top of page

29. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 43 dakikada okunur

Arabadan indim. Eve girdim. Karşımda, elinde telefonuyla bekleyen annem tarafından karşılandı ruhunu az önce arabada bırakan bedenim.

Duyduğum sözler, sevdiğim adamın gidecek olması, ardında kafamı kurcalayacak ve her an beni yiyip bitirecek düşüncelerle bırakan adamdaydı aklım ve fikrim. Oldu, olduysa da oldubitti demişti tüm düşüncesizliğiyle. Demişti demesine ama keşke beni de biraz düşünseydi bunları derken.

Bencil bir adamı tüm benliğimle sevmek kendime yaptığım en büyük eziyetti belki de.

Annemin ''Saat kaç oldu haberin var mı?'' diye sormasıyla az da olsa kendime geldim arkamdan kapıyı kapatırken. Onun sesiyle gelmesem zaten şu an çalmaya başlayan telefonum beni kendime getirecekti büyük ihtimalle.

Çantamın içindeki telefonu bulup Alpay Emir'in ısrarla devam eden bu aramasından sonra telefonu sessize aldım. İstediği gibi arabadan inmiştim işte. Arkamdan seslenmesine, ona bakmayınca da çekip gitmesinden sonra aramasına gerek yoktu. Diyeceği bir şey olsaydı orada derdi zaten.

Elimdeki telefonun ekranına baktım göz ucuyla. ''Ona geliyor saat,'' deyip direkt odama gitmek için hareketlendim ama annem suratsız halime kafayı takmış gibi önüme geçip gözlerini dikmişti üzerime. ''Neyin var senin, ne bu halin?'' diye sordu üzerimi inceleyip. ''Anladık işteydin, onca işin birikti evdeyken de...'' Üstümde başımda bir şey yoktu ama üzerimdeki bez parçalarının kapattığı bedenim de az çok yok sayılırdı şu an. Kendimi öyle hissiyatsız öyle yok sayıyordum ne yazık ki. ''Madem dayanamayacaksın bu saatlere kadar ne diye uğraşıyorsun!''

Uzatmaması adına daha uysal bir sesle ''Yorgunum,'' dedim kenara kayıp odama ilerlerken. ''Tahmin ettiğin gibi onca iş birikmişti onlarla uğraştım. Şimdi de iznin olursa odama gidip soyunup döküleceğim. Ayakta duracak halim yok.''

''Sanki taş taşıyorsun,'' deyip nefretini kussa da dediklerim aklına yatmış olmalı ki uzatmadı. ''Yarın evdesin zaten. Dinlenirsin, kalmaz bir şeyin.'' demesinin hemen ardından ''Hayır,'' diye yanıtladım onu. Evet, yarın evde olacak ve buradan çalışacaktım normalde ancak ne evde durasım vardı ne de sürüyle biriken işi yaydıkça yayasım. Hastaneye gidip kapıyı üzerime çektikten sonra saatlerce bir başıma durmak istiyordum sadece. ''Yarın hastaneye gideceğim. Orada bir yandan görüşmeleri yapar bir yandan da çalışırım.''

Mırın kırın bir şeyler söylese de öyle yorgundum ki dikkat kesilip ne dediğini duyamadım bile. Kendimi odama attığım gibi ağrıymış, açlıkmış, susuzlukmuş umursamadan ilk işim üzerimdeki tüm fazlalıklardan kurtulmak oldu.

Telefonuma baktığımda Alpay Emir'in bir defa daha aradığını gördüm ve ona yazmadan da duramadım. Çünkü eğer cevap vermezsem sürekli arayacak, rahatsız edecekti. Evet, rahatsız edecekti. Ondan rahatsız olacaktım. Üstelik onca işinin arasında bir de benle uğraşsın istemiyordum. Şu an benimle alakalı herhangi bir şey yapmasını bile istemiyordum.

Defne: Yorgunum, uyuyacağım.

Beklediğimin aksi oldu. Mesajı gönderdiğim gibi yeniden aradı ancak bu sefer meşgule attım. Ne yazık ki aklıma düşen şeyler dizlerimin bağlarını çözüyordu da yere düşmeme neden oluyordu. Peşi sıra gelen mesajlara bakmadan edemedim yine de.

A. Emir: Aç telefonu.

A. Emir: Sesini duyayım yine uyu yavrum ama cevap ver.

Benden önce her anlamda herhangi biriyle olduğunu düşünmemiştim aptal gibi bugüne dek. Benden önce başka birini sevmiş olması bile kötü hissettirirken diğer türlüsünü düşünmek... Kanımın çekilmesine neden oluyordu. Ben sanmıştım ki biz ilk defa birbirimizin teninde bulduk kendimizi. Öyle olsun istemiştim. Hâlâ da öyle olsun istiyordum. Ben nasıl ki sadece onunlaysam o da benimle doysun, sadece benim olsun istemiştim.

Çok ağırdı. Kalbim, bu sözlerine çok ağrıdı.

Seviyordu. Evet, beni çok seviyordu ama benden öncesi? Beni sevdiğini ne zaman fark ettiğini sorduğumda her defasında on yedi, on sekiz yaşlarımdan bahsediyordu. Altı yıl. Altı koca yıl. Bu süre boyunca beni sevdiğini söylerken bir başkasıyla olmuş muydu hiç? Benim ona imkânsız olduğumdan bahsetmişti her defasında. Bu imkânsızlığın ardına saklanıp aklında, kalbinde ben varken bir başkasına değmiş miydi teni?

Eğer öyle bir şey olduysa... Eğer ufacık bile böyle bir ihtimal varsa... Ne bana olan sevgisi gözümü boyardı ne de yüreğimi okşadığı sözlerine kanardım. Onun sözüne, bir güzel gülüşüne kanan kalbimi en derinden yaralayıp kanatırsa eğer onu içimden kazıp atmak pahasına uzaklaşırdım ondan.

Sevdiği başka, seviştiği bambaşka olan herkese büyük bir iğrençlik hissediyordum. Bir yanım kapa çeneni büyük konuşma dese de bir yanım da oldum olası kabul etmek istemiyordu bu ihtimali.

Saçmalıktı. Daha da kötüsü iğrençlikti. Gelecek, ben seni imkânsız olarak görüyordum bu yüzden de başkalarıyla oluyorum ama seni de sevmeye devam ediyorum... Bu muydu sevmek?

Kendi kendini dolduruşa getirme artık gözünü seveyim!

Başıma saplanan ağrı, midemdeki kargaşa ve düşünmemek için kendi kendini fazlasıyla yoran zihnim bedenimi altüst ediyordu.

Böyle bir iğrençlik yapmasa bile o; yirmi üç, yirmi dört yaşlarına gelene kadar hiç kız arkadaşı olmuş muydu peki? Sonuçta ben yoktum ki o sıralarda gönlünde. Olsa hatırlardım, konusu illaki geçerdi değil mi? Ne de olsa abim de Melih de her defasında kendilerine başka başka kız arkadaşları bulunca görmesek de mutlaka isimleri bir şekilde geçiyordu konuşmalarımız arasında.

Başımın ağrısı şiddetlendikçe şiddetlendi. Yorgunluktan yanan gözlerim, doldurduğu yaşları taşıyamaz halde geldi. Derin derin soluklanmalarım, zar zor yutkunmalarım, taşmasın diye kırpamaz olduğum gözlerimle kimseye görünmeden kıyafetlerimi de alıp banyoya girdim.

Öpüp kokladığı, bedenime değil de evrenin en değerli şeyine dokunur gibi dokunduğu tenimi yıkarken canımı yakmak, sanki bir işe yarayacakmış gibi bedenimde bıraktığı izler de dâhil olmak üzere temizlemeye çalışıyordum her yerimi.

Giyindiğim etekten ötürü açıkta kalan bacaklarımdaki kızarıklıkları kapamak için sürdüğüm boyalar suya akıp karıştı ancak o kızarıklıklara daha başkaları eklendi. Tenime bıraktığı izlerin üzerinde dolaşan lifim çok daha beterlerini bıraktı durdu sürekli.

Yoruldum. Yorgunluğuma dayanamayınca da olduğum yerde durdum. Kendime çektiğim bacaklarıma dayadım ağrıyan başımı.

Başım, kendi dizlerime bile ağır gelirken bir başkasından beni dizlerine yatırıp saçlarımı sevmesini istemeye hakkım yoktu değil mi?

Gözlerimden akan yaşlar başımın üzerinden akmaya başlayan su damlalarına karıştıkça rahatlamaktan çok ama çok uzaktaydım.

Ne kadar süre geçti kestiremedim. Gün boyu içtiğim kahveler nedeniyle sıvıyla dolan midem, düşüncelerimden ziyade artık açlıktan da bulanmak için can atarken daha fazla oyalanmadan durulanıp çıktım suyun altından. Kuruladığım bedenime yanımda getirdiğim kıyafetleri geçirdim anında. Banyodan odama geçerken bile en ufak ihtimali düşünmem gerekiyordu ne de olsa.

Saçlarıma sardığım havluyla banyo kapısını araladığımda annem de elindeki tabaklarla, çay bardaklarıyla oturma odasından çıkıyordu. Banyoda giyinmiş olmama baksa da babamın evde olmasından ötürü böyle yaptığımı düşünmüş olmalıydı. ''Aç mısın?'' dedi mutfağa girerken. ''Dolaba koyacağım yemekleri. Açsan ısıtayım.''

Ayaklarımı sürüye sürüye annemin arkasından hemen girdim mutfağa. ''Açım.'' Fazlasıyla açtım ama yesem de yemesem de midem için bir şey değişecek değil gibiydi.

Açsan ısıtayım dedi lakin öyle gönülsüz söylemiş olmalıydı ki verdiğim cevabın ardından buna tenezzül bile etmedi. Her zaman olduğu gibi görüp görmezlikten, duyup duymazlıktan gelip kendi işimi kendim halletmek istedim. Ocağın üzerindeki tencerelerin kapaklarını açıp bakarken ''Ben hallederim,'' diye mırıldanmaktan başka da bir şey yapamadım.

İşine gelir gibi bir şey demeyince ben de üzerinde durmayıp sadece çorba içmek istediğimden yaktım ocağın altını. Oysa elimi kaldıracak halim bile yoktu. Annem ise çay bardaklarını makineye yerleştirirken ''Neyin var senin? Hasta mı olacaksın betin benzin atmış.'' diye sordu hasta olmam hiç olağan bir şey değilmiş gibi.

Ona döndüğümde üzerimdeki kalın polar pijamalardaydı gözleri. İçerinin sıcak olmasına rağmen kalın kalın giyinmeme bakıyordu sanırım. İçime çektiğim nefesle kısıldı sesim. ''Bilmiyorum,'' dedim o sessizlikle çekmeceden kaşık alırken. ''Halsiz hissediyorum kendimi.''

Neyi duymaya ihtiyacım vardı bilmiyordum lakin bir şey söylesin istedim. Hiç olmadı elinin ardı alnımı bulsun tenimin sıcaklığına bakma niyetiyle bile olsa bedenimle buluşsun istedim ama olmadı. Hiçbir şey söylemeyince ben de dönmedim ona ama yine de onunla da paylaşmak istedim bazı şeyleri, yalandan da olsa. ''Başımda bir ağrı var. Gün boyu bilgisayar başındaydım ya ondan herhalde. İlaç alınca geçer ama.'' Keşke ondan sebep olsaydı diye de söylenip durdu bir yanım.

Birkaç dakika ocak başında oyalanırken annem de etrafı topluyordu anca. Sadece bir ara babamın seslenmesine bakıp geri gelmişti mutfağa. ''Serap teyzen geldi bugün.'' dedi her zaman kullandığım o teyze sıfatını biraz daha bastırarak.

Annemin sesiyle, gözlerimin daldığı tencerenin altını kapattım. Isıtayım diye açtığım ocağı ne ara çorbanın yeniden kaynara geçmesine neden olacak kadar tuttum şaştım kaldım.

Kendime bir kepçe çorba koyduğum sırada konuşmaya devam etti. ''Emir döndüğünde gelmek istiyorlarmış. Uzamasını istemiyorlar bu durumun.''

Neyi istediğini anlayamamıştım. Gerçi üç kelimesinden ikisini anca süzüyordu zihnim. Anlamsız bakışlarımı gördüğünde sanki babam duysa bir şey olacakmış gibi kısık sesle konuştu. ''O da Emel'den öğrenmiş oğlanın sana yüzük taktığını. Ona bozuktu biraz, uzamasın istiyor işte. Nihat amcan babandan müsaade isteyecek gelmek için.''

Bu durum diye bahsettiği şeyin benim yuva kuracak olmam olması garip hissettirdi. Anladım ki onun için gerçekten de öylesine bir durumdu bu.

Onca şey söylese de benim aklım onun gidişi, bir de gelişinde yapmak istediklerimizdeydi. Onca şüpheli düşüncenin içinde bırakıp gidecekken beni, ben de burada onunla evlenmek için atacağım adımı konuşuyordum annemle.

Mutfak masasına kurulduğumda annem de yanıma oturmak yerine ayakta kaldı. ''Sen eminsin değil mi?'' demesiyle sol dirseğimi masaya yasladım başımı dik tutabilmek için. Hem ağrıyan hem de ağırlaşan başıma destek olsun istedim sadece. ''Neyden emin miyim?'' diye sorduğumda bıkkınlıkla cevap verdi. ''Kasten mi yapıyorsun kızım!'' diye yükseltti sesini ama kulaklarım çınlar gibi hissettim kendimi. ''Alık alık bakıyorsun suratıma. Az kafanı topla da dinle beni. Bak, çocuk oyuncağı değil bu Defne. İşin içine resmiyet karıştı mı her şey başka olur. İki haftaya gidecekmiş zaten Emir. Yine o eve girip yardım edeceksin ama bu sefer gelin olarak-'' dediğinde içimi ısıtan çorba boğazımı yaka yaka aşağı inerken içimi yakan o durumu da söyleyivermiştim. ''İki haftaya değil, yarın gidiyor.''

Az önce ayakta dikilen kadın anında çekti sandalyeyi, oturdu yanıma. ''Yarın mı?'' diye şaşkınlıkla sordu konuyla benden daha çok ilgilenerek. ''Daha bugün konuştuk Serap'la. Hafta sonu çağırdı hatta çocuğa yolluk yapmak için.''

Bu konuya bile ilgiyle cevap verirken az önceki halimi öylesine soran tavrına karşın buruklukla kıvrıldı dudaklarım. Sadece birkaç kaşık aldığım çorba kâsesini önümden iteledim. Midem kabul etse bile boğazıma dizilir gibi hissettim. Ne yiyesim vardı ne de annemin bana olmayan ilgisini başka bir konuda duyasım. Sevdiğim adamı bile kıskanacağımı düşünmemiştim oysa.

''Akşamın bu saatinde eve gelmeme laf ettin ama nasıl geldiğimi sormadın bile,'' dediğimde yüzüne bile bakmadım. Onun yerine masadaki bardağa güçlükle kaldırdığım sürahiden su döküp annemin konuşmasına izin vermeden devam ettim. ''Emir bıraktı sağ olsun.'' Üstelik bırakması da sadece fiilen değildi ne yazık ki. Öyle bir bıraktı ki ardında nasıl bir enkaz var bakmak bile istemedi. ''Arabadan iniyordum ki iş yerinden aradılar. Bir sorun mu ne varmış... Yarın akşama gidecekmiş Almanya'ya. Bilet ayarlayın falan dedi işte.''

Ne yapacağını bilemezmiş gibi bacağına koydu elini. ''Erken gittiyse erken mi dönecekmiş şimdi?'' dedi ama sesindeki gereksiz telaş meraklanmama neden oldu. Kalkmadan önce ''Bilmiyorum. Niye sordun?'' dememi saçma bulmuş olmalı ki kolumdan tutup yeniden oturttu kalktığım sandalyeye. ''Hazırlığımız, bir şeyimiz yok.'' dediğinde saf saf baktım yüzüne. ''Bakma öyle,'' diye söylendi. ''Bak ağabeyinin düğün masrafı bizi zaten zorlarken-'' diye başladığı cümleye devam etmesine müsaade bile etmedim. Anında buruştu yüzüm. ''Anne,'' diye söylenip çektim kolumu elinden. ''Allah aşkına, ne hazırlığı ne masrafı?'' diye söylenmeme karşı susturmak istedi beni ama susasım yoktu. ''Bak ben biliyorum seni. Böyle bir durumda gelip ben sana 'Emir geldiği gibi söz yapalım istiyoruz.' desem kıyameti koparırsın ama Serap teyze gelip konuşunca hemen yapma derdindesin. Biliyorum, şimdi bir de yok yere onlarla boy ölçüşmeye çabalayacaksın ama istemiyorum böyle bir şey. Ayrıca iki yıldan fazladır çalışıyorum, maaşım iyi, sağ olsun zaten abim sürekli her ihtiyacımı karşılıyordu. Böyle olunca da dokunmadığım onca aylık bir kenarda birikti durdu. Anlamıyorum ki bu durumda aklına ilk gelen nasıl maddiyat oluyor.''

''Sen anlamazsın,'' deyip beni iyice çıldırtırken artık yaram için herhangi bir ilaç kullanmak istemediğimden kalkıp sadece dolaptaki ağrı kesiciden aldım ağrıyan başım için. O sırada dikkat etmeksizin aynı anda içtiğim ilaçların tesiri nasıl olurdu bilemedim. O gece ikinciye içtiğim ertesi gün hapının bile korkusunu yaşarken ne yapacaktım bilmiyordum. Nadiren kullanılması gerek yazan şeyi hangi akla hizmet peş peşe içmek durumunda kaldım anlamadım bile.

''Tamam,'' dedim bıkkınlıkla. ''Ben hiçbir şeyden anlamıyorum. Hiçbir şey bilmiyorum.'' Bir an önce yatağa girip uyumak, yarın erkenden de hastaneye gidip odaya kapandıktan sonra saatlerce çalışmak ve tüm işleri bitirmek istiyordum. ''Anlamıyorum, bilmiyorum tamam ama oğlun gibi yuvamı kurarken de gerekli gereksiz masraf yapıp yeni bir hayata borç harç içinde girmek istemiyorum. Hele böyle bir durumda tüm yükü Alpay Emir tek başına yüklenmeye hevesliyken buna müsaade etmeye de hiç gönlüm yok.''

''Herhalde olmaz öyle şey.'' deyip yükseldiği an bıkkınlıkla devirdim gözlerimi. ''Ne gerekiyorsa en güzelini bir şekilde yaparız.'' dediğinde bile derdi el âlemdi, konu komşuydu. ''Bak zaten ben evlenmem de evlenmem deyip çeyiz de yapmama izin vermedin... Şimdi karşıma geçmiş-''

En güzelini değil olması gerekeni istiyorum, diye onunla laf dalaşına girmek istemiyordum. Çünkü biliyordum ki ben ne dersem diyeyim Serap teyzelere karşı kendilerini kanıtlamak ister gibi karşılıklı olarak birbirleriyle yarışıp duracaklardı. Oysa iki yakın arkadaş, dostlukla kurulan aile olarak en çok onların yok sayması gerekiyordu bu yarış halindeki durumu.

''Hemen yarın evlenmeyeceğim sonuçta sırasıyla alırız ne lazımsa.'' deyip arkamdan söylenmelerini bile duymazlıktan geldim. Herhangi bir robotun bile benden daha canlı olduğuna kanaat getirebileceğim bir hareketsizlikle odama geçtiğimde başımdaki havluyu çekip atmış, ıslak saçlarımı umursamadan yatağa girmiştim.

Girmiştim girmesine ama eksiktim. Güldüm halime. Yine hayal kırıklığı, yine bilinmezlikler, yine ve yine omuzlarıma baskı yapan onca şeye karşın yatağım ve yorganımdan başka bedenimi saran hiçbir şey, hiç kimse yoktu. Her şeye rağmen belime dolanmasını istediğim bir çift kolun sahibine olan düşüncelerim, o düşüncelerin neden olduğu soğukluk ondan çok benim canımı yaktı.

Ve ben, bir gecenin daha koynunda saklanıp yeni güne biraz daha değişen ama yine de aynı kalmaya çabalayan Defne olarak uyandım.

Gözlerimi açmaya çabaladığım an başımdaki keskin ağrı gözlerimi yeniden acıyla kapamama neden oldu. Birazcık olsun geçer sandığım ağrıya ne ilaç fayda etmişti ne de uyku. Oysa tek çarem sevdiğim adamın kokusuydu.

Eteklerimin ucunu tutup oradan oraya mutlulukla kıvrıldığım an birdenbire yerle bir olmuş gibi hissederken düştüğüme, düşündüğüme kızamaz olmuştum.

Kendimi telkin etmek yine bana kalmışken sürekli düşündüm. Hakkım yoktu değil mi? Benden öncesi beni ilgilendirmediği, ilgilendirmemesi gerektiği gibi eğer başka bir ilişkisi olduysa buna aklımı yormamalıydım belki de ama ne yazık ki bu benim için imkân dâhilinde bile değildi.

Yatağın içinde sağa sola dolandığım sırada elim hiç de istemeden yerdeki telefonuma gitti. Ekranında gördüğüm tek bir kişiden en son sabahın 04.28'inde gelen mesajları okumak yetmişti eski yerine bırakıp ayağa kalkmama.

A. Emir: Senden öncesi için hesap verecek değilim Defne. Geçmişte olan geçmişte kalır.(00.15)

A. Emir: Ama yüzünün o hali gitmiyor gözlerimin önünden be güzelim. Böyle bir konunun daha sonra yeniden açılmasını istemediğim için yazıyorum.(04.25)

A. Emir: Sana senin bana geldiğin gibi gelmeyi her şeyden çok isterdim. (04.26)

A. Emir: Gönlümde yer ettiğin günden bu güne dek tek bir kişiye bile ne elim ne de zihnim değdi.(04.26)

A. Emir: Aklında kurduğun onca şeyin seni benden uzaklaştırabilecek olmasına dayanamıyorum.(04.28)

A. Emir: Sabah uyandığında haberim olsun.(04.35)

Ondan hesap vermesini isteyen yoktu. Ondan herhangi bir açıklama isteyen biri de yoktu. Çok mu önemliydi onun için öncesi? Bu yüzden miydi beni böyle geri çekmeye çabalaması? Üstelik benden önce...

Sevinmeli miydim yani sevdiğim adam tarafından aklındayken bile aldatılmadığıma, yoksa kafamı taşlara mı vurmalıydım o gönülde benden önce bir başkasının olmasına?

Defne: Senden hesap vermeni isteyen yok.

Defne: Ama görüyorum ki senin için pek de geçmişte kalmış bir konu değil bu. Var ya da yok deyip konuyu kapamak bu kadar zor olmamalıydı senin için. Ben, senin aksine bunu sorun edecek biri değilim. Benden önce kiminle ne halt ettiğin umurumda bile değil.

Defne: Yüzünün o hali dediğin şey sebep olduğun hayal kırıklığından ötürü. Umuyorum ki uzun bir süre daha gitmez. Çünkü ne yazık ki senden önce değil biriyle ilişkimin olması basit bir hoşlantı duyduğum biri bile olsa senin benim gösterdiğim olgunluğu göstermeyeceğini bilecek kadar tanıyorum seni ve bu durumun yarattığı şey yaralamaktan başka bir şey değil

Defne: Kendin gitmeden kendinden bir şeyler götürdüğünün farkında olmanı çok isterdim.

Kimdi? Tanıyor muydum, daha önce görmüş müydüm? Umurumda değil derken niyeydi bunca zihin bulanıklığı? Allah kahretsin diye bağıra bağıra ağlamak istiyordum niyeydi hissettiğim bu acı?

Gözlerimdeki yaşların bulanıklığına ek uyku mahmurluğuyla ne yazdığıma bile bakamadan kalktım yataktan. Düşünmemem gerekirdi. Zaten akşam gidecekti. Sevinmeliydim artık değil mi? Çünkü gidişi ikimiz için de en iyisi olacak gibiydi. Ne bileyim özlerdi, özlerdim, aklı başına gelir belki kendine güvendiği kadar bana da güvenirdi bu sırada.

Odamdan çıktığımda annemi evden çıkarken beklemiyordum. Beni fark etti ancak telefonunu ve anahtarını almak için döndü arkasını. Yine de taramadığım, kendinden kuruduğu için fazlasıyla dolaşan ve kabaran saçlarımı arkama iteleyip ''Günaydın,'' dedikten sonra banyoya ilerledim. ''Bir yere mi gidiyorsun. Bir şey mi oldu sabah sabah?''

Güler gibi oldu. ''Öğle oldu Defne Hanım.'' dedi yüzüme bakmadan. Üzerine geçirdiği hırkayı düzeltti çıkmak için ilerlemeden önce. ''Serap teyzen aradı sabah, Emir bu gece gidecekmiş. Onlara gidiyorum.'' Aklına bir şey gelmiş gibi anında ekledi. ''Unutmadan... Araba babanda. Ona göre, gideceksen haberin olsun. Sen de çıkmadan önce gel bir uğra yanımıza. Bir isteği bir ihtiyacı var mı sor kadına.'' diye akıl vermesiyle oflamak istedim. Bunu yapacağım varsa bile artık yoktu isteğim. ''Daha çok dikkat etmen lazım bunlara,'' dedi kapıyı açtığı sırada. '' Oturmana kalkmana daha özen göstereceksin bundan sonra. Tamam, işin var diye bir şey demiyorum ama gel bir iki şeyin ucundan tut. Akşam onlarda yemek yiyeceğiz. Öyle misafir evi gibi gelip direkt masaya oturdu olmasın.''

Boğuk sesimi saklama ihtiyacı duyumsamadan ''Anne,'' diye söylendim uzata uzata. ''Serap teyze senden daha çok kızı olarak görüyor beni. Kim olduğumu, nasıl biri olduğumu biliyor haliyle. Emin ol oğluyla birlikteyim diye kendimi değiştirmeye çabaladığımı görse daha çok üzülür.'' Önce bir baktı, sonra da uğraşmak istemez gibi ''Büyük sözü dinle az,'' diye söylendi ''Uğrayacak diyeceğim bak. Yalancı çıkarma beni.'' deyip kapıyı çekip çıkarken.

Kafamı duvarlara vurmak isteye isteye banyoya girip çıktım daha da kendime gelmiş olarak. Buz gibi suyla güne başlamak iyi gelmişti. Karmakarışık olan saçlarımı nemli ellerimle düzeltmeye çabalarken açlığımla beraber girdim mutfağa. On dakikayı geçmeyen bir sürede hızlıca birkaç kahvaltılık atıştırmak zorunda kalmıştım. Uyanır uyanmaz yemek yemek ayrı eziyetken yediklerimi çıkarma isteğiyle uğraşıyordum bir de.

Alpay Emir'in bugün gidecek olmasını silmek isteyen zihnimle gitmeden önce onu görmek isteyen bedenim ölümüne kapışırken üzerimdeki pijamalarla önüne geçtiğim dolabımın karşısında kısa bir münazara gerçekleştirdim. Yazdıklarını, yazıp oynadıklarını yok sayan zihnimle savaşırken çok zor olmuştu bu.

'Giy çık işte, ne uğraşıyorsun.' diyen tarafıma kafa tutan kadın, 'Artık ne istiyorsan onu giyin. Kimseye de bir şey söylemesine izin verme. Yetti ama!' diye söylenip durdu.

Oyalanmam iyiydi hoştu da görüşmeler de sıkışıp kalacaktı akşama. Hızlıca birkaç parça kıyafet çıkarıp değiştirdim üzerimi. Üzerimdeki beyaz renk spor takımla aynı renk olan yüzüme az da olsa renk gelmesi adına birkaç parça şey sürüp altın rengindeki zincir kolyelerimden birini taksam da ruh gibi görüyordum kendimi. Saçlarımı da halledip acelece bilgisayarımı, birkaç listeyi de bilgisayar çantasına koyup çantamı ve telefonumu da alıp çıktım dışarı.

Telefon ekranına baktığımda görmek istediğim neydi bilmiyorum ama bomboş bir ekran da beklemiyordum açıkçası. Alpay Emir evde miydi yoksa hâlâ şirkette miydi bilmiyordum bile. Gece işte olsa dahi eve uğramış ardından yeniden gitmiş olduğunu düşünüyordum. Başındaki yoğunluktan ötürü de bakmamıştı sanırım telefonuna.

Direkt hastaneye gitmek istesem de sırf annemi zor durumda bırakmamak için gittim kapılarına. Yukarı çıkıp çaldığım kapı annem tarafından açılmışken elimdeki eşyaları kenara koyup mutfağa girmiş Serap teyzeyi de tüm sevecenliğimle selamlamıştım.

İçeri girdiğim an gözleri parmaklarımda dolansa da beklediğimin aksine utandırmak istemez gibi konusunu bile açmamış sadece içten bir gülüş sunmuştu.

Serap teyze bir yanda mayaladığı hamuru kontrol ederken annem de elinin altındaki işleri yapıyordu. Etrafı kontrol eden gözlerim uyusam dahi yorgunlukla ağrırken ''Kolay gelsin hanımlar.'' demekten başka bir şey diyemedim. ''Var mı yapılacak bir şey?''

Serap teyze üzerimi inceledikten sonra beni benden daha çok düşünerek ''İşe gitmeyecek miydin?'' diye sordu anneme de kısa bir an bakarak. ''Evdeymişsin bugün ama işin varmış. Dün de geç gelmişsin zaten.''

''Öyle ama yapabileceğim bir şey varsa geç çıkarım, sorun olmaz Serap teyze. Belli bir saatim yok şu an danışanlarla sonra da görüşebilirim.''

''Yok kızım,'' dedi bir o yana bir bu yana gidip başımı döndürürken. ''Ablan gelecek şimdi zaten. Sen git gör işini.'' Emel ablanın gelmesini bekleyeyim, Ezgi'yi de görmüş olurum diyecektim ki yeni aklına gelmiş gibi döndü anında bana doğru. ''Oturma odasında birkaç parça eşya var onlar yukarı çıkacak. Sana zahmet bırakıversen?'' demesinin ardından onaylayıp çıktım mutfaktan.

Annemle konuşmaya devam ettiler lakin o konuşmayı ilgilendiren de yine ben olmuştum. ''Dizlerim koptu in çık in çık...'' dediğini duymamın ardından annem ne dedi işitemedim ancak Serap teyzenin ''Sabah ezanıyla bir girdi içeri. Ayakta duracak hali yoktu. Top patlasa uyanmaz şimdi rahat rahat hallederiz yukarıda börekleri.'' dediğini işittim.

Yukarı çıkıp onu görmem için bu iş bana bahane olurken Serap teyzenin bahsettiği birkaç mutfak eşyasını terasa çıkarmıştım. Ellerinin altında bulunmaması adına bunları odaya koyması güldürürken bir yandan da az sonra kollarını sıvayıp bu adam için uğraşacak olmaları sinirime gidiyordu. Ne hali varsa görseydi.

Odasının kapalı kapısının önünde durduğum vakit hiçbir hazırlığı olmaksızın kuşatmaya kalkışan beceriksiz bir emir eri gibi titriyordu güçsüzce ayakta tuttuğum bedenim.

Ona karşı dik bir duruş sağlayabilmem için bile ondan alacağım desteğe ihtiyaç duyarken nasıl olacaktı da ona hissettiğim kırgınlığı, kızgınlığı belli edip tavır alacaktım bilmiyordum.

Uykusuz ve yorgun olmasına ek saatlerce ayakta durmasının ardından başını yastığa koyduğu gibi saatlerce uyuyacak olmasına olan güvencem ile odasına girip onu görmek istesem de yine de ne olur ne olmaz diye temkinli temkinli hareket edip hiç ses çıkarmamaya çabalayarak araladım odanın kapısını.

Gördüğüm görüntü dudaklarıma mecruh bir gülüş yerleşmesine neden oldu. Koca yatağın tam ortasına bıraktığı iri bedeni büyük ihtimalle yatağa girdiği ilk andan itibaren bir santim bile hareket etmeden olduğu yerde duruyordu. Gözlerinin üzerine bıraktığı kolu, üzerindeki çıkarmaya tenezzül bile etmediği gömleğini iyice germişken bu durum beni rahatsız ediyordu da onda hiçbir şey etki etmiyor gibiydi. Bacaklarını saran kumaş pantolonuyla yatağa girmesi bir yana rastgele çıkarıp yere attığı kemeri yatağın kenarında öylece duruyordu.

Kesinlikle ona dokunmak için değil açıktaki bedeninin üzerini örtmek için odasına adımımı attığım sırada bir an önce çıkıp gitmem için birçok sebep dolanıyordu aklımda. Ama ona uyandığı gibi göstereceğim tepki için de bu durumdan yararlanmak istememe söz geçiremiyordum.

Mayınlı tarlada yürür gibi yürürken dikkat ettiğim tek şey aşağıdakileri işkillendirmemek, canım adamı da uyandırmamaktı. Ulaştığım yatağın ucuna oturmamın ardından elimin korka korka onun dağılan saçlarına gitmiş olması bir yana alnına değen parmaklarım bedeninin buz gibi olduğunu hissettiği an koca adama küçücük bebek muamelesi yapıp söylenmeye başlamıştım bile içimden.

Odaya girdiği gibi kendini yatağa atmak niyeydi? Üzerini değiştirip rahat rahat uyusaydı işte. Böyle yattığı uykudan keyif mi alırdı ki insan?

Altındaki nevresimin bir kenarını üzerine çekiştirdiğimde onun uyanmayacak olmasına inancım o kadar tamdı ki homurdanıp olduğu yerde dönmesi bile kaldırmadı olduğum yerden. Bedenini bedenime yaklaştırıp yüz üstü dönmesiyle sırtına örttüğüm şey kapamadı bile üzerini. Üstelik beyefendiyi keyfinden etmişiz gibi de az önce öylece duran sıfatı anında sert bir ifadeye bürünmüştü.

Evin içinde yankılanan zil sesiyle beraber korkuyla tekrardan kalktım oturduğum yerden. Sanki yasaklı, yanlışlı bir şey yapıyormuşum gibi hissediversem de fırsattan istifade uyuyan adamın yanağına bastırdığım dudaklarımı acelece teninden ayırmış peşi sıra inmiştim aşağıya.

Emel abla üzerini çıkarıyordu kapının önünde. Gözlerim onun çirkin ördek yavrusunu ararken merdivenlerden indiğimi gördü ve neyi aradığımı bilirmiş gibi ''Seninkini kaptılar,'' dedi gülümseyerek. ''Evden çıkarken amcasını gördü. O da gel dolaşalım deyince canına minnet...'' İçeriden Serap teyzenin ''Sonra çene çalarsınız. Hadi Emel gel şuraya,'' dediğini duyduğumuzda gülmüştük ikimiz de. ''Mahallede birkaç tur atarlar sonra eve postalanır bizimki.''

Oyalanmadan onlara kolay gelsin dileklerimi dilemenin hemen ardından eşyalarımı yüklenip ayrıldım evden. Ayrılmıştım ayrılmasına da taksiyle gidecek olacağım aklımdan çıkmış bir de durağa yürüme çıkmıştı başıma.

Ocak ayının serinliği, kış ayına rağmen kendini belli eden güneşle taksi durağına ilerlediğimde Kahraman amcanın dükkânının önünden geçerken karşıdan gelen kadınla adımlarımı hızlandırmakla yavaşlatmak hatta yolumu değiştirmek arasında gidip geldim.

İstemediğim ot burnumun dibinde bitti, Sumru da fark etti beni. Benim ona dik dik bakmamın aksine yüzünde ince bir tebessüm oluştu lakin yine de ona olan bakışlarım ne yazık ki yumuşamadı. Onun onca tavrına, kendi kendine uydurduğu şeylerle yaşattığı kalp kırıklıklarına çözüm olmuyordu ne yazık ki yüzündeki tebessüm. Bilmiyorum, işlemiyordu bana en azından.

Yanından geçip ilerlemeyi istemiştim. Oysaki onun durup ''Merhaba,'' demesiyle durmak zorunda kaldım. ''Nasıl gidiyor?'' dedi elimdeki bilgisayar çantasına ve koluma sıkıştırdığım birkaç dosyaya bakıp. ''İşe başladın sanırım.'' Samimi yaklaşımına nasıl bir karşılık vereceğimi bilemediğimden tereddütte kaldım. Bu ani değişimine kanacak kadar aptal olduğumu düşünmemiş olmasını diledim.

Gülümsemesine içten olmasa da bir karşılık verirken ''İyiyim, sağ ol.'' deyip derin bir nefes almam durumun garipliğineydi. ''Evet başladım. Hastaneye yetişeceğim şimdi de önümden çekilirsen.''

Bir adım sağa kaydı. ''Tutmayayım seni,'' dediğinde yüzümdeki gülüş daha samimi bir hal aldı. Bir zahmet tutma zaten, deyip çekip gitmek istiyordum çünkü. Lakin onun kararsız kalmış bir şekilde ''Defne,'' demesiyle ilerleyemedim bile. ''Biliyorum, aklında bir yerlerde benim için kötü ifadeler dönüyor ama...'' dediğinde aklıma gelenler ne yazık ki onun dediklerinden farksızdı.

Emel ablaya söyledikleri, Alpay Emir'e olan yaklaşımı, kuaförde Ayça'ya sanki aralarında bir şey varmış gibi konuşması, hastanedeki bana olan tavrı... Onun gözünde şov peşinde koşan, sevgilisinin gözünü boyamaya çabalayan biriydim neticede.

Ne diyeceğini bilemeyen bir hali vardı. ''Bak, bu durumu nasıl açıklamalıyım bilmiyorum. Açıkçası burada böyle karşılaşmamız da iyi oldu benim için. Bazı şeyleri yanlış anlamış ve bunun yüzünden etrafıma da öyle lanse etmiş olabilirim.''

O konuştukça ben duymak istemedim ama öyle mahcup bir şekilde konuşuyordu ki herhangi bir kötü niyet de arayamıyordum bu söylediklerinin altında. Ama öyle bir düşünce yer etmişti ki aklımda ona dair... Ne dese yanlış ne dese yalan gibi geliyordu. Geliyordu gelmesine ama Elif hakkındaki söylemleri olmasa, benim gözümü açmasa...

''Alpay'dan hoşlanıyorum.'' demesiyle ne dediğini idrak edemeyen zihnimle anında ''Ne diyorsun ya sen!'' diye yükseldi sesim. ''Ben de bir şey diyeceksin sanıp dinliyorum seni. Saf mısın salak mısın anlamıyorum ki. Adam daha kaç defa sana yol gösterecek çıkıp gitmen için gelmiş ne diyorsun bana!''

Yüzümdeki iğrenir ifade canını yakıyormuş gibi baktı suratıma. Ama artık o kadar inanmıyordum ki milletin saçma sapan tepkilerine. Biri gözümün önünde sevgilime kur yapıyor, laf edince ağlayıp zırlamadığı kalıyor bir diğeri yok hoşlanıyorum diyor...

Telaşla ''Yanlış anladın. Hoşlanıyordum yani-'' deyip sesimi alçaltmamı istese de müsaade edemedim. ''Neyi yanlış anlayacağım, pardon?'' dememe kalmadan ''Dinle beni lütfen.'' diye diretti. ''Bak ben o zaman sizin birlikte olduğunuzu bile bilmiyordum. Yakınlığınızı aranızdaki aile bağları sanıyordum. Zaten hemen sonrasında Alpay da yanlış anladığımı, böyle bir düşünceye asla kapılmamam gerektiğini kendince belli etti. Kırıldım ama haklıydı da sanırım.''

Histerik bir gülüş çıkmıştı dudaklarımın arasından. ''Sanırım diyor bir de ya!''

Sinirden ağzımı bile açamazken sözlerini bitirmesini bekledim onun telaşlı haline istemeden de olsa üstten üstten bakıp. ''Haberin vardır belki, mahalleye geri döneceğiz.'' dedi beni ne ilgilendiriyor şimdi bu demek istememe yol açarak. ''Az ileride başlandı bile evin inşaatına. Hatta Alpay yardımcı oldu tüm resmi işlerinde babama. Yani sürekli ilgilenince, yardım edince... Bak ben sadece onunla öyle birkaç defa konuşunca-''

Sakinleşmek adına derince nefes aldım. ''Sumru, burada durup seni dinleyecek halim yok. Bizden uzak dur bana yeter. Yok şöyle oldu yok böyle oldularını dinleyemeyeceğim, lütfen.'' dediğim sırada gözlerimin içine bakıyordu ona inanmamı ister gibi. ''Gelip geçiciydi yani-''

Daha da hayıflanarak devam ettim tam olarak anlayamayacak olsa bile. ''Anlamıyorum ki zaten nasıl bir gönlünüz var! Yardım eli uzatan her eli başka niyetlerle mi tutma hayali kuruyorsunuz siz? Hiç mi çalışmıyor aklınız ya. Hemen her yardımına koşana düşüyor musunuz, bu kadar mı düşüksünüz!''

''Dediğim gibi ben sadece...'' Onu dinlemediğimi gördüğü an ''Tamam,'' dedi sadece. ''Haklısın. Sadece böyle bir konudan ötürü benden yana kötü düşüncen olsun istemediğim için söylemek istedim.'' Hâlâ uzattıkça uzatıyordu ve ben çok sıkılmıştım. Muhatap olmak istemiyordum kimseyle, niyeydi bu ısrar?

Elimdeki çantayı diğer elime bıkkınlıkla verip kayan dosyaları da diğer elime aldığımda amacım geç kaldığımı ona hatırlatmaktı. Bir de ağrıyan kolumu rahatlatmak. ''Söyledin tamam.'' dedim yüzüne bakmadan. Birkaç dakikaya durağa gitsem, yol da kırk – kırk beş dakika sürse öğlen trafiğiyle akşama yine geç dönecektim sanırım eve. Zaten bendeki bu şansla evde durup çalışsaydım diğer işleri de yarına bıraksaydım vallahi daha çabuk biterdi her şey.

''Teşekkür ederim,'' dedi benim saldırganlığımın aksine uysalca. ''Üstelik hayırlı olsun, evlilik yolu yakın sanırım.'' dediğinde anlamsız gözlerle baktım ona. Tamam, dedikoducu ve kulağı delik bir mahalledeydik ancak bu kadarı da fazlaydı.

Gözleri parmağımdaki yüzükte olduğunda elimi arkama saklama ihtiyacıyla dolup taşmıştım. ''Gönlü dolu bir adama kendimi yamamaya çalışacak değilim.'' dedi kendini ifade etmeye çabalayarak. ''Siz birbirinizi severken hayırlı olsun demekten başka yapacak bir şeyim de yok. Ama sen yine de dikkat et.'' demesiyle anında çatıldı kaşlarım. ''Ne şimdi bu?'' diye tıslar gibi konuşmama karşılık o da yanlış anlaşılmaya mahal vermiş gibi ''Yok,'' dedi alelacele. ''Kendim için demedim. Yani yanlış oldu öyle söylemem, öyle tehdit eder gibi... Sen sanırım pek bulunmuyorsun mahalleli içinde ama Elif kızlarla-''

Sözlerine ek duyduğum isim de sinirlerimi altüst ederken bayılıp kalacaktım artık şuraya. Ne demek istediğini anladım ne yazık ki. ''Bak,'' deyip bir adım daha ilerlemem kesinlikle kendiliğindendi. ''Hatırlatırım ki sen de uluorta boş boş konuşuyordun sağda sola. Az çok o kızın da ne mal olduğu ortada. Senin söylemene gerek yok tahmin ediyorum ki o da senden aşağı kalmamış, kendi dünyasında kurduğu hayatı yaşıyormuşçasına birilerinin kulağına fısıldamıştır masalını. Ama ben bu tarz şeylere gelebilen biri değilim anladın mı? Kim kime ne demiş umurumda bile değil. O yüzden kimden ne duyuyorsan, aynısını ben de yaptım ama bir işe yaramadı, de olur mu? Neticede sen de deneyimledin aynı durumu.''

Olur mu deyip çocuk ikna eder gibi gözlerimi kapayıp açmamın onu sinirlendirdiğini görebiliyordum. Bir şey demediğini gördüğüm gibi çekip gittim yanından. Ağzına gelip de söyleyemediği, dudakları arasında gevelediği sözleriyle kaldı öylece.

Her şey mi bu kadar üst üste gelirdi her defasında...

Düşünme Defne, düşünme Defne diye diye durağa gitmiş bir de mahalle ile hastane arasındaki yolun anında bitmesi için dualar etmiştim.

Hastaneye gelip odama gireceğim sırada danışmada görevli olan ve benden biraz daha yaşı olan kadının ''Defne Hanım,'' deyip durmamı sağlamasıyla ona dönmüştüm. Nadir de olsa evde olmam gereken günlerde gelip burada çalışmama alışkın olmalıydı ki bunu yadırgamadı. Onun yerine bir tek bende olmayan şu geniş gülümsemeyle yanıma gelip iki farklı boydaki evrak zarfını elime tutuşturdu. ''Bunlar size geldi bu sabah.'' Nereden geldiğine bakabilmek için zarfı çevirmem gerekirken ellerimin dolu olması sebebiyle bunu başaramamıştım. ''Nedir bu?''

''Hastanenin adına,'' dedi alttaki zarfı göstererek. ''Biliyorsunuz, hastanenin bütün şehirlerdeki her şubesinde görev alan aynı alandaki çalışanları için zaman zaman bazı organizasyonlar oluyor. Sanırım bu yıl sizin bölümünüz için gerçekleşecek bu genel toplantı. Diğeri de hastane yönetiminin yeni yıl için çalışanlarına sunacağı yeni anlaşmalı firmalar hakkında. Dün vermeyi unutmuşum, kusura bakmayın lütfen.''

''Sorun değil,'' deyip karşımdaki kadının gereksiz mahcubiyetini yok etmek istedim. Başımla onaylayıp ''Teşekkür ederim.'' dedikten sonra girdim içeri. Saat geçtikçe nedensiz bir gerginlik kaplıyordu bedenimi. Her şeyi bir kenara koyup ilk işim online görüşmelerle ilgilenmek olmuşken aradan geçen yarım saatte tam da analiz sırasında telefonum çaldı ve Alpay Emir'in aramasını ''Müsait değilim.'' hazır mesajıyla meşgule atmak durumda kaldım.

Peki bu onun için yeteli olmuş muydu? Hayır.

Sessize aldığım telefon iki defa daha çalsa da beklemiştim mecburiyetten. Görüşmemi sonlandırdığım gibi aramasına geri döndüğümde ilk çalış tamamlanmadan açıldı telefon.

''Delireceğim,'' dedi karşımdaki adam gür sesiyle. ''Şu telefonu açmak bu kadar mı zor ulan!'' diye sesini yükseltmesiyle elim geriye gitmiş telefonu güzelim kulağımdan uzaklaştırmıştı. ''Hâlâ mı aynı tavır!''

Onu daha da çıldırtacak sakinliğimle ''Görüşmedeydim,'' dedim nefesimi bırakırken. ''Niye bu kadar tepki gösteriyorsun ki?''

''Sikeceğim şimdi tepkini de tavrını da!'' demesine karşılık ne yazık ki aynı sakinliğimi devam ettiremedim. ''Ne tavrı ya! Söylüyorum işte. İşim gücüm var, müsait değilim diye. Hatta şimdi bir başka görüşme gerçekleştireceğim. O yüzden sonra görüşürüz olur mu? Malum tek acelesi olup konuşmaları kestirip atan sen değilsin çünkü.'' Çocukluk sayılır mıydı bu yaptığım bilmiyorum ama ''Defne beni çileden-'' demesini bile dinlemek istemediğimden anında kapamıştım telefonu.

Üstelik değil çocukluk, bebeklik de olsa umursamak istemedim. İşim gücüm vardı. Milleti kendi keyfim için bekletecek değildim sonuçta.

Elim işte gözüm oynaşta hesabı yeniden bir görüşme daha yaparken dikkatim daha çok kenara koyduğum telefonumun ekranındaydı. Defalarca aramasını, mesaj atmasını elbette beklemiyordum ama yüzüne kapadıktan hemen sonra da yeniden aramasını belki de daha çok kızmasını beklemiştim lakin hiçbir şey olmamıştı.

Alpay Emir'in yüzüne telefon kapamamın üzerinden geçen iki saatte öncelikli olarak yapmam gereken işleri bitirmiş olmanın verdiği rahatlıkla beraber yüzümdeki yorgun gülümsemeyle yaslandım arkama. Biraz dinlenip hava almayı ardından da yeniden önümdeki değer dosyalarını tek tek diğer verilerin arasına kaydetmeyi düşünüyordum.

Ağrıyan belim nadir de olsa ara ara sızlayan başımla çıkıp hava almak en iyisi olacaktı. Üzerimi giyindikten sonra cüzdanımla telefonumu da alıp çıktım odadan. Hastanenin karşısında bulunan kafelerin birine girdiğim sırada telefonum çaldı.

Emel ablanın aramasını yanıtlarken hemen kasanın arkasında bulunan ve oraya işini yapmasından çok güzelliğiyle müşteri çekmesi için işe alındığının yargısında bulunmama neden olacak kadar güzel olan kadına istemeden de olsa kötü bakışlar atarak verdiğim siparişimi beklemeye başladım.

Telefonu kulağıma koyduğumda Emel ablanın ''Ablacım,'' dediğini duydum. ''Müsait miydin?'' Arkamdan gelen sesleri de duyduğunu düşünüp onu ''Evet,'' diye yanıtlarken burnuma gelen kokular iştah kabartıcıydı. ''Dışarıdayım. Ara verdim şimdi.''

''Ne zamana gelirsin?'' sorusuyla telefona bakmak için elimi cebime attığımda aradığım cismin kulağımda olmasının verdiği farkındalıkla kafamı duvarlara vurmak istiyordum. Kafamın içi öyle doluydu ki...

Kafa doluluğundan değil o kafanın içinin boş olmasından ötürü olduğunu düşünüyorum ben...

Hiç bekletmeden telefona baktığımda saat akşamın beşine gelmek üzereydi lakin ne benim dönesim vardı ne de akşam yemeğinde kalabalık bir sofrada kendime yer bulmaya hevesim.

''Biraz daha kalsam iyi olur aslında,'' diye mırıldanmama karşılık anında ''Kaçıyor musun sen?'' diye sordu net bir sesle. ''Bugün evdeydin normalde.'' Tüm işleri onlara yıkmak gibi bir bencilliği belki de hayatımda ilk defa yaptığım için üzülmüştüm böyle düşünüyor olmasına. ''Yok,'' dedim anında. ''Yok abla niye kaçayım eğer yapılacak bir şey varsa gelirim şimdi. Niye kaçayım işten güçten?''

''Ben işten mi bahsediyorum ablacım,'' dedi sakin bir şekilde. ''Siz tartıştınız değil mi? Seninki de uyandığı gibi esti gürledi sonra da çıktı gitti. Yanında mı diye arayayım dedim ama değil yani belli. Ondan mı kaçıyorsun sen?''

''Hanımefendi, siparişiniz!'' Yerdeki bakışlarım tiz sesiyle kulaklarımı acıtan ve güzel olduğunu düşündüğüm ama şöyle baktığımda fazlasıyla yapay bulduğum kadında dolandı. Uzattığı paketi elinden alırken yüzümdeki memnuniyetsiz bakışların odağı olması beni değil ama onu fazlasıyla rahatsız etmişken Emel abla ''Bak cevap da vermiyor,'' diye söylendi.

''Tartışmadık,'' dedim ne diyeceğimi bilemediğim için. ''Kaçmıyorum da. Öyle her zamanki hali işte kardeşinin, bilmiyorsun sanki.'' Sesli bir nefes bıraktı ''Bu daha kötü ya, ikinizi de biliyorum ne yazık ki.'' demeden önce.

''Saat yedi olmadan ikiniz de evde oluyorsunuz Defne. Burada onun için uğraşıyoruz adam yüzümüze bile bakmadan çıkıyor evden. Ara konuş tamam mı bak gelmezseniz anneme de Meryem teyzeye de büyük ayıp olur. Kaç saattir onun için uğraşıyoruz burada.'' Sırf uzatmaması adına ve telefonu kapamak için kafeden çıkarken ''Tamam,'' deyip geçiştirdim onu. ''Kapatıyorum şimdi. Geliriz.''

Telefonu uzatmadan kapatırken kafeyle hastane arası yol da bir o kadar uzun gelmişti ne yazık ki. Açgözlü gibi aldığım iki koca sandviç ve büyük boy kahveyle girdim içeri ve anında yiyecekleri çıkarıp kuruldum bilgisayar başına.

Bir defa bakıp ikincide bilgisayara geçirmem gereken ne varsa üç, dört, beş demeden sürekli hata yapa yapa yazar olmuştum bu on dakikada.

Niye aramıyor, nerede, ne yapıyor diye düşünmekten alıkoyamıyordum kendimi. Onu düşünüp önümdekilerle ilgilenmeyi bir kenara koyarak kahvemi yudumlarken kapının destursuz bir şekilde açılmasıyla ne yapacağımı bilemedim bir an.

Korkuyla yerimde kıpırdanmam, dolayısıyla bembeyaz üzerime sıçrayan kahvelerin bıraktığı lekelere mi baksaydım yoksa araladığı kapıdan içeri giren ve yüzü pek de iç açıcı durmayan adama mı söylenseydim bilemiyordum. ''Ne yapıyorsun ya sen!'' Elimdeki bardağı masaya bırakıp kalktım olduğum yerden. ''Böyle mi giriyorsun içeri!?''

Pek de nazik olmayan bir şekilde arkasından kapattı kapıyı düşüncelerimde olup da anında önüme düşen adam. Bana olan sinirini saklamaya çabalamadan ''Asıl sen ne yapıyorsun?'' diye sordu gözlerini kısıp üstten üstten bakarak. ''Ne yapıyorsun Defne?''

''Ben mi bir şey yapıyorum!?''

Bağırıp çağırmak istese de bulunduğumuz yer dolayısıyla bunu gerçekleştiremediğindendi bu kendini zorlayan duruşu. ''Gidip konuşacağız,'' dedi göz ucuyla masadaki kâğıt yığınına bakıp. ''Ne işin gücün varsa ben siktirip olup gittiğimde yaparsın.''

Benim ona göstermem gereken tavrı o bana gösterirken sırf bulunduğumuz konum nedeniyle etraftaki insanları rahatsız etmemek ve deli gibi onunla bu konuda konuşmak istediğim için telefonumu ve çantamı alıp geçtim yanından. Ani bir kabulleniş beklemiyor olmalıydı ki kapıyı açıp çıkmamın ardından duraksama yaşayıp öyle geldi peşimden.

Tek bir kelime etmeyip önümden geçti, hastaneden çıktık ve arabaya yerleşti. Gözlerim üzerime damlayan birkaç damla kahvedeyken emniyet kemerimi bağlıyordum lakin onun için buradan bir an önce gitmek daha önemli olmalıydı ki ani bir manevrayla otoparktan çıkıp yola atıldı kemerini takması gerektiğini hatırlatan ve sürekli öten sese rağmen.

''Şu hale bak,'' diye söylendi hızını kesmeyip tek eliyle de asabiyetle kemerini takarken. ''Tavır yaptığın konuya bak amına koyayım! Ulan bu akşam gideceğim, bir ay... Bir ay yüzünü görmeyeceğim senin bana aldığın tavra bak.''

''Tavır?'' Sesimin yükselmesi, her an üzerine atılıp onu dövmek istediğimden ona dönmem bana kısa bir an bakmasını sağladı. ''Cidden tavır olarak mı görüyorsun bu halimi?'' Ona inanamadığımı belli etmek niyetiyle bıraktığım sesli nefesime alaycı bir gülüş eşlik etti. ''Tavır diyor ya... Dün akşam beni, eski mazisini soruyorum diye yanından kovmaktan beter eden adam tavır diyor bana! Bir de gelmiş mesaj atıyor lütuf gibi. Paşamızın keyfi o zaman yazmak istedi, o zaman söylemek istedi çünkü değil mi? Kendi içindeki hesaplaşmayı bitirip de yazdın ya ona da şükür...''

Kulağının bende olduğunu biliyordum lakin bir kere bile dönüp bakmadı yüzüme. Aksine nereye gitmek istediğini kestiremediğimden herhangi bir yola girdi ve tüm dikkatini yola verdi. ''Bitti gitti diyorsun ama senin için bitmemiş belliki-'' Daha fazla konuşmamı istemezmiş gibi de anında bağırdı ''Kes sesini,'' diye.

Nefret ediyordum işine gelmediği her konuda beni susturmaya çabalamasından.

Bağırmasına karşılık bağırmak isterdim ama sadece istediği gibi sustum. Sinirlendiğini bariz belli eden yüzünün yan tarafını görürken umutsuzca salladım başımı iki yana. ''Şu hallerin var ya...'' Sesim kırgınlığımı belli eder nitelikteydi ve bunu fark ettiği an sanki ona kırılmamın imkânı yokmuş gibi baktı yüzüme. ''Niye böyle bir tepki gösterdiğini bile anlayamıyorum. Benden önce kiminle ne yaşadıysan yaşadın, bu umurumda olmamalı biliyorum.''

Sesim ister istemez titrerken dudaklarımı birbirine bastırıp sakinleşmek istedim sadece ama elim kalbimi bulup dilim de şurası senin yüzünden senin için çok acıyor aptal diye bağırmak istiyordu. Onun yerine ''Senin şu hallerin beni şüpheye düşürmekten başka bir halta yaramıyor. Diyorsun ya gideceğim diye. Gittiğin yerde mi yoksa çalıştığın yerde mi bu kişi ya da kişiler bilmediğimden, bilmek bile istemediğimden ötürü senin yüzünden iğrenç hissediyorum kendimi.''

Sonlara doğru alayla söylediğim şeylere karşın sustu, söylediklerimi dinledi. Sesimin titremesi, üzüntümün her durumda belli olması onun her defasında daha çok yaralanmasına neden olurken az önceye nazaran daha düzgün sürüyordu altımızdaki arabayı. Sözlerimin bitiminden hemen sonra kucağımdaki elimi tutmak istediğinde çekmiştim elimi. ''Defne!'' diye uyardı sanki adımı söylemesi bir işe yarayacakmış gibi. Dik bir tavırla ''Bunun için bana tavır takınamazsın.'' dediği sırada gözlerim geçtiğimiz yollardaydı. ''Benim hata olarak gördüğüm geçmişimi gelip de evleneceğim kadına bir bir anlatmamı bekleme benden. Ne işte ne orada...'' Yüzündeki sıkıntılı ifadeye karşı istediği gibi yaptım. ''Tamam,'' dedim aklımdaki tüm şüpheleri yok sayarak. ''Öyle diyorsan öyledir. Emel abla aradı akşam yemeğe-''

''Yapma şunu, yapma!'' diye sesini yükseltip elini direksiyona geçirmesiyle olduğum yerde korkuyla titredim. ''Bir bok olduğu yok diyorum hâlâ inanmıyorsun. Üniversitede olan oldu, biz ne diye bunu tartışıyoruz!''

Sakince ''İnanıyorum,'' dedim onun daha da çıldırmasını istediğimden ötürü. ''Hak da veriyorum sana. Düşündüm de sevdiğim adamın geçmişte kiminle ne halt etmesini öğrenmek istemiyorum sanırım. Çünkü böyle daha katlanılır oluyor bazı şeyler.''

Yüzüme baktı, o da ben de birbirimizi anlamaz gibiydik. Düşündüm de biz ne zaman onunla doğru dürüst konuşabilmiştik ki herhangi bir tartışma sırasında.

Gireceği yolun evimize gittiğinde de kullandığını hatırladığımda Emel ablanın dedikleri düştü zihnime. ''Size bekliyorlar. Gideceksin ya hani... Klasik seni uğurlama törenimiz var malum.''

Hiçbir şey demedi. Dememesi bizim için daha iyi gibiydi.

Daha fazla konuşmamız ikimizin de birbirine daha fazla zarar verecek olduğunun kanıtı olmuşken sessiz ama asla sakin geçmeyen bir yolculuk geçirip sonunda mahalleye varabilmiştik.

Arabadan inerken bir de eve gitmeme laf etmemesi için ''Üzerimi değiştireceğim,'' dedim beyazın üzerindeki küçük kahve damlalarını göstererek. ''Gelirim beş dakikaya.''

''İyi hadi gidip gelelim,'' dedi eliyle yolu göstererek. Haklıydı, maazallah yolumu kaybederdim, tanımadığım biri şeker verirdi de yolumdan ederdi. ''Şaka mısın ya sen,'' diye söylendim onu orada bırakıp eve ilerlerken. ''Elimden tutup götür istersen bir de!'' Lakin kendimce koymaya debelendiğim mesafeyi ani bir değişimle görmezden gelmeye çabaladığını belli ederek hemen arkamdan gelip kolunun altına almıştı bedenimi.

Kulağıma yanaştırdığı dudakları saçlarıma değdi. ''Sizinkiler de bizdedir, ev kalabalıktır şimdi. Korkup gelmeme durumun var.'' demesiyle bu tavrına göz devirmemek için zor tuttum kendimi. Biraz daha bir şey olmamış gibi davranırsa sokağın ortasında pataklayacaktım onu. Elbet o da görecekti gününü. Buradan gittiği gibi bu bir ayı burnundan getirmez isem bana da Defne demesinlerdi.

''Bırak,'' deyip omuzumdaki kolunu itelerken artık onunla sokakta yakın olmam daha olağan bir şeymiş gibi geliyordu. Ailelerimiz biliyordu, ciddiyetimiz onlara göre belliydi. Kim ne derse desindi. ''Bir de bir şey olmamış gibi sırnaşıyorsun.''

''Eve çıkalım, sırnaşmakla kalmayacağım.'' dedi ona soğuk yapmaya devam etmeme sinirlenerek. Kızgınlıkla baktım. ''Rüyanda görürüsün sen onu.'' Omzumdaki kolunu tamamen atarken bir yandan da onun homurdanması eşliğinde anahtarımı çıkarıyordum çantamdan. ''Sen böyle hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun ya göreceğim ben seni...''

Apartmana girmemizle dedemin daire kapısından çıkmasını, Alpay Emir' nasıl olduğunu sormasını fırsat bilip anında çıktım merdivenlerden. Dedem, selam verip kaçar gibi çıkmamı hoş karşılamazken Alpay Emir'in ona durumu izah ettiğini düşünüyordum.

...

''Niye sirke satıyor senin suratın?''

Emel abla eve girdiğimizden beri geçen bir saatin her on dakikasında bir aynı soruyu soruyordu ve ben birazcık bunalmıştım bu durumdan. Beraber yenen akşam yemeğinin hemen ardından mutfakta bile sıkıştırmaya devam ederken Melih'in sesiyle mutfak kapısına döndük ikimiz de.

''Şş, gidiyor ya bununki ondan bu hali.'' dedi sanki dediği çok komik bir şeymiş gibi gülerek. ''Bu kesin gece yatağında ağlar da.'' dediğinde elimdeki son tabağı da bulaşık makinesine yerleştirmiş ona kötü kötü bakmaya başlamıştım. Keşke makineye değil kafasına yerleştirseydim o servis tabağını.

''Senin abinin benim yüzümü güldürdüğü mü var. Ağlayacağım tabi.''

Emel abla kardeşine değil evladına laf etmişim gibi anında ''O nereden çıktı şimdi,'' dedi hem Alpay Emir'i korumak isteyip hem de beni anlamak ister gibi. ''Masada da bakmadın yüzüne, gözümden kaçmadı sanma.''

Serap teyze girdi mutfağa benim cevap vermeme fırsat bırakmadan. ''Şerbetini çekmiş mi baklava?'' diye direkt konuşmamıza dâhil olurken Melih'e ''Baban içeride su bekliyor, hadisene oğlum.'' dedi bizimle burada olmasına bir şey diyemeden. ''Geçsenize içeri,'' dedi fırından çıkardığı baklavayı masaya koyarken. ''Sonra hallederim ben. Kapandınız mutfağa, gelsenize içeri.''

Melih, su doldurduğu bardağı alıp çıkarken beni utandırmadan da duramadı. ''Gelinin oğlundan kaçıyor. Kim bilir o şerro ne yaptı kızcağıza...'' diye alaylı bir tavırla konuştu.

Korktuğum gibi yemekte bu evlilik, yüzük konusu geçmezken Melih'in bunu demesiyle de Serap teyzeye ne diyeceğimi bilemedim. Gelinin gelinin deyip durması hoşuma gitse de utandırıyordu işte. Allah'tan bizimkilerin yanında demiyordu da iyice telaşlandırmıyordu beni.

Emel abla anında ''Utandırıp durma kızı,'' diye söylendi Serap teyzeye yardım ederken.

İçerideki o adam için onca güzel yemekler hazırlanmışken bir de üşenmeyip baklava yapmaları bir miktar kıskandırmış olsa da uslu uslu yardım ettim sadece.

Çay faslı için içeri girdiğimiz sırada zil çaldı. Ayakta olduğumdan ötürü kapıyı açmaya gidecektim ki Emel ablanın yüzündeki ince gülümsemeyle, Nihat amcanın kucağında oturan kızına seslenmesiyle benim de yüzümde gülücükler açmıştı bile.

''Bak bakalım kim gelmiş,'' dedi başıyla odanın kapısını göstererek. Cengiz ağabey bugün gelecekti ve yemek sırada Emel abla bunu söylese de aklımdan çıkmıştı.

Ezgi'nin her ne kadar belli etmese de babacı tarafı tutmuş annesine de eziyetler eder olmuştu.

Ne düşündü, ne hissetti bilmiyorum ama Nihat amcanın kucağından zıplayışı, kapıya koşuşu bile babasını istediğini belli eder nitelikteydi. Ne de olsa açılan her kapıdan babasının çıkabilecek olma ihtimali şu güne dek onun bilincinde hep bir yerlerdeydi.

Emel abla da arkasından giderken ben de Melih ile annemin arasına geçip oturmuştum yüzümdeki gülümsemeyle. Annemin ''Cengiz mi gelecekti?'' diye sormasına Ezgi'nin ''Babam geldi. Babam geldi.'' çığlıkları çok güzel cevap olmuştu zaten.

Karşımda oturan ve Nihat amcayla, babamla sohbet eden adama göz ucuyla baktığımda yakalanma korkusu ağır basmıştı. ''Bir hafta boyunca bizim çirkini ördeği unutuyoruz süslü Pakize, şansına küs.'' Melih'in kulağıma doğru konuşmasıyla ona dönmüştüm ne dediğini anlamak için. ''Seninki gidince üçümüz takılırız diye düşünmüştüm. Kızla buluşacağım...'' dedi daha da sesini kısarak. ''Geçen seferkinde işe yaramıştı bak.'' deyip sapık gibi güldü bir de. Ona iğrenir gibi değil direkt iğrenerek bakmıştım. ''Senin iğrençliğine mi laf edeyim yoksa şu haline rağmen seninle konuşan buluşan kızlara mı?''

Biz kulaktan kulağa konuşadururken boynuna dolanan kızından ötürü rahat nefes almaya çabalayan adam içeri girdi selam vererek. Zaman geçerken kısa süren hoş geldin, aç mısın, ne istersin faslından sonra Melih sanki başka derdimiz yokmuş gibi karşımızda oturan Alpay Emir'in meraklı bakışlarını yok sayıp konuşmaya devam etti. ''Gördük seni,'' dedi haklı olarak. ''Evlenmem diyen kız tav oldu karşısındaki adama. İki üç ay olmadı bile bak yüzüğü parmağında. Sen ne dersen de rahatım ben. Hem alan razı satan razı kızım sana ne? Bu gidecek ya şimdi...'' dedi benimle beraber karşımdaki adama bakarak. ''Bizimkiler de birkaç güne diğer eve gidecekmiş ot mot için. Ben o sıra gelir yatarım sizde halledersin işte.''

Alpay Emir ona baktığımızı bilirmiş gibi anında ikimize bakarken cebindeki telefonu çıkardı ve bir şeyler yazdı. Bana bakmaya devam ettiğinde tepki vermediğimi görmüş olmalı ki tekrar ekrana döndü ve bu sırada Melih'in telefonundan bildirim sesi geldi.

''Ben bir şey yapmıyorum Melih. Yüzüne sürüyorum sadece. Git bir zahmet al kendine, sür yüzüne.''

Bir defasında konuştuğu kız sırf bakımlı erkeklerden hoşlanıyorum dediği için benim bir dünya para verip aldığım onca malzemeyi tek seferde yüzüne sürdürmüş yüzüne gelen ışıltıyı da yeni yelkenler açacağı aşka bağlamıştı. Oysa onca maskeyi, kremi üst üste sürmektense yüzüne çamaşır suyu sürse yine aynı beyazlamaya ulaşırdı.

Cebindeki telefonu çıkardı bana pek göstermemeye çabalayarak. ''Senin inşaatçıdan mesaj var.'' Annemin bir kulağı bizdeymiş gibi hissettiğimden ona kötü kötü bakarken ''Yazık kıskandı galiba, ne konuşuyorsunuz çocuk gibi kulaktan kulağa diyor,'' dedi.

Babamla Nihat amca daha fazla dayanamamış olmalılar ki ayaklandılar dışarı çıkmak için. Babamın Alpay Emir'e ''Ne zaman çıkacaksın?'' diye sormasıyla zihnimde yok saymaya çabaladığım o an birdenbire düşüvermişti tüm gerçekçiliğiyle.

Telefon ekranına bakıp ayağa kalktı o da babamlarla beraber. ''Bir saate çıkarım,'' dedi beni ne hale soktuğunu bilmeden. Bir saat sonra gidecekti ve ben onun yüzüne bile bakmıyordum hissettiklerimden ötürü. Oysa şimdi sürekli bakmak bu bir saatin bir dakikasını bile boşa harcamak istemiyordum.

Ona iyi yolculuklar diledikleri sırada Emel ablalar da zengin kalkışı denilen olayı gerçekleştirmişlerdi ailecek. Cengiz ağabeyin yoldan gelmesinden ötürü hissettiği yorgunlukla herkes olağan karşıladı bu durumu.

Herkesin aynı anda hareketlenmesi garip bir görüntü oluştursa da herkes halinden memnundu. Annemle Serap teyze sohbete başlamışken Melih ''Allah kurtarsın, ben yukardayım.'' dedi kaş göz ederek. ''Sen de gel seninki seninle konuşmaya yer arıyor belli ki.'' Onun yaşlı teyzeler gibi bize ortam yaratmaya çabalamasına gülerken Alpay Emir de çıkmıştı odadan.

Önlerindeki çay bardaklarına rağmen ''Sana zahmet bize kahve yapsana güzel kızım,'' diyen kadının isteğini geri çevirmezken annemin her hareketime dikkatle bakması ayrı bir sinirimi bozuyordu doğrusu.

Mutfakta ocağın başında hazırladığım kahveyi karıştırırken makinede değil de ocakta yapmamın tek sebebi daha uzun süre oyalanabilmekti.

''Benimki tuzlu olursa sevinirim.''

Toplu saçlarımın açıkta bıraktığı ensemde hissettiğim dudaklarıyla gözlerim kapanırken Alpay Emir'in elleri de belimde değil belimin iki yanından tezgâhtaydı.

Alayla ''Şimdi böyle dedin ya, sana hiçbir zaman tuzlu kahve yapmayacağım.'' dememin hemen ardından ağzımın içinden homurdanmıştım. ''Neymiş, sevinirimmiş! Çok beklersin!''

Dudakları ensemle boynum arasındayken yakalanacakmışız gibi kalbim hem korkuyla hem de heyecanla atıyordu hızlıca. Burnu boynum dolanmaya devam etti sıcak nefesini bırakarak. ''Defne,'' dedi tüm sinirimi, asabiyetimi unutturacak bir tonda. Fısıltılı sesiyle ''Şu kokun olmadan nasıl dayanacağım?'' diye sordu lakin sorusunun cevabı ne yazık ki bende henüz yoktu. ''Kendine alıştırdığın yatakta yoksun diye uyku girmiyor gözüme, ne yapacağım sensiz? Bir de şimdi böyle... Uzak durma.''

Keşke durabilseydim. Keşke senin yaptığın onca şeyden sonra sana gelen ben olmasaydım ama senden çok bana zararı oluyordu bu durumun. Sırtımı her daim saklanmak istediğim göğsüne yaslamak istedim ancak hemen de kapılmak istemiyordum ona. Kısık sesime ek kızgınlıkla konuşmam hangimizeydi bilmiyordum. ''Gitmene gerek yok ki, sen her defasında kendinden itmeye bir bahane buluyorsun zaten.'' Daha fazla karıştırmamam gereken kahveyi sırf ona dönmemek için karıştırdıkça karıştırıyordum yavaşça.

Elini karnıma kapattığı sırada sanki biri görecek gibi panikleyip anında ona dönmüştüm kolları arasında ama bu daha beter bir durumla karşı karşıya getirmişti bizi. Onunla burun buruna gelmişken benden önce davranıp yüzünü geri çeken o oldu. İçeriden gelen sesler zaten korkuyla dolup taşmama neden olurken o da yakınlığımızdan ötürü çekilmesinin ardından yutkunmuştu sadece.

''Nefret ediyorum senden.'' diye söylendim hissettiğim üzüntüyü bastırmak isteyerek. Oysa şu an kolları arasına girip boynuna ağlamak istiyordum beni bırakıp gideceği için. Dudaklarında oluşan ince gülümsemeyle derin derin baktı yüzüme. ''Senden nefret ediyorum diyorum ya! Ama sen bir de gülüyorsun.'' Küskünce çıkan sesime karşın ağlama isteğim de gittikçe artıyordu.

Yazın o tatlı esintisini andıran huzur verici sesiyle içime işledi ''Aşığım,'' demesi. Ciğerlerini doldurduğu havayı usulca bırakırken sanki ona önce ben söylemişim gibi ''Ben de sana...'' diye eklemesi onun boynuna sığınmam gerektiğini fısıldayıp duruyordu.

Dudaklarını alnımla buluşturup çekti oradan. ''Kahve istedik yapmadın,'' dedi güler gibi. ''Gelince tuzlusuna sözün olsun. Şunları içeri verdikten sonra yukarı gelirsin...'' deyip sonradan aklına bir şey gelir gibi durdu. ''Ya da istersen beraber dışarı çıkarız, beni havaalanına bıraktıktan sonra eve dönersiniz siz.'' dedi gidecek olması sanki aklımdan bir an bile çıkıyormuş gibi yeniden hatırlatarak.

Cızırtı sesleri geldiği gibi ocağa dönerken mırıldanır gibi çıktı sesim. ''Sen çık yukarı gelirim ben de şimdi.'' Tek isteğim dolmak için hazırda bekleyen gözlerimin dolduğunu bu sefer de akmak için hazırda beklediklerini görmesini istemememdi.

Alpay Emir her şeyin farkında olsa bile bir şey demeden çıktı mutfaktan. Fincanlara doldurduğum kahveleri içeri götürdüğümde annemlerin bilmem kimden konuşuyor olmaları işime gelmişti. Kendilerini kaptırmış, dış dünyayla iletişimlerini kesmişlerdi.

Anlam veremediğim halime eklenen yersiz üzüntüm ve hüznümü de sırtlayıp merdivenleri zar zor tamamlayıp çıktım yukarıya. Alpay Emir kalçasını terasın mermerine yaslamış sigarasını içerken Melih de karşısında oturmuş bir şeyler anlatıyordu. Ne konuştuklarını merak ettiğim için onların konuşmalarını irdeleyerek girdim içeri.

Melih ciddi bir tonda ''Belli zaten, bir boklar dönüyor...'' dediği sırada beni görünce ''Senin annemin gözüne girmen gerekmiyor mu? İnsene kız aşağı,'' demişti gülerek. Onun bu gereksiz mutluluğuna göz devirdim anca.

Onun yanına oturmaktansa Alpay Emir'in yanına gitmiş olmamı aklım kabul etmek istemezken kalbim de az daha sabret o burada yokken acısını çıkarırız diyordu.

Açtığı kolunun altına girdiğimde Melih, ''Bana müsaade,'' deyip kalktı oturduğu yerden. ''Sizin salya sümüğünüzü çekemeyeceğim şimdi.''

Kardeşine ''Gevşek herif.'' diye homurdanan adam henüz bitmemiş sigarasını söndürmüştü kenardaki küllükte.

Melih çıktı ve biz yalnız kaldık. İkimizin de yeri rahatmış gibi hareket etmezken kaldık öyle. ''Giray'la hiç konuştunuz mu?'' diye sormasıyla başımı çevirip yüzüne bakmıştım niye bunu sorduğunu anlayabilmek için. ''Hayır, neden ki?''

Dudaklarını nemlendirdi, gözlerim dudaklarına kısa bir an kaysa da o bunu fark etmedi o sırada yere baktığı için. ''Sana gelmeden önce çağırdı, ona uğradım.'' Kolunu çekip camı kapadı, elimden tutup ileriye yönlendirmesiyle ona uydum. Yan yana oturduğumuz sırada yine kolunu omzuma atmasıyla göğsüne sığınmıştım bile. ''Bugün tersinden mi kalkmış bir gün de elimin tersinde kalacak haberi yok o şerefsizin,'' dediğinde güler gibi çıkmıştı nefesim. ''Yine ne dedi?''

''Helallik istedi.''

Başımı kaldırdım, ''Ne? Ne alaka ya...'' Alpay Emir, göğsünden ayrılmamdan hoşlanmazken ensemden tutup yeniden eski halimi almamı sağlarken homurdandım ana ''Tutma şöyle,'' diye.

''Ne bileyim, çağırınca bir şey diyecek sandım. Gittim, gidecekmişsin hakkını helal et, diyor. Öyle dalga geçer gibi bir hali de yoktu...''

Bacaklarımı kucağıma çektim, bedenimin onun yanında küçücük kalması hoşuma gidiyordu. Omzumdaki kolu bacaklarımla kalçama uzanmıştı. ''Geldiğimizden beri sanırım hiç konuşmadık. Zaten sen ona öyle yok soyunacağım falan deyince... Bilmiyorum hiç aramadı da. Tepkisinden de çekiniyorum açıkçası.''

''Var onun da bir derdi de öter yakında merak etme. Bir şey de demeyecek yavrum takma kafana.''

Şu an onu düşünecek değildim açıkçası.

''Alpay Emir,'' Fısıltıyla adını söylememe ek bacağımı okşadı çenesini başıma yasladığı sırada. ''Bu bir ayda... Hiç buraya gelme şansın yok mu?'' Sıcak nefesi saçlarımın arasında dolandı. ''Öyle bir fırsatım olsa ilk işim sana gelmek olur.'' Boğazımda oluşan yumruyu geri göndermek için yutkundum defalarca. Hissettiğim huzurun kaynağına sığınmış olmak kendimi yenilmez kahramanlar gibi hissettiriyordu. Sessizce böyle oturmak bile ikimize iyi gelirken ağzımı açmaya korkar olmuştum sanki ağlatacakmış da kendimi durduramayacakmışım gibi.

Sessizliği bozan ben oldum. Kapalı duran gözlerimi araladım ancak yüzüne bakmaya cesaretim yoktu. ''Melih bırakacak seni değil mi? Ben de gelmek istiyorum...'' Tok sesiyle ''Hayır,'' diye anında beni cevaplamasına bozulmuştum. Başımı omzundan kaldırıp ona döndüm. ''Hayır ne demek ya, ben de geleceğim.''

''Hayır dediysem hayır Defne.'' dedi net bir tavırla. Bakışlarındaki kararlılık ne kadar dil dökersem dökeyim bunun işe yaramayacağını gösterirken düşmüştü anında yüzüm. ''Ama seninle-''

''Yavrum yapma,'' dedi istemediğini belli ederek. ''Bir de sen zorlaştırma.''

Kalktım yanından. Küskünce ''Tamam,'' dedim sadece. ''Mesajlarına cevap vermediğimde, aramalarını yanıtlamadığında dersin ama keşke gelseydi de yüzünü görseydim diye.'' Elimden tutup aralık duran bacaklarına çekmesiyle dengemi kaybetme korkusuyla tutundum koluna. ''Hele bir yap...'' diye ahkâm kesmesiyle çatıldı kaşlarım. Bacaklarının üzerinden kalkmaya çabaladığımda kolunu belime sarıp izin vermedi buna. ''Yemin olsun gelir o telefonu açmamanın hesabını sorarım Defne.'' Diklenir gibi konuşmasına karşın iyice sinirlerim bozuldu. ''Aradığım her an açılacak o telefon.''

''Şu an bu haldeysem sen gideceğin için,'' dedim hiç çekinmeden. ''Ne sana olan kırgınlığımı unuttum ne de kızgınlığımı. Seni değil kendimi düşünüyorum ben. Umurumda bile değil ne yapacağın. Ben gayet kararlıyım bu konuda. Gittiğin an başlayacağım seni süründürmeye.''

Ben, benimle inatlaşmasını beklerken aksine daha ılıman bir sesle ''Dayanabilecek misin?'' diye sordu. ''Bana eziyet etmek isterken bu meziyeti gösterebilecek misin?'' Sıcacık dudakları yanağıma dokundu. Yanağımdan boynuma inen nefesi içimi bir hoş ederken fısıltılı ses tonuna kendimi kaptıracaktım az daha. ''Ben dayanabileceğimi düşünmüyorum çünkü sensizliğe.''

Omuzlarım da aşağı doğru büzülen dudaklarım gibi yenilmişlikle çöktü. Küçük bir kız çocuğundan farksız hissediyordum kendimi. Onu büyük bir sabırla bekleyebilecek kadar kendimi olgun biri sanırdım oysa. ''Gitme o zaman...''

Ben ona gitme, kal demek isterken o çok daha kötüsünü yapıp sanki bunu kabullenmemi ister gibi ''Çok daha uzun süreler olacak gitmem gereken,'' diye konuştu kendi kendine. Yanağımdan boynuma yol alan dudaklarının dokunuşu bile ısıtamadı kalbimi. Sözleriyle üşümüştüm işte.

Gözlerimin dolmuş olması bile değil onun aramalarına, mesajlarına yanıt vermemek, aksine onu sürekli arayıp soranın ben olacağımın kanıtıydı. ''Ama önceden konuştuğumuzda şirketin bu konuda bekârlara öncelik verdiğini söylemiştin. Yani-''

''Hâlâ bekârım, hatırlatırım.'' Tenime kısa kısa öpücükler bırakan dudaklarının yukarı doğru kıvrıldığını hissettiğimde nedensizce benim de dudaklarım onunkiler gibi kıvrıldı. Belime dolanan kolu beni iyice kucağına çekerken evde olduğumuzu bile unutmuştum doğrusu. Yüzümü yüzüne çevirdiğimde fazlasıyla yakındık. Küçük bir çocuk gibi ''Ne yapayım,'' dedi her geçen gün daha da hoşuma giden yeşil gözlerini aralayarak. ''Sevdiğim kadın evlenmiyor benimle.''

Omzundaki elim yanağını buldu. Sözlerine karşılık göğsümü havalandıracak kadar derin bir nefes alıp ''Bana hiç güven vermiyorsun.'' dedim lakin bu onu anında sinirlendirdi. Ani değişimine karşın gözlerimi devirdim sakallı halinden sonra daha yumuşak gelen yanağını severek. ''Farkında mısın bilmiyorum ama sormasan bile anlayabiliyorum. Seninle orada yaşamayı kabul etsem her şeyi bırakıp gidecekmişiz gibi bir halin var.''

Sır gibi sakladığı bir şeye parmak bastığımı sözlerimin bitmesiyle aynı anda parıldamaya başlayan gözlerinden anlayabilmiştim doğrusu. Yüzünde oluşan o kısa şaşkınlığı ince bir gülüşle kapadı. Benim sadece hislerim üzerine kurduğum cümlenin doğru çıkmış olmasına şaşırmama bile izin vermeden ''Eder misin peki?'' diye sormasını beklemediğim için öylece bakakaldım.

Gözlerimin içine öyle büyük bir beklentiyle baktı ki o an ne desem yanlış yapacakmışım gibi hissettiğim için aralanan dudaklarımı sanki yarım yamalak bir kelime bile söylememek için anında bastırmıştım birbirine. Ama bu hareketimin onun kıracağını bilseydim yemin ederim asla öyle bir şey yapmazdım.

Yüzündeki gülüş büyüdü ancak keşke bu sevincinden ya da mutluluğundan olsaydı.

''Alpay...''

''Neyse yavrum,'' dedi dudaklarını nemlendirip yutkunsa da geçiremediği yumrusuyla hafifçe öksürüp. Yanında duran telefonun saatine baktı kısa bir an. Ne diyeceğimi bilemediğim için sustum sadece. Bacağımdaki eli kalçamı bulup iki defa hafifçe vurdu kalkmamı ister gibi. ''Burada beni yoldan çıkarıp uçağı kaçırmamı planlıyorsanız yanlış yoldasın.''

''Daha çok pasaportunu Ezgi'ye boyama defteri diye vermeyi düşünüyordum ama Cengiz ağabey mahvetti planlarımı.''

Yalan söyleme Defne. Bir yanın gitmesin istese de deli gibi istiyorsun gitmesini, seni özlemesini ve dayanamayıp çıldırmasını. Ama dua et bu istediklerini yapan sen olma.

Benim için uzun sayılabilecek bir süre içimdeki sesi duyamazken şimdi de duymak istemiyordum. Dedim ya her şey kendim içindi. Ondan mahrum kalana kadar kullanacaktım canım adamı.

Yanağına kocaman bir öpücük bıraktıktan sonra kalktım kucağından. Yüzüme kondurmaya çabaladığım tebessümle elinden tutup onu da kaldırdığımda kalktı ama ilerlemedi benim gibi buradan çıkmak için. Elimden çekip kendisine döndürdüğünde akmasın diye zorlukla beklediğim yaşlardan biri bir gözümden usulca aktı çeneme doğru.

Yanağımdaki o damlayı sildi, gözleri oradaki ıslaklıkta kilitlendi. Kasılan çenesinden bariz belliydi dişlerini sıktığı. Söyleyecek kelimeleri orada tıkalı kalmış gibi bekledi birkaç saniye. ''Dokunmaya korkuyorum dediğim kadının teninden akıttığım yaşları silmek çok ağır geliyor.''

''İnelim aşağıya, annem eve gidince söylenir kesin.'' deyip gülümsedim sadece. Ne de olsa bu gece benim için hayli yaralı ve birazcık da yaşlı geçecekti.

Kollarını sıkı sıkı sardı bedenime. Göğsüne saklanan yüzümü kaldırıp boynuna sarıldım. Kokusunu içimde hapsetmek ister gibi soludum sadece. Islanan kirpiklerim birbirine girmişken daha da yumdum gözlerimi. ''Ben açmayacağım ama sen hep ara tamam mı?'' Titreyen sesime bile küsebilecek kıvamdaydım. Saklamaya çabaladığım tüm kızgınlığımı kırgınlığımı kusmak istesem de bunu yapmama engel olan bir şeyler vardı hep.

''Sana karşı nasıl böyle oluyor bilmiyorum. Seni kaybetmeme korkusuyla savaşırken seni üzdüğümün farkında bile olamıyorum. Sonrasında zaten iş işten geçiyor... Ama öğreneceğim,'' dedi tok sesiyle kulağıma doğru konuşurken.

Bu konu hakkında konuşmak istemiyordum. Onunla geçireceğim bu birkaç dakikayı mahvetmek istemiyordum.

Kollarımı açıp geri çekildim. Ona izin vermeden yanaklarımı kendim silerken onun ne yapacağını bilemeyen hallerini izliyor olmak üzmekten çok keyiflendirdi.

Bir şey demesine izin vermeden elinden çekiştirerek aşağıya indiğimizde bıraktım elini. Buna bozulmuş olsa da bir şey demedi.

Annemlerin seslerini duyamayınca yüzüm tedirginlikle kasıldı ancak Serap teyzenin mutfaktan gelen sesiyle kıkırdamıştım sessizce. ''Allah karşına seni yola sokacak birini nasip etsin inşallah,'' demişti içli içli. Melih ile konuştuğunu zaten anlamıştım ancak annemin niye sesi yoktu.

Gülümsememi durdurmak için dudağımı dişleyerek girdim mutfağa. Serap teyze mutfakla ilgilenirken Melih de telefondan fotoğraf gösteriyordu iş yapan kadının işine engel olarak. Bizim geldiğimizi gördüğü gibi, ''Alın şu deliyi başımdan.'' diye söylendi ciddi ciddi. ''Beni de günaha sokacak, tövbe tövbe...''

''Gelin beğendiriyorum sana, daha ne istiyorsun anlamıyorum ki kız.'' dedi bize bakıp annesine konuşarak. ''İlkini sen seçemedin bari ikincide gönlünce olsun,'' deyip gülmesiyle bariz belli olacak bir şekilde bozulmuştum. Yanımdaki adamın sesli gülüşüyle daha da çok bozulurken kolunu omzuma atacaktı ki ''Öyle mi?'' diye söylenip ilerledim içeri doğru.

Bozulduğumu mu belli edeyim, utandığımı mı gizleyeyim kestiremediğimde Serap teyze Melih'e daha otoriter bir ses tonuyla ''Ben halimden memnunum vallahi,'' dedi hiç bana bakmadan. ''Yetiştirip büyüttüğüm kızı evime sokacağım gelinim diye. Seninki de senin gibi aklı bir karış havada olursa işimiz yaş.''

Utancım rafa kalkmış istemsizce gülmüştüm çünkü bu sefer bozulan ne yazık ki Melih olmuştu. ''Merak etme Serap teyze,'' diyerek yanına gitmiştim yardım etmek için annem neredeydi bilmiyordum ama bu ortamda olduğum sürece bunun bir önemi yokmuş gibi hissediyordum. ''Elbet bunu da adam edecek biri çıkar...''

Alpay Emir sandalyeyi çekip oturacaktı ki çalan telefonuyla çıktı mutfaktan. Melih ise öcünü almak ister gibi ''Senin kadar saf olmasın bana yeter,'' deyince Serap teyze bizi kendi halimize bırakmış gibiydi. Elime aldığım tatlı tabağıyla ona döndüğümde çirkefleşmem çok hızlı olmuştu. ''Sensin be saf!''

Aptal çocuk daha da sinir etmek ister gibi sırıttı pişkince. Arkasına yaslandı, bacağını bacağının üzerine atıp masadaki tatlı tepsisinden bir dilim baklava aldı eliyle. ''Neyse, şimdi söyleyip de zehir etmeyeyim adama gününü. Sonra söylerim ben sana bir ara niye saf olduğunu.'' Yine ne saçmalıyordu da neyin peşindeydi bilmiyordum ama onu takacak da değildim.

''Annem gitti mi?'' Melih'i yok sayıp Serap teyzeye döndüm sorumun cevabını alabilmek için. Babaannemin aradığını ve onlara gittiğini söylediğinde annemin beni çağırmamış olmasının nedeninin Serap teyze olduğunu bilmek içimi rahatlatıyordu. Büyük bir ihtimalle gitmeden önce Emir ile görüşmemesinin nedeni de Serap teyzenin bizi rahat bırakabilme çabasından biriydi.

Aradan geçen birkaç dakikada mutfaktaki işimiz bitmiş Melih'in salak saçma karışmalarıyla da kafam şişmişti. Mutfak işinin bittiğini gösteren o kutsal mutfak bezini katlayıp lavabonun önüne koyma törenine bile karışmış dikdörtgen değil kare yapıp çeşmenin üzerinden sarkıtmamı söylemişti. Tabi Serap teyzenin dönüp ''Kayınvalidesi sen misin ben miyim?'' deyip ona kızmasıyla olduğum yerde olgunlaşan domates gibi kalakalmıştım.

Alpay Emir'in yüksek sesle ne dediğini anlayamadığım halde duyduğum konuşmasıyla tek merak ettiğim küfür edip etmemesiydi. Almanca konuşurken araya Türkçe küfür itiştirdiğine ne yazık ki şahit olmuştum çünkü.

Melih ile odada yalnız kaldığımızda uslu bir ev kedisi gibi sırnaştım yanına. Hayvan herif telefonda her neye bakıyorsa yanına gittiğim gibi kapamıştı ekranını. ''Sen götüreceksin değil mi Emir'i?'' Soruma karşılık başını salladı. Tıpkı benim gibi fısıltıyla ''Niye sessiz konuşuyoruz reis mevzu mu var?'' dedi biraz daha yaklaşıp.

Kafanı azıcık geriye çeksen ve hızla kafa atsan ne de güzel olurdu oysa Defne...

''Abin onu yolcu etmek için gelmemi istemiyor. Bir şekilde beni de götürürsen abin burada yokken bir yerlere gideriz ve beğendiğin biri olursa numarasını alırım.'' Gözlerini kısarak sessizce güldü. ''Ruhunda var he.'' demesiyle niye öyle dediğini anlayamadığımdan bomboş baktım suratına. ''Pezev-'' Yüksek sesle ''Çüş,'' deyip geri çekildiğimde koridordan geçen Serap teyzenin şüpheli bakışlarına maruz kaldık. ''Hayvanlaşma, ne istersen yaparım diyecektim sen de bunu isteyecektin. Yalan mı?''

''Abim istemiyorsa zaten piçliğine götürürdüm bir şey teklif etmene gerek yoktu,'' dedi yanağımdan makas almadan önce. ''Ama madem gönlünden aracı olmak koptu hayır diyecek değilim.''

Yanağımdaki elini ittiğim sırada Alpay Emir'in Melih'e seslenip içeri girmesiyle süt dökmüş kedi gibi kaldık ikimiz de birdenbire. Üzerine geçirdiği kapüşonluyu düzeltirken gözleri ikimiz üzerinde dolandı. ''Ne karıştırıyorsunuz siz?'' diye sordu anında biz ağzımızı bile açmadan.

''Defne de bizimle gelecek.'' Melih'in direkt söylemesiyle ağzım bir karış açıldı. Alpay Emir bunu diyeceğini zaten bilirmiş gibi rahatlıkla başını sağa sola yatırıp kendini rahatlattı ve ''Hayır.'' dedi anında.

''Seninki kıza ifşamı atmakla tehdit ediyor. Ben anlamam. Götür, atmam dedi mecbur o da gelecek.''

Hiç şüphe yaratmadan hemencecik ''Atarım valla,'' diye diklendim. ''Beni hiç alakadar etmez ben de geleceğim. Yoksa-''

Alt dudağında dilini gezdirip bizi dinleyen, daha doğrusu dinlermiş gibi yapan adam ''Yalanınıza tüküreyim,'' dedi gülmekle kızmak arası gidip gelirken. ''Salağım çünkü ben, sizin ne mal olduğunuzu bilmiyorum.''

Bu kadar çabuk olmamalıydı yakalanmamız. Yerimden kalktım Serap teyzenin burada olmamasını fırsat bilip Alpay Emir'e yaklaştıkça yaklaştım. ''Geleyim işte ya,'' diye huysuzca konuştum gözlerinin içine bakarak. Yanağıma kapattığı elleriyle yüzümü yüzüne kaldırdı iyice ve kaşlarını kaldırıp tekrardan ''Hayır,'' dedi kararlılıkla.

Ofladım yüzüne doğru. ''O nikâh masasında ben de sana hayır diyeyim de gör gününü.''

...

Alpay Emir'in beni kapının önüne kadar getirme nedeni birbirimizden ayrılmak istemememiz olsa bile salya sümük ağlama isteğim katlandıkça bambaşka şeyler düşünüyordum mesela sadece birkaç gün sonra geri geleceği gibi.

''Ne oldu?'' Sesiyle beraber karşımdaki adamın göğsünde duran bakışlarım yüzüne çıktı. Ceplerimde tuttuğum ellerimi daha da sıkmıştım nedensizce. ''Niye düştü güzel yüzün?''

''Daha kolay olur sanmıştım. Böyle, şimdi gideceksin ya... Ne bileyim bir garip işte. Daha gitmedin ama ben seni şimdiden çok özledim.''

Hâlâ bir umut arar gibi bakıyordum gözlerine. Sanki tamam hadi gitmiyorum gel çıkalım yukarı diyecekmiş gibi büyük bir beklentiyle beklesem de kolunu omzumun üzerinden geçirip kendine çekti sadece. Sarılışına karşılık titreyen ellerimle güçsüzce karşılık verdiğimde saçlarımdan öpmüştü. Sessizliğinde neler saklıydı bilmiyordum ama konuşmaması sanki çok daha iyi hissettirmişti.

''Bir anlaşma yapalım,'' dedi çocuk ikna eder gibi. Ensemdeki soğuk eli bedenimi soğutmak yerine içimi ısıtıyordu. ''Geldiğimde gittiğim için de süründür beni. Seni burada bıraktığım için de kız. Ben de sen bana kızıyorsun diye senden karşılığımı alayım.''

Güldüm onun bu taraflı teklifine. ''En çok da beni burada yalnız başıma bıraktığın için kızacağım.'' Yalnız değilsin, demedi. Belki de benden daha çok hâkimdi onsuz burada kimsesiz olduğuma. Kendimi geriye çekip yanağından öptüm. ''Kendine iyi bak olur mu? Bir de bana ve Ezgi'ye hediye almayı sakın unutma.''

Alnıma bastırdı dudaklarını. ''Unutmam,'' dedi durgun bir sesle. Oysa ben de o da alışıktık onun gitmelerine. ''Yoksa iki küçük kız çocuğu tarafından ülke sınırlarına bile giriş yapamayabilirim.''

Yine sessizlik oluştu. Yine sessizliği bozan o oldu. Daha tok bir sesle ''Kart evde,'' dedi az önceki yorgun bakışlarının aksine daha net bir ifadeyle bakarak. ''Alışverişe çıkacaksan almayı unutma. Seçtiğin bazı mobilyalar da birkaç güne gelecek. Melih ilgilenecek ama eve gideceksen haberim olsun. Nerede olduğunu bileyim.'' Başımı salladım sadece, konuyu uzatmamak adına.

Zaten o sırada Melih de aile saadetimizi bozmak ister gibi camdan kolunu çıkarıp sarkıttı kendini. ''Şaka maka bu gitmeni istemiyor senin, bi oyalamalar falan... Beni de mi düşünseniz azıcık. Çok değil bak azıcık. Hani ben de yarın erkenden işe falan gideceğim ya. Hatırlamıyorsunuz galiba ama ben de çalışıyorum artık. Hadi gözünü seveyim ya bırakayım ya da ara Yunus ağabeyi taksi göndersin kendin git.''

Kimsenin onu takmadığını görünce geri girdi içeri. Daha sıkı sarılıp yavaşça ayrıldım boynundan. Kaçar gibi o gitmeden önce girdim apartmana. Kendimi daha fazla tutamayacak gibi olduğumda adımlarım da hızlanmıştı aynı anda.

Eve girdim, odadaki annemden kaçtım. Yatağa girip onsuzlukla savaştım.

Ağlamak boşaydı ama düşüncelerimin başka bir şekilde boşalması da pek mümkün değildi ne yazık ki.

Uyu, uyan, tekrar uyumaya çabala diye diye zar zor geceyi gündüz etmişken Alpay Emir'in ilk gün yoğunluğuyla uğraşacağını hatta bu bir hafta fazla mesaiyle geçeceğini öğrenmek hem iyi hissettirmişti hem de kötü.

Kafamı meşgul etme şeklim sabah erkenden başımdaki ağrıyla işe gidip saatlerce çalışmak oldu. Alpay Emir'in durum bildirir gibi 'İşim bitsin cevap vermemelerinin hesabını keseceğim.' mesajına attığım görüldüyle bir kere aramıştı sadece. O kadar kolay değildi öyle. Buradaydı diye yüzüne gülüp eğlenmek elbette geçiciydi.

Birkaç ay sonra olacağını tahmin ettiğim organizasyon için gönderilen zarfı da alıp eve dönüş yolundayken Emel ablanın aramasını açtım mahalleye girmeden önce. ''Alo,'' demesinden bile anlaşılmıştı sesinin kötü olduğu. ''Defne, işte misin?''

''Hayır,'' dedim tedirginlikle. ''Eve geliyorum da sesin... Bir şey mi oldu abla iyi misin?'' Titrek bir nefes bırakmasıyla daha da telaşlandım. ''Abla neyin var? Bir şey söylesene...'' Hızımın fazlalaştığının farkında bile değildim ara sokaklara girerken. ''İyiyim ablacım. Bize gelebilir misin işin yoksa?''

''Geleyim,'' dedim sorgu dolu bir sesle, aklımı kurcalayan onca şey vardı. ''Geleyim gelmesine de bir şey olmuş abla söylesene ne olduğunu. Cengiz ağabey yanında mı? Bak o kayınvaliden bir şey dediyse-''

Karşıdan gelen ağlama sesiyle ''Tamam,'' diye yatıştırmaya çabaladım. Zaten bu kadının yüzünü düşüren gözünden yaş gelmesine sebep olan tek kişi o kayınvalidesinden başka biri değildi. ''Beş dakikaya geliyorum. Bir şey istiyor musun? Ya da hazırlan istersen dışarı çıkalım hava alırsın.''

Eve gelmemi istediğini söylediğinde başka çarem olmadığından gittim evlerine. Açılan kapıdan içeri girip merdivenleri hızla çıktığımda Emel ablanın kıpkırmızı gözleri anında kaşlarımı çatmama gördüğüm herkesle çatışmama neden olur cinstendi. ''Bir şey dedi değil mi?'' diye yükselen sesim ve aşağı katı gösteren elimle evet dese aşağı inip o kadına bir şeyler söyleyecek gibi tetikteydim. Yeniden ağlamaya başlamasıyla daha da sinirlendim. Geri döneceğimde elimden tutup içeri çekiştirdi hızlıca. ''Kimse bir şey demedi,'' dedi zar zor bir sesle. ''Ne meraklısınız anlamadan dinlemeden tepki vermeye!'' Yükselen sesi banaydı lakin sözlerinin altında başka bir anlam yattığı bariz belliydi.

Üzerimi bile çıkarmadan odaya çekiştirdi. Evde kimsenin olmadığı sessizlikten dolayı anlaşılıyordu ama benim de aydınlanmaya ihtiyacım vardı. Merakla, azıcık da korkuyla ''Allah aşkına bir şey söyle artık,'' diye söylenip durdum sadece. ''Kafayı yiyeceğim. Niye ağlıyorsun? Ezgi nerede?''

Odanın ortasındaki sehpanın üzerinde bulunan beyaz peçetenin üzerindeki şeyi kaldırdı ve bana döndü. Ağlaması gittikçe daha da şiddetlendi ama kendini durdurmak istediği de bariz belliydi. ''Bugün...'' diye başladığı cümleyi tamamlayamamasının nedeni kesik kesik aldığı nefeslerdi. ''Bunu banyoda havlu çıkarırken havluların arasında bulmuş Cengiz...'' Elindeki küçük plastik parçanın gebelik testi olduğunu idrak ettiğim an sanki benimmiş gibi, o sonuç beni etkileyecekmiş gibi titreyerek almıştım elime.

Emel ablanın iç çekerek ''Benim sanmış,'' demesiyle anne olmayı isteyen her kadının mutluluk gözyaşlarıyla karşılayacağı o sonucu görmem aynı anda oldu. ''Defne... Öyle çok sevindi ki anlatamam.'' Ağlaması az da olsa durulmuştu ama hıçkırıklarına eklenen telaşına karşılık bile veremedim. Odaklanmış elimdeki o küçük şeyin üzerindeki iki çizgiye bakıyordum. Yutkunmak bile zor gelmişti doğrusu. ''Öyle sevin nidaları duyunca koştum yanına. Sarıldı, öptü, ya havalara uçtu denilir ya... Öyleydi.''

''B-Bu... Elif'in mi yani?''

Gözleri, yanakları yaşlı yaşlı sadece kafasını salladı büyük bir suç duyar gibi kendini ezip büzerek.

Daha da korkarak başka bir soru doğrultusunda alacağım cevaba odakladım kendimi. ''Söyledin değil mi?'' Ne denirdi, nasıl denirdi bilmediğimden pek bir telaşa düşmüştüm. Cengiz ağabeyin bunu dile getirmese bile ikinci çocuğu istediğini hisseden biriyken annesinin saçma sapan cümlelerine karşılık sanki kendi istemiyormuş gibi konuşmalarına bile hayran kalacakken onun yaşadığı sevinci tahmin edebiliyordum ne yazık ki. ''Senin olmadığını söyledin değil mi?''

Koltuğa oturup yüzünü elleri arasına aldı omuzları sarsılırken. ''Söyledim... Yıkıldı. İnanmadı, şaka yapıyorum sandı ama... Öyle kötü oldu ki...'' Sesi boğuk çıksa da, kulaklarım uğuldasa da duymaya çabaladım onu. ''Benim olmadığını söylemektense bu testin kimin olduğunu, bizim evimizde neden olduğunu anlatmaya çabalamak daha zordu.''

Kendime yeni yeni gelir gibi olurken testi oradaki peçeteye sarıp hala omzumda asılı olan çantamın içine attım. Hissettiğim öfkenin sahibinin yüzüne şu testi fırlatıp daha kaç kişinin daha gözünden yaş gelmesine sebep olacağının hesabını sormak istiyordum. Zaten bu gidişle de öyle olacaktı.

Kaç yaşındaki kadının böyle içi gider gibi ağlamasına dayanamazken karşısına geçip ellerini ellerime aldığımda bedeninin titremesi bile bende ağlama isteği uyandırıyordu. ''O kadar bozuldu ki...'' dedi yeniden. ''Belli etmek istemedi, anladım ama o da üzüldü sonra.'' diye bir de sevdiği adamı korumak ister gibi konuşması garip hissettirmişti. ''İkimiz de birbirimize belli etmemek için kaçıyoruz resmen aldı Ezgi'yi parka diye çıktılar saatler oldu...''

Ağlamasını, kendisini harap etmesini istemiyordum ama ne yapacağımı da bilmiyordum.

''Cengiz ağabey sen üzüldün diye üzülmüştür. Bilmiyor musun kendi kocanı... Hem sen kendini üzdükçe inan o daha çok üzülür. Ağlama artık ne olur...''

''Nasıl ağlamayayım ya...'' diye mırıldandı yanaklarını silerken. ''Ezgi pasta yapmıştı o uyurken sürpriz var, sürpriz var diye dolandı tüm sabah onu bulunca da işte...''

Ne yapacağımı bilememenin vermiş olduğu korku ve tedirginlik her şeyden daha çok hata yaptırırdı insana lakin ne hata yapmaktan korkum vardı ne de bir gün daha o kız yüzünden üzüntü çekme isteğim.

Başımıza bu kızı sarması yetmiyormuş gibi bir de üzerine düşmeyip uzattıkça uzatmaları artık ciddi anlamda büyük bir rahatsızlık verirken Melih'in telefonunu açmasını bekledim kulağımda sürekli meşgul uyarısı veren telefonla.

Bir, iki, üç derken en sonunda ''Ne var kızım ya... Bir rahat yok-'' diye söylenerek açmasına karşılık daha yüksek bir sesle ''Asıl senden rahat yok!'' demem tamamen hissettiğim duyguların yansıttığı şeylerden ötürüydü. ''Başımıza bela ettiğin kızın sorunlarıyla ilgilenip ne zaman hayatımızdan çıkarmayı deneyeceksin, merak ediyorum.''

Benden böyle bir çıkış beklemiyor olmalıydı ki şaşkınlıkla ''Ne diyorsun, ne oldu...'' diye sordu peş peşe. Dudaklarımı dişlemeye bir son verdim asabiyetle üzerimdeki paltoyu çıkarmaya çalışıp. ''O kızı ne zaman postalayacaksın diye soruyorum Melih. Daha ne kadar sizin gevşekliğiniz yüzünden onun sorunlarıyla uğraşacağız onu soruyorum.''

''Bir iki güne taşınacak işte mahallede ev buldum-''

''Ne mahallesi ya, ne mahallesi!'' Yükselen sesim hoşuna gitmemiş olacak ki ondan beklemediğim bir sertlikte ''Defne!'' diye uyardı beni. ''Ne bu halin? Her gün uğraşacak değilim herhalde onunla buldum ev baksın işine.''

''Her gün değil en başında bir gün uğraşıp halletseydiniz hiçbir şey olmayacaktı tamam mı? Mahalleden ev falan da bulmuyorsun. Değil mahallede aynı şehirde bile olmayacağız o kızla!''

''Ne oldu?'' diye sordu aynı tepkiyle. ''Neye dellendin de böyle bağırıp çağırıyorsun.''

''Bağırıp çağırıyorum? Ya delireceğim,'' dedim Emel ablanın daha fazla ağlamasına da dayanamayarak. Salona geçip orada devam ettim konuşmaya. ''Ablan sırf o kız yüzünden, onun sorumsuzluğu yüzünden iki göz iki çeşme karşımda ağlıyor bırak da bağırıp çağırayım! Senin de Alpay'ın da bu gevşekliği niye bilmiyorum ama ben daha fazla dayanmak istemiyorum bu olanlara anladın mı? Zaten bu gidişle de sizden bir şey beklemiyorum ben yapacağımı da diyeceğimi de biliyorum.''

Ciddiye almadı son söylediklerimi. ''Ne yapacaksın merak ediyorum bak,'' diye alay etmesinin hemen ardından söylediklerim yeni aklına düşmüş olmalı ki ''Ablam ne alaka lan,'' diye söylendi daha da tetikte olan bir sesle.

Ne yapacağımı yaptığımda görürsün de görünce de aynı şekilde alaya alabilir misin bilmiyorum ama bu işi kökten çözecek olan kişi olmak için elimden gelen her şeyi yapacağımı da söyleyecek değildim. Yarın ilk işim nasıl ki onun kapısına dayanmak olacaksa buradan gitmesi için de elimden ne geliyorsa yapacaktım.

Tek isteğim hayatımızda zerre yeri olmayan biri yüzünden birimizin daha mutluluğunun bozulmamasıydı. ''Bana sadece şu askerden geldiğine bile inanmadığım sevgilisinin numarasını bul yeter Melih.''



İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page