ellerini ''Çocuğun kemikleri belirginleşmiş, güçten düşmüş senin ettiğin lafa bak,'' diye bir de kendi kızına sinirlenirken sonunda kendime gelebilmiştim.

''Serap teyze,'' deyip omuzumdaki elinin üzerine elimi koyduğumda bana döndü bakışları. Bir eli yanağımı bulurken ''Sen merak etme annecim bir sürü şey yapıp getirdim, ne istiyorsan hepsi burada. Yüzünün rengi bile gitmiş Defne, nasıl kıydılar yavrum sana?''

Tekrardan konuşmayı denesem iyi olacaktı çünkü asla duymuyordu beni. ''İyiyim,'' diye yüksek sesle ona kendimi duyurmak istediğimde, ''Şükürler olsun Rabbime, verilmiş sadakamız varmış.'' diye devam ettiğinde Emel abla daha fazla dayanamamış annesini uzaklaştırmıştı benden. ''Kız iyi olsa bile senin tepkinden korkacak bir şey mi oldu da böyle davranıyor diye.'' deyip gülerken bu sefer benimle ilgilenen o olmuştu.

Elif elini kolunu nereye koyacağını bilemez bir şekilde öyle sırasını bekler gibi dururken olur da babasının yaptığından ötürü kendisini suçlu hissediyordur, böyle hissediyorsa bile bunun gereksiz olacağını söyleyecektim ki öyle bir duruşa sahip olmaması şaşırtmıştı beni. Bu duruma sevinmem gerektiğini mi üzülmem gerektiğini mi anlamama olanak sağlamamıştı yaptığı şey.

Yani bu düşünceme dengesizlik denebilirdi ama benim yüzümden böyle bir şey olsa ben kahrımdan yerimde bile duramazdım. Ama zaten o onun yüzünden olmadığını ısrarla söylemişim gibi duruyordu karşımda. Elbette bu duruma sevinmeliydim ama nihayetinde insanoğlu olmak buydu demek ki sanki kendisini kötü hissetmesi gerekiyormuş da benim sözlerimle iyi hissetmeliymiş gibi düşünüyorduk.

''Ağrın sızın var mı ablacım?''

Emel ablanın ilgili sesiyle ona döndüğümde ''Sabah biraz vardı da kahvaltıdan sonra ağrı kesici yaptılar, iyiyim şu an.'' derken o sırada Ezgi de daha fazla dayanamıyormuş gibi annesinin bacağına sarılıp duruyordu. Ona bakıp öpücük gönderdiğimde benden önce davranmış dayısından aldığı huyu yerine getirmiş küçük kaşlarını çattıktan sonra da huysuzca ''Niye hasta oldun?'' diye resmen beni azarlamıştı.

Onun bu tepkisine şaşırırken Emel abla kızının iki yandan topladığı saçlarında ellerini gezdirmiş ''Annecim Defne'ye getirdiğin bebeğini versene.'' demişti. Ezgi bu anı bekliyormuş gibi poşetlerden saklama kaplarını çıkaran anneannesinin yanına gitmiş bebeğini sormuştu.

''Biz konuşurken dikkat etsek de bir şekilde senin hastanede olduğunu duyunca delirdi, o her hastaneye gittiğinde sen yanında oluyormuşsun ya o da olacakmış. Sen korkarmışsın o olmazsa.'' diye bana olan tavrının açıklamasını annesi yaparken onun o küçük yüreğinde ne kadar büyük bir sevgi barındırdığına bizzat yakından şahit olmak öyle güzel bir nimetti ki benim için bunun için ne kadar şükretsem azdı.

Kocaman kafası ve küçücük bedeni olan bez bebeğini iki eliyle tutarken yüksekte duran yatağın üzerine koymaya çalışmış kendisi de tırmanacak gibi olduğunda Emel abla sert bir sesle onu uyarmıştı. İlkte bir şey olmaz diye düşünsem de Ezgi'ye bu konuda asla güvenemiyordum. Birden gaza gelir de üzerime çıkmaya çalışır bunun korkusundan ötürü ben de ısrar edememiştim.

Onun yerine annesinin kucağına çıkmış yanağıma öpücük kondurduktan sonra da en sevdiği bebeğini bana uzatmıştı.

Serap teyze çıkardığı saklama kaplarından birinin ağzını açacaktı ki Emel abla yanına gitmiş buna engel olurken önce doktora soracakları tartışmasına girişmişlerdi.

Her şey öyle hızlıydı ki bu birkaç dakikada ne olmuştu anlayamamıştım.

Elif yanıma geldiğinde elindeki telefonu sıkarak üzerindeki tedirginliği atmak istiyor gibiydi. ''Defne...'' diye söze başladığında ona sunduğum gülümseme onu rahatlatmış gibiydi. ''İnan ne diyeceğimi, nasıl bu duruma karşın bir şey diyeceğimi bilemiyorum.'' dedikten sonra dudaklarını diliyle nemlendirmiş rastgele topladığı saçlarından yüzüne düşen birkaç tutamı kulağının arkasına sıkıştırmıştı. ''Kendimi kurtarayım derken, sizin hakkınızı nasıl ödeyeceğimi düşünürken benim yüzümden başına gelenler-''

''Elif, çekil kızım oradan onca insan sorumsuzca davranıp bunalttık kızı.''

Serap teyze sert sesiyle Elif'in diyeceği şeyi bölerken Emel ablanın annesine uyarır gibi bakması kaçmamıştı gözümden. Serap teyze Elif'i sevmiş gibiydi aslında. Yaptığı sigara böreğini bile övmüştü... Şimdi niye kızın konuşmasından bile rahatsız olmuş gibiydi?

Oysa benim onca dersimin arasında sırf Emel abla onunla hamama gitmiyor diye arkadaşlarına kızımla geleceğim dediği için onu yüzüstü bırakmadan onca teyzenin arasına cıbıl cıbıl girmemin ertesi gününde yaptığım böreklere bile biraz kuru olmuş demişti.

Yuh, sendeki de ne kinmiş arkadaş yemedin içmedin bu günü mü bekledin?

Öyleydi vallahi. Ben onunla arkadaşları ile hamamda yaptığı güne gideyim o iki günlük kızın sigara böreğini beğensin. Gerçi sen onun böreğini beğensen ne olur Serap teyze senin oğlun bir kere beni beğenmiş...

Elif daha fazla devam etmeden sadece ''Özür dilerim sebebiyet verdiğim şeyler için,'' deyince bir şey dememe bile izin vermeden Serap teyze geldi diğer yanıma. ''Kızım Emir yanında değil miydi senin? Sen niye arkadaşınla bir başınaydın burada annen buradaydı o nerede?'' deyip bir yandan da açılan omuzumu kapatmak istediğinde bu sefer de diğer yandan açılmıştı omuzum.

İstediğim sorudan başlayabiliyor muydum bir de?

Büşra bunca insanın beni darlayacağını tahmin etmiş gibi kurtarıcı edasıyla içeri girmiş onları tanısa da belki onlar onu unutmuştur diye kendini hem doktor hem de arkadaşım olarak tekrardan tanıtmıştı. Üstelik kalabalık olmamızı ve beni rahat bırakmalarına da dikkat etmeleri gerektiğini söylediğinde Emel abla Ezgi'yi ve Elif'i de alıp hava almaya çıkmışken annemin içeri girmesiyle Serap teyze ile aralarında soğuk savaş başlamıştı.

Annem Serap teyzenin getirdiklerini gördüğü an sinirlenirken Serap teyze de benim kilo verdiğimden sağlıklı beslenmem gerektiğinden bahsedip durmuştu. Üstelik anneme benimle ilgilenmediğini ima etmekten de hiç çekinmemişti. Onların bu halleri öyle zorluyordu ki beni aralarında kalmış gibi hissediyordum. Ona bir şey desem diğeri kırılacak, ne desem kabak benim başıma patlayacaktı.

Büşra'nın yanıma geldiği an onun daha fazla burada kalmasına gerek olmadığını zar zor ikna edebilmiştim sonunda. Ailesiyle geçireceği günler zaten sınırlıyken bir de burada benimle ilgileniyor olması kendimi kötü hissettiriyordu. Çıkmadan önce öpüp sarılırken kulağıma sessizce bir şeyler söylemesine şaşırmıştım.

''Yılbaşına daha bir hafta on gün var yaran da derin değil o güne kadar daha da iyi olursun ama sen yine de kendini yorma, hareketlerine dikkat et bir de fazla zorlama bedenini.'' Bunlar sessizce söylenecek şeyler değildi ki. Üstelik yılbaşı ne alakaydı? Kendimi geri çekerken ''Dikkat ederim elbet, sen de eve ulaşınca haber ver...'' dedikten sonra telefonumun olmadığı aklıma gelince annemlere sormam gerektiğini aklıma not ettim. ''Sen yine de dinle beni, dikkat et tamam mı güzelim? Öyle ani hareketlerden ve karnını belini zorlayacak hareketlerden uzak dur.'' Israrla uyarmasına karşılık gülerek ''Taş taşıyacağım sanki Büşra.'' desem de benden daha çok güldü ve ''Onu bilemeyiz,'' deyip ayrıldı yanımdan.

Büşra'nın gitmesinin ardından annemle Serap teyze iki dost değil de uzak arkadaş gibi odanın bir köşesinde oturmuş zorunluluktan konuşurken benim de canım sıkılmaya başlamıştı.

Bu sırada mahalleden birkaç komşumuz geçmiş olsuna gelirken kısa sürelerle kalıp ayrılıyorlardı yanımızdan. Hâlâ burada olan abimler, babamlar da ara ara uğrayıp çıkıyorlardı yanımdan. Hastaneden birkaç tanıdığım beraber çalıştığım kişiler de gelenlere dâhil olurken birkaç saat de böyle geçmişti. Ezgi'nin huysuzlanmasından ötürü Emel abla, Ezgi ve Elif geri dönerken Serap teyze ısrarla kalacağım diye tutturmuştu. Daha çok annemle inatlaşmak için durmuş gibiydi ya hadi hayırlısı.

Vakit öğleni de geçmişken artık iyice sıkılmaya başladığım için annemlerin konuşmasını kesmek zorunda kalmıştım.

''Anne, telefonum yanında mı?''

Ona seslenmemle ayaklanınca Serap teyzenin de ilgisi bizdeydi. Annem yanıma kadar gelmiş ''Eşyaların evde annecim, başka istediğin bir şey var mı?'' diye sormuştu. Başka bir isteğim sanırım sadece eve gitmekti. Hastane yemeği zaten ilgimi çekmiyorken bir de kapanan iştahım olunca tek isteğim evdeki rahatlığımdı.

''Yok, canım sıkıldı da senin telefonunu verir misin? İnternette oyalanırım, vakit geçsin.''

Çantasından çıkardığı telefonu verirken Serap teyze de ''Kızım telefonla oynamasan da uyusan mı?'' diye sormuştu ama zerre uykum yoktu ki. Oğlun gece çok güzel uyuttu Serapçığım, diyemedim. ''Hiç uykum yok Serap teyze,'' deyip ona gülümserken ilk işim Alpay Emir'e yazmak olacaktı ki kapının açılmasıyla gelen her kimse ayıp olmaması adına telefonla ilgilenmeyi bırakmıştım.

İçeriye giren Ayça, Sevda ve Sumru ile kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken bir kişi hariç diğer ikisinin yüzünde samimiyet dolu gülümsemeler vardı.

Selam vererek içeri girdiklerinde benden önce annemlere nasıl olduklarını sorup ardından yanıma geldiler.

Ayça, kuaför olduğunu belli etmek ister gibi el maharetini konuşturmuş bakımlı saçları ve güzel makyajıyla içimi açarken Sumru'nun meymenetsiz suratını görmek içimi baymıştı. Sevda, ''Çok geçmiş olsun,'' diyerek söze başlarken annemler de bizi yalnız bırakacağını söyleyip çıkmışlardı odadan. Ayça da ''Geçmiş olsun canım, nasılsın?'' diye hemen sonrasında konuşmaya başlarken klasik iyiyim, siz nasılsın konuşmaları geçmeye başlamıştı aramızda. Sumru ise odaya girdiği andaki sahte gülümsemesini yüzünden silmiş benden hiç hazzetmediğini saklama gereği bile duymamıştı. Bakışlarımız karşılaştığında öylesine ''Geçmiş olsun,'' demişti. Bir şey demeden sadece başımla onu kabul ederken Ayça çalan telefonuyla özür dileyip çıktı odadan.

Sevda biraz da olsa çekinerek ''Elif'in babası yapmış doğru mu?'' diye sorunca ne diyeceğimi bilemedim. Komşular Elif'in tam olarak niye burada olduğunu bilmiyordu sanırım. Bizimkiler şu evlendirme meselesini söylememeyi daha uygun görmüşlerdi çünkü herkes kendine göre bir şeyler katacaktı olayın üzerine. ''Elif'in başına gelenleri de duyduk Defne. Keşke daha önce haberimiz olsaydı. Biz de bir şeyler yapardık elbet.''

''Olan oldu artık. Önemli olan bundan sonrası.'' deyip gülümsemeye çalışırken kapıda Melih belirdi. Onu bugün hiç görmemiştim. Kızların burada olması onu geri göndermezken zaten geliş amacı da bambaşkaymış. Her ne kadar o adam bu olaydan ötürü polis gözetimi altında olsa da benim de ifademi almaları gerektiği olduğunu söylediğinde kızlardan vakit rica etmişti. Sevda toparlanırken Sumru hiç hareket bile etmeyince onu bekleyen Sevda'ya bir şeyler konuşup geleceğini söylemişti.

Odada onunla yalnız kalınca ben de yüzümdeki gülümsemeden kurtulmuş onun ne diyeceğini bekliyordum. ''Kahramanlığın göz yaşartıcı, etkilendim.'' Alay eder gibi konuşması beni güldürürken saçmaladığının farkında bile değildi. ''Ama birilerinin gözüne girmek için böyle bir şey yapmış olman büyük aptallık.''

''Sumru,'' deyip bıkkınca soluklanırken Melih tarafından kapı bir daha açıldı. ''Senin saçmalıklarınla uğraşacak halde değilim,'' dediğim sırada Melih'e hızlıca bir bakış atmış odadan çıkmadan önce de aklımı kurcalayan o cümleleri kurmuştu.

''Senin de sevgilinin de yaptığı kahramanlıklar size biraz fazla bence. He unutmadan... Kurtarmak istediğiniz arkadaşınıza(!) da pek güvenmeyin bence. Ne demişti? Erkek arkadaşını mı bekliyor... Ama pardon askerdeydi değil mi?''

...

Artık saatler değil günlerin hızlıca ilerlediği o buhranlı hallerin içerisindeydim. O gün Sumru'nun dolaylı yoldan beni bir şeyler düşünmek için itelemesi hemen ardından o günü tekrar ve tekrar yaşamışım gibi olanları defalarca polis memurlarına anlatmam ve dolu dolu üç günü daha hastanede geçirip bol sıkılmalı ama aynı zamanda da birçok insan ağırlamalı günler çok şükür bitmişti.

Hastaneden çıkalı iki gün olurken kendimi çok daha dinç ve sağlıklı hissediyordum. Sanırım hastanede eğlendiğim tek an Alpay Emir'in arkadaşlarının geldiği ve anlık da olsa tüm sorunları unuttuğum o andı. Hastaneden eve geldiğim süreçte daha rahat olurum diye düşünürken her dakika birilerinin gelip gitmesi laf etmek istemesem de yoruyordu beni. Üstelik Serap teyze hastanedeki endişeli hallerinden kurtulmuş ne bizi öğrendiği ilk günkü mesafesi ne de hastanede gösterdiği yakın tavrı vardı üzerinde.

Hastaneden sonra vücudumun berrak suyla teması ve tüm kötülüğü akıtıp götürmesini hissetmek dünyadaki en güzel şey olmuştu benim için. Tabi hastaneden eve geldiğim bu süreçte Alpay Emir, işine dönmüş olsa da babamın tüm kötü bakışlarına rağmen bunu sorun etmiyor annemin bir şey dememesinden güç alarak istinasız her akşam uğruyordu.

Çok şükür ki bugün rahattım. Ne gelen olmuştu ne de giden çünkü annem evde olmadığı gibi bugün evde olmadığını da konu komşuya bildirmişti. Gelirler de beni yalnızken rahatsız ederler diye. Şaşırmıştım doğrusu. Üstelik millet hasta yaralı dinlemiyor olan olayı bahane ederek şu evlilik meselesini de ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlardı. Yine ve yine annemdense Serap teyze kapatıyordu milletin ağzını.

Evde olduğum süreçte de işin getirdiği sorumluluk yakamı bırakmazken yattığım yerden bilgisayar başında halledebildiklerimi hallediyordum. Şimdi de bu anlardan birindeyken anneme geçiremediğim sözün acısını yaşıyordum. Ev ateş gibiydi. Havalar şu birkaç günde bile ısınmışken evin sıcaklığından ötürü ailecek yanıyorduk. Bir de anneme bir haller olmuş giyindiğime yediğime içtiğime karışmayası tutmuştu. Şimdi de bugün sabahtan beni evde tek bıraktıklarından ötürü ben de sere serpe yatakta yayılmış bilgisayarla uğraşıyordum.

Dışarıdan gelen kapı sesiyle annemin geldiğini düşünürken üzerimdeki kısa gecelikle herhangi birine yakalanmamak adına odamın kapısı da kapalıydı. Kapı kapandı ama ses gelmedi. Büyük ihtimalle babam olsa ben geldim, diye sesini duyuracağından annem sesini bile çıkarmamıştı. Ben de dikkatimin dağılmaması adına hiç kalkıp bakmadım.

Kapımın yavaşça açılmasıyla yine ve yine çalınmadan açılmasını annemden başka birinin yapmayacağını bildiğimden açılan kapıya dönmektense ekrana bakmaya devam ederek sadece ''Hoş geldin,'' desem de aldığım ''Hoş buldum,'' cevabı elimi ayağımı buz kestirdi. Duyduğum ses sevdiğim adama sahip olsa bile beklemediğimden ötürü refleksle dönmem azıcık da olsa canımı acıtsa da artık bir sorun yaratmıyordu bana.

Odaya girdiği andan beri elimi kolumu nereye koyacağımı bilemezken yatakta rahatça oturduğumdan ötürü açılan bacaklarımda gezdi yeniden renk bulan yeşil gözleri. Araladığı kapıdan içeri girerken ben de ayaklanmış çekidüzen vermiştim üzerime ama bu pek de mümkün değildi üzerimdeki gecelikle.

''Sen... Üşümüyor musun böyle?''

Zaten bir soğuk bir sıcak olan günler sıcak olmaya devam ederken annem de inat etmiş gibi yaramı gerekçe olarak gösterip iyice yakmıştı bacayı sobayı. Peteklere elini değdirebilene aşk olsundu.

Onu burada görmemin şaşkınlığıyla aralanan dudaklarımdan ''Hayır,'' kelimesi çıktığında sanki ikimiz de donmuş kalmıştık. O, beni ilk defa bu halde görürken ben de ilk defa bir erkeğin karşısında böyle olmanın verdiği çekingenliği yaşıyordum. Bu kişi sevdiğim adam olsa dahi aklımdaki, hayalimdeki şeylerden bambaşka bir durummuş. En rahat onun yanında olacağımı düşünürken şimdi de en çok onun karşısında böyle olmaktan çekiniyordum.

Odanın içine doğru bir adım attıktan sonra sanki evde biri varmış gibi kapadı kapıyı arkasından. İşe gitmediği günlerin acısını çıkarmak istermiş gibi kendini heba ettiği fazlasıyla belli olurken üzerindeki yorgunluk onu çökmüş göstermekten daha çok üzerindeki dağınıklık daha da çekici bir hale bürümüştü onu.

Elimi kolumu nereye koyacağımı bilmezlik devam ederken onun gözleri baktığı yeri yakmak, yaktığı yeri yıkıp tekrardan yapmak ister gibi ilgi ve hevesle üzerimde dolanırken üzerimdeki beyaz ince geceliğin de gerisini görür gibiydi bakışları. O an nadir de olsa takmadığım sütyenime bile beddualar okumak istedim.

Eve geldiğimiz günden beri yaramın rahat etmesi ve evin sıcaklığından ötürü geceliklerle idare etsem de evden biri olmayınca bugün giyinmemiştim bile üzerimi. O gelince de haliyle beni hep günlük elbiselerle görüyordu.

Üzerime doğru adımladığı sırada yüzündeki memnun olmuş gülümsemeyle ''Keşke tüm gelişlerim habersiz olsaymış,'' dedi ve benim üzerimdeki utancı atmamı bile beklemeden kolunu belime sardıktan sonra bedenimi kendine çekti karnıma dikkat ederek.

Üzerimdeki beyaz geceliğin ince askılarından biri onun beni kendine çekmesiyle omuzumdan kayarken dudakları da boynuma ulaşmıştı. Derin öpüşünü sonlandırsa da oradan geri çekilmemiş rahatça soluklanmıştı. ''İşte şimdi fazlasıyla hoş buldum,'' Dudaklarım aralansa da yutkunmak ve nefes alıp vermekten başka bir şey yapamıyordu şu an.

Onun karşısında ilk defa bu kadar açık saçık olmak yanaklarımı kızartırken kendimi sakinleştirmeye çabalıyordum. Bedenini geri çekse utanmadan inceleyecekti ve bu sefer bir şey demekten de geri kalmayacaktı.

Kollarına tutunan ellerim kendini geri çekmesiyle dirseklerine doğru kayarken dudaklarıma kısa ama etkili bir öpücük bıraktı. ''Kızardın yine elma yanak, tamam bir şey söylemeyeceğim.'' dedi rahatlamamı ister gibi. Oysa bu dediğine hiç de inanasım yoktu. Birkaç dakika rahatlatacak sonrasında da başlayacaktı edepsizliklerine.

Boğazımı temizledikten sonra ondan ayrıldım ve yatağımın kenarındaki sabahlığa uzanmak için hareket ederken ''Sen nasıl girdin eve?'' diye sordum kısılan sesimle. Şu an ona arkamı dönmem bile büyük bir aptallıktı çünkü kalçamı bil zar zor kapatan bir kısalıktaydı üzerimdeki. Üzerime geçirmek istediğim azıcık da olsa bedenimi kapatacak olan sabahlığa uzanmamı engelledi ve hemen arkamdan kolunu uzatıp elini karnıma değil de tam göğüslerimin altına yaslayarak sırtımı göğsüne yasladı. Sağ kolumun altından uzanan kolu sayesinde başparmağı göğüslerimin arasındayken parmakları da sol göğsümün altından uzanıyordu.

Çenesi sol omuzumda yer edinmişken hızlanan nefesimin duyulduğu odada kısık sesle ''İzin ver'' dedi sadece. Sonra çenesini omuzumla boynum arası bile isteye sürterken ''Kal böyle.'' deyip sakallarının iz bıraktığı yere dudaklarını bastırdı. ''Bunca zaman böyle bir güzelliği benden saklaman sana da bana da zarar olmuşken kal böyle.''

Söylediği sözlerden çok kullandığı ses tonu ve bunu söyleyiş şekli kanımı kaynatırken dilim damağımı da kurutmuştu. Ondan kaçmaktansa yine ona sığınmış sırtımı göğsüne yaslarken başımı da sağ omuzuna yaslamıştım. Uyarır gibi adını fısıldamam onda hiçbir etki etmezken ''Emir... Lütfen,'' demem beni daha çok kendine bastırmasına neden oldu. ''Ne lütfen?'' diye sorması bile günaha çağırırken göğsümün altındaki eli tehlikeli bir yavaşlıkla biraz daha yukarı çıktı. Benden olumlu ya da olumsuz bir tepki beklerken aptal gibi hiçbir şey diyemiyordum.

Benim bir şey dememem onu cesaretlendirirken yerinden çıkacakmış gibi atan kalbim de tüm işleri zorlaştırıyordu. Havalanan elim sol göğsümün altında kendine yer edinen eline kapanırken bu küçük dokunuşla bile göğüs uçlarımın hareketlendiğini hissettim.

Onun eline engel olmuşken bedenime engel olamadan ona sığınmaya çalışan bedenim onun da rahat durmayan diğer uzuvlarını hareketlendirmekten başka bir şey yapmıyordu. Kalçamın üzerinde hissettiğim kabarıklıkla utancım artarken daha da fazlasını isteyen tarafım beni zorluyordu.

Sol eli bacağımı bulmuşken sol bacağıma kapladığı eliyle beni biraz daha bastırdı kendine ve bu ikimizin de yutkunmasına neden oldu. Geceliğin kısalığından ötürü açıkta kalan bacağımda elini yavaşlıkla yukarı çıkartırken bacaklarımı birbirine bastırmamak için zor tutuyordum kendini. ''Tenin su gibiyken dokunuşların bedenimi harlamamalı.'' Kulağıma doğru söylediği sözler karnımda büyük bir kargaşa yaratırken bacaklarım titrer gibi güçsüzleşmiş ayakta duramayacağım bir kıvama gelmeme neden olmuştu. ''Ateşimi söndürmen gereken yerde daha çok yakmamalı.''

Daha fazla dayanamayacakmış gibi hissetmem niyeydi, neyeydi bilemiyorum ama omuzumun üzerinden ona dönmemle büyük bir açlıkla dudaklarımla buluşan dudakları günlerin özlemini çekip almak ister gibiydi.

Kollarını gevşetmesiyle ona dönmemle kendime sığınak bildiğim boynuna uzanmam onu tereddütte düşürse de yumuşak hareketlerle belimden kavrayıp kucağına tırmanmama izin vermişti.

Beline dolanan ayaklarım geceliğimin bacaklarımı iyice açıkta bırakmasına neden olurken karnımda hissettiğim sızı yaradan mıydı yoksa bedenime yaydığı hardan mıydı bilemedim. Bedenim her daim ona yanarken bu sefer kendini hazırlamak ister gibi beni de yakması yaktığını söndürmek istemesi utancıma utanç katıyordu.

Dudaklarımı çekiştirerek bırakmasına ek göğüslerine temas eden ve her hattıyla bunu hisseden adam bakışlarını aramıza indirecekti ki bunu yapmasını istemiyordum. Buna engel olmak için boynuna sarılmama kısık sesle güldü ve eli kalçamı bulduğunda gecelikle iç çamaşırıma aynı anda temas etmesi beni kendimi ona bastırmama neden oldu. Onun kucağında olmamdan ötürü kasıklarım karnına temas ederken pantolonunun üzerindeki kemerin soğuk metali bacağımın iç kısmına temas etmesiyle daha sıkı sarılmıştım boynuna.

Kalçamı sıkan eli rahat durmazken bu anı bozmamak için ikimizden de tek bir kelime çıkmıyordu. Geri geri gidip yatağa otururken benim de tam kucağına oturmamı sağladı.

Onun için kasılan en özel yerimin önündeki tek engel iç çamaşırımdan ziyade iradem gibiydi. Oysa o irade de pek kuvvetli değildi. Ağırlığımı vermeden kucağında durmaya çabaladığımı fark ettiği an isteğimi yerine getirdi ve ensemdeki saçları okşayarak kasıklarını hareketlendirip onu boydan boya hissetmemi sağladı. Utançla inlerken yüzümü boynuna saklamam belimdeki kolunu sıklaştırmasına ve daha çok ona sürtünmeme neden oldu. Onun da benim için kendini hazırlaması öyle güzel bir hazdı ki kısa bir an hiçbir şey düşünmeden daha da ilerisini yaşamak istedim.

Ensemde tutup beni boynundan ayırmaya çabalarken kendimi ona bastırdığımın farkına vardım ve kalçalarımı havalandırmaya çabaladım.  ''Bak bana,'' dedi keyifli bir sesle. ''Bir şeylere sebep ol sonra da kaç, oh ne güzel.'' derken gülmüştü. Dudaklarımı nemlendirdiğim sırada tüm utancımı da kaldırmaya çabalayarak yüzüne bakmıştım ama kalçalarımı hareket ettirmemek için de kendimi öyle zor tutuyordum ki bu savaşı kim nasıl kazanacaktı bilemiyordum.

İki omuzumdan da kayan askılar yüzünden göğüslerim daha da açılırken gözlerinin oraya kaymasıyla alelacele düzeltmeye çabaladım askıları. Başını eğip geceliğin başladığı göğüs oluğuma dudaklarını bastırırken aklıma gelen şeyle direkt konuşuverdim. Oysa konuyu daha da harlayacağımı bilemedim. Tek amacım dikkatini dağıtmak ve konuyu değiştirmekti.

Nefes nefese ''Yılbaşı...'' derken koyulaşmış yeşilleri irileşmiş gözbebekleriyle deşti gözlerimi. ''Yılbaşında hani beraber olacaktık. Yani beraber olacaktık derken... Şimdi Uludağ falan rahat hareket edemeyiz, yaram...'' derken elim de aramıza girmiş karnımı bulmuştu. Birden hareketlenince ''Canın mı yandı, Defne ben...'' derken kendini kaybettiğinin yeni farkına varıyor gibiydi.

Diğer elim yanağını bulurken hareketlenmesini engellemek için bacaklarından kalkmadım. Kalkmadığım gibi de büyük bir istekle kendimi daha çok bastırdım. Farkında bile değildim ki... Yani farkındaydım da. Aklım karmakarışıktı. ''Hayır sevgilim, iyiyim. Sadece... Şimdi orada...'' Orada rahat duramayız Alpay Emir en iyisi evde uslu uslu oturmak demeliydim ama nasıl diyecektim. Gerçi şu an bile rahat duramayacak gibiydik ya hayırlısı.  ''Yani... Hava da soğuk zaten ben evde olmak istiyorum.''

Aldığı cevaptan öyle memnun olmuştu ki gözlerinin içi gülmüştü resmen. Ama ben o da benimle vakit geçirmek ister bu yüzden evde olalım dememden de hoşlanmaz sanmıştım.

Açıkta kalan bacaklarıma kavuşan elleri iki yanımdan da etimi sıkarken hiçbir arsızlık barındırmadan ''Yuvasına kavuşmak isteyen bir tek ben değilmişim demek ki...'' dedi.

...

*Lili Marleen adına yazılan şarkıya ek Atilla İlhan'ın yazmış olduğu şiir de birçok kişi tarafından seslendirilmiştir. Instagram'daki videoda kullandığım ise Bahadır Sağlam'a ait. Merak edenler için ikisini de ekliyorum buraya.





İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page