26. Bölüm
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 43 dakikada okunur
Maruz kaldığım şaşkınlıkla bedenimden ani bir titreme geçerken ''Ya,'' dedim imalı bir sesle.
Alpay Emir... Şu an bu telefonu kapatıp sana hesap sormayı öyle çok istiyorum ki.
Alpay Emir bunu anlamış gibi tekrardan bedenimi sardığında karnına geçirdiğim dirseğimle ittirmeye çalışmıştım. Ani çekilişiyle canının acımasını bile umursayacak değildim. Tezgâhtaki telefonu elime alıp arkamı döndüm ve kalçamı mutfak tezgâhına yaslayıp ekranda sadece kendimin gözükmesini sağladım. ''Ezgi,'' diye ona seslenip bana bakmasını isterken Elif'in ayaklandığını fark ettiğim an istemeden kısık sesli bir kıkırtı firar etti dudaklarımdan. Niyeydi bu kaçış?
Ezgi ekrana iyice yaklaşırken ince ve ikna edici bir ses kullanarak ''Bebeğim, bir dahakine ailemiz hariç kimsenin telefonunu kullanmak isteme olur mu? Yoksa çok ayıp olur,'' diye konuşmamla beraber uslu uslu kafasını salladı ama Elif de sesimdeki öfkeyi anlamayacak kadar salak değildi. Anladı ve durup ''Defne, sen yanlış anladın.'' dedi yüzündeki gergin tebessümle. Salak değildi. Salak değildi ama salaklık yapmakta üzerine yoktu.
Kaşlarım çatılırken ''Neyi yanlış anladım?'' dedim anlayamamışım gibi. ''Anlayamadım, yanlış anlayabileceğim bir şey mi var Elif?'' Böyle hafife almama şaşırırken bozulmuş bir sesle ''Emir ağabeyle konuşmama-'' dediği anda kestim sözünü. ''He sen onu diyorsun,'' deyip gülerken ellerim titriyordu sinirden.
Kısa çok ama çok kısa bir an karşımdaki adama baktım. Çenesi kasılmış öylece konuşmamı bekliyordu. Engellerse çok daha kötü şeyler olacağını bildiğinden susup bekliyordu. Gerilmiş kollarını göğsünde bağlamış karşımda öylece arkasına yaslanmış beni izliyordu.
Dudağımı hissettiğim sinirle dişlerken bıraktığım soluk bile rahatlatmadı.
Ekrana geri döndüğümde ''Konuşmanızı niye yanlış anlayayım ki Elif? Yanlış anlamadım.'' dedim umurumda değilmiş gibi. Açık açık ''Rahatsız oldum sadece.'' dediğimde resmen bundan memnun olmuş gibiydi yüz ifadesi. ''Sen şimdi rahatsız olacağın bir şey de yok dersin kesin,'' deyip alnımı kaşıdım ve biraz rahatlamaya çabaladım. ''Ama ne yazık ki var biliyor musun? Yani rahatsız olacağım öyle çok sebep var ki...'' dediğim sırada Alpay Emir bir adım atıp yaklaştı ve elini belime koymaya çabaladı.
Elimde telefonla tutuşundan kurtulup onu arkamda bırakarak mutfaktan çıkarken yere hızla vurduğum adımlarımla rahatlamaya çabalıyordum. ''Şimdi söyleyeceğim ama... Asıl senin beni yanlış anlamanı istemiyorum,'' Ezgi sıkılmış gibiydi ve ''Defne,'' deyip böldü konuşmamı. ''Ben aradım ama seni benle de konuşsana,'' dedi küskünce ama yuvarladığı harfleri o an anlayamamış biraz zorlanmıştım.
Merdivenlerden çıkarken Alpay Emir'in de arkamda olduğunu hissettim ama dönmedim. ''Elif ablanla konuşacağım bir şey var, ben sonra arayacağım bebeğim seni, ama sözümü dinle tamam mı?'' deyip öpücük attığımda uzatmadı. Eline küçük bir öpücük kondurup bana çevirip salladı. Onun bu haline gülerken bile hissettiğim o öldürücü histen kurtulamadım. Şimdi asıl olması gereken kişi, Elif kaldı karşımda sadece.
Uzatmadan ''Sıkıldım,'' dedim gülümseyerek. Böyle dememe şaşırdı ama konuşmasına izin vermeden devam ettim hızlıca. ''Özür dilerim. Biliyorum başında büyük bir bela, uğraş var. Sağ olsun bizimkiler de sana yardım eli uzatmaya çalışıyor, destek olmaya çabalıyorlar ama...'' dediğim sırada Alpay Emir'in ''Defne,'' deyip uyardığını duyunca iyice sinirlenmiştim. Havalanan göğsümle ona dönerken baskın bir tonla ''Sevgilim,'' dedim gerçekten de gülerek. Oysa bu gerçek gülüş tamamen sinir tabanlıydı. Keşke sahte olsaydı ama ona hissettiğim sinirle olmasaydı. ''Ben çok acıktım, sen kahvaltıyı hazırlamaya devam etsen... Elif ile bir şey konuşmak istiyorum da. Geç kalmam-'' dediğim sırada telefonun ekranı kapandı.
Onun kapattığını düşündüğüm için elimi indirip kahkaha atarken Alpay Emir de dibime gelmiş elini uzatıp kolumu ya da belimi tutmaya çalışmıştı, anlayamadım. ''Gördün mü?'' dedim gülüşlerimin arasında. ''Hayret! Kapandı telefon bak! Oysaki az önce açıktı.'' Kendimi delirmiş gibi hissediyordum. ''Neyi görüp duymak istemedi de kapattı acaba!'' diye sesim yükselirken kendi soruma kendim cevap vermek zorunda kalmıştım. ''Bak günahını aldım kızın, kesin kendi kapanmıştır.''
''Güzelim, bir sakinleş,'' dedi sanki sakin değilmişim gibi. Dudaklarımı birbirine bastırıp gülüşümü durdurmaya çabalarken kolumu daha sıkı tutmasıyla kendime hâkim olamamış, benden beklemediği yüksek bir sesle ''Dokunma bana!'' diye onu iteleyip uzaklaşmış ve yatak odasına girmiştim.
Kırgınlık dolu sesimle ''Alıştıracakmışım da öyle olacakmış da...'' diye sesim yüksekten çıkarken sözlerim de nereye gidiyordu bilmiyordum. ''Bu ne şimdi?'' diye söylendiğimde arkamdan geliyordu. Arkamdan gelmesiyle hızla ona dönmüş bir cevap beklemiştim. ''Alpay! Bu ne şimdi?''
Bir şey söylemeyip öylece bakmasıyla tekrar açtım telefonu ve numarasına basıp telefonu kulağıma koydum. Alpay Emir'in uzattığı koluna fırsat vermeden bir adım geri gidip gözlerimi ona diktiğimde sinirle solurken bu tavrıma dayanamıyormuş gibi bakıyordu. O kadar fevriydi ki hareketlerim haklı mıydım haksız mıydım bilemiyordum bile. ''Bana sakın şunun yapmaya çalıştığı şeyi anlamadığını söyleme,'' diye sesimi yükseltmiştim ve o da gittikçe sinirleniyordu bu tavrıma. ''Sen aptalın teki değilsin ve o kadının yapmaya çalıştığı şeyin farkındasın!''
Sesim öyle üstten çıkıyordu ki Alpay Emir ne yapacağını bilemiyormuş gibiydi. Ama buna istinaden tok sesi ve duruşuyla kendinden öyle emindi ki beni şüpheye düşürüyordu. Sanki bu yaklaşımım çok gereksizmiş gibiydi tavrı. Sanki o kızla konuşan o değilmiş, sanki ona kur yapan o kız değilmiş gibiydi.
''Dinleyeceksin önce,'' deyip tekrar üzerime gelirken çalmaya devam eden telefonla bir şey demeyip bir elimle göğsünden ittirmiştim sertçe. ''Ne diyeceksin de ne dinleyeceğim seni!'' Onu ittirmem hiçbir işe yaramazken bu hareketimle yüzü öyle kasılmıştı ki benden daha öfkeli olduğunu görebiliyordum ama kendini dizginlemeyi başarıyordu.
Ona uzanan bileğimi tutmuştu ama ona sırtımı dönerken ağzımın içinden ''Dinleyecekmişim! Neyini dinleyeceğim ya ben senin.'' diye söyleniyordum sürekli. Sonunda istediğim oldu, çalan telefon açıldı. Elif'in midemi bulandıran sesini duydum sonra. ''Kusura bakma, telefon kapanınca-'' demesiyle bu kızdan bu kadar hızlı nefret etmeme şaştım kaldım.
''Kusuru falan mı kaldı ya aramızda,'' dedim sahte bir samimiyetle. Duruşumla, düşüncelerimle öyle zıttı ki tavrım... Gülüşlerimin arkasına saklanmıştı çoğu düşüncem. Aynı gülümser sesle devam ettim. Kulağımdaki telefonu alıp Alpay'ın kafasına fırlatmamak için kendimi fazlasıyla sıkıyor olmam bedeni uyuşturmuştu. ''Malum her dakika senin dertlerinle uğraştığımızdan, her anımıza bir şekilde dâhil olduğundan artık kusur diye gelmiyor gözümüze. Kusura bakma falan demene gerek yok yani canım.''
Alpay Emir, sanki bedenimle temas halinde olsa her şey düzelirmiş gibi düşünüp elimi, kolumu tutmaya çalışırken resmen kovalamaca oynuyorduk odanın içinde. En sonunda bileğimden tutup kendine çekmesiyle gövdesine çarpmamın hemen ardından belki de ilk defa hissettiğim güçle sertçe bileğimi çekmiştim. Alpay Emir pes etmiş gibi çekti ellerini üzerimden. O bana her yaklaştığında daha da agresifleştiğimi fark etmişti sonunda. Ellerini iki yandan açıp bir adım geri çekildi. Kısık ama baskın bir sesle ''Konuş,'' dedi başını sallayarak. ''Aşağı iniyorum, konuş. Kurtul üzerindeki şu öfkeden ama konuşacağız.''
Onu umursamadan camın önüne ilerleyip nefretle dolan gözlerimi dışarıdaki ağaçlara diktim. Oysa gördüğüm yeşiller onu çağrıştırdığından tekrardan kapadım gözlerimi. Alnımı cama yasladım. Tenimde hissettiğim soğukluk içimdeki yangını söndürmeye yetememişti.
Söylediğim sözlere bir karşılık alamayınca ''Elif,'' diyerek başlamıştım konuşmaya. Beni dinleyip dinlemediğini bile bilmiyordum. ''Yapma,'' diye direkt lafa dalmama karşılık ''Defne-'' demesiyle dinlediğini anladım. Böyle olunca da tutamadım kendimi. ''Bak açık açık uyarıyor, yapma diyorum. Sana uzatılan eli başka bir niyetle tutmaya çalışma. O eli bana geri çektirtme.'' diye sesim gittikçe yükselirken ''Neyden bahsediyorsun?'' dedi masumane bir tavırla. Oysa bu hali beni daha çok harladı. ''Niyetin ne bilmiyorum ama... İnan bana niyetin ne olursa olsun yaptığın, yapmaya çalıştığın şeyler hoş değil. Diyorsun ya yanlış anlama diye, asıl sen yanlış anlama olur mu?'' deyip kendimi geri çekerken koca odada adımladım yine de sinirimi atamadım. ''Bak ben çok sıkıldım. Bunu sana söylüyorum çünkü arkandan konuşup da bir başkasından duymanı istemiyorum. Ben sevgilimin, arkadaşımın, ailemin senin dertlerinle uğraşmasından çok sıkıldım.'' dediğimde ağlar gibi bir ses duydum ama buna bile inanamadım. Böyle düşünüyor olmama karşın yüzüm buruştu. Sempati besliyorum dediğim kızdan bir hareketiyle nefret etmiş, iğrenmiştim. Belki pişman olacaktım söylediklerime, onu üzdüğüme ama böyle bir şeyden dolayı pişman olmak umurumda bile olmadı.
Bir insanın ağlamasına neden olduğum için, yaşadığı zor şeyleri yüzüne vurup onun muhtaçlığına laf ettiğim için fazlasıyla üzüldüm. Üzüldüm ama öfkem bu duygunun önüne geçti. Yaşadığı şeyi düşündüm. Başına gelenleri, baba dediği adamın kızına yaptıklarını... Böyle saçma bir durumla karşı karşıya kalan hemcinsime uzatılan yardım elini geri çekmeye çabalamak beni kötü biri yapar mıydı bilmiyordum, bilmek de istemiyordum çünkü korkuyordum. Başıma ne gelecek, ne zaman kime ne olacak korkusu beni bitiriyordu.
Hıçkırık sesi duyduğumda alayla ''Ağlama ya,'' dediğimde bile içim sızladı. O an hissiz biri olmayı diledim. İnsanların beni yakıp yıktığı gibi ben de böyle biri olmak için yalvardım. Kim bilir, belki bir gün sadece bir sözle ben de onlardan biri olurdum.
''Dinle beni, ağlama boşuna. Ağlasan da zırlasan da geçirmiyor hiçbir acıyı.''
Sıkışan kalbim bile durdurmadı şu saçma halimi. Öyle ani bir öfke yaşıyordum ki korkuyordum bu halimden. ''Ben çok ağladım oradan biliyorum. Hatırlamazsın belki...'' Kısa bir an nefes alamıyormuşum gibi hissetsem de çabuk toparlandım. ''Zihninde yer etmemiştir ama çok değil bir iki hafta önce bıçaklandım ya ben... Hani baban yapmıştı, hatırladın mı? Çok acıdı ama ağlayınca geçmedi oradan biliyorum,'' dediğimde sesim titremeye başlamıştı. Üzüntüden değil de hissettiğim sinirden ağlamaya başlayacakmışım gibi olduğumda sıktım dişlerimi. Yatak odasının kapısına gidip sertçe kapatırken Alpay Emir'in gelmemesine ihtiyacım vardı. Gelmesin, sesimi duymasın, beni sakinleştirmeye çabalamasın.
Neredeyse daha bir hafta önce hastaneden çıkmışken şimdi dimdik ayakta olmam mı boyamıştı herkesin gözünü? Defne hasta olmaz, Defne güçlüdür çabuk toparlanır, Defne pek yatıp kalmaz öyle çabuk iyileşir... İyileşmiş miydim şimdi ben?
Annen - baban, sevdiğin ya da yoldan geçen herhangi biri... Hiç fark etmez kim olduğu. İnsan; yarası olana değil yarasını iyi pazarlayabilene acıyor, böyle olunca da diğerinin acısını sırtlanıyor bu hayatta.
Canım yandı, iyiyim dedim. Çünkü kötüyüm, acıyor ya da korkuyorum desem nazımı çekmeyecek, ilgisini vermeyecek bir çevreye sahip olmak, üstelik kötüyüm dediğinde bununla yüzleşecek olmak bedenimde açılan yaranın verdiği acıdan daha ağırdı.
Soğukta kalırsın, üşütürsün. Niye soğukta kaldın, Defne? Elin kesilir, dikkat etsene Defne! Bedenin... Bir gece bedenin deşilir. Niye sevdiğinin önüne atladın, Defne? Sanki bunlardan herhangi birini bile isteye yapmışım gibi... Sanki dünden razıymışım gibi.
Bunların hepsi toplanır; bedenine, benliğine dert olur da seni yerle bir eder ama yine suçlu sen olursun. Birine anlatırsın, seni bu sefer de anlattığınla yaralar. Suçlu yine sen olursun. Anlatmazsın, içine atarsın birikir. Gün gelir omuzlarında koca yükle bir başına kalırsın da koca dünya karşına geçip biz ne güne duruyorduk demez. Sen de ağzını açıp tek kelime edemezsin. Hani neredeydiniz, diye sorsan hep verecekleri bir cevap olur.
''Çok ağır şeyler ima ediyorsun.''
Kesik kesik aldığı nefesiyle konuşmasına karşın kapandı gözlerim. Yutkundum, derin derin nefesler aldım. ''İnsan hisseder,'' Kısık sesli konuşmamı duydu mu bilmiyorum ama ben yine de devam ettim. ''Elif, insan hisseder ve ona göre hareket eder biliyor musun? Ben sana hissettiğim şeyleri söyleyeyim mi? Saf bir iğrenti hissediyorum sadece. Bunu hissetmeye başlamam da fazlasıyla ani oldu... Yapmaya çalıştığın şeye karşı öyle büyük bir iğrençlik duyuyorum ki sadece midemi bulanıyorsun.''
Bağırıp çağırmasını, bana sinirlenmesini bekliyordum ama yok. Asla yükseltmiyordu sesini. Bir kere bile laf etmedi dediklerime.
''Bana iğrenç diyorsun,'' dedi ağlarken. ''Asıl ben senin iğrenç imalarını duymak istemiyorum senin kıskançlıktan gözün dönmüş.'' diye devam etti hıçkırıklarını bastırmaya çabalayarak.
''Ne?''
Gözlerim açıldı ve duyduklarımla yeniden güldüm. İma mı? Bu işin iması mı kalmıştı ya?
Bıkkınlıkla verdim nefesimi. ''Bak, uzatmayacağım.'' Tek isteğim bir an önce aşağı inmekti. ''Böyle iğrenç bir şeye küçücük çocuğu alet etmen yetmiyormuş gibi bir de oranı buranı açıp kendince bir şeylere çabalıyorsu-'' Ağlaması hızlanırken kapı kapanma sesi geldi karşı taraftan. Belli ki başka odaya geçmişti. Niye kapatmıyordu telefonu? Hoşuna mı gidiyordu bu gerçekleri duymak? Öfkem sesime yansırken ruhum bedenime sığamıyormuş gibi kapana kısılmış hissediyordum. ''Çabalama, sen hiçbir şeye çabalama duydun mu beni?'' diye devam ettim titreyen sesimle. ''Ne karşındaki adam senin açtığın bir yerlerine gözü kayacak biri ne de ben senin niyetini anlamayacak kadar saf biriyim tamam mı?''
''Pişman olacağın şeyler söylüyorsun,'' dedi hâlâ ağlarken. ''Ben öyle biri değilim. Nasıl böyle düşünüyorsun...'' Delirecektim. Bağırıp çağırmıyordu. Sadece uysalca ağlayıp küskünce konuşuyordu. Resmen sinirlerimi bozmak için sakince tepki veriyordu ve o böyle yaptıkça ben daha çok asabileşiyordum. Sanki boşa konuşmuşum gibi ılıman bir sesle ''Ben yine de sana hiçbir şey söylemeyeceğim ama merak etme en yakın zamanda gideceğim buradan.'' dedi. Daha ne kadar yakın zaman mesela? İçli içli ağlaması da acaba yalan mı diye düşünmekten aklım çıkıyordu. Resmen öyle bir ses tonu kullanıyordu ki beni kendimle, az önce görüp duyduklarımla şüpheye düşürüyordu. Sanki ben bunları yapmışım da o bana kırılmış gibi hissettiriyordu.
Hiçbir şey demedim. Sesi bile midemi bulandırırken sadece kapadım telefonu. Kapadım ve yatağın üzerine attım sinirle. Benim muhatabım o değildi ki. Aptaldım da burada bu kıza laf anlatmaya çabalıyordum. Lütfedermiş gibi beni burada bırakıp aşağı inen adamdaydı suç. Bir de konuş, sakinleş, konuşacağız diyordu. Delirecektim ya delirecektim.
Titreyen ellerimi hissettiğim sinirden dolan gözlerime bastırdım. Bir gün ya... Bir gün bile olmadı o kızdan şüphelendiğimi ona söyleyeli. Bu kadar mı önem veriyordu düşüncelerime? Neydi şimdi bu telefonda konuşma meselesi. Ya onu geçtim Ezgi'yi bahane ederek görüntülü konuşmak neyin nesiydi? Ben bile her defasında ne olursa olsun onu öyle aramaya çekinirken nereden geliyordu bu rahatlık?
Bir bir dökülmeye başladı gözyaşlarım. Sinirden akmaya başlayan yaşlarım kalbimin acımasına ek büyük bir üzüntüyle devam etti. Bağırmak istiyordum ama bunu yapmaktan da korkuyordum. Haram mıydı bana mutlu olmak? Daha dün dünyanın en mutlu insanıyken bugün bu denli büyük bir hayal kırıklığı hissetmem neyin günahıydı?
Az önce büyük bir sinirle aşağı ineceğim, hesap soracağım diye düşünürken hissettiğim acıyla canım yandı. Canım yanınca da ağlamam hızlandı. Önüme düşen yüzümü kapatan ellerimi zar zor çektim yüzümden. Olduğum yere çöküp sırtımı arkamdaki yatağa yaslarken dizlerim kendiliğinden karnıma doğru çekilmiş yüzüm de bacaklarıma kapanmıştı. Küçülen bedenim dünyada yok olma isteğimi artırırken karnımın katlanmasıyla yanan kesik boğazımda bir yumru oluşturmuştu da doğru düzgün yutkunmama bile izin vermemişti.
Sesimi çıkarmamaya özen göstermemden ötürü ağlamam daha da can yakarken odanın kapısının hızla açıldığını duydum, yüzümü kaldırıp bakmadım ona. Görmek, sesini duymak istemiyordum.
Ne derse desin beni yatıştıracak tek bir kelimesi bile yoktu onun. Ben yardım etmesine, derdine çare bulmasına bir şey demiyordum ki. Kötü biri miydim ben? Sadece bir an önce bitsin istiyordum bu şey. Hem anlamıyor muydu o da benim anladığımı? Farkında değil miydi o kızın yaptığı şeyin? Başka neleri bahane etmişti mesela, uzun uzun konuşuyorlar mıydı sürekli? Hastaneden çıktığım günden beri zaten şüpheleniyordum o kızdan ama konduramıyordum işte. Şimdi bu arama, konuşma muhabbeti iyice her şeyin yerli yerine oturmasını sağlıyordu.
Bana tanımadığım etmediğim numaradan gelen merhaba, mesajıyla dünyaları yakıp yıkacak raddeye gelen adam niye bu durumu yadırgamıyordu? Ben de mi tepkimi göstermek için bir şeyleri kırmalı birilerini dövmeliydim?
Odaya girdiği an kısık sesle bir küfür savurduğunu duydum. Büyük adımlarıyla olduğum yere gelip yanıma çökerken elleri belimi bulmuş ''Defne,'' demişti acı dolu sesiyle. ''Güzelim bir dinle, yapma böyle.'' Bacaklarıma sardığım kollarımı açıp onu kendimden uzaklaştırmaya çalışırken ''Bırak,'' demiştim titreyen sesimle. ''Bırak beni, dokunma. İstemiyorum.'' Sözlerime karşılık tutuşunu bırakmayıp bedenimi kaldırmaya çabalarken sesimin yükselmesini bile umursamadım. ''Bırak dedim, bırak. Dokunma.''
Sıkıntılı bir nefes verdi. ''Güzelim, niye yapıyorsun bunu kendine? Bir şey olduğu yok, konuşalım.'' Sesi gür ve toktu. Sanki boşu boşuna böyle yapıyormuşum gibi hissettirmişti. O böyle yaptıkça yaşlarım da gittikçe hızlanıyordu. Yüzüme yapışan saçlarımdan rahatsızlık duyarken kaldırdım başımı. Bedenimi sarmaladığı kollarıyla kaldırıp yatağa oturmama yardımcı olurken ağzının içinden bir şeyler diyordu ama anlayamıyordum. Elleri yüzüme ulaştığında fevrilikle ittirmiştim kollarını. ''Dokunma diyorum sana niye anlamıyorsun?''
Onu daha sert kendimden iterken tutuşunu canımı acıtacak derecede sıklaştırdı ''Kes şunu,'' diye yükseltti sesini. ''Susayım susayım diyorum ama şu haline bak.'' Sırf şu haldeyim diye azarlıyordu beni. Bundan öyle büyük bir rahatsızlık duydum ki gözümde yaş dudaklarımda büyük bir gülümsemeyle bakmıştım ona. ''Sen, bana söyleyebilecek bir şeyin yok diye susuyorsun.'' Tek nefeste kurduğum cümle nefesimi keserken derince nefes almıştım. ''Sana bakılırsa benim o kızı öldürmem gerekiyordu. Hatırlıyor musun Kadir bana mesaj-''
Söyleyeceğim şeyi anladığı sırada elini üzerimden çekip ayaklandı ve öyle yüksek sesle bağırdı ki korkuyla geriye gitmiştim oturduğum yerde. ''Defne!'' Ondan korktuğumu fark ettiği an bir eli yumruk olurken diğer eli sertçe saçlarının arasına geçmişti. ''Ulan,'' deyip kapadı yüzünü birkaç saniye duraksadı. Durulmaya başlayan yaşlarımı yavaşça silip ayaklandım. ''Bu işte,'' demiştim karşısına geçip kesik kesik aldığım nefeslerimle. Elini yüzünden çekip de bakmadı bile yüzüme. Öylece durup sakinleşmeye çalıştı. ''Bak düşüncesi bile çıldırtıyor seni gördün mü? Ama o kız Ezgi'yi bahane edip seni arıyor,'' dediğim sırada çekti elini, kararmış gözleriyle baktı yüzüme. Öyle dik bakıyordu ki çekmek istedim gözlerimi.
Ama bunu umursamamıştım bile. Delirmiş gibiydim. Güldüm ve devam ettim. Sanki bağırmam beni daha iyi ifade edecekmiş gibi hissettiriyordu. ''Hem bir kere de değil anladığım kadarıyla,'' deyip başımı olumsuzca sallamıştım. Bu tamamen duyduğum hayal kırıklığından ötürüydü. ''Doğru ama... Ezgi her istediğinde o arıyorsa artık seni... E Ezgi de sürekli konuşmak görüşmek istiyor, haklı tabi.''
Aynı şeyi ona karşı ben yapmış olsaydım onun yapacaklarını ona hatırlatmalı mıydım?
Konuşmamı bitirmeme izin vermeden yüzünü buruşturmuş sanki önemsiz bir şeymiş gibi ''Öyle bir konuşuyorsun ki sanki günümü gün etmeye açıyorum o telefonu anasını satayım,'' demişti sesindeki iğrenme tınısıyla. Bana mıydı yoksa konuştuğumuz konuya mıydı bu tavrı? Kasılan çenem, dişlerimin birbirine baskı yapmasından ötürü acırken imayla ''Bilemeyeceğim artık,'' demiştim hissettiklerime zıt kaşlarımı kaldırıp. ''Gördüğüm kadarıyla üzerinde atlet vardı, bundan öncekilerde artık ne vardı bilemiyor-'' dediğim sırada çatılan kaşlarıyla, kararan yüzüyle öyle bir baktı ki yemin ederim dediğim şeyi geri almak istedim. Korkuyla yutkunup bir adım geri giderken üzerime gelip kolumu tutmasıyla titremişti bedenim. Bana elini kaldıracak, ettiğim iki lafa zarar verecek bir adam değildi. Biliyordum ama insan korkuyordu. Ne yazık ki insan sevdiğinden bile korkuyordu.
Kolumu sıkı sıkı tutmuşken dişlerinin arasından ''Beni delirtme,'' demişti. İnat etmiş gibi gözlerimi dikmiştim gözlerine. Madem sözlerimi dinlemiyordu, gözlerimden okusaydı zihnimden geçenleri. Benden farkı olmayan haliyle sıktığı çenesini kıpırdattı. ''Defne beni delirtme! Ettiğin sözü tart da konuş!'' Sonlara doğru sesi yükselirken kolumu çekiştirmiştim. İlkte izin vermese de acıttığını düşünmüş olmalı ki anında çözdü elini. Parmaklarını açıp kolumu bırakırken ''Ben aradım,'' dedi diklenir gibi. ''Bugün markete gittiğimde ben aradım.''
Ben, o aramıştır da Alpay konuşmak zorunda falan kalmıştır diye düşünürken böyle söylemesi... Hani derler ya kalbin de dilin de kemiği yoktur ama kırılınca en çok o ikisi acı verir diye. Harbiden ikisi de acı veriyormuş kırılınca. Biri kırılana biri de kırdığına yaşatıyormuş o acıyı. Kalbim öyle çok acıdı ki dilimle, ağzımdan çıkanlarla bir bir acıtmak istedim onu. Aynı zamanda da bedenimi ele geçiren kırgınlığı saklamak durumunda kalmıştım.
''Hadi ya,'' demiştim büyük bir şaşkınlıkla. ''E ben boşuna kıza onca laf ettim o zaman. Meğer aldığı yüz varmış ki cesaret edebiliyo-''
''Kes o sesini!''
Üzerime gelip bir de sanki bir şey yapacakmış gibi parmağını kaldırıp sallaması delirtmişte iyice beni. ''Benim asabımı bozma, lafını bil.'' Bu sefer geri kaçmak şöyle dursun diklenip ben yürümüştüm üzerine. ''Neyi kesecekmişim ya ben! Yalan mı? Söylesene kaç defa daha bir şeyleri bahane ederek konuştunuz? Ezgi iki üç kelime edip çekiliyor muydu aranızdan!?''
Kendini öyle bir sıkıyordu ki üzerindeki kazaktan bile anlaşılabiliyordu bedeninin gerildiği, gerildiği gibi de kasıldığı. ''Kalbini kıracağım,'' dedi baskın bir tonla. ''Kalbini kıracağım, sakinleş öyle konuşalım. Yoksa-''
Sanki kalbimi kırmamış gibi bir de beni mi düşünüyordu? Ne tarafa gülüp el sallasaydım acaba?
Ona bir adım daha atıp aramızdaki mesafeyi kapatırken sesim de iyice yükseliyordu gitgide. ''Yoksa ne?'' demiştim hissettiğim saf öfkeyle. ''Yoksa ne Alpay? Sakinleşince ne olacak?'' Başım sağa sola sallanırken saçlarım da yüzüme dökülüyordu. ''Ben o kızın seninle gönül eğlendirmeye çalışma çabasını yok sayacağım, sonra da hiçbir şey olmamış gibi kollarına mı atlayacağım?''
Benim imkânsızlığını belli etmek ister gibi söylediklerime ek karşımda dimdik durup üstten üstten bakmasıyla geriyordu beni. ''Öyle yapacaksın,'' dedi dik bir sesle. Bunu beklemediğim için şaştım kaldım. Başını aheste aheste sallayıp sözlerini zihnimde yer ettirmek ister gibi ''Aynen öyle yapacaksın!'' diye diretti. ''Yanımda, yatağımda kadın görsen bu adam bu kadına bakmaz diyeceksin!'' diye yükseltti sesini.
Duyduklarım, kanıma karışan zehrin panzehri bile etki etmeyecek derecede tehlikeli bir öfkeye sebebiyet vermişti. Sesini, kulaklarımı zorlayacak derecede yükseltti başka bir şey yapmak istemezmiş gibi. ''Bu adam benden başkasına bakmaz deyip bu işte bir iş var diyeceksin!''
Dün kahkahalarımızla dolan oda bugün bağrış çağrışımsıza tanıklık ediyordu. Çok değil, saatler önce kolları arasında kendimden geçtiğim odada bu defa o bir başkası yüzünden hissettiği sinirle kendinden geçmiş, kalbimin paramparça olmasına neden oluyordu.
Dudaklarım aralanmış, gözlerim yeniden yaşlarla dolmuştu. Kendine gelince böyleydi de bana gelince niye güveni, güvencesi yoktu?
Titreyen sesimle ''Sen...'' diye başlamıştım cümleye ama ne diyecektim ki dediklerinden sonra. Duyduklarımla bir adım geri gitmiş ondan uzaklaşmak istemiştim. Kararan gözleri, dolan gözlerimi fark etmiş gibi anlık da olsa yumuşadı. Dudaklarımın titremesiyle onun gözlerinin de oraya kayması aynı anda oldu. Gözleri yenilmişlikle kapanırken yutkundu, soluğunu bıraktı seslice. O nefesini bırakırken ben zar zor içime çekmiştim o nefesi.
Niye bu haldeydik ki biz? Niye her defasında aramıza bir şeyler girip bu hale geliyorduk?
Dizlerimin üzerine düştüğümde beni içine çeken o boğucu halden güç bela kalkıp ayaklanırken kendimi hiç olmadığım kadar umursamaz hissettim ilk defa. Bu sefer daha tok bir şekilde ''Sen?'' diye sormuştum kendimden beklenmedik bir sakinlikle. ''Peki sen yapabilecek misin?'' İlkte anlamadı söylediklerimi. Zaten çatılmış olan kaşlarını iyice çattı, alnında derin bir çukur oluşmasını sağladı. Yüzü korkunç gözüküyordu.
Başını hafifçe hareket ettirip tehlikeli bir tonla ''Anlamadım?'' dedi. Güldüm. Sadece güldüm. Anlamıştı. Hem de öyle bir anlamıştı ki... Yanlış anladığını düşünmek istediğinden bir umut soruyordu bu soruyu.
Az önce ağlayan, deliren ben değilmişim gibi vahametli bir gülüş sunmuştum ona. ''Anlatayım,'' dedim başımla onaylayarak. Yüzüme gelen saçları kulağımın arkasına sıkıştırmış umursamıyormuş gibi odanın içinde gezdirmiştim bakışlarımı. O ise bir an bile ayırmadı bakışlarını üzerimden.
''Diyorum ki... Benden istediğin, pardon emreder gibi yapmamı zorunlu gördüğün şeyi... Sen de yapabilecek misin? Yanımda, yatağımda-''
Öfkesi burnunda ''Siktirtme şimdi bana yanını da yatağını da'' diye öyle bir kükredi ki susmak zorunda kaldım. Attığı büyük adımlarla üzerime yürüyüp beni duvarla arasına hapsetmesi hızlı hızlı soluklanmama neden oldu. Bana, yanımda biri varsa soracaksın, inanmayacaksın diyen adam aynı şeyi ben istediğimde çıldırıyordu.
Bir eli belimi tutup sertçe sıkarken diğer eli arkamdaki duvardaydı. ''Böyle bir şeye götü yiyen kalkışsın,'' dedi mümkün olmadığını belli etmek ister gibi. Sesinin yüksekliği başımı ağrıtıyordu. ''Bak o zaman ne oluyor.'' Şu tavrından öyle hoşlanmıyordum ki bir an önce kurtulmak istiyordum. İnsan sevdiğinden, sevdiğinin tepkilerinden korkar mıydı?
İki yandan duvara tutunmaya çalışan ellerim göğsünü bulmuş güçsüzce ittirmişti bedenini ama milim oynamadı yerinden. Mecalsiz çıkan sesimle onu ''Çekil,'' diye uyardım ama dinlemedi. Sadece inip kalkan göğsünün hareketiyle hareketlendi ellerim. ''Çekil önümden,'' Asabi sesime karşılık inat eder gibi daha da kapattı mesafeyi. Yanağı yanağımı buldu, kulağıma doğru konuştu. ''Olmayacak,'' dedi bastıra bastıra. ''Olmayacak, duydun mu beni!?'' Elimi kolumu bağlar gibi kenara sıkıştırması sadistçe hoşuna gitmiş gibiydi. ''Hele bir olsun...'' Bedenini bedenime bastırdığı sırada ellerim ikimizin arasında kalmıştı ve her ittirmeye çabaladığımda daha da engel oluyordu buna. ''İzin vermem.'' Kendini kanıtlamaya çabalar gibiydi sesi. ''İş oraya gelene kadar buna kim cesaret ederse keserim soluğunu, anladın mı beni?'' Delirmiş gibiydi.
Üstelik an itibariyle kazandığı sakinlik tedirgin ediyordu beni. ''Gözümü bile kırpmam, Defne!'' Kısık sesiyle beraber sıcak nefesi de boynuma doğru gelirken aldığım nefes yeni yeni ciğerlerime giriyor gibiydi. Sakinleşmek istemedim. Sözlerine karşılık söylediği şeylerin tutarsızlığını unutup beni etkilemesini istemediğim için de onu üzerimden geri püskürtecek bir şeyler aradım. Bu konu burada kapanmamıştı. Bu konu daha açılmadan burada kapanamazdı.
Sakalları yanağımı huylandırırken aklıma gelen görüntülerle beraber kapandı gözlerim. Ne demekti ya yanımda birini görürsen bir iş vardır, araştırıp soruşturacaksın, demek. Kolay mıydı bu kadar? Bana gelince o raddeye gelene kadar kim cesaret eder, kendine gelince inanacak güveneceksin...
Ellerim göğsünden omuzlarına çıktığında ona yenildiğimi sanmış gibi aramızda mesafe bırakmadan bastırdı kendini. Yanağıma yaslı olan başı yavaşça hareketlendi, dudakları önce çene kemiğimi sonra ise boynumu buldu yavaşça.
İki defa kısacık bastırmıştı dudaklarını tenime ama ben kızgın bir demiri etime bastırmışlar da damgalamışlar gibi büyük bir acı hissetmiştim.
Hızlıca inip kalkan göğüslerimiz birbirimizin kokusundan rahatlamamızın göstergesi gibi daha sakin hareketlenirken diğer eli boynumu buldu. Eli boynuma sarılırken tutuşu ne nefesimi kesecek sertlikte ne de yokmuş gibi hissedebileceğim bir hafiflikteydi. Başparmağı açıkta kalan yeri okşadı. Az önce dudaklarını bastırdığı yeri belli etmek ister gibi yavaşça ovdu orayı.
Gözlerim kapalıyken başım, arkamdaki duvarla onun omzuna yaslanmak arasında büyük bir savaş veriyordu. Kendimi duvara yasladım ama gözlerimi açmadım. Zihnim karmakarışıktı. Her şeyi unutmak yok saymak istiyordum ama olmuyordu.
Alpay, elini boynumdan çekmiş, tekrar duvara koyup beni kafeslemişken ''Ben aradım,'' dedi kısık bir sesle. Duyduklarımla çenem seğirdi ve o bunu fark ettiği an dudaklarını daha derin bir baskıyla boynuma bastırdı. Yüzünü oradan çıkarmadığı için sesi boğuk çıkarken az önce birbirimize giren biz değilmişiz gibi davranıyordu. ''Ben aradım, şu askerdeki sevgilisini sordum.'' diye açıkladı kendini. Dedikleri bir kulağımdan girip bir kulağımdan çıkıyordu. Ne dese inanmayacakmışım gibi hissediyordum kendimi. Şu an ona duyduğum nefret öyle büyüktü ki ne dese haksızdı benim nezdimde. Ama dokunuşları... Dokunuşları arasında rahatlamaya ihtiyacım varmış gibi hissediyordum.
Belimdeki eli çekildi. Üzerimdeki eşofmanın altından girip tenimle temas etti. İri eli belimi kavrarken avucunun sıcaklığı yaktı bedenimi.
''Çağatay'ı aradım önce,'' dediği sırada onun, bedenime dokunup burnunu boynumda gezdirmesine ek o kadar tepkisizdim ki sanırım bundan hoşlanmadı. Elini çekti tenimden, kalçamdan tutup kucağına aldı. Bacaklarımı beline sarıp kendimi güvenceye aldım. Kollarım omuzlarındaydı ama hissetmiyor bile olabilirdi. Tutuşum o kadar güçsüzdü. ''Akşam yemekte konuşmayı beklemedim,'' Akşam bir de yemek işi vardı değil mi?
Güya yeni yıla beraber girecek, önümüzdeki güzel günleri kutlayacaktık. Biz, daha bugünümüzü doğru düzgün yaşayamıyorken geleceğin kutlamasını hangi hakla yapacaksak...
Sadece dokunuşlarına odaklandım. Sadece kendi isteklerime ve biraz rahatlama çabalayıp durdum. O ise eli kalçamı okşarken anlatmaya devam etti. ''Aradım, sordum. Babası da o adam da içeride,'' Sırtımı duvardan ayırdı, yatağa doğru ilerledi. ''Kimseye bir şey yapamayacakları kesin.'' Yanağımı öpüp geri çekti başını. ''Sen bir an önce siktirip gitmesini istedin diye sonra da onu aradım,'' dedi ona inanmamı istermiş gibi. Ona inanmadığımı bilir gibi sürekli tekrar ediyordu. ''Sen istedin Defne. Ben de halletmeye çalışıyorum.'' Onun kısık ama baskın sesi kulaklarımda yankılanırken sırtım yumuşak yatakla buluştu. Kendini geri çekmedi. Ben de kapalı gözlerimi açmadım. ''Bak bana,'' diye fısıldadığını duydum yine de açmadım gözlerimi. Israr etmedi. Diğer yanağımı öptü. ''Sevgilisi şu an askerde falan değilmiş,'' dediğinde hiç şaşırmadım. ''Sikeceğim o Melih pezevengini,'' diye çıkıştı birden sesinin seviyesine zıt bir şekilde hırlar gibi. ''Başımıza bela ettiği yetmiyormuş gibi bir de yalanlarıyla uğraşıyoruz kadının.''
Diyeceğim, demek istediğim her şeyi sona sakladım. Tıpkı onun da bazı şeyleri anlatmak için şu hale gelmemizi beklediği gibi.
Yüzüme öpücükler kondururken kasıklarını hissetmemi sağladı kendini bastırarak. ''Yine de görüşeceğim adamla.'' Derince bir nefes almış omuzlarındaki ellerimi sıkılaştırmıştım sadece. ''Doğru, askerdeymiş ama teskeresini alalı olmuş birkaç hafta. Kız da korkusundan söylememiş adama olanları. Adam da buna sırt çevirmiş o sırada.''
Bunları bugün aradığında mı konuşmuşlardı? Bir de iki dost gibi sohbet mi ediyorlardı? Sakinleşmek yerine daha çok sinirle doldum.
Öfke öyle kuvvetli bir duyguydu ki uçsuz bucaksız biriktikten sonra ufacık bir sızıntıdan taştığında nelere sebep olabileceğini düşündükçe korktum bu düşüncelerden.
Kendini geri çekti. Üzerimdekini çıkarmak için uçlarından tutup çekiştirdi yukarı doğru. Ne o izin istiyordu izin vermeyeceğimi bilir gibi ne de ben tepki veriyordum. Kollarımı kaldırıp ona yardımcı olduğumda çok ama çok kısa bir an açmıştım gözlerimi. Gözleri dağılmış saçlarımdayken anında fark etti, yüzüme baktı. Ne o gülümsedi ne de ben. İkimizin de yüzünde nefret dolu bir bakış varken bakışlarına zıt yumuşakça bastırdı dudaklarını dudaklarıma. Karşılık vermediğimi fark ettiği an öpüşü hoyratlaşırken eli eşofmanımın içine girmiş kalçamı avucuna almıştı.
Şaşkındım, kendimi öyle bir sıkıyordum ki dokunuşlarına hiçbir tepki vermiyordum bu sayede. Kendimden beklemediğim şeylerdi bunlar. Bu dokunuşlarına karşılık çoktan kendimi salmış onun kapanına girmiş olmam gerekirken onun benim tuzağıma girmesini beklermişim gibi sakindim.
Dudaklarımı talan etmesine rağmen cansız durup karşılık vermememe sinirlenirken kalçamı sıkıp bırakmıştı. Alnını alnıma yasladı. ''Gitmeden halledeceğim.'' dedi ona inanmamı ister gibi. ''Ben gitmeden o da çıkmış olacak hayatımızdan.'' Elleri belimi bulmuş çıplak tenime elinin sıcaklığını sunmuştu. Bir şey demememe karşılık ''Tamam, hatamın farkındaydım...'' dedi. Onun kısık sesini duymamla başımı yana çevirip kısa bir an gülmüştüm sadece. Azıcık geri çekildi ben böyle bir karşılık verince. ''Ezgi istiyor sandım, o arattığından demedim bir şey. Zaten bu üç ya da dört...'' Alt dudağıma bastırdığım dişlerim yaktı canımı. Yüzüm yana çevrili olduğundan alnını yanağıma yaslamış boynumu öpmüştü. ''Hiçbirinde görmedi gözüm onu, amacı ne bilmiyorum ama ilgisine karşılık verdiysem namerdim.''
Cidden sorunun onun o kadının ilgisine karşılık verip vermemesi miydi? Ben Alpay Emir'e kendimden çok güvenirken böyle bir şey düşünmem zaten mümkün değildi. Anlamıyor muydu yaptığı şeyin saçmalığını? O bakmıyordu ama karşısındaki bundan yüz buluyordu. Bunun niye farkında değildi?
Üstelik... Üstelik madem ilgisinin farkındaydı niyeydi bu olanlar?
İçime çektiğim ıstıraplı soluk benden çok onun canını yaktı. Başımı olumsuzca sallayıp fısıltı halinde ''Hiçbir şey demeyeceğim.'' demiş ardından da üzerimden kalkması için güçsüzce itmiştim. Bu ilgisiz ve umursamaz tavrımın onu daha çok yaraladığını gördüm gözlerine bakınca. ''Sana hiçbir şey demeyeceğim.'' Üzerimden ittiğimde kımıldamadı. Onun bedenine karşı koyup kendimden her uzaklaştırmaya çabaladığımda bu ona acı veriyordu ve ben bunu bile bile onun canını acıtmak istiyordum. Kısa bir süre derince nefes alıp verdiği sırada öne eğdiği başını kaldırıp yüzüme baktı, onu itmelerime karşılık olarak inatla bedenini bacaklarımın arasına yerleştirdi.
''Yavrum, yapma böyle.'' dedi sanki keyfimden ona tepki gösteriyormuşum gibi. Hiçbir şey demeyeceğim diyen de bendim şu an sesini yavaştan yükselten de. ''Bunu fark ettin!'' dediğim sırada sesim titremişti ne yazık ki. Bu sefer tüm gücümle ittirmelerime karşılı bedenini bir miktar geri çekti. Geri çekilişi etkilendiğinden değil ağırına gittiğindendi.
''Fark ettin! Ama hiçbir şey yapmadın. Bu yetmez mi? Bu, sana karşı hissizleşmeme yetmez mi Alpay Emir?'' Kalkmak için hareketlendiğimde kendini geri çekti. Alnında beliren damar gittikçe sinirlendiğini belli ederken beni kırmamak için kendini tutmaya çabaladığını görebiliyor ama bunu bu saatten sonra görmek istemiyordum. ''Sen ne dersen de... Sana o kadar güvenmiyorum ki şu an!'' dediğim an yüzündeki şaşkınlığı gizleyemedi. Ona güvenmediğimi söylemem onu yıktı. Bakışlarının sarsıldığını hissettim. Oysa sinirden kasılan yüzü hiçbir şeyi anlamama fırsat vermezken gözleri bir ayna gibi parlak bir cam kadar saydamdı. ''İlk fark ettiğin an bakacaktın çaresine.'' diye ona bakmadan konuşmam onu çıldırtıyordu. ''Şu an bana ne dersen de öyle umurumda değil ki...'' Dün konuştuklarımızı hatırladım. Ellerim göğsünü buldu. Omuzlarım yenilmişlikle düşerken güç kalmayan ellerim onu sürekli itiyordu. ''Ya ben dün sana söylediğimde... Bir de beni aptal yerine koyup niye bir şey mi oldu diyorsun! Söylesene şimdi benden nasıl bir tepki almayı bekliyorsun?'' Az önce bağrış çağrış konuşmam onu da asabileştirirken şimdi tamamen kırgınlıkla konuşmam onu mahvediyordu. Bunu bu kadar açık görebiliyor olmam garip hissettiriyordu ve ilk defa bu durumdan üzülmüyordum.
Yataktan indiğimde bileğimden tuttu. ''Halledeceğim diyorum,'' dedi baskın bir sesle. ''Söz veriyorum en kısa sürede bitecek bu iş. Yapma artık bize bunu.''
Boştaki elimi arkama uzatıp yatağın üzerindeki üstümü aldım. Histerik bir gülümsemeyle ''Ona bir şüphem yok,'' deyip tutuşundan kurtulurken ayaklandım. Elim kolum asla yerinde durmuyor sağa sola hareket ediyordu sanki bir işe yarayacakmış gibi. ''Sende çare çok ne de olsa...''
Huzursuzluğuyla yatakta otururken ona döndüm. Gülümsedim ama ilk defa gülümsemelerimin hoşuna gitmediğini düşündüm. ''Yazık bak...'' demiştim büyük bir üzüntüyle. ''Özür dilerim, korumaya çalıştığın kıza bağırdım çağırdım ama üzüldüm şimdi. Madem sevgilisi de yokmuş... E ayrılmışlar da sen açarsın ona mahallede bir ev.'' Başımı hayal kırıklığıyla sallayıp ona arkamı döndüğümde kalktı oturduğu yerden. Sabrı buraya kadardı işte. Arkamdan gelip aynı zamanda da koca evde sesinin yankılanmasına neden oluyordu. ''Defne delirtme beni! Susayım, konuş sakinleş istiyorum ama-''
Arkamdan bağırıp karşıma geçmesiyle tutamamıştım kendimi. Kollarımı tutup ona bakmamı sağladığında kendimi geriye çekmeye çabalamıştım. Dokunmasın istiyordum. Dokunduğunda bedenimde duyumsadığım hiçbir his şu anki kadar nefret dolu değildi. ''Delir ya!'' diye bağırmama karşılık sözü yarıda kesildi. ''Allah aşkına delir, ne olacak! Yalan mı söylüyorum?'' Sanki ona vurmam bir işe yarayacakmış gibi kollarımı tuttuğu sırada göğsüne rastgele vuruyor beni bırakması için çabalıyordum. Azıcık sakinleştim sanırken meğer daha da fenalaşmışım. ''İyilik meleğisin ya sen! Açarsın ona da bir ev yalan mı? Kendi düzenini kuracak, bizden çıkacak ama şuna bakın ki benim parmağıma yüzüğünü taktığım adam başka bir kadına sığınak oluyor!'' Gözlerim yeniden dolarken ondan kurtardığım ellerim saçlarımın arasında kaybolmuştu. ''Bu sefer de herkes hangimizi alacağını düşünür... Yalan mı söylüyorum ya yalan mı? Gerçekler bunlar! Bak zaten herkesin gözü Serap teyzede... Seni es geçti mahalleli benimlesin diye, Melih'e mi alacak kızı diye bekliyorlar. Beklemesinler madem, malum sen ilgileneceksen-'' Bağırmaktan boğazım sızlarken bitsin istiyordum bu tartışma. Ne olur bitsin. Sabah kahkahalarla güldüğüm günün devamı böyle olmasın...
Kendimi öyle kaptırmıştım ki onun yüksek sesiyle bile söylediklerini duyamıyor, duyumsayamıyordum. Bahsettiğim şeylerin olabilirliğini düşündükçe çıldırıyordum. O hasta yatağında yatıp milletin geçmiş olsun sözlerini dinlediğim sırada duyduğum imalar ağır gelirken bunlar daha da ağır geliyordu. Niye anlamıyordu beni? ''Birinin parmağına yüzük takıyor diğerine ev açıyor!'' Kollarımdan tutmaya çabaladığı anda göğsüne vurmaya başlamıştım yeniden. Olmuyordu. Bir türlü hissettiğim siniri üzerimden atamıyordum. Bir de kendine hâkim olmaya çabalıyordu ya iyice deliriyordum. ''Akşamları yanına uğrar, bir ihtiyacı var mı diye sorar öyle girersin artık evine.'' Yanaklarım ıslanmaya başlamışken canımı acıtmamak adına tutuşları gevşekken daha ani hareket etmiş beni kolları arasına alıp sıkı sıkı sarılmıştı. Nefes alamıyormuşum gibi hissettim kendimi. ''Kesin işten geç çıkmaya da başlarsın yakında sen!'' deyip ondan uzaklaşmaya çabaladım. Kulaklarım tıkanmış, sadece kendi sözlerime açılmıştı.
Onun sarılmasıyla gerçekten dokunuşundan rahatsız olduğumu hissettim ve bu daha çok ağlamamı sağladı. Ağlamamı duyduğu gibi geri çekilirken karşımda böyle sabır dilenir gibi durması beni delirtiyordu. ''Dur! Durul artık!'' Gözlerimden yaşlar hızlıca inmeye başlamış, nefesim de daraldıkça daralmıştı. ''Ne dediğini bilmiyorsun, sabrımı sınama benim!'' diye yükseltti sesini. Kendimi geri çektiğim sırada sinirle saçlarına daldırmıştı ellerini. ''Bak aklım çıkıyor istemeden bir şey yapacağım diye, sus. Sus, sonra konuşalım.''
Sonra falan konuşmayacaktık.
''Sence benim bu halim senin şimdi ya da sonra bu işi halledecek olmana mı?''
Ellerim titrerken fevrilikle silmiştim yüzümü. O benim hislerimi anlamamak için kendini harap ederken ben de en başından beri dilime takılan o sözleri söylemiş belki de ilk defa onu bu denli yaralamıştım.
''Hani az önce dedin ya, yanımda kadın görsen bu işte bir iş var deyip yoluna bakacaksın, ben senden başkasını görmem diye.'' Onu ilk defa bu kadar kendine hâkim olmaya çabalarken gördüm. Ve ilk defa sabrı taşsın istedim. ''Sen bakma Alpay! Sen benim yanımda birini görürsen bu işte bir iş var diye sakın düşünme, yoluna bakma. Çünkü eğer ben biriyle o raddeye gelmişsem...'' dediğimde gözlerinde öyle bir bakış oluştu ki susmam için yeterliydi ama yapmadım. ''Bunun sebebi benimdir duydun mu? Ben istemişimdir! Oyunmuş, işmiş... Hikâye bunlar. Bir insan yanında da oluyorsa, yatağına da giriyorsa kimse kimseye bunda bir iş var demez. Kimse buna müsaade etmeden bunu yaşamaz!''
Ben, bu sözlerime karşılık sağa sola saldır, bağırıp çağırır diye düşünmüştüm. Ben onun duruşuna şaşırdım o benim sözlerime. Gerilen yüzüyle, yumruk olmuş elleriyle sadece baktı. Uzun uzun baktı, nefes alamıyormuş gibi kazağının boğazını çekiştirdi sonra açtığı bir eliyle. Ağlamaktan acıyan gözlerimle ona bakıyor olmam bile yumuşatmadı bakışlarını. Aksine sözlerime ceza kesmek ister gibi bakışlarıyla yaktı tenimi.
Şu an için sensizlik mi yoksa şu yaşanan sessizlik mi daha ağır deseler, seninle olmamayı bile yeğlerdim Alpay Emir.
Hiçbir şey demedi. Attığımda yatağın köşesinde duran telefonunu alıp çıktı odadan.
Peki ben ne istiyordum? Kalıp benimle kavga etmesini mi gitmesini mi?
Gözyaşlarım şiddetlenirken elimdekini üzerime geçirdim rastgele. O sırada dış kapının sesi yankılandı koca evde. Gözlerim kapanırken ne hissedeceğimi ne yapacağımı bilemiyordum. Bu bilinmezlik bitiriyordu insanı. Daha iki gün önce bana dünyanın en güzel duygularını aynı anda yaşatan adamla bugün bunları yaşatan kişinin aynı olması yakıyordu canımı. Bir başkası için bu halde olmamız doğru muydu?
Evimiz deyip elimden tutarak bomboş da olsa her bir odasını özenle gezdiren adam, bugün o kapılardan birini çekip çıkmıştı bu evden. Ayaklarımda mecal kalmamışken titreyen dizlerimle zar zor girdim banyoya. Açtığım, avuçlarıma doldurduğum suyu yüzüme taşımak bile zor gelmişti.
Aynada gördüğüm parmağımdaki yüzük yerli yerindeydi ama o yoktu işte.
Derince soluklanıp kendime gelmek istedim. Başım ağrıyor, karmaşık duyguların etkisiyle midem bulanıyorken burada bile bulunmamak, odama kapanıp yatağımın altında saatlerce uzanmak istedim sadece. Ne düşüncelerle geldiğim yer neler yaşayıp nelerle uğraşmama sebep olmuştu.
Saçlarımı rastgele toplayıp banyodan çıkmış, ardından da doğruca mutfağa inmiştim. Olduğum yerde kalmak kesiyordu nefesimi. Sanki bedenimi yorsam, sürekli bir şeylerle uğraşsam bedenimin yorgunluğu ruhumunkini bastıracakmış gibi hissediyordum.
Sabahına uyandığım günün gecesi ne de güzeldi hâlbuki.
Akmak için hazır duran yaşlarım gözlerimi doldurmuşken hissettiğim ne öfke ne sinir ne de kızgınlıktı. Kırgındım. Kırılmış hissediyordum çünkü öyle bir düşünce yapısı vardı ki onun maruz kaldığı durumda ben olsam bu evi başımıza yıkabilecekken aynı şey tam tersi olduğunda farkındayım, halledeceğim oluyordu mesele.
Mutfağa girdiğim sırada yavaşça hareket edip kahvaltı için hazırladığı şeyleri dolaba geri koyuyor, etrafla uğraşıp hiçbir şey düşünmemeye çabalıyordum. Zaten öğleni de geçiyordu vakit. Çekip gitmişti ama büyük bir ihtimalle karnı da açtı. En azından gittiği yerde umarım yerdi bir şeyler.
Genellikle ilaç içen biri olmadığımdan sebep, şu an ilaçlarımı içmemiş olmam bile buna alışan zihnimi uyarıyor, bedenimin kıvranmasına sebep olacak bir acı veriyordu. Kısa sürede kendimi zorlamış olmam da buna olanak sağlıyordu tabi. Olmayan iştahımı zorlamak istemediğimden sorumsuzca davranıp sadece bir bardak su içtikten sonra yukarı çıkıp içmiştim ilacımı. Karnıma sürdüğüm kremle beraber ilk defa incelemiştim o yarayı. Bedenimdeki yarayı bile sahiplenememek, buna istinaden buna sebep olan kişiyi hayatımda istememek burada, bedenimde bana o günü hatırlatacak hiçbir iz olmaması adına elimden gelen her şeyi yapabileceğimi söylüyordu.
Yukarı çıkmadan önce aldığım, onun aldığı eşyaların arasındaki eczane poşeti de an itibariyle yatakta tam da bacaklarımın arasında duruyordu. Doğum kontrol hapı, ertesi gün hapı ve bir krem kutusu vardı. Şu an bunlara bakmak bile beni utandırırken sanki gece yaşanılan şeyi hatırlamak istemez gibi zihnim sürekli bir şeylerle meşgul oluyordu.
Neden herkes gibi olmamıştı mesela? Birbirine kavuşan iki aşığın o mutluluğunu biz niye yaşayamamıştık ki? Hem ne yapacaktım şimdi? Kaç yaşındaydım ama bu konulara öyle uzaktım ki... Okuduğun kitaptan izlediğin filmden ya da ders kitaplarında gördüğün birkaç bilgiden başka ne biliyordum ki bu konularda?
Yanlış bir şey yapmaktan da korkuyordum doğrusu. Başka bir ilaç kullanırken bunları kullanmam doğru muydu? Danışacak kimsem de yoktu ki. Büşra'yı arayıp sormaya çekinirken Feyza'ya bunu sormak kendi kafama sıkmak olurdu.
Bulanan midemden ötürü şu anki ruh halimle, üzerinden daha 24 saat geçmeyen ilişkiyle bile hamile kalabileceğimi düşünüp paranoyak gibi sadece güldüm bu halime. Kafayı yememe az kalmıştı gerçekten de.
Ne diyeyim Defne, Allah mutluluktan da gülmeni nasip etsin...
İlaç kutularının içindeki prospektüsleri okuyup ardından telefondan bazı sitelere bakarken koca evde yapayalnız olduğumu fark ettiğim an tedirginleşmiştim. Telefonumu ve ertesi gün hapını alıp korka korka mutfağa inerken niyetim bir an önce ilacı içip tekrar koşa koşa yukarı çıkmaktı. O an aklıma gelen bir başka şey ise eve geri dönüp dönmeyeceğimiz oldu. Hiçbir isteğim ve keyfim yokken burada kalmak ikimize de eziyet olurdu bence. Bu akşam ayıp olmaması adına yemeğe katılır sonra da eve bırakmasını isteyebilirdim belki. Eminim o da buna karşı gelmeyecektir.
Mutfağa indiğim an Alpay Emir'in uzaktan gelen sesini duymamla cidden delirip delirmediğimi düşünmeye başlamıştım ancak mutfaktaki koca cam kapıdan onun bahçede olduğunu görmek hem içimi rahatlatmış hem de garip hissettirmişti.
Gitmişti de yeni mi gelmişti yoksa hep orada mıydı?
Arkası dönük, buraya çapraz bir şekilde bahçedeki fazlasıyla büyük, boş, toprak saksılardan birini ters çevirmiş üzerine oturmuşken kulağındaki kulaklık ve bir elinde sigara diğer elinde de arabanın anahtarı vardı. Dudağına iliştirdiği sigaradan derince nefes alıp elinde çevirdiği araba anahtarına bakıyordu dalgınca. Onu izler gibi yakalanmamak adına büyük bir bardağa su doldurmuş ilacı da içmiştim. Kasıklarımdaki sızı psikolojik miydi yoksa gerçekten de artmış mıydı bilmiyordum ama bunu göz ardı etmeye çabalamaktan başka bir şey yapamadım.
Tekrar yukarı çıkacağım sırada ne konuştuğunu, kiminle konuştuğunu fazlasıyla merak eden tarafım sanki bir şeylerle uğraşıyormuşum gibi yapmamı ve orada kalmamı söylüyordu.
Madem buradaydı, aç olmalıydı. Dolaba dönüp yapacağım sandviç için bir şeyler çıkarırken bir yandan kulağım ondaydı. Kiminle konuştuğunu anlamamın imkânı yoktu belki ama en azından ne hakkında konuştuğunu öğrenebilirdim. Kısa, çok ama çok kısa bir an ben ne yapıyorum ya adamı gizli gizli dinliyorum, bir de ona yiyecek bir şeyler hazırlıyorum diye düşünsem de umursamadım bu düşünceyi. Aç kalmasını hatta sürünmesini isteyen tarafımı susturmakla uğraştım.
Yüksek sesle ''Melih!'' dediği an kapıya yaklaşmış ona bakma ihtiyacı hissetmiştim. Sigarası bitmiş olmalıydı ki bir yenisini yakmış onu içiyordu. ''Salı sabah dönmüş oluruz, hallet o güne kadar.''
Tavizsiz sessini duyduğum an aheste aheste hareketlenmeye başlamıştım.
Bulunduğumuz sessizlik ve kapalı kapı ve pencere dolayısıyla sesi uzaktan geliyormuş gibi boğuk olsa da anlaşılıyordu.
''Ben anlamam,'' dedi daha durgun bir sesle. ''Ben yapmam gerekeni yaptım. Bela olacak, peşine düşecek kimse yok bundan sonrası ona kalmış.'' Kısa bir an durdu, karşı tarafı dinlediği sırada sigarasını dudakları arasına götürdü ve ben onun bu halini ona duyduğum nefreti bir yana bırakıp içim yana yana izledim. Ona baktığımı hisseder gibi başını arkaya çevirdiğinde elim ayağıma dolandı ve hemen geri çekilip hızlıca kestiğim ekmeğin içini doldurmaya başlamıştım.
Bir şeyler söyledi ama duyamadım. Duydum da anlayamadım. Sonrasında hazırladığım sandviçleri tabağa koyup tezgâhta bıraktım. Mutfaktan çıkacağım sırada son defa baktığımda başını kaldırmış yukarıya bakarken gördüm onu. Büyük ihtimalle yatak odasının camına bakıyordu. En azından ben öyle düşünüyordum. ''Bilmiyorum,'' dediğini duydum az önceki bariton sesine ters bir yumuşaklıkta. ''Bok ettim her şeyi, kızın tüm mutluluğunu mahvettim.'' Böyle deyince duraksamış biraz daha durmuştum. Bu defa gülümser gibi çıkmıştı sesi. ''Parmağında artık,'' demiş ardından karşıdan ne duyduysa ''İnşallah.'' diye devam etmişti.
Ayaklandığını fark ettiğim an hızlıca yutkunmuş yukarı çıkmıştım. Yatak odasına girmek yerine telefonumla beraber çalışma odasına girmiş kenarda duran televizyon battaniyesini de alıp geniş kanepeye uzanmıştım. Sırtım kapıysa dönükken rahatça uzanıp telefona bakmak bedenimi rahatlatmıştı. Sürekli uzanmaya alışan bedenim şu birkaç günde fazlasıyla yorulmuştu ve her hareketim bedenime ağır geliyordu.
Üzerime örttüğüm battaniyenin verdiği sıcaklık mayıştırırken başıma kadar çekmiş telefonda işime en gerekmeyen siteye girebilecek kadar boş boş dolanıp vakit öldürmüştüm. Gözlerim zaten ağlamaktan ötürü acırken battaniyenin altında, karanlıkta parlak ekrana bakmak yakmıştı gözlerimi. Üstelik hiç kapı sesi de duymamıştım. Girmemiş miydi eve? Beni yalnız bırakıp gitmiş miydi ya da?
Evde yalnız olduğumu düşünmemeye çalıştıkça hissettiğim korku iyice huzursuz ediyordu. Bedenimi küçültebildiğim kadar küçülttüm, gözlerimi kapatırken mayıştığım yerde uykunun kollarına düşmeyi diledim. Uyumak ve unutmak istedim. Çünkü bu ikisinden başka yolumu aydınlatan hiçbir şeyim olmamıştı şimdiye dek. Şimdi yine aynıydı işte. Yalnız bir şekilde bir battaniye altında bir şeylerin mücadelesini vermek... Hiç kurtulamayacaktım sanırım bu durumdan.
Üşüdüğümü hissettiğim an, uzanmadan önce üzerime örttüğümü hatırladığım battaniyeye daha sıkı sarılacaktım ki elimi bacaklarımın üzerine uzattığımda battaniyeye değil bir ele değmişti elim. Yaşadığım uyku sersemliği ve korkuyla kıpırdanırken arkamdaki bedenin de hareketlendiğini hissettim. Gözlerimi zar zor açtığımdaysa akşamın yaklaştığını belli eden hafif bir karanlık sarmıştı odayı. Ensemde hissettiğim sıcak nefesle Alpay Emir'in de arkamda uzandığını, hatta uyuduğunu anlamamla rahat bir nefes almıştım.
Kocaman evde başka yer yokmuş, olmadığı gibi de dibime gelmesi yetmiyormuş gibi devasa koltuğu iri bedeniyle işgal etmiş beni de kendi arasıyla koltukta sıkıştırmıştı. Koltukta hareket edeceğim alan yokken onu rahatsız etmemeye çabalayarak ona dönmek istedim ama bu pek mümkün değil gibiydi. Bu yüzden de olduğum yerde barınmak zorunda kaldım ama çok üşüyordum. Böyle olunca da denize düşen yılana bile sarılır diye düşünerek bedenimi arkamda yatan adamın bedenine yaklaştırdım iyice. Bacağımda duran eli kıpırdamadı bile. Normalde olsa sarıp sarmalardı, şimdi niye yapmamıştı? Uykusunda bile mi sinirliydi bana? Üstelik sinirleneceği de bir şey yoktu ki.
Donuyordum, sırf üşüdüğüm için elimi elinin üzerine götürmüş kucağıma çekmiştim. Bana dokunma diye bağırdığım adamın bana dokunmasını istemek sinirlerimi bozuyordu. Kolu, kolumun altından bedenimi sararken elini, ellerimizi göğsümün altına bastırmış yeniden kapamıştım gözlerimi. Değil ona sarılmak yüzünü bile görmek istemiyordum, istemiyordum ama bunu da yapamıyordum ki.
Ondan kaçıp ona sığınmak, ona kızıp onda durulmak bambaşkaydı.
Birkaç dakika boyunca olduğum yerde yeniden uyumaya çabaladım. Çabaladım ama beceremedim. Öylece kalakaldım olduğum yerde. Kalkamıyordum, onu uyandıramıyordum, gerçi gerçekten de buradan kalkmak istiyor muydum bunu bile bilmiyorum.
İçime derince çektiğim nefes ellerimizi hareketlendirirken beklediğim tepki gelmiş Alpay Emir kolunu iyice bedenime sarmıştı. Uykusunda olduğundan yararlanıp başımı omzuna yaslarken uyandığında yüzüne bile bakmayacak olduğumdan sadece ona olan ihtiyacımı gidermeye çabalıyordum. Üstelik hatırladığım kadarıyla sadece birkaç saat önce defalarca sigara içmişti ama kokusu öyle ferahtı ki derin derin solumak istiyordum.
Gözlerim açılmış, hissettiğim huzurun keyfini çıkarırken başımın üzerinde dudaklarını hissettim. Öpmedi, sadece saçlarıma temas halindeydi. Uyanmamasına mı sevineyim, dudaklarının orada olmasına rağmen öpmemesine mi üzüleyim... Ben bunu tartışa dururken fısıltı halindeki sesiyle dondum kaldım. Bir de hareketleri... Hiç de uykudan uyanmış gibi değildi ki hali. Umarım, umarım en başından beri uyanık değilsindir de benim sana sığınışımı görmemişsindir.
''Günü akşam ettin, uykucu.'' dedi hiç de uykudan kalkmış birinin sahip olamayacağı net bir sesle. Sesini duyduğum an başımı omuzundan çekip azıcık eski halime geçmeye çalıştığımda tutuşunu gevşetmediği gibi daha da sıklaştırdı. Bu hareketime karşılık yüzünü saçlarıma, açıktaki ensemle boynuma gömmüştü. ''Defne,'' dediği an adımda saklı olan o acı dolu tınıyı hissetmek canımı sızlatmıştı. ''Yalvarırım,'' dedi kısık sesiyle. Bekledi. O bekleyiş onun için büyük bir pes ediş gibiydi. ''Bir daha ellerin, bana kendini benden uzaklaştırmak için uzanmasın.''
Yüzünü oradan çekmeden önce bastırdı dudaklarını. Başını geri çekti, mümkünmüş gibi bedenimi daha çok çekti bedenine. Bacakları bacaklarıma dolandığı sırada sadece uzanıyor, uzanıyor ve onun sözlerini dinliyordum. Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşasın sesini duymaya ihtiyacım vardı.
''Kahroluyorum,''
Az önce fısıltıyla konuşuyor demiştim ama şu an öyle kısıktı ki sesi duymak, duyumsamak için fazlasıyla zorlandım. ''Öyle hasretim ki sana, buradayken bile başka bir vakit burada olmama ihtimalin kahrediyor.'' Toplu, ama sanırım uzanmaktan dağılan saçlarım sayesinde açık kalan enseme yeniden bastırdı dudaklarını. ''Ellerin,'' dediği sırada göğsümün altında birbirine girmiş parmaklarımızı hareketlendirdi. ''Çekip koynuna almak yerine kendinden ittikçe mahvettin beni.'' Sözlerindeki etki, sesinden miydi söyleyişinde mi? ''Döv, söv... Ama bir daha harap etme kendini. Ben gözünden yaş akmasın dedikçe,'' Gözlerim kapanmış, karanlığına karanlık katmışken duyduklarımla dudaklarım küskünce büzülmüştü. Buna sebep olanla bunları söyleyen adamın aynı olması... Döv, söv diyordu çekip gidiyordu. Akmasın yaşın diyordu, akması için elinden gelen her şeyi yapıyordu.
Sesi biraz daha volüm kazanmış biraz da kızgınlaşmıştı. ''Kaçıncıya diyeceğim,'' dedi azarlar gibi. ''Tamam, kendini vadetme ama kendinden de mahrum etme diye kaçıncıya diyeceğim!''
Konuyu değiştirmek adına başka şeyler düşündüm.
Kolunun altında dönmeye çalıştığımda kasıklarına sürtünmem içimi bi' hoş ederken onun da nefesini verdiğini duydum bu hareketimle. Ona dönmeme izin verdi. Yüzüne bakmadım, zaten bakamazdım. Göğsüyle burun buruna gelmemle kollarım aramızda kaldı, onu sarmadı. O ise bunun aksini ister gibi başının altındaki kolunu da çözüp boynumdan geçirdi.
''Sizi duydum,'' dedim kısık bir sesle. Sanki sesimi yükseltsem yeniden büyük bir kavganın ortasına düşecekmişiz gibi kötü hissediyordum kendimi. Yükselttiği sesi ve dedikleri hâlâ tekrarlanıyordu zihnimde. ''Telefonda Melih ile konuşuyordun.'' Çenesini başımın üstüne dayarken ayaklarımızın üzerinde toplanan battaniyeyi üzerimize çekti uzun koluyla. Sakin bir ses tonuyla ''Ne kadarını duydun?'' deyince dudaklarım da gözlerim de kapanmış ne diyeceğimi düşünmüştü. Dayanamayıp alnımı göğsüne yaslarken ellerim, sert olsa da dünyanın en yumuşak yüzeyine dokunuyormuşum gibi rahatlık veren karnındaydı.
''Ne kadarını duymam gerekirdi?''
''Hiçbirini.''
Böyle söyleyince de sanki onu dinleyen ben değilmişim gibi, özeline girmemişim gibi bozulmuştum. Bunu ona belli etmemeye çabalayarak ''Bilerek dinlemedim,'' dedim çabucak soğuk bir sesle. ''Mutfağa inmiştim, ses duyunca korktum. Bakınca da sen olduğunu gördüm, o sırada duydum. Bilerek dinlemedim. Hem bir şey de duymadım zaten. Sadece salı gününe kadar halletmesini istemiştin Melih'ten onu duydum.''
''Güzelim...''
Benim kısık ve ters bir sesle ama aceleyle konuşmama karşılık normal ama içli bir ses tonuyla konuşmuştu. Beni kendinden uzaklaştırıp alnıma bastırdı dudaklarını. ''Benim senden gizli saklım mı var yavrum?'' dedi sanki kendimi savunmaya geçmemden hoşlanmamış gibi. ''Merak ettim sadece ne duyduğunu,'' deyip ona bakmamı istediğinde yan durmaktansa başımı koluna yaslamış üzerime doğru eğilmişti.
Saklın yok, söylemediklerin var ve biz bugün bu yüzden kavga ettik Alpay Emir.
Bakışları kuşku doluyken ''Ayrıca niye korktun?'' dedi hâlâ ona değil de boynuna, çenesine bakmamdan rahatsız olmuş, çenemi tutmuştu. ''Bizden başka kim olabilir burada, bu mu korkuttu? Güvenlikten yana için rahat olsun.''
Sakinliğim, uyku sersemliğim devam ederken ''Hiç, öyle ses duyunca dalgınlığıma geldi herhalde.'' deyip kalmak istediğimde buna izin vermedi. ''Seni yalnız bıraktım sandın.'' dedi bunun yeni farkına varırmış gibi. Yüzündeki sinirle gülümsemeyle yeniden tartışacakmış gibi hissetmiş, ürküntüyle ''Hayır, hem saat kaç? Gitmeyecek miyiz Gülizlere?'' deyip konuyu değiştirmek istemiştim.
Yeniden kalkmak için hareketleniyordum ki ''Kaçma!'' dedi. ''Kalkıp nereye gideceksin Defne, kovalamaca mı oynayacağız seninle? İyi, ulan. Her tartışmamızdan sonra görmeyelim o zaman birbirimizi.'' dedi bozulduğunu ve buna sinirlendiğini belli edip sesini yükselterek. Ardından ''Gitmeyeceğiz,'' diye de ekledi. ''Sen benden kaçmak için orayı bir seçenek olarak görüyorken hiçbir yere gitmeyeceğiz.''
''Ondan değil...''
Sesli bir soluk bıraktı, birkaç saniye sanki diyeceklerini toparlamak ister gibi bekledi. ''Söylediğin saçmalığa karşılık kendimi kaybetmekten korktum.'' dedi yorgun bir sesle. Ardından bunu belli etmek istemez gibi gürleşmişti sesi. ''Ayrıca kapanmadı bu konu, ben sana güvenmiyorum ne demek? Hissettiğinle söylediğinin aynı olduğunu görsem emin ol çok daha başka olurdu duruşum.''
Hissettiğim bezginlik, bedenimin sanki saatlerce koşmuş gibi yorgun ve mecalsiz olması onunla konuşma çabasına giremeyeceğimi gösteriyordu. Bu yüzden de o konu hakkında hiçbir şey söylememiştim. ''Son dakika biz gelmiyoruz demek ayıp olmaz mı?''
Aferin, Defne. Daldan dala konar gibi konu değiştirip dur sonra da bir adım ilerleyemeyin.
''Olmaz.'' dedi kestirip atar gibi. ''Sen alışmak istemiyor muydun? Ben yapacağım yemekleri.'' dedikten hemen sonra benim kalkma girişimlerimi defalarca engelleyen adam kendiyle beraber beni de kaldırdı.
Onunla yalnız kalmak için bildiği bütün akrobasi hareketlerini yapan kalbim şu an yerinden bile kıpırdamak istemiyordu. İkna olması için istekli olduğumu belli ederek ''Ama ben gitmek istiyorum,'' dememe karşılık oturduğu yerden kalkacaktı ki sözlerimle duraksamıştı. Yanlış anladığını fark ettiğim an düzeltmedim sözlerimi. Ben sadece arkadaşlarıyla bir arada olmak istediğimden yemeğe gitmek istediğimi söylerken sanırım o buradan gitmek istediğimi düşündü.
''Defne, güzelim yapma böyle...''
Bedenini bana doğru çevirip otururken elleri yüzümü bulmuştu. Ellerimi ellerinin üzerine koyup çekerken yanından kalkmıştım. ''Bir şey yapmıyorum ki, sadece uğraşma boşuna diyorum yemekle falan. Gerek yok yani. Hem özledim onları, görmüş olurum en azından. Kim bilir bir daha ne zaman nerede bir arada göreceğim.''
Onunla yalnız kalmak istemediğimi anladığını düşünüyordum. Tavır koymaktansa ondan uzak durmak beni daha çok rahat ettirecekmiş gibiydi. O da sanırım bunu düşünmüş olmalı ki ''Tamam,'' dedi istemeye istemeye. ''Yemeğe katılırız ancak geceyi beklemem. Onlarla yeni yıla girme niyetinde değilim.'' dedi memnuniyetsizliğini açıkça belli ederek. Kalkmadan önce eğilip yanağımdan öptü. ''Hazırladıklarını yedim de, nedense senin yemiş olabileceğine hiç inanmıyorum.''
Daha fazla muhatap olmamak adına ben de kalkmış ''Yedim,'' demiştim aramızdaki bariz belli olan soğukluğu umursamadan. O, bana inanmadığını göstermekten asla çekinmezken üzerime diktiği gözlerine dik dik bakmış bir de tersler gibi ''Yedim dedim ya, sana hesap mı vereceğim bir de yedim yemedim diye!'' diye çıkışmış ardından da odadan çıkmıştım.
Alpay Emir'den kaçtığımı ondan hiç saklamazken gerçekten de küçük çocuklar gibi evde köşe kapmaca oynar gibiydik. Onun geldiği an benim bir yerlere bakmak için odadan sürekli çıktığımı anladığı sırada rahatsızlık verdiğini düşünüp çalışma odasına geçmiş arabadan getirdiği bilgisayarıyla da çalışıyordu. Yanımda işiyle ilgilendiğine ilk defa bu kadar çok sevinmiştim. Tabi bu ne yazık ki uzun sürmedi. Aradan geçen bir buçuk – iki saatin sonunda buna daha fazla dayanamamış olmalı ki kapalı olan yatak odasının kapısını sinirle açmıştı. Bunu beklemediğimden ötürü elimdeki daldığım telefon ekranından hışımla kaldırmıştım başımı.
''Sen hâlâ neyin tribindesin? Bu mu cidden istediğin Defne? Görmeyeyim, duymayayım!''
Onun agresif hallerine karşın o kadar rahattı ki duruşum, oturuşum sanırım o buna daha çok sinir olmuştu.
İki bağrıştık diye onun tarafında konu kapanmış mıydı gerçekten? O kızla konuşacak, ben de saçma bir şekilde bunu öğrenip şahit olacaktım bir de bana diklenen o mu olacaktı?
''Trip falan atmıyorum,'' deyip elimdeki telefona geri dönerken yatağın altında olup sırtımı arkama yaslamış olmamdan ötürü daha konforlu bir hale geçmiştim. Yanıma gelip telefonu elimden çekmesi şaşırtmıştı. ''Ne ulan o zaman bu yaptığın?'' diye sesini yükseltmesiyle dayanamamış ''Bana bağırıp durma!'' diye bağıran ben olmuştum. Üzerimdekini kenara çekip kalkarken odadan çıkmaktı niyetim ama kolumdan tutmuş gitmeme engel olmuştu. ''Bağırtma o zaman amına koyayım,'' diye gür sesiyle devam etmesi iyice gerilmeme neden olurken kolumu elinden çekmiş karşısında durmaya devam etmiştim.
Hâlâ bağırıyor olmasını görmezlikten gelip ''Suçlu olduğunu biliyorsun ve böyle yaparak sanki ben bir şey yapmışım gibi hissettiriyorsun,'' diye daha sakin konuşmamla elindeki telefonumu uyuyup uyandıktan sonra üzerinde gördüğüm eşofmanın cebine sıkıştırdı. ''Bitti gittiden anlamıyor musun sen?'' diye saldırgan bir tavırla konuşması cidden yoruyordu beni. Ne onunla bir tartışmaya girmeye gücüm vardı ne de onu görüp konuşma isteğim. Anlamıyorum, diye diklenmek vardı ki bunu yapmamış güçsüzce bıraktığım nefesimle beraber çöken omuzlarımı silkip ''Anlamıyorum,'' demiştim duygusuzca. Benden böyle bir tavır görmeyi beklemediği o kadar aşikârdı ki bu durumdan keyif almaya başlamıştım.
Diklenmelerine karşılık böyle olduğumu gördüğünden bu sefer de yakınlaşmış belime sarmıştı kolunu. Onu itmememden ya da bir şey söylemememden güç bulmuş olmalıydı ki daha sıkı sarıldı ve kısık sesle konuşmaya başladı. ''Eve gittiğimizde o da gitmiş olacak.'' dedi yatıştırmak ister gibi. Oysa asıl sakinleşip yatışması gereken oydu. Kollarım iki yanımda öylece dururken alnını alnıma yaslamış ''Öyle biri hiç hayatımıza girmemiş olacak,'' diye devam etmişti inandırmaya çabalayarak.
Ellerim aramıza girip onu göğsünden nazikçe itelerken yüzümdeki silik gülümseme onu şaşırtmıştı. Güçsüzce ''Alpay Emir,'' dememden bile medet umar gibi bir hali vardı. ''Benim hayatımda öyle biri zaten hiç olmadı. Ama umarım... Umarım senin hayatına öyle biri hiç girmemiş olur.''
"Ne demek şimdi bu?"
Belimdeki kolları gevşerken gülümseyip arkamı dönmüş daha normal bir sesle ''Ben hazırlanayım, anca biter işim.'' deyip banyoya ilerlemiştim. Ondan kaçış şeklim olabilirdi bu, çünkü duş falan almayacaktım. Sadece ayna karşısına geçip saçlarımı nasıl yapabileceğimi düşünmek, ne giyeceğimi ayarlamak ve rahat bir nefes almak istiyordum.
Saçlarımı saç kurutma makinesiyle dalgalandırıp toplamayı hayal ederken yanımda getirdiğim siyah, uzun kollu, kalp yaka kısa elbiseyi giyinmeyi düşünüyordum. Tek isteğim artık kendim için bir şeyleri düşünmek kendim için kafamı yormaktı.
Banyoda fazla vakit kaybetmeden odaya geri dönmüş giyeceğim şeyleri hazırlarken Alpay Emir neredeydi bilmiyordum. Açıkçası onu görmüyor olmak işime geliyordu.
Rahatça hazırlanmaya başladığım sırada Alpay Emir de içeri girmiş ütülü bir şekilde asılı olan kıyafetlerinden klasik siyah pantolon beyaz gömlek ikilisini giyinmeye başlamıştı. Üzerime geçirdiğim elbisenin fermuarını çekebildiğim kadar çekip yarısını açıkta bırakmak zorunda kalırken beyefendi de inadıma yapar gibi aynada onu görebileceğim bir mesafede arkamda duruyor aheste aheste soyunuyordu.
O bedeni görmezden gelmek için gerçekten kör olmak gerekirken kendi kendimi şaşıracak derecede irademle savaşmış bir şekilde bunu başarıp göz ucuyla bile ona bakmamıştım.
Boydan aynanın önünde durmuş dalgalı saçlarımı açık bırakma kararı almışken o da arkama gelmiş boy farkından ötürü kendini rahatça görebildiğinden saçlarıyla uğraşıyordu.
Bir, başka ayna mı yoktu? İki, şu fermuarımı kapatmak için benim bir şey dememi mi bekliyordu?
Onun rahat etmesi için önünden çekilip banyoya girmişken makyajımı da burada yapmaya başlamıştım. Başlamıştım başlamasına ama iki dakika geçmemişti ki Alpay Emir yine ve yine arkamda bu sefer de uzun kolunu kolumun üzerinden uzatmış kendine ait olan saç kremini almıştı ve yine fermuarımı kapatma zahmetine girmemişti. O kapatmıyor ben de inat etmiş gibi söylemiyorken iki inatçı keçi konuşmadan aynı çatı altında bir o yana bir bu yana gidip duruyorduk.
Oyalana oyalana saçlarını taramış arkamdan çekilip banyodan çıkmışken ben de makyajımı bitirmiş odaya geri döndükten sonra da giyeceğim siyah topuklu ayakkabıları valizden çıkarmıştım. Alpay Emir de o sırada iyice kararmış havada camdan dışarıya bakıyor yine ve yine tek kelime etmiyordu. Ben de Defne isem ilk konuşan olmamak için elimden geleni yapardım.
Yaşlarınız üç mü beş mi Defne?
İşimin bittiğini fark ettiği hareketlenmeden önce başıyla makyaj masasının üzerinde duran telefonumu göstermiş ''Telefonun orada'' demişti. Onun aldığını bile unutmuşken görmemle hatırlamış alma gereği bile duymamıştım açıkçası.
''Almayacağım, ben hazırım. Çıkalım mı?''
Üzerime giyeceğim ceketi alıp ona arkamı döndüğümde güler gibi nefesini bırakmasıyla dudaklarımı birbirine bastırmış, arkamdan gelmesini beklemiştim sakinlikle. Beklediğim gibi olurken saçlarımı nazikçe bir omzumun üzerinde topladı, yarı açıkta kalan fermuarı yavaşça kapatıp ''Açma ağzını, maazallah incilerin dökülür.'' dedi dalga geçer gibi.
Onu şu an da, evden çıkıp küçük adımlarla yan yana yürürken sitenin içini incelerken de, geldiğimiz evin kapısının açılmasını beklerken de umursamazken yanımdaki adam her geçen dakikada biraz daha bu durumdan hoşlanmadığını anlatmaya çabalar gibi bir tavır takınıyordu.
Çok geçmeden açılan kapıda ev sahipleri bizi karşılarken yüzüme kondurduğum gülücük ne kadar sahici bilemezdim ama karşımdaki çiftin sıcacık bakışları bu gülüşü anında samimileştirmişti. Oysa yanımdaki adamın öyle olmadığını Güliz'in içeri geçmemizi belirten hareketine ek ''Evrenin en somurtkan ve en geçimsiz adamı ve kendine yazık eden güzeller güzeli sevgilisi de teşrif edebildiler.'' demesiyle gülüşüm büyürken Alpay Emir'in hâlâ somurttuğunu anlayabiliyordum.
Güliz, tüm sevecenliğiyle ''Hoş geldiniz,'' deyip içeri geçmemizi ve ceketlerimizi çıkarmamızı beklerken Ferit de Alpay Emir'e bakıyordu sorgu dolu bakışlarıyla. Hoş bulduğumuzu, geç kaldığımızı söyleyip özürlerimizi dilerken Güliz parmağımdaki yüzüğü görmüş ama ondan beklediğim tepkiyi vermeyip sıkıca sarılırken kulağıma doğru ''Konuşacağız bunları,'' demişti.
Kapı önü selamlaşması kısa tuttuğumuz sırada Alpay Emir'in eli belimle sırtım arasındayken içeri girmiş diğerleriyle de merhabalaşmıştık. Tuncay ile hâlâ yıldızımız barışmamışken Çağatay tüm samimiyetiyle karşılamıştı bizi. Beni son gördükleri anın bir hastane odasında olması elbet herkes için unutulmak istenen bir vakitken 'kısa sürede çabuk toparlamışsın, iyi görünüyorsun' tarzı motive edici sözlerin ardından koyu bir sohbete dalınmıştı.
Her taraftan konuşmalara kulak kabartıp isimleri bir kez daha hatırlamaya çabalamanın ardından Burcu ve Cenk'in bebeklerinin içeride uyuduğunu öğrenmemle her an gizli gizli gidip uyandırmayı, sonrasında ise 'aa uyanmış ama bu, hadi sevelim azıcık' dememek için zor tutuyordum kendimi. Zamanında Melih ile beraber Ezgi'yi Emel abladan gizli gizli uyandırıp haberimiz yokmuş gibi davrandıktan sonra saatlerce oynamamızı ve huysuzlandığı an o bücürü Emel ablanın üzerine attığımızı hatırlamamla o zamanları özlediğimi fark etmiştim.
Daldığım yerden Güliz'in sesiyle kurtulurken dedikleri de güldürmüştü.
''Defne, üzgünüm ama Alpay sana bugüne kadar söylemese ben kesin çenemi tutamaz yemekte ağzımdan kaçırırdım bir şekilde.'' demişti içtenlikle. Evi öğrendiğimi öğrendiği andan beri gelecek hakkında konuşuyordu. Burcu da ona katılırken ''Hayırlı olsun,'' dedi. Ona baktığımda gözleriyle dizimde duran elimi göstermiş ''Çok mutlu oldum, çok mutlu olun.'' demişti.
O an beylerin kendi arasında konuşmaya daldığına sevinirken bu durumu bir başkasının öğrenmiş olması utandırmıştı beni. Yanaklarımın ısındığını hissettiğim sırada teşekkürlerimi sunmuş Ferit'in ayaklandığını gördüğümüzde de hepimizin dikkati oraya kaymıştı. Güliz de ayaklanırken ''Sofraya geçelim isterseniz gece ne de olsa uzun.'' demişti eşine bakmadan önce.
Herkes ayaklanırken Burcu'nun elinde gördüğüm bebek telsizi beni güldürmüştü. Aklı da kulağı da orada olduğu bariz belliyken sanki bebeği ağlasa ve bir dakika bile yanına geç gitse başına kötü bir şey gelecekmiş gibi diken üstünde duruyordu.
Yemek masasına geçtiğimiz sırada yanımda duran Alpay Emir'in yüzüne bakmamla cidden de aksi bir yüz ifadesiyle durması daha çok güldürmüştü. Bana yaptığı imayı devam ettirip ''Gülünce incilerin dökülmüyor,'' derken gözlerimi kapayıp açmam dudağının kenarını hareketlendirse de buna engel oldu, gülmedi. İnsanların gününü aramızdaki sorunu devam ettirerek bozmaya hiç gerek yoktu bence.
Yüzünü yaklaştırdığı sırada herkes kendi halindeydi. Kolunu arkama atarken iyice yaklaşmış göz kırpmasına ek kafasını hafifçe sağa sola sallayarak ''Neye güleyim?'' dedi kısık ve düz bir sesle. ''Evimizde yüzüme bakmayan kadının burada herkese gülüşünü sunmasına mı?'' Burada herkese karşı güler yüzlü olmamdan değil de ona karşı böyle olmamamdan hoşlanmaz gibiydi. Kendi aramızda böyle konuşmamız garip kaçacağından ona da bahsettiği gülümsememi sunmamla bakışları çok kısa bir an dudaklarıma düşmüş tekrar gözlerimi bulmuştu. ''Bilmem,'' demiştim omuzumu silkip. ''Üzmeseydin, sana da gülümseyebilirdim ama o kadar içimden gelmiyor ki... Yani sahte bir ben istiyorsan da bu benim için zor değil.''
Sinirli bir gülüş yüzünde peyda olurken ''Anlaşıldı,'' dedi usulca. ''Şu mesele kapanmadan bize gün yüzü yok.''
Masadakilere geri dönmeden önce uzatarak ''Aynen öyle,'' dememe karşılık sadece baktı. Ardından ona hitaben konuşulan bir konuya dönerken Burcu'nun masaya geçmeden önce kenara koyduğu o küçük telsizden ses gelmeye başlayınca herkeste bir sessizlik oldu. Cenk, eşinden önce ayaklanırken onların tatlı telaşını mutlulukla izliyordum.
''Yemeğe oturduk ya,'' dedi yapmacık bir kızgınlıkla ''Anında kalksın beyefendi. Onca saat yatsın, kalkmasın ama şu masaya oturduğum ana asla susmasın...'' Onun söylenmesine güldüğümüz sırada Cenk, kucağındaki gözleri yaşlarla dolu oğluyla içeri girmişti.
Sanırım bir tek ben ilk defa görüyordum bu yakışıklıyı. Bu yüzden de meraklı bakışlarımın odağında olan ve tahminimce bir yaşını dolduran koca yanaklı bebeğe sanki gelen yemekmiş gibi bakarken sadece benim değil herkesin odağında olduğunu fark etmiştim.
Annesinin kucağına geçtiğinde kimseye pas vermezken sohbet eşliğinde yemekler yenmeye başlanmış sanki konuşulacak konu yokmuş gibi bizim ev konusu da üstten bir şekilde dâhil edilmişti. Elbette Alpay Emir'in arkadaşlarına ısınmış ve yakınlaşmışken bu benim için sorun değildi ama aralarında yeni olmamdan ötürü çekiniyor olmama ek bir de bizim hakkımızda konuşulunca iyice yüzümü saklamak, görünmez olmak istiyordum.
Karşımda oturan kadının kucağındaki bebek, daha doğrusu adının Cem olduğunu öğrendiğim yanak çocuk ara ara herkeste bakışlarını dolaştırıyor sonrasında yine annesinin göğsüne saklanıyordu. Onun o keyifli hallerine daldığım sırada Alpay Emir'in sıcak elini bacağımda hissetmemle ona döndüğümde agresif halinden kurtulduğunu görmek ona tepkili de olsam hoşuma gitmişti.
''Ne yapayım, mamasını mı keseyim çocuğun? Hayır, babası da sağlam adam, silah tutuyor neticede. Başımı mı yakayım bu genç yaşımda?''
Ağır ağır söylediği şeye karşı anlamadığım için daha çok gülerken elimdeki çatalı bırakmış şaşkınca ''Ne?'' diye sormuştum. Bacağımdaki eli elbisenin bitimine kadar çıkarken tutuşunu sıklaştırmasına ek masadaki elimi elinin üzerine koymuş bu hareketine devam etmesine engel olmuştum. ''Ne saçmalıyorsun?''
''Bacak kadar çocuğa için gidiyor bakarken, hayır bakacaksan yapalım bir tane ona bak.''
Dedikleriyle hızlıca masadakileri yoklarken kimsenin bakışları altında olmadığımıza şükretmiş onun sessizce söylediği şeylere karşı ise iyice şaşkınlık yaşıyordum. Tabağının hemen bitişiğinde duran bardağına baktığımda içtiği birkaç yudumluk şaraptan sarhoş olup olmadığını düşünmüştüm. Tamam, çok alkol alan biri olmadığını biliyordum, hatta az önce teklif edildiğinde benim hiç alkol kullanmamama ek onun da hoşlanmadan tekliflerini geri çevirmemek adına içmesine de bir şey demiyordum ama iki üç yuduma sen böyle oluyorsan...
''Ne diyorsun ya?'' diye şaşkınca ona dönmemle serserice bir gülüş vardı yüzünde. ''Diyorum ki,'' diye cümleye başlamasıyla onun cidden düzgün bir açıklama yapmasını beklerken arsızca ''Eğer şu veletle beraber fikrin değiştiyse akşam-''
''Tamam canım anladık. Kavuştunuz birbirinize, en harika çift sizsiniz, harikasınız, bir tanesiniz de bari bizim yanımızda mı yapmasanız böyle. Hani malum biz hâlâ tek tabanca takılıyoruz ya...''
Tuncay'ın eğlenir bir halde masanın ta diğer ucundan bizi hedef göstermesiyle Alpay Emir cümlesini tamamlayamamıştı. Ferit, ''Kıskanma koçum,'' diye onunla derken Güliz de gülerek ''Allah aşkına hangi kız senin gibi biriyle olur Tuncay?'' demişti. ''Yani şirkette masasına uğramadığın kız kalmadı, kalmadığı gibi şirketin diğer iki şubesine de el atmaya çalışıyorsun.'' diye söylenmişti.
Tuncay birden bire bu söylenenlere alınmış gibi içkisinden derin bir yudum alırken Alpay Emir' bakmıştı. ''Alamanyalara gittiğimizde şansımı bir kere daha deneyeceğim,'' dedi. Alpay Emir bacağımı kavrayan elini gevşetip kolunu arkama yaslarken oturduğu yerde bedenini germiş ''Hiç bulaşma, sana bizden ekmek çıkmaz kardeşim.'' demişti. Ben anlamaz bir şekilde onlara bakarken bu sefer de bana dönmüş ''Yani yenge,'' demişti kaşlarını kaldırıp. ''Şimdi sen,'' dediği sırada arkasına yaslanırken diğerleri de merakla ne diyeceğini bekliyordu. Başıyla Alpay Emir'i gösterirken ''Seninki oralara gidiyor, bir iki ay kalıyor falan hiç mi meraklanmıyorsun Helgalar, Olgalar...''
Söyledikleri, daha doğrusu yapmaya çalıştığı şeyi fark etmemle kollarımı masaya dayamış devam etmesini beklemiştim ama Alpay Emir onun devam etmesine izin vermemişti. ''Şu masada illa konuşturacaksın beni,'' dedi asabi bir halle. Küfretmemek için kendini tutarken ''Ha orası ha dizinin dibi, ne fark eder oğlum?'' dedi kendinden emin bir sesle. İşte şimdi kahkaha atmak istiyordum. Ona, 'Tuncaycığım bizim Alamanyalara, Helgalara, Olgalara ihtiyacımız mı var? Alpay Bey'e başım sıkıştı yardım eder misin desinler, zaten kendisi iyilik meleği ya... Hemen yardımcı olur!' dememek için kendimi zor tutarken düşüncelerimi bir kenara koymuş içeceğimden bir yudum almadan önce sakince omzumu silkmiştim. ''Meraklanmıyorum,'' demiştim sakinlikle. Sanırım bunu umursamıyorum anlamında söylediğimi sanıp yanlış anlamışlardı ki şaşırmışlardı. ''Meraklanmıyorum çünkü Helga'dan Olga'dan önce Alpay Emir'in nasıl bir adam olduğunu biliyorum.'' diye açıklarken Alpay Emir'in böyle konuşmamdan hoşlandığını anladığım an tam tersini söyleme isteğimle doluyordum. ''He ama olur da öyle bir durum olur... Benim için insan silmek çok da zor bir şey değil.''
Son cümleme kadar Alpay Emir hoşnut Tuncay bozulmuşken şimdi tam tersi olmuştu ve Alpay Emir, Tuncay'a laf atmış önüne dönmesini söylemişti.
Saat ilerliyor, yemek masasındaki konular da bir o kadar farklı ve eğlenceliyken vakit nasıl geçiyor anlayamıyordum. Yemeğin sonuna geldiğimiz sırada Burcu'nun, dikkati dağılan ve mızmızlanmaya başlayan oğlunu oyalamaya çabalamasıyla bana elini sallamasıyla ona öpücük göndermeme beklenmedik bir şekilde gülmüştü ve güldüğü sırada belli olan ufak dişleriyle şaşırmıştım.
Şaşkınlığımı sözleriyle yok ederken masadaki üç kadın beylerin hararetli konuşmalarından kendimizi soyutlamış kendi aramızda konudan konuya atlamaya başlamıştık. ''Dişleri çok erken çıkmaya başladı, şimdi de zorlanıyor. Uyku düzeni bozuldu maalesef anlayacağın oğlum sabaha kadar bizimle ablası,'' demiş oturttuğu dizinden kaldırıp ayakta oyalamaya başlamıştı. Cem'in elini masadakilere atmasıyla zaten yemeğimiz de bitmiş olduğundan ayaklanmış salonda oturmaya devam etmiştik.
Açıkçası Alpay Emir eve erken döneriz gibi bir şeyler söylemişti ama bu ortamdan ayrılmak, onunla yalnız kaldığım an sabahki şeyleri hatırlamak istemiyordum.
Erkekler soğuk havaya rağmen bahçeye çıkıp sigara içerken Güliz'e kısa bir süre yardımda bulunduktan sonra Cem ile yan yana gelmiş ona elini uzatan ilk ben olmuştum. Hayatımda Ezgi dışında hiç uzun süreli bebek sevmemiş olmam biraz tedirgin etse de en fazla ne olabilir ki diye düşünüyordum ama uzattığım elimi aç bir canavar gibi direkt ağzına götürmeye çabalaması seslice gülmeme sebep olmuştu. Burcu kucağında tuttuğu oğlunu hareketlendirirken uyarır gibi ''Annecim,'' dedi sanki anlayacakmış da cevap verecekmiş umuduyla. ''Az önce masayı yediğini görmese ablan, bu çocuğu aç mı bırakıyorsunuz, diyecek.'' dediği sırada Cem de onunla konuşulduğunu fark etmiş sesler çıkarmaya başlamıştı.
Kucağıma doğru uzandığında onu kabul edip bacaklarımın üzerine çekerken Burcu da üzgün bir ses tonuyla ''Kaptırdık annecim gül gibi kızı bizim suratsıza, ne olurdu yani birazcık daha erken gelseydin?'' diye oğlunun üzerindeki kazağı düzeltiyordu oğluyla konuşarak. Onun böyle içten konuşmasına kahkaha attığım sırada Güliz de hemen katılmış ''Bence hâlâ şansınız var,'' diye onları desteklemişti.
Cem'in yüzüme uzanan elleriyle yanaklarımda küçücük ellerin varlığı sıcacık hissettiriyordu. Dudaklarımı büzüp düşünür gibi yapmamla o da dudaklarını büzmüştü. ''Ne yalan söyleyeyim... Bence de şansınız var, benim için hiç sorun değil.''
Cem'in küçük elleri yanağımdan kalkıp saçlarıma uzanırken onu uzaklaştırmış annesine geri teslim etmiştim. Huysuzlandığı gibi Burcu'ya vermeme Burcu bozulduğunu belli ederken Güliz almıştı kucağına kahkaha atarak. ''Çocuk sevimli, tatlı olunca aman indirmeyin kucağınızdan... Ben Alpay'a boşuna laf ediyormuşum kendi yetmiyor sevgilisi de aynısı. Ne zaman ağlasa al Burcu, bu susmuyor. Oh vallahi.'' deyip Güliz ile aramızda gözlerini oynatmış devam etmişti. ''Siz ikiniz de bir doğurun o zaman görüyorum ben sizinkileri.''
Beylerin içeri girmesiyle bizim de konumuz değişirken bebek konusunda hâlâ aynı fikirde olduğuma seviniyordum açıkçası. Belki bir beş altı yıl sonra... O da belki yani.
Aynen Defne. Alpay Emir de öyle diyordu zaten...
İçeri girmelerinin ardından on dakika geçmemişti ki Alpay Emir ile Çağatay yeniden ayaklanmıştı. İkisinin konuşacağı konu için aklıma bir tek Elif gelirken şu evde geçirdiğim birkaç saatte yerine gelen keyfimin yeniden bozulmuş olmasının birileri tarafından fark edilmemesi adına Güliz'den lavaboyu göstermesini rica etmiştim. Her ne kadar evlerin yapıları aynı da olsa ilk defa geldiğim bir evde nasıl hareket edeceğimi bilememiştim doğrusu.
Lavaboya girdiğimde önceliğim ellerimi yıkayıp ferahlamakken şu durumda yüzümde makyaj olmasından hiç hoşlanmıyordum. Açıkta kalan saçlarımı ensemde dolayıp biraz daha ferahlarken aralık kapının açılmasıyla aynadaki bakışlarım geldiğimiz andan beri bakmamaya çabaladığım ama bakmak için de can attığım o güzel bedende dolandı. Alpay Emir aralık kapıyı sorgusuz sualsiz aralayıp kendi de içeri girerken geldiği yetmezmiş gibi bir de arkasından kapıyı kapatıp kilitlemişti.
Şaşkınlıkla havalanan kaşlarıma karşın sadece yanıma gelirken ne ben bir şey demiştim ne de o.
Yandan bakmaktansa ona dönerken kısık bir sesle ''Niye kilitledin kapıyı, bir işim yok. Çıkacaktım ben de şimdi.'' demiştim sadece.
O ise dediklerimi umursamamış iki yanımdan geçirdiği kollarını arkamdaki lavabonun mermerine yaslamışı. Kendinden emin bir sesle ''Benim işim bitmedi, onu ne yapacağız?'' dediğinde sabır dileniyordum artık. Hiçbir şey olmamış gibi mi davranacaktı canı istediğinde? ''Burada bitecek gibi de durmuyor. Evimize mi gitsek?''
Arsızca bedenimi süzüp isteğini bariz belli ederken kollarım onun kollarına gitmek yerine göğsümde toplandı. Bıkkınca ''Alpay Emir,'' demiştim sadece. ''Üzgünüm ama benden hiçbir şey olmamış gibi yapmamı bekleme olur mu? Gelmiyor içimden. Gerçekten bu isteyerek ya da bilerek yaptığım bir şey değil ama aklım öyle karışık ki ne yiyip içtiğimden ne de konuşup eğlendiğimden keyif alabiliyorum.''
Ona açık açık düşüncelerimi söylememe karşılık başını aramızda eğdi ve derin bir nefes aldı. Ben bu konuda bir şey demesini beklerken o sadece ''Tamam,'' deyip kabullenmişti. ''Bir aradaydık. İyi, hoş. Ama şimdi evimize gideceğiz ve şu problemi aramızdan kaldıracağız.'' dedi benim aksime tok sesiyle.
''Gitmek istemiyorum,'' deyip kollarımı çözmüştüm. ''Burada olmak, o evde olup sabahki şeyleri hatırlamaktan daha iyi geliyor ve ben gitmek istemiyorum.'' Çekinerek de olsa gönül rahatlığıyla söylediklerime karşın kaşları derince çatılmış aksine şimdi daha çok eve gitmek için çabalayacakmış gibi bir duruş sergilemişti.
''Şimdi,'' dedi bastırarak. ''Evimize gidiyoruz, ben yeni yıla sevgilimin koynunda giriyorum. Şu siktiğimin durumunu aramıza sokmaktan vazgeçiyoruz.'' Onun itiraz istemez bir şekilde söylediklerine karşın omuzlarım yenilmişlikle çökmüş yüzüm de düşmüştü.
Niye, demekten dilimde tüy bitecekti artık. Niye kendi tarafından değil de benim tarafımdan düşünmüyordu?
Başım önüme düşerken saçlarım da dağılmış boynumu yeniden kapamıştı. Ellerim göğsüne gittiği sırada ona dokunmak bile iyi hissettirmişti. ''Hadi içeri geçelim, ayıp olacak.''
Söylediğimi umursamadı. Bedenini biraz daha yaklaştırırken dudaklarını hızlıca dudaklarıma bastırmış ''Hiçbir şey olmaz,'' demişti. ''Yeni yıla bir saat gibi bir şey var ve ben arkadaşlarımla değil yeni yıla, yeni güne bile girmek istemiyorum.''
Eve gidip gitmeme durumu birkaç defa daha konu olsa da çok şükür daha fazla uzatmamış burada olmamız sonucuyla sonuçlanmıştı. Bir saat daha duracak, ardından evimize gidecektik. Banyodan çıkıp salona gidene kadar Alpay Emir'in temasına karşı gelmeye çabalayan zihnime bedenim ve şaha kalkmış hormonlarım öyle zıttı ki bir kenara oturup ağlamak istiyordum.
Bu da yetmezmiş gibi Alpay Emir ile yan yana oturmuş bir de omuzumdan uzattığı kolunu bacağımla kalçama koymasıyla iyice gerim gerim geriliyordum. Çok dikkat çekmiyordu evet ama o kadar rahat değildim ki... Bir de onu her iter gibi olduğumda daha da inatlaşıyordu.
Neyse ki kendimi konuşmalara kaptırmış onu ve dokunuşlarını düşünmemeye odaklanmıştım.
Ta ki Alpay Emir'in telefonu çalana kadar.
Oturduğu yerde bedenini düzeltip cebindeki telefonunu çıkardığında arayanın Emel abla olduğunu gördüğümde meraklanmıştım doğrusu. Saat akşam on bir buçuktu ve beraber olduğumuzu da bildiğinden önemli bir şey olmasa aramaz gibime geliyordu. Aklıma Elif'in Ezgi için aradığı bahanesi yeniden gelirken Ezgi'yi geri aramadığım için onun inatlaşabileceği gelirken Alpay Emir aramayı meşgule atmış konuşmaya geri dönmüştü ancak yeniden telefonu çaldığında izin istemiş ardından kalkıp geniş salonda bahçe kapısına doğru ilerleyip yanıtlamıştı telefonu.
Açıkçası aklım da fikrim de şu an onda olduğundan kızların ne dedikleri hakkında bir bilgim yoktu. Yoktu da ziyade olamıyordu çünkü dinleyemiyordum.
Alpay Emir'e baktığım sırada bir eli cebinde diğeri kulağındaki telefonda bana doğru çatılmış kaşlarıyla bakarken daha da meraklanmıştım çünkü yüz ifadesi o kadar korkutucuydu ki o an şu ana dek yaptığım her şeyi düşünmem gerektiğini anlatır nitelikteydi.
Daha fazla dayanamayıp ben de müsaade isteyip yanına gittiğimde kasılan yüzü, sıktığı çenesiyle bir şeylere sinirlendiği bariz beliydi. Ona meraklı gözlerle bakarken elim kendiliğinden koluna gitmiş ''Kötü bir şey mi oldu?'' diye ilgiyle sormuştum. Alacağım cevaptan korksam da olumsuzca kafasını sallaması rahatlatmış ama hâlâ karşı tarafı dinliyor olması da tedirgin etmişti.
''Yanımda,'' dedi buz gibi bir sesle. ''Veriyorum, Defne'ye sor ne soracaksan.''
Daha fazla bir şey dememek için kendini tutarken burnunu çekmesi bile sakin kalmaya çabaladığının kanıtıydı. ''Abla,'' diye sesini yükselttiği sırada biraz daha yanaşmıştım ona. ''Melih'in bana bi' bok anlattığı yok.'' dedi asabi bir tavırla. ''Sor Defne'ye ne biliyorsa anlatsın.'' dediğinde sanki Emel ablayla konuşmuyor da bana emir veriyormuş gibiydi tavrı.
Telefonu uzattığında ona anlamsızca baksam da telefonu almıştım ve kulağıma koyduktan sonra Emel ablanın konuşmasını beklemiştim.
Alpay Emir öyle üstten üstten bakıyordu ki tavrın değil korkmak o ürkünç hali bile nasıl hissetmem gerektiğini karıştırıyordu.
Emel abla Alpay Emir'e ters düşer bir şekilde sıcacık sesiyle ''Ablacım,'' deyince içim rahatlamıştı. ''Güzelim bak bir şey soracağım gözünü seveyim yok Melih'i koruyayım, yok Melih için susayım falan deme bana.''
Bu tarz bir konuşma yaşamayalı iki yıl olmuştu neredeyse. Melih'in yalanlarını saklamak bana düşerken genelde bu tarz sorgulara çekilen de ben oluyordum hep.
''Neyi saklayacağım abla,'' diye tüm samimiyetimle konuştuğumda Alpay Emir resmen gözlerini üzerime dikmiş her hareketimi kontrol ederek sözlerimin doğruluğunu ölçmeye çabalıyordu. ''Hem anlamadım. Ne oldu ki, yani Melih ne yaptı da beni çekiyorsun sorguya?''
''Melih yapmadı,'' dedi aniden. ''Yapmaz. Biliyorum benim kardeşim böyle bir şey yapmaz ama...'' diye devam ettiğinde bakışlarım camdan dışarıyı bulmuş ışıklandırmanın aydınlattığı bahçede dolanmıştı. ''Abla artık söylesen mi?''
Sesi biraz daha kısılıp mahzunlaşırken söyleyeceği şeyleri tedirginlikle dinledim. ''Defne, bak bunu söylemek, duyurmak elbet hoş değil ama ben de bir yandan kardeşimi düşünmek zorundayım. Az önce çöpü çıkarırken gebelik testinin paketini gördüm yırtılmış bir şekilde. Kime ait olduğunu da tahmin etmek zor olmadı. Karışma, laf söz etme dedim. Sonuçta haddim değil evimdeki misafiri sorgulamak ama aklıma gelenlerle çıldıracak gibi hissediyorum. Daha bugün Melih geldi. Aldı kızı yok acil konuşmamız lazım yok halledeceğiz artık bunu falan deyip ikna etti götürdü. Zaten Elif'in de bugün hiç keyfi yoktu. Yüzü bembeyazdı. Defne bu kız o testte aldığı cevap için böyle olmasın? Allah'ım delireceğim aklıma gelenlerle! Bu saat oldu ikisi de gelmedi. Melih'i arıyorum kapalı. Seni aradım açan yok. Bak benim aklıma türlü türlü şeyler geliyor.'' dedi tek solukta.
Duyduklarımla yüzüm şekilden şekle girerken Emel ablanın bir şekilde konuyu nereye getirmeye çabaladığını da anlamıştım az çok. ''Defne hatırlasana ablacım,'' dedi benden alacağı en ufak bir olumsuz cevaba yıkılacakmış gibi. ''Bu çocuk Emir'e bu durumdan ilk bahsederken yok seviyorum yok boşanacak falan demişti... Yok öyle bir şey değil mi?'' Sıkıntıyla devam etti hızlı hızlı konuşmaya. ''Melih sonradan öylesine dedim demişti. Sevmiyorum da demişti hatırlasana sen dedin hatta. Sadece o an Emir'e sinirinden öyle dediğini söylemiştin. Aralarında herhangi bir şey yok değil mi Defne?''

Yorumlar