top of page

24. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 41 dakikada okunur

Pişmandım. Çok ama çok pişmandım. Bir anlık korku ve heyecanla sırf Alpay Emir ile yalnız kalmamak için evde kalalım demiştim. Şimdi de büyük bir üzüntü yaşıyordum. Pişmandım diyorum ama en çok da aptaldım. Bir daha beraber vakit geçirme fırsatı kim bilir ne zaman elimize geçerdi ama ani bir feveranla mahvetmiştim işte her şeyi. Üstelik öyle mutlu olmuştu ki aldığı cevaba... Şimdi hayır benim isteğim bu değildi de demek istemiyordum. Sanırım biraz da kırılmıştım onun böyle tepki vermesine. Neydi istediğim tepki? Belki de, hayır Defne yalnız olacağız ben evde falan olmak istemiyorum, demesini beklemiştim ama işte...

Cidden Defne herkesle evde olmak ne ya?

Söylediği sözleri bile idrak edemeyen aklımın şu an tek yaptırdığı şey omuzlarımı yenilmişlikle çöktürmesiydi.

Adamla oynaşacağım diye aklını kaybettin, Defne. Üstelik daha çok oynaşacak fırsatı da elinin tersiyle ittin.

Bir ihtimal şansımı denemek, kararımı değiştirmek istediğimi söylemek istedim. Yutkundum ve ağzımdan çıkacak kelimeleri hazırlamaya başlamışken ellerim omuzlarını buldu. Gelmeden önce hissettiği bunalımla açtığını tahmin ettiğim birkaç düğmenin açıkta bıraktığı göğsü öyle çekiyordu ki beni içine, onu içimde...

Oha. Sen iyice yoldan çıktı!

Aklım öyle karışmıştı ki ağlamak istiyordum. Gözlerimi yumdum ve başımı arkaya doğru devirdim. Bu benim sabır dilenme ve kendime gelme şeklimdi ama bunu böyle bir anda yapmak hiç de doğru değildi. Kendimi arkaya eğmemle açık saçlarım kalçama dökülürken onu kasıklarımda tamamen hissetmek daha büyük bir karmaşaya ve yangına sebebiyet vermişti.

Söndürse miydin Alpay Emir?

''Yavrum yalnız...''

Onun pürüzlü sesi beni kendime getirirken bacaklarımı sıkan elleri büyük bir hırsla kalçamı bulmuştu. Açıkta kalan boynumda boydan boya tüy misali gezdirdiği burnu sıcak nefesini gerdanıma bırakırken aldığım derin nefesler sebebiyle yükselip alçalan göğüslerim çenesine değiyordu. ''Biraz daha...'' deyip burnunu gezdirdiği yerlerde dudaklarını bastırarak hareketlenirken utanç en büyük düşmanım olmuştu. Ve ben o düşmanı hayatımdan silip atalı yıllar olmuş gibi omuzlarındaki ellerimi ensesinden gömleğinin içine sızdırmıştım. Kızgın sesiyle ''Böyle kendini bana sunarsan, seni burada tadacağım.'' diye devam ederken bile kızgınlığı bana değil kendine gibiydi.

Tırnaklarım ensesini ve ensesindeki kısa saçları tırmalarken bacaklarımın arasındaki kargaşa son bulsun istiyordum. Yabancısı olduğum bu his kendimi tedirgin etmemi sağlamaktan çok tedbirli olup bu adamı bunun için kullanmam gerektiğini hatırlatıyordu. Ona karşı hissettiğim saf şehvet onun müşfik dokunuşlarından çok daha fazlasını istiyordu.

Öptüğü yerde dişlerini hissettiğimde derince inlememi sağlayan tek şey bu değildi. Nemlendiğini hissettiğim iç çamaşırımın hemen altında onun gittikçe daha fazla boyut kazanması ve aramızda büyüklüğüyle var olması fazlasıyla inanılmaz hissettiriyordu.

İlk defa yaşanan bu şeylerin beni tedirgin etmesi gerekmez miydi? Belki de utandırmalı ya da huzursuz etmeliydi ama sanırım sonrasında utançtan kıpkırmızı olmayı bile göze almış olmamdan ötürüydü bu hallerim. Yani ben de biraz dünden razıymışım onunla böyle olmaya.

Ensesindeki ellerim saçlarının arasına giderken onun kalçamdaki elleri geceliğin altına sızmış böylece tenimle temas ediyordu.

Bu şekilde devam etmemeliydi.

Her yasak insanı cezbettiği gibi bu da öyleydi. Cennetten kovulan ilk insan nefsiyle sınanırken bizim bile nefsimize karşı gelemememiz normal değil miydi?

Yeni yeni yerine gelmeye başlayan aklım sonunda doğru dürüst kararlar verebiliyordu.

Mesela durmak gibi...

''Alpay,''

Adı dudaklarımdan öyle bir çıkmıştı ki... Dilim adını söyledi, dur dediğimi anlamasını istedi. Oysa ne bedenim ne de dilim dur demişti. Bundan dolayı öyle mahcup oldum ki... O ismin altında yatan manadan, bunu benim dile getirmiş olmamdan, onunla bu halde olmaktan fazlasıyla utanmıştım.

Açılan gözlerimde hissettiğim hazdan ötürü dolan yaşlarla bakışlarımın bulanıklığından kurtulmak için gözlerimi birkaç defa kırpıştırmak zorunda kalmıştım. Öptüğü, ısırdığı ara ara emdiği boynum yanarken istemeden de olsa onu saçları arasında kaybolan parmaklarımla saçlarından çekiştirerek oradan uzaklaştırmak zorunda kaldım ama bu bizi apayrı bir çıkmaza soktu.

Hep böyle oluyordu. Hep öyle olsa da olurdu.

Beni yanlış mı anladı bilmiyorum ama bir eli kalçamda durup orayı avucunda yoğururken diğer eli yaramın olmadığı bel boşluğunu bulup iyice kucağında hapsolmamı sağladı ve ''Burada böyle değil,'' diye tarazlı sesiyle sesini yükselttikten hemen sonra dediklerine ve isteklerine tamamen zıt düşerek büyük bir açlıkla dudaklarımla buluşturdu dudaklarını.

Ben kendimi ona sürtmemek için zorlarken kalçamı kendi eliyle hareket ettiriyor küçük küçük baskılarla ona sürtünmemi sağlıyordu. İnlemelerimiz birbirine karışırken onunla ilk defa bu kadar yakınlaşmamız büyük bir korkuya kapılmama neden oldu.

Ona karşı duyduğum bu çekim öyle kuvvetliydi ki ne kendimi geri çekebiliyordum ne de daha fazlasını istediğimi söyleyebiliyordum. Gerçi... Bunu söylememe gerek mi vardı her şey besbelliydi.

Dizlerim onun bacaklarının üzerinden destek alırken kucağında yükselip öpüşüne karşılık vermem onu hareketlendirdi. Belimdeki eli enseme giderken tutuşu sertleşmişti ve hislerimde yanılmıyorsam beni kendine çekmekle geriye doğru itmek arasında büyük bir savaş veriyordu.

Ve ben o an tüm korkularımı bir yere atıp onun iradesine sığındım. Onun burada benimle bir şeyler için devam etmeyeceğine olan inancım ona saldıracak olanın ben olduğunu bildiğim kadar büyüktü. Ben isteklerim doğrultusunda hareket ederken o şimdiyi değil sonrayı düşünecek ve ona göre hareket edecekti. Bu yüzden kendime olmayan güvenim ona fazlasıyla vardı. Ve sırf bu yüzden bütün sorumluluğu ona yükleyip tamamen hissettiğim ve istediğim gibi hareket etmeye odaklandım.

Saçlarını dağıtan ellerim omuzlarına, oradan da sürüne sürüne göğsüne giderken gömleğinin düğmesine temas eden parmağım sanki düğmeye değil Alpay Emir'in iradesine dokunmuştu.

Elimin üzerine kapanan eli parmaklarımı kendi parmakları arasına kafeslerken bu hareketinin sebebini anlayamadığım için kendimi geri çekmek zorunda kalmıştım. İkimiz de nefes nefeseyken utanmasam adama bağırıp çağıracaktım niye engel oluyorsun diye. Elimin üzerindeki parmaklarını kapayınca parmak uçları benim avucumda toplanmıştı.

Uzayan, uzadığı için de alnına dağılan saçları bile onu benim gözümde kötü göstermezken az önce yaşananlar sebebiyle abanoz gibi olan yeşil gözleri yeşilliğini bile maskelemişti.

Elini kalbinin üzerine götürürken parmaklarını araladı ama elimi bırakmadı. Avucumu sol göğsüne yaslarken elimin üzerindeki koca eli de daha büyük bir baskı uygulayarak kuvvetle çarpan kalp yüzümü güldürmüştü.

Hafifçe kıvrılan dudaklarımla bakışlarım da ellerimize düşerken onun da kısa bir an gözlerini kapadığını gördüm. ''Sen bana böyleyken,'' dediği sırada diğer elim de omuzundan destek alıyordu hâlâ. Oysa konuşmasa beni durdurduğu için kalkacaktım kucağından. Odaklanmak istemiyordum olanlara da olmasını istediğim şeylerin olmamasına da.

Yüzümdeki gülümseme nedensizce büyümek isterken Alpay Emir de ne diyeceğini bilemiyormuş da zaman kazanmak istiyormuş gibi dudağını dişleri arasına almıştı.

''Sen ne zaman yanımda yamacımda olsan burası böyle kuvvetli çarpıyor ya sana, işte tam o zaman anlıyorum ki bekleyerek salaklıktan başka bir sik yapmamışım.''

Güzel güzel şeyler dediğine mi sevineyim iğrenç kelimeler kullandığına mı kızayım? Aslında tam sevinecek zamandı. Çünkü ben buradan yürürsem az önceki şeylerin üzerini kapamış olurum. Böylelikle utancımı da bastırırım diye düşünüyorum.

''Şöyle kelimeler kullanma ya,''

Omuzundaki elim yanağını bulmuş hafifçe yanağını tokatlamışken şaşırdı bu yaptığıma ama bir şey de demedi. Sadece güldü ve omuzumdan düşen askıyı yerine getirirken orayı öptükten sonra ''Vurayım mı şimdi ben de sana?'' dedi tehdit eder gibi kalçamı sıkarak. Yani olabilirdi aslında...

Ben bu adama boşuna sapık, arsız, edepsiz diyordum aslında. Yazık, benim aklımdakileri bir bilse asıl sapığın ben olduğumu anlasa acaba devam eder miydi benimle olmaya?

Onun serserice gülmesine karşılık gözlerimi kaçırmış kucağından kalkmak için hareketlendiğimdeyse yardım etmişti. Ama yine ve yine aynı zamanda küstahça ''Anladım. Şimdi olmaz başka zaman, ben beklerim.'' demişti.

Kucağından kalkıp sabahlığa adımlarken üstünkörü de üzerimi düzeltmeye çalışıyordum. Ona bakmak istemiyordum ama kollarını arkasına yaslamış yatakta yarı uzanır yarı oturur hale gelmişti.

''Sen bunca yıl iyi kandırmışsın bizi var ya, senin iyi aile çocuğu olmandan sebep biz Melih ile az azar yemedik ama asıl edepsizlikler sendeymiş.''

Gecelikten daha uzun olan sabahlığı kolumdan geçirirken geceliğin daha da kısalması onun bakışlarının kasıklarıma düşürürken utançla ağlamak istiyordum. Ayrıca anlayamıyordum da ben de mi birazcık arsızdım da utançtan ölmem gerekirken sadece birazcık çekiniyordum?

Kuşağını belime bağlarken ''Bakmasana!'' diye de boşuna serzenişte bulunmuştum.

Asıl sen ona bakma, Defne.

Üstü başı dağılıp kırışmış bir halde benim yatağımda duruyorken şu an bizim de duruyor olmamız aptallıktı zaten. Üstelik ikimizin de bu konu hakkında bir şey konuşmuyor olması sanırım işin sonunda duramayacak kadar iradesiz olmamızdandı.

Oturduğu yerde doğrulup zaten dağınık olan saçlarını iyice dağıtırken bakışları da önüne dönmüştü. Melodili bir ıslık çalarken ''Bakmıyorum,'' demişti.

Baktın, göreceğini gördün zaten aptal.

Kollarımı göğsümde toplamış penceremin önündeki peteğe kalçamı yaslarken şimdi ona bakan ben olmuştum.

''Hem... Sen nasıl girdin içeri?''

''Yemek var mı? Açım.''

İkimizin aynı anda konuşmasıyla cevabımı bile beklememiştim. Günlerdir işten çıktığı gibi uğradığı ilk yer burası olurken şimdi bizimkilerin olmaması sanırım onu bunu sorabilmesine itmişti. Anlamsız bir şekilde Alpay Emir bizimkilere bizimkiler de ona tepkiliydi ve ben bu konuyu onunla konuşmalıydım. Çünkü her ne kadar açılmasın hastane konusu kapansın istesem de o gün orada neler oldu bilmek istiyordum.

''Var, hadi mutfağa geçelim,'' deyip kaçar gibi önünden geçerken o da hemen arkamdan kalktı. ''Zile basacağım sırada Esma da marketten geliyordu. Annen evde tek olduğunu söylemiş bu yüzden de onlara anahtar bıraktığını söyledi sağ olsun o da anahtarı verdi belki uyuyorsundur diye.'' İnşallah babaannem ya da yengem onun geldiğini görmemiştir diye düşünüyordum ki bilseler yemin ederim tek bırakmamak için anında damlarlardı bize.

Koridordan geçip mutfağa geçeceğim sırada banyoya uğrayacağını söyleyince ben de yalnız kalmanın sevinciyle rahatlamıştım vallahi. Birkaç dakika oyalanıp bir bardak su içtikten sonra ellerim yanaklarımı buldu. Yanaklarımı tokatlamamak için zor tutuyordum kendimi. Sıcak basıyordu ama aynı zamanda da donuyormuşum gibi hissediyordum. Aynı anda yaram da sızlayınca bunu umursamamak için ocağın üzerindeki tencerelere yöneldim. Annem gitmeden önce yemekleri yapmışken ben de acıktığımı fark etmiştim tencerelerin kapaklarını araladığımda.

Yemekleri ısıtmak üzere daha küçük tencereler çıkartmak için diğer tarafa yöneldiğimde Alpay Emir içeri girmişti gömleğinin yakasını düzelterek. Yapmasa mıydın öyle şeyler...

Omuzumun üzerinden ona baktıktan sonra önüme dönmüş tencereden önce yukarıdan tabakları çıkarmıştım ve o sırada hemen arkamda onun bedeni belirdi. Kolu yarama dikkat ederek göğüslerimin altından belime sarılırken sırtımı göğsüne yaslamamak için zor tuttum kendimi. Az önce beni durduran ama şimdi de dibimden ayrılmayan adamın bedeninden bahsediyorum. Onun böyle olmasına içten içe gülerken saçlarımı diğer omuzuma itelerken açtığı boynuma dudaklarını bastırıp  ''Sen geç otur masaya. Söyle ne yapmam gerekiyorsa yapayım,'' demişti.

Geçip oturmamı istediğin yer nikâh masasıysa oturayım canım kocacı- sevgilim...

Adam sanki geç otur nikâh masasına dese oturacaksın, Defne.

Boynumdaki dudaklarını yavaşça çekerken huylanmıştım bundan. Seslice gülerken başım da omzuma meyillenmişti. ''Yapma ya.'' deyip onu kendimden uzaklaştırmaya çabalamıştım. ''İyiyim ve bir şeyler yapabiliyorum.'' Bir tabak daha çıkarmak için kolumu kaldırdığımda ''Geç kaldım bak görüyor musun? Tam tabağı almaya çalıştığında falan gelseydim keşke,'' diye gülerek cevap vermişti.

Ona cevap vereceğim sırada sabahlığı kenara çekmeye çalışarak omzumdan da öpünce ''Dengesiz misin ya sen, ben yanaşınca durduruyorsun ama elin kolun rahat durmuyor.'' diye söylenirken saatlerce gülmek istiyordum bu halimize. Daha kısık bir sesle ''Keşke rahat durmayan bir tek elim kolum olsa,'' deyince gerçekten de artık ondan utanamadığıma utanacaktım.

Bu sefer daha uyarı dolu bir sesle ''Tencere alacağım çekil,'' dememe karşılık çenesini omuzuma koymuş ''Al sen. Sonra çekilirim.'' demişti.

Alpay Emir...

''Ya çekilsene!''

İyice beni kendine çekerken ''Belki uzanamazsın,'' demesine gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Daha da etkili tutmaya çalıştığı bir sesle ''Ben de yardım ederim, fena mı?'' demişti.

İyi...

Bunu sen istedin.

İnşallah canım yanmazdı.

Öne doğru eğilip çekmeceyi açmamla kalçamda onu hissederken Alpay Emir'in yüksek sesi duyuldu. ''Lan,'' deyip anide geri çekilirken gülmemek için zor tuttum kendimi. ''Ne yapıyorsun amına koyayım!''

Aptal! Tencerenin yukarılarda bir yerde olduğunu düşündüren ne sana?

Sakın gülme, Defne. Üstelik adamın önünde eğilmek ne kızım!

Gülmemek için zorlanırken içime kaçan bir sesle ''Asıl sen ne yapıyorsun ya dibimde, çekil dedim sana.'' derken bile üste çıkmaya çabalıyordum.

Onu zorladığımın elbet farkındaydım ama bundan da haz duyuyordum. Aklıma sürekli dibime sokulup imalı imalı şeyler söylemesi, benimle uğraşmaları gelirken bu yaptıklarım azdı bile.

Huysuzluk ederek sandalyeyi sesli bir şekilde çekip otururken ''Sen baya baya iyileşmişsin, eğilip büküldüğüne göre...'' diye de söylenmişti sanki bir şeyleri ima etmeye çalışarak. İyi olduğumu çok şükür kabullenebildin canikom desem beni terk eder miydi acaba?

Onun söylenmelerini dinlerken bu süreçte ısıttığım yemekleri masaya koymuş aynı zamanda ona da az çok birkaç iş kilitlemiştim. Ve sanki bir şey yapmışım gibi bana soğuk yaparak iş yapıyordu. Yani bir insan bardağa su doldururken bile nasıl tepkisini gösterebilirdi anlayamıyordum. Masaya koyduğu sürahiyi kafama geçirdiğini falan mı hayal ediyordu da saldırgan ve agresif bir şekilde hareket ediyordu?

Gülme Defne!

Çapraz şekilde oturmuş yemeğimizi yerken ''Cuma günü işten çıkınca alacağım seni, istersen salı sabah ya da pazartesi gece döneriz.'' demesiyle ağzımdakileri yutamadan ona bakakalmıştım. O da önündeki yemekle ilgilendiğinden anlamsız bakışlarımı görmemiş benden bir cevap bekliyordu. Önümdeki su bardağından küçük bir yudum aldıktan sonra ''Nereye gideceğiz ki?'' diye sormuştum çünkü yılbaşında salak gibi evde olalım demiştim. Evde olmayacak mıydık?

''Gidince görürüsün.''

''Gidince değil şimdi bilmem gerekiyor ki ona göre hazırlık yapabileyim.''

Hâlâ ters ters bakarak konuşmasıyla dudaklarımı birbirine bastırmış gülmemi durdurmaya çabalamıştım. Çünkü her defasında sebepsizce gülesim geliyordu.

Bakışları kısacık bir an tatlı tatlı konuşmamdan ötürü yumuşar gibi olsa da ciddiyetini korumaya çabalayarak ''Yanına bir şey almana gerek yok aslında, neye ihtiyacın olacaksa olacak gittiğimiz yerde.'' demişti. ''Hazırlıktan kastım kıyafetti Alpay Emir.'' deyip bıkkınlıkla önüme dönerken ''Benim kastettiğim de kıyafetti.'' demişti. Şaşkınlıkla havalanan kaşlarımla aklına her ne geldiyse ''Tamam sen yap hazırlığını, başka da soru sorma.'' demişti.

Aklıma Büşra'nın Alpay Emir'e yardım ettiğini söylemesi gelince acaba hazırladıkları sürprizle mi alakalı bu gideceğimiz yer diye düşünmeden edemedim. Heyecanımı belli etmemek adına da konuyu uzatmak istemedim. Zaten o da bir an önce kapanmasını ister gibi konuşmaya başlamıştı.

Öyle bir şey söyledi ki gülümsemelerim soldu gitti. ''Bizim apartmandaki dairlerden birine baktım,'' O gün konuşulanlar bir bir kulaklarımda canlanırken yüzümde dolaşan bakışları kısa bir an önündeki tabağa düştü. ''Evi falan ayarlayalım bence şimdiden. Hem iyiydi de. Bizimkiyle hemen hemen aynı ölçülerde sadece üst kat yok.'' İçime kaçmış bir sesle korkarcasına ''Hani evlilik için ben ne dersem oydu?'' derken tepkilerimi ölçmek ister gibi incelemeye başlamıştı ifadelerimi. Arkasına yaslanırken ''Öyle zaten, Defne... Bekliyorum işte.'' dedi tepkili bir şekilde.

Sanki ben uydurmuştum bunları. Kendi demişti sen ne zaman istersen diye. İstiyordum. Çok ama çok istiyordum onunla olmayı, onunla yaşamayı ama ne kadar tamam seviyorum, istiyorum desem de bir yanım hep daha vakti var diyordu. Şunun şurasında daha ne kadar olmuştu ki sevgili olalı. Ben gönlümce yaşamak istiyordum bu evreyi. Evliliğin getireceği sorumlulukların bilincinde olacak yaştaydım. Her şey öyle laylaylom değildi ne yazık ki.

''Ama şimdiden ayarlasak iyi olacak evi. Düzenimizi oturtmaya başlarız en azından. Yavaş yavaş da döşeriz istediğimiz gibi.'' İştahım kaçmış, yüzüm düşmüşken ''Baktım dedim,'' dedi baskın bir sesle. ''Gidip de evi aldım demedim. Senin de aklında yakınlarda varsa bir yerler gider bakarız.'' demişti yakınlarda olmasını bastırarak.

Acaba benim fütursuzca konuştuğum zamanlardan birinde duymuş muydu ailelere yakın falan oturmam dediğimi. Lütfen duymuş ol Alpay Emir. Çünkü eğer duymadıysan bunu sana nasıl söyleyeceğimi bile bilmiyorum. Sonuçta onların aile bağları kuvvetliydi ve benim gibi düşünmüyor olabilirdi. Üstelik ben çok mu büyük konuşmuştum eskiden yok oturmam yok etmem diyerek. Ailelerimizle ne kadar iyi olursak olalım istemiyordum işte. Oysa tahminlerim beni yanılmıyordu sanırım. Alpay Emir de benim aksime yakın olmak istiyordu ki böyle söylüyordu.

Seslice açılan kapıyla dikkatim dağılırken gelenin annemle babam olması üstelik Alpay Emir'in ayakkabılarını kapıda görmelerinden ötürü annemin ses yaparak içeri girmesi göz devirmeme sebep olurken bıkkınca sadece ''Olur, bakarız.'' demiştim. Şimdilik bu konuyu bizimkilerin yanında konuşmak kendi kafama sıkmak demekti çünkü.

...

İki gün önce o akşam annemlerin de gelmesiyle beraber yemek yerken annem Alpay Emir ile baş başa olmamıza tepkili olduğunu göstermekten çekinmiyordu. Alpay Emir de yüzsüz gibi bunu gördüğü halde inatlarına yapar gibi üzerlerine gitmişti bizimkilerin. Neyse ki aldığı telefon sonucu yemekten sonra ayrılmıştı bizden. Zaten onu da en son bizde o gün görebilmiştim.

Mesaj yoluyla konuşabildiğimiz bu günlerde gece geç saatlere kadar işte kalırken onun eve geldiği saatlerde de biz mışıl mışıl uyumuş oluyorduk. Bu yüzden de kendimizi önümüzdeki günlerin güzelliğiyle avutmaya çabalıyorduk işte...

Evde olup da dinlendiğim şu iki gün sayesinde hiçbir sorunum yokmuş gibi hissediyordum üstelik. İçilen ilaçlar kullanılan kremler sanırım bu süreci hızlandırıyordu. Zaten hiçbir zaman hastalığı bahane edip ayılıp bayılanlardan da olmamıştım. Benim için her şey psikolojikti. İyiyim diyorsam iyiydim kötüyüm dersem ölüydüm. Bu yüzden de daha bir mutluydum.

Buralarda artık kar yokken belki de önceden Uludağ için bir şeyler ayarlamıştır ve sürprizi de budur. Bunları düşüne düşüne sonunda haftanın son günündeyken aklım bu günlerde neler yapacağımız, nasıl geçireceğimiz ve en önemlisi nerede olacağımız hakkında birçok teori üretiyordu. Neyse ki ısrarlarım sonucu Alpay Emir yalnız olacağımızı bir şekilde söylemişti. Yani bir an Melih, abimler falan bir arada tatilde olduğumuzu düşündüm de... Allah korusun.

İstirahat raporumun bu hafta bitmesi nedeniyle ben de yılbaşından sonra maalesef çalışmaya başlamak zorundaydım. Zaten çok şükür herhangi bir ağrım sızım yoktu daha da izin almamı gerektiren. Bedenimde iz olarak kalacak bu birkaç santimlik yara kötü bir hatıra olarak kalacaktı bana. Daha kötüsünü düşünmek bile istemiyordum artık. Benim için en güzeli sanırım bu olayı yaşamamış ve bedenimde bir yara açılmamış gibi davranmaktı. Zaten acıdığını, acısa da acımamış gibi davranmamı da buna bağlamaktan başka şansım yoktu. Sadece geceleri huzursuzlanmama neden olan rüyalar dışında hiçbir problem yoktu.

Üstelik evde yattığım bu sürede anladım ki ben evde kalamadığım gibi çalışma insanı da değilmişim. Yani evde durmayayım ama işe de gitmeyeyim... Sadece gezip dolaşayım.

Alpay Emir, tahminen ne zaman çok zengin olursun müstakbel karısının aşkitolobu?

''Defne,''

Annemin seslenmesiyle birkaç dakikadır önünde durduğum dolabın kapaklarını kapatırken üzerimdeki uzun geceliğin üzerine geçirdiğim kalın örgülü hırkayı da açılan omuzuma geri çekiştirmiştim. Evdeki sıcak günler kavga dövüş biterken sonunda bizimkilere sıcakta daha çok bunaldığımı hatta dikiş yerinin sızladığını bile uydurmuş olabilirim. Yani öyle bir şey mümkün müydü onu bile bilmiyordum ama...

''Efendim?''

Kapının eşiğinde durmuş yatağımın üzerindeki küçük valize bakarken bir şey söyleyip de hevesimi kırmaması için dualar ediyordum. O, açtığım ve içine tıkıştırdığım şeylere göz ucuyla bakarken satın alıp da dolabımın kenarlarına tıkıştırdığım çamaşır takımlarımı en dibe koymanın haklı sevincini yaşıyordum.

Belki... Bir ihtimal... Lazım olabilirlerdi yani değil mi? Bence olsundu. Yani lazım olsun. Başka bir şey olsun diye değil.

''Aranızda söz yok nişan yok,'' diye konuşmaya başlamasıyla çığlık atmamak için zor tuttum kendimi. Alpay Emir'in bu üç günü beraber geçireceğimizi söylediği gün zaten bizimkilerin laf edeceğini bildiğinden ve bu sefer onun da sözünü bizimkilerin dinlemeyeceğini, bir başımıza olmamıza hoş bakmayacaklarını bilincinde olduğundan abimi devreye sokmuştu.

Tahmin ediyordum ki bu olanlardan sonra abim de halime acımış olmalıydı ya da Alpay Emir bir şekilde onu zorlamıştı. Abim, babamla konuşmuş ve işe başlamadan önce kafamı dağıtmanın daha iyi olacağını söyleyerek ikna etmişti. Şaşkın ve heyecanlıydım tabi o sırada. Abimden asla böyle bir şey beklemezken benim için bir şeyler yapması hoşuma gitmişti. Ve bir o kadar da emindim ki abim benimle değil Alpay Emir ile bir güzel(!) konuşmuştu. Çünkü bana bu konu hakkında tek kelime bile etmemişti. Ayrıca merak ediyordum nasıl abimi ikna ettiğini. Çünkü son bir yıldır değişen abim bir şekilde beni karşısına alır bak bizim törelerimiz var tarzı bir konuşma bile yapabilirdi.

''Hiç hoş karşılanacak şeyler değil bunlar kızım. Baban da ağabeyinin sözüyle bir şey demedi ama gönülden izin vermedi Defne, haberin olsun.''

O zaman oğlunun lafına güvenip izin vermeseymiş, desem yine kesin ben suçlu olacaktım.

Annemi şaşırtarak bu dediklerine herhangi bir şey demedim. Sadece gülümsedim ve yatağıma geçip oturdum. Sabahtan beri ayakta dikil dikil yorulmuştum. ''Anne, inan bunu demeni bekliyordum biliyor musun?'' derken yüzümdeki gülümseme herhangi bir alaydan değil tamamen istediğimdendi. ''Kızım sen bıçaklandın ya da annecim bak zaten işe de başlayacaksın artık yat dinlen iyice, sonra da gidersiniz gezmeye falan diyeceğini beklemiyordum elbette ama desen hoşuma giderdi yani anne.'' Dediklerime karşın sıkıntıyla sesli bir nefes verdikten sonra odaya adımladı ve yanıma geçip otururken uyarır gibi ''Defne, ben senin için diyorum.'' dediğinde daha çok güldüm. ''Anne, bak bunu yapmak istemiyorum ama beni buna zorluyorsun.'' derken bu karşılaştırmayı yapıp yapmamak arasında gidip geliyordum. ''Bana saydırma istersen Feyza ile abimin her ay şehir şehir dolaştıklarını. Onlar ya da bir başkası... Ben yapınca mı uygun düşmüyor sadece. Ya üstelik kaç yaşındayım ben Allah aşkına. Bak sadece bunun için demiyorum... El âlemin çocuğu yapınca gururlanırsınız pohpohlarsınız. Yapmışlığın var sakın ne zaman demişim deme... Ama sen kendi kızına gelince aklına ilk gelen ar namus... Ya onu geçtim ben ne zaman herhangi bir arkadaşımla bir yere gittim? Anne ben okumak için bile şehir dışına çıkmadım. Hatta çıkamadım farkında mısın? Niye? Senin alttan alttan zihnime yerleştirdiğin düşüncelerin yanlış olduklarını öyle saçma şekillerde öğrendim ki her şeyi sorgulayıp öğrenmek bile zor geldi. Ha burada yanınızda ha ülkenin öbür ucunda... Ben yapmak istesem, kötü yol diye düşündüğün şeylerin herhangi birinde gözüm olsa sence burada da yapmaz mıydım sizden gizli gizli? Ne olur bir düşün olur mu?''

Kesinlikle onlar yaptı ben de yapacağım demek için demiyordum bunları. Sadece oğlu yaparken sorun yok derken, kızı bir başkasıyla gezerken bunu sorun olarak görsün istemiyordum. Üstelik oğlunun gezmelere gittiği de bir başkasının kızı değil miydi? Nişanlısı, karısı değildi benim derdim. Abimin de ne mal olduğunu biliyorduk sonuçta. Onlara her gezilerinden sonra iyi yaptınız, iş yoğunluğunuz çok tabi gezin gençken, evlenince sorumluluğunuz artar kendinize vakit ayıramazsınız denirken ben yapmak isteyince mi sorun oluyordu?

''Kızım ben sana git ya da gitme demiyorum ki,'' deyip sesini yükseltirken bir şey dememe izin vermeden devam etti. ''Sizin de aranızda bir resmiyet olsa, parmağında onun yüzüğü olsa içim rahat olacak...'' Böyle düşünmediğini sırf az önce dediklerim için böyle söylediğine yemin edebilirdim.

Daha fazla dediklerini dinleyebilecek gibi hissetmiyordum. İlişkimizi Alpay Emir istiyor diye sadece abim bilseydi de ailelerden saklasaydık, gizli gizli bir yerlere gitseydik daha mı iyi olacaktı?

Ben ne dersem diyeyim onun aklındaki şeyler değişmeyecekti ama sırf değişmeyeceği için de susmaktan sıkılmıştım. ''Ya bir yüzük mü güvence olacak bize? Anne bak konuyu nereye getirmeye çalıştığının farkındayım... Ne sen o aklındakileri dile getir ne de bana bunu ima et ne olur!'' Buydu işte. Tek korkusu yüzük olmamasından ziyade sanki aramızda bir şey olsa ama evlilik güvencesi olmasa ortada kalacakmışım gibi imalara getirmesiydi sorun. ''Ne iması!? Öyle bir şeyin zaten imkânı olamazken ne iması kızım?'' diye yükselmeye devam ederken zilin çalmasıyla aceleyle kalkmıştım yerimden. Karnımda ince bir sızı hissetsem de sırf şu bunaltıcı ortamdan kaçmak içindi bu çabam.

Kapıyı açmamla kimseyi göremeyince otomatiğe basmış beklemeye başlamıştım üzerimdeki hırkayla önümü kapattıktan sonra. Allah bilir kim gelmişti. Sağ olsunlar hastanede de hastaneden çıkıp eve geldiğimiz günden bu yana olanları duyan, haberi alan herkes geçmiş olsun için uğramıştı. Asiye teyze bile uğramışken sanki olanları öğrenmiş gibi de sessizdi bana karşı. Oysa ben sanki hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi onunla normal bir şekilde konuşmaya çabalamıştım. Sonuçta onun değil oğlunun şerefsizliğinden ötürüydü olanlar.

Birinin merdivenlerden çıkmasıyla lamba kendiliğinden yanarken ben de hareketlenmiştim. Annem de o sırada arkamdan gelmiş gelene bakıyordu. Hafif şişman genç adam merdivenlerden atik bir şekilde çıkarken biraz zorlanmış gibiydi. Adamı incelemeyi kesmiş elindeki bukete bakarken şu günlerde almadığım kadar çiçek almıştım oysa. Sanki herkes hastaneye düşmemi bekliyormuş gibiydi. Ama bunlar...

Annem gelenin çiçek olduğunu görünce arkamdan ayrılıp mutfağa girdi. Kolları arasında kocaman gül buketini tutan adam ''Defne Koçarslan'a.'' diye kime getirdiğini belirtirken dilim yok öyle biri, zihnim Koçarslan değilim kardeşim ben Tunç olması lazım eğer öyleyse doğrudur derken gönlüm de o da olacak inşallah yakında, onları şöyle alayım ben diyerek bana saçma bir oyun oynuyordu.

Cevap vermeyince adam bu sefer sorarcasına ''Defne Koçarslan siz misiniz?'' diye açık açık sormuştu. Evet, bendim. Yani henüz değildim ama... Yani evlenmeye değil soruna evet... Diğer evet canım sevgilime olacak kardeşim sana da evet...

Alnıma vurmamak için kendimle savaşırken ellerimi uzatmış beyaz ve siyah mat kartonla bir bütün haline getirilmiş yarısı siyah diğer yarısı da beyaz güllerle donatılan buketi kavramıştım. ''Evet, benim.'' deyip herhangi bir imza falan atmayı beklerken adam sadece ''İyi günler,'' deyip geri inmişti.

Kapı eşiğinde şaşkın şaşkın kucağımdaki güzelliklere bakarken sanırım annem de onun soy ismini duymuştu. Hemen arkamdan ''Biz kime ne diyoruz..? Yakında evlilik cüzdanıyla çıkarsanız karşıma hiç şaşıracakmışım gibi gelmiyor.'' derken kapıyı kapatmamı bekliyordu kızgınlık ve şaşkınlıkla. ''Ne evlilik cüzdanı anne ya...'' diye anneme laf atarken bile dudaklarım büzülmüş bu güzel minnoşları inceliyordu. ''Karnımda çocukla dayanacağım kapına Emir beni terk etti diye.'' deyip onun homurdanmalarını kulak ardı ederken belki de kendim için en doğru ola şeyi yaptım ve hemen odama kapandım.

Odama girdiğim gibi kapımı arkamdan kapatmış telefonumu da elime alıp yatağın içine geçmişken burnuma ilişen koku başımı döndürecek güzellikteydi. Zifirî karanlık gecenin güzelliğini tescillendiren yıldızlar gibi parıldayan kömür gibi kara olan güllerin yanındaki beyaz güller anlamlandıramadığım şekilde gözlerimi doldurmuştu. İki farklı gülün tam ortasındaki bordo zarfı titreyen parmaklarım kavrarken bile kucağımdan bırakmak istemedim güllerimi.

Koçarslan olarak anıldığım ilk an olsa bile yanımda olmayan adamın her an yanımdaymış gibi hissettirmesi, hakkımmış gibi bu hafta aslında en çok da ondan çiçek beklememi bilirmiş gibi isteğimi yerine getirmesi ilk değil her an böyle anılma isteği oluşturuyordu bende.

Zarfın içinden çıkardığım beyaz kartın üzerinde onun özenli el yazısıyla karşılaşınca içim sımsıcak olmuştu. Fazla mı detaycı düşünüyordum bilmiyorum ama son dönemlerde internet üzerinden gönderilen hediyeler, dijital ortamda halledilen notlar... Bana manasız ve boş geliyordu. Onun bunca işi arasında benim için vaktini ayırması, her bir detayıyla kendi ilgilenmesi ve gönderdiği çiçeğin bile içinde kendi el yazısıyla yazdığı notun olması... Benim için her şeyden çok daha önemliydi.

Orta boydaki beyaz kartın üzerinde siyah bir kalemle ''Siyahın beyaza, gecenin Ay'a ihtiyacı olduğu kadar muhtacım sana.'' yazmışken sağ alt kısımda arkayı çevirmem gerektiğini gösteren ufak bir ok işareti vardı. O ok işaretinin yanındaki gülücük de güldürmüştü beni. Az önceki yazının altında ise daha ufak harflerle ama düz yazıyla ''İnternete girip gül sayıları ve anlamları, gül renkleri ve anlamları gibi saçma sapan bir sitede dolaşman hiç doğru değil. Kartı çevir, hazır hizmet veriyoruz. '' yazıp gülen yüz çizmişti. Oradaki gülücük yüzümde de oluşurken dudaklarım dişlerimin arasında ezilip duruyordu heyecandan. Üstelik kalbim de hiç yardımcı olmuyordu bana. Sanki yerinden çıksa sahibine koşup gidecek gibi bir hali vardı.

Kartı çevirdiğimde neredeyse tüm kartı kaplayan bir yazı vardı. Üstelik sığdırmak için de hem küçük hem de düz yazıyla yazılmıştı.

''Ellerindeki beyaz güller saflığını, masumiyetini ve birbirimize olan sadakati temsil ediyor. Çoğu inanışa göre yeni bir başlangıcı ama en çok da sana olan sonsuz aşkımı... Sana her baktığımda karalığına tezat içimi aydınlatan kuzguni gözlerin kadar siyah güller ise inanılanın aksine ölümü değil eski düzenin ölmesini, yeni alışkanlıkların hayatımıza yer etmesini anlamlandırıyor. Tıpkı senin bende hüküm sürmeye başladığın anlardaki gibi.''

Tam da tahmin ettiğim ve bildiğim gibi anlamlara gelirken güllerin sayısına ve anlamlarına bakmamış, gerek görmemiştim. Üstelik bunları yazmasaydı kesinlikle bakacaktım. Bu kadar mı biliyordu beni? Dolan gözlerime ek ülüşüm büyürken, sen bu hallere düşecek adam mıydın Alpay Emir, diye söylenmek istiyordum onu sinir etmek için.

Sarılmak için onu bulamazken kucağımdaki buketi kucaklamam ardından da kucağıma geri koyup telefonumu da alıp hemencecik onu aramam çok ani gelişmişti.

Aramamı bekliyormuş gibi ikinci çalışta beni ''Yavrum,'' diye cevaplarken sesini de duymamla iyice yumuş yumuş bir şey olmuştum. ''Canım,'' diye konuşmaya başlasam da ne diyeceğimi bilemeyince anında ''Nasılsın?'' diye eklemiştim devamında. Eminim ki mutluluğum sesimden bile anlaşılıyordu ve bu Alpay Emir'e de sirayet etmişti. Gülümsediğini hissettiren bir sesle ''İyiyim,'' dedikten sonra nefesini duyarken ''Hatta sen iyisin ya çok çok iyiyim.'' diye devam etmesi cidden de şu mutluluktan ağlama olayını yaşatacaktı.

''Alpay Emir, bunlar o kadar güzel ki... Bayıldım.'' Ne diyecektim şimdi? Hangi kelime anlatırdı ki hissettiğim şeyleri? ''Yani çok mutlu oldum ve bunu nasıl dile getireceğimi bile bilmiyorum. Seni çok ama çok seviyorum. Teşekkür ederim.''

Cümlelerimin arasında gülücüklerimi duyması onu da güldürürken ''Birbirlerine çiçek alan insanları kınıyordu bir ara birileri...'' diyerek eskiden dile getirdiğim o şeyleri hatırlatmıştı. ''Güzelim çiçekleri katlediyorlar, diye söylenen o küçük kız çocuğundan sevgilisinden çiçek istemeye çekinen kadına dönüşmen seni korkutmasın.''

Az çok hatırlıyordum da bir gün sanırım beraberce dışarıdayken yanımızdan geçen bir çifte laf etmiştim sırf sevgilisinin gözünü boyamak için çiçeklere yazık ediyorlar diye. Onu diyordu sanırım.

''Bu adam senin uğruna o çiçekleri katledip yoluna sermeye bir ömür hazır. O yüzden yine aynı şeyleri düşünüyorsan söyle, bileyim.''

Söylediklerine karşı seslice gülerken netlikle ''Hayır,'' demiştim. ''Ben kesin kıskanmışımdır da ondan öyle demişimdir... Yani hiç de öyle düşünmüyormuşum baksana. Ee çiçek alanımız olmayınca.''

''Defne, sen yine de çok alışma yavrum olur mu?''

Bu söylediğine gerçekten kahkaha atarken ''Yoo,'' demiştim uzatarak. Yani yoodu gerçekten de bence bunun cevabı. Gayet alışacak ve her fırsatta isteyecektim. O da buna alışsa iyi ederdi ''Almak zorundasın artık, sevgilim. Öyle bir kere alayım, sonra ömür boyu almayayım falan diye düşünüyorsan söyle şimdiden ben de ona göre kendime bir yol çizeyim.''

''Niye, evlenmez misiniz benimle yoksa küçük hanım?''

''Eğer bu bir evlenme teklifiyse cevabım, hayır. Yani onun için de ayrı bir buket isterim. Üstelik bunlar kadar güzel olursa cevabım da ona göre değişecektir.''

Şımarıkça konuşmama karşılık hiçbir şey söylemezken korkmuştum bir an ''Hayır dediysem hep hayır diyeceğim diye bir şey yok yani sen yine başka zaman sor bu soruyu tamam mı?'' diye hızla konuşmama içtenlikle gülerken sanırım olduğu yerden başka bir yere geçiyordu. Çünkü açılıp kapanan kapı sesleri duymuştum.

''Bakacağız artık.''

Bakacağız artıktan çok, çoluk çocuğumun ekmek parasını senin bana sinirlendikçe çöpe atacağın çiçeklere harcamayı doğru bulmuyorum, anlamına da geliyor olabilirdi bence bu dediği. Şaka bir yana konuşmak için uygun bir ortamda değildi sanırım şu an. O yüzden de uzatmadım.

''Akşam sekiz gibi gelmeye çalışacağım güzelim. Gideceğimiz yere geçmeden yemek yer öyle geçeriz istersen. Söyleyeyim gideceğimiz yerde yemekleri pişiren kadının da yemekleri harika oluyor ama yine de ilk gün dışarda yiyelim istersen, bana uyar.''

Pardon da gideceğimiz yerdeki yemekleri bir kadının yaptığını bilmen hatta harika olduğunu söylemen...

Alpay Emir sen tam bir aptalsın diye bağırmak istiyordum. İki dakikalık mutluluğumu öldürmüştü birdenbire. Üstelik ne kadar güzel olabilirdi ki yediği şeyler de böyle aklında kalmıştı.

''Daha önce de mi gittin oraya? Beraber gideceğimiz yere!''

Tepkili sesim onun hoşuna giderken benimse sinirimi bozuyordu. Yani onca güzel anın içine ettiği yetmiyormuş gibi...

''Daha önce gittim... Ama orada yemedim onun yemeklerini.''

Hehh diye saçma bir gülüş bırakırken cidden sinirlenmeye başlıyordum ''Başka yerde yedin yani! Alpay sen şu an ne yaptığının farkında mısın?'' Eğer sinirlendiğimin farkında değilse ve bunları dile getiriyorsa zaten onu öldürmeyi planlarken bir de sinirlendiğimi fark edip buna bilerek devam ediyorsa daha çok işkence edesim geliyordu. ''Hiç kimse sırf aşçısını beğendi diye-''

''Güzelim, işe dönmem gerekiyor şimdi. Akşam konuşalım olur mu?''

Bu kadar mıydı? Ben çıldırdığımla kalacaktım o da rahatça gidecekti öyle mi?

''Sana iyi çalışmalar.'' deyip telefonu kapatırken bile tekrar aramasını bekledim ama boşunaydı. Ne aradı ne de mesaj attı.

Söylediği bir söz az önce hissettiğim onca şeyi silip atarken sırf ona olan sinirimden bu çiçekleri de çöpe atmamak için kalktım oturduğum yerden. Bir yanım bırak hazırlanma tek başına ne hali varsa görsün derken bir yanım da kalk hazırlan anca yetişir diyerek beni gaza getirmeye çalışıyordu.

Aklımda onca saçma şey dolanması normal miydi?

Doktor kontrolünde doktorun sorunsuzca yavaş yavaş geçeceğini söylemesini bile umursamayıp ne olur ne olmaz diye alınan dikişlerin bulunduğu bölgeye sırf korkumdan su geçirmez bandı yapıştırmak için çekmecemden alırken havlularımı da alıp banyoya geçmiştim. Başka türlü geçmezdi çünkü şu saçma ruh hali. Alınan duşun ardından yapılan bakımdan daha rahatlatıcı pek bir şey yoktu bence hayatta. Sevgili falan hikâyeydi bence. Yani şimdi be ona sinirlenmişken gidip onla mı rahatlayacaktım? Yalandan başka bir şey değildi bunlar. Yok sarılınca yok öpüşünce... Şu an karşımda olsa anca pataklamak için can atardım da neyse. Banyodan çıkıp vakit öldürürken onun gelmesine yakın üzerime öylesine geçirdiğim şeyleri çıkarmış az önce yatağın üzerine çıkardığım kıyafetleri giyinmeye başlamıştım.

Şey mi yapsaydın Defne... Göster ama elletme.

Nedensizce giyindiğim fazla gösterişli olan dantelli beyaz sütyenin kopçasını kapatmaya çalışmaya zaten zorlanırken bir de kollarımı arkaya doğru çevirmem de canımı yakıyordu. Bu yüzden kollarıma geçirdiğim askıları geri indirirken ters bir şekilde çevirmiş kopçasını göğüslerinin olduğu yerde takıp çevirdikten sonra kollarımı geçirmiştim. Şu halimi biri bilse büyük rezillikti. Üstelik hala sinirli olmam dolayısıyla hareketlerim bile fevriydi.

İç göstermeyen beyaz gömleği üzerime geçirirken uçlarını hafif bol bırakarak altımdaki buz mavisi düşük bel kotun içine sıkıştırmaya çabalamıştım. Takacağım takılar kolye ve küpeden ibaretken bileğimdeki bilekliğin kısa bir süre de benimle olmaması canımı sıkıyordu her defasında. Ne olursa olsun buradan çıksın istemiyordum bir daha.

Üzerimdeki birkaç beden bol gömleğin düğmelerini açarken sıralı kolyelerin göğüs arama kadar uzanmasına izin vermiştim. Nokta kadar küçük olan parlak küpeleri de taktıktan sonra kurutup dalgalandırdığım saçlarımı salmıştım herhangi bir toka takmadan. Yüzüme düşmesi bir sorun olmuyordu önlerimin dışa doğru hafifçe kıvrıl olmasından dolayı.

Alpay'a olan sinirimi unutmak ister gibi kendimle oyalandıkça oyalanırken uzun süredir tenime değmeyen makyaj bile ağırlık yapıyormuş gibi hissediyordum. Dudağımdaki şeftali tonlarındaki parlatıcı ıslak bir görünüm elde etmemi sağlarken makyaj malzemelerimi yanıma almadığım aklıma gelince işimi bitirdiğim gibi tıkıştırmıştım ufacık valize. Zaten yüzüme de çok belirgin şeyler sürmemiştim hani olur ya... Yokmuş gibi gözüken makyaj. Yani madem yokmuş gibi niye var?

O adamın sağı solu belli olmazdı. Üstelik nereye gideceğimizi de bilmediğim için her ihtimali düşünmeye çalışıyordum. Bu yüzden de neredeyse tüm makyaj çantamı almıştım tekrardan.

Her şey hallolmuşken tek olması gereken Alpay'ın gelmesiydi. Gelmesi ve bir açıklama yapması.

...

Ellerim üzerimdeki ince ceketin ceplerindeyken bacak bacak üzerine atmamdan ötürü hafifçe canım yansa da ses etmemeye çabalıyordum. Ayağımdaki ince topuklu ayakkabılarla beraber topuklu ayakkabı giymeyi bile özlediğimi fark ederken yanımdaki sürücü koltuğunda oturan adamı bu iki üç günde ne kadar özlesem de telefonla konuşurken yemeklerini övdüğü kadın aklıma gelip duruyordu. Bıkkınlıkla gözlerimi kapatırken boynum da dışarı bıkmaktan ağrımıştı.

Ayağımı sallamayı kesip ona dönerken yorgun bir halde araba sürmesini bile umursamamıştım. ''Ya böyle susacak mısın? Bak ikinciye soruyorum! Kim o? Üç olmaz Alpay. Konuyu da kapatmaya çabalama.''

Arabaya binip evden ayrılalı on ya da on beş dakika olmuşken onu gördüğüm ilk an zaten tüm düşünceleri koyverecektim ki aklım çıkacak gibi oluyordu her defasında. Arabaya binene kadar zaten aman yengem görecek bir şey soracak yok dedem görüp de laf edecek diye diye tedirgin olurken arabaya bindiğimiz andan itibaren o da kabahatini bilirmiş gibi açmıyordu bu konuyu. Onun yerine normal bir şekilde konuşmaya çabalıyordu.

''Az önce sus, seni duymak istemiyorum diyen sen değil miydin güzelim? Susuyorum işte.''

Tamam, sadece birkaç dakika önce damarıma basmak ister gibi 'ama vallahi çok güzel yemekler' gibi şeyler söylemesiyle sesimi yükseltim. Ayrıca öyle birkaç şey demiş olabilirdim ama o da beni dinleyip susmuştu. Bu muydu yani? Bir karşı gelme, her zamanki gibi tersime gitme yok muydu? Üstelik şu an da tatlı olmaya çalışmak için suçlu bir çocuk gibi uslu usu konuşması bana güçlük oluşturuyordu.

Ellerim ceplerimden çıkıp bacaklarımı bulurken direksiyon üzerindeki eli elimi yakaladı ve parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi. ''Kendi kafama sıktım, olayın içine sıçtım. Söz açıklayacağım bak bir gidelim...'' dediğinde daha da bir sıçmıştı.

''Açıklaman gereken bir durum var yani!''

Sesim yükselirken onun da tahammül sınırı yavaştan aşılıyordu ki sinirlenmeye başladığını belli etmekten çekinmiyordu.

''Defne bak kırk dakika, hadi şu soktuğumun trafiğiyle bir saat... Sadece bir saat dayan sonra ne diyeceksen de.''

Elimi elinden çekerken bu sefer izin vermişti çünkü uğraşmak istemediği bariz belliydi. Nedense biraz stresli gibiydi. Zaten gelirken birazcık geç de kalmıştı büyük ihtimalle iş ile ilgili birkaç duruma canı sıkkındı. Ya da şu an için böyle hissediyordu.

Sakin ol, Defne.

Işıklara yakalandığımız sırada arabaya binerken ona yüz vermediğimden ötürü sinirle aracı çalıştırması ve gitmesi yüzünden takılı olmayan kemeri sayesinde üzerime doğru eğilmiş dudağımın kenarından derince öpmüştü. Kendimi diğer tarafa çekememiştim bile bu ani hareketiyle.

Hafifçe geri çekilirken ''Sana söyledim,'' dedi yanağıma da dudağını bastırmadan önce. Önüme düşen saçları parmağını tenime aheste aheste değdirerek kulağımın arkasına sıkıştırırken ''Bana ne dersen de ama elini bir daha elimden çekme, dedim.'' Sakın bakma, Defne. Dışarıya bakmaya devam et. ''Beni kendinden mahrum etme diye özellikle de belirttim.'' dedi her bir kelimesini ayrı ayrı vurgulayarak. ''Ama sen her zamanki gibi benim dediklerimi kendine yabancı bilip görmezden geliyorsun.''

Kurtarıcım olan yeşil ışık kırmızının yerine geçerken herhangi birinden korna yememek için önümüzdeki araçlar ilerlemeye başladığı gibi ''Hadi, yeşil yandı.'' diye elimle itelemiştim ama buna bile homurdanmıştı.

Bu birkaç dakikada da dışarıyı izlemeye devam ettiğim sırada benimle konuşmaya çalışan o olmuştu. ''Sormayacak mısın nereye gideceğiz diye?'' Sanki sorsam söyleyecekti de bir de laf ediyordu. Sen git o yemeklerini beğendiğin kadına sor. ''Hayır.''

Kestirip atar gibi verdiğim cevapla aklına ne geldiyse kısa bir an bana döndüğünü hissettim ama dönmedim. Dönmedim ama bu üzün sürmedi. Ona göz ucuyla baktığımda elini dudağına götürdü sanki bir şey bulaşmış da siliyormuş gibi. ''Sahi senin dudakların niye böyle yağlı gibi?''

Ne? Duyduklarımla gözlerim kocaman açılırken elim de refleksle dudaklarıma gitmişti. Elbette anlamıştım dudaklarımın ıslak görüntüsünden dolayı öyle dediğini ama böyle de denir miydi? Ruj öyleydi yani ben ne yapsaydım.

Ona karşı ''Sen bugün ölüme koşuyorsun farkında mısın?'' diye çemkirirken resmen dediklerine karşı bir tepki vermeme mutlu oluyordu. ''Gündüz telefondaki kadına bak bir de yanımdaki cadıya bak,'' Ağzının içinden değil benim duyabilmem için sesli olarak söylerken tutamamıştım kendimi. ''İnanır mısın bilmem ama ben de aynı şeyleri düşünüyorum. Hayır yani bir insan nasıl her şeyi mahvedebilir? Ben de diyorum sabahki adamla şu an yanımdaki kişi nasıl aynı olabilir ama bir cevap alamıyorum. Bak ben senin gibi ağlıyor muyum?'' Resmen delirtecekti bu adam beni. ''Ya bir de gülüyorsun!'' Şimdi direksiyon başında olmayacaktın ki... Gülmesini durdurmaya çalışıp ''Sinirlerim bozuldu,'' dedi kısık gülüşü arasında. Onun tersine ona ters ters bakıp ''Keşke benim de bozulsa başka türlü gülemiyorum, sayende.'' demiştim. Resmen arabaya bindiğimiz andan beri savaş boyalarımızı sürmüşüz de saldırmaya yer arıyormuşuz gibiydi.

Aramızdaki sessizlik uzarken yolu izleyip arada çaktırmadan ona bakmaya çabalamak beni bir şekilde yakacaktı hissedebiliyordum ama çok özlemiştim ne yapabilirim ki. Yine baktığım bir sırada göz göze gelince göz kırpmış önüne dönmüştü ve ben öylece olduğum yerde kalmıştım. Yani hem adama posta koy hem de dikizlerken yakalan.

Başımı cama yaslamış yolu ve ışıklandırmaları izlerken ilerlediği yolu tanımaya çabalıyordum. Şehirden çıkmamıştık ve nereye gideceğimizi de hala merak ediyordum. Hem biz yemek yemeyecek miydik? Dediği gibi kırk elli dakika bile geçmişti saate bakınca.

''Nereye gittiğimizi artık söyleyecek misin? Hem hani yemek yiyecektik.''

''Şimdi ne desem yanlış anlaşılacak... Çok aç değilsen sonra yeriz olur mu? Az kaldı zaten.''

Şehir içinde küçük şehircikler oluşturmaya yemin etmişler gibi oluşturulan siteleri arkamızda bırakırken çift yönlü dar bir yola girmiştik. Açıkçası tam olarak ben de nereye gidebilecek olduğumuzu kestiremiyordum ama bir şey de diyemiyordum çünkü her defasında konu değişiyordu. Bu yüzden de merakla bekliyordum sadece.

Merakla dışarıyı seyrederken ''Olur, çok aç değilim zaten.'' diyerek yanıtlamıştım onu. Üstelik bir garipleşiyordu gittikçe de. Yani onu böyle hiç gördüğümü hatırlamıyordum. Eğer işi ile ilgili bir sorun varsa ya da bu tatilde de çalışması gerekiyor da benim için bir şey diyemiyorsa diye düşünerek kendimi de kötü hissetmiştim.

''İş yerinde bir sorun mu var?'' Ona dönüp bir cevap beklerken bu soruyu neden sorduğumu anlamaya çalıştı hızını azaltırken. ''Gergin gibisin, beni almaya da geç geldin ya biraz yani işle alakalı bir durum varsa ve sırf bana daha önce söz verdiğin için bir şey demiyorsan...''

''Hayır, güzelim. Yok öyle bir şey. Sadece,'' dediği sırada serbest haldeki elimi aldı ve elimin üzerine küçük bir buse kondurdu. ''Gideceğimiz yeri beğenip beğenmeyeceğini düşünüyordum.''

Altı üstü üç gün geçireceğimiz bir yere gidiyorduk yani anladığım kadarıyla pek çıkıp dolaşmalık bir yere de gitmiyorduk çünkü bulunduğumuz yerde hep ev tarzı yerler ve birkaç mağaza vardı. Bu da demek oluyordu ki otel ya da ev her ikisinde de içeride olacaktık. Üstelik yemek yapan kadın muhabbeti de aklıma geldikçe gideceğimiz yerin bir otel olduğunu düşünüyor ama bunu inkâr etmek istiyordum.

Elimi bıraktığı sırada sağa sinyal verdi ve direksiyonu sağa kırarken, ağaçların arasından görebildiğim kadarıyla müstakil evlerin bulunduğu sitenin girişine ilerledi. Sürekli bir şeyler sorup başını da ağrıtmak istemezken sadece anın keyfini yaşamaya karar vermiştim.

Güvenlik kulübesindeki orta yaşlı adam arabayı fark ettiği an aracın içeri girmesi için engelin kalkmasını sağlarken elini kaldırmış sanki içeriyi görebiliyormuş gibi de selam vermişti. Alpay Emir ise farlar ile selamını alırken bir yandan da ''Ne yalan söyleyeyim bir ton şey sorarsın diye düşünüp ne diyeceğim lan diye aklımı yedim az önce.'' diye gülerek bana konuşuyordu.

''Sadece nereye geldiğimizi anlamaya çalışıyorum ve sorsam da geçiştireceğin için susuyorum.'' demiştim soğuk bir tavırla. Yani Allah biliyor ya aklımdaki kadını bile unutup kollarına atlamak sarılıp özlem gidermek istiyordum sadece.

Sitenin içi dışına göre daha fazla aydınlatmaya sahipken buraya daha önce gelip gelmediğimi sorguluyordum. Yol boyunca buraya daha önce gelmediğime eminken gördüğüm evler hiç de yabancı gelmiyordu.

Araba, birbirleriyle aynı olan bahçeli evlerin birinin önünde dururken aklıma gelen birine misafirliğe gelme fikri bile germişti beni. Alpay Emir'in yapmayacağı şey değildi sonuçta habersiz iş yapmak. ''Konuşmayayım diyorum ama...''

Arabayı park ettiği sırada elini kemerine atmış ama eline gelmeyince de takılı olmadığını fark etmişti. Bu kadar dalgın mıydı gerçekten de. ''Yavrum şunun şurasında dayanmışsın zaten beş dakika daha ayak uydur işte.''

Önünde durduğumuz evin buradan sadece üst katı gözükürken oranın da herhangi bir ışıklandırması yanmıyordu. Bir şey demeden arabadan inince aklımdaki onlarca soru işaretine artık cevaplar bulmayı umut ederek ben de inmiştim. Gözlerim etrafı seyrederken incelemeye fırsatım bile olmadan belime dolamıştı kolunu. ''Hadi,'' diyerek yürümem için itelerken bu sorularıma da artık cevap almak istiyordum. ''Kim oturuyor burada? Alpay Emir eğer birileriyle beraber olacaksak söyle bari.''

Siyah renkteki yarım kapıyı arkasındaki açma düğmesiyle açarken belimdeki eli elimi bulmuş içeride bulunan iki adımlık merdiveni inmem için ilerletmişti. ''Burada mı kalacağız? Hiçbir ışığı yanmıyor ki bu evin. Kimse yok mu içeride?'' Cevap vermemeye yemin etmiş gibi susarken benim de merakım dilime vurmuş gibiydi.

Merdivenden indiğimiz gibi ufak taşlarla döşeli kısa bir yol evin kapısına ilerlerken ayağımdaki ince topukluların taşların aralarına girmemesi için de yanımdaki adamın elinden değil kolundan destek almaya başlamıştım. Evin demir kapısından hemen önce içeri girmemiz için aşılması gereken şeffaf kapı üzerindeki şeffaf tavanla da genelde yağmur gibi olaylardan korunmak için yapılmıştı sanırım.

Alpay Emir kilidi olmayan kapıya avucunu yaslayıp itelerken geçmem için çekilmişti. Zaten sorsam da cevap vermeyeceği için susuyordum sadece. İkimiz de şeffaf kabindeyken e şimdi ne olacak gibisinden ona baktığımda boğazını temizlemek ister gibi hafifçe öksürmüş elini koyu renkteki kumaş pantolonunun cebine sokup anahtarlığı olmayan anahtarlarını çıkarmıştı. O metallerin arasında kısa bir an aradığını bulduktan sonra tek anahtardan tutarak bana uzatmış anlayamadığım bir yüz ifadesiyle de ''Sen açsana.'' demişti.

Kaşlarım havalanırken tam ağzımı açıp bir şeyler soracaktım ki aramızdaki bir adımlık mesafeyi de beni belimden çekerek kapatmış dudaklarıma kondurduğu kısa öpücükten sonra da aceleci bir tavırla ''Hadi yavrum, lütfen.'' demişti. Ayağımdaki topuklularla kısa bir an beni kendine çekmesinden ötürü üzerine düşecek gibi olsam da sert tutuşuyla bu engellenmişti. Üstelik durumun anlamsızlığıyla kafam allak bullaktı. Bir de deli gibi heyecanlıydım işte.

Tereddütle havalanan elim elindeki anahtarı kavrarken kocaman gülümsedi. Gülümsemesiyle benim de yüzümde tebessüm oluşurken tutukluk yapmış bedenimi zorlukla hareket ettirip kapıyı açmak için hareketlendim. Daha önce herhangi bir kapının kilidini açmamış gibi tecrübesiz hissederken sırtımda hissettiğim elin varlığı farklı hissettirmişti. Kapıyı açtıktan sonra sanki ne yapacağımı bilemezmiş gibi omuzumun üzerinden ona bakacaktım ki buna fırsat vermeden kapıyı aralayıp içer geçmemi bekledi. Her yer karanlıkken ayakkabılarımı bile çıkarmama izin vermeden ilerletmesi gittikçe birçok şey düşünmemi sağlıyordu.

İçeri adımımızı attığımız an bir şeyler görebilme umuduyla etrafı tararken buna imkân yoktu ki Alpay Emir yerini ezbere bilirmiş gibi kenara doğru ilerleyip ışıkların yanmasını sağladı. Geniş bir antre bizi karşılarken evin girişi de dâhil ilerideki çoğu yer boş olduğundan hayli büyük gözükmüştü gözüme. Üstelik duvardaki ayna da girişi fazlasıyla geniş gösteriyordu.

Destek almak ister gibi ceketimin uçlarını avcuma alırken demir kapının kapanması yankılandı boşlukta. Dikkatle evin içine doğru uzanan koridoru incelerken belime dolanan kolları sırtımın göğsüyle buluşmasını sağladı. Daha sonra ise elim ceketimden kurtarılıp uzun parmaklar tarafından onun eline hapsedildi. Karnımda birleştirdiği ellerimizle beraber hissettiğim heyecan, çekince, korku, tedirginlik, coşku birbirine karışıp beni allak bullak ederken boyun girintime yerleştirdiği çenesini çekerken kulağımın altına bastırdı dudaklarını. Sonra ise az önce hissettiğim tüm duyguları arşa çıkaran o sözleri söyledi.

''Evine hoş geldin.''

Duyduğum şeylerin gerçekliğini bile düşünemeden aceleci bir şekilde ona dönmeye çalıştığımda kısık sesle gülmüştü.

''Sen... Ne dedin az önce?''

Kolları arasında dönmeme izin verirken bedeninden uzaklaşmama izin vermedi. Ayağımdaki ayakkabılar sağ olsun aramızdaki farkın daha kısa olmasını sağlarken yüzüne daha bir dikkatle ve ciddiyetle bakmam onu mutlu ediyor gibiydi. Elimi kolumu nereye koyacağımı bilemezken iki yanıma uzanan kollarında yer edinen ellerim sanki onu sarsmaya hazırlanır gibi büyük bir kuvvetle tutuyordu kollarını. Evin, demişti. Hatta hoş geldin demişti. Hoş bulurdum elbette. Yani bir anlasaydım bulurdum ama... Yoktu ki kafatasımın içindeki yumuş yumuş olan şey. Vardı da çalışmıyor gibiydi. Yani salak falan da değildim ama... Öyle miydim yoksa?

Nefes al ve o yumuş yumuş olan şeye oksijen gönder, Defne.

Bu ev... Duyduğum şey zihnimin bir oyunu değildi yani değil mi? Ya da ben böyle olmasını istiyorum diye kendimin bana oynadığı bir oyun?

Gözlerim iri iri olmuş onun diyeceklerini beklerken keyifle yüzümü inceliyordu sadece.

''Ben... Yanlış duymadım değil mi? Yani ben kendi kafamdan uydurmadım... Sen dedin, duydum.'' diye saçmalarken herhangi bir cevap vermemesi tekrardan bomboş olan yere bakmama neden oldu.

Şaşkın ördek gibi bakmam dışında yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyorum ama en küçük tepkimi bile kaçırmak istemez gibi dikkatle bakarken bile gülümsemişti bu halime. Biraz fazla mı gülümsüyordu? Gülsündü tabi ama keşke konuşup beni aydınlatsaydı da beraber gülseydik.

Tekrar onun parıldayan yeşil gözlerinden kendimi görecek kadar dikkatle ona bakarken neredeyse ağlar gibi çıkan sesimle ''Ya bir şey söylesene...'' diye serzenişte bulunmuştum. Kollarını kapatarak beni gövdesine çekerken sarılır gibi olmamızdan yararlandı ve ''Yanlış duymadın,'' dedi saçlarıma küçük bir buse kondurmadan hemen önce. ''Evine, evimize.'' diye düzeltirken kendini sesine yansıyan heyecanla ''Hoş geldin dedim,'' diye tekrarladı kendini.

Kulaklarımın birkaç söz işitmesi dizlerimin bağını çözmesi için yeterliydi. Titreyen bacaklarım ayakta durmamı zorlaştırırken kalbimin sesini bile duyar gibiydim. Anlamakta hâlâ zorluk çektiğim bir süreçteyken belki de inanamadığımdandı bu şapşallığım. Alpay Emir'i kendimden uzaklaştırırken ellerim omuzuna çıkmış yüzümdeki koca gülümsemeyle ''Nasıl..?'' demiştim ama neyi niye söylediğimi de bilmiyordum açıkçası. Aklımı kaybetmiş gibi hissediyordum. ''Yani şimdi bu ev...''

Omzundaki ellerime ellerini çıkarıp beni oradan ayırırken alnıma bastırdı dudaklarını. ''Birçok kez aklımda tekrarladım bu zamanı, ne diyeceğimi, nasıl söyleyeceğimi ama şimdi ne yapacağımı kestiremiyorum,'' dedi gözlerini kısarak. Elimi tutup içeri doğru ilerlemememizi sağladı. ''Bazı yerler boş ama her yer temizletildi, ayakkabıların ile girmek isteyeceğini düşünmüyorum ama...'' derken kısa bir an ayaklarıma bakmış ardından da kendi kendine konuşur gibi ''Çıplak ayakla da yürümeni istemiyorum. Sonra hallederiz. Takma olur mu?'' deyip elimi bırakmadan devam etti. Ben de arkasından tıpış tıpış ilerliyordum. Dilimi yutmuş gibi de suspus olmuştum. Girişi geçip karşımızdaki çift kapılı bir odanın önünde durduğumuzda elimi eliyle beraber kaldırıp dudaklarına götürdü. ''Bu anı öyle çok bekledim ki... Şimdi ne yapmam gerektiğini bile bilmiyorum.'' dedi yüzündeki yarı gülümser halle. Boştaki eliyle kapıyı açarken ''Senin kendi zevklerine göre düzenlemek isteyeceğin hiçbir yere dokunmadık. Nasıl istersen yaparız olur mu?''

'Alpay Emir... Biraz hızlı mı gidiyoruz yoksa ben mi arkadan geliyorum, kestiremiyorum.'' demek istesem de içeri girmeden önce elinden çekiştirmiş bana bakmasını sağlamıştım dolu dolu olan gözlerimle. ''Sevgilim,'' O da sanki hızlıca hareket ettiğini fark etmiş gibi derince bir nefes aldı ve önüme geçip durdu. Gözlerimdeki merak dolu bakışları gördüğü gibi eli yanaklarımı bulurken küçük bir çocuğa söz geçirmek ister gibi bakarak konuşmaya başladı.

''Biliyorum, birçok şey sormak istiyorsun ama sana hemen her yeri göstermek istiyorum. Sorularını daha sonra sorsan... Şimdi sadece elimi tutup sana evimizi gezdirmeme izin versen olmaz mı?''

Aslında tüm şaşkınlığım daha iki gün önce yemek yerken söylediklerinden ötürüydü. Bizim için ev baktığını hatta yakınlarda olması şartıyla başka evler de bakmamız gerektiğini söylerken şimdi bu eve bizim evimiz demesi garipti işte. Öyle mutluydum ki bunu nasıl yansıtacağımı bile bilmiyordum. Üstelik böyle bir duygu için dolan gözlerim de o kadar yabancıydı ki yaşadıklarıma.

Kollarım boynuna sarılırken yanağıma süzülen yaşlarım bile mutlulukla kıvrılan dudaklarıma değmek istemez gibi yanaklarımın yanlarından süzülüyordu. Alpay Emir yanaklarımdaki ellerini belime indirirken sanki bir beden olmamız gerekirmiş gibi sardı sarmaladı bedenimi. Açıktaki saçlarım arasında hissettiğim sıcak nefesi ağlamamı bir tık daha yükseğe taşırken ''Ellerim bir tek mutluluktan akan yaşlarını silmeyecek.'' diye fısıldarken kulağımdan boynuma doğru belimdeki eli de sıklaştırdı tutuşunu. ''Ağlamandan hoşlanmasam da yüzün gülerken gözünden yaş akması... Biraz tatlı geldin gözüme.'' Dediklerine kıkırdarken ''Ben hep tatlıyım.'' diye söylenmiştim ama bunu takmadı. ''Doğru, sen bir bana öyle değilsin zaten'' Kollarımla boynunu sıkmama karşı ise güldü ve ''Tamam, kes nefesimi.'' dedi erotik bir sesle. Sonra da daha çok gülmemi sağlayan o sözleri söyledi. ''Ama böyle değil. Belki daha lazım olurum sana. Bak yatak odasına daha çıkmadık, orası boş değil. Bence boğmadan önce iyi düşün.''

''Kötü emellerin için getirdin beni buraya değil mi?'

Kollarımı gevşetirken böyle bir anın içinde olmak için nasıl bir sevap işledim onu düşündüm. Bir de hep bu anda kalmanın düşünü kurdum. Evimiz demişti. Bize yuva olacak bu evi kendi tanıtmak istemiş bir de her zaman kendinden emin duran bu adam hissettiği heyecanı bile saklama gereği duymadan onun işini zorlaştırmamam için ricada bulunmuştu.

Kollarımı gevşetmemle kendimi geri çekmeden önce gözyaşlarımı bile silmeye uğraşmadan aniden bastırmıştım dudaklarımı dudaklarına. Karşılık bile vermesine izin vermeden kendimi geri çekerken makyajımın dağılma ihtimalini umursamadan silmiştim yaşlarımı.

''Susabildiğim kadar susacağım ama sonra bir sürü bir sürü şey sorup başını ağrıtacağım.''

Bir dakika bile sürmeyen ağlamam sesimi boğuklaştırırken dudaklarına hafif de olsa bulaşan rujumu umursamadan dudaklarını yaladı ve parmaklarını parmaklarıma kenetleyip ellerimizi bir bütün yaptı.

İlk defa iki farklı yarım olmayan bir şey bu kadar bütün olabilmişti.

Kapısını açtığı odaya önden girerken ışıkları yakmış odanın ortasına adımlarken de sanki evi ilgili bir alıcıya anlatıyormuş gibi ''Burası evin salonu, en büyük oda burası zaten. Arkada bulunan bahçeye açılıyor,'' derken tavandan yere kadar uzanan stor perde sanırım bahçeye açılan camları kapamıştı. ''Yarın gündüz gözüyle daha rahat inceleriz tabi.'' dediği sırada tekrardan yüzüme bakmış sanki bir şey diyecekmiş de tereddütteymiş gibi hissetmiştim. Sorarcasına kafamı sallarken yüzümdeki gülümsemeyi de silemiyordum. Yanaklarım ağrıyacaktı artık. ''Bir şey mi oldu?''

''Bir an kaptırdım ama... Defne.'' derken yüzü düşmüş gibiydi. Ani değişikliğine anlam veremezken sıkıntıyla gözlerini kapatırken çenesini sıktığını yüzündeki kasların hareketinden anlayabiliyordum. ''Aklıma sikeyim ya. Bak eğer beğenmediysen...''

Resmen iki dakikada kendi kendine yazıp oynamıştı. Beğenmemek mi? Onun yanımda olmayacağı herhangi bir çatının altında barınmak benim için gittikçe imkânsız bir hale gelirken böyle düşünmesi gereksizdi işte. Üstelik ikimizin de üzerinde öyle saçma ve garip bir ruh hali vardı ki...

Parmaklarımı hareket ettirmemle tutuşu sıklaşırken diğer elim kolunu bulmuştu. ''Emir... Susuyorum çünkü başını ağrıtacağım zamanın keyfini çıkarmayı bekliyorum. Burası, ne zamandır, nasıl, niye... Bir sürü baş ağrıtıcı soru senin cevaplarını bekliyor. Sevdiğim adam yanımda, bana evimiz dediği bundan sonra bize yuva olacak bu evi tanıtacağını söylüyor ama daha ilk odasını görmemle bunu soruyor. Gülüyorum çünkü mutluluktan ölecekmişim gibi hissediyorum ve sen bana beğenip beğenmediğimi mi soruyorsun?'' Kurduğum her bir cümle onun kasılan bedenini rahatlatırken elim belki de daha iyi hissedip onu rahatlatmak ister gibi kolundan göğsüne çıkmıştı. Göğsüne sürünen elim parmaklarımı saran elini gevşetirken artık iki elimde göğsündeydi ve belime sarılan ellerine ek gözleri öyle güzel parıldıyordu ki... ''Sevgilim, yanımda sen olduktan sonra bizim nerede, hangi evde yaşadığımızın ne önemi var? Hem...'' derken kollarım karnına doğru inerken bir adım geri gitmiş büyük salonu incelemek ister gibi dönmüştüm etrafımda. Duvarlar açık bej tonlarındayken İki kenardaki normal cam ve boydan cam olduğunu düşündüğüm yeri kapatan pencereden başka hiçbir şey yoktu içinde. ''Sen beğenmişsin ki bana sormadan halletmişsin.'' Alpay Emir düşüncelerime önem verdiği gibi ikimizi de ilgilendiren bir şeyde asla benim fikrimi sormadan kendi kafasına göre iş yapacak bir adam değildi bence.

''Ben değil, sen.'' dedi yüzündeki az önceki gergin ifadeyi silerken. Ona anlamsız gözlerle baktığımı fark ettiği an dudakları hafifçe kıvrılırken ''Projenin üzerine çay döküp beni çileden çıkarman yetmiyormuş gibi sonrasında sürekli ablama sorular sorup onun da bezginlik yaşamasına neden olmuşsun.''

Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken zihnim korkuyu iliklerimde hissettiğim o kara güne gitti ve biraz zor geldi. Okuldan çıkıp Serap teyzelere güya yardıma gitmiştim ama terasa çıkıp keyifle yemek yediğim an onun da gelmesi hiç aklımda yokken oradaki kâğıtları gösterip sakın dokunma demesi ve benim rahat durmama... Rahat durmadığım gibi de beyaz kâğıdın üzerindeki siyah çizgilerin anlamsızlığı bir yana üç boyutlu çizilmiş ve renklendirilmiş evleri görüp aklıma kazımamla Emel ablaya her fırsatta konusunu açıp şimdi var ya orada kimler yaşıyordur, acaba nasıldır, ay nasıl güzeldir gibi şeylerle darlamalarım geldi aklıma.

Şaşkınlığıma şaşkınlık katan şeyler aklıma gelirken düşünmemeye çabaladım. Bekle Defne, her şeyi soracaksın. Sadece aklına not et.

İçerisi dışarısı kadar olmasa da soğukken benim üzerimde ceket olmasına rağmen Emir'de üzerindeki gömlekten başka bir şey yoktu ve daha fazla oyalanmak istemiyordum. Üşenmeyecek bir soğukluk değildi çünkü. Tekrardan yanına giderken odada yankılanan topuk sesleri hoşuma gitmişti. ''Oyalanacak mıyız burada yakışıklı? Gezdirmeyecek misin evimizi?'' diye keyifle söylenip elini tutarken odadan çıkmak için çekiştiren ben olmuştum bu sefer. Üstelik ilk defa yanında rahat olmak istiyordum. Nasıl içimden geliyorsa öyle hareket etmek ve sadece mutlu olmak... Elinin dışında tırnaklarımın baskısı artarken ''Hem... Bana boş değil dolu odalar lazım. Malum lazım olacakmışsın ya bana...'' demem onu güldürmüştü. Odadan çıkıp tekrardan araya geldiğimizde yüzüne bakmadığım için rahatça konuşmama karşı ise sadece ''Ne yapacağım ben seninle?'' demişti.

Salona oranla daha küçük olan odalara girerken hepsinin aynı renkte olması ve hiçbir avize ya da başka bir şey olmamasını kendi zevklerimize göre döşeyeceğimizi söyleyerek açıklamıştı. Üstünkörü baktığım odalara sanırım yarın daha düzgün bir kafayla tekrar bakacakken şu an sadece heyecanla oradan oraya hareket etmemizin keyfini çıkarıyordum. Mutfağa girdiğim an mutfakla çok ilgili biri olmasam bile büyük ve kullanışlı olması, iç dizaynı o kadar hoşuma gitmişti ki burada yaşayacak olmak gerçekmiş gibi gelmiyordu bile. O kadar imkânsızmış gibiydi bunca güzellik. Her şey o kadar güzeldi ki. Ferah ve hayallerimdeki gibi bir evin içinde dolanırken burada yaşanılacak anılar gelip gidecek olan kişiler ya da bambaşka şeyler... Hepsini yaşamak için sabırsızlanıyordum.

''Yukarısı kurulu gibi aslında. İlk senin gelmeni, her şeyde senin elinin olmasını istiyorum ama bu pek mümkün olmadı.'' Merdivenlerin önüne geldiğimiz sırada söylediklerini dinlerken gözüm de merakla etrafta dolanıyordu. Merdivenleri bitirmiş ince uzun koridora çıkacağım sırada yerde gördüğüm halıyla kaşlarım çatılırken Alpay Emir bir adım daha atacaktı ki ''Buralar hep serili mi?'' diye sormamla kaldı öylece. ''Sen o halılara ayakkabılarınla bas bak ben ne yapıyorum.'' Hoş değildi yani hijyen önemliydi benim için dışarının pisliğini eve mi taşıyacaktık bir de. ''Şimdiden kurallar koyulduğuna göre...'' diye keyifle söylenirken benim gibi ayakkabılarını merdivenin son basamağında çıkarmış öyle basmıştı.

Ayağımın altındaki halının henüz basılmamış tüyleri ayaklarımı huylandırırken ilk olarak nereye gideceğimizi bilemediğimden onun yönlendirmesini bekledim. Kapıların hepsi kapalı olduğundan kafama göre de bir yere girmek istemiyordum işte.

Açtığı kapıda sonunda bir odada eşya görmek odanın yapısını iyice belli ederken buranın böyle düzenlenmesine de şaşırmıştım. Büyük bir çalışma masası, masanın üzerinde kâğıt yığınları duruyorken camın önünde geniş adı üçlü olsa da güçlüyüm ben oturun taşırım diye bağıran lacivert rengindeki koltuğun karşısında ise orta boylarda bir televizyon duruyordu. Televizyonun direkt yere konması güldürmüştü açıkçası. Bir başka köşede ise yerde duran spor aletleri ve birkaç koli vardı.

''Sana sormadan burayı çalışma odası yaptım ama kalmak için çalışmak ya da kafamı dinlemek için buradan başka yere gitmek istemedim.''

Her bir ayrıntıyı kaçırmak istemeden dikkatle odayı incelerken yanıma geldi ve beni kolunun altına aldı. Az önce topukluların üzerinde olup onunla aynı hizalarda olmak en azından yakın olmak güzelken böyle küçük hissetmiştim kendimi onun kollarında.

''Melih'i de bu odadan başka hiçbir yere sokmadım. Zaten o sadece birkaç defa yardım için geldi. Onun haricinde hiç. Benden başka kimse de evde kalmadı.'' diye açıklamasını yaparken kolum beline dolanmış sırtını bulmuştu. Başımı göğsüne yaslarken aşk sarhoşluğuyla ve mutluluğun getirdiği o ince mahmurlukla mayışıp kalmıştım birden bire. Elimin altındaki gömleğine tutunurken diğer elim de karnını bulmuştu. ''Sen harika bir adamsın biliyorsun değil mi? Bunları düşünmen öyle güzel ki... Kendimi dünyadaki en şanslı kadın olarak hissetmem bazen ağır geliyor.'' Mırıldanır gibi çıkan sesimi duyduğundan bile şüphe duyarken ''Bir de...'' dedi omuzumdaki saçları sırtıma doğru itelerken. ''Melih'in ev hediyesini denediğimiz gün kendimizi kaptırmışız, ikimiz de hafif alkollüydük sızıp kalmışız ama onun dışında harbiden yok yani kalması.''

Benden başkasının kalmasına laf edecekmişim gibi konuşması komiğime giderken şu an sadece kucağına tırmanıp mıncırmak istiyordum suratını. ''Melih hediye mi aldı?''

Bedeninden ayrılıp sorduğum soruya cevabımı beklerken kaçmak ister gibi kaşıdı sakalını. Gözleri de çalışma masasının yanına kaydığında ben de merakla bakmış ama bir şey göremeyince de çocuk gibi heyecanla adımlamıştım oraya doğru. Yerde gördüğüm oyun konsolu kutusuyla kahkaha atarken gerçekten de oyun oynarken sızıp kalmaları geldi gözümün önüne. Yani şöyle bir hayal ettim de... Biraz fazla tatlılardı ya da şu an gözüme tozpembe bir gözlük vermişlerdi ve ben her şeye onunla bakıyordum. ''Soracağım sorular öyle çoğalıyor ki bir an önce konuşmamız gerek yoksa ben unutacağım hepsini.''

Saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırırken hem konuşup hem de etrafa bakmam tebessüm ettirmişti onu. Göğsünde bağladığı kolları bana görsel bir şölen sunarken kısa bir süreliğine yaslandığı kapı pervazından ayrıldı ve haylazca göz kırptıktan sonra ıslık çaldı. ''Yatak odası yandaki oda ama son durağımız orası. Önce çocuk odaları.'' dediği an bedenimin dengesi şaşmıştı. O çocuğu yapma faaliyeti arlanmaz ve uslanmaz beni utandırmazken var olacak ve meydana gelecek şeyleri duymamla kızarıvermiştim birdenbire.

Gözlerimi gözlerinden kaçırırken hemen yanından odadan çıkmış karşıdaki odanın kapısını açmıştım. Arkamdan gelirken ''Kaçma ya, daha basmadık nikâhı sakin ol. Daha var çoluk çocuğa... Şöyle bi' üç ay falan.'' demişti alayla. Nikâh basmanı mı bekleyecektik bir de Alpay Emir?

Defne, bir sakin ve yavaş mı olsan canım?

''Bence sen sadece şimdiden kapının önüne konmayı istiyorsun.''

Diğer küçük boş odalara da bakarken bahsettiği yatak odasına bakmaya gelmişti sıra. Sanki herhangi bir ima yapmamış da normal diğer odalar gibi bir odaya girerken beklediğim neydi bilmiyorum ama ağzım açık bakakalmıştım her şeye.

Aşağıdaki büyük salondan çok az küçükken, bir yatak odası için fazlasıyla büyük bir odaydı. Üstelik cidden de her şey düşünülmüş gibiydi. Ne çok klasik ne de çok spor bir takım vardı karşımda üstelik beyaz ağırlıklı odadaki yatağın üzerindeki koyu renk nevresim takımı odaya farklı bir ciddiyet katmıştı. Odanın içinde ayrı bir kapı bulundurmasa da giyinme alanı içe doğru bir çıkıntı yapılarak sağlanmışken yarı ışıklandırılmalı yarı ayna görevi gören iç gösteren giyinme alanının kapakları ardında gördüğüm kıyafetlerle tepkilerimi izleyen adama dönmüştüm. ''Bunlar?''

''Hastanedeki arkadaşın yardımcı oldu.''

Bir an bile yanından ayrılsam sanki bir şey olacakmışım gibi davranırken böyle vıcık vıcık bir çift de olma taraftarı değildim ama sırnaşmadan da duramıyordum ki.

''O yüzden mi bir şey almana gerek yok demiştin?''

''Yani buradakiler de işini görür diye düşünüyorum.'' dediğinde bu durumdan işkillenmiştim açıkçası. Ayrıca telefonunu çıkarıp az önce aşağı katın ışıklarını kapatırken buranın da ısınmasını sağlaması az önce üşürken şu an burada yanmama neden olmuştu. Üstelik odanın sıcaklığından da değildi bu. Bir de sanırım şu akıllı ev teknolojisi en çok benim işime yarayacaktı. Zaten benim gibi üşengece de anca buydu yani.

Az önceki yerime geri dönerken sadece birkaç parça olan kıyafetlerin de ne olduğunu merak ediyordum açıkçası. Bu sefer daha yakına giderken koyu renkteki cama dikkatle baktığımda gözümü ovalamamdan ötürü makyajım dağılmışken dudaklarımdan saçma bir ses çıktı.

''Iyyy. Bu ne Alpay Emir ya! İnsan bir uyarır.'' Yani böyle mi durmuştum dakikalardır onun önünde.

Halime ve tepkilerime gülerken yanıma gelip u çeklindeki alanın ortasında bulunan gri renkli pufa bedenini bırakıp başıyla yandaki kapıyı gösterdi. ''Büşra kullandığın birkaç şeyi banyoya bırakmıştı. Çıkartırsın şimdi. Yani başka şeyler de çıkarmak istersen...'' derken bedenimi süzdü. ''Bana uyar. Yatağın yumuşaklığını falan denemiş oluruz.'' diye ciddiyetten uzak konuşurken sinirle çıkarmıştım üzerimdeki ceketi. Gıcıklıkta üzerine yoktu. Hem cidden sıcak oluyordu. ''Bu kadar hızlı beklemiyordum.'' deyip iyice beni sinir ederken belki de ilk defa utanmıştım onun bu imalarından. Hayır bir de ciddi ciddi söylese ve rahatsız falan olsam neyse de hem ciddiyetle söylemiyordu hem de rahatsız olmuyor, olamıyordum. Çıkardığım ceketi yüzüne doğru atarken havada yakaladı. Banyoya girmiştim belki de kaçmam için fırsat olur diye. Beyaz ve açık gri ağırlıklı olan fayanslar bence çok da güzel duruyordu. Aynanın kenarlarındaki şerit ışıklar loş bir ortam oluştururken diş fırçasından kullandığım yüz temizleme jeline, vücut losyonundan ara ara kullandığım maskeye kadar neredeyse her şeyden burada varken açıkçası merak ettiğim şeyler fazlalaşıyordu.

Etrafı kurcalamayı bıraktığım sırada makyaj temizleme mendilini çıkarıp yüzümdeki dağınıklığı toparlarken ani bir kararla tüm makyajımı çıkarmaya başlamıştım. Ayrıca aynaya doğru eğildikçe sallanan kolyelerim dikkatimi dağıtırken asıl dikkat dağıtacak şeyin kolyeler olmadığını düşünmek istiyordum.

Alpay Emir... Ben de Defne'ysem bu üç günde senin sınırlarını zorladığım kadar zorlardım. Üstelik bu sefer iradesine sahip çıkmak zorunda olan da sen olurdun.

Yüzümü yıkayıp yumuşacık havluyla suları sildiğim sırada üzerimdeki gömleği ve saçlarımı düzeltip çıkıyordum ki Alpay Emir'in yüksek sesi duyuldu.

''Sana hesap mı vereceğim lan ben?''

Banyodan çıkıp odaya girdiğim sırada gömleği pantolonu arasından çıkmış önü de açılmış vaziyetteydi. Kulağıyla omuzu arasında tuttuğu telefon sayesinde gömleğinin kolundaki küçük düğmeleri açmaya çabalarken beni gördü ve durdu. Tek kolu açık diğeri hala aynıyken asabi bir tavırla telefonu eline alıp diğer koluna dayarken abimle konuştuğunu anlamamı sağladı. ''Siktir git karına zırla Giray. İşimiz var uğraşamayacağım seninle.'' Abimin ne dediğini duyma isteğim beni ona yaklaştırırken çatık kaşlarıyla yüzümü incelemesi etki etmemişti çünkü sinirlendiği ben değildim. ''Sana ne amına koyayım... Soyacak kardeşin beni ondan bu acelem.'' Resmen damarına basmak için alay ediyordu.

Açamadığı kolunu bana doğru uzatırken düğmesini açmamı istediğini anlamıştım elbette ama yine de sanki kendine doğru çağırmış gibi anladığımı sansın istediğimden yaklaşıp elini tutmuştum o ise hiç de şikâyetçi değildi bu durumdan.

Abim her ne dediyse bu sefer gerçekten rahatsız olmuş olmalıydı ki daha ciddi bir tonda ''Kardeşini değil sevgilimi alıp dünyanın diğer ucuna da gitsem seni zerre alakadar etmez.'' dedi. Daha sonra ise ''Yavrum sen de açacaksan aç şunu.'' diye bana söylenmesiyle sırf abime inat yaptığını anlamıştım ve bu gerçekten hiç hoş değildi. En azından benim tarafımdan bakıldığında kötü hissettiriyordu.

''Defne hiç hoşlanmıyor yanında küfretmemden biliyor musun? O yüzden zorlama şansını.'' derken düğmesini açmamla çıkarmıştı gömleğini. Telefonu abimin yüzüne kapatıp yatağın üzerine atarken ''Bu hafta raporun bitiyormuş, işe gitmeyi unutmayacakmışsın.'' dedi ve sinirle soluyarak güldü. Demek abimin arama bahanesi buydu. Çıkardığı gömleği de yatağın üzerine koyarken abimin sırf bizi rahat bırakmamak için böyle yaptığını anlamak zor değildi elbette. Bu yüzden keyfinin kaçmasını istemiyordum. En iyisi konuyu değiştirmekti.

''Alpay Beycim bir ceket çıkardık diye bu kadar hızlı beklemiyordum demiştiniz ama... Siz baya soyunmaya başlamışsınız.''

Yüzümdeki içten gülümsemeyle yüzüne bakmaya çabalamamın tek nedeni kesinlikle onu dikizlememek içindi. Ayrıca bu adamı sadece çalışıyor ve nefes alıyor sanırken beyimiz meğer buralarda spor yapmaya da devam ediyormuş. E böyle olunca da... Maşallahı vardı yani.

Utanç duygum neredeydi, kiminleydi bilmiyorum ama an itibariyle benimle olmadığı kesindi.

Ellerim çıplak omuzlarına çıkarken ona bu haldeyken dokunmama şaşırmıştı doğrusu. ''Yani...'' deyip diyeceğim şeyi düşünürken sol elim omuzundan koluna doğru inmişti sürünerek. ''Defne,'' deyip belime sarılarak iyice kendine çekerken ''Ne yaptığının neye sebep olduğunun farkında bile değilsin.'' dedi yüzünü yüzüme yaklaştırırken. Alnı alnıma yaslandığı sırada gülmüştüm. Gülüşlerim öyle sebepli sebepsizdi ki... Tutamıyordum kendimi. Hani sarhoş olunca böyle davranan olanlar olurdu ya öyleydim işte. Belki de içmeden sarhoş olan ilk insan olmuştum. Üstelik şu an sarhoş olmayı da öyle çok istiyordum ki... Belki yapmak istediğim yaşamak istediğim şeylerden sonra arkasına sığınacağım bahanem olurdu sarhoşluk.''

Fısıltı gibi çıkan sesim ''Farkındayım,'' deyiverdi. Tırnaklarım koluna sürünürken omuzundaki elim boynuna doğru çıkmış dudaklarına ulaşmamı kolaylaştırmıştı. ''Sadece senin de farkında olmanı istiyordum.'' Beni beklediği, kendini frenlediği bariz ortadayken dudaklarına doğru konuşuyor olmamın onu etkilediğini görebiliyordum.

Ona doğru uzanıp dudaklarımızı birleştiren ben olurken bunu isteyip istemediğini bile anlayamamıştım çünkü bir farklıydı tepkileri. Yani az önce lafta beni sinirlendirmek ya da utandırmak için imalarda bulunan adam şu an o kadar temkinli davranıyordu ki ne yapacağımı bile kestirememiştim.

Kendimi yumuşak öpüşünden geri çekerken buna engel olmadı bile. İyice yüzüm düşerken ''Ne oldu?'' diye bozulan sesimle soru sorunca bile bir şey demeyip alnıma bastırdı dudaklarını. ''Neden istemi-''

''Her şeyden önce bir şey yapmam gerekiyordu ve sen bende akıl bırakmıyorsun.'' dedi benden çok kendine kızarak. ''Aşağı inip arabadan bir şey alacağım.'' deyip benden uzaklaşırken eli göğüs arama kolyelerimin üzerine gitmişti. ''Eşyalarını yukarı çıkarmak gibi bir niyetim yok, buradaki eşyalarını kullanmanı istiyorum.''

Niye böyle durgunlaşmıştı ki birden bire. Hevesimden ziyade tüm cesaretim kaçıp gitmişti. Kendimi öyle kötü hissediyordum ki yüzüne bile bakmak istemiyordum utancımdan. Bunu belli etmemeye çabalayarak ve konuyu uzatmamayı istediğim için ''Tamam,'' demiştim kısık bir tonda. Oysa bozulduğumu anlamasını da bir yandan çok istemiştim. Anladı mı takmadı mı bilmiyorum ama kırgınlık hissediyordum sanırım. Birçok duyguyu öyle peş peşe yaşamıştım ki bu kargaşadan çıkmak istiyordum. Ağlamak istemek, rahatlamak ve biraz da kafamı toplamak.

Yatağın üzerine bıraktığı gömleğini üzerine geçirirken iki düğmesini bağladı ve çıktı odadan. Çıktığı gibi de hissettiğim sinirle parmaklarım saçlarımı bulmuş sertçe çekiştirmişti arkaya doğru. ''Aptalsın,'' diye seslice söylenirken gözlerim de dolmuştu. ''Aptalsın Defne. Adam Allah bilir ne düşünüyor hakkında.'' Bazen öyle üzülüyordum ki onun kadar duygusal düşünemediğime ya da onun kadar ince düşünemediğime. Şimdi aklıma geliyordu da belki de evimiz dediği yeri tanıtırken daha farklı bir tepki vermemi beklemişti. Oysa ben aptal gibi adamı sanki sadece bedensel bir çekim için kullanıyormuşum gibi hissettirmekten başka bok yapmıyordum. Ben değil de o bana her defasında böyle yaklaşsa kendimi ne kadar kötü hissederdim kim bilir.

Dolan gözlerimi kırpıştırırken üzerimdeki gömleği çekiştirmeye başlamıştım. Kendimi ona sunar gibi açtığım dekolteden bile iğrenmiştim. Giyinme alanına girdiğimde üstünkörü bir incelemeyle çamaşırların ve asılı olan birkaç geceliğin olduğu bölümü açarken gördüklerimle iyice sinirim bozulmuştu. Burası onun mu Büşra'nın mı eseriydi bilmiyorum ama birkaç gecelik, çamaşır ve pijama takımı bulunan yerde belki de az önce olsa büyük bir istekle giyineceğim ve süsleneceğim gecelik takımlarına bakmak bile istememiştim.

Lacivert ve üzerinde küçük beyaz yıldızlar bulunan uzun kollu saten pijama takımını alırken sanki gelip de beni giyinirken yakalayacakmış gibi banyoya girmiştim kaçar gibi. Üzerimdeki gömleği ve pantolonu çıkarırken bacaklarımdan geçirdiğim ve tam da üzerime olan pijamanın üst kısmının düğmelerini açmakla uğraşmadan geçirmiştim omuzlarımdan. İçinde kalan saçlarımı çıkarırken odanın kapısının kapanma sesi duyuldu ve ben o an oyalanabildiğim kadar oyalanmak istedim banyoda. Çekinerek de olsa birkaç dolabı açıp bakarken Alpay Emir banyonun kapısını tıklatmıştı. ''Güzelim?''

Sanki kötü bir şey yapmışım gibi yakalandığımı düşünürken sesini duymamla daha büyük bir utanç duymaya başlamıştım. Üzerimdeki takıları çıkarmaya başlarken gelmemesi için de ''Geleceğim şimdi,'' demiştim ama dinlemedi ve ''Müsaitsen giriyorum,'' deyip aynı anda da yavaşça kapıyı araladı. Gelmesine bir şey demezken kulağımdaki küpeleri çıkarıp aynanın önüne koymuştum ona bakmazken. Arkama geçip aynada göz göze gelmemizi sağlarken nemlenen kirpiklerimi fark etmiş gibiydi. Çatılan kaşlarıyla bakışlarımı kaçırırken saçlarımı arkamdan yanıma çekip kolyeleri çıkarmaya çabalayacaktım ki buna izin vermedi ve kendi çıkarmaya başladı. ''Az önce...'' deyip açıklama yapacaktı ki gülümsemeye çabalayarak acelece ''Özür dilerim,'' demiştim. ''Yani öyle birden ben şey yapınca...''

''Saçmalama!'' Sert sesiyle uyarınca tekrardan aynada onunla karşılaştım ve bu sırada çıkardığı kolyeleri rastgele kenara koydu. Elleri iki yandan mermer tezgâhı bulurken omuzumun üzerinden aynada bana bakmaya devam etti sinirli yüz ifadesiyle. ''Az önce ne sik yaptığımın farkında bile değildim. Ulan üstelik seni kırdığımı bile şimdi görüyorum.'' diye konuşurken yutkunmuş ve kolunun hapsinden çıkmak istemişti. Sağladığı aralıkta ona dönerken ''Boşver hadi içeri geçelim.'' demem onu iyice sinirlendirmişti. Kolunu çekip saçlarını dağıtmaya başlamışken ''Nefret ediyorum şu huyundan,'' diye sesini yükseltmeye başlamıştı, neden böyle dediğini bile anlayamıyordum. ''Seni kırdığımda, üzdüğümde gerekirse sıç ağzıma ama kaçma.''

Seninle sevişmek istiyordum ama senin isteksizliğini gördüğüm an moralim bozuldu ve sen de bir şey demeden kaçar gibi arabaya uğrayacağım dedin diye kendimi çok kötü hissettim mi diyecektim şimdi ben bu adama?

İçime kaçmış bir sesle ''Kaçmıyorum,'' derken bile kaçar gibi girmiştim yatak odasına. Ne yapacaktım şimdi? Yavaş adımlarla boydan camın önüne ilerlerken isteğim odanın nereye baktığını görmekti. Alpay Emir arkamdan gelip kolumu tutarak beni kendine çekerken tutuşu canımı acıtmasa da birden ona dönmem tam kapanmayan yaramı sızlatmıştı. Yüz ifademi sabit tutmaya çabaladığım sırada bunu fark etmedi bile çünkü bir sıkıntısı varmış gibi yüzünü sıvazlamıştı. ''Bak ben bir şey yapacağım ve nasıl yapacağımı ne diyeceğimi de bilmiyorum. Bu yüzden de ne dediğimin ne de ne bok yaptığım farkındayım.'' Kısa bir ara verdikten sonra diliyle dudaklarını nemlendirirken hafifçe öksürerek boğazını temizlemiş ardından de yanağını ve çenesindeki sakallarını sıvazlamıştı. ''Kötü bir şey mi oldu?'' Yani hareketleri o kadar dengesizdi ki korkmaya başlamıştım. ''Yani benim için hayır senin için evet. Ama senin için de kötü olmasın yani.''

İyice telaşlanırken cidden meraklanıyordum. Gün geçmiyordu ki günümüz normal geçsin ama nasıl bir kara bahtsızlıksa hep bir şey çıkıyordu.

''Alpay bir şey söylesene!''

Elimi tutup yatağa çekerken iyice korkmaya başlamıştım. Kesin çok kötü bir şey olmuştu ve bu yüzdendi bu halleri. Zaten başka türlü böyle olmazdı ki o. Ben de beni istemiyor ya da başka bir şey var diye boşu boşuna üzmüştüm kesin kendimi.

Sesi gür ve tokken azıcık da olsa endişe taşıyor olması garipti. ''Bir şey konuşacağım seninle. Gel otur şöyle.''

Yatağın kenarına oturmamı beklerken hemen yanıma oturmadan önce sadece iki düğmesi ilikli olan gömleğinin ucunu kaldırıp elini cebine attı. Avucundaki her neyse yanıma oturdu ve onu dikkatle izlememi istemiyormuş gibi yutkunup elimi tekrardan tuttu.

''Beni korkutuyorsun,''

''Sana bir şey vereceğim,'' dediğinde avucundaki şeyi parmakları arasına aldı ve o an o şeyi doğru görüp görmediğimi anlamaya çalıştım. Küçük bir kutu, hani genelde yüzük koyulanlar var ya. O işte.

Yüzük kutusu?

''Sen seviyorsun zaten öyle takıp takıştırmayı... Bunu da takarsın yani bence. Takıp da çıkarmasan çok güzel olur. Yakışır açıkçası.''

Dilim tutulmuş onun tedirgin ve heyecanlı hali bana da yansımışken bir ayağını dizinin altına almış bana doğru oturmuşken yüzüme dökülen saçları kulağımın arkasına iliştirmiştim.

''Hiç çıkarma ama parmağından olur mu?'' derken kutunun üzerindeki kapak görevi gören kutuyu tek eliyle çıkardı ve o an koyu renkli kutunun içinde parıldayan yüzük ortaya çıktı. Öyle güzeldi ki gözlerimi oradan alıp da en az o yüzük kadar parıldayan yeşil gözlere bakamadım. Ne klasik tektaş yüzükler kadar sadeydi ne de benim asla takmak istemeyeceğim o abartı yüzükler kadar şaşaalı.

''Birine seni tanıtırken sevgilim, kız arkadaşım demek hiç hoş değil. Artık karım ol istiyorum sadece.''

Duyduklarımla neye uğradığımı şaşırırken tüm yaşam faaliyetlerimi almışlar gibiydim. An itibariyle nefes aldığımdan bile şüpheliydim.

''Bizi yan yana gören herkes diyor ya hani çok yakışmışsınız diye... Defne, ben senin yanına değil yarınına yakışmak istiyorum.''

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page