top of page

3. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 25 Kas 2025
  • 25 dakikada okunur

Ben senin yeşillerine bu kadar yakından bakarken şimdi sen neyden bahsediyorsun Emir, sence ben ne dediğini anlıyor muyum?

Sen bana böyle yaptıkça benim kalbim aklımı dinlemedikçe kendimi nasıl toparlamam gerektiğini bilmiyorum ki ben.

Bir elimle çenemdeki elinin bileğini tutup indirirken diğer elimi de göğsünün üzerine koyup biraz geri gitmesi adına ittirdim ama geri attığı o bir adımı benim ittirmemle değil kendi isteğiyle gerçekleştirdiğini bilecek kadar farkındaydım güçsüzlüğümün.

Gözlerini gözlerimden ayırmadan ''Aynalı dolapta günlük kıyafetler var. Al oradan istediğini.'' dedikten sonra sinirle dudağını dişleyip ardından odanın kapısını kapatarak çekip gitmişti.

Bir an dışarıdayken elbisenin üzerine giyindiğim uzun hırkayı giymeyi düşünsem de evdeki sıcaklığa rağmen onu giyersem geçireceğim havaleyi düşünüp bundan vazgeçmiştim. Emel ablanın da burada kıyafeti olmadığını biliyordum çünkü evi zaten bir sokak ötede diye neyi var neyi yok götürmüştü. İnsan bari bir iki parça bırakırdı be.

İçimdeki garip his onun dolabını açacak ve onun kıyafetlerini giyineceği için deli gibi tepkiler verirken durumun saçmalığını biri sorarsa nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. Annem sorsa iki erkeğin yanında bu elbiseyle kalmaktansa bunlardan birini giydiğim için ve bunu akıl edebildiğim için alnımdan öperdi ama ben hiç akıl edemezdim işte. Zaten yine akıl eden ben olmamıştım.

Beş kapaklı dolabın iki kapağı aynalıydı ve bana sadece aynalı demişti. Hangi aynalı olduğunu değil. Bu yüzden kapakları açıp alacağım kıyafetlerin hangisinde olacağına bakmam gerekiyordu ve ben önce aynasızlardan bakmaya başlamıştım. Çünkü yanlış duymuş olabilirdim değil mi?

Kes Defne, merakından öleceksin bir gün haberin yok.

Baktığım ilk kısımda üst üste dizilmiş ayakkabı kutuları ve birkaç boş askı vardı. Bir diğerinin üst bölümünde ince kazaklar, renkli ve desenli gömlekler yani daha çok günlük üstler vardı. Hemen altında kot ve keten pantolonlar diziliydi. Aynalı dolabın birinde ütülenmiş takım elbiseler ve tek renk desensiz gömlekler diğerlerinde de kravat, kol düğmesi, kemer gibi aksesuarlar vardı. Diğer aynalı dolaptan beli ipli bir eşofman altı, üzerine de ince uzun kollu tişörtlerden birini aldım.

Evin fazlasıyla sıcak olduğunu üzerimdeki elbiseyle bile üşümediğimden anlayabiliyordum zaten. Hızlı hareket edip oyalanmadan üzerimi giyip uzun gelen kolları katlamış ardından eşofmanın paçalarını da katlayıp çıkardığım elbiseyi katlayarak yatağın üzerine koymuştum. Ezgi'nin üzerini de kontrol ettikten sonra yanağına ufak bir öpücük bırakıp aşağı indim.

Aşağı indiğimde mutfak masasına oturmuş ve hep beraber sarma saran Koçarslan kardeşler görmeyi beklemiyordum. Pardon hepsi sarmıyomuş.

Emel abla Melih'in önündeki bileğim kalınlığında sardığı sarmayla dalga geçerken Emir, Emel ablanın incecik sardığı sarmalardan birini alıp çiğ çiğ yedi. Gerçekten çiğ yedi. Pişmeden. ''Ne yapıyorsun ya çiğ yenir mi o?'' Midesiz miydi bu herif?

Konuşmamla bakışlar bana dönünce Melih tipime sırıtırken Emir memnun bir yüz ifadesiyle üzerimi süzüyor Emel abla da beni azarlıyordu. Beni. BENİ.

''Emir'e laf edeceğine gel çabuk yardım et.'' Masaya doğru ilerledim ama ''Saçlarını topla önce.'' ikazıyla etrafıma bakınmak zorunda kaldım. Belli ki Melih kadını çıldırtmıştı ve o da bana sinirleniyordu. ''Tokam yok ki yanımda.'' Niye sesim suçlu bir Ezgi gibi çıkmıştı?

Kendi başındaki aynı desende fakat farklı bir renkteki tülbenti mutfak sandalyesinin üzerinden alıp bana uzatmıştı.

''Defol git Melih, ben de diyorum ne diye ben de yardım edeyim diyor bu çocuk. Başıma daha çok iş çıkarıyorsun anca.'' Emel abla Melih ile ilgilenirken Emir koca bedenini sandalyeye sığdıramamış olmalı ki kolunu yandaki sandalyenin sırtına koymuş bacaklarını da rahatça uzatmıştı.

Ona baktığımı fark edince bir tane daha sarma almadan önce sesinden bile anlaşılan neşeyle konuştu. ''Kıyma yoktu içinde o yüzden çiğ yedim.'' Açıklaya açıklaya neden çiğ yediğini mi açıkladın gerçekten.

''Bana ne ya senin neyi neden yediğinden, midesiz gibi çiğ yiyince şaşırdım sadece.'' Yüzümü ekşiterek konuşmam iyice gülmesine neden olmuştu. İşi falan yok muydu bu adamın, ne diye buradaydı?

''Kızım oturup başlasana sen de ne dikiliyorsun orada.'' Emel abla gerçekten sinirlenmişti, sanırım bir an önce sarmayı bitirip evine gitmek istiyordu. Kadını artık nasıl çıldırttılarsa...

Hızlıca ellerimi yıkayıp mutfağa geri döndüğümde iki boş ve oturmaya müsait sandalyeden biri Melih'in yanındaki diğeri de Emir'in kolunu dayadığı sandalyeydi. Melih'in yanındakine gidecektim ki birden oraya ayağını uzatmasıyla ona kötü bakışlar attıktan sonra diğerine gitmek zorunda kalmıştım. Bu kardeşlerdeki rahatlıklarına olan düşkünlükleri öldürecekti beni.

Ben diken üstünde oturur gibiyken beyefendinin hiç kendini toparlayası, oturuşuna çeki düzen veresi yoktu.

Bir iki tane sarma sarmıştım ki Emir ve Melih'in mutfaktan çıkmasıyla daha rahat ve daha hızlı çalışmaya başlamıştım.

''Abla saat kaç oldu, annemler hala kalkmamışlar mı?'' Bir yandan sohbet ediyor bir yandan da sarmaları sarmaya devam ediyorduk. Telefonuma hala bakamamıştım. Belki annemi arayıp ne yaptıklarını sorsam iyi olabilirdi.

''Herkes kalkmış da bizimkiler, Asiye abla bir de biri daha kalmış sohbet ediyorlarmış.'' diye yanıtladı beni.

Bir şey demeden başımla onayladım sadece.

Yılın son aylarındaydık ve abimin düğünü yaklaşmıştı. Daha fazla beklemek istemedikleri için kış düğünü yapmakta bir sakınca görmemişlerdi. Evlerinin birkaç eksiği hariç her şey tamamlandığından benim düşünmemi gerektiren tek şey evde oluşacak olan hareketli zamanlar ve daha almadığım kıyafetlerdi. Düğün yaklaştıkça başka şehirden gelen misafirleri, onlarla ilgilenmeyi düşünmek bile istemiyordum. Gerekirse Büşra'ya arkadaşlık edip onunla acil nöbetlerinde kalır yine de eve geç gitmeye çalışırdım. Diyetisyenler gece mesaisine başlamış desem hiç mi oluru olmazdı?

Düğünde nasıl bir şeyler giymek istediğimi Emel ablaya anlattığım sırada ağlamaklı bir ses ''Anne'' diyerek hem iç çekiyor hem de bize biraz daha yaklaşıyordu.

Küçük dayısının kucağında içeri giren Ezgi sanki annesi onu cami avlusuna bırakmış da gitmiş gibi davranıp resmen kadının üzerine uçtu ve sıkı sıkı sarıldı. ''Korkma annecim buradayım ben. Niye ağladın bakayım sen?'' diyerek yatıştırmaya çalışıyordu kızını Emel abla.

Yukarıda uyandıktan sonra etrafında kimseyi göremeyince korkmuş olmalıydı. Aslında yaşına rağmen tek uyumaya alışık ve uyandığında da tek olduğunu idrak ettiğinde korkmayacak biriydi ama sabahki huysuz halleri devam ediyordu demek.

Küçük burnunu çekip omuzlarını nazlanırca silkerken annesine sırnaşıp duruyordu ama Emel abla yağlı elleri dolayısıyla rahatça hareket edemiyor kucağında dengesiz duran Ezgi'yi düşürmemek için hareket dahi edemiyordu.

''Az kaldı zaten abla, sen kalk bu cadıyla ilgilen ben bitiririm bunları.'' Deyip önümdeki tepsinin içinde fazlasıyla azalan yaprakları göstermiştim. Kucağında Ezgi varken bir işe yarayamayacağını anlayınca yerinden kalkmış mutfak lavabosunda ellerini yıkadıktan sonra dizinin dibinden ayrılmayan kızını konuşturmaya çalışmıştı.

Masadan kalkmadan önce bana ''Cadı değilim ben. Sensin cadı.'' deyip kendince kötü bence fazlasıyla ısırmalık bakışlar atıp annesinin peşine takılan bücür şimdi de kolyelerini pardon kolyelerimi annesine gösteriyor ''Bak anne. Çok güzel değil mi?'' deyip sürekli onaylanmak istiyordu.

Son yaprağı da sarıp diğerlerinin yanına koyduktan sonra bir yere yaslanma ihtiyacıyla kıvranan bedenimi yorgunca sandalyeye yasladım. Kollarım uzun süre havada kaldığından ağrımıştı ve kucağımdan kaldırmak istemiyordum. Yıkamak için bile.

Kızını sakinleştirdikten sonra içeri gönderip geri gelen Emel abla benim sarmayı bitirmemle etrafı toplamaya başlamıştı. Şimdi de çıkan plastik mutfak eşyalarını elde yıkarken bana teşekkür edip duruyordu.

''Önce ellerimi yıkayayım sonra da annemi arayayım bir. Bu saate kadar ne yapıyorlar?'' Akşam olmuştu bile. Evden çıkmadan önce annem yemeklerini yapmış olduğundan bu kadar rahattı sanırım. Gerçi hafta sonları evimizde yemek saati hiç olmazdı. Abimin de babamın da geliş saati belli olmaz ben de genelde evdeyken pek saatli yemezdim.

Mutfaktan çıkıp ellerimi yıkamak için bu kattaki banyoya giderken oturma odasından gelen gülüşme sesleriyle istemsizce duraksamıştım. Gördüğüm manzara o kadar güzeldi ki. Üçlü kanepenin ortasında genişçe oturan Emir abinin omuzlarında oturan Ezgi küçük ellerini dayısının saçlarına daldırmış oynarken Melih de Ezgi'nin dengesini bozarak düşürmeye çalışıyordu. Kendilerince oyun oynayan üçlüden gözlerimi çekememiştim ki çekmeme de gerek kalmamıştı. Gözlerim güldüğü için kısılmış bir çift yeşille karşılaşmıştı. Gözlerinin gözlerimde olup o yeşil gözlere dikkatle bakabildiğime mi sevinmeliydim yoksa onları dikizliyormuşum gibi yakalanmama mı üzüleyim, bilemedim.

Biz birbirimizle inatlaşmış gibi gözlerimizi çekmezken bunu sürdürmenin doğru olmayacağını bildiğimden hızlıca banyoya ilerleyip ellerimi yıkamıştım. Saçlarıma bağladığım tülbenti çıkarıp katladıktan sonra kenardaki havluların üzerine koyup saçlarımı düzelttim. Belimde kaymak için bahane arayan eşofman altını biraz daha sıkılaştırıp üzerime tunik gibi olmuş tişörtün kollarını da tekrardan katlamıştım. Aynadaki aksime bakarken üzerimdeki kıyafetlerin sahibi yüzünden bozulan dengemi geri kazanabilmek için bir an önce eve gitmeliydim.

Banyodan çıktıktan sonra Emel ablanın da oturma odasında olduğunu görüp üzerimi değiştirip gideceğimi söylemiştim. Israrlarını dinlememiştim bile.

Halının üzerinde yeğeniyle oynayan Melih varlığımı umursamadan yerde yuvarlanıyor ve kendini benim gözümde rezil ediyordu. Allah'ım ne olurdu arkadaşım dediğim, sevdiğim, saydığım birini gözümde bu hallere düşürmeseydin.

Emel abla kalmam için ısrar etse de benim ısrarlarım daha ikna edici olmalıydı ki sonunda ben kazanmıştım. Oturma odasında göremediğim Emir Bey odasında değildir umarım çünkü elbisem yukarıda onun odasındaydı.

Yukarı çıktığımda kapısı açık olan odada kimseyi göremeyince kapıyı kapatmış daha önce birkaç defa girmeme rağmen pek inceleyemediğim odayı inceleme fırsatı elde etmiştim. Az önce adamın dolabını karıştırmıştın Defne.

Geniş ve ferah olan odada üzerinde koyu gri nevresim takımı olan çift kişilik yatak, çalışma alanı oluşturan 7 raflı ince uzun kitaplık, çalışma masası, daha bugün utanmadan açıp baktığım kıyafet dolabı ve işlek caddeye bakan geniş pencere dikkat çekiyordu öncelikle.

Yatağın üzerindeki elbisemi almadan önce üzerimdeki uzun kollu tişörtü çıkarıyordum ki olası bir durumda rezil olmamak adına gidip hemen kapıyı zaten üzerinde bulunan anahtarla kilitledim.

Üzerimdekileri çıkardıktan sonra katlayıp yatağın üzerine koyup hemen elbisemi giyindim. Az önce çıkardıklarımı kullandıktan sonra geri vermek ne kadar doğruydu bilmiyorum ama sırf yıkamak için de eve götürmek dışardan komik gözükecekti. İnerken aşağıdaki banyoda bulunan çamaşır makinesinin üzerine bırakmak daha makul bir seçenekti benim için.

Yatağa bıraktığım kıyafetleri elime alıp boştaki elimle de elbiseyi düzeltmiş kapıya doğru adımlıyordum ki kapının kolu boşuna da olsa aşağı inip kalktı. Açılmadığı halde bir defa daha aynı şey denenmişti. Hemen ardından da o sorgulayıcı ses duyuldu. ''Defne?''

Odasına girerken 'evde yabancı var mı, yok mu?' diye düşünüp dikkat etmeyeceğini düşündüğümden kapıyı kilitlemiş olmam ne kadar doğru bir şey yaptığımı gösteriyordu bana.

Şu an giyinmiş olsam da bambaşka bir durumda da kalınabilirdi. Adımı seslenmesinin ardından hiç bekletmeden kapıyı açmış dışarı çıkmıştım. Dışarı çıkmıştımdan kastım da sadece ufak bir adım atabilmekti.

Çıktığım gibi gözleri üzerimde dolandı. Üzerindeki kokudan terasta olduğunu anlamıştım. Sigara içmişti ve evde sigara içilmesine kesinlikle izin vermeyen Serap teyze yüzünden camlarla kaplı terasta camın ardında sigara içmek anca mümkündü.

Gövdesiyle önümü kapatmış olan adam memnuniyetsizce konuştu. ''Bu kılıkla mı çıkacaksın dışarıya?''

Sorduğu soruya cevap almak için sormadığını anlayabiliyordum. Elimdeki kıyafetlere baktıktan sonra tekrar yüzüme baktı. Çenesiyle elimdekileri işaret ettikten sonra sorarcasına kafasını sağa sola sallayıp göz kırparak ''Onlar nereye?'' dedi.

'Çalar gibi bir halim mi var?' dememek için zor tutmuştum kendimi. Bu adamın her sözüne diklenesim her dediğini tersten anlayasım vardı.

''Aşağıya, banyoya bırakacaktım.'' Bıkkınca verdiğim cevabıma karşılık cevabı zaten dağınık duran saçlarını düzeltir gibi yapıp daha da dağıtmak olmuştu.

İki elimle tuttuğum kıyafetleri tek eliyle kavradıktan sonra bedenimin yanından kapının yanındaki çekmeceli dolabın üzerine bırakmış ''Ben indiririm sonra.'' deyip kapısını da kapatmıştı hemen arkamdan. Bedeniyle kapı arasında kalmamak için kolunun hapsinden kurtulup ''İyi, sen bilirsin.'' dedikten sonra merdivenlere yönelmiştim.

Benim işime gelirdi açıkçası. Bir an önce eve gitmek istiyordum çünkü. Arkamdan geldiği gibi askıdaki hırkamı benden önce alıp uzatmıştı. Onun bu aceleci hallerini umursamamaya çalışıyordum çünkü düşünürsem beni evden kovmaya çalıştığını düşünecektim anca.

Ben hırkamı giyerken Emel abla elinde benim telefonumla gelmiş beni yolcu ediyordu. Benimle beraber evden çıkan Emir'e nereye gideceğini sormak isteyip soramamak ve meraklanmak beni zorluyordu.

Asansörü beklerken ikimiz de sessizce yan yana duruyorduk ve ben bu sessizliğin bozulmasını istiyordum.

Mahallemizde, özellikle bizim sokakta müstakil ve bahçeli evler çoğunluktayken bizimki gibi aile apartmanı olan birkaç bina bir de şu an asansörünü beklediğimiz sadece iki bloktan oluşan yapı vardı. En üst katta olduğumuzdan anca gelebilen asansöre bindiğimizde aynada kendime bakarken boynumun boş olduğunu fark etmişti. Elim gerdanıma giderken ağzım da şaşkınlık ve üzüntü arasında bir ses çıkarmak için açılmıştı. ''Hihh. Kolyelerim.'' Sessizliği bozan sesim zemin kat tuşuna bastıktan sonra yanımda sırtını aynaya yaslayarak bekleyen adamın bana bakmasını sağlamıştı. Ben de ona döndüğümde ne olduğunu anlamaya çalışan bakışlarıyla karşılaştım. ''Kolyelerim yukarıda kaldı.'' Üzüntüyle kurduğum cümle onun bakışlarındaki anlamı 'bu muydu derdin yani' olacak şekilde değiştirmişti.

Hiçbir şey demeden yüzümü incelemeye devam etmesi sinirimi bozsa da ben konuşmaya devam ediyordum. ''Ezgi hayatta vermez artık kolyelerimi.''

Ciddi yüz ifadesini korurken ''Çocuk gibisin.'' demesi neden kalbimi kırmaya yetmişti ki? Abartmış mıydım, bilmiyorum ama kolyelerimi seviyordum ve Ezgi'nin inadı tutunca hayatta vermezdi geri. Şimdi onda kalırsa daha çok sahiplenecekti ve Emel abla ancak o onları unuttuktan sonra alıp bana geri verebilecekti. Ki ben takılarımı kimseyle paylaşmaktan hoşlanmazdım.

Derince iç çektikten sonra sırtını dayadığı yerden ayrılıp yerinde doğrulan adam duran asansörden inmem için kapıyı açmış geçmemi bekliyordu. Şu an Emir olmasa oturup ağlayacak gibiydim resmen. Bunlar hep şu sıralar oluşan duygusallaşmalarımdan dolayıydı kesin.

Üstelik beni çocuk gibi görüyor olması üzdüğü kadar sinirimi de bozmuştu. Ben sana çocuk kim gösterirdim de, neyse.

Apartman kapısından çıkarken soğuğu daha fazla hissetmemek için hırkama iyice sarılıp hemen arkamdaki bedene bakmadan ''İyi akşamlar, Emir abi.'' dedikten sonra cevabını beklemeden hızlıca kendi evime doğru ilerledim ama gördüğüm manzara hiç de güzel bir manzara değildi. Hatta manzara bile değildi.

Abimin arabasından inen Feyza ve abim. Beni fark etmemişlerdi ve bu benim için çok büyük bir avantajdı. Hızlı ve geniş adımlarım onları görmemle yavaşlarken şimdi durmuş benim karar vermemi bekliyordu. Az önce çıktığım eve geri dönsem ne açıklama yapacaktım? Pardon abim müstakbel karısı için kalbimi paramparça edip bir tarafa attı benim de aklıma onları gördükçe abimin bana söylediği çirkin şeyler geliyor mu diyecektim.

Dolan gözlerimden gözyaşlarımın süzülmemesi için gözlerimi bile kapatıp açmak istemiyordum. Sinirlerim bozulmuştu resmen ve onları gördüğüm an dengem şaşmıştı. Arkamı dönüp nereye gideceğimi bilemeden öylece yürüyüp uzaklaşmak istiyordum buradan. Eve girsem onlarla yüz yüze gelecek olmak bile dayanabileceğim bir şey değildi, şimdilik. Arabasının kapısını açmış ama binmemiş olan Emir çatık kaşlarıyla ve anlamadığını belli eden bakışlarıyla bir bana bir de arkamda kalan çifte bakıyordu. Hızlı adımlarla ilerleyip az da olsa onların görüş açılarından çıkmıştım ki zaten çoktan içeriye girmiş olmalılardı. Arabasının kapısını sertçe kapattıktan sonra bana adımlaması benim de kaşlarımı çatmama sebep olmuştu. Zaten dokunsalar ağlayacaktım bir de bunun gereksiz sorularıyla uğraşamazdım. ''Nereye bu saatte?'' Kolumdan tutup durdurmasıyla durmak zorunda kalmıştım. Elindeki kolumu kendime doğru çekip ''Sanane!'' cevabını vermiş ilerlemeye devam etmiştim ama o vazgeçmemişti.

''Ne oldu?''

Az önceki tavrım hiç hoşuna gitmemiş olmalıydı. Sert sesi kulaklarımı doldururken ben yine de ilerlemeye devam etmeye çalışıyordum. ''Defne, bu saatte nereye dedim? '' Tekrar kolumdan tutmasıyla daha fazla durduramadığım akmak için sıraya giren  gözyaşlarım bir bir akmaya başlamıştı.

''Ya sanane dedim ne anlamaz adamsın sen? Bırak kolumu.'' Pürüzlü ama sinirli çıkan sesimin yüksek çıkması kesinlikle istediğim bir şey değildi çünkü hemen önünde durduğumuz evde yaşayan Neriman teyze sırf ben Emir'le bu yakınlıkta böyle konuşuyorum diye arkamdan kim bilir neler neler derdi.

Bir yandan ağlarken bir yandan az önceki sesimden dolayı biri bizi duydu mu, korkusuyla etrafıma bakınmıştım ama yanaklarıma kapanan kocaman ve sıcacık eller başımı çevirmeme engel olmuştu. Bu teması, özellikle de mahallenin orta yerinde yaptığı şey rahatsız etmişti. ''Giray şerefsizi bir şey mi yaptı, ne diye ağlıyorsun şimdi?'' Azarlıyor mu halime üzülüyor mu anlayamıyordum zaten bir şey de hissedemiyordum. Sadece yanaklarımdan damlalar süzülüyordu.

Sinirle ellerinin üzerine ellerimi koyduktan sonra sıkıca tutup çekmiştim yanaklarımdan ellerini. ''Sanane dedim değil mi? SA NA NE.'' İlgilenmesin, düşünmesin istiyordum çünkü o böyle yaptıkça aklım farklı şeyler algılayıp kalbimin mezarını hazırlamaya hevesleniyordu. Ben ne kalbimin o mezara girmesini ne de aklımdan onun çıkmasını istiyordum. Zaten soğuk ve karanlık hava rahatsız ederken hırkamın cebinden yükselen telefon sesi dağılan dikkatimi yerine getirmişti.

Ağlamam anlık ve kısa sürerken akan burnumu benle bırakıp hızlıca ayrılmıştı aramızdan. Annemin aramasına cevap vermek zorundaydım yoksa hayatta rahat vermezdi. Feyza bizden gidene kadar nereye gidip ne yapacaktım bilmiyordum.

Hâlâ yanı başımda dikilmeye devam eden sinirinden alt dudağını dişleyip bana üstten üstten bakan adamın varlığını yok bile sayamıyordum.

Annemin telefonunu yanıtladığımda Feyza'nın geldiğini söylemiş eve ne zaman geleceğimi sormuştu. Sanki sorusunun cevabı Emir'in göğsünde yazıyordu da dikkatle onu arıyordum. Cevap bulamayınca da geç geleceğimi, arkadaşıma uğrayacağımı söyleyip soru sormasına fırsat vermeden kapatmıştım telefonu.

Bu adam hala niye buradaydı?

Bu soruyu sesli ifade edecektim ki o benden önce davrandı .''Gel, gidiyoruz.'' deyip arkasını döndüğü gibi arabasına ilerlemeye başladı. Az önceden beri etraftan pek gözükmeyen bir yerdeydik ve şimdi birden yola, sokak ışıklarının altına çıkması birinin görmesi demekti. Annem ya da babam hakkımda bir şey duysalar bana sormadan asla yargılamazlardı ama aile apartmanındaysanız ve dedikoducu bir mahalledeyseniz hayat daha da zordu. Allah bilir babaannem ya da yengem yarın öbür gün yine ne yalanlarına alet edeceklerdi beni.

''Defne, ben ömrüm boyunca seni mi bekleyeceğim?''

Peşinden gelmediğimi görünce ya da fark edince dile getirdiği soruya cevap vermemiştim. Gidecek bir yerim de yoktu zaten. Başka şansımın olmaması - yanımda ne cüzdanım ne de başka bir şeyim vardı- onun peşine takılmamı zorunlu kılıyordu.

''Bekle işte ne olacak? Sanki saatlerce bekledin, söylediğin şeye bak.''

Yanına gidip ondan önce davranarak kapı kilidi açık olan arabaya yerleşmiş onun da binmesini beklemiştim. Neye gülüyordu bilmiyordum ama yüzünde çok farklı ve içten bir tebessüm vardı. Son günlerde yüzünden eksik olmayan gülümsemelerin ona ne kadar yakıştığından haberi var mıydı? O yüzü gülmeyen, herkese havadan bakan ve kaşlarını çatmaktan alnı kırışan Alpay Emir'i görmeyeli uzun zaman oluyordu.

Arabaya bindiğim gibi aslında ne kadar üşüdüğümü ellerimin kızarması ve uyuşmasından anlıyordum. Kış aylarında olmamıza rağmen ne yağmur ne de kar vardı. Sadece kuru soğuk. Ben ellerimi birbirine sürterek ısıtmaya çalışırken bacaklarımın da uyuşuyor olması oturduğum yerde rahatsızca kıpırdanmama sebep oluyordu.

Memnuniyetsizce ''Kendini titreşime almış gibisin anasını satayım, bu havada giyindiğin elbiseye bak.'' deyip hem kendi tarafındaki hem de benim tarafımdaki ısıtıcıları açmıştı.

''Ben böyle geldim de...'' Cidden Defne sen böyle geldin de ne yapacaksın şimdi? Yani bindin adamın arabasına gideceğiz dedi ama nereye? Daha ısınamadığımdan kendimi istemsizce sıkıyordum ve bu da sesimin bir garip çıkmasını sağlıyordu ''...ne yapacağız? Yani senin işin vardır zaten çıktın benimle geç de kalmışsındır. Ayrıca ben niye geliyorum seninle?''

Kurduğum son cümle ona değil banaydı.

Mahalleden çıkmış sokakların dar yollarında ilerlerken göz ucuyla bana baktıktan sonra tekrar önüne döndü. ''Urfa mı yersin yoksa pilav mı?''

Ben ne diyorum adam ne diyor.

Acısız olan Urfa mıydı Adana mı?

Adam ne diyor sen ne diyorsun.

''Ne yemeği ya, ayrıca biz nereye gidiyoruz Emir abi?''

Şu an girdiğimiz yollar hiç tanıdık gelmiyordu, karanlıkta pek seçemiyordum evet ama en azından daha önce geçseydim az çok hatırlardım. Ben girdiğimiz yolu ve etrafındakileri incelerken Allah bilir yine neye sinirlenmişti de ağzının içinden homurdanıp duruyordu. Ayrıca küfrettiğini de duymuştum.

Sabırsızca konuştuktan sonra sorduğu soruya tekrardan bir cevap bekliyordu. ''Açım Defne, sabahtan beri tek lokma yemedim. İşim yok. Seni bıraktıktan sonra eve çıkıp yemek yiyecektim. Bir yere gittiğimiz de yok sorularına cevap aldıysan soruma cevap ver de gidelim nereye gideceksek. Ne yemek istiyorsun?''

Adamı artık nasıl çileden çıkarttıysan tek nefeste bu kadar uzun bir cümle kurup üzerine bir de hala cevap bekliyordu.

Dürüm yemek istiyorum ayrıca böyle sorunca ben de acıkmıştım ama Emir dürümdense seyyar satıcıların yaptığı pilavı daha çok severdi hem sabahtan beri açmış da zaten o yüzden pilav cevabını vermiştim. Onun bunu sevdiğini ne zaman fark etmiştim hatırlamıyordum ve bu bilginin bende olması şaşırtmıştı.

Sessiz geçen yolculuğun ardından arabayı bir yol kenarına yanaştırıp inmişti. Bana bir şey demediğine göre paket yaptıracaktı. Zaten bu soğukta arabadan inip o küçücük taburelerde oturmaya hiç niyetli değildim.

Aklıma gelen ayrıntıyla ve açlığımın giderek artmasıyla huysuzca dışarıya bakıp onu görmeye çalıştım. Ben ne kadar nohuttan nefret ediyorsam o da o kadar bayılırdı. Şu an tek isteğim benim pilavıma nohut ekletmemesiydi.

Allah başka dert vermesin Defne...

Birden bacağımın üzerinde titreşim hissedince bu beklenmedik durum korkutsa da çalan telefonumun sesini duyduğum gibi annemin aramasını yanıtlamıştım.

''Saat kaç oldu, neredesin sen? Kız evde diye gelmiyorsun biliyorum ama aklım sende annecim.''

Annemin bu huyunu çok seviyordum. Bir başkası olsa zorla eve gelmem için ısrar eder yok ayıp olur yok şu olur deyip zorlardı. Demek ki abimle olan tartışmamıza laf etmese de az çok pişmanlık hissediyordu. Ben öyle sezmiştim.

Yalan söylemek istediğim en son şeydi, annemin bana olan güvenine en ufak bir şüphe bile düşürmesini istemediğimden doğruyu söyledim. Akşam vakti güvende olduğumu bilmeliydi zaten. Eve gidince sorguya çekeceğini bilsem de ''Alpay Emir abi yanımda, onlardan çıkıp eve gelirken gördüm zaten abimlerin geldiklerini. Serap teyzelere geri dönmedim nereye gideceğimi de bilemediğimden yalnız bırakmadı beni.''

Annem olumsuz sesler çıkartıp bu durumdan hiç hoşlanmadığını belli etmeye çalışıyordu. ''Sana haber vereceğim gittiklerinden hemen döneceksin ve eve gelince konuşacağız. '' Onu onaylamak üzereydim ki arabanın kapısı açılmış ve kendisiyle beraber soğuk havayı da getirmişti yerine poşetlerle yerleşen adam.

Bana kimle konuştuğumu anlamaya çalışır gibi bakmasına ''Tamam anne.'' diye annemi onaylayarak cevaplamak istemişti onu.

Annemin dikkat et kendine demeleriyle telefonu kapatıp Emir'in hala kucağında tuttuğu poşetlere bakıyordum. Hiç çekinmeden poşetlerden birini kucağından almak için tuttuğumda elimi eliyle engellemiş ''O benim.'' dedikten sonra poşetten çıkarttığı nohutsuz tavuklu pilavı elime tutuşturmuştu. Ayranı da verdi ve ben de yerime yerleştim. Ağzım kulaklarımda bacaklarımın üzerindeki sıcacık yemeğe bakıyordum.

''Defne,''

Adımı söylemesiyle, açlığımı kapatacağımı bilmenin verdiği mutluluğun yüzümde oluşturduğu gülümsemeyle ona baktım.

Bu halime düz bir yüz ifadesiyle baktıktan sonra gözlerini gözlerimden çekmeden, itiraz istemeyen ve kendinden emin bir sesle konuştu.

''Ne diye kaçar gibi uzaklaştın Girayları görünce?''

Bacaklarımın arasına koyduğum ayranımı içmek için çalkalayıp önümdeki yemeğe aşkla bakarken bu moral bozucu soruya cevap vermek istemiyordum ama eğer cevap vermezsem uzatacağını da biliyordum.

''Her zamanki abim işte, öyle atıştık biraz.''

Abimle araları hiçbir zaman çok iyi olmamasına rağmen yine de konuşur birbirlerinin yardımına koşarlardı. Herhangi bir dertleri olursa yine birbirlerine derman bulmaya çalışır yan yana olduklarını birbirlerine hissettirirlerdi. Bu yüzden de Feyza ile aramın çok iyi olmadığını bildiğinden bunu söylemekte sakınca bulmamıştım.

''Feyza'yla aramdaki soğukluktan dolayı abimle aramız bozuk.'' Bu konu hakkında soru sorsun ya da yorumda bulunsun istemiyordum. Onunla konuşabileceğim herhangi bir ortak nokta ararken aklıma hiçbir şeyin gelmemesi moralimi bozmuştu. Kısa süren sessizlikten sonra Emir'in sıkkınca nefeslenip ''Giray bu konuyu kafasına çok takıyor, adam haklı da sayılır.'' demesiyle ağzımdaki yemeği yutamadan hızla ona dönmüş bu dediğinde ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyordum.

''Bir yanda kardeşi diğer yanda sevdiği kadın var. Aranızda kalıyor belli ki,'' devamında her ne diyecekse kararsız kalmış olmalıydı. Yerinde daha da rahat oturabilmek için kendini kaydırmış elindeki plastik kabı bir bacağının üzerine koyup ayranından derin bir yudum aldıktan sonra devam etmişti. ''Ne sikik bi' durum lan bu böyle.''

Onunla ilk defa böyle bir durumda yalnız kalmış sohbet ediyorduk ve son cümlesiyle ağzını bozması hiç hoş değildi. Aşırı küfürlü konuşan biri olduğunu düşünmüyordum gerçi bizim konuşmuşluğumuz yoktu ki nereden bileceksem.

''Abimin arada kaldığı falan yok, o nişanlısı ne derse ona inanıyor ve bana sorma zahmetine bile girmiyor. Gerçi sormasın da zaten...''

Bana sormadan o inanmak istediğine inanıyordu zaten, bir de bana sorduktan sonra beni umursamadan aynı şeyi yapsa bu beni daha çok üzerdi.

Sanki ekşi bir şey yemişim gibi buruşan suratımla son cümlesinden rahatsız olduğumu belli etmek amacıyla ''Ayrıca bir daha küfretme benim yanımda, hiç hoşuma gitmiyor.'' demiştim.

Ben her zaman benim yaptığım gibi sanane, sana mı soracağım, ister derim ister demem tarzı şeyler der diye düşünürken uysal bir kedi gibi ''Tamam. Dikkat ederim, bir dahakine... Senin yanında.'' dedikten sonra derince iç çekip başını arkaya yaslamıştı.

Dikkatimi çeken şey bu birkaç defadır nefes alamıyor gibi oluşu ve derin soluklanmalarıydı. Ya son zamanlarda içtiği sigaralar gerçekten sağlığını bozuyordu ya da... Bir derdi olmalıydı.

Bunu ona sormak istesem de içimde engel olmama sebep olan bir şeyler vardı. Alacağım cevaptan korkuyordum doğrusu.

Doymuştum. Tabağımın yarısı anca bitmişti belki ama artık yiyemeyecektim. Göz ucuyla onunkine baktığımda bitirmiş olduğunu görmüştüm ve bu yarım kalanı nereye koyacağımı bilemediğimden az önceki poşetlerden birini almak için etrafıma bakınmaya başladım.

''Yemeyeceksen ver ben yerim.'' Derken bir yandan kendi önündeki çöpleri poşete koyup bir yandan da benim önümdeki biten ayran bardağını almıştı. Açıkçası Melih böyle şeylerden iğrenmediği için ona teklif ederdim yemeğimi bitiremediğimde ama Emir'in iğreneceğini ya da yanlış anlayacağını düşünüp hiç teklif etmemiştim bile.

Onu onayladıktan sonra tabağımı ona vermiş nazik bir kız olup teşekkür ettikten sonra düğünün yaklaştığı ve o zamanda da mı böyle kaçacağım gibi onun soruları hakkında konuşmuştuk.

Annemin çabuk eve gel içerikli mesajıyla geri dönmeyi teklif ettiğimde kabul etmişti.

Şimdi de annemin açtığı daire kapısında içeri girerken laflarını duymazlıktan gelmeye çalışıyordum.

''Bugünlük bir şey demedim ama haksızmışsın gibi kaçacak mısın sen bunlardan?''

'Madem haklıydım ne diye oğluna karşı beni savunmadın?' demek istemiştim ama iki dudağımın arasından bir türlü çıkamamıştı.

Bunlar dediği de yere göğe sığdıramadığı biricik oğlu ve geliniydi. Ben kaçmıyordum, sadece bir anlık boşluğuma gelmişti ve duygusal boşalma yaşamıştım. Tabi ki onlardan kaçacağım gibi bir durum söz konusu değildi ama yüzlerini bile görmek istemiyordum.

Bir an önce evlenselerdi de evlerine yerleşselerdi biz de rahat etseydik. Bir, bir buçuk ay gibi kısa bir süre kalmıştı ve ben elbise bile bakmamıştım. Tek derdimin elbiseymiş gibi olması da ne hoştu.

Git düğünde beyaz abiye giy Feyza'nın sinir krizi geçirmesine sebep ol Defne...

Sanırım bir gelin için en kötü şey düğününde gelinden rol çalmaya çalışan ve beyaz giyinen birinin olmasıydı. Bir de bunu görümcen olan kişi yapıyorsa tam krizlik.

Anneme laf anlatmak kadar zor bir şey yoktu bu hayatta. Şimdi de akşamın bir vakti Alpay Emir ağabeyim ile ne işim olduğumu soruyordu. Ona kaçıncıya söylediğimi bile bilmiyordum ama yine ve yine söylemiştim evden çıkarken onun da çıktığını sonra beni yalnız bırakmadığını.

Annem de ısrarla bunun hiç doğru olmadığını, benim öyle düşünmesem bile bir erkeğin bunu yakınlık olarak görüp farklı şeyler düşünmeye zemin hazırlayacağını söyleyerek bir daha böyle bir şey istemediğini söyleyip bir de kılık kıyafetime laf etmişti. Sanki bu sabah hiç beğenmemiş gibi...

Zaten anneme göre babam ve abim hariç tüm erkekler bana âşıktı... Bir yere mi gidilecek bir şey mi yapılacak aman karşı cinsten uzak dur. Sanki kendi bana koca bulmaya çalışmıyormuş gibi...

...

Alpay Emir'le arabada yemek yediğimiz günün üzerinden iki hafta geçmişti ve bu iki haftada onu hiç görmemiştim. Ne markete gittiğimde, ne bir hafta sonu Emel ablalarda ne de işe gidip gelirken sokakta. Melih'le de bu süreçte hiç konuşmadığımdan öğrenemiyor acaba işi dolayısıyla bir yere mi gittiğini merak ediyordum. Çalıştığı şirketin yurtdışındaki şubelerinden bazılarına ara ara seyahatler düzenlendiğini ve gittiğini biliyordum ama şimdi nerede olduğunu bilmemek ve bunu öğrenememek beni çıkmaza sokuyordu.

Şimdi de hastanedeydim ve bir danışanımın son dakika randevusunu iptal etmesiyle oluşan boşluğum öğle molası ile birleşiyordu ve bu boşluğu değerlendirebilmek ve Büşra'yı da alıp yemek yemeğe gidebilmek için acil bölümüne iniyordum.

Yaka kartımı önlüğümün cebine astıktan sonra topladığım saçlarımın arasından firar edenleri yeniden yerine sokmaya çalışarak asansöre ilerliyordum.

Hastanede çalıştığım günden beri fark ettiğim en büyük şey ne kadar şımarık biri olduğumdu. İnsanların ne büyük dertleri vardı yine de çabalamaktan, yüzlerindeki gülümsemeden vazgeçmiyorlardı. Bense en ufak şeyde yaşama küsüp neden doğdum ki ben, triplerine girip hayata küsüyordum. Koridordaki insanları incelemeyi bırakıp gelen asansöre bindiğimde içeride bulunan birkaç kişi açılan kapılar ile sessizleştikten sonra tekrar kendi aralarında konuşmaya devam etmişlerdi. Zemin kata inene kadar asansöre binen ve inenler arasında tanıdık yüzlerle karşılaşmış ayaküstü selamlaşıp konuşmuştuk.

Sonunda acil katına gelmiş genelde rahat nefes alabildikleri zaman bir kenara çekildikleri yerlerine ilerlerken etrafta koşuşturan hemşire ve doktorlara bakınca ne kadar zor şeylerle mücadele ettiklerinin farkına varmıştım. Ayağımdaki topuklu ayakkabılarla rahat rahat etrafta salınırken kiminde koşuştururken belki de zamanla yarışırken rahat edebilecekleri terlikler kiminde de spor ayakkabılar vardı.

Bense ayağıma vuran topuklu ayakkabımdan şikâyetçiydim.

Elindeki dosyaları inceleyen Büşra'nın arkadaşlarından adını hatırlayamadığım birini gördüğümde yanına gidip selam vermiştim ve Büşra'nın nerede olduğunu sormuştum. O da onun yanına gideceğini söylediğinde kendisine eşlik edebileceğimi teklif etmişti ve ben de kabul etmiştim. Adını hatırlatan Can ile Büşra'nın yukarıda olduğunu öğrenmiştim.

Biz bir yandan Can ile sohbet ederken bir yandan da yukarıya doğru ilerliyorduk ve onun esprilerine gülüyorduk. Gerçekten harika biriydi ve çok iyi mizah anlayışı vardı. 5 dakika önce konuşmaya başlamamıza rağmen ona gerçekten ısınmıştım. Bir hastasının hastalığını yanlış anlaması sonucu öleceğini düşünüp etrafındakilere itiraflar etmeye başladığından sonra da nasıl rezil olup akrabalarından dayak yediğini anlatırken kimseyi rahatsız etmeden gülmelerimi kontrol etmeye çalışıyordum.

Hastanenin girişine geldiğimizde Can elindeki dosyaları danışmaya bir doktorun adını söyleyerek bıraktıktan sonra tam ilerleyecektik ki gördüğüm kişi ile kalbim, prangaları çıkarılan özgürlüğüne kavuşan ve hayattan zevk almaya başlayan bir köle gibi canlanmış yere göğe sığamamaya başlamıştı. Onu uzun zamanlar görmediğim elbette oluyordu ama bu iki hafta hiç olmadığı kadar uzun ve yavaş geçmiş sanki onu aylardır görmüyormuşum gibi hissettirmişti.

Onu gördüğüme bile sevinemeden hastanede olma sebeplerinden birinin kendisine bir şey olabileceği olduğundan onun için telaşlanmış ve korkmuştum.

''Defne, bir şey mi oldu? Niye durdun?''

Gözlerim, Alpay Emir ve yanındaki kişilerin üzerinden ayrılmak istemese de Can'ın sorusuyla ona yönelmiştim, ''Çok zamanım yok, acele etsek iyi olacak.'' demesiyle onunla beraber ilerlemeye başladım ama onun neden burada olduğunu da merak ediyordu. Gidip selam versem bu durumdan rahatsız olabilirdi çünkü yanında başkaları da vardı. Onu rahatsız etmek istemediğim için belki mahallede görürsem onu gördüğümü söyleyebilir böylece sebebini sorabilirdim.

Can ile onların bulunduğu kısmın tam aksine ilerleyip Büşra'nın da aralarında bulunduğu birkaç kişinin yanına ilerledikten sonra selam vererek aralarına katılmıştık. Bir kenarda ayaküstü sohbet ederken Can ve başka birine gelen çağrı ile ayrılmalarının ardından biz de Büşra ile beraber oradan ayrıldık.

''Bu akşam eve gittiğim gibi koyacağım kafamı yastığa, ertesi geceye kadar deliksiz uyuyacağım.''

Büşra'nın bu ve bu benzeri yakınmalarına tebessüm etmekten başka verebileceğim bir tepkim yoktu çünkü hem aklım Emir'deydi hem de ona verebileceğim bir cevabım yoktu.

Yan yana geniş koridorda ilerlerken gözlerim yerdeki bölümleri gösteren takip çizgilerindeydi.

''Sen iyi misin? Dalgın gibisin biraz. Hâlen abinle bozuk mu yoksa aranız?''

''Yok ya, yani evet abimle bozuğuz hala da...'' Kendi içimde bile kararlaştıramadığım bu konuyu ona danışmalı mıydım, bilmiyordum. Hiçbir zaman her şeyini en yakın arkadaşlarıyla paylaşabilen biri olamamıştım ve ilk defa beni anlayabilecek birinden alacağım akla ihtiyacım vardı. ''...benim aklımı kurcalayan başka bir şey daha doğrusu biri.'' Ellerim önlüğümün cebinde dalgınca önüme bakıyor aynı zamanda da ondan alacağım cevabı bekliyordum.

''Hadi canım! Defne kim bu, bizim hastaneden biri mi?'' Heyecanlı ve yüksek çıkan sesinden dolayı etraftan gelen birkaç kınayıcı bakışa hak vermemek elde değildi.

Asansöre yaklaştığımızda bizden önce bekleyenler olduğundan çağırma tuşuna basma gereksinimi duymamıştık ve konuşmaya devam etmiştik. Personellerin çoğu yemek molası verdiği için herkes üst kata yemekhaneye çıkıyordu zaten.

''Sessiz ol biraz. Ben ne yapacağımı bilmiyorum, yani var mı onu da bilmiyorum. Ya o kadar karmakarışık ki aklım.''

Gerçekten zihnimde bile bazen ismiyle hitap edip bazen de abi derken, basit bir hoşlantı diye adlandırmak az önce onu gördüğümde özlediğimi ama bu özlemin hepsinden daha farklı olduğunu fark etmek bazı şeyleri kendi içimde yerine oturtmam gerektiğini hatırlatıyordu bana.

''Bana akıl vermene ihtiyacım var çünkü benimki bana yetmiyor.''

Bu söylediğime güldüğü sırada gelen asansöre binerken ''Seninle kız gecesi yapma vakti gelmiş de geçiyor kızım. Şu hallerine bak.'' demişti.

Gerçekten de uzun zaman olmuştu bir arada olup konuşmayalı. Kendisi buraya yakın bir sitede bir arkadaşıyla beraber yaşıyordu ve nadir de olsa arkadaşının nöbette olduğu geceler onunla beraber kız gecesi olarak adlandırdığımız buluşmayı gerçekleştiriyorduk. Babam her ne kadar başkasının evinde ki bu arkadaşım da olsa pek olumlu bakmaz izin verse de bunun hemen ertesi günü verdiği izni burnumdan getirirdi. Bazen keşke şehir dışında okusaydım diyorum. Böylelikle ailem az da olsa dışarıda bir başıma kalmamın bana bir zarar vermeyeceğini anlamış olurdu.

Asansöre bindiğimizde Büşra hocalarından biriyle karşılaşmış bu sırada da bir hasta hakkında konuşmaya başlamışlardı. Konuşmalarından hiçbir şey anlamadığım için dinlesem de fayda göremeyeceğimden asansör yükseldikçe kaçıncı katta olduğumuzu belirten LED ekrana bakıp sayıları takip ediyordum. Gözüm orada olsa da Büşra'nın koluma dokunup ''Ohoo uçmuşsun kızım sen...'' demesiyle kendime gelmiş ve inmemiz gerektiğinden kapılar kapanmadan hemen inmiştik.

Biraz erken gelmemizin nimetlerinden birini yaşıyorduk, neredeyse tüm masalar boştu ve böylelikle genelde hep oturmak istediğimiz ama bir türlü boş bulamadığımız köşede kalan sessiz ve sakin yemek yememize olanak sağlayan bölüme geçme şansımız vardı.

Önümüzdeki birkaç kişi de yemek tepsilerini aldıktan sonra biz de yemeklerimizi alıp gözümüzü kestirdiğimiz bölüme geçmiştik. Böyle yer tutar gibi göz koyunca aklıma lise zamanları gelmişti. İlk yılımda kimseyle arkadaş olamamış hep Melih ve arkadaşlarıyla takılmak zorunda kalmıştım. Benden üst dönemde olduklarından kütüphanede, yemekhanede ya da kantinde hep en güzel yerleri tutar oraları kullanmamızı sağlarlardı. Ben de aralarındaki tek çömez, onların etinden sütünden yararlanırdım. Melihler mezun olduktan sonra onlar sayesinde yaşadığım Orta Çağ bitmiş, Burjuva sınıfında Serfler sınıfına ani bir düşüş yaşamıştım.

Zihnimde canlanan bu ve benzeri anılar burukça tebessüm etmeme neden olmuştu. Geçmesini bir o kadar çok istediğim zamanları sanırım özlemiştim.

''Sen daldın gittin yine, Defne birkaç günde ne oldu sana böyle? Tamam, çok yanında olamadım son zamanlarda ama şu hallerini görsen dersin ki on yıldır derdi var bu kızın. Yani bu biri var, meselesi değil gibi pek.''

Onu gördüğümden beri durgun ve bir garip hissediyordum kendimi. Bu garip bir duyguydu ve ilk defa hissediyor olmam ne yapmam gerektiğini bilmemem beni iyice bilinmezliğe sokarak hüzünleştiriyordu.

Evet, şu an gereksiz bir hüzün içerisindeydim. Mesela onu gördüğümde yanına gidip neden burada olduğunu, iki haftadır nerede ne yaptığını sormak istemiştim ama bunu yapamamıştım bile. Çünkü ona bunları sorabilecek kadar yakın değildik onunla. Onunla konuşabileceğimiz herhangi ortak bir konumuz bile yoktu ki bizim.

''Boş ver ya. Daha sonra konuşacağız zaten. Konusunu bile açmak istemiyorum şu an.''

Biz yemeğimizi yemeğe başlayalı beş dakika olmamıştı ki Büşra'nın yanındaki sandalye yere sürtülerek çekilmeden önce masaya ağzına kadar doldurulmuş yemek tabaklarıyla dolu bir tepsi konmuş hemen ardından da o sandalye bir erkek bedeni tarafından istila edilmişti.

Selçuk.

Kendisi abimin bir tanıdığı, bu hastanenin başhekiminin yeğeni benim de burada işe başlamamın sebebiydi.

''Artık hastane yemekhanesi için nasıl beslenme listesi hazırlıyorsanız acımızdan hasta bakamaz olduk.'' İsyankâr ve gerçekten sinirli olduğu belli olan bir sesle konuşup bir damla daha çorba konmuş olsa taşacak olan çorba kâsesine kaşığını daldırıp ekmeğiyle beraber keyifle içti.

Kendisi kilolu sınıfından bir tık fazla kilolu ve yemeğe fazlasıyla düşkün biriydi. Onları ne zaman görsem koşturuyor olsalar da bu hareketli iş hayatı onun kilosunu vermesine yaramasından daha çok, daha fazla yiyerek kilo almasına sebep oluyordu. Ona her defasında sağlığı için benimle çalışması gerektiğini söylesem de diyetisyenleri 'para tuzağı' olarak gördüğünü utanmadan söylüyordu. Bunu bir doktor söylüyordu. Hastalarını bana yönlendiren bir doktor.

''Ben artık sana hiçbir şey demeyeceğim. Bedavaya konuşuyorum yine de beni dinlemiyorsun.'' Dediklerimi hiç aldırış etmeyip iştahla yemeğini yemeğe devam etti. Üçümüz hastane hakkında, hastanede dönen dedikodular hakkında konuşurken hepimizin başına bela olacağı o yeni haberi verdi. ''Sizin haberiniz yoktur kesin, otopark olarak kullanılan alanın yanındaki boş arazi var ya...'' bizden onay aldıktan sonra devam etti cümlesine. ''...orayı almış bizimkiler. Hangi bölüme ek olacak bilmiyorum ama poliklinikler olarak rahatlayacağız gibi gözüküyor.'' Büşra da ona katılıp ''Çok iyi olmuş, hasta yatışlarında sorun yaşandığını duymuştum birkaç hocadan.'' demişti. Beni bu durum sevindirmekten çok üzerken onlar gibi yararını değil zararını düşünmekle başlamıştım konuşmaya. ''Orası arka girişe yakın değil mi? Acilin tam arkasına kalıyor galiba. Bir de inşaat mı çekeceğiz?'' Memnuniyetsizliğimle onları da böyle düşünmelerine zorluyormuşum gibi oldu ama cidden hastaneye ek bina yapılsa bile illaki bağlantı kurulacaktı ve bu da hastane içinde de inşaat olacağını belirtiyordu.

Hastanenin birçok şubesi vardı ve hasta tedavisi işleyişi konusunda kesinlikle bir gerileme olmayacağını az çok tahmin edebiliyordum. ''Ne zaman başlar ki?'' diye sormama ek Büşra da ağzındaki yemeğini yuttuktan sonra ''O kadar kolay değil ya o işler seneye falan anca başlarlar herhalde.'' diyerek fikrini söylemişti. Ben de öyle düşünüyordum ki Selçuk her an çağırılabileceğini düşünerek hızlı hızlı yediği yemeğine ara vermeden bizi şok edecek o cümleyi kurdu. ''Ne seneyesi? Adamlar proje falan her şeyi halletmişler. Ayrıca araziyi almışlar dedim de baya oluyor amcamın dediğine göre.''

İnşaat.

Proje.

Arazi.

Hastane.

Alpay Emir.

İnşaat.

Mühendis.

ALPAY EMİR!

''Yok artık!''

Karşımda ağzında yemeklerle bana bakan ikiliyle az önceki şaşırma nidamı sesli beyan ettiğimi anlayıp hemen toparlamaya çalıştım olayı. ''Biz yeni duyduk ya ona şaşırdım ben. Sonuçta biz de bu hastanenin insanıyız değil mi? İnsan gelir bize de söyler. Ne bileyim fikir sorar.''

Olayı toparlayacağım derken aklımdaki senaryoları düşünmekten daha da batmış olmalıydım ki Büşra, Selçuk'a ''Sen bakma ona.'' dedikten sonra başka bir konu açmıştı.

Emir buradaydı, hastanede inşaat olacaktı ve Alpay Emir inşaat mühendisiydi.

Salaklaşma Defne komik oluyorsun.

Onun burada bu sebeple olabileceği fikri o kadar yerine oturuyordu ki. Yani hasta gibi de değildi sonuçta, bir başkası için de gelmemiştir umarım.

Tam olarak karşımdaki ikiliye katılamasam da sohbetlerine kısa kısa cevaplarla dâhil olmuştum. Bizden önce yemeğini bitirdiği halde bizim de bitirmemizi bekleyen Selçuk'u daha fazla bekletmemek adına Büşra'nın tabağındaki tatlısından aldığı son çataldan sonra hepimiz ayaklanmıştık.

Yemekhaneden çıktıktan sonra az da olsa vaktimizin olmasıyla asansöre binmek yerine merdivenleri kullanmak daha iyi olacaktı. Bu düşüncemi onlarla paylaştığımda Selçuk ikimize de kolaylıklar diledikten sonra bizden ayrıldı ve asansöre ilerledi.

Büşra ile beraber kaldığımızda hem yürüyor hem de konuşuyorduk. Daha doğrusu ben konuşuyordum ve Büşra'nın bir süper kahraman gibi bana yardımcı olmasını diliyordum.

''Abimin düğününe çok az kaldı ama benim ne kına için ne de düğün için elbisem var. Üstelik kış düğünü olduğundan seçeneğim bile çok yok. Ne yapacağım, ne zaman çıkıp elbise bakacağım hiç bilmiyorum.'' Evrendeki en büyük problem buymuş gibi dile getirmem yanımda yürüyen sarı kafanın ''Millette ne dertler var, biz de bizimkine dert diyoruz. Defne Sultan'ım affet bizi.'' deyip benimle dalga geçmesi beklediğim bir şeydi. Anla işte artık sen ve mizah bambaşka şeylersiniz, desem de beni hiçbir zaman dinlemiyordu.

''Hafta sonu beraber bir gün çıkar bakarız, benden bak diyeceğim ama sana kısa gelir benim elbiselerim. Gerçi öyle pek kışlık elbisem de yok.''

Onunla alışverişe gitme fikrinin benim için çok iyi olduğunu söyledikten sonra ayrılma vaktimiz gelmişti. Ben kendi katıma geldiğimde beni bırakmış kendisi de acile gitmek için birkaç kat daha inmesi gerekirken yalnız olduğundan asansörü tercih etmişti.

Odama geçtikten sonra kaldığım yerden çalışmaya ve görüşmelere devam etmiş aklım bir karış havada günü bitirmiştim. Bir gün daha eve kendim dönerken bunu abimin konu bile etmemesi kalbimi kırmıştı. Hiç mi düşünmüyordu nasıl gidip geldiğimi? Normalde kendim gittiğimde illaki kendi vaktini ayarlar gelip alırdı. Sıkıntı ettiğim alıp almaması değil bunu düşünmüyor olmasıydı. Yoksa tabi ki benim için sorun değildi kendi işimi kendim halledebilirdim.

Bir günü daha bitirip yorgun argın eve girdiğimde bedenen olmasa da zihnen çor yorgun hissediyordum kendimi. Yemek yedikten sonra odama geçip kafa dağıtmak istiyordum sadece. Film izleyerek, oyun oynayarak ya da arkadaşlarımla konuşarak.

Öyle de olmuştu gerçi. Biraz dinlendikten sonra yine sessizlik içinde yemek yemiştik sadece babam ve abimin düğün yeri hakkında birkaç konuşması geçmişti masada. Daha sonra zaten şu sıralar aramın bozuk olduğu ailemle hiçbir şey konuşmadan odama geçip telefon başında saatler geçirmiştim.

Emir'in bu süreçte nerede olduğunu merak ediyordum ve bu merakımı sadece Melih ya da Emel abla giderebilirdi. Ne kadar samimiyiz desem de akşamın bir vakti arayıp rahatsız edecek değildim Melih'i ama Ezgi'yi özlediğimi bahane ederek ki hiç özlememiştim Emel ablayı arayıp konuşma arasında bugün Emir'i gördüğümden falan bahsedip konuyu ona getirebilirdim.

Sırtımı yatak başlığına dayayıp kendimi rahat bir hale getirdikten sonra Emel ablayı görüntülü aramıştım. Şimdi de telefonum göbeğimin üzerinde elimin içinde alttan çıkan gıdığımla telefonu açmasını bekliyordum.

Benim alttan çıkan gıdığım ne kadar çirkin duruyorsa telefonu açan ve yüzüne çok yakın tutan Ezgi de bir o kadar komik duruyordu. ''Fıstığım,'' deyip ona öpücük attıktan sonra onun da bana olan sevgisi(!) kabarmış olmalı ki tam çıkaramadığı r harfleri ile ''Ne var?'' deyip annesinin yanına gitmişti.

''Küstün mü sen bana?''

Büyük ihtimalle küsmüştü çünkü kolyemin onda kalmasının üzerinden birkaç gün geçmişti ki Emel abla olur da kaybeder diye onun keyfini beklemeden beni gördüğü bir gün vermişti.

''Senin çok güzel şeylerin var,'' dedikten sonra küskünce alt dudağını belli ederek yüzünün düşmesine neden olmuştu. ''Ama benim hiç yok. Annem hiç izin vermiyor senin bana aldıklarını takmama.'' demiş ve telefonu yere koyup ekranına az önce telefonu tuttuğu elinin bileğini gösterip renkli boncuklardan oluşan bilekliklerini göstermişti. Süslü müydü biraz bu kız? Artık kim alıştırdıysa, yazıklar olsun.

''Sadece bunlarım var benim.'' Küskün ve üzgün çıkan sesine niye dayanamıyordum ki? ''Bebeğim, üzülme tamam mı benim sana aldığım takıları annen sen büyüyünce tak diye vermiyordur.''

''Büyüküm ben,'' diye bağırmasıyla ben ne dersem diyeyim onun bu düşüncelerine devam edeceğini biliyordum. Sen de Defne... Kızın dilli ve süslü olmasına bakıp henüz çok küçük olduğunu unutarak büyük büyük cümleler kuruyorsun.

Bana sinirlendiğinden telefonu fırlatırcasına annesine vermişti. Açıkçası iyi de olmuştu şu an seninle uğraşamazdım Ezgi, dayının neler yaptığını bir öğrenelim sonra ilgilenirim seninle.

Emel ablayla konuşup birbirimize hal hatır sorduktan sonra konuya nasıl gireceğimi bilemiyordum ki sanki aklımda yokmuş da birden gelmiş gibi izlenim vermeye çalışarak ''Aaa abla ben bugün kimi gördüm biliyor musun?'' demiş cevap beklemeden de hemen kendi sorumu cevaplamıştım. ''Emir abi bugün hastanedeydi.'' Dememle yüz ifadesi şaşkınlıktan paniğe dönen kadının aklına Allah bilir neler gelmişti.

''Abla hastanede dediysem hasta olarak değil ya yani baya sağlıklı gözüküyordu.'' Aklımda hala şu inşaat meselesinden dolayı olduğu vardı ama emin de değildim sonuçta.

''Aklım çıktı Defne, çocuk yeni döndü zaten bir şey oldu sandım.'' İşte şimdi sırasıydı kızım öğrenmenin bu adam nereden dönmüştü, öğren çabuk.

Aslında meraktan delirmiş de olsam hiç merak etmiyormuşum gibi durmaya çalışarak ''Hım, neredeydi ki döndü falan dedin?'' tarzı bir şeyler demiştim.

Babaannem, kurban olduğum şu an seni o kadar iyi anlıyorum ki... Evimize gelen her kargocuyu kenara sıkıştırmanı, niye geldiklerini sormanı ama hiç de umurunda değilmiş gibi yapmaya çalışmanı... Sana layık bir torun olmak için şu an elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorum.

''Bir hafta on gün önce apar topar Almanya'ya gitti bir iki gün önce döndü diye biliyorum. Annem sanki askerden gelmiş gibi tüm yemekleri yaptırdı işte, aman Defne sanki bilmiyorsun bu işi için gidip orayı burayı geziyor annem de sanki çocuğu oralarda süründürüyorlarmış gibi davranıp ağlanıp duruyor.''

Vallahi doğru diyordu. İşi dolayısıyla seyahatleri oluyordu Emir'in ve Serap teyze her defasında oğlunu sürgün etmişler gibi davranıp kendini yıpratıyordu.

Her şey iyi hoştu, istediğimi öğrenmiş merakımı gidermiştim ama Emel ablanın hemen ardından kurduğu cümle yüreğimde öyle bir ağırlık hissetmeme neden olmuştu ki o ağırlığın altında ezildiğimi, nefes alamadığımı fark ettim.

''Ah Defne... Biriyle paylaşmasam çatlayacağım. Galiba Giray'dan sonra sıra Emir'de, yaşı geldi geçiyor zaten bizim dememize de laf ediyordu yıllarca yok evlilik istemem diye. Annem birkaç defadır biriyle konuşurken telefonda yakalamış bunu. Bir şey dememiş ama annem baya umutlu bu sefer. Sen ne olur ne olmaz birkaç elbise daha bak şimdi alırken.''

Kendince en mutlu haberini verirken neşe saçtığı sesi, heyecanla kurduğu cümleler hala kulaklarımdaydı. Bu haber o kadar beklenmedikti ki benim için. Ne kendimi bu cümlelerin ağırlığından koruyabilmiş ne de henüz kendimin bile kabullenemediği duyguların başına kalbimin odacıklarından çıkaramadan tokmakla vurulup hiç çıkarılmamak üzere geri sokulmaya çalışılmasına engel olabilmiştim.


İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page