28. Bölüm
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 53 dakikada okunur
Ezgi'nin, topuğuma değil de oluşturmak istediğimiz aile topluluğumuza sıktığı bu kurşun bizi değil, ekranın karşı tarafındaki Emel ablayı yaraladı.
Benim çok da güzel anladığım bir imayla ''Kim, nasıl yatıyormuş?'' dedi elindeki mutfak beziyle elini silip ekrana, görüş açımıza giren kadın. Bu, tam olarak bir annenin hesap sormaya başlama hareketinden başka bir şey değildi. Bir de şey vardı. Sen hele bir eve gel, ben sana yapacağımı bilirim bakışı...
Burada tek değildim. Yanımdaki adama da öyle bakmalıydı. Ama o bir tek bana dikmişti gözlerini.
Ellerimi dudaklarıma kapamamak için zor tutuyordum kendimi. Ağzını tutamayan çocuklar gibi anında dudaklarımı birbirine bastırdım. Diğer türlü daha neler çıkardı o dudaklardan, maazallah.
Alpay Emir'in hemen yanımda, arkamdaki bedenine sığınmaya çalışıp sustuğumda Emel abla beklediğimin aksine daha ılıman bir sesle ''Yarın işinize gücünüze gitmeyecek misiniz?'' dedi olayın çok da iş güç olmadığını belli ederek. Büyük ihtimalle konunun kapanması için Alpay Emir'in ona olan bakışları yetmişti.
''Bir de oturup konuşmamız gereken konularımız birikiyor ya gittikçe... Bugün bize uğrayın mutlaka, şu başımızdaki saçma sapan meseleye bir çare bulalım artık. Ne yazık ki bir şey de diyemiyorum, kıza da yazık ama normal bir şey değil bu farkındasınız değil mi? Artık neye şaşıp neye susacağımı kestiremez oldum.''
Adını bile anmak istemediğim o kız ve şu test meselesinden daha önce beni ilgilendiren tek şey ve tek isteğim canım adama göz koyan o iğrenç insanın varlığını ortadan yok etmekti.
Normal değil abla, hatta daha bilmediğin başka normal olmayan şeyler de var; desene Defne.
İyice meraklandım. Orada mıydı şimdi hâlâ diye düşünsem de Emel abla bu kadar rahat konuştuğuna göre değildi. Gitmiş miydi yani? Melih halletmiş miydi? Temelli olsa Emel abla da böyle demezdi ki. Yine nereye gitmişti de geri gelecekti, bir an önce öğrenmek istiyordum. Ne zaman tamamen kurtulacaktık Allah aşkına!
Ezgi, dönme lafını duyduğu gibi ''Bize gelin, bize gelin.'' diye zıpladı olduğu yerde kollarını havalandırarak. ''Hadi hemen şimdi gelin!''
Ezgi istiyorsa ışınlanmayı bile bulabilirdim anında. Neticede ona aşıladığım huylardan biri şu an başımı yakabilir, beni bir günde o nikâh masasına oturtup evli bir kadın bile yapabilirdi.
Sağda solda ağzını açıp konuşsa biri de duysa... Bizimkiler de 'Aman ne tatlılar, kardeş kardeş uyumuşlar.' deyip başımızı sevecek insanlar değillerdi sonuç. Tek isteğim o ne istiyorsa almak, yapmak ve onu susturmaktı. Özellikle de bizimkilerin yanında.
Alpay Emir, belime sarılı olan kolunu çekti, olumsuz cevap vereceğini hissettiğim an onun aksine ''Geliriz.'' deyiverdim birden. ''Geliriz tabi.'' Ezgi neşeyle çığlık attı. ''Benim canım gelmemizi istiyor ya koşa koşa geliriz hem de.''
Ancak canım adam beni de ablasını da dinlemedi. Ezgi'nin ani sevincine, sevecenliğine bile kanmadı.
Emel ablanın bakışlarına karşılık ''Karşında beş yaşında kız çocuğu yok,'' dedi keyifsizce. ''Bana ırz düşmanıymışım gibi bakmayı da kes artık.'' Karşısındaki iki kadının huyuna suyuna gideceği yerde bir de cevap veriyordu. ''Madem ayıbı günahı öğretiyorsun kızına, konuşulan şeyleri uluorta yerde başkalarına söylememesi gerektiğini de öğretirsin.'' dediğinde Alpay Emir'e dönmüştüm şaşkınlıkla. Bu kadar net bir tavır sergilemesini beklemiyordum. ''Çocuk o,'' demiştim hayretle. ''Allah aşkına bir azarlamadığın kaldı.''
Üstelik çocukla çocuk olan bendim. Kendimi kaptırmış, başımı yakmıştım ancak bu kadar sert karşılık vermesine ne gerek vardı? Yabancı mıydı karşısındaki sanki.
Alpay Emir'in bakışları tartışma yaratacak cinsten olunca tekrar elimdeki telefonu havalandırdım. ''Bugün döneceğiz zaten, akşama doğru geliriz abla.'' dedim yine de. ''Gelince de konuşuruz olur mu? Dediğin gibi şu diğer mesele de can sıkmadan hallolsun. Hem ben bebeğime sürpriz çikolatala da alırım.'' deyip Ezgi'ye baktığımda gözlerinin içi parıldıyordu. Şimdiden yüzüğü, yatmayı unutmuştu bile. ''Ama konuştuklarımız aramızda tamam mı? Başkalarına bir şey demeyeceğiz, sır bu.''
Alpay Emir, çalan telefonuyla beraber kalktı yanımdan. Henüz çalan telefonunu açmazken ileriye doğru ilerledi ve ilerlediği sırada elini ensesine atıp üzerindekini çıkardı banyoya girmeden önce.
Bakışlarım kısa bir an ona kaysa da anında telefona geri döndüm. Sırtındaki izler... O izlerden kaçmak içindi bu bakamayışım.
Emel abla kardeşinin tavrına aşina olduğundan ''Konuşuruz sonra,'' deyip elindeki telefonla ilerledi mutfağa doğru. ''Doğru düzgün sevinemedim bile kızımı üzmüş olduğun yüzüğüne. Çok mutlu oldum ablacım. Fazla farklı geliyor bu durum henüz. Gerçi siz de öyle zamanda iş yapıyorsunuz ki öğrendiğimize, duyduğumuza sevinemeden başka bir şey çıkıyor.'' dediğinde bir de bana sor demek yerine sadece gülümsedim ''Neyse abla ya, akşam size geliriz. O zaman konuşuruz olur mu?'' Onaylamasını duyup gördüğüm an Alpay'ı arayanın kim olduğunu merak ettiğimden vedalaşıp kapattım telefonu.
Ezgi'nin keyfi ile uğraşacağımı düşünürken onunla değil içerideki koca bebekle ilgilenmem gerekecekti anlaşılan.
Yataktan kalktığım gibi az önce banyoya giren ve kapıyı aralık bırakan adamın yanına gittim direkt. Banyoya girmek, girdiğim gibi de gözlerimi utançla kapamak bile içimde yaşamaya çalışıp canım adama hissettirmemeye çabaladığım utancımı bastıramadı.
Gözümü kapatınca hiçbir şey görmemem gerekirdi ancak gözümün önünde oynamaya başlayana görüntüler, gözlerimi açtığımda gördüğüm banyodan çok daha müstehcendi.
Üzerindeki kazağın olmamasıyla güzel bedeni sergilenen canım adam, kasıklarında duran eşofmanıyla ayna karşısında dikiliyordu. Bedenin böyle yapılı ve diri durması bu kadar etkilememeliydi beni...
Seni şu adamda etkilemeyen tek bir şey söyle, söyle anında keseyim sesimi ömür boyu. Sen de rahatla ben de.
Geldiğimi fark etti ama dönmedi. Telefonunu da sessize alıp önüne koymuştu sanırım. Ekranı yanıyor ancak sesi çıkmıyordu. Şantiye3 diye kaydedilmiş olması komikti.
Bize dönse, güzelliğimizi görse ve of hatuna bak, der gibi baksa koşar kucağına atlardık değil mi Defne? Sırtına atlayalım olmadı. Bakmasa da yapalım mı?
Aynadan kısa bir bakış atıp sakallarını eliyle düzeltmeye devam etti. Kesmeyecekti değil mi? Çünkü böyle çok ama çok daha hoş görünüyordu. Gıcık adam bir de sırf yanımızdan kalkmak için mi gelmişti bu banyoya da kesecekti sakallarını?
Yani tabi böyle gezmesini, herkesin onu böyle görmesini istemezdim ama ne bileyim işte kalsaydı bu halde. Sadece bana böyle olsun istiyordum. Bir tek bana öyle güzel baksın, sözü de güzelliği de bir tek bana olsun.
''Açmayacak mısın telefonu?''
Küçük adımlarla yanına ilerleyip arkasına geçtiğimde sırtındaki izlerle benim canım acımıştı. Bedenine oranla ince olan beline kıskançlıkla sardım kollarımı. Yanağım, yaptığı sporların nimeti ve en güzel eseri olan sırtına yaslanırken yumuşacık yanağımın sert sırtında yayılması komiğime gitmişti.
Kestirip atar gibi ''Hayır.'' deyince bir şey demedim. Kendi bileceği işti. Üstelik tatil günlerinde işle uğraşması onu sinirlendirdiğinden bu konuyu açmadan kapadım.
Sabah onu aşağı gönderip üzerimi giyindiğimde gözlerimi kaçıra kaçıra aynadan kendimi incelemiştim. Birkaç gün sonra pembeden mora çalacak olan bacaklarımda ve göğüslerimdeki kızarıklıklar yanaklarımın alev almasına neden olmuştu. Ancak bu durum için kapatıcılar da yok değildi.
Oluşan o izlere korka korka parmağımı bastırdığımda ise canım hiç acımamıştı. Bazen korkmuyor değildim bedenimin bu kadar hissiyatsız olmasına. Korkmuyor değildim diyorum ama bu işime gelecekmiş gibiydi. Aksine o izler fazlasıyla hoşuma gitmiş, bedenimin garip bir hazla kasılmasına neden olmuştu.
Tek korkum sorumsuzca davranıp evde annemin yanında bu izleri kapamadan bulunmaktı. Korkmuştum. Nasıl bir tepki bile vereceğini kestirememek bir yana gözünde olmayan değerim çok daha yerlerde olacaktı. Çünkü onun gözündeki değerim bacaklarımın arasındaki o engelin olup olmamasından çok daha değersizdi.
Büyük bir günaha bulaşmıştım ancak bu bir tek beni ilgilendirmeliydi değil mi? Ne yazık ki bu yaptığımı ne doğru buluyor ne de övünüyordum. Ama yüreğimi teslim ettiğim adama hem ruhumu hem bedenimi sunmak benim için bu kadar özelken bunun getirisi olacak herhangi bir şey korkutmuyordu bile gözümü.
Kötü düşünceleri bir defa daha yok etmem gerektiğini kendi kendime söyleyip arkadaşça bir tavsiyede bulunmuştum içimde bir yerlerde benden izinsiz yaşam süren her istediğinin yapılmasını isteyen o kıza.
Bu adam burada, yanımda olduğu sürece kimin ne dediği, beni nasıl gördüğü umurumda bile değildi.
Elim, kasığında bulunan eşofmanının üzerindeyken başımı geri çekip az önce yanağımın yayıldığı o yere ıslaklık bırakarak dudaklarımı bastırdım.
Adamın güzelim sırtı on şeritli şehirlerarası otobana dönmüş Defne, biraz kendine hâkim mi olsan? Hani bu adam senin saçının teline zarar gelmesin diye kendinden geçiyor da yine de bir şey yapmıyor ya...
Ben mi demiştim yapmasın diye, bana ne? Üstelik madem saçımın teline zarar gelsin istemiyor o zaman niye çekiyo-
''Hiç sırnaşma Defne!''
Kollarım hâlâ sıcacık bedene sarılıyken yanağımı bu sefer de bedeninin yanına, kolunun biraz altına yaslayıp aynadan ona baktım. ''Sırnaşmıyorum ki yav,'' deyip güzel yüzünü inceledim gülümseyip sırnaşarak.
Yav değil Defne, miyav. Bir dahakine miyav de, o zaman belki bize kıyamaz ve hiç beklemeden hemen kucağına çekip sever.
Dümdüz bakışlarını dikti ay gibi güzel yüzüme, bir de bu güzelliği ona verdiğim yetmiyormuş gibi asabice ''Defne!'' diye zikretti ismimi. Yani inleyerek ve dayanamayarak söylemesi tercihimdi ama böyle kızar gibi söylemesine de katlanacaktık artık.
Yanağımı çekip kaburgasına ufak bir öpücük bıraktım. Aynadan yeniden baktığımızda bakışları kırılmıştı bile. ''Sırnaşmıyorum ki... Sevgilimi seviyorum şu an. Miyavlayayım mı bi' kere?'' deyip tavrıma devam ettiğimde dudağının kenarının hafifçe seğirdiğini ve gülmek istediğini ancak kendini tuttuğunu görmüştüm. ''Bu sırnaşmayan halin mi?'' dedi metal sprey kutusu halindeki tıraş köpüğünü eline almadan önce.
"Hıhım. Çok tatlıyım değil mi?" Dudaklarımı büzdüm, gözlerimi onu onaylar gibi kapatıp açtım başımı da sallayarak. Her hareket ettiğinde kollarımın altındaki kaslarının her birinin nasıl seğirdiğini kollarımla fark etmek hoşuma gitmişti. ''Hem kedi miyim ben sırnaşayım?'' diye de küskünce konuşmam artık bizi sevmesi içindi. Kucağına çekip sevseydi artık bizi.
Cevap vermek yerine eline sıktığı köpüğü köpürtüp yanağına ve boynuna sürmeye başladı.
Ay Defne... Tıraş köpüğü değil de onu kremşanti diye hayal etsene... Böyle Alpay Emir'in karnına çikolata sürdüğümüzü, sonra da-
Yeter ama artık! Sonra seni değil beni sapık sanacaktı bu adam.
Bir kolunu başımı rahatça tutmak için daha havada tutarken sanırım buna devam etmek istemedi ve dirseğini kafamın üzerine koydu. Bana soğuk yapıyordu ama hoşuma gitmişti bu hareketi. Hafifçe kıkırdadım. ''Bana çok âşıksın, dokunmadan duramıyorsun ve bu yüzden bunu yaptın kabul et.'' deyip tatlı tatlı güldüğümde ''Aynen,'' dedi alayla. ''Sana her dokunmadığımda uyarır gibi kollarını karnıma saran sensin ama aşkından ölen benim. Aşkından ölmesem nefessizlikten öleceğim.''
Pis adam! Eğlenmek istiyordum. Bu yüzden ciddiye almadım bile sözlerini. Vakit yüzsüzlük vaktiydi dostlar. Ayrıca yaptığım şeyi fark etmesi azıcık utandırdı. Sevseydi, öpseydi, dokunup koklasaydı... Kaç dakikadır buradaydım ama başını eğip bakmamıştı bile bana. Ben de kendimi hatırlatmaya çalışıyordum işte. Kesin Emel ablaya geliriz dediğim içindi bu tavrı. Hemen gidelim dememiştim ki, akşam uğrayacaktık sadece.
Kollarımı daha sıkı sarıp bu sefer ıslak bir öpücük bıraktım başımı uzatıp kaburgasıyla göğsü arasına. Şımarık çocuklar gibi ''Saklama ya ölüyorsun değil mi bana olan aşkından? Tamam hadi söyle dalga geçmeyeceğim bak. Çok güzelim ya baktıkça için gidiyor değil mi? Of keşke daha çok sevebilsem şu kızı da diyorsundur sen kesin.''
Yüzüne baktığımda gözleri kısılmıştı ama yemin etmiş gibi yine yüzüme bakmıyor, gülüp de yine bir şey demiyordu. Bense inat etmiş gibi yüzüne bakıyordum. Yanık tenine bembeyaz köpük pek bi komik olmuştu doğrusu. Daha da dikkatli bakınca komikten çok dikkat çekiciydi.
Kesecekti işte sakallarını. Zaten onu pek sakallı görmemiştim ki bu zamana kadar. Hatırladığım kadarıyla iş hayatına atıldığından beri dikkat ederdi hep. Şimdi de kesin yarın işe başlayacağımızdan hazırlanıyordu işte. Koşuşturmalı geçecek bir haftaya başlayacaktık. Önemli birkaç görüşme yapacağından da bahsetmişti aslında. Bir de gidecekti ya daha çok dikkat ediyordu galiba. Üzülmüştüm açıkçası ama düşündüm bir yandan da.
Bana kısa saçlı kadınlardan hoşlandığını, saçlarımı kestirmemi istediğini söylese değil kestirmek inadına uzatır bir de ne demek kısa saçlı kadınlardan hoşlanıyorsun diye ona yerini dar ederdim. Bu yüzden de ona bu konuda bir şey demeye hakkım yoktu diye düşünüyordum.
''Karıştırıyorsun yavrum,'' dedi küstahça. ''Bu dediklerinin hep tam tersi oluyor.''
Buna da âşıktık seviyorduk falan da böyle kötü huyları da yok değildi. Kendini beğenmiş olması yetmiyormuş gibi bir de birazcık gıcıktı işte.
Köpüklü ellerini yıkadı ve daha önce önüne koyduğu jileti almasıyla rahat edemez diye gevşettim kollarımı. Rahat olmak istiyordu belki de, benim yüzümden bir yerini kessin istemiyordum. O, işini görürken ağzımın içinden onun taklidini yapıp bir adım geriledikten sonra aynadan baktım yeniden. ''Ben eşyalarımı toplayayım... İşin bittikten sonra çıkarız değil mi sitede dolaşmak için? Sonra da yola çıkarız zaten.'' deyip bekledim cevabını.
Merak ediyordum etrafta neler olduğunu. Laf arasında söylediği spor salonunu ve diğer ortak alanları şimdiden görmek istiyordum. Hem biz dolaşırken de bahsettiği usta gelir bakacağı yerlere bakıp ölçülerini almış olurdu.
Soğuk bakışlarıyla yine aynadan karşılık verdi bakışlarıma. ''Sen yapmışsındır planını. Ablama geliyoruz dediğine göre.'' diye tepkisini belli etti.
Ellerimi nereye koyacağımı bilemeyince taytımın yumuşak yüzeyiyle buluşturdum avuçlarımı. Kalçamın hemen üzerinde emanet gibi duran ellerimle beraber silktim omuzlarımı. ''Zaten dönmeyecek miydik sevgilim? Yarın sabah çok zor olurdu ikimiz için de buradan gitmek. Hem ablan haklıydı. Sonra sonra diye uzanıp gidecekti bu konu. Tam gidecek, halledeceksiniz diyoruz başka bir şeyi çıkıyor kızın.'' diye konuşurken hafiften yükselmişti sesim sonlara doğru.
Boynunu belirginleştirdi ve parmakları arasındaki jiletle dikkatli bir şekilde tenini temizlemeye devam etti. Kenarda durup böyle bakmaktansa hemen karşısında, lavabo tezgâhına oturup onu izlemeyi isterdim ancak bu yakınlığı vermiyordu ki şimdi. Trip atası tutmuştu beyimizin.
Kısacık bir süre bakışlarımızı birleştirdi ve tok sesiyle ''Hoşlanmıyorum,'' dedi elindeki jileti suya tutup yeniden yüzüne sürtmeden önce. ''Senin benimle ne yaptığın kimi ilgilendirir?'' diye agresifçe sormasıyla kaşlarım havalandı. Ellerim şimdi de göğsümün altında buluştuğunda Alpay Emir kolunu uzatıp kolumdan tuttu ve önüne çektikten sonra tam da istediğim gibi mermer tezgâhın üzerinde oturmamı sağladı.
Aralanan bacaklarımın arasına girip arkamda kalan aynadan işine devam etti. ''Yaşadığın hayata, ilişkimize kimlerin karışıp kimlerin karışmaması gerektiğini ben öğretecek değilim sana Defne.'' dedi hiç yüzüme bakmadan. ''Emel, benden çok sana abla. Bunu sen de biliyorsun ama bu sana karışma hakkını vermiyor. Sen de mesafe mi koyuyorsun ağırlığını mı belli ediyorsun ne yapacaksan karar ver ama beni bir de bunlarla uğraştırma.'' diye konuşması sanki sevgilimle değil de kızını bilinçlendirmeye çalışan bir babayla konuşuyormuşum hissiyatı vermişti.
Ben başımı kaldırmış ona bakarken onun aynaya bakmasına bozulmuştum. Ellerimi bacaklarımın arasında kalan boşluğa koyup ellerimi incelemeye başladım ayaklarımı sağa sola hafifçe sallarken.
Onun bozulduğu şeyi yeni anlıyordum aslında. Emel ablayı tanıyorduk ikimiz de. Bu durumdan hoşlanmayacağını, bundan sonra hatta evlilik olana kadar aynı ortama girmemizde bile daha dikkatli davranmamız gerektiğini söyleyip duracaktı hatta. Burada kaldığımız bu birkaç gün fazlasıyla güzel geçmişken evlerimize dönmek ikimizin de aile yapısının az çok aynı olmasıyla bambaşka olacaktı. Alpay Emir de benim Emel ablanın sözüne uyacağımdan böyle söyleyip uyarıyordu şimdiden. Üstelik kırıldığını da düşünüyordum artık. Bizimkilerin olsun Emel ablanın olsun bizim bir arada olmamızı istememeleri onlara göre olağandı ancak ne yazık ki değildi.
''Ben seninle iki dakika daha zaman geçireyim diye yoktan vakit yaratmaya çabalarken senin geliyoruz demen ayar etti beni.'' dediğinde üzülmüştüm. Tok sesiyle ''Asma suratını, kaldır kafanı güzelim.'' deyince mecburen başımı kaldırdığımda sonunda bakmıştı yüzüme güzel gözleriyle.
Temizlenen yüzünde ara ara beyazlıklar kalmıştı ve aldığı havluyla yüzünü silip havluyu kenara koydu. Bedenini üzerime eğip elini enseme yerleştirdiğinde önce alımdan öptü. ''Güzel bebeğim,'' demesiyle dudaklarım yukarı doğru anında kıvrılmıştı bile.
Haklıydı, ne diyebilirdim ki. Ben de istemiyordum dönmeyi, kaldığımız yerden devam etmeyi. Üstelik o da farkındaydı. Ben hariç herkes söz sahibiydi sahibi olduğum hayatımda.
Bacaklarımın arasındaki ellerimi kolları üzerine, sıcak tenine koydum. Uzatmamak adına ''Ezgi'yi de ikna etmemiz gerek Alpay Emir. Gerekirse bu yüzüğün küçüğünü yaptırmalı ama yine de onu susturmalıyız. Ya bizimkilerin yanında derse bu ikisi sarılıp yatmış diye.'' dediğimde telaşıma karşılık güler gibi bıraktı nefesini. Yüzüne elindeki solüsyonu sürdü.
Bu kadar hızlı hareket edip tenini hiç yaralamamasına şaşırmıştım doğrusu. "Bir şey olmaz. Konuşurum." Elindeki sıvıyı yüzüne, boynuna yedirirken göz ucuyla bakıp ''Ama küçük cadıdan önce büyük cadıyı susturmalıyım.'' dedi. ''Malum benimki çabuk oyuna gelip ne dediğini pek bilmiyor.''
Kaşlarımı çatmış sahte bir kızgınlıkla bakmıştım kollarını sıkarken. ''Sen bir daha bana cadı de bak neler oluyor!'' Bir şey demedi. Belimden tutup inmeme yardımcı olduğunda cadı demesine ağzımın içinden söylensem de umursamadı.
Onda o yeğen varken cadı olan yine ben olmuştum.
...
İyisiyle kötüsüyle geçirdiğim bu güzel hafta sonunun sonuna gelmiştim ne yazık ki.
Evde atıştırdığımız birkaç şeyin ardından yürüyüş yapma niyetiyle çıkmış siteyi dolaşıp nerede ne var bakmıştık. Alpay Emir'in tüm düşünceleri az önce gördüğüm spor salonunu kullanmak bir yana bunun bizim için bir seçenek olmasına bile tersti. Evdeki odalardan birini spor için düzenleyeceğini söylemiş bir de üzerine sanki spor yaptığın var Defne, deyip o güzelim yeri hevesle incelememe izin vermemişti.
Tabi onun niyeti 'sen spor yapmıyorsun boşuna bakma' iken bende çağrıştırdığı şey 'sen spor yapmıyorsun buraları iyi incele en yakın zamanda spora başlaman gerek' idi. Neyse ki kolumdan çekiştire çekiştire çıkarmıştı iki üç kişinin spor yaptığı salondan.
Biz itişe kakışa yürüyüşümüzü tamamladığımızda çıkmadan önce gelen iki usta da çoktan gitmişti. Vakit çoktan akşam olmuşken şimdi de getirdiğim valizin içindeki çoğu eşyamı burada bırakıyor bir daha buraya ne zaman gelebiliriz onu düşünüyordum.
''Yavrum,''
İçinde sadece ayakkabılarımın ve birkaç elbisemin olduğu valizin fermuarını çekerken Alpay Emir'in seslenmesiyle ona döndüm. Elindeki anahtar ve dikdörtgen zarfla yanıma gelip yatağın üzerine oturmuştu. Merakla çatıldı kaşlarım. Yatağın üzerindeki hafif valizi kaldırıp kenara koyduğumda bilinmezliğin getirdiği hisle yanına oturdum elindekilere bakarak.
Başını iki yana eğip omuzlarını rahatlatırken ''Bu ikisi senin.'' dedi bacaklarımın üzerine koymadan önce. Elim, tek halkaya geçirilmiş üç anahtardayken ''Bensiz gelmemen tercihim ama...'' dediğinde yeniden yüzüne bakmıştım. Dudaklarına kondurduğu silik gülüşle birazcık yaramaz bir çocuk gibi bakıyordu yüzüme. ''Ben burada yokken gelip gittiğinde rahat et. Ama haberin olsun benim anahtarım Melih'te olacak.'' dedi tepkimi ölçmek ister gibi bakarak. ''Gelip giden eşyalar için... Ben yokken o ilgilenecek.''
''Bu ne peki?'' deyip ters duran zarfı çevirdiğimde üzerindeki banka ismi ve birkaç yazıyla anında daha çatılmıştı kaşlarım. ''O da...'' deyip kolunu belime doladı ve iyice kendine çekti. Alnı başıma dayalıyken burnu saçlarımın arasına girmişti bile. ''Yapacağın alışverişler için ek kart. Limiti senin için sorun olmasın-'' dediğinde elimdeki zarftan çektim gözlerimi ve onun konuşmasını bile bitirmesine izin vermeden ''Alpay Emir,'' diye konuşmaya başladım. ''Buna ne gerek var şimdi?'' diye mahcubiyetle söylenmek durumunda bırakmıştı beni. ''Ben kendi harcamalarımı karşılayabiliyorum. Hani büyüdüm ya ben... Çalışıyorum. Para falan kazanıyorum biliyor musun?'' diye söylendiğimde güler gibi bıraktı nefesini.
Bedenimi hiç zorlanmadan kucağına çektiğinde ''Aynen,'' dedi alayla gülerken. ''Büyüdün, çalışıp kazanıyorsun.'' Dudakları yanağımda eli de bacağımdaydı.
İstemeden de olsa iteledim ellerini. ''Sen şu an küçümsüyor musun beni?'' Kaşlarım çatılmış yüzüne ters bir ifadeyle bakarken ''Yo,'' dedi ciddiyetten uzak bir tavırla. ''Ne haddime.''
Ellerim omuzlarını bulup onu iterken kalmaya çabaladım ''Bırak ya,'' diye homurdanarak. ''Sen bas baya alay ediyorsun benimle. Zaten sana göre doktor, mühendis olmayan herkes vasıfsız eleman...''
Yani yaptığım işle dalga geçmesi bir yana bir de kazanıyor olmamla mı alay ediyordu? Şakanın takılmanın da bir sınırı vardı!
Kollarımdan tuttu. ''Dur,'' dedi gülümseyerek. Çırpınışlarıma son vermeye çabalayıp iyice kasıklarına bastırdı bedenimi. Yüzündeki içten gülüşle ''Sen koca parası yemek istemiyor muydun hep?'' dedi boynumu öpmeden hemen önce. ''Hayallerini gerçekleştirmeye çabalıyorum işte. Kızım ben köpek gibi boşuna mı çalışıyorum bunca zaman? Hepsi sen beni kapının önüne koyma diye.''
Sanki kendine değil bana çalışıyordu. Son cümlesini hayıflanır gibi söylenmesine karşılık anında değişti tavrım. Seslice kıkırdarken ısırmıştı boynumu.
Diklenerek ''Evet,'' dedim güzel yüzünü ellerimin arasına alırken. Ellerimdeki pürüzsüz teni içimi bir hoş etmişti. ''Var öyle birkaç hayalim ama öncelikle kocam olmanı bekliyorum sadece.'' Yüzümü yüzüne eğip daha kalın bir sesle ''Ama ben sevgili parası yiyen o aşko kuşko kızlardan mıyım aslanım?'' dediğimde gözleri kısıldı gülüşüyle. ''Biz kendi ekmeğimizi kendimiz kazanıyoruz çok şükür. Kimseye ihtiyacımız yok evelallah.''
Erkeksi gür kahkahası yankılandı daha nice kahkahalarını duymak istediğim odamızda. Alpay Emir sırtını yatağa bırakırken ben de üzerine uzanmış kollarımı iki yanına yaslayıp yüzüne bakıyordum. Bakıyordum bakmasına ama kalçama kapanan elleri beni güzel birkaç aktivite için hazırlamak ister gibi kasıklarına bastırmasıyla ellerini zar zor oradan çekip başının üzerinde sabitlemiştim ve garip bir şekilde buna izin vermişti.
''Serserilik bitti şimdi de mafyacılık mı oynayayım diyorsun?'' dedi başını kaldırıp dudaklarıma dudaklarını bastırdıktan önce. "Yalan yok bak. İyi posta koyuyorsun ama."
Bizim beklediğimiz fırsat ayağımıza gelmiş sen adama elinden gelse ek kart çıkarttırdı diye dünyayı dar edeceksin, yazıklar olsun.
''Kartın üzerinde ne yazıyor,'' dediğimde anlamsız gözlerle baktı. ''Kimin ismi yazıyor yani?'' diye sordum belimin ağrımasından ötürü geri çekilip ellerimi karnına bastırdıktan sonra kucağında oturmaya devam ederek. Kollarını arkasında tuttu ve direğinden destek alarak yarı uzanır hale geldi. ''Benim adım yazıyor Defne. Başka kimin adı olacak?''
''Alpay Emir Koçarslan yazıyor yani?''
Üzüldüm. Çünkü canım adam sen salak mısın diye soramadığı için bana salakmışım gibi bakıyordu şu an. ''Ee?'' dedi çatılan kaşlarıyla ''Başka ne yazmasını bekliyordun?''
Göğsündeki ellerimi omuzlarına çıkardım. ''İyi güzel de...'' dediğimde doğruldu ve ''Ben senin kartını kullanamam ayaklarını geç yavrum,'' dedi hoşnutsucza. ''Eve onca şey alınacak ve sen o kartı kullanacaksın. Onu geçtim sadece ev için de değil. Kart senin, ne istiyorsan yaparsın.''
Şeytan diyor daha ilk günden git limitini en gereksiz şeylerle doldur...
Şeytan değil ben diyorum Defne. Gidelim alalım işte bir sürü gecelik, iç çamaşırı... Zaten alacağın şeyler senden çok onun işine yarayacak. Öyle vicdan falan yapmana da gerek yok yani. Üstelik ben senin için en yakın kuyumcuyu da buluruz hemencecik.
Kalçamı kasıklarına bastırdığımda yutkundu. ''Yapacağım zaten,'' dediğimde uzatmadığıma seviniyor gibiydi bakışları. ''Yani böyle bir fırsat elime geçmişken geri çevirecek değilim. Yarınlar yokmuşçasına harcayacağım kazancını, kart ekstreleri geldiğinde senin çıldırmana sebep olacağım ama...'' dediğimde yanağından öpüp kucağından kalkmak için hazırlanmıştım. ''Tabi bunların olması ve benim rahatça koca parası yiyebilmem için öncelikle o kartın üzerinde Defne Koçarslan yazıyor olması gerek sevgilim.'' deyip ayaklandığımda benim şımarıkça konuşup gülerek aceleyle kucağından kaçmama karşılık homurdandı. Öpücük attım omzumun üzerinden. ''Pardon... Sevgilim değil müstakbel kocacığım diyecektim.'' deyip kahkaha atmama karşı ''Defne!'' diye uyarsa da umursamadım.
Kolumdan çekip yeniden kucağına çekerken ''Bir daha desene...'' deyip yüzümü öpmeye başlamıştı gülüşlerimi umursamadan.
...
Alpay Emir kısa bir an başını yana çevirip yaptığım şeylere bakmış, hafifçe gülüp yeniden yola dikmişti gözlerini. ''Daha çok sinirlendireceksin çocuğu.'' diye söylendi sadece yeğenini düşünerek.
Az önce yol üzerinde durup Ezgi için aldığımız abur cubur poşetini kucağıma koydum ve sürpriz yumurtaların üzerindeki süslü kâğıdı açmaya başladım. ''Hiçbir şey olmaz.'' dedim omuzlarımı hareketlendirerek. ''O bunu hak etti.''
Kırmamaya çabalayarak çikolataları açabilsem içindeki oyuncakları alacak sonrasında bana o cadının oyuncaklar için yalvarmasını sağlayacaktım. Ayrıca onu sinir etmek hoşuma gidiyordu ancak bir yanım da bana daha çok bilenmesinden deli gibi korkuyordu.
İlk yumurtanın çikolatası parçalanmadan ayrılsa da ikincisi için aynısı ne yazık ki olmadı. Bir parçasını yedikten sonra parmaklarımın ucundaki büyük parçayı Alpay Emir'in dudakları arasına uzatmıştım. İlkte başını çekip yemek istemese de elimi geri çekmediğimi fark edince sonrasında kabul etti çikolata değil de nar ekşisi vermişim gibi yüzünü buruşturarak.
Kusura bakma sevgilim, sana şu an şerbetli tatlı bulamayacağız, bununla idare et artık dese miydim?
İkinci, üçüncü derken kırıla kırıla böyle devam ederse biz bu çikolataları bitirir, Ezgi'ye de sadece oyuncakları verirdik kesin. Çünkü bir tanesini düzgünce açıyorsam iki tanesi kırılıyordu sürekli.
Çıkardığım üç oyuncak kutusundan birini elime aldım. Merakla sarı kutucuğu açıp içindeki oyuncağa baktığımda eve yaklaşmıştık bile. Avcuma döktüğüm oyuncağın küçücük kılavuzuna bakarak oyuncağı yapmaya başladığımda yanımdaki canım adam benim tarafımdaki yolu kontrol etmiş ardından da dönüşünü tamamlamıştı. ''Sen emin misin bunları Ezgi için aldırdığına?''
Keyifli sesiyle beraber yapamadığım oyuncağın kucağımdaki parçalarını geri yerine koymaya çabaladım eksik parça bırakmadan. ''Merak ettim sadece. Bazen öyle güzel şeyler çıkıyor ki içinden...'' dediğimde güler gibi bıraktı nefesini. ''Beğendiysen al,'' dedi çocuk kandırır gibi. ''Eve girmeden önce markete uğrar alırız bir paket daha.''
Kısa bir an bunu mantıklı bulsam da benimle dalga geçtiğini yeni anlıyordum. Başımı çevirip ters ters baksam da bunu umursamadı. "Aman ne komik."
Araba sonunda mahalleye girdiğinde azıcık ısınan havayı fırsat bulan çocuklar üzerlerindeki kalın kalın kıyafetlerle akşamın bu saatinde sokak ışıkları altında oyun oynamaya devam ediyordu. Bir de oyunlarını bölüm yoldan geçtiğimiz için bir tek çek sağa deyip dövmedikleri kalmıştı doğrusu sıpaların.
Alpay Emir'in direkt ablasının evinin önüne gelmesi sürekli zihnimde ötelemeye çabaladığım kişiyi ve konuyu birdenbire gözlerimin önüne sermişti.
Çatılan kaşlarım ve kaçan keyfimle olduğum yerde kalakalmıştım. Arabayı park ettiği sırada emniyet kemerimi çıkarıp ona döndüm. ''Melih ile konuştun mu? Halletti değil mi? O burada değil artık... Eğer buradaysa-''
''Konuştum yavrum.'' dedi sinirlendiğimi hissettiği gibi. Arabanın anahtarını çektiği sırada ''Burada kalmak istiyormuş,'' deyince benim tüm sinir sitemim alt üst oldu ve istemeden de olsa ''Ne?'' diye çemkirmek durumunda kaldım. ''Burada kalmakistemek ne! Sizde mi?''
''Saçmalama!'' dedi ters ters bakıp. O da ben de sıkılmıştık şu konu yüzünden birbirimize taraf olmaktan. ''Mahallede olmak istiyormuş. Melih de yardımcı olacak işte. Sonra herkes kendi yoluna.''
Ağzım bir karış açıldı. ''Alpay Emir, bu kız senin ablanın evinde kalıyor ve bir de marifetmiş gibi yaşadığı ilişkiyi gözümüze sokmak ister gibi gebelik testinin kâğıdını uluorta yerde çöpe atıyor. Bunlar bir tek bana mı anlamsız ve saçma geliyor anlamıyorum ki.'' diye tek nefeste konuştuğumda yüzünü buruşturup ofladı. "Bir de hâlâ devam ediyorsunuz."
''Yapma Defne.'' dedi rahatsız olduğunu belli ederek. ''Getirme burnumdan ne olur. Kim ne halt yiyorsa yesin. Onun ayıbından bize ne?'' deyip arabadan indiğinde şaşkınlıkla bakıyordum arkasından.
Bu rahatlık niyeydi? Ben aklımı yitirecek gibi oluyordum bu durumu biri duyar da ucu bize dokunur diye. Evini açan Cengiz ağabey, aynı apartmanda yaşayan ve misafirine yan gözle bile bakmayacak olan kardeşi Selim ağabey, Melih, en kötü ihtimalle kendini iyilik meleği sanan Alpay Emir... Çok değil sadece biri duysun, ne olduğunu araştırmadan, o test pozitif miymiş negatif miymiş umursamadan bu adamların nasıl insanlar olduklarını bildikleri halde yapacakları ilk işleri onlardan şüphelenmek olacaktı. Üstelik böyle bir şeyi yapmayacak olduklarını bile bile dillendirdikçe dillendireceklerdi.
Hatta beni en çok korkutan ise Melih'in bu durumda adının o kızla anılması ve bu durumdan en çok onun yaralanmasıydı. Ne de olsa herkes onun ne kadar ayran gönüllü olduğunu bilir yine de o da öyle biri işte deyip takılırlardı ancak bu, onun ayda bir kız arkadaş değiştirmesine benzemezdi. Adın çıkacağına canın çıksın diye boşuna demedikleri gibi benim arkadaşımın da başını yakmalarından deli gibi korkuyordum.
Ne yazık ki komşularımız da, bu mahallenin insanları da böyleydi işte. İyiyken çok iyi, kötüyken en kötü...
Her akşam televizyonda gördüğümüz o klasik dizilerden birinde yaşar gibi hissettiriyordu artık bu mevzu. Bir tek bana mı saçma ve fazla anlamsız geliyordu? Bazı şeyleri düşünemiyorlar mıydı?
Bıkkınlıkla bıraktım nefesimi. ''Nefret ediyorum şu tavrından.'' diye söylene söylene arabadan inip sinirle kapadım pek kıymetli arabasının kapısını. Omzu üzerinden ters bir ifadeyle baksa da onu görmezden gelip elimdeki poşetle önüne geçip yola çıktığımızda mesaj attığım Emel ablaların ziline basıp kapıyı açmasını bekledim. Anında açılmıştı kapı. Açılmıştı açılmasına ama açan kişi, evinde bizi bekleyen Emel abla değil karşımda, tam da kapıdan çıkan Selim ağabeydi.
Bakışları yerdeyken karşı karşıya geldiğimiz an bir adım yana kaydığında tebessüm edip başıyla selamlamıştı ancak Alpay Emir'in her defasında yaptığı o saçma harekete de bakmadan edemedi. Hemen arkamda bulunan adam elini, bedenimi sahiplenir gibi belime koymuş yanımdan geçen adamın arkasından başını sağa sola yatırarak sabır dilenmişti. Gören de kırk yıllık düşman sanacaktı ikisini.
''Selamını da sabahını da...''
Ağzının içinden söylene söylene içeri doğru itelemişti ve o sırada zaten açılan kapının otomatiğine yukarıdan basılmıştı. Arkamdaki adamın elinin hissiyatından kurtulup büyük adımlarla ilerledim. Merdivenleri çıkmaya başladığımda Ezgi'nin sesi yoktu ne yazık ki. Oysa şimdi kapıyı aralamalı adımı tüm merdivenlere duyurmalıydı.
Kısa bir an omzumun üzerinden ona baktığımda bakışları zaten üzerimdeydi. ''Ne derdin var senin bu adamla?'' diye sormadan edemedim. Selim ağabeyin ona bir yanlışı olacağını hiç düşünmesem de sadece Alpay Emir'in ona soğuk yapması garipti. "Birbirinizi gördüğünüz yerde boğazlayacmışsınız gibi bakıp duruyorsunuz."
Beklediğimin aksine sinirlenmedi. ''Ne derdim olacak?'' dedi imalı imalı bakıp. Bakışları hiç hoşuma gitmezken arkamı döndüm ve tam önünde durmuş ilerlemesine engel olmuştum. ''Niye öyle bakıyorsun şimdi?'' diye hesap sorar gibi konuştuğumda bunu bekliyordu. Üzerindeki ceketin cebindeki ellerini çıkarmış benden bir merdiven aşağıda olsa da yukarıdan bakmaya başlamıştı.
Her gün güneşin doğması ne kadar normalse artık onun kaş çatmaları da o kadar normal olmuştu benim için. Kavgaya hazırlanır gibi omuzlarını dikleştirmişti. ''Bu adamın anası seni her gördüğü yerde oğluna istemiyor muydu?'' dedi iğrenir gibi. ''Ne bu selam alıp vermeler...'' diyordu ki Emel ablanın yukarıdan ''Bugün geleceksiniz inşallah.'' demesiyle yarıda kesildi sözü ama ikimiz de umursamamıştık onu.
Paşamıza da bakın! Kendisine yazılan ve başımıza bela olan kızın konusu açılınca saçmalama Defne diyen adam, edebiyle selam veren bir başka adamın selamını alan ben olunca kırmızı gören boğaya dönüşüyordu.
Kuruyan dudaklarımı nemlendirip başımı hafifçe sağa sola salladım. Gülse miydim ağlasa mıydım karar veremediğim sırada kısık sesle ''Kıskançlık değil bu, hastalıklı bir düşünce yapın var.'' dediğimde gerildikçe gerildi çehresi. Yüzünü yaklaştırdı yüzüme doğru. ''Adamın ne yanlışını gördün de gözlerinde öldürmek ister gibi ifadeler görüyorum acaba.'' dediğimde aksi bir tonla ''Defne, beni delirtme.'' dedi sanki bir şey yapmışım gibi. Kısık ama tok sesiyle ''Eğ başını al yolunu. Sana ne elin adamının selamından!'' dedi ve ben şaşkınlıkla araladım gözlerimi. Cidden hastaydı. Delirecektim onun bu hallerine karşılık.
Ona istediğini verip sinirlenmektense dudaklarıma kondurduğum gülümsemeyle yüzümü yüzüne bu defa ben yaklaştırmıştım. ''E ama sen sürekli böyle yapacaksan...'' diye başladığım sırada bakışları kısa bir an gözlerimden ayrılıp yüzümde dolandı. ''Hem sadece o da değil, biliyor musun?'' dediğimde ona yakınlaşmamı beklemiyordu. Boştaki elim üzerindeki siyah ceketinin kıvrılın yakasına gitmişti orayı düzeltme isteğiyle. ''Bu duruma her defasında sinirleneceksen diye baştan söylüyorum. Ne onun annesi beni oğluna isteyen ilk anne ne de o bu duruma rağmen gördüğü halde saygıyla selam veren tek adam.'' dediğimde seğiren çenesi ileri gittiğimi gösterse de her defasında onun bu kıskançlığını kaldırabilecekmişim gibi hissetmiyordum, bu yüzden de bazı şeyleri anlamalıydı.
Beklemediği yerden gelen bu sözlerle bakışları katılaştı. ''Defne!'' deyip sesini yükselttiği sırada kolumu tutmuştu ki Ezgi'nin de sesi yankılandı merdiven boşluğunda. ''Ama gelmemişler.'' diye çocuksu siniri bu sefer gerçekten güldürmüştü. Sanırım başını merdivenlerden aşağı doğru uzatmış, öyle yükseltmişti sesini. ''Geldiniz mi? Hadi ya!''
"Bırak kolumu!"
Alpay Emir'in bozguna uğrayan bakışlarından gözlerimi çekmiş hızlıca çıkmıştım merdivenleri. Ezgi ile karşı karşıya geldiğimizde önce sevindi, sonrasında ise ''Ben sana küsüm ama şimdi değilim tamam mı?'' dedi küçük ellerini arkasında birleştirip. Böyle yapınca göbüşü belli olmuş, benim de ağzımın suları akmaya başlamıştı. ''Aradığımda bana kızdın. Sonra aradın ama benlen konuşmadın. Ben seni çok özledim ama...'' diye nazlandığında sana kurban olurum deyip ağlamak istiyordum şirinliğine. Üstelik gerçekten de özlemiş olmalıydı ki elimdeki poşete bile bakmamıştı. Önceliği ben olmuşken onu deli gibi de özlemiştim ben de. Gece onunla uyumayı, deliler gibi bağırıp çağırmayı ve karşımdaki yaşıtımmış gibi her şey hakkında konuşmayı... Yani pek dinlemiyor, dinlese de anlamıyordu ama en azından kız gecesi yapmak için bana arkadaş oluyordu ve biz uzun süredir bunu yapamıyorduk. Haftalar öncesi beraber olmamız bir işe yaramamıştı bile.
Ayağımdaki spor ayakkabıları arkalarına basarak çıkarıp aceleyle içeri geçtiğimde eğilmeme bile izin vermeden Ezgi de bacaklarıma sarılmıştı. Bu his bambaşkaydı. ''Ben de seni çok özledim,'' diye fısıldadığımda daha sıkı sardı kollarını.
Hemen arkamdan içeri giren adamın ceketini alan Emel abla ise ''Hoş geldiniz,'' dese de anında ''İkimizin de pabucu damda şu an.'' dedi baya baya bozularak. ''Hiç bakma öyle ben de istiyorum der gibi Emir.'' diye bize doğru söylendi kardeşine takılmadan duramadığını göstererek ve yeniden ''Birkaç dakikaya saç baş kavgaya girerler biz de öyle yüzlerini görmüş oluruz.'' dediğinde gülümsemiştim ona bakıp.
Ya o benden ya da ben ondan sıkılacaktık neticede birkaç dakika sonra. Böyle olunca da ikimiz de çirkefleşecek ve birbirimizden uzaklaşmak isteyecektik ve Ezgi yine melek yüzünü rafa kaldırıp şeytanlaşacaktı.
Elimdeki poşeti yere koyup kasıklarımdaki ağrıya rağmen eğildim ve şimdilik cadı olmayan cadıyı kucağıma aldım. Boynuma dolanan sıcacık elleriyle huylanmıştım. Seslice güldüğümde Emel ablaya selam vermeyi bile unutarak odaya geçmiştim ancak o bunu ciddiye alacak biri değildi.
Kucağımdaki kız sayesinde mutluluktan incelen sesimle ''Çok âşıksın değil mi bana?'' deyip yanaklarından boynundan öpmeye başlamıştım kendimi onunla beraber kanepeye bırakmadan önce. ''O yüzden çok özledin beni değil mi?''
Boynundan öptüğümde huylanan bücür kıkır kıkır gülerken diğer ikili de girdi içeri. Ezgi sesli gülüşleri arasında ''Yoo.'' deyip şımarırken bir yandan da beni boynundan uzaklaştırmaya çabalıyordu. Alpay Emir ise tam karşımızdaki yerini almadan önce ''Küseceğim şimdi.'' dedi Ezgi'nin dikkatini çekmek ister gibi. ''Ben de buradayım.''
Ne Ezgi ne de ben onu umursamazken Emel abla kardeşine acımış olmalı ki halini hatırını sorup sohbet etmeye başlamıştı.
Ellerini üzerimdeki tişörtün yakasına koyup beni kendinden uzaklaştıran kızın iki yanağına da ıslak ıslak öpücükler bırakıp ''Oh.'' demiştim mis gibi bebeksi kokusunu içime çekerken. ''Şimdi söyle bakalım. Ballı mı yoksa kaymaklı mı bu yanaklar?''
''Öğh.'' dedi küçücük eliyle göbeğini tutup midesi bulanırmış gibi yaparak. İçini bilmeyen dışının güzelliğine, şirinliğine, tatlı diline vurulup kanardı bu pis oyuncunun. ''Bal kaymak sevmeyiz ki biz akıllım.'' dedi rengine yeni kavuşmuş tatlı kirazlar gibi duran ufacık ama dolgun dudaklarını aralayıp. ''Ama sen demiştin ya...'' diye uzattı tam da çıkaramadığı sözcüklerini. ''Benim yanaklarım çikolata gibi tastatlı.'' dediğinde gülmüştüm.
''Tastatlı değil, taptatlı.'' deyip güldüğümde Emel abla, kardeşiyle olan konuşmasını bölmüş ''İkisi de değil ama size söz geçirebilen kim.'' dedi tatlılığımıza aldanmak istemez gibi kızgın kızgın bakarak. Ezgi'nin söylediği her sözcüğü düzeltmek ve doğrusunu öğretmeye çabalamak gibi huyları vardı işte. Oysa ne gerek vardı ki her türlü konuşuyorduk işte.
Ezgi, ellerini omuzlarıma koyup kucağımda ters döndü ve bacaklarımdan inip dayısına ilerledi. Ve ben aralanan dudaklarımla kalakaldım. Evet, beni bırakmasını bekliyordum ancak bu kadar çabuk değildi.
''Seni de çok özledim.'' dedi az önce bana kıkır kıkır gülen, gününü gün eden bücür naz niyaz yapa yapa ince bir sesle. Kocaman adamı yoluna sermek ister gibi cilve yapıyordu bir de cimcime. ''Ama sen, '' deyip az önce beni öpüp koklayan o değilmiş gibi pembe çiçekli plastik yüzük taktığı işaret parmağını uzatıp beni gösterdi ve ''Onunla gezmeye gittin.'' dedi buna üzülürmüş gibi. ''Seni kocaman çok özledim.'' dedi dayısının bana ait olan kucağına sığındı. Çocuğa kötü kötü bakma Defne. ''Küçük dayım dedi ki seni bırakıp onlar gezmeye gitti. Seni de unuttular.''
Alpay Emir, Ezgi'yi bacağına oturtup saçlarını severken ''Kandırmış seni o üçkâğıtçı.'' dedi Ezgi'nin toplu ama dağılan ve kabaran saçlarına dudaklarını bastırmadan önce. "Seni kızdırmak için öyle demiş."
Üzerimdeki ince montumu çıkarırken ''Yo.'' dedim onlara bakmadan. Bakınca karşımdaki manzara fazlasıyla farklı dünyalara girmeme neden oluyordu ve ben o dünyalarda kaybolmaktan deli gibi korkuyordum.
''Hiç de kandırmamış seni. Gezmeye gittik. Çok da gezdik. Unuttuk seni.''
Huysuzlanıp mızmızlanınca Alpay Emir'in göğsüne daha çok saklanmıştı. Ona sinsice gülüp Emel ablaya döndüğümde Alpay Emir de kucağındaki miniği ikna etmeye çalışıyordu başka bir zaman onu da bir yerlere götürmek için.
Emel abla da bana doğru döndüğünde yüzünde içten bir gülümseme olsa da hayıflanır gibi ''Kardeşimin gözlerini kör et, kızımı sürekli sinir edip kıskandır sonra da benden seni gelin olarak almamı bekle...'' dedi ve ben onun bu yaklaşımına gülüp kenardaki minderi kucağıma çekerek daha rahat oturmaya başladım.
Dudaklarımı büzüp başımı omzuma eğdiğimde kaşlarım da havalanmıştı ben bilmem der gibi. ''Vallahi canım, ister al ister alma.'' dediğimde seslice güldü. ''Ama ben kardeşini aldım çoktan, ona göre.'' deyip parmağımdaki yüzüğü gösterdiğimde ''Deli ya.'' dedi sadece.
Emel ablanın mutfağa geçme teklifini Alpay Emir'in evlenme teklifi yerine koymuş, içimde kalan o evet cevabını anında sunmuştum ona.
Ocağa koyduğu çaydanlığın hemen ardından mutfak masasında hemen karşıma geçip elimi eline aldı. ''Sen parmağındaki bu yüzüğe mi güveniyorsun da kızıma ters gidiyorsun her defasında?'' deyip güldüğünde ben de gülmüştüm. Azıcık olabilirdi öyle şeyler.
Elimi hafifçe sıkıp bıraktığında yüzündeki geniş gülümsemenin yerini hafif bir tebessüm aldı. ''Çok mutluyum ikiniz için de. Siz mutlu oldukça biz daha da mutlu oluyoruz sizin için. Hem...'' deyip beklediğinde artık yalvaracaktım kötü bir şey çıkmasın da keyfimiz de kaçmasın diye. Yüzümdeki tereddüttü görmüş olmalı ki hemen devam etti sözlerine. ''Sadece biz de değil. Daha bu yüzük işi olmadan annem zaten babaannemlerle konuşmuş onlar da hemen gelmek seni görmek istiyormuş. Şaşırmışlar tabi. Seni en son gördüklerinde on- on beş yaşında ya vardın ya yoktun, hatırlamıyorlar bile. Yazık annemin kursağında kaldı sevinci.'' deyip sonda güldüğünde sevinse miydim üzülse miydim bilemiyordum.
Serap teyze evliliğinin ilk yılları kayınvalidesinden fazlasıyla çekmiş biri olarak sonrasında zaten Nihat amcanın işini bahane ederek buraya taşınmış, daha sonrasında ise ara ara ziyaretlerine gidip sadece aradaki bağı canlı tutmaya çalışmışlar. Kaç yıl geçse bile Serap teyzeye kayınvalidelik yapan kadın fazlasıyla düşkünü olduğu torunun sevgilisine neler yapardı kim bilir.
Serap teyzenin annemle konuşmaları, o kadının ona çektirdikleri geldikçe gözümün önüne, kendi babaannemi öpüp başımın üzerine koyasım geliyordu. İçime kaçan bir sesle ''Gelecekler mi yani buraya?'' diye sorduğumda kahkaha attı. ''Sen niye korkuyorsun güzelim,'' dedi güven veren bir sesle. ''Onun derdi oldum olası annemle. Ne bize ne de başkasına tek kötü sözü yok ki. Emir'lesin diye seni gözdesi bile yapar. Hiç sıkma canını.'' dese de kuşkularım ne yazık ki devam ediyordu.
''Dayım sürpriz yumurta almış. Hani nerede? Niye vermiyorsunuz''
Ezgi, ta odadan buraya kadar bağıra bağıra koşarken Emel abla da gözlerini devirip ''Süpyüz yumutanı yesinler senin,'' dedi kızının gelişine bakarak.
Ezgi, salonda ona sarılırken yere koyduğum ve Emel ablanın alıp tezgâha koyduğu poşete uzanmaya çalıştı ''Sana ne.'' deyip bana kızgın kızgın bakmaya başlarken. ''Gıcık!'' dedikten sonra zıplayıp poşeti aldı. Oysa kaçırdığı bir şey vardı. Ben ağzımı bile açmamıştım.
''Sen benim yüzüğümü görmemiştin değil mi?'' deyip görmesi için elimi ona uzattığımda bakmaya tenezzül bile etmeden ''Dayım bana da alacak.'' dedi bilmiş bilmiş. Tuttuğu uzun poşeti arkasından sürürken odaya gitti ve ben arkasından ''Hele bir alsın bak o zaman ne oluyor.'' diye seslendiğimde ''Dayı ya!'' diye küskünce bağırdığını duydum.
''Sinir hastası olacak çocuğum senin yüzünden.'' diye söylendi Emel abla. ''Aranıza girsem suç girmesem suç... Artık uğraşmıyorum sizinle.''
Ezgi'nin yumurtaların içindeki oyuncaları görmemesini ardından da kızmasını beklerken içeriden onların gülüşme sesleri gelince bozulmadım değildi. Büyük bir ihtimalle Alpay Emir dayanamamış, oyuncakları çıkardığımı ve arabada olduğunu söylemişti. Bir de onunla bir ömür geçirmenin hayalini kurduruyordu bana. Böyle hainlikler yaparken nasıl güvenecektim ona...
Emel abla daha durgun bir sesle ''Elif'in tüm eşyaları burada.'' deyince masadaki bakışlarım anında onu buldu. ''Aklımdan bir türlü çıkmıyor. Ne yapıyor bu kız? Kızsam kızamıyorum da. Bir başına oradan oraya savrulmaya öyle müsait ki. Şimdi bir de bu gebelik meselesi...'' Kızgınlığına ek ona destek olmak ister gibi konuşmasıyla iyice gerilmiştim.
Uzun kollu tişörtümün kollarını çekiştirip arkama yaslanırken birdenbire ''Elif'in Ezgi'yi bahane ederek Alpay Emir'i aradığından haberin var mıydı peki?'' diye sormuş bulunmuştum. Dikkatle yüzüne baktığımda yüzündeki şaşkınlığı görmemek için kör olmak gerekirdi. "Böyle üzülüyorsun da ona..."
''O ne demek şimdi?'' Soruma değil de daha çok soruş şeklime şaşırmış olduğunu anladım. ''Yani bir defa konuştuklarını hatırlıyorum da Ezgi ne alaka Defne?'' dedi birazcık öne doğru eğilip. ''Allah'ın cezası adamı, babasını içeri tıktıkları zaman konuştular diye hatırlıyorum yanımdayken... Başka da yok.''
Samimiyetten uzak gülüp oflamıştım. Kulaklarımda o gün Alpay Emir'in söyledikleri dönüp duruyordu.
Başımı olumsuzca ve umutsuzca sallamıştım. ''Sen markette miymişsin ne. Elif aradı biz beraberken. Hem de görüntülü.'' diye baskın bir tonla konuştuğumda kaşları havalandı, merakla sözlerimin bitmesini bekledi. ''Neymiş Ezgi bizi çok özlemiş, konuşmak istemiş... Araması etmesi değil sinir olduğum.'' dediğimde sesimin titremesine ve gözlerimin dolmasına küfürler savurmak istiyordum.
Emel abla bendeki değişimi anladığı anda ''Defne...'' deyip hayretle baksa da kendimi tutmaya çabalayarak devam ettim. ''Amacı ne bilmiyorum. Bilmiyorum ama telefona yarı çıplak çıkan bir kadından pek de iyi şeyler bekleyemiyorum. Ya bu çok iğrenç...'' Adı da lafı da geçtiği gibi midem bulanıyormuş gibi hissediyordum. "Birini kişiliğinle değil dişiliğinle etkilemeye çalışmak... Mide bulandırıcı."
Birini teniyle, bedeniyle etkilemeyi mi düşünüyordu gerçekten de? Hem de gönlü başka biriyle dolu olan adamı...
Gözlerimi kırptığımda yanağıma süzülen damlayı asabiyetle silerken ellerim titriyordu. Gülmeye çabaladım ancak ne kadar oldu bilmiyorum. ''Senin o kardeşin de...'' diye sesim hafiften yükselirken bizi duymasa bile duysun ister olmuştum artık. ''Marifetmiş gibi, bu olan çok normalmiş gibi açıp konuşuyor telefonla biliyor musun? Ve bu ilk bile değilmiş.'' Omuzlarım çökmüş sesim çoktan kısılmıştı. ''Abla kız Emir'in ağzının içine bakıyordu resmen gözlerimin önünde.''
Emel abla kısa süren şaşkınlığını üzerinden atmıştı. ''Sen...'' diye başladığı cümlesini ''Yani ben anlayamadım.'' dedi farklılaşan yüzüyle. ''Arayıp ne diye konuştu? Bir şey mi söyledi? Niye görüntülü aradı ki?''
Oturduğum yerden kalkıp su içmek için kendime bardak alırken tek isteğim onun da 'Abartma Defne.' dememesiydi. ''Güya Ezgi ile biz konuşacağız ama kendisi de telefonu verip kenara çekilmiyor. Almış çocuğu kucağına ne hikmetse o fenalığa çalışan aklına gelmiyor arkadan çekilmesi gerektiği. Bir de göğüs dekoltesi vermeye çabalaması ama beni görünce vazgeçmesi...''
''Defne sen yanlış anlamış olmaya-''
İçimi yakan düşünceleri söndürmek ister gibi içtiğim su daha bedenimi ferahlatamadan Emel ablanın sözleriyle kaldım öylece.
Sesinde, kendi sözlerine duyduğu şüpheyle bunları dile getirmesi elimdeki bardağı sertçe tezgâha bırakmama neden oldu.
''Sen de kardeşin gibi o kızın kur yapmaya çalıştığını gördüğüm halde abartma, saçmalama Defne de tam olsun oldu mu?'' Hissettiğim kırgınlıkla kollarımı göğsümde dolayıp kalçamı arkama yaslayarak baktım ona. ''Kardeşin ona yürüyen kızı yok saysın, bana abartma desin ama kendi yolda gördüğü adamı bana bakacak olma ihtimalini düşünmesinin hemen ardından kafa göz dalsın. Bu mu normal olan? Hani ben yanlış anlıyorum ya bazı şeyleri!''
Emel abla kırıldığımı anladığı gibi ''Güzelim ben onu mu dedim?'' dedi daha ılıman bir sesle. ''Elif yani bu, sen de gördün kendi halinde kız. Pek bir çekingendi hep. Aklım almıyor ki... Şaşkınım söylediklerine karşı.'' diye hâlâ onu savunduğunda canımın acıdığını hissettim. O kalp kırıklığını ciddi anlamda hissettiğim anlardan birindeydim yine.
''Benim aklım da almıyordu.'' desem de sesim kısık çıkmış olmalı ki duymadı. ''Zaten öyle bir konuşuyordu ki sanırsın ben kendi kafamdan uyduruyorum her şeyi. Tek isteğim onunla karşılaşmamak! Aklı varsa karşıma çıkmaz zaten.'' Ellerim iki yanıma düşüp arkamdaki tezgâha yaslandığında dudaklarımı birbirine bastırmış öylece bakmıştım karşımdaki kadına.
Sonra aklıma gelenlerle gülüp ''Aynen,'' dedim başımı yavaşça sallayarak. ''Elif bu. Kendi halinde kız... Hani senin çöpüne hamilelik testi yapmış olması marifetmiş gibi ortadan yok etmesi gereken şeyi öylece bırakan kız.''
Cevap veremedi. Vermemesi ikimiz için de en iyisi olacaktı doğrusu. Üzerime çöken yorgunlukla doğrulmam zorlaşırken eve gitmek istiyordum. Gitmek ve dinlenip yarın tüm iş yoğunluğunun üzerinden kalkabilmek.
Taşan ve kaynayan suyu çay için demlemiştim onun kalkmasına müsaade etmeden.
''Ben anlamıyorum sizi.'' Sesim bıkkınlıkla çıkmıştı ne yazık ki. ''Böyle bir durum varsa, bu kız hamileyse sevgilisinden değil diye düşünen bir tek ben olamam değil mi? Yok askerdeydi yok geldi yok ayrıldılar... Kardeşlerin, Selim ağabey hatta kocan. Millet bir duysa, hepsini zan altında bırakacaklar böyle bir şey varsa farkındasın değil mi? Hayır madem bu kızın ilişki yaşadığı bir var niye hâlâ burada? Ya delireceğim. Tamam, anlamaya çalışıyorum. En azından çabalıyorum ama bizden bu kadar yolun açık olsun demek bu kadar mı zor? Koca kız baksın kendi hayatına. Başında bela mı var artık? Hayır!''
Cengiz ağabey bu kadar sık şehir dışında olmazdı aslında. Gitse bile en az bir ay evde olurdu lakin tahmin ediyordum ki o da evindeki misafirin rahatsız olmaması adına ara vermeden çalışıyordu. Ben hastanedeyken iki üç günlüğüne burada olmuş olsa da yine buralarda değildi. Ben akşamları o evdeyken uğramaya bile çekinirken, ailesiyle gönlünce vakit geçirsin Ezgi babasıyla istediği kadar oynasın isterken bu kızın buraya yerleşmesi milleti keyfinden etmesi sinirime gidiyordu.
''Beklemiyordum ablacım.'' dedi Emel abla benim ona tavır almama karşı. ''Şaşkınım sadece. Elbette doğru bulmuyorum hiçbir şeyi. Söylediklerini anlamaya çabalıyorum sadece... Ne olacak şimdi bilmiyorum. Melih'i aradım babamların diğer evdeymiş Elif, gidecek kimsesi de yok. Mahallede kalmak istiyormuş ev bakacakmış buralardan. Çalışıp kendi ayakları üzerinde duracak herhalde.''
''Sen demedin mi arada arkadaşlarıyla buluşmak için evden çıkıyordu diye." derken yükseldi sesim istemeden "Gitsin onlardan birinde kalsın o zaman. Size ne? Elinizden geleni yaptınız artık ne bu sonuna kadar çabalama mücadelesi!'' Kısa bir an nefeslensem de ''Neyse ne artık.'' dedim umursamadan omuzlarımı düşürerek.
Olması gereken zaten buydu da bir tek ben görüyormuşum gibi hissediyordum. Geç bile kalmamış mıydı kendi başının çaresine bakmak için. ''Bizden uzak Allah'a yakın olsun. Ben etrafımda istemiyorum o kızı. Seviyesiz gibi gidip yakasına yapışacak, kendine çekidüzen ver sevgilimden uzak dur diyecek değilim. Bunu yapması mesafesini koyması gereken senin o kardeşin. Bir yanım git saçını başını yol derken öyle birine parmağımın ucunu bile sürmem ben.''
"Konuşacağım. Şu test neyin nesi, kiminle ne münasebeti var soracağım." dedi sakinleşmemi ister gibi. "Çok uzadı bu mesele."
İçime çektiğim derin nefesi usulca bıraktığım sırada Ezgi ile Alpay Emir'in gülüşleri ilişti kulağıma. Ezgi'nin sağı solu belli olmazdı. En olmadık yerde şu yatma meselesini önümüze serip mahvederdi beni ve o kızdansa bu daha önemliydi şu an.
Bedenimi doğrultup yaslandığım yerden ayrıldım. ''Yorgunum,'' dedim söylediklerini umursamadan yorgunluğumun fazlasıyla yansıdığı sesimle. "Ağır geliyor artık bunca şey." Korkuyordum yarınki yoğunluktan da. Danışan kabul etmeyip öncelikli olarak hastane işleriyle uğraşacakken yine de korkuyordum fazla yoğunluktan, koşuşturmadan. ''Eve gitmek istiyorum. Kendimi ilk iş yatağa atacağım.''
''Ne gitmesi?'' dedi gözlerini üzerime dikip. ''Daha anlatacağın bir sürü şey var. Nerelerdeydiniz neler yaptınız...''
''Beraberdik işte." dedim bırakmadıkları keyfimle. "Alpay Emir ve arkadaşlarıyla birkaç gün geçirdik ama sor bir geri dönüp baktığında neler kaldı aklında diye.''
"Bağrış çağrış, tüm mutluluğumun içine eden bir kadın, düşüncesiz bir erkek arkadaş tüm mutluluğumu perdeledi ve zihnime bunları kazıdı."
Alpay Emir beraber olacağımızı abime söylemiş olsa da genel olarak arkadaşlarıyla bir arada olduğumuzu bilsinler istiyordum. Eve gittiğimde bir de bizimkilerin laflarıyla uğraşmak istemiyordum.
''Ezgi ile konuşursun değil mi? Kimsenin yanında demez bir şey... Ben konuşursam daha çok inatlaşır herkese duyurur söyleme dedim diye.''
Yüzümü inceleyen bakışlarındaki yumuşama hoşuma gitmişti. ''Sen merak etme yengesi,'' dedi gülümseyerek. ''Sen kızımı sinirlendirsen de o senin gibi değil. Laf dinler kimseye de bi şey demez benim kızım.''
Rahatlayan bedenime ek ağrıyan boynumu ovaladığımda daha içten bir sesle ''Defne...'' dedi. Başımı kaldırıp ona baktığımda yutkunduğunu görmüştüm. ''İyisin değil mi? Ağrın sızın yok... Doğru düzgün dinlenemedin bile. Hemen işe de başlayacaksın zaten. Kapandı mı iyice yaran?''
Rahatlaması adına tebessüm ettim. ''İyiyim. Sadece bu birkaç gün hep ayaktaydım ya arada sızlıyor sadece. Ya da iyileştiğinden öyle, bilmiyorum.''
Ezgi'nin seslenmesiyle içeri geçtiğimizde öyle işten güçten konuşulmuş daha da başka bir konu açılmamıştı. Daha çok sürekli kaçınılmıştı. Bir de emel abla daha şimdiden birkaç ay öncesini düşünüp düğündü kınaydı fikrini söyleyip sorular soruyordu.
Alpay Emir elindeki biten çay bardağını geri koyarken yorgunluğumu fark edip kalkmamızı teklif ettiğinde buna fazlasıyla sevinmiş olmak bile kendimi kötü hissettirdi Emel ablaya karşı. Ancak o anlayışla karşılamıştı bile.
...
Ayrılık vakti gelmişti ve ben kendimi fazlasıyla garip hissediyordum. Bu birkaç günde onunla uyuyup uyanmaya alışmış olmak bundan sonra yatağıma tek girip tek kalkmamı daha ağır kılıyordu.
Bazen bazı şeylere alışmak çok daha acılı ve çok daha sancılı süreçler getirebiliyordu insana.
Kapının önüne park ettiği araçta ikimiz de sessizken yerimden doğrulup kollarımı boynuna saran ben oldum. Her defasında ondan kaçıp ona sığınmak mahvediyordu beni.
Hafta içi zaten birbirimizi görmemiz zorlaşacakken onun iki hafta sonra gidecek olması ve onu koca bir ay görmeyecek olmam ziyadesiyle kötü hissettiriyordu.
Arabanın içi pek gözükmese de birinin görecek olması çok da umurumda değildi artık.
Belime sarılan kolu ve boynumu bulan dudaklarıyla ''Seni hem dövmek hem de öpmek istiyorum ama ikisini de yapacak kadar cesaretim yok.'' diye mırıldanmama karşılık sıcak nefesini hissettim bedenimde. Gülmüştü sanırım.
''İstediğin zaman istediğin yerde ikisini de yapabilirsin.'' Gülümsediğini hissettiren sesi kulaklarımı doldurduğunda kendimi geri çekmiştim. Yüzünün her bir zerresinde dolanan gözlerim gözlerini bulduğunda istediğini yaptırmak isteyen çocuklar gibi büzülmüştü dudaklarım. ''Eve değil evimize dönmek istiyorum.'' dediğimde gözleri dudaklarımda olsa da en ufak görülme ihtimale karşı yanağıma ufak bir buse kondurmuştu.
''İki haftamız var.'' dedi gözlerinin ışıldadığını arabanın içini aydınlatan sokak lambası sayesinde gördüğüm sırada. ''Bu iki haftada her şey gönlünce olacaksa gitmeden önce söz-nişan her neyse hallolur.'' diyordu ki onun bu aceleci hallerine karşı seslice gülmüştüm istemeden. ''Ne sözü ne nişanı sevgilim,'' deyip oturduğum yerde iyice ona döndüm. ''Yıldırım nikâhı ne güne duruyor,'' diye alayla söylendiğimde halime sinirlenmekle gülmek arası gidip geldi. "Bana uyar yavrum," dedi gözlerini ayırmadan. ''Düğünü de hemen gelince yaparız artık.'' deyip bana takıldığında gülmüştüm halimize.
''Yok, bak..." derken elim omzunu buldu. "Öyle düğünü falan hayatta aceleye getiremeyiz kusura bakma.'' İnce bir sesle nazlanarak konuşmamı keyifle izliyordu oturduğu yerden. Elimi göz hizasına kaldırıp yüzüğümü ve bilekliğimi göstermiştim. ''Takı töreni kırmızı çizgim, lütfen. Öyle sade bir nikâhla falan geçiştiremezsin beni. Ben daha Serap teyze ile istediğim bilezikler için kavga etmeyi düşünüyorum.''
Kısılan gözleri her bir hareketimi dikkatle incelerken erkeksi gülüşü arabanın içini şenlendirdi. Gülmesinin arasında ''Bak sen,'' deyip şaşkınlıkla kaşlarını havalandırırken bir yandan da Serap teyzeden ölsem de böyle bir şey isteyemeyeceğimin bilincinde olduğumdan bir miktar üzülüyordum işte. "Sayı da verirsin sen şunu şunu istiyorum diye."
Ne bileyim kına gecesinde bu kız elini açmıyor, yok mu başka altın diye ortamı germeyeceksem ne anlamı var ki evlenmenin?
Pek de yüz vermek istemez gibi hafifçe başımı dışarı çevirirken ''Valla bizde böyle, işine gelirse artık.'' dememe karşılık eli ensemi buldu. Sıcak elini orada hissetmek içimi bir hoş ederken kendine çekip dudağımdan öpmesi telaşlandırmıştı beni. Omzundan iteleyip ''Ne yapıyorsun ya.'' diye söylenirken direkt etrafa bakmaya çabalamıştım.
''Öldüreceksin beni.'' dedi telaşımı umursamadan. Onu itelememi yok sayıp bu sefer de dudağımın kenarından öptü hiç de acele etmeden. ''Sen yokken sensizliğine, buradayken de şu hallerine dayanamayan kalbim duracak bir gün senden sebep.''
Fısıltılı sesi yüzümü güldürürken içinde kendinin de bulunduğu yüreğimi de yok etmek ister gibi fazla yakıcıydı sesi.
''Alpay Emir,'' diye kısıkça söylenip kolları arasından ayrılmaya çabaladığımda bu sefer de yanağıma bastırmıştı dudaklarını. ''Ya tamam. Şimdi biri görecek.'' diye söyleniyordum ama sesim de öyle bir çıkıyordu ki sanki bırakırsan seni öldürürüm deyip adamı daha da yoldan çıkartmaya çabalar gibiydim.
Boynuma inmek üzere olan dudaklarından kısık sesli bir küfür çıkarken hemen ardından ''Görecekse görecek,'' dedi asabiyetle ''Çok da si-'' diye devamını küfürle getirecekti ki aklıma gelen şeyi anında gerçekleştiriverdim.
Telaşla ''Babam karşıda-'' dememe kalmadan Alpay Emir kendini öyle bir hızla çekti ki üzerimden attığım kahkahayla çenem ağrır gibi olmuştu.
Aynen kanka hiç şeyinde değilmiş...
Durduramadığım gülüşlerimin arasından ''Aptal,'' diye ona söylenerek az önceki hızına gülmeye devam ediyordum gözlerim yaşla dolmuşken.
Durduramıyordum kendimi gözlerimden yaş gelecekti artık. ''Hani çok da şeyindeydi?'' Karşıdan kimsenin gelmediğini görmesiyle yüzü sinirle kasılırken ''İn aşağı bozma benim asabımı.'' diye söylenerek indi aşağıya. Araba kapısına acımıştım doğrusu.
Yaşaran gözlerimi silip indim arabadan. Gülüşümü henüz durduramazken bakışlarım bizim apartmanı buldu. Arabadan indim inmesine de geri binmeyi de canı gönülden ister oldum anında. Amcam balkonda oturup sigarasını içerken gözleri bizim üzerimizdeydi. Kendimi anında arabanın içinde bizi göremeyeceğini bilerek telkin ederken bu sefer de baştan beri oradaysa ve neden inmediğimiz hakkında düşünüyorsa diye kafamda kurup durdum.
Alpay Emir de amcamı fark edince elini kaldırıp selam verdi çok normalmiş gibi. Ve hiç de umursamadan arabanın arkasındaki valizimi çıkardı. Bana kalsa o valizi bile çıkarmaya çekiniyordum şu an.
Canım adam benim az önceki telaşımı anlamış olmalı ki az önceki sinirini umursamadan ''Hadi yavrum.'' deyip eve ilerlememi sağladı.
Demin savurduğum gülüşlerim bir yana, az sonra ayrılacak olmamızın üzüntüsüyle kolları arasına girip ağlamamak için kendimi tutarken ''Hafif zaten ben çıkarırım.'' desem de bırakmadı ve apartman kapısını açmamı bekledi.
Anahtarımı çıkarıp kapıyı açmaya kalmadan amcamlar apartman kapısını bizim için açmışlardı bile. Merdivenlerden çıktığımda nedense yüzük olan elimi sürekli cebimde tutma isteği oluşmuştu.
Yukarı çıkıp evin kapısını araladığımda gelen televizyon sesiyle beraber içeri girdim. Alpay Emir, içeri girmeyecekmiş gibi dursa da onu da içeri çekerken tek isteğim bizimkilerin yüzüğümü gördüğünde yalnız olmamaktı. Yanımda sevdiğim adam varken benim için her şey çok daha kolay çok daha çekilirdi doğrusu.
Üzerimdekini çıkarıp asarken ''Biz geldik.'' diye seslendim içeriye doğru. Alpay Emir sadece, ben kızınızı sağ salim teslim ettim hadi selametle, deyip gidecekmiş gibi üzerini çıkarmazken annem odadan çıkmıştı sesimle beraber. Yüzünde emanet gülüşle ''Hoş geldiniz.'' dedi ikimizi de süzerek. ''Geçsenize evladım içeri.''
Annemin davetini bekliyormuşuz gibi ikimiz de içeri geçerken annemin mutfağa çağırmasıyla gerisingeri adımladım olduğum yerde.
Mutfağa girdiğimiz gibi kapıyı arkamızdan hafifçe kapatıp sorgu dolu bakışlarıyla ''Hoş geldiniz Defne Hanım.'' dedi tüm keyfimi mahvetmek ister gibi. ''Gelmeseydiniz annecim. Ben bulmuştum Defne nerede diye soranlara cevabımı.''
Az önce gülen yüzüm bıkkınlıkla düştü. ''Yapma anne ya,'' diye söylendim mutfaktan çıkmadan önce. "Daha bismillah adımımı yeni attım eve. Ne olur başlama. Kim neyimi soruyor da sen de cevap buluyorsun. Olmadı kocaya kaçtı deseydin kim soruyorsa.''
''Dalga geçiyor bir de.'' diye kolumu tuttu annem mutfaktan çıkmama izin vermeyip. ''İstemiyorum bir daha öyle kalmadı gitmeli yerler.'' dediğinde başımı duvarlara vurmak istiyordum.
Belki de ilk defa ona bu konuda karşı gelecek olmam ondan önce beni üzerken kendime de hâkim olamadım. ''Sen istemiyorsan ben istiyorum.'' dedim kısık sesle diklenerek. Onun fark etmesini, fark ettikten sonra merak ve mutlulukla sormasını istediğim yüzüğümü görmesi için kaldırdım elimi. ''Eğer bahanen yüzükse milletse artık bu da var.'' Şaşkınlıkla açıldı gözleri. ''Niyetimizi daha ne kadar belli edebilirim bilmiyorum ama evlenmek istediğim adamla da bir yerlere gidemeyeceksem ne diye onca yıl yapmak istediğim onca şeyi kocanla yaparsın kocanla gezersin diye diye yıkadın zihnimi? Bak var işte biri hâlâ mı senin hapsinde olacağım?''
Tek isteğim şu eve adımı attığım ana annemin güler yüzle karşılaması, sevecenlikle tatilimin nasıl geçtiğini sormasıydı.
Kolumdaki elini onun canını acıtmamaya özen göstererek çektiğimde benden bu tepkiyi beklemediği için bir değişikti bakışları. ''Her şeyi geçtim yirmi üç yaşındayım ben! Bırak da artık neyi yapıp neyi yapmayacağıma ben karar vereyim.'' dediğimde şaşkınlık ve biraz da kızgınlıkla ''Defne!'' diye uyardı benim aksime sesini yükselterek. "Düzgün konuş benimle. Yaşla başla olacak iş değil bunlar." Yine de umursamadım onu. Daha bir dakika bile olmamışken eve geleli bu muydu yani? "Yüzük bahanen silindi şimdi de nikaha düğüne mi başvuracaksın. Bilmiyorsan, bilmek istemiyorsan diye söylüyorum. Aklı başında olan yetişkinler evlenmeden, resmi bir bağ olmadan da gezip dolaşabiliyormuş. Öyle çok yıkamışsın ki zihnimi hiç tanınmadığım yerde yanımdaki adamla gülüp eğlenirken bile sanki ayıp bir şey yapıyormuşum gibi hissettim hep kendimi."
Derin bir nefes alıp daha da sakin olmaya çabaladım. ''Ne fark ettim biliyor musun? Sen asla ama asla benim mutlu olmamı istemiyorsun.'' Kırgınlık barındıran sesimle fısıldar gibi konuşmaya çabalamamın tek sebebi içeridekilerin bizi duymalarını istemememdi. ''Gerçi sadece sen de değil...'' diye ağzımın içinden söylenmemle çatılan kaşlarıyla iyice gerilmişti yüzü. Çok mu zordu? Herkese sunduğu iyiliği güzelliği bana da birazcık sunsaydı ben yine ben olurdum ki. Ne şımarırdım ne de onun beklediği gibi kötü bir şey yapardım.
Ağzını açıp bir şey diyeceği sırada onun boşluğundan yararlanıp anında çıktım mutfaktan. Soğuk soğuk terleyen avuçlarımı üzerimdeki pantolona sürerken ben de odaya girmiş bir de babamdan kötü söz duymamak için resmen gözünün içine bakmıştım.
Şükür ki beni gördüğü an tebessüm edip ''Hoş geldin kızım.'' dedi. Böyle söylemesine yüzümde çiçekler açarken gönül rahatlığıyla karşısında oturan Alpay Emir'in tam da yanına oturmuştum. Oysa başka zaman olsa ondan en uzak köşeye oturmak için can atacaktım.
Biz içerideyken ne konuşmuşlardı bilmiyorum ama babamın içtenlikle ''İkiniz için de hayırlısı neyse o olsun inşallah.'' demesiyle şaşıp kalmıştım. ''Benim gönlüm ikinizden yana rahat çok şükür.''
Yani babamın parmağımdaki yüzüğü görmesine imkân bile yoktu çünkü üzerimdeki utançla elimi saklamaya çabaladıkça çabalamış gerildikçe gerilmiştim.
Alpay Emir'in ''Müsaadenle Oktay amca.'' deyip ayaklanmasıyla annemin de içeri girmesi aynı anda oldu. Alpay Emir, anneme başıyla selam verirken annem beklediğimin aksine ona tebessüm etmişti sadece.
Babam da ayağa kalkınca zorundaymışım gibi ben de kalkıvermiştim oturduğum yerden. ''Bizimkiler seni uğurlarken yine bir arada olacağız galiba. Duydum öyle bir şeyler,'' deyip anneme baktığımda Serap teyze ile konuştuklarını düşünmüştüm.
Alpay Emir, neredeyse yedi sekiz ayda bir Almanya'ya giderken Serap teyze her defasında oğlunu yaban ellere gönderir gibi sofralar donatıp dualarla gönderiyor sağ salim geri geldiğini gördüğünde de yeniden ailecek şükür yemekleri yeniyordu.
Tabi bu sırada bu yemek merasimi öncesi benim de pestilimi çıkardıkları bir gerçekken zihnime yeni yeni düşüyordu da benim için ne kadar kolaydı o zamanlar onun gidip gelmesi. Umurumda bile olmuyordu nerede kiminle ne yaptığı. Aç mı susuz mu rahat mı kurcalamıyordu zihnimi.
Oysa şimdi, şimdi daha o gitmeden aklımı kurcalar olmuştu bunca şey. Serap teyzenin yanına gidip ellerinden öpmek ondan defalarca af dilemek istiyordum. Döktüğü yaşlarla az dalga geçmemiştim ne de olsa.
(1 Yıl Önce)
''Off.'' diye söylenip durdum yağlı ellerimle başımdaki yazmayı düzeltip. ''Allah aşkına kaç tepsi daha yapacağız bundan? Belim ağrıdı.'' diye bağırdım oturduğum yerde kendimi sağa sola kıpırdatıp. Önüme birkaç parça hamur koyup aşağı inmişlerdi bana bu hayatı reva gören iki kadın. Melih ise evlerinin güzelim terasında benim yerde oturup hamur açmamı umursamadan yanımdaki koltuğa uzanmış telefon başında cilveleşiyordu bilmem kaçıncı kız arkadaşıyla.
Gerçi kızla o mu konuşuyordu ben mi bilmiyordum. İki mesajda bir kızın yazdıklarını okuyup ne yazayım diye soruyordu. Ancak az önce konuştuğu kızlardan birinin 'banyoya gireceğim, sonra konuşuruz' yazmasına karşılık şeytan emojisi göndermesini ve 'ne yani bensiz mi' yazmasını söylediğim bu salağın da yazmasıyla kızdan engel yediği için bozuk atıyordu bana. Ne yapsaydım kızda hata vardı ne diye duşa giriyorum diye belirtiyordu o zaman!
Söylenmelerime artık kulak asmıyordu bile. Başını çevirmeye üşenip şöyle göz ucuyla baktı sadece. ''Daha bunlar ne ki'' dedi daha da sinir etmek ister gibi. ''Yolluk ve oraya götürmek için de birkaç tepsi yaptırırlar kesin. Malum bizim aç ayı pek oynamıyor öbür türlü.''
Duyduklarım ve başıma gelecekleri bildiğimden Emir ağabeyi düşüne düşüne ''Boğazında kalır inşallah.'' diye söylenerek bilmem kaçıncı yufkayı açmaya başladım. Melih kahkaha atmıştı pisliklik yaparak. ''Öyle deme bak,'' dedi alayla. ''Sonra suçu börekte, böreği yapanda bulur sen de çok ağlarsın.''
''Ne ağlayacağım,'' diye asabiyetle dönmüştüm ona. Elimdeki oklavayı kafasına kafasına vurasım vardı da içim el vermiyordu. ''Gidiyor, oh ne güzel iki üç ay başımız rahat diyorum hoop Defne, Emir gidiyor gel börek açmamıza yardım et. Adamın gitmesi ayrı dert gelmesi ayrı dert zaten!''
Melih'e döndüm bana hak vermesi için. Allah'ın sapığı kim bilir kızla ne konuşuyordu da ağzı bir karış açık bakıyordu ekrana. Ben yol yapınca suçlu oluyordum da kendi yapınca bir şey demiyordu. Yüzündeki şapşal gülümsemeyle bana dönüp ''Bak orada haklısın,'' dedi pek de umursamadan. ''Bu adam gidiyor iş ayağına Almanya'ya. İki üç ay dolanıyor orada karıyla kızla. Sonra ben el memleketinde alın teri döküyorum diye ağlıyor bizimkilere...''
''Üzerime iyilik sağlık!''' lafıyla sıçradığım olduğum yerde korkuyla. Elindeki koca baklava tepsisiyle içeri giren Serap teyze hayretle konuştu Melih'in sözlerinden sonra. ''Sen de herkesi kendin gibi gözü dışarda san anca oğlum.'' diye hayıflandı elindeki tepsiyi masaya seslice koyarken. ''Benim oğlum edebiyle namusuyla işini yapıyor elin gavur memleketinde. Siz de anca günahını alın. Anlamıyorum ki sizi de...'' dedi üzüntüsünü perdeleyip hafifçe gülerek. ''Yüzüne söylemeye çekindiğiniz şeyleri arkasından bir güzel söylüyorsunuz. Bir gün yakalanacaksınız vallahi kurtaramayacağım sizi elinden.''
Ya he Serap teyze he dememek için zor tutuyordum kendimi. Senin oğlun Almanya'ya gidince götü başı dağıtıyor da buraya gelince herkesin karşısında efendi adamlar gibi takılıyor, siz anca ayakta uyuyun, desem bana bir tek katılan Melih olacakken bu dediklerimi duyan Emir ağabeyin gazabından da korkmuyor değildim. O meymenetsizin bakışı bile zaten gazaptan çok azap oluyordu bize.
Şaka maka bir duysa... Elinden kimse alamazı bizi. Zaten ikimizi de öldürmeye yer arıyordu. Yok siz iş bilmez misiniz anca oturun çene çalın, yok azıcık akıllanın da kendinizi geliştirin diye diye yapacaktı yine emekli amcalığını.
Alnıma düşen yazmayı elimin tersiyle yeniden iteleyipbileğimdeki bileklikleri koluma sıkıştırmaya çabaladım. ''Valla Serapçığım,'' derken dikkatini kendi üzerime çekmekti amacım. Melih'in derdi ise fotoğrafımı çekip konuştuğu aptal saptal kıza atıp kıskandırmaktı. Geri zekâlı kız Melih'i benden kıskanıyor bir de üstüne üstlük beni sosyal medya hesabından engelletmeye çabalıyordu.
Haberim yokmuş ama aynı zamanda da varmış gibi kameraya güzel durmaya çabalarken açtığım yufkayı da tepsiye sermeye çabalıyordum. Yani pek de güzel durmuyordu ama yapacak bir şeyim de yoktu. Elimden bu kadar geliyordu anca. Onlar tutturmuştu böreği illa sen aç diye. ''Senin o meymenetsiz oğlun gidiyor, oralarda eğlencenin dibine vuruyor, sen de burada ağlayıp dizlerini dövüyorsun benim küçük bebeğim oralarda tek başına ne yapacak diye. Hayır görüyoruz yani paylaştığı fotoğrafları... Sen burada başına iş gelmesin diye yasinler, dualar okurken o orada şişe şişe içkiler, gece hayatı ohoo...'' dediğimde Melih de bir olmuş annesine Emir ağabeyi bizden kayırdığından bahsediyordu. Haklıydı da.
''Kaç yaşında adam,'' dedi oğluna toz kondurtmayan kadın. ''Günahını sevabını kendi bilir. Ben bir anne olarak yapmam gerekeni yapıyorum.'' deyip yaşaran gözlerini bizden saklamaya çabaladı. ''Siz anlamazsınız,'' dedi Serap teyze gözleri yaşlı yaşlı. "ben doğrusunu yanlışını öğrettim mi öğrettim. Bilip uygulamak ona kalır." Böyle üzgün durunca da üzülmeden edemedim. ''Biliyorum çok şükür keyfi yerinde ama anne yüreği bu aklım kalıyor. Aç mı açıkta mı...''
Vallahi açta açıkta olan burada kalan bizlerdik ama yine de sen bilirsin demedim. Daha da üzmek istemedim onu. Ama yine de saçma geliyordu üzülmesi. Ben gitsem orada kimse yokken hayatımı yaşadam biri bile gelmezdi aklıma. İşim gücüm yok bir de onları mı düşünecektim. Tabi Melih ile Ezgi bir de abim dahil değildi bu düşüncelerime. Üçü yanımda olsun her yere giderdim sanırım.
''Sen bu kıza börek açtırarak bir anne olarak oğluna en büyük kötülüğü yapıyorsun zaten anne,'' diye güldü dost dediğim ama düşman bellediğim Melih. ''İki oklava sallıyor üçüncüde inşallah boğazına dizilir de yiyemezsin diye beddua ediyor ağabeyime.'' dediğinde Serap teyze de sanki normal bir şeymiş gibi ''Ne yapayım,'' dedi gözlerinin yaşını silerken. Açtığım azıcık, miniminnacık kalın olan yufkalara bakarak ''Abin pek sevmiyor ince kıtır kıtır börekleri." dedi. "Defne de sağ olsun güzel yapıyor, onun sevdiği gibi oluyor."
*
Alpay Emir'i yolcu ettiğimiz sırada onunla kapının önünde yalnız kalmıştık. Ayakkabılarını giymesi ve hemen ardından doğrulmasıyla anında elinden tutmuş onu kendime çevirmiştim. ''Bana baksana sen,'' diye hafiften çıkan sesimle anında çatıldı kaşları. Asabi bir tavırla ''Hayırdır, ne bu tavır?'' diye diklenmesine karşın kendi kendimi gaza getirmiş olmamdan ötürü utandım birazcık.
Arkamdaki kapıyı birazcık çekip onunla dışarıda kalırken daha tatlı bir tavırla ''Hani iki hafta sonra gideceksin ya,'' demiş bulunmuştum ancak ilk andaki tavrıma takılı kalmış olmalı ki ''Ee?'' diye sordu tek kaşını kaldırarak.
''Gidince arayacaksın değil mi her gün beni? Bir tek işten otele, otelden işe gideceksin? Öyle gezeyim tozayım, gece kulüplerinde dolanayımlar yok değil mi artık?''
"Artık?" diye sordu önce. "Eskiden öyle mi yapıyormuşum da artık yapmam gerekiyor?" Elini tutan elimi kaldırıp dudaklarına bastırdı. ''Nereden çıktı şimdi bu?'' diye sordu yüzündeki ciddi ifadeyle. Yutkundum ve gözlerimi gözlerinden kaçırmamaya çabalayarak ince bir sesle ''Çıkmadı bir yerden. Öyle merak ettim. Aklım sende kalacak ya şimdi...'' dediğimde dudağının kenarı kıvrıldı. "Birkaç defa gittim diye öyle yerlerden çıkmıyor değilim, yavrum." deyince bariz rahatlamıştım doğrusu. "Evden işe işten eve ama..."
Şimdi sen oralarda yol bilmezsin dil bilmezsin... Kandırırlar seni, de tam olsun Defne.
''Daha var gitmeme güzelim,'' dedi diğer elini yanağıma koyarken. Başım eline meyillenirken günlerce yok saydığım şey yine düştü zihnime. Avcunun içindeki o ince, belli belirsiz yara izine öyle kör etmiştim ki kendimi yok saymak istediğimden baktığımı bile görmez olmak istemiştim. ''Gitmeden önce konuşuruz bunları. Sen de bir güzel sıralarsın şunları yapma bunları yapma diye.'' Benimle alay etmesine karşılık çektim yüzümü. ''Giden ben olsaydım da böyle diyebilecek miydin acaba?'' diye homurdanmama karşılık güldü sadece.
İstemeye istemeye ''Hadi geç içeri,'' dedi dudaklarını alnıma bastırırken. Bu sırada ne evde oluşumuz umurumdaydı ne de her an annemin arkamdaki kapıyı açacak olması. ''Gitmeden önce buradaki işler sıkıştıracak biraz. Zor olur seni görmem. Telefonun açık olsun.''
Geri çekildim yine de ne olur ne olmaz diye. ''Bilemiyorum artık. Keyfime bağlı.'' dediğimde geri çekilmek yerine belimden tutup kendine çekmiş sıkıca sarılmıştı kısacık bir süre. ''Keyfini bozacak hiçbir şey olmayacak, o telefon her defasında açılacak.'' diye emreder gibi konuştu kulağıma doğru.
Geri çekilmeden önce olduğum yerde yükselip yanağına kondurduğum öpücüğün hemen ardından ''Teşekkür ederim,'' diye fısıldamıştım tutabildiğim kadar kısık bir sesle. ''Keyfimi bozduğun ama yine de çok çok çok mutlu olduğum birkaç gün geçirdim. Şimdi sen yokken o yatağa nasıl gireceğim bilmiyorum.''
Hızlıca kendimi geri çekerken ''Defne!'' diye uyardı sadece kısık bir sesle. Kendimi ona bastırmış olmamaydı bu uyarısı. Yüzümdeki serseri gülümsemeyle kendimi geri çekip ona göz kırptığımda başını sol omzuna eğip sabır dilendi sadece.
Yüzüne kapadığım kapının ardından yüzümdeki gülümsemeyle odama gittiğimde yatağımda oturmuş beni bekleyen annemle yutkunmuş, yüzümdeki gülümsemeyi de silmek durumunda kalmıştı.
Yaşadığım bir mutluluğun daha başkası tarafından sönmesini istemiyordum artık. Yüzümdeki gülüşler eksilecekse bunun bile benim yüzümden olmasını isteyecek kadar düşmüştüm.
''Güzel geçti mi gününüz?'' diye sordu yatağımın yüzeyinde elini gezdirip eliyle oraları düzeltirken. Bana bakmıyordu bile. ''Maşallah, keyfin pek bir yerinde.''
''Çok şükür öyle.'' dedim dolabıma yönelip pijamalarımı çıkarırken. ''Çok güzeldi her şey.'' Onun amacı öğrenmek değil daha çok iğnelemekti gerçi ama yine de devam ettim. ''Alpay Emir'in arkadaşlarıyla beraber fazlasıyla güzel geçti her şey. Hepsi de iyi, eğlenceli insanlardı.''
Çıkardığım pijamaları yatağın kenarına koyduktan sonra giyinmek için annemin çıkmasını bekledim. Ancak herhangi bir şüphe yaratmamak adına yarın için de giyeceğim kıyafetleri ayarlamaya başladım.
''Siz neler yaptınız? Gelen giden oldu mu?'' Rahat edebileceğim, etek ve gömleklerden birini çıkarıp dolabın kapağına astım annemden bir cevap beklerken. İşteki giyinime karışmazken mahallede giyindiğim pantolona bile laf ederken artık buna müsaade etmek istemiyordum. ''Abinler geldi gitti.'' dedi geçiştirir gibi. ''Yazık onlar da ne düğünlerinden ne de ötesinden bir şey anladılar.'' dediği an ellerimin titrediğini hissettim.
Gözlerimi yumup birkaç saniye kendime gelmeye çabaladığımda ''Haklısın,'' dedim sadece. ''Onlara da bir özür borçluyum kalktılar geldiler onca yolu hastaneye gelebilmek için. Gerçi gelmeseler de olurdu ama.''
''Ay Defne!'' diye keyifsizce söylenip kalktı oturduğu yerden. ''Seninle iki kelam edilmiyor. Her şeye bir kulp buluyorsun.'' dediğinde saatlerce bakmak istediğim ama deli gibi de çekindiğim yüzüne bakakalmıştım dudaklarımın arasından firar eden ''Ne?'' söylemini bile frenleyemeden. ''Sen dedin. Sen dedin yazık oldu diye.'' diye söylendim umutsuzca. ''Ben açmadım bile ağzımı. Allah aşkına yapma artık şunu. Yemin ederim daha bir saatlik bebekken kucağında fotoğrafım olmasa anne ben üvey miyim diye sorup soruşturacağım ama-''
''Saçmaladın yine,'' diye söylendi başka bir şey bilmezmiş gibi. Zaten ona göre ben ya saçmalar ya da şımarırdım. ''Huzur kaçırmaktan başka bildiğin bir şey yok mu kızım senin?'' demesiyle dolmuştu gözlerim. Yutkunmak, titreyen bedenimi saklamaya çabalamak hiçbir işe yaramadı bile. İnsan bunu düşmanına bile yapmazken niyeydi bu düşmanlık?
Çökmüştü omuzlarım. Sevdiğim adamın sevgisiyle, hissettirdiği güzel hislerle güç bulup yeniden hayat bulan bedenim annemin bir bakışına iki huzur kaçıran sözüne anında aldanmıştı. Kim inanırdı ki ilk adımımı atmam için elimden tutup destek veren kadının o eli en çok ihtiyaç duyduğum yolda çekmesine.
''Beni bazen öyle çaresiz hissettiriyorsun ki...'' Kırgın çıkan sesimle durdu olduğu yerde. Yüzümü bile görmek istemez gibi çıkacaktı odadan ancak durmuştu işte. ''Ben artık düşünmüyorum bile bana olan bu nedensiz nefretini. Düşünmüyorum diyorum ama sen de beni her defasında düşürmek için elinden geleni yapıyorsun. Mutlu olmam niye bu kadar seni rahatsız ediyor bilmiyorum ama ben artık buna müsaade etmeyeceğim. Sevdiğim adam benimle evlenmek istiyor, bak bana evlenme teklifinde bulundu deyip sana koşamadıktan sonra benim için pek de önemli değil artık ilişkim hakkında söylediklerin.''
''Ben, sen yanlış yapıp kendini el âleme rezil etme diye çabalıyorum,'' dediğinde gülmüştüm. Sesli gülmem hoşuna gitmemiş olmalıydı. ''Şaka gibi ya,'' diye söylendim hışımla pijamalarıma uzanıp. ''Cidden şaka gibi... Ne yapacağım da kime rezil olacağım? Yanlış bir şey mi yapıyorum ben. Alpay Emir olmasa başkası... Senin derdin arkadaşına, aileden saydığınız insanlara benim yüzümden rezil olmamak, aranızın açılmaması. Oysa zaten bizim için iyisini istesen her şey çok daha güzel olacak. Sen böyle kötüyü çağırıp durdukça kendi başını kendin yakacaksın haberin yok anne. Madem benden bu kadar emin değilsin. Madem benim biriyle birlikte olamayacağıma inancın bu kadar az niye o zaman her defasında evlen diye tutturuyordun? Anlamıyorum başından savıp başkasına mı postalamaya çabalıyordun da böyle istiyordun!''
Onun düşüncesi öyle iğrençti ki aslında. Korkuyordu. Deli gibi korkuyordu Serap teyzelere karşı benden sebep mahcup olmaktan. Oysa o böyle davrandıkça ben onlara karşı daha çok mahcup oluyordum.
''Merak etme Alpay Emir ile aram bozulur da bir şey olursa çok şükür işim de var gücüm de ne geri dönüp senin yüzünü yere eğerim ne de çok sevgili dostlarınla aranızı açarım. Yine de isterdim ki birazcık olsun sen de onlar gibi düşün. Onlar gibi sevin bir arada olup daha büyük bir aile olacağımıza ama nerede...''
Anneme değil düz duvara konuşmuştum sanki. Bir de alay edermiş gibi yüzüme bakmıştı. ''Allah hayırlı etsin,'' dedi parmağıma bakıp sanki kızına değil de dışarıdan birinin sevincine ortak olmak istermiş gibi. ''Alttan aldığın, kocanın sözünü dinlediğinde hiçbir problem yaşamazsın. Kötüyü çağıran da şimdiden sen olmuşsun zaten.'' dedi beni iğrenç sözleriyle yalnız bırakmadan birkaç saniye önce. ''Araba yarın babana lazımmış sabah erken kalkar gidersin işine gücüne.''
...
Yeni yılın ilk iş gününde tüm yaşam enerjimin çekilmesi hiç hoş değildi. Yani ilk insan olsaydım da ateşi, suyu bulsaydım ama önüme yığılan hasta tahlillerini inceleyip bilgisayar başında fıtık olmasaydım.
Salı günü sallanırdı da boğazıma dolanırdı gibi olmuş ben de bir güzel nefessiz kalıp ecelimle ölmeyi beklermişim gibi masanın başından bir türlü kalkamamıştım. Belim, boynum yoktu artık bedenim için.
Gün boyu ara ara aralanan kapıdan başını uzatıp kısa bir an dönmeme sevindiğini belirten, yeniden geçmiş olsun deyip güzel dileklerde bulunan onca insan sayesinde yeni baştan hayata tutunurken yüzüğümü fark eden birkaç kişi de hem şaşırmış hem de tebriklerde bulunmuştu.
Buna ek bu mutlulukla eve de gitmek istemediğimden anneme geç geleceğimi mesaj atıp hastanede çalışmaya devam ediyordum. Saat akşamın sekizini tüketmek üzereyken masamın kenarındaki kahve fincanı kaçıncıydı unutmuştum bile.
Bir önümdeki kâğıtlara bir de gözlerimi yoran bilgisayar ekranına bakarken sabah özenle dalgalandırdığım saçlarım çoktan masadan rastgele alınmış bir kalemle topuz yapılmış, ne de olsa taksiyle geldim taksiyle dönerim deyip ayağımdaki kendimi çok seviyorum ama kendime saygım yok mertebesindeki ince topuklu ayakkabılar da ayağımdan çıkmıştı bile.
Gözlerimin yanmasından ötürü odanın ışığını kapamış sadece koca camdan şehrin ışığının girmesini ve odayı hafifçe aydınlatmasını sağlamışken masada duran telefonumun ekranının da ışığı dâhil oldu bu huzmelerin arasına.
Ekranda gördüğüm adamın ismiyle yüzümde oluşan koca gülümseme tüm yorgunluğumu tüm yoğunluğumu bir kenara sermişti. Sanki beni görecekmiş gibi anında yayılarak oturduğum yerde doğrulup üstüme başıma çekidüzen vermiş sonrasında ise anında yanıtlamıştım aramasını.
''Buyurun çok ama çok sevdiğiniz aşkından ölüp bittiğiniz Defne Hanım'ın telefonu.'' diye aramasını yanıtlarken sesimdeki bariz belli olan yorgunluk bile kaçırmadı keyfimi. Üstelik karşımdaki adam öyle içte ''Yavrum.'' dedi ki çok daha düzelmişti moralim.
''Nasıldı ilk günün? İyi misin?'' diye ilgiyle sormasıyla bir miktar erimiştim olduğum yerde. Çoktan soğuyan ve henüz yarısı duran kahvemden su niyetine bir yudum alırken ''İyiyim sevgilim,'' dedim aklının bende kalmaması adına.
Bugün zaten öğle vakti bulduğu bir arada tekrardan aramış nasıl olduğumu sorup anında kapamıştı telefonu. Ne yazık ki fazlasıyla yoğundu. Bugün eve geç geleceğini söylediğinde onunla asla dalga geçmememe rağmen aynı durumdaydık.
''Sen nasılsın? Bir şeylerle uğraşıyordun halloldu mu?''
Keyifsizce homurdandı önce. ''Aynı,'' dedi sonrasında. ''İşler biraz karışık doğrusu hangisine nasıl yetişeceğimize bakıyoruz anca.'' dediğinde birazcık da olsa motive etmek açısından ''Ben anlamam Alpay Emir, böyle giderse ben hayatta çalışmam.'' dediğimde bir de ciddi ciddi ''Bir sorun mu oldu?'' dedi.
Onunla konuşurken yüzüme dökülen saçlarla oynamam hiç normal değildi. ''Hayır, ama çalışmak falan hiç bana göre değil." dediğimde birine bir şeyler söyledi. Bana dönmesini bekleyip devam ettim. "Ben bir an önce evlenip oğlumuz Canberksu'nun veli toplantısı için alacağım kıyafetler için saatlerçe dolaşıp onu bunu denemek istiyorum.''
Nefesini tenimde hissetmeye ihtiyacım olan adamın seslice gülerek verdiği nefesi telefonun diğer ucundayken hisseder olmuştum. ''Canberksu olmamış yalnız,'' dedi gülümsemesini görmesem de hissederek. ''Ben nasıl bakacağım babamın suratına yavrum bak bu da benim oğlan diye.'' Olduğum yerde doğruldum gülerken. Kalçamı iteleyerek sandalyeyi biraz daha ileri alıp masaya yaklaşmıştım. ''Bizim de bir ağırlığımız var yani mahallede. Canberksu ne kızım?'' diye diklendi sonrasında ciddiye alıp.
Seslice gülerken ''He sen diğerlerinde tamamsın yani?" diye söylendim ince bir sesle "Sorun sadece çocuğun adıysa başka bir isim de koyabiliriz sevgilim. Sonuçta ortak malımız olacak-'' diye konuşmaya başladığımda onun aniden değişen sesi kesmişti sözlerimi.
''Alayla söylediğin sözlerin bile bende nasıl bir etki bıraktığını bilmeni isterdim.'' dedi daha durgun bir sesle. ''Benim hayalini bile kurmaya korkar olduğum şeyler dudaklarından öyle kolay dökülüyor ki.''
Ne güzel gülüp eğleniyorduk işte ne diye böyle birden ağırlaşmıştı ki ortam.
''Sen konuyu mu değiştirmeye çabalıyorsun hayatım?'' deyip devam ettim bir elimle ağrıyan boynumu sıvazlarken. Başımı sağ omzuma yatırdığım an acıyla kıvrandım olduğum yerde.
"Ahh." Öyle keskin bir acı hissetmiştim ki inlememi duyan Alpay Emir'i sorduğu soru benim çektiğim acının aksine pek bir manidardı. ''Odanda mısın?'' dedi gizlerle dolu esrarengiz sesiyle. "Sesini duymam için oraya mı gelmeliyim?"
''Hastanedeyim hâlâ.'' diye mırıldandığım sırada daha fazla dayanacak gibi de değildim burada. ''Çıkacağım ama şimdi. Yarına kalmasın istemiştim ama dayanamayacağım sanırım. Ağrıyor her yerim.''
Benim için çok ama çok nadir olan bu durumu yadırgadı haliyle. Sorgu dolu sesle ''Bu saatte?'' dediğinde ''Hıhım.'' diye onayladım onu omuzlarımı hareket ettirirken. Bedenim fazlasıyla gerilmişti. ''Dedim ya çıkacağım ama şimdi daha fazla kalabilecekmişim gibi hissetmiyorum. Yoruldum.''
''Ne diye yoktan yere yoruyorsun o zaman kendini!'' Onun kabaca sarf ettiği sözlere karşı ofladım sadece. ''Bugün yapmasam yarın yapacaktım bitsin gitsin işte.'' dediğimde homurdandı durdu anca.
İyiliğimi istediğini elbette bilirken öyle bir tavırla bunu dile getiriyordu ki iş iyilikten çıkmış oluyordu.
''Geç mahalleye geliyorum ben de,'' dedi karşı taraftan birkaç şeyle oyalandığını belli eden seslerle. ''Göreyim seni. Bir daha zor görürüm yüzünü. Konuşacağım bir de.'' deyince doğumumdan bugünüme dek yaptığım onca şeyi düşünüp acaba ne konuşacak benimle diye yedim bitirdim kendimi.
İçime kaçan sesimle ''Ne konuşacaksın ki benimle?'' dediğimde benden önce başka birine ''Çıkıyorum ben.'' dedi daha bariton bir sesle. ''İki saat sonra evden bağlanacağım. Ne yap ne et o itle görüşme ayarla... Kafalarına göre iş yapmakla olmuyor bu işler, bunları da biz öğretecek değiliz.''
Kısa bir süre ses gelmeyince telefon kapandı sanmıştım ancak telefona baktığımda arama devam ediyordu.
Fırsattan istifade telefonun sesini dışarıya vermiş bir yandan da ayaklanıp etraftaki evrakları toparlamaya başlamıştım. Alpay Emir'den beni de almasını istesem yüzsüzlük yapmış olur muydum? Bu tarz konularda hâlâ ondan çekiniyor olmak benden önce onun hoşuna gitmezken yine de elimde değildi bu durum. Zaten kendim geldiğimi sanmasından ötürüydü öyle söylemesi de.
Kimle konuşuyordu bilmiyordum ancak karşı tarafa yükselttiği sesiyle Güliz'in gerçekten de haklı olduğunu anlamış bulunmuştum. İş yerindeki baskın tavrı buradan bile belli olurken üslerinin ona olan tavrı nasıldı merak ediyordum doğrusu.
Aynı kızgınlıkla ''Defne'' dediği an anında sanki bana kızmış gibi incecik sesimle ''Efendim,'' diye yanıtladım onu. Ancak o pek bir aceleyle ''Kapatıyorum.'' dedi. ''Arayacağım birkaç dakikaya açık olsun telefonun.''
Kapamadan beni duyması için aynı aceleyle ''Geçerken beni de alır mısın?'' dediğimde mini minnacık bir an ses gelmedi ancak keşke gelseydi. Dişleri arasından ''Defne!'' demesiyle yutkunmuş dudaklarımı dişlemiştim duyacağım sözleri beklerken. ''Delirtin anasını satayım,'' dedi yükselen sesiyle. ''Delirtin sonra da suçlu ben olayım.'' diye söylendi benden çok karşısındakilere.
En azından ben öyle olsun istediğimden öyle düşünüyordum. Gür sesi doldurdu kulaklarımı. ''Bu saatte ta oradan evinize nasıl dönmeyi planlıyordunuz da hâlâ iştesiniz Hanımefendi?'' Sesi keşke bağırıp çağırsa diyebileceğim bir sakinlikteydi.
Siniri bana değildi ancak ben de nasiplenmiş olmuştum ki anında şirinliğe vurdum kendimi. ''Beyaz atlı prensime güveniyor-'' diyememiştim bile.
''Kapat,'' dedi tok sesiyle. ''Yarım saate geliyorum.'' deyip dediğinin aksine kendi kapattı telefonu yüzüme. Öğlen konuştuğumuzda da birkaç sorundan bahsetmişken onun işine bu kadar bağımlı olması aslında hiç de hoşuma gitmiyordu sanırım. Hayatının merkezine bu kadar yerleştirmiş olması garibime gidiyordu işte.
...
Beni almaya geldiğinde öpüp sarıldığım adamın gerginliğinden bir şey eksilmezken beklediğimin aksine sadece akşam vakti taksiyle dönmemi istemediğini, bunu ona önceden niye söylemediğimi söyleyip kendince haklı sebepler sunmuştu. Bunun içinde evle hastane arasındaki mesafenin çok olması, rastgele bir arabaya binecek olmam gibi şeyler vardı.
Bense ona diklenip bunların normal olduğunu savunmaktansa huyuna gidip usulca onaylamıştım sadece.
Arabaya bineli on dakika ya olmuş ya olmamıştı ki aklımı kurcalayan soruyu sonunda sordum. ''Ne konuşacaktın benimle?''
Kısa bir an bana kayan bakışları benden çok eteğimin açıkta bıraktığı bir de oturuşumdan ötürü iyice açılan bacaklarımda dolansa da yorgunluktan, uykusuzluktan kızaran gözlerini açıp kapatsa bile rahatsız olmuş olmalı ki parmaklarıyla ovuşturmuştu. ''Ben süreyim istersen?'' diye daha kısık bir sesle konuşmama karşılık ''Yok güzelim,'' dedi sadece. ''Gözlerim bulandı bir ara. İyiyim.''
Bakışlarım, dağılması yetmiyormuş gibi az önce beni, üzerimi gördüğünde keyifsizce dağıttığı saçlarında dolandı. ''Fazla yorgun görünüyorsun,'' Önünü açtığı koyu renk gömleğinin içine sızan parmaklarım ensesini bulduğunda elime yerleşmek ister gibi hafifçe oynattı başını. ''Öyleyim.'' dedi gözlerini yeniden sıkıca kırparken. ''Gece uyuyamadım," dedi suçlusu benmişim gibi. "Kendinle uyutmaya alıştırıp çekip gidince..." dediğinde dişlemiştim dudağımın kenarını. Çekip gitmemiştim ki evlerimize geri dönmüştük sadece. "Yetmiyormuş gibi bir de saat altıda, sabahın köründe arayıp çağırdılar. Sanki buradan bir sik yapabilecekmişim gibi. Ulan bekle işte iki hafta sonra geleceğim ne diye iş çıkarıyorsun başıma.'' Bomboş yolda hızını artırırken o konuşmaya ben de ensesinde parmaklarımı dolaştırmaya devam ettim. Rahatlasın istiyordum. Ensesini sıkıp bıraktıkça bariz belliydi rahatladığı.
Dudaklarını dilinin ucuyla nemlendirip ''Koynunda uyutup yorgunluğumu alacaksan mahalleye gitmiyorum?'' dediğinde gülümsedim. Cevabı bana bıraktığını sanırken sesinin ne kadar istekli çıktığının farkında mıydı acaba? ''Olur,'' deyip bakışlarına tebessümle karşılık verdiğimde onun yüzünde mimik bile oynamamıştı.
Bomboş yolda ani manevrayla başka bir yola girerken bir dakika bile sürmeden başka bir ara yola sapıp müsait bir yerde durdu. ''Bu kadar çabuk beklemiyordum.'' deyip gülmüştüm ama onun o kadar keyfi yoktu ki robot gibiydi hareketleri de mimikleri de. Canı çekilmiş gibi davranıyordu.
Arabayı durdurdu. ''Kal orada,'' deyip indi aşağıya. Sürücü koltuğundan inip arkaya geçmesi, geçtiği gibi de arka koltuğu ayarlaması öyle hızlıydı ki onun bu aceleci tavrı hoşuma bile gitmişti açıkçası. Tokam olmadığından açıkta bıraktığım, topladığım kalemi de hastaneden çıkmadan önce saçlarımdan çekip aldığımdan ötürü yüzümü kapatan saçlarımı arkaya iteleyip onu izliyordum.
Rastgele çıkarıp arkaya bıraktığı ceketini katlayıp kenara koyarken ''Çıkma boşuna,'' dedi kolunu uzatıp. ''Gel yavrum buradan.'' İki koltuk arasından geçebileceğimden bile emin değilken içerinin karanlığından ötürü de korkmuyor değildim düşüp rezil olmaktan. Yine de ayakkabılarımı çıkarıp kalkmıştım olduğum yerden. Ona döndüğümde belimden tutup destek oldu kucağına çekerek. ''On dakika uyusam yeter,'' dedi ihtiyaçla kıvranırken. Kucağında yan bir şekilde otururken bir eli bacağımı okşarken boynumu öptü birkaç defa. ''Muhtaç olduğum yerde güç bulmaya ihtiyacım var.''
Onun yardımıyla olduğum yerde hareket ettim. Kıvrılıp arkama bıraktığı ceketiyle sırtımı kapıya yaslamıştım. Kolu belime sarılırken altımda kalan elinin uyuşacak olması kaçınılmazdı lakin umurunda bile değildi. İki büklüm olan bedenini umursamadan başını göğsüme koydu. Burnu üzerimdeki gömleğin düğmelerine denk gelirken huysuzca birkaç düğmeyi daha aralayıp önce dudaklarını bastırdı açıkta kalan tenime, sonrasında ise yine yasladı başını.
Kısık sesle ''Yetişemiyorum,'' dediği sırada elim saçları arasına karışmıştı bile. Saçlarını, ensesini okşayan parmaklarım ondan çok bana şifaydı. ''Şerefsizin teki fena kaşınıyor. Sikeceğim belasını o olacak sonunda.''
Kocaman adam aldığı sorumluluktan, yaptığı işten değil de sanki oyuncağını elinden almaya çabalayan düşmanından bahsediyordu hissettiği öfkeyle. Konuştukça göğsüme değen dudakları zaten aklımı başımdan alırken bir de belime bastırdığı parmakları iyice sıcak ediyordu bedenimi.
Oysa camı, arabadan inmeden önce azıcık da olsa açmıştı. ''İki hafta,'' dedi bir an önce o günün gelmesini istermiş gibi. ''İki hafta sonra karşısına geçip anasından emdiği sütü burnundan getireceğim. Karşısındayken de aynı sikikliğini devam ettirebilecek mi göreceğim.''
Başımı eğip yüzüne bakmaya çabaladığımda gözlerinin kapalı olduğunu gördüm. Bu haline gülümsemiştim. Saçlarına bastırdığım dudaklarımla karnıma baskı yapan göğsü havayla dolunca daha da belirginleşti bu hali.
''Beni bırakacağın günü pek bir hevesle bekliyorsun.'' Benim mırıl mırıl konuşmama karşılık asabiyetle ''Defne!'' diye başladı konuşmaya. ''Benim normalde orada olup buraya birkaç aylığına gelmem gerekirken adamları zar zor ikna ediyorum böyle olmasına.'' dedi sanki bir farklı şey söylemişim gibi. Ne desem yanlış anlayacakmış gibi bir tavrı vardı. Üzerindeki stresten miydi sinirden miydi bilmiyordum ama karşı gelmemeye çabalıyordum. ''Başlama sen de annem gibi yine mi gideceksin gibi laflara, lütfen.''
Tüm düşüncelerimin aksine ''Yo,'' dedim yeniden saçlarından öpmeden önce. ''Git diye bekliyorum sevgilim. Merak ediyorum bensiz bir ay dayanabilecek misin diye.'' Rahatsızca kıvrandığını ve seslice yutkunduğunu hissettim. Hiçbir şey demedi bu konu hakkında. Onun yerine uzun bir süre sessizce kaldı olduğu yerde. Ben saçlarını sevdim o ise göğüslerimin üzerine bıraktığı sıcak nefesiyle tenimi okşadı.
Sessizliği böldü. ''Ne konuşacaksın diye sormuştun değil mi?'' diye sordu ta en başta sormuş olduğum şeyi hatırlatarak. Sesi, bulunduğu konumdan ötürü farklı çıkıyordu. Daha boğuk ve daha yakıcı. ''Melih ile konuştuğumda mahalleden birkaç arkadaşıyla konuşurken bir şeyler gördüklerini söylemişler ona. Kadir ile Elif'i beraberken görmüş bir iki kişi. Onlar da Melih'e sormuş ne iş diye.'' Merakla dinledim yine bizimle asla alakası olmayan kızın bizi yaralayan mevzularını.
Yeter diye bağırmak istiyordum artık. Duymayayım, görmeyeyim istedikçe bir türlü kurtulamıyordum ''Bitmeyecek değil mi?'' Sesim nasıl çıkmıştı bilmiyorum ancak Alpay Emir daha ılıman bir sesle ''Bitecek yavrum,'' dedi başını kaldırıp sütyenimin açıkta bıraktığı bölgeye dudaklarını bastırırken. ''Sadece ne yapacağımı bilmediğimden bana akıl ver istiyorum. Daha birkaç gün önce konuştum ben bunun sevgilim dediği herifle şimdi de öyle onları konuşurken görmüşlerken ne yapacağımı bilmiyorum. Belli ki yakınlarmış. Adama da gel konuş hallet derken şimdi bu...''
Kapadım gözlerimi. "Bu kız hamile mi değil mi belli bile değilken kiminle birlikte oldu bu bile belli değil." Yerimde kıpırdandım. Kalksın istiyordum üzerimden. ''Benim sana verebileceğim tek akıl artık elini o kızın üzerinden çekmen Alpay Emir. Onu da ne oluyor nasıl oluyor anlamıyorum bir türlü beceremiyorsun.'' Kalkmaya çalıştığımda ''Dur durduğun yerde.'' diye yükseltti sesini. ''Pişman etme beni söylediğime.''
Başını iteleyip sırtımı düzelttim. ''Asıl sen beni pişman etme. Sıkıldım diyorum anlamıyor musun? Yeter diyorum, istemiyorum artık konuştuğumuz tek konunun o ve onun sorunları olmasını diyorum ama dinleyen olmuyor ki. Melih halledecek bir şeyler edecek diyorsun ama yine senin dilinde onun adı oluyor. Anlamıyorum ki. Bak sadece adı geçiyor ama bizi ne hale sokuyor.''
Bedenini üzerimden çektiğinde onu umursamadan çıplak ayaklarımla bozulan üstümle indim arabadan. Tek güvencem kararan havaydı. Yoldan geçen biri şu tiple görse...
"Defne!" diye yükseldi sesi. Ardından ise midemi bulandıran birkaç küfür. Kapıyı kapattığımda bağırmasını duymamak için tıkamak istedim kulaklarımı. Yeniden ön koltukta yerimi alıp onun da gelmesini bekledim. Hışımla açtığı kapı yeniden kapandı. Azıcık dinlendi derken daha da mahvolmuştu.
Ne o baktı yüzüme ne de ben. Başımı camdan ona doğru bir kere bile çevirmedim. Bir gün daha bizim için ne yazık ki sessizlik içinde ilerleyip bitti.
En azından ben bitti sanırken tam da kapının önüne geldiğimiz an sanki bunu bekliyorlarmış gibi Alpay Emir'in telefonu çaldı arka arkaya. Bu melodi, bu telefon artık öyle korkutuyordu ki gözümü, hayırlı haber alamayacağımın bilincindeymişim gibi merakla bekledim arabadan inmeden önce onun aramayı yanıtlamasını.
Alpay Emir ise bunu anlamış gibi inmemi beklemeden açtı telefonu ''Ne var?'' diye diklenerek. Karşı taraf ne dedi duyulmazken Alpay Emir'in başını arkasına yaslaması, bu da yetmiyormuş gibi burnuyla gözlerinin kesiştiği o noktayı sürekli sıkmasıyla duyduklarından pek de hoşlanmadığı aşikârdı. ''Orospu çocuğu!'' diye yükseldi sesi hiç beklemediğim bir anda. Olduğum yere sığınırken yumruk olan eli iyice gerdi bedenimi. ''Amına koyduğumun şerefsizi görüşmeyi kabul etse gerek kalmayacak erken gitmeme!''
Ettiği iğrenç küfürlere, yüksekten duyurduğu gür sesine yüzüm buruşurken erken gitme lafıyla neye uğradığımı şaşırdım. Bahsettiği erken gitme Almanya değil şirketti değil mi? Öyle olmalıydı. Olmak zorundaydı. İki hafta zaten yeterince erkendi.
Rahatlamak ister gibi ovdu boynunu. ''Tamam.'' dedi bıkkınlıkla. ''Tamam. Geliyorum şirkete, gitmeden yetiştirebildiğimizi yetiştiririz. Sen yarın geceye bilet bul bana.'' dediğinde ne hissedeceğimi kestirememiştim.
''Ne?" diye söylendiğimde yüzüme bakmadı ama elini elimin üzerine koydu. "Ne demek yarına bilet bul bana.''
Bana bakmadan karşı tarafa birkaç talimat daha verirken kendimi öyle çaresiz hissettim ki bu durumda ne yapılır bilemediğimden bana dönüp bir şeyler demesini büyük bir ihtiyaçla bekledim. ''Yarına bilet bul ne demek ya?'' diye titreyen sesimle konuşurken aklım giderse gitsin, burnu sürtünsün azıcık dese de kalbim deli gibi bağırıp ağıtlar yakmak istiyordu. ''İki hafta sonra gidecektin hani? Bir şey söylesene.''
Alpay Emir kapattığı telefonu aramıza bırakırken ''Güzelim,'' dedi sanki az önce bağıran o değilmiş gibi. ''Bakma öyle kurbanın olayım. Duydun, acil." dedi gözlerimin içine bakarak. "Çok değil bir ay, bir ay sonra yanında hatta daha da yakınındayım.'' deyip elimi kaldırmış, avcumu tam da yüzüğümün oldu parmağıma bastırmıştı dudaklarını.
Soğuyan yanaklarımı elleri arasına hapsederken onsuz geçireceğim kocaman bir ayı çok değil diye sunması daha da üzmüştü. ''Doldurma güzel gözlerini.'' dedi benden daha acı dolu bir sesle. ''Sen değil miydin git de değerimi anla diyen?'' diye sordu yüzündeki varla yok arası belirsiz gülümsemeyle. ''Köpek gibi özleyeceğim seni sanki hiç özlemiyormuşum gibi. Sevinsene güzelim...''
Dolan gözlerimi saklamadan "Nasıl... Nasıl sevineyim ya!" diye söylendim durdum sadece. Gözlerimin dolması, canım adamın yoluna yaşlar akıtmak istemesi gidişine miydi beni burada bunca sevgisizliğin arasında bir başıma bırakacak olmasına mı?
''Nasıl sevineyim! Sen orada gününü gün ederken ben burada kalıp anca seni bekleyeceğim.'' Üzülmemdense kızmam ona daha makul gelmiş olmalı ki göğsüne çekip dudaklarını saçlarıma bastırdı. ''Aynen,'' dedi kısık sesiyle. ''Günümü gün edeceğim, sen de burada oturup beni bekleyeceksin.''
Utanmadan bir de beni onaylamasıyla iyice gözyaşlarım akarken ''Yapma,'' dedi. ''Yavrum hatırlasana. Sen değil miydin arkamdan gözyaşı döken anneme sürekli ne ağlıyorsun Serap teyze gidip anca gezip dolaşacak diyen.'' Yapmaya çalıştığı hiç hoş değildi. Beni farlı farklı şeyler düşünmeye itiyordu ve başarıyordu da.
"Beni yalnız bırakacaksın." Alnım göğsündeyken avcumda topladığım gömleğini çekiştirdim sadece birkaç damla daha akıtırken. ''Ya ben seni o zaman sevmiyordum ki!'' diye bir de ona kızmış bulundum gözlerimden akan yaşları göğsüne süzerken. ''Ama şimdi... Şimdi çok seviyorum.''
Fısıltı halinde ''Ben de çok seviyorum.'' dediğini duydum zar zor.
Devam ettim içime çektiğin kısa kısa nefeslerle. ''Seviyorum ama çok korkuyorum. Ne yapacağım ben sensiz burada? Yalnız bırakıp gideceksin beni.'' Usul usul akan yaşlarımı durduramazken Alpay Emir belki de ilk defa ağlamama hiçbir şey demiyordu.
Gözlerimden akan her bir damlanın hançer olup onun göğsüne saplandığını bilirmişim gibi ağlayıp yakmak istiyordum canını. Beni burada yalnız bırakacak olmasının bedeli olsun istiyordum canının yanması.
Elbette biliyordum işi için gidecekti. Ne onun ilk gidişiydi ne de benim onu uzun süreler görmeyecek olmamın ilkiydi. Lakin gönlümün ona bağlanmasından sonra ikimiz için de ilkti bu.
Deli gibi korkuyordum o olmadan buralarda bi başıma olmaya. Onun varlığına hızlıca alışan yüreğim yokluğunda nasıl büyük bir sancıyla baş etmek zorunda kalacaktı bilmiyordum. Bilmiyordum ve bu bilinmezlik benden ayrı kalacak olmasından çok daha beterdi.
Fark ettim ki onun olmamasına değil onsuzluğa ağlıyordum. Bu bencillik değildi de neydi?
Gözüm onu görmek, gönlüm onu hissetmek istediğinde istediğim an istediğim yerde onu göremeyecek olmamaydı bu sitemim.
Başımı bedeninden ayıran adam önce gözyaşlarımı sildi, ardından ıslanan yanaklarıma bastırdı dudaklarını. ''Bulduğum ilk fırsatta gelirim,'' dedi yorgun bakan gözleriyle yüzüme bakarken. "Sen benimleyken ben seni hiç yalnız bırakmam." Saçlarımı öpmesi yetmiyordu.
"Gece gündüz hep yalnız olacağım. Geceleri zaten yoktun. Artık gündüzleri de olmayacaksın. Ne yapacağım?"
Her dakika yanımda değildi elbet ama iki üç günde bir sarıp sarmalaması bile güç veriyordu.
Şimdi nasıl dayanacaktım bunca sevgisizliğin içinde o da benden gittiğinde?
''Gecenin zifiri karanlığı, gündüzün ışıltılı aydınlığı fark etmeksizin burada,'' dediğinde eline aldığı elimi hızla atan kalbinin üzerine koymuştu. ''Her gün aynı heyecanla atmasına sebep olduğun yerdesin.'' dese de ne yazık ki o da ben de biliyorduk ki avcumun altındaki kalbinin hareketleri heyecandan değildi. Heyecandan değil ıstırab dolu düşüncelerindendi. ''Soluğum kesilmedikçe solumda yerin baki. Bunun için seninle aynı havayı soluyup aynı toprağa ayak basmama gerek olmadığını gidişlerim bana her defasında acımasızca öğretmişken şimdi sıra sende sevgilim.'' Alnımı bulan dudaklarıyla içime çektiğim hava yaralamıştı ciğerlerimi. Az önce öptüğü yerde şimdi kendi alnı vardı. "Gideyim... İlk fırsatımda döneceğim sana. Bu kısa bir an olsa bile."
''Unutmazsın değil mi beni? Akşamları hep ararsın... Hep konuşursun değil mi benimle?''
Kendimi geriye çektim. Gözlerinin içine bakıyordum resmen yalvarır gibi. Islak kirpiklerim nemli gözlerimde dolandı durdu gözleri. ''Hep.'' dedi, yemin verdi. ''İşle ilgilenmediğim her an seninleyim.''
Onun ani gidişini aniden duymak neden bu kadar derinden etkilemişti bilmiyorum ancak şimdi çok daha iyi hissediyordum kendimi. Telefonum çaldı, umursamadım. Canım adamın yanağımda duran elinin üzerine elimi kapayıp ona bakmaya devam ettiğimde stresten dişlendiğim dudaklarıma düştü bakışları.
''Peki biz evlenince...'' dediğimde bir cümleyle koskoca adamın bambaşka dünyalara gidip geldiğine gözlerimle şahit olmak bambaşkaydı. Yüzümdeki buruk tebessümle onun gülüşüne eşlik ettim. ''Evlendiğimizde de mi böyle olacak? Yine gidecek misin sürekli? Ben evimizde tek kalamam ki, sen olmazsan korkarım. Üstelik bir ay da değil. Hatırlıyorum bir kere gittiğinde beş altı ay sonra gelmiştin. Sadece iki haftalık döndüğünü hatırlıyorum o koca zamanda. Serap teyze çok ağlamıştı.''
''Geçen sene,'' dedi ellerini yanaklarımdan çekip saçlarımı düzeltirken. Oysa ben ne zaman olduğunu bile tutmamıştım aklımda. ''Bekleyenim yoktu. Kafam rahattı. Annem de bana yansıtmıyordu hiç. İş de uzayınca bir kere gelmiştim sadece.'' Sıkıntılı bir nefes bırakıp arkasına yaslandı, başını çevirip bana doğru bakarken. ''Ayrıca evlenince...'' dediğinde dudağının kenarı kıvrıldı. ''Gidişlerim nasıl olur bilmem ama olursa da seni tek bırakmam.'' dedi benden çok daha başka düşünerek. "Yanında ben bulunmasam benden olan bulunur."
Onun beni yatıştırmak ister gibi söylediği sözlere karşı gözümdeki yaşlarla gülümsedim sadece.
Bu bir kabulleniş miydi bilmiyorum ama "Sen de senden olan da yanımda olsun istiyorum," dediğimde şaşırdığını ama bunu belli etmemeye çabaladığını fark ettim. "Hep yanımda ol, bir tek benimle ol istiyorum sadece."
Boynumla ensemi bulan eli beni kendine doğru çekerken bir şeyler fısıldadı lakin duyamadım. Kısacık bir an dudaklarıma bastırdığı dudaklarını derinlik kazanıp bacaklarımın arasını sızlattığı an nefes nefese geri çektim kendimi. Dudakları arasında tuttuğu alt dudağım kendi dudaklarım arasındaydı şimdi. Geri çekilip nefeslendim. O da kendine gelmek ister gibi saatine baktı ama gördüğüyle de keyfi kaçtı.
Gidecekti şimdi. Yarın görüşecektik değil mi? Üzerime doğru eğildiğinde beni öpeceğini düşünsem de o, aklımdan çıkan şeyi fark edip göğüslerimi açıkta bırakan gömleğimi ilikledi. ''Evlenince, gidişlerim olur ama dönüşlerim çok daha çabuk olur.''dedi sorumu cevaplamak adına. "Evimde beni bekleyen kadınımı bekletmek gibi bir hataya düşmem."
Kendini geri çektiğinde ''Hadi yavrum,'' dedi yeniden saatine bakarak. Ve benim telefonum yine çalmaya başladı. Büyük ihtimalle annem sonunda dayanamamış, darlamaya başlamıştı. ''Sen gir eve döneyim ben de. Yarın mutlaka gitmeden önce görürüm seni.''
Yanağından öptüm inmek için hazırlanırken. Yüzümün ne halde olduğunu bile bilmiyordum. Şükür ki akacak herhangi bir makyajım yoktu. ''Ben de gelirim seni yolcu etmeye-'' desem de aksi bir tonda ''Hayır, Defne.'' diye kestirip attı tamamlatmadığı sözlerimi. ''Bak zaten benim için zor. Bir de sen zorlaştırma her şeyi.''
''Ama...''
''Hadi bebeğim,'' deyip dikti gözlerini üzerime. "Geç kalacağım." Büzülen dudaklarım, çatılan kaşlarımla inecektim ki konusu geçen, bir de işmiş gibi aklıma düşen anılarla iyice belamı arar gibi işkillenmiştim.
Melih'e de Tuncay'a da kötü dileklerim vardı. Biri karı kızı biri de Helga'yı Olga'yı takmıştı işte zihnime.
Almanya, Helga, Olga diye dönüp dolaşıyordu sürekli iğrenç düşünceler.
İnmek için kapıyı açmıştım ki yeniden kapattım, döndüm yanımdaki adama. Beni yanlış anlamaması için temkinli davranıp ''Biliyorum,'' dedim uysal bir sesle. ''Sen gönlüne beni aldığın günden beri kimseye bakmaz kimseyi de oraya almazsın ama orada ben yokken...'' dediğimde ne diyeceğimi bilirmiş gibi direksiyondaki elini sıklaştırıp ''Defne,'' dedi yapma der gibi. ''Hadi güzelim. Gir içeri akşam akşam uğraştırma beni. Geç kalıyorum.''
Böyle deyince de ne diyeceğimi nasıl soracağımı kestiremedim. Elimi ayağımı bağlamıştı sözleri. Çekinerek ama bir yandan da içim gide gide ''Ama merak ediyorum.'' desem de huysuzca buruşturdu yüzünü. ''Madem biliyorsun olduğun yere başka birinin gelmeyeceğini ne diye sormak için can atıyorsun öncesini!'' dedi keyifsizce. ''Hadi Defne bak geç kalıyorum tonla işim var.'' Soran da cevabını almaya çalışan da ben değilmişim gibi titreyiverdi güçsüz sesim. ''Var yani öncesi?''dediğimde gür ve tok erkeksi sesiyle ''Var ya da yok.'' dedi ne düşüneceğimi umursamadan.
''Benim için senden sonrası olmadığı gibi senden öncesinin önemi de yok. Hele senden sonrası hiç yok. Sadece sen.''
Sözcüklerini bir bir zihnime kazımamı ister gibi baskındı sözleri. ''Seni doğduğun andan beri seviyorum zırvalıkları beklemediğini umuyorum benden. Uzatma diye konuşuyorum Defne! Birileri olduysa bile oldubitti. Ne senden öncesini eşele ne de senden sonrasına izin ver.'' dediğinde içime ektiği şüphe tohumlarından bihaberdi.






Yorumlar