3. Gökyüzüne Tutsak
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 33 dakikada okunur
Levent Güneş & Ahmet Aslan - Yola Girme Sen
Melike Şahin - Kimin Izdırabı
3. Bölüm
"Gökyüzüne Tutsak"
🥀
Sessizlikle yaslandığım duvar kenarında yüreğimin derinliklerinde hissediyordum çaresiz bir vedalaşmanın acısını. Vedalar can yakardı ancak bu defa başkaydı. Gençliğinin baharında tek evladını toprağın bağrında saklayan bir annenin gözyaşlarıyla sulanıyordu bahçemizdeki çiçekler şimdi.
Yaşamın toprakla kavuşmasını sağlayan ilk suya can suyu deniyordu da sona bir çare bulunamamıştı anlaşılan. Ardında yoksa kimsen, yine alınıyordu elinden yaşam dediğin ve geride kalan bir avuç kurak toprak, cansız birkaç yaprak oluyordu yalnızca. Belki bir mezarda, belki de pencere kenarından bakadurduğun birkaç metrelik bağda.
Biliyordum ki hiçbir toprak kurumasın, çiçeklerin canı hiç solmasın istiyordu az biraz ilerimde yere çökmüş olan yaşlı kadın. Farkında değildi tarafımdan izlendiğinin. Ancak ben farkındaydım kapanmak bilmeyen yaraların nasıl yüreğini dağladığını. Bana her bakışında yarasının kanadığının ve katrandan kara gözlerinin yaşlarla bezelendiğinin hep ama hep farkındaydım.
Anneannem sanki rengarenk yaprakları değil, kızının ipek saçlarını okşuyordu titreyen elleriyle. Eğilip onları öpüyor, fısıldayarak toprağı okşuyor, dualarla yetiştirdiği canlarını bir daha görmeyecek olmasına rağmen dikkatle ayıklıyordu canı çekilen renksiz yaprakları.
Vedalaşıyordu kendince.
Oysa altında değildi nefesi alınmış canı. Bir uçurum kenarına saklanmıştı evladını ve şimdi ona çok uzaktaydı. Vedası ise en yakınınaydı. Çiçekleriyle değil, bahar gibi kokan bebeğinin burnunda tüten hasretiyle ayrılacaktı bu topraklardan.
Bundandı gözündeki yaş, iki dudağı arasındaki çaresiz telaş. Kader yine savuruyordu her birimizi bir yana ve o hiç vazgeçmiyordu adım attığı her yurtta kızının kokusunu yeniden canlandırmaya.
Bahar gibi kokarmış...
Adımını attığı yerde bin bir amber bitermiş de kışın ortasında sanki yaz güneşi doğarmış.
Acısı ruhuna ağır geldiğinde soldurdular çiçeğimi, derdi de ektiği bahçelerde soluklanarak ayakta kalırdı bunca zamandır.
Evlat acısı ana baba kaybından da başkaymış, diye sayıklardı kendini kaybedip anne ve babasını tek bir günde kaybeden küçük bir kız çocuğunun yanında olduğunu unutadurduğu anlarda.
Sonrasında yollarımız ayrıldı zaten. Ne ben yüreğine taş oturan kadının feryatlarını duydum büyürken ne de o benim yüzüme baktığı her an solan çiçeğini anımsadı bende. Ayda yılda bir hasret gidermeceden ilerisi değildi bizimki.
Bundandır belki de baharı yok sayışlarım, yalnızca kara kışın günlerini yaşayışlarım. Ağır geliyordu bir evladın annesinin kokusunu dahi hatırlayamayışı. Çaresizce her çiçekte annesinin tenini arayışları. Her çiçek başka kokardı, benim annem hangisini teninde taşırdı?
"Herkes hazır, sizi bekliyoruz..."
Şahin'in temkinli adımlarla yanıma yaklaşımına baktım yavaşça. Öncesinde ayak seslerini de duymuştum, kendisini belli etmek ister gibi hafifçe öksürüşünü de.
Zihnin dolup taşsa da tetikte olmak, gelecek her tehlikeye göz kulak açmak böyleydi işte. Ne anda kalmak ne de anıları tam anlamıyla yaşamak... Tek yapmam gereken her an sağa sola kulak kabartmak.
Hasarımı tartmak ister gibi bakıyordu bana, sanki acımak değildi de sahiden içtendi; hafif bir tebessümle karşılık verdim. Yaslandığım duvardan ayrılıp duruşumu dikleştirdiğimde "Geliyoruz." dedim karşımdaki adamın arkasında kalan ön bahçeye uğramak istemeyen gözlerimi Şahin'den alıp anneanneme çevirirken.
"O... geldi mi?"
Kimi sorduğumu anında anlamıştı elbette. Ancak ben anlayamamıştım onu neden sorduğumu. Omuzlarıma yüklediği dertten bu yana ağzımı açtığım ilk andı. Dakikalardır ne kimseyle konuşabilmiş ne de kendimle yüzleşebilmiştim. Ne hissedeceğimi ne tepki vereceğimi bile kestirememiştim.
Tek bir kurşunla evlatlarını geride bırakıp kendi canınlarına kıymaları mı ağırdı yoksa babamın bedenine saplanan diğer on yedi kurşunu kendi öz babasına ait olması mı bilmiyordum. Canı yanmış mıydı, nefesini kesen arzuladığı gibi kendi kurşunu muydu yoksa diğer on yedisinden biri mi bilmiyordum.
Ne yaşandı, bizden neler çalındı ya da hiçbir şey böyle olmasaydı soruları nefesimi kesse de Şahin'in bakışlarındaki sorguyla "Burada," deyişi beni kendime getirdi. "Az önce geldi. Birkaç görüşmesi var, onları hallediyor."
Anneannemin yanına adımlayıp koluna girmek için eğildiğimde Şahin de geldi, yardım etti. Bıçak açmadı ağzını, koluna girdiğimiz kadının. Haykırışı sessiz, derdi amansızdı.
"Evdekiler seninle tanışmak için can atıyor," dedi sanki kafamı dağıtmak ister gibi. Oysa sözleri daha çok telaşa attı beni.
"Evdekiler mi?"
Gülüşü gözlerini kaybederken "Tabi," dedi. "Herkes ayaklanmış... İzel şimdiden yakana yapışmak için saatleri sayıyor. Görümcelik yapacağını sayıklıyor."
Ne yapacağını sayıkladığını anlayamasam da sevdiği adamın ailesine karışacağını düşünüp heyecanlanan, içten içe neşelenen genç bir kızın hisleri yoktu içimde. Doğrusu hiçbir şey de hissetmiyordum. Ne endişe vardı yüreğimde ne de herhangi bir neşe.
Tek telaşım nasıl bir hayatın beni beklediğiydi.
Benden bir tepki alamayınca "İzel benim kız kardeşim," açıklamasında bulundu. "Bizim evin delisidir kendisi. Şimdiden tembihleyeyim dedim. Çok sıkboğaz ederse Azem ağabeyimle korkut gözünü, bir tek ondan çekinir. Yoksa hayatta uğraşılmaz onunla." Ortamızdaki kadınla minik adımlarla ilerlediğimiz sırada Şahin ile ikimizin bakışları bahçedeki arabalardaydı.
Dakikalar geçtikçe bu dünyadaki tek ailemden yeniden uzaklaşacak olma fikri kapıya dayanmak için çabalarken ben her şeye rağmen hissizce bakıyor, dik duruşum da yükü ağır gelen omuzlarım da hüzünle düşmesin diye ne savaşlar veriyordum. Bilinmezlik içinde boğuluyor olmak bağlıyordu elimi de kolumu da.
Yaklaştığımızda büyük siyah aracın kapısı korumalar tarafından hızla açılınca anneannem sessizlikle yerleşti içeri. Diğer herkes bahçedeydi ve dedemin yanındaki sessizliğim uzun sürmedi. Derin bir soluklanış ve sonrasında canımı yakan o sorunun firarı gerçekleşti.
"Siz nerede olacaksınız? Ben yanınıza gelene dek çok uzakta olmazsınız değil mi?."
"Ayrılık yok ay yüzlüm, sen nereye biz oraya."
Sorduğum soruya Türkçe karşılık vermesi Nezir Bey'in yanımızda olmasından mıydı bilmiyordum ancak gözü gözüme değmesin istediğim adama bakmak istediğimde bakışları üzerimizde olsa da kendisi birkaç adamıyla konuşuyordu kapıda.
Yeni idrak edebildiğim sözlerle anında "Nasıl?" derken hiç zaman kaybetmeden bir açıklama bekliyordum mutlulukla bakan dedemden. "Siz de mi İstanbul'a geleceksiniz?"
"Bundan sonra kaçmak, sığınmak yok. Seni yalnız bırakmam."
Şaşkınlığımı ve hatta gizli tebessümümü yakalayan Nezir Bey oldu. Babacan bir tavırla tebessüm etti halime. Hüzün vardı gözlerinde.
"Gelinime gözüm gibi bakacağım diyorum ama yok, ben torunumu öyle uzakta bırakmam diyor."
Hitabıyla gözlerimi kaçırdım, dudaklarımdaki tebessüm anında silindi ve ben yine o dipsiz kuyuda kaldım. En azından yalnız olmayışıma sığındım.
Kolundaki saati kontrol edip "Geçelim artık," diyerek dedeme aracın kapısını eliyle gösterdiğinde hareketlenmişlerdi.
En son ben de peşlerinden binecektim ki kulağındaki telefonu kapayan ve yine o buyurgan ifadeyle "Sen binmiyorsun." diyerek bana doğru gelen adamla yarım kaldı adımım.
Ses tonunda hoşuma gitmeyen farklı bir tını vardı. Kaşlarım anında çatılırken o yanımda durup aracın içine baktı. "İndiğinizde bizimkiler karşılayacak." dedi babasına karşı. "Servet görmek isteyecektir sizi," dediğinde Nezir Bey telaşsız bir gülüşle başını salladı kabul eder gibi.
Sanki anlaştıkları başka bir dil vardı aralarında.
"Ona şüphe yok," dedi içten bir gülüşle gözleri beni bulup oğluna döndüğünde. "Siz?.." dedi sorar gibi. "Yemeğe geç kalıp da beni ananın eline düşürme sakın."
Aracın kapısındaki elini çekip bir adım geriledi. "Siz iniş yapmadan biz de havalanmış olacağız." dedi benim içimde kopan fırtınaların aksine temkinlice.
Arabanın şoförüne minik bir baş hareketiyle yola çıkması için müsade verdi.
Giden araca, arkasına takılan birkaç koruma yığınına bakakaldığımda onunla karşı karşıyaydım şimdi. Yalnız kalmıştım. Şahin bizimkilerle gitmişken Ünal demir kapının ardında harıl harıl talimatlar veriyordu kalan adamlara.
O ise "Sen benimle geliyorsun," diyerek beni bilinmezliğe sürükledi. "Ama öncesinde seninle bir meselemiz var." Rahatsızlık duymuştum sesinden de sözünden de. Aracına ilerlediğinde arkasından onu takip etmek durumunda kaldım. Bir şey vardı söylemediği.
"Ne meselesi?" Ona zıtlaşan sesimi kısmak yapacağım en son şeydi onun bu zalim bakışları altında. "Benim seninle hiçbir meselem yok. Çıkıp gitmek istiyorum bir an önce sadece. Dedemlerden ayrı gitmem şart mıydı?"
"Ayrı kalacağın bir tek deden mi? Söyleyeceklerin vardır belki bana."
Aksi mümkünmüş gibi daha da çatılan kaşlarım bakışlarımı kısarken sahiden kendimi sorgulayışımla etrafa kaydığında gözlerim tek bir noktaya kilitlendi.
Ünal'ın üzerimize düşen bakışları sanki bana bir şeyler anlatmak ister gibiydi ancak ben her neyle itham ediliyorsam sahiden anlamıyordum.
"Peşinden sayıkladığın, yok diye ortalığı ayağa kaldırdığın o adam şimdi nerede Ahra?"
Meraktan uzak, cevabını bildiği bir soruydu sanki binmem için kapısını açtığı arabayla arasında kaldığımda.
İfadem şaşkınlıkla düz bir hal alırken kaçırdığım gözlerimin odağında olmak için hiç ayırmadı bakışlarını benden. Güldü tepkime. Korkutucu bir sakinlikle benden birkaç kelime bekliyordu.
"Tam da tahmin ettiğim gibi." Sanki beklediği olmuştu. "Değil şehri, ülkeyi terk edeceksin ama ne hikmetse beni senden kurtarır dediğin adam saatlerdir ortalıklarda yok." Cevap istiyordu ama öğrenmek için değil de beni denemek içindi sanki sorusu. Üstelik benim ona sormam gerekeni o bana soruyordu. "Ve sen dikilip karşıma bunun hesabını bile sormuyorsun bana... "
Sert bakışları yüzümde takılı kaldığında nefretle baktım ona. "Sen cevabını bildiğin soruları soracak bir adam değilsin, Payaslı." Aramızdaki azalan mesafeyi umursamadan ilerledim ona. "Esir tuttuğun adamın benimle nasıl irtibata geçtiğini mi öğrenmek istiyorsun? Sözünü çiğneyip beni aramasını mı yediremiyorsun?"
İmkanı varmış gibi daha da öfkeleniyordum ona karşı. "Sırf sana evet diyebileyim diye ortalıktan kaldırdığın adam benim kardeşim, ona bir zarar verecek olsan seni yaşatır mıydım sanıyorsun? Elbette haberimiz olacak birbirimizden. Sen onu dünyanın bir ucuna da göndersen, her şeyden izole de etsen o bana ulaşmanın bir yolunu hep bulur."
"Esir mi tutuyormuşum?" dedi alayla karışık bir hayıflanmayla. "Böyle mi söyledi sana?"
Kafayı yedirtecek bir sakinlikle konuşuyor olması beni deli ederken tutamadım kendimi. Tuttuğu kapıdan daha adım atmadım. "Senin şüphe duyduğun adam benim kardeşim!" dedim yeniden, sinirle sıktığım dişlerim çenemi acıtırken. "Ne hakla onu sorgularsın? Ali senin hesap soracağın son kişi bile olamaz. Şüphelerini ona akıtamazsın."
"Ben gördüğüm yüzü unutmam, Ahra." dedi benim öfkeme tezatlıkla. "Yanılacağımı hiç sanmıyorum ama konu sen olduğunda bir değil bin defa sorgulayacağım bundan sonra."
Tenimin kıyılarında açıladuran derin bakışları yüzümü eşelerken zihnime düşürmeye niyetlendiği şüphe kırıntıları zamanla kemirecekti her bir yanımı ancak yine de kardeş bildiğim adama toz kondurmak aklımın ucundan bile geçmiyordu, geçmeyecekti.
"Zaman kendi başınıza iş yapacak zaman değil," dedi emir verir gibi. Tam da tahmin ettiğim gibi sözünün dinlenmemesi onu rahatsız etmişti. Ne onun emrindeki adamıydım ne de onun tek bir sözüyle Ali'ye sırt çevirecek biri. "Kahramanlığa kalkışacaksa önce bana soracak."
Ali'nin nerede oluşunu merakla beklediğim anlarda biliyordum, hissediyordum her şeyin yolunda gittiğini. Ancak Ali bana gizlice ulaşmasa, evlilik meselesini beklediğimden daha sakin karşılamasa ve sadece beklememi söylemese elbette geçerdim karşısına, benden uzakta tuttuğu canımın hesabını sorardım ona.
"Sizin dünyanızda işler nasıl yürüyor bilmiyorum," Bilmek de istemiyorum. "Ama ben bana verdiğin söze güveniyorum diye bunu Ali'den de bekleyemezsin. Bizim sadece senin sözlerini beklememizi isteyemezsin."
Sahiden içimden gelenleri dile getirdiğim sırada sanki değindiğim nokta ona yetmişti. Şayet biraz temkinli hareket etseydim kendimi açık etmezdim ancak nasıl oluyorsa o karşımdayken hakim olamıyordum, kendime yabancılaşıyordum.
Hiç tanımadığın bir adama güven duymak hiç şüphesiz yine hiç tanımadığın bir adamın eşi sayılmak kadar imkansızdı.
"Tam da öyle olacak," dedi derinden gelen bir sesle. "Sana verdiğim söz uğruna değil sadece yanında oluşum. Sen zaten bunu biliyorsun." Yılların sevdasını saklayan bir adamın hisleriyle bezeliydi kara gözleri ama imkanı olmayan düşlere gerek yoktu. Hiçkimse tek bir günde güzelliğine vurulduğu birine böyle içten bakıyor olamazdı. Belli ki zalimliğinin yanında bir de iyi bir oyuncuydu.
Silik, inançsız ve alaylı bir gülüşle baktım ona. Arkamı dönüp de hiçbir şey demeden arabaya bindiğimde derin bir soluklanmayla kapattı kapıyı. Arabanın önünden bineceği kısma ilerlerken gözüm üzerindeydi. Ünal'ın yanına gelmesiyle duraksadı, üzerindeki ceketi çıkardı ve gömleğinin kollarını kıvırmaya başladı binmeden önce.
"Uçuş için her şey hazır. Uğraştırmayacaklar, tüm prosedürleri öncesinde halletik."
Ünal'ın sözleri bir fısıltı gibi duyuluyordu arabanın aralık camından. Duyduğuma ve dudaklarını okumak zorunda kalmayışıma minnet doldum. Onun dudaklarına bakmak zorunda kalmayışıma sevinç duydum.
"Aynı yerden havalanmayacaksınız. Erdenil her adımınızı takip etmek isteyecek. Bir şey yapacağından değil ama sırf görmek için bile çıkabilir karşınıza. Biz buradayız, ufak birkaç temizlik sonrası yarın döneceğiz İstanbul'a."
Ünal arabaya baktığında ve sonrasında ikisinin de gözleri beni bulduğunda çekmedim kendimi, dinlediğimin de izlediğimin de farkında olsunlar istedim ancak işler istediğim gibi gitmedi. Ünal her ne diyecekse demedi. "Allah'a emanet," deyip geçti gitti.
Dakikalar sonra sessiz bir savaş başladı yol boyunca. Ne ben sordum ne o anlattı. Hiçbir bağlılık hissetmediğim evin bahçesinden yığınla araba eşliğinde çıktığımızda başımı cama yaslamış, uykusuz gözlerimin acısını çekiyordum sadece.
Deliksiz bir uykuyu en son ne zaman çektiğimi bile hatırlamazken ve bedenim zihnim oyunlarıyla güvende hissetmediği hiçbir yerde tetikte olmaktan vazgeçip kendisini salmazken şimdi sadece birazcık gözlerimi kapamak istiyordum. O yanımdayken bir arabanın koltuğunda bile sızmak sorun değildi sanki.
O ise benimle anlaşmış gibiydi. Sessizliğimi kabul etti. Yol uzayıp giderken dakikalar sonra uyuduğumu düşünüp arka koltuktan ceketini alıp başımın altına koymak istediğinde de cevapsızdım, eli tenime değmesin istediğimden kendimi uzaklaştırdığımda da bakmadım ona.
Bir telefon sesi yükseldi sonrasında. Anında reddedilen arama bağlı olduğu araç ekranında yeniden başladığında hiç beklemeden yeniden reddedildi. Ve sonrasında bir kere daha.
Şahsenem yazıyordu arayan kişi adında. Göz ucuyla baktığım ekrandan sonra önce onun yüzüne sonra yeniden yola odaklandım. Sonra peş peşe düşen birkaç mesaj bildirimiyle bakışlarımı yazılanlara çevirdim hafifçe.
Karını buraya mı getireceksin?
İkimizi nasıl aynı çatı altında tutabileceksin?
Sahiden bu kadar ileri gidemezsin!
Aşağılık herifin tekisin sen!
Mutluluğunu gözlerimin önünde yaşayarak mı cezalandıracaksın şimdi de beni?
Okuduğum her mesajda yarım yamalak Türkçemin anlamlandıramayacağı sözlerdir belki desem de anlıyordum işte. Bir kadının öfkesi ve belki de hüznü vardı bu cümlelerde.
"Ben yanındayım diye mi açmadın?" diyerek bozuldu aramızdaki sessizlik anlaşması. "Kim bu kadın?" dedim özelini okumama kızıp kızmayacağı umurumda olmadan.
Beni nikahına aldığı gün, onun herhangi bir kadınla böyle bir özeli olamazdı zaten. Sahte desem de, bu evliliği gerçek bilmesem de bunu yapamazdı. "Bu yazılanlar... Ne anlamam gerekiyor?"
Benden asla böyle bir soru beklemiyor oluşu yola odaklanmış bakışlarının üzerime dönmesiyle hafifçe havalanan kaşlarından beliydi ancak ben sahiden bir cevap bekliyordum ondan.
Ciddiyetimi sezdiği an ekrana baktı, mesajları okudu ve yeniden bana döndü. Bakışları farklılaştı. Önce parıldadı sonra büründüğü karanlıkta kayboldu. Bana böyle bakmasın istedim. "Ne yaptın?" dedim içimdeki sönmek bilmez nefretin alevini harlamaktan geri durmadan. "Arkanda bir kadın bırakıp bana geldin, sonra da beni görünce onu bırakıp bunu mu alayım dedin?"
Yüzü gerilmiş, sakinliği gitmişti. "Sen her sinirlendiğinde böyle ağzından çıkanı kulağın duymayacaksa işimiz var," dedi sözlerimden rahatsızlık duyarak. Öfkelenmişti. "Şu iki üç cümleden ne çıkardın da hesabını kesiyorsun anında? Bu kadar kolay mı senin için hüküm vermek?"
"Hayır," dedim netlikle. "Umurumda bile olmaz normalde. Ama ne biz normal bir hayat yaşıyoruz ne de ben seni tanıyorum."
Karanlık dediğim adamın öfkesinden nasiplenmek ister miydim bilmiyordum ancak beni böyle iğrenç bir durumu asla düşüremezdi. Böyle bir an yaşanmıyorsa bile konusu açılmışken daha şimdiden sınırlarımı bilmeliydi.
Kafası esse belindekini çıkarıp saniyesinde şarjörü boşaltabilecek bir sinirle döndü önüne ben hala bir cevap beklerken.
"Kendini kattığın cümleye bir bak," diye hafiften yükseldi sesi. "Mümkün olabilir mi böyle bir şey, Ahra?"
"Neden kızıyorsun ki?"
Oldukça masumane çıkan sesim dengesini bozuyordu. Kalkan kaşlarıma, alnıma dağılan saçlarıma, bilinmezlikle kıvrılan dudaklarıma düştü bakışları. Etkileniyordu, içi gidiyordu ve bunu göstermekten hiç gocunmuyordu.
"Tanıyor muyum ben seni?" diyerek kendisini âna getirdim. "Nasıl bir adam olduğunu biliyor muyum?" Kara gözleri arzudan değil öfkeden, kırgınlıktan kararıyordu şimdi. Neden saklamıyordu hislerini? Neden yalnız kaldığımız her an tüm hislerini bir cam saydamlığıyla gösteriyordu bana?
"Sen beni zorunlulukla nikahına alıp sonra da başka bir kadının ahına bırakamazsın. Ben buna müsaade etmem." dediğimde oturduğum yerde ona döndüm iyice.
Aksanımın izin verdiği ölçüde anlasın istedim ciddiyetimi. "İşte bu yüzden, senin nasıl biri olduğunu bilmediğimden, öncesinde uyarıyorum."
Belki de bugüne dek kimse onunla bu denli konuşmadığındandı bu gizli şaşkınlığı ve hatta sinirlenmesi. Karşısındaki kadının ona emir veriyormuşçasına konuşuyor olması beklenmedikti onun için.
"Bu evlilik yalan da olsa senin yüzünden kabul etmiş olsam da aklı sende olan bir kadının olduğu eve girmem ben. Benimle evliysen senin de o eve girmene izin vermem!"
Edecek tek sözü yoktu. Sadece hayranlıkla izliyordu. Belki de o kadar çoktu ki sözü, hangisinden başlayacağını kestiremiyordu. Az önceki cam kenarına sığınmış kız yoktu yanında. Pençelerini çıkarmış, daha adımlamaya başlamadığı hayata girmeden önce gerçekleri isteyen bir kadın vardı karşısında.
Adım kadar emindim ki uyarılmaktan, bu tarz emrivaki konuşmalardan hoşlanacak biri değildi. Otoritesi ve buyurganlığı kişiliğini zaten ortaya çıkarıyordu ancak ben ne olursa olsun şimdiden söylemeliydim ona hislerimi.
O ise benim sarf ettiğim onca sözden tek bir noktaya takıldı kaldı. "Bu evlilik gerçek, Ahra." dedi benim onun canını acıtmak istediğimi fark ettiğinden belki de aynı şekilde yaklaşarak.
"Sen bu evliliği ne kadar kabul etmesen de gerçek olduğunu defalarca hatırlatacağım sana." dedi benim onu kırmaktan çekinmiyor olduğumun farkındalığıyla. "Hatta bunu sana kanıtlamaktan hiç geri adım atmayacağım."
Meydan okuyordu sanki sözlerimin karşılığı olarak.
"Sen ister kabul et, ister etme;" dedi ağır ağır. Her sözü sanki yeniden yerime sinmemi gerektiriyordu ama ben bu değildim. "Yaşayacağımız hayat sahtelikten çok uzak. O ahu gözlerini hançer bilip böyle nefretle baksan da her şey gerçek."
"Sen seni istemeyen bir kadını gerçek bir evliliğe zorlayacak biri değilsin." Beklenti dolu bakışlarım, tüm baskınlığını kaybeden ses tonum ve hayır dercesine iki yana sallanan yüzümde dolanan gözleri işte şimdi ona aitti. Tehlikeli bir ciddiyetle alt etti beni. "Nasıl bir adam olduğumu bilmiyorsun. Bunu söyleyen sendin."
Verecek bir cevap bulamadığımda "Mesajlar aynı nefrete sahip bir kadından." dedi ona ne hislerle baktığımı dile getirerek. "Üstelik kendi kanımdan. Sen sanıyor musun ki bir tek sen yok etmek istiyorsun beni. Kız kardeşim senin yerine de bunu gerçekleştirebilecek biri. Beni hislerinin katili biliyor, şimdi karımla aynı eve girecek olmama bile öfke duyuyor. Ona yaşatmadığımı düşündüğü mutluluğu bana da haram kılmak istiyor."
Her şey bir yana değil, bu evlilik gerçek falan değil diye direteceğim noktada aynı çatı altında ona nefret duyan bir başka kadının varlığı farklı hissettirdi. Üstelik kardeşiydi. Yoksa zalimliği kardeşine bile mi değinmişti?
Yutkunuşumla kaldığımda suskunluğumdan yararlandı ve "Merak etme," dedi ciddiyetle. "Kardeşim dediğin adamdan öğrendim beni eli kanlı zalim bildiğini. Ama anladım ki senin zalimliğin de pek hafife alınacak türden değil. Birkaç mesaj daha düşecek olsaydı sorup sorgulamadan çekecektin tetiği."
"Senin yüzünden Allah'ı kandıracak değilim," dedim gözlerimi kaçırıp önüme dönerken. "Çocuk oyuncağı olmadığının farkındayım bu işin." Az önceki yükselişim yeni yeni zihnimin kıvrımlarında sorgulanacak akla sahip olmaya başlıyordu. "Nikahlı karınım ben senin... Bu işin sonu ne olur bilmiyorum ama o âna kadar evli olduğunu, benimle evli olduğunu sakın unutma."
"Bir yanlışın olmasın diyorsun yani?"
Eğleniyor muydu benimle?
Öyle seziyordum sanki bakışları yolda olsa dahi sanki memnundu bu durumdan.
Oysa ben sinirlensin istiyordum. En az benim kadar öfkelensin. "Hayır. Eğer bir yanlışın olursa seni yok etmek için bir bahanem olur diyorum," dedim onunla konuşurken dağılan aklıma sevineceğimi düşünmeden. "Ne yazık ki lazımsın bana. O yüzden ayağını denk alırsan ikimiz için de iyi olur."
Çekinerek içime içime söylediğim son sözü duyduğu an güler gibi olduğunu fark ettim. Direksiyondaki eli hafifçe çenesini bulduğunda o da sanki saklamak istemişti tepkisini. Bozulacağımı düşünmüş olabilirdi. Oysa gülünecek bir şey yoktu sözlerimde. Kaşlarım çatılırken ona baktığımın bilinceydi. "Ben şaka yapmıyorum," dedim cesaretle.
"Şimdiden usul bildirmekten çekinmezken benimle böyle konuşup da hayatta kalan tek insan olduğunu fark ettiğinde neler edebileceğini düşünüyorum..." dedi derin bir soluklanışla. "Karıma karşı bir yanlışım olursa kendi icabıma kendim bakarım aklın kalmasın."
Kabullenmek en etkili panzehirden bile çabuk soğutuyordu ansızın hücum eden zehirli düşüncelerimi. "İyi olur." diye fısıldadım sessizlikle. "Baştan söyleyeyim de sonra unutma." deyip son verdim bu konuşmaya.
Ancak kederli bir soluklanışla havalanan göğsüne düşen bakışlarımla kaçtım ondan. Önüme döndüm, kararmaya başlayan havayı düşündüm. "Unutmak mı..?" dediğinde sahiden mi Ahra der gibiydi derinden gelen sesi.
Sessiz kaldım.
İlerlediğimiz yolda da, inip bindiğimiz başka araçta da, bineceğimiz jetin havalanacağı alanda da sessizdim hala.
Talimatlara uyuyor, peşinden gidiyor, korkumu saklamak için bin bir türlü güç toplamaya çabalıyordum.
Bir başka özel jetin az önce başka bir alandan bizimkiler için havalandığını öğrenip kaç masumun hakkı olduğunu bilemediğim varlığına şaşkınlıkla bakakaldığımda da açmadım ağzımı.
Çünkü taşınan bir paketten farkım yok gibi geldi birdenbire. Kapımıza o kanlı kefenle dayanılmış olmasına neden olan adımı atmamış olsaydım şayet yine kaçacaktım bir yerlere ve hiç yaşanmayacaktı olanlar. Sessizce yok olmayı bekleyecektim artık kendimi yok edebilmeye duymadığım cesaretle.
Kafamın içindeki sesleri duymak istemediğimden düşünmek bile fazlaydı sanki. Bugüne dek beni yok etmelerini engelleyen ne kıymetim vardı bilmiyordum ancak tüm korkusuzluğum, sadece birkaç dakika sonra Türkiye topraklarına iniş yapacağını bildiren uçuş ekibinin duyurusuna kadardı.
Bir daha dene bakalım yaşatıyor muyum ben seni! Kafamın içinde yankılanan ses genzimi yakarken sıkıca kapadım gözlerimi. Ben bir şey bilmiyorum diyen yakarışlarım, kurtulmak uğruna bağrışımın yırttığı boğazım ve saklandığım insan yığınının sırf benim yüzümden saniyesinde yok edilmesi. Sayısız kurşun sesinin yankılanışı yeniden doldu kulaklarıma.
Elim yıllar önceden bir hatıra taşıyan, saçlarımın gizlediği, boynumdaki minik ize gittiğinde oturduğum yerde kıpırdandım huzursuzlukla, nefesimin sıklaştığını hissettiğim an duaya sığındım başka bir çarem olmayınca.
"Ne oldu?" Onun sesiyle yeniden anda bulunduğumda yaşamaya dair ilk tepkim kapalı gözlerimi açıp üzerimden ayırmak bilmediği bakışlarına karşılık vermekti. "İyi misin?"
Birkaç soluklanışla toparladım yakalanmadan. "Yorgunum," diye mırıldandım sadece. Korkuyordum. Üzerimdeki bir tişört bir pantolon bile fazlalık geldi, sanki boğuyordu beni. Suya kavuşmak istiyordum. Yalnız kalmayı ve biraz olsun kendimi bulmayı diliyordum. Bir banyoya sığınmayı ve belki de dakikalarca çıkmamayı.
İçmem için bir su şişesini açıp uzattığında tüm düşüncelerim talan etmişti zihnimi. O su şişesi daha önceden açık mıydı yoksa ilk açılışı mıydı? Nerede olduğuma baktım, hemen birkaç adım ileride en ufak isteğimizi yerine getirmek için hazırda bekleyen ekibe, uzattığı suya ve onun kara gözlerine.
Çenemi kaldırıp da "Önce sen iç," dememi beklemiyordu. Ama hangi amaçla söylediğimi bilirmiş gibi sorup sorgulamadan bir yudum aldığı su şişesini uzattı ve sonrasında kana kana içmemi izledi. Beni onun zehirleyeceğinden değildi ama işte... Belki de zehirlerdi, ne ara bu denli güvenir olmuştum ona anlayamıyordum. Hiç tanımadığım birine duyduğum aşinalık beni daha çok korkutuyordu şimdi. Onun zehri de buydu belki.
Yavaşlığa ihtiyacım vardı. Biraz olsun durmaya. Bulmayacağım huzuru dilemiyordum artık. Sadece biraz olsun durup düşünmemeyi ve önümü görebilmeyi diliyordum Allah'tan.
Babamla aynı topraklardayken nasıl hissetmem gerektiğini bilmediğimden yorgunluk bahanesine sığınmak istiyordum yeniden. Ne yapacağımı nereden başlayacağımı bilmiyordum ama imkansız olduğunu kanıksadığım halin içindeydim şimdi.
Babama kavuşacaktım; doğup büyüdüğü topraklarda yok edilişinin peşine düşecektim. Bir babanın gözünü boyayan hırsın, nasıl kendi evladının kanına susadığına bakacaktım.
"Bindiğimizden beri boynunu tutuyorsun." Aksini kabul etmez ifadesi neler olduğunu anlamak niyetiyle sertçe dolanıyordu yüzümde. "Endişe değil, korku değil..." Gözleri dokunduğum yeri işaret etti. "Telaşlanmaya başlıyorsun." dedi hem soruyor hem de sanki emin oluyordu.
Sakinliğini koruyabilmek adına yutkundu. Sertçe hareketlenen adem elmasına takılı kalan gözlerim öne eğilip kollarını dizlerine yaslayarak bana yakınlaşmasını seyrediyordu benden habersiz. "Seni bu hale getirenin ne olduğunu söyle bana." dedi sanki sesini yükseltse anında paramparça olacağımı bilirmiş gibi. "Söyle ki uğruna yapacaklarımın bir sınırı olmadığını göstereyim sana."
Elimi kulağımla boynum arasındaki ufak kesikten çekerken, fark etmemişim, yok bir şey, demek gelse de içimden, demedim. İlk defa anlatmak istedim. "Daha önce bu topraklara girmek istediğimde boynuma dayadıkları bıçağın ağırlığı var tenimde." dedim soğuk kanlılığı bir kenara bırakıp sanki onları birine şikayet etmeye ihtiyacım varmış gibi. Öyleydi. Ne yaptılarsa bir bir anlatmak istiyordum. Biraz olsun anlamasını ve bana bu uğurda her yolu açmasını diliyordum.
Biliyordum ki Payaslı bunu yapardı. Bunun tek kötü yanı benim ondan tam da bunu istiyor olmamdı. Dur demeyecektim, her ne yapıyorsa önüne geçmeyecektim. Engellemeyecektim. Ona bir sınır çizmeyecektim. Eli kanlı zalim bildiğim adamın zalimliğine zalimlik katmasını zevkle izleyecektim.
"Babam için akıl hocamdı dedin." Saatlerdir çıkmayan düşünceler şimdi ağzımdan çıkar olunca kucağımda topladığım ellerimde dolandı hüzünlü gözlerim. "Nezir Bey babamı tanıdığınızı söylemişti." Eğilen başımı kaldırmak istediğimde ve alnımdaki saçlar kirpiklerime takıldığında havalanan elinden kaçmadım bu defa. Farkında olmadan yaptığını anladım çünkü. O an sorun görmedim dokunmasını istemesem bile.
Yavaşlıkla hareketlenen parmakları alnımdaki saçları gözlerimin önünden çekti. "Peki ya sen?" dedim, o sanki zihnine kazımak ister gibi yüzümü incelerken. "Yakın mıydınız babamla?" Şakağıma doğru ilerleyen parmakları tenimden ayrıldığında titreyen sadece sesim değildi, bir cevap bekleyen dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Öyleydik," dedi sadece. İç çekti. "Öyle olduğumuzu düşünürdüm." derken geçmişe uğrayan düşünceleri sanki sinirlendiriyordu onu. "Baban herkese her zaman tam bir sır küpüydü, Ahra." dediğinde birinin benim için baban demesi inanılmaz mutlu etmişti.
Dudaklarım hafifçe iki yana kıvrılır gibi oldu. "Meğer hakkında hiçbir şey bilmiyormuşum." dediğinde benden bahsettiğini düşündüm. "Bilseydim..." Dudaklarıma düşen bakışları yeniden gözlerimi buldu. "Bilseydim sana bu kadar geç kalır mıydım sanıyorsun?" dediğinde sanki bir hesaplaşmanın tam ortasındaydı şimdi. "Anlasaydım öncesinde, müsaade etmezdim çektiğin eziyete."
Ona binlerce soracak sorum varken inişe geçeceğimizi belirten uyarıyla yeniden kemerimi bağladım. İniş sırasında "Servet, yolda karşımıza çıkmak için bekliyor," dedi; babamla olan yakınlıklarını ve bu konuyu irdeleyeceğimi anlamış, şu an için üzerini kapatmak ister gibi. "Bir şey yapacağından değil; biliyorum, fırsat bulduğu an yapacak ama şimdi değil... Kendini göstermek istiyor aklınca. Bugün karşına çıksın istersen müsaade ederim. Yok istemezsen buna cesaret etmesinin cezasını anında keserim."
Benden ziyade kendisi istiyordu karşısına çıkmasını. Bakışlarından anladım. Başımı olumluca sallamakla yetindim sadece. Bir telefon aramasını yanımda yanıtlamasından, o adamın sesinden çekinirken karşıma çıkacaktı şimdi. Üstelik ben de istiyordum bunu. Yıllar önce kulağıma dayanan telefondan haykırdığı nefreti şimdi bedenen karşımda olacaktı. Hissizdim. Onu gördüğüm televizyon ekranlarında beslediğim nefretim taze, babama yaşattığı hayatın öcü ilk günkü gibi oldukça yerindeydi. Tek dileğim kendimi kaybedip de onun nefesini kesmek için kendimden geçmemekti.
⏳
Jetin tekerleri özel piste değdiği an hissiz olduğunu düşünen Ahra yanılıyordu düşüncelerinde. Bakışlarında tedirginlik, adımlarında bilinmezliğin çaresizliği vardı yanındaki adamın öncülüğüyle aşağı indiğinde.
O kadar iyi saklıyordu ki hislerini, yanındaki adam az önce duyduğu cümlelerden sonra bile bu denli güçlü görünen kadına hayranlık besliyordu ucu bucağı olmadan. Oysa yüreğinde hissediyordu yaralı bir ceylanın kendi inine sığınma ihtiyacını. Hançer olup saplanan o ahu gözlerde dahası vardı.
İndikleri an etrafında pervane olan adamlarına kulak kabarttı Payaslı. Ahra'yı yanından ayırmıyor, akşamın karanlığı gökyüzünü kapladığında yanındaki güzeller güzeli kadına dönen saliselik bakışlardan rahatsızlık duyduğunu fark ediyordu. Hoş geldiklerini belirten adamlara bir şey demiyordu. Çünkü onlar da sınırlarını, karşılarındaki adamın gazabını biliyorlardı.
"Nimet Kur'an çarpsın ben bekliyordum böyle bir şey."
Ahra tıpkı yanındaki adamı andıran, ancak daha genç duran ve onlara doğru kollarını kaldırıp hızla adımlayan adama baktı. Çünkü o da Ahra'dan gözlerini alamamıştı.
"Yüzyıllık yalnızlık nihayet son buldu." Ersoy'un bakışları hızla yeniden kuzeni Azem'e döndü. "Hoş geldiniz," dedi samimiyetle. Dostça bir kucaklaşma geçti aralarında. Ersoy elini Ahra'ya uzattığında Ahra'nın yaptığı ilk şey sorar gözlerle Payaslı'ya bakmak oldu.
Beklediği bir onaydan çok kim olduğunun açıklanmasıydı aslında. Bilmediği, canın tehlikede olduğu topraklardaydı; gerekirse alacağı nefesi, atacağı adımı ona soracaktı. Nefret de duysa, öfkeyle yaralamaktan gocunmasa da bir güvendiği oydu burada, onların dünyasında.
Karşısına çıksa yolunu değiştireceği adamın karısıydı şimdi.
Fırsat tanımadan "Pek değerli eşinizin en has kuzeniyim," dedi Ersoy içten bir yaklaşımla. Payaslı ise "Şahin'in ağabeyi." diyerek tanıttı karısına kuzenini. Ahra hafif bir tebessümle, nazikçe sıktı elini. "Ahra," dedi sadece. Oysa kendisinden önce adı gelmişti ülkeye.
Zerafeti, karşısındaki adamın gözlerini kamaştırsa da Ahra'nın daha ilk andan sanki anlaşmışlar gibi uyumla hareket etmesi Payaslı'nın hoşuna gitmişti. Ahra dik başlıydı, asiydi, inatçıydı ama en önemlisi tüm bunları ne zaman kullanması gerektiğini iyi bilirdi. Nerede ne yapması gerektiğini bilecek kadar tatmıştı hayatın her sillesini. Şimdi burada Payaslı ile ters düşüp sürtüşmek anlamsız kalacaktı.
Oysa Ersoy bu evliliğe dair her şeyi biliyordu. Payaslı ile kuzenden çok abi kardeşlerdi. Aynı evin içinde büyüyünce dahası da oluyordu. Karşısındaki kadının daha bu topraklara ayak basmadan adının geldiğini, hatta Payaslı tarafından çoğu kişiye yasaklandığına bizzat şahitti.
Harun Erdenil'in ardında bir evlat bıraktığını bilen her düşmanı, başına üşüşmek için birbirini ezecekti. Servet Erdenil ise kendi çıkarları uğruna yıllarca saklamıştı bu gerçeği. Torununu başkalarından saklamıştı ama kendisi oynamıştı masum bir canla. Kendi canı işin ucunda olmasa bizzat atardı önlerine Ahra'yı parçalamaları uğruna.
Ancak onu kendine saklamış, bir de hiç utanmadan küçücük savunmasız bir kız çocuğunu hastalıklı hayatının eğlencesi yapmıştı.
Onları bekleyen siyah büyük araca geçtiklerinde Ersoy "Evde şenlik var," dedi sessizliği delerek. "Kaç saattir yolunuzu gözlüyorlar." Payaslı'nın aksine resmi bir takım yoktu üzerinde. Çokça metre uzaktan dahi birkaç yüz binlik değere sahip lüks parçalarla günlük bir görünüme sahipti. Sözlerindeki yaşam enerjisinden, kılık kıyafetinden sanki yaşamın tam içindeydi, kuzeninin aksine.
Payaslı alışık olduğu ancak kendisine zıt düşen bu enerjiyi es geçti, ciddiyete bürünmesi gerektiğini hatırlatmak ister gibi "Servet temizlendi mi?" dedi direkt. "Yaşına gösterdiğim müsama bugün ona yok. Bir yol kenarında karşısına çıkmak bile şükür sebebi olacak ona."
Hiçbir hata istemiyordu. Onları gafil avlayacağını düşünen yaşlı adama gelinine yasakladığı İstanbul'da kimin sözü geçtiğini hatırlatma vaktiydi. Üstelik adım atmasını dahi yasakladığı kızı bu topraklarda karşısında görecek olması ona en ağır cezaydı.
"Hiçbir şeye cesaret edemez," dedi Ersoy. "Irak'la sevkiyatı bu akşam. Diken üstünde zaten. Davetiye yetti ona. Tek hamlesinde fişini çekeceğimizi biliyor." Ahra onun bu denli hızlı adapte olmasını gizli bir şaşkınlıkla izledi. "Yalnız ve silahsız olmaya bile razı geldi sırf sizi karşılamak için—" Hemen çaprazında oturan kadına kaydı bakışları. "Torunumu göreyim bana yeter diyor. Vicdana geldiğine inanacağımızı düşünüyor herhalde, amına koyduğumun kansızı."
Payaslı'nın had bildirir nitelikteki "Ersoy!" uyarışıyla Ersoy'un "Pardon yenge," deyişi peş peşe oldu. Ahra ona sunulan hitaba takılmadan "Ne sevkiyatı bu?" dedi sadece.
Payaslı yanında oturmuş merakla konuya odaklanan kadının dahil olmasını istemiyordu ancak onu geri tutamayacağını biliyordu. Merakını giderecek kadar yakın, saçının teline dahi zarar gelmeyecek kadar uzak tutacaktı onu tüm bu olanlardan. Ahu gözlü ceylanın, kanına susamış canavarların kol gezdiği sofrada bulunmasına hacet yoktu ancak Ahra'yı bir adım geride tutabilene aşk olsundu.
Bu nedenle oturduğu deri koltukta yorgunlukla arkasına yaslanırken iki yana dayadığı elleri yanındaki kadının eline dokunur gibi oldu ancak Ahra karşısıdaki Ersoy'dan bir yanıt bekliyordu.
"Her türlü kimyasalın imalatı, ticareti, kaçakçılığı... Ne ararsan var bunlarda."
"Ben Irak'tayken bir keresinde denk gelmiştim ülkeye soktukları ilaçlara." Payaslı'nın Ersoy'un sözlerine el atması gerektiği ortadaydı ancak Ahra'dan hiç beklemediği sözlerle ne hissedeceğini şaşırdı. "İlaç sayılmazdı aslında, biz ilaç geldi sanırdık ama onlar o kutularda taşıdıklarıyla nice hayatı söndürüyordu acımasızca."
Ahra üzerine dönen gözlere oldukça masum karşılık veriyordu şimdi. "Bundan üç, dört yıl önce yedi ay kadar Irak'ta bir Türk köyüne sığınmıştım," dedi sanki zevkle gezdiği bir tatilden bahseder doğallıkta. Sanki hayatının en karanlık gecelerini hiç yaşamamış gibiydi narin sesi. Devamını bekleyen adamların merhametlerini görebiliyordu. Üzülmelerine gerek yoktu. Bu daha hiçbir şeydi.
"Ninova'daydım. Servet'e izimi kaybettirdiğimi sandığımda iş yaptığı adamlar burnumun ucunda çıkmıştı. Bu da onun işiydi, sonradan anladım ama asıl mesele o değil. O zamanlar oradaki kayıt dışı hastanelerle, birkaç ilaç şirketiyle işbirliği yapıyordu. Üretip satışa gönderdiği sahte ilaçları piyasaya sürüyordu ama asıl yaptıkları patlayıcı kimyasal maddeler sağlamaktı oradaki terör örgütlerine."
Kendisinden yaşça büyük iki adam yüreklerine sızan acıyla dinliyorlardı Ahra'yı. Ersoy kendi kız kardeşini düşünerek bir kıyasta bulunup karşısındaki kızın şahit olduklarını kabul edemezken Payaslı aklındaki bin bir farklı senaryoyla yok ediyordu Servet Erdenil'i.
"Şehirdeki herkes her şeyi biliyordu aslında. Birkaç aile gördüklerini şikayet etmek istediklerinde..." Susuşundan anlaşılıyordu zaten olanlar. Devam etmedi o nedenle.
Oğlunun ardından yıllarca tuttuğu sahte yasın hiçbir faydası yoktu. Herkes kimin ne olduğunu biliyor ancak dile getirmekten geri duruyordu. Eski kabadayılardan, yer altında uçsuz bucaksız işlere karışan mafyalardan ve tekinsiz onca insandan tanımayan yoktu Erdenil ailesinin karaktersizliğini.
Tıpkı Payaslı ailesi gibi ezelden bilinirdi. Ancak en büyük fark önce yol yordam bilmekti. Bu yüzdendir ki babadan oğula, dededen toruna Payaslı ailesi tüm bu birliklerin en değerlisiydi.
Devran Payaslı torunu Azem'i bu dünyaya hazırlamak uğruna daha kundaktaki bebek iken başlamıştı, attığı ilk adımında anlamıştı zaten bu dünya için var olduğunu. Yine de kulağına küpe ettiği ilk şeydi; bu yalan dünyada atacağı her adımı hesaplayarak atması gerektiği.
Yapmıştı hesabını Payaslı. Servet Erdenil, Payaslı ailesine gelin ettiği torununu görmek istiyorsa göze almış olmalıydı olacakları. Akşamına gerçekleştireceği milyon dolarlık sevkiyatı patladığında kendisine üzülecek gerçek bir şeyler bulabilirdi böylelikle. Yalandan gözyaşı dökmezdi, oğluna yaptığı gibi. Anlamıştı Ahra'nın sözlerindeki engelle onu hissini.
"Ali yanında mıydı Ninova'da?" Aklından geçenler sanki sesine yansıyordu Payaslı'nın. Daha düne kadar varlığından bi'haber olduğu kadın uğruna yüreğinde bir sızı barınması körüklüyordu şu yalan dünyanın lanetine duyduğu öfkeyi. Hiç belli etmediği yaşı küçüktü, yaşadıkları narin bedenine güçtü ancak ona baktığında küçük bir kız çocuğu değil, kendi ayakları üzerinde durabilen ve ahu gözlerindeki keskinliği intikam hırsıyla besleyen dişli bir kadın görüyordu.
Yutkundu Ahra. Aracın içindeki herhangi bir noktaya baktı onun gözlerine bakmaktansa. "Yanımdaydı," diye mırıldandı güçlükle. "Ama sonra onun gitmesi gerekti. Ben güvendeydim... O bizim için yeni bir yer bulana dek kendi başımın çaresine bakmak zorundaydım."
Ersoy, Ali için "Tanıştık," dedi Payaslı'ya karşı. "Epey insan canlısı(!) kendisi."
Payaslı Ahra'nın gözlerinde daha ilk anda görmüştü o adama olan bağlılığını; hakkı olmadan kıskanması, kardeşim dediği adamın kimin nesi olduğunu araştırması ve Mümtaz Cedit'in sözleriyle onu da İstanbul'a getirişi hiç şüphesiz Ahra'ya en büyük sürprizdi.
Onun da bu topraklarda olduğunu anladığında Ahra'nın gizlediği sevincini gördü Payaslı. Ahra ise yeni bir soru gelmediğine şükrettiği anda Ersoy'un sesi duyuldu arabada.
"Bunca yıl... Bir başınıza... Nasıl başardınız hayatta kalmayı?"
Ahra gülümsedi. Dudakları bilinmezlikle büzülürken bu soruyu kaç defa sormuştu kendine hatırlayamadı. Bir başkasının sormasını da garip karşılamadı. Alınmadı, gücenmedi, üzülmedi. "Bence yine onun sayesinde." dedi Servet'ten bahsederek. "İsteseydi çoktan öldürmüştü beni. Çokça fırsatı oldu bunun için ama o oyun oynamayı seçti."
Payaslı sessizliğini bozmadan önce Harun Erdenil ile olan tüm anlarını düşünmeye itti kendini. Ufacık bir kırıntı aradı ama yoktu. Nefret bile duymadığı, namerti düşman dahi kabul etmedikleri Erdenil ailesiyle maziye dayanan ilişkileri ona Harun ağabeyini kazandırmıştı.
Ya da o öyle sanmıştı. İnsan güvendiğine hiç mi açmazdı hayatını? Belki bahsetseydi kurduğu aileden, ailesini şenlendiren meyveden... Bambaşka olurdu her şey.
Ersoy direkt sorduğu sorudan sonra kendini affettirme umuduyla "Hiç Türkiye'de bulunmadığın halde konuşman ne kadar iyi." dedi aksanı bariz belli olsa da olabildiğince akıcı konuşan kadına. İşe yaramıştı. Ahra'nın gözleri parıldamıştı. "Evdekilere laf yetiştiremeyeceksin diye bi korkmadım değil ama... Vallahi haklarından gelirsin gibi duruyor."
Payaslı konuşmasına edilen iltifattan bile neşe duyan kadına karşı "Ona şüphe yok," diyordu yenik düştüğü hisleriyle. "Bir bakışı, birkaç kelamı yetiyor insanı dize getirmeye."
Ahra ciddiyetle baktığında ona, Payaslı kaşlarını kaldırmış, yalan mı dercesine üstünlük taslıyordu. Aralarındaki dalaşmasız birkaç laflama bile şükredeceği kıvama getiriyordu.
Şoför kısmındaki cam açıldığında herkesin odağı değişmişti. "200 metre sonra Servet aracı başında bekliyor." dedi korumalardan biri. "Yalnızca şoförü var yanında. Bizimkiler de başında. Öylece önünüze çıkabileceğini sandığı ve yanıldığı için biraz keyifsiz."
O an karartılan camlardan dışarı bakmaya çalıştı Ahra. Ağaçlarla kaplı ıssız bir yol üzerinde olduklarını gördüğünde göğsünü havalandıran bir soluklanışla rahatlattı kendini.
Hiçbir şey olmayacaktı, biliyordu. Gerekirse burdan burnunu dahi çıkarmasa olurdu ancak karşısına çıkmak istiyordu. Yaşadığını göstermek ve ondan artık korkmadığını ona izletmek.
Araç gittikçe yavaşladı ve sonrasında ilk inen Ersoy oldu. Onları yalnız bırakması gerektiğini biliyordu.
İstanbul'un gözden uzak eşsiz güzellikteki iri ormanlarında yer bulmuş Payaslı hanedanlığı, eve giden ıssız ancak üst düzeyde korunaklı tutulan yolda kendi arazilerinde olmanın verdiği rahatlık vardı Ersoy'da.
"Korkma," dedi Payaslı ahu gözlerdeki endişe kırıntılarını fark ettiği an. Hemen şu an istiyorsa onu direkt eve götürebilir, Servet'e onu yıllarca göstermeyebilirdi Ancak Ahra "Korkmuyorum," dediğinde hislerinde sahiciydi. "Çünkü..." dedi ama devamını getiremedi.
Azem Devran Payaslı ondan duymak istiyordu. Karşısındaki kadının kendisine güvendiğini biliyordu ancak bu güvene neden olan şeyin ne olduğunu bilmek istiyordu. "Çünkü?" diye sordu derinden gelen bir sesle. Karısının dudaklarından çıkacak birkaç güzel söze muhtaçtı.
Ahra ne diyeceğini bilemediğinde gözlerini kaçırdı, kucağında sessizlikle oynadığı parmaklarını dizlerine bastırdı. "Bilmiyorum," diye fısıldadı. "Sana neden güvendiğimi bilmiyorum."
Harun Erdenil'i tanıyor olması mı güven sağlamıştı Ahra'ya? Payaslı'nın kaşları hızla çatılırken bakışları, ellerini izleyen kızın dudağının üzerindeki minik izde takılı kaldı.
Eğer öyleyse bu Ahra'nın Harun'u tanıyan herkese güven duyabileceği anlamına geliyordu. Babası uğruna her şeyi göze alacak kadar gözü karaydı. Hiç tanımadığı bir adamın sunduğu evliliği kabul edecek kadar hem de.
Payaslı kendine duyduğu öfkeyle arabadan indiğinde arkasındaki kadını kendi sessizliğine bıraktı. Onun inmesine henüz vardı.
"Şu yaşlı halimle beni yollara düşürdüğünü gören dedenin kemikleri sızlıyordur şimdi."
Servet Erdenil, etrafındaki sayısız Payaslı adamına rağmen korkusuzca sarf ediyordu sözlerini. Güç aldığı bastonuyla adımladığında arabadan inip de ona gelen adam rahmetli Devran Payaslı'nın gençliğiydi sanki. Aynı gözü karalık, aynı boy pos, aynı acımasızlık... Ancak Azem mumla aratır olmuştu onu. Dur durağı yoktu.
Biçimli yüz hatlarının arabalardan sızan farlar sayesinde keskinlikle parladığını görüyordu Erdenil. Payaslı'nın ona burada bir zararı olmayacağını da biliyordu. Usul erkan biliyordu bu genç adam. Saçına ak düşmüş, omzuna kambur binmiş çoğu babadan daha hakimdi bu hayatın adabına. Çekirdekten yetiştiğini, damarlarındaki asil kanın yetkinliğini es geçecek değildi.
"Senin canını aldığımda dedemin duyacağı gurur yeter bana," dedi hiç beklemeden. Birkaç kışkırtıcı sözle hareket edecek toy bir adam değildi Payaslı. Öyle bilirdi kendini. Ta ki bir çift ahu gözün tek bir bakışla ona hatırlattıklarına dek.
Kalbinin kan sağlamaktan daha değerli görevleri olduğunu tek bir bakışla anlatmıştı ona duvar kenarına sinmiş yavru bir ceylan. Ancak aldığı nasihati uygulamak şöyle dursun, o kadın karanlığının yarattığı cehennemdeki en değerli yere konumlanmıştı anında.
Vermesi gereken bir hesap vardı şimdi. Ağabeyinin karşısına bir babanın gözünden sakındığı evladını karanlığına çeken adam olarak çıkacaktı. Şayet yaşasaydı, bahsettiği babanın gözünde, kızını karanlığına çeken olarak değil, ay yüzlüsünü aydınlığa çıkaran olarak anılırdı.
"Siz Payaslı erkekleri damadım olmaya ne meraklıymışsınız..." Servet'in kalbinin kötülüğü yansımış nursuz yüzünde sinsi bir gülüş doğdu. "Bir topuk da sen mi kaybedeceksin yoksa?"
Sesli gülüşü yolda yankılandığında beklediği tepkiyi alamadı karşısındaki genç adamdan. Damağına vuran diliyle yok der gibi cıkladı Payaslı.
"Benim kafam öyle senin gibi geçmişe git gel yapmıyor." dedi birkaç adım daha yaklaştığından. Servet'in gülen yüzü düştüğünde bir tek şoförü vardı yanında. Silahsızdı. Dayandığı yılan başlı bastonunu daha sıkı kavradı. O kara gözlerde görebiliyordu bir sonu olduğunu ama zamanı vardı.
"Sen istiyorsun diye değil," dedi tane tane. Dişlerinin arasından firar eden kelimeler sinirlendiğini gösteriyordu. "Karım istiyor diye tutuyorum seni karşımda."
Arkasını dönüp de Ersoy'a baktığında hazırda bekleyen genç, aldığı emirle Ahra'nın inmesine öncülük etti.
Servet kanlı canlı görmek istiyordu Ahra'yı. Yıllarca kıskaca yakalandığı her anda masasına bırakılan fotoğraflarda kızı görmemiş gibi, gözünü korkuttuğu her yalvarışta sesini işitmemiş gibi meraklı gözlerle bekliyordu yüz yüze gelmeyi.
Ahra tüm korkularını ardında bıraktığında Ersoy'un uzattığı ele tutunarak indi aşağıya. Dakikalardır duyduğu ses neler yaşatmıştı ona burada oysa. Kulaklarını tıkamak, çığlık çığlığa bağırmak ve etrafındaki sayısız adamın belindeki silahlardan birini kapıp o yaşlı katilin kafasına dayamak istiyordu yalnızca.
Onun yerine derin bir nefes aldı, omuzlarını geriye attı ve babasının sözlerini hatırladı.
Bu hayatta ne yaşarsan yaşa eğme başını aşağıya, karşında kim olursa olsun hep ama hep dik dur ki anlasınlar yenilmezliğini.
Payaslı istiyordu ki ahu gözler ilk onu bulsun; yanında olduğunu, düşecek tek dal kirpiğinin zarar görmeyeceğini bilsin ama Ahra hiç beklemediği bir duruşla ilerliyordu onlara. Gözü kara, adımları kendinden emin, duruşu yenilmeyeceği göstermek ister gibi sarsılmazdı onlara adımladığında.
"Ahra..." dedi sanki yıllarca torununa hasret kalmış sahici bir dede gibi. Alayla gülümsedi. Ellerini iki yana açmış sıkı bir sarılma bekler gibi oynuyordu. Oysa genç kızı gördüğü ilk an yıllar öncesine gitti aklı. Sanki torunu değil de karşısındaki kızıydı. Bir kalbi olsaydı sızlardı, çokça zaman önce duyduğu sözler karşısında tek bir tokatla yere serdiği evladının kanlı yüzü karşısındaydı.
Kız halaya benzer sözü bu denli sahiciydi.
"Adını ağzına almayacaksın," dedi Payaslı. Sözünü ikiletmekten hiç hoşlanmazdı. Mümtaz Cedit'ten aldıkları telefonla yola koyulduklarında Ahra'nın varlığı herkesçe duyuldukça ve nikahına aldığında canı pahasına ömrüne ömür katmak uğruna bir de bizzat kendisi herkese yaymıştı. Adı destursuz anılmayacak; Servet Erdenil'in torunu olarak değil, Payaslı'nın gelini sayılarak hafızalara kazınacaktı. Sözünün hükmünü bilenler ayağını çoktan denk almıştı. Yoksa baş üstünde baş, taş üstünde taş bırakmazdı Payaslı.
"Ben ayağına gelmesem kocanı alıp bir el öpmeye bile gelmeyecektin değil mi dedene? Sen mi müsade etmedin yoksa Payaslı?" Ahra'nın sözleri algılaması zor da olsa mümkünken Payaslı'nın yanındaki yerini aldı.
Şakaklarında beliren boncuk boncuk terler kendisini sıktığından, büyük bir sıkıntıya daldığındandı.
Payaslı her şeyi herkesi dağıtıp kızı kaptığı gibi eve götürmek ve ona istediği o korunaklı yalnızlığı vermek isterken hiç beklemediği, tahmin dahi etmediği bir dokunuşla dondu kaldı.
Demirden bir zırh geçirmişti hislerine ama yüreği yangın yeriydi şimdi.
Ahra kanlı dediği eli tutmuş, zalim dediği adamın tenine dokunmuştu. Yaşamdan koparılmak istediği her anda güçlükle dayanıyor, savaşını veriyordu Allah'ın verdiği emaneti korumak uğruna ancak çocuk aklıyla kalkıştığı hiçbir başkaldırı almamıştı kendi canını. Kıymaya çalıştığı canının daha vakti vardı.
O ellerin daha fazla kana bulanmasına sebep olacağını bilir gibi, iğrendiğini öncesinde bakışlarıyla hissettirse de ince parmakları o ele kendi isteğiyle dolanmıştı şimdi.
Ahu gözlü güzelin, eli kanlı zalim bildiği adamın ellerini tutması da kendi canına kıyması demekti aslında.
Kıymıştı canına.
"Gerek duysaydı benden önce düşünür, beni sana getirirdi." dedi taviz vermez bir baş kaldırıyla. "Senin beni yok edemeyişini görmeni istediğimi söyledim. Bak şimdi neredesin."
İri eline dolanan narin parmakların ısısı avucuna aktığında Payaslı'nın kalbi sadece kan sağlamıyor, ürkek bir ceylanın gücü olmaktan zevk duyuyordu. Nadide bir çiçeği tutuyordu sanki parmaklarında. Öyleydi. Cezayir menekşesiydi. Yine de kıymetli bir parçaya dokunur gibi değil, kaybetmekten gocunur gibi sıkı sıkı sardı o eli. Bırakmayacağım, der gibi.
Ahra ona bir adım atsa o, yavru ceylana bin adım atacağını gösteriyordu sanki.
Servet Erdenil nefretle bakıyordu, üzerindeki tüm sahte hisleri def ettiğinde. Başıyla kızı gösterirken "Kendine bunu mu layık gördün," dedi iğrenti bir bakışla. "Yakışıyor mu senin gibi bir adama?"
Payaslı avucuna sığınan, tenini aleviyle dağlayan parmakların titremesini hissettiği an ömrünce bırakmayacağına and içmişti şu eli. Tek bir sebeple andını çiğnerdi.
Ahra uğruna Ahra'yı bırakacak olmaktan hiçbir zaman çekinmezdi. Bunu ilk Ahra bilmeliydi.
Bu nedenle ne zaman o eli bıraktı ne zaman belindeki silahı çıkarıp karşısındaki adamın kafasına dayadı anlayamadı. Dedesi yaşındaki adamın boynuna sarılan iri eli onu arkasındaki arabaya yaslamış, yetmemiş bir de kafasına silahını dayamıştı.
Ahra'nın gözleri yere düşen yılan başlı bastondaydı. Gecenin ortasında parıldayan metalde takılı kalmıştı.
Devran Payaslı oğullarından çok sevdiği torunu Azem'in şu halini görse çeker bir kenara, önce basar tokadı, sonra tükürdüğü yüzüyle yıkılmasını isterdi karşısından. Yaşlı başlı, boş silahlı bir adama ne olursa olsun böyle dokunamazdı. Her şeyin bir adabı vardı.
Azem Devran Payaslı bir çift ahu göz uğruna kendini sorgulayacak hale bulaştırmıştı. Hırıltılı bir sesle "Yemin olsun şurada alırım gırtlağını!" diyordu yakaladığı boğazı ardındaki arabaya sertçe yaslarken. "Karıma uzattığın o dili söker alırım senden..."
Servet Erdenil'in tek adamı Payaslı'nın onca adamının tek bir el kaldırışıyla olduğu yere mıhlanmıştı. "Dua et söz verdim!" diye fısıldadı kulağına arkasındaki kızın sözlerini duymasını istemediğinde. "Yat kalk Ahra'ya dua et ki ben ona bir söz verdim. En iyi sen bilirsin benim sözümden dönmeyeceğimi Erdenil, değil mi?"
Ahra akmak bilmeyen dolu gözlerle bakıyordu olanlara. Korkuyla bir adım geriye gittiğinde de derince yutkunduğunda da izliyordu öylece. İstemediği hayatın tam ortasında, katil dediği adamların yuvalarındaydı bir başına. Başını eğmedi, omuzlarını düşürmedi ama parmağına minicik bir diken batacak olsa haykıracaktı sanki yük bildiği dertleri.
"Şu masuma yaşattığının mislini yaşatıp öyle alacağım canını," dedi ardındaki dipsiz karanlıkta yavru bir ceylan bıraktığının bilinciyle gözlerini sıkıca kaparken. "Allah'a yalvar da Irak'takiler celladın olup almasınlar canını benden önce."
Tek söz etmeyen yaşlı ancak yaşının heybetini kaybetmeyen adam "Ne!" diyerek iteledi hafifleşen eli. "Yapma Payaslı!" dedi korku dolu sözler, sinirden kızarmış gözlerle inanamazmış gibi bakarken karşısındaki adama. "Aynı mesele değil ikisi. Hepimize çökerler."
"Benim bundan böyle tek bir meselem var," dedi gırtlaktan gelen bir sesle. Öfkesi sesini kesmişti. Elindeki silahıyla parmak sallar gibi lafını dinletti. "Bundan sonra bendeki şu koca İstanbul kimin emrinde olur sence Servet?" diyerek az önceki alaylı tavrına atıfta bulunuyordu.
"Karıma yasakladığın İstanbul'un yollarından mı geçireceksin tırlarını?" Her sözünde dili damağı kuruyordu karşısındaki adamın. "Hatay'dan öylece çıkmasına izin verir miyim sanıyorsun adına çalışanların?" Tehlikeli bir gülüş geldi geçti yüzünden. "Senin her işin bundan sonra benim karımın iki dudağı arasında."
Karşısındaki adamın nefesinin hızlandığı, sıkışan kalbini tuttuğu an durdu Payaslı. Ne yaptığının farkındalığıyla kasıldı çenesi. Beline yerleştirdiği silahına düşen bakışlara dönmeye yoktu cesareti. "Al götür nereye götürüyorsan sahibini," dedi adamlarının önünde durduğu şoföre. Kendi adamına köpek muamelesi çeken herifin çalışanına saygı duyacak değildi. "Bir daha yoluma çıkmaya cesaret edecek olursan yaşatmam seni."
Araç öne atılarak hızla ilerlediğinde arkasını döndü ancak yüzüne bakmadı Ahra. Yerdeki bastona baktı son defa. Sonrasında sessizlikle kimseden bir şey beklemeden dönüp usulca ilerledi arabaya.
Payaslı ise "Alın," diyerek gösterdi bastonu. Biliyordu ki Ahra onu istiyordu.
Birkaç dakikalık yolda bıçak açmadı ağzını. Aracın ilerlediği nizami yolu izliyordu Ahra, sahibinin toprakları olduğunu belli ediyordu. İki yanda sıralı uzun ağaçlar, tek bir kusur bırakmayan ışıklandırmalar ve görkemli bir gösterişle var olan koca bir hanedanlığın girişinde dahi bekleyen onca koruma, etraftaki üst düzey korunaklı duvarlar, daha dışarıdan bakıldığında kimlerin yaşadığını anlatıyordu sanki bakanlara.
Payaslı indiğinde, Ahra'nın inmesi için elini uzatacak olduğunda ve hiçbir şekilde destek almadan önünden geçip gittiğinde sınavının başladığını anlıyordu Payaslı. Derin bir soluklanışla göğsünü kabarttı. Önünden rüzgar gibi esip geçen kadının saçları göğsüne değdiğinde biliyordu ki elini uzatsa tutmayacaktı.
Gözünün içine nefretle olsa dahi bakmayacaktı çünkü her şey fazlaydı. Ay'ın geceyi ışıldattığı gibi parıldayan yüzü beyazlamıştı. Gözleri cansız bakıyor sanki bir an önce ne olup bitecekse yaşansın istiyordu.
"Hoş geldiniz!"
Cıvıl cıvıl bir seslenmeyle gözlerini yerden kaldırdı Ahra. Saraydan farksız bulduğu evin kapısındaki genç kızın elindeki boş tepsiyi karnına yaslayıp neşeli bir halle cevap bekleyen yüzünü inceledi. "Evdekiler sohbete daldı, unuttu sizi. Kusura bakmayın," dedi Payaslı'ya hitaben. "Sizi bekliyorduk servis için."
Goncagül gönülden seviyordu Azem ağabeyini. Bu nedenle eve düşen bu ani evlilik haberini en çok kendisi sevinmişti. Merak ediyordu gelini, şimdi anlıyordu ki karşısında yaşıtı gibi duran genç kadının güzelliği vurulmayacak gibi değildi.
Oysa ne Ahra'nın kendinden küçük olduğunu anlamıştı ne de onun gönlü aşka düşüp de bir evlilikle taçlandığını. Aynı evin içinde olunca zamanla fark edecekti hiçbir şeyin sandıkları gibi olmadığını.
Ahra göstermiyordu yaşını. Yaşadıkları yüzüne de hislerine de olgunluk katmıştı. 22 yaşına birkaç gün kala yaşını dahi bilmediği bir adamla evli bulmuştu kendini.
Ahra anında kendisini toparlarken kimsenin bu evliliğin böyle bir zorunlulukla gerçekleştiğini bilmediğini hatırladı. Yanındaki adam bunu söylememişti ama o anlamıştı. Kız belki de bu nedenle böyle samimiyetle bakıyordu onlara.
"Ben hemen haber veriyorum geldiğinizi," dedi karşısında gördüğü güzeller güzeli kadının yorgunluğunu fark edip içtenlikle ona gülümserken. Ahra kayıtsız kalamadı, tebessüm etti.
Sadece birkaç saniye sonra öyle büyük bir curcunayla karşılaşmışlardı ki Ahra'nın attığı adım yarım kaldı. Yalnızlığa, sahipsiz kalabalığa epey alışıktı ama tüm gözler üzerlerindeydi şimdi.
Payaslı ise bu sese ezelden aşinaydı. Ailesinin bir arada oluşuna her daim şükrederdi. Şimdi bu ailenin bir yeni üyesi daha oluyordu. Eşi yanında yer alıyordu.
Sırtında hissettiği iri elle dakikalar sonra ilk defa dönüp de bakıyordu ona Ahra. Arkasında yaslanacak bir dağ vardı artık, biliyordu; derinden hissediyordu ancak az önce gördüğü canavarı bir türlü silip atamıyordu.
Önünde birleştirdiği elleriyle duraksadığında "Geldiler sonunda," minvalindeki sözler birbirine karışıyordu. İki yana uzanan yüksek girişin tam ortasındaydılar şimdi. Boyu boyuna denen bir çift vardı ailenin karşısında.
Azem yanına gelen Bektaş'a belindeki silahı çıkarıp verirken Ahra biraz olsun hafiflemiş hissetmişti kendini.
Evin çalışanları, çalışan denmeyecek kadar ailedendi. Büyük küçük herkes sınırını bilir, Payaslı çatısının altındaki bu sıcak yuvada bir sadakat timsali gibi yaşar giderlerdi. Bektaş da onlardan biriydi.
Kırklı yaşlarının ortasındaki adam Ahra'ya tebessümle baş selamı verdiğinde içeride dedesi ve anneannesini göremediği için yeniden Payaslı'ya döndü. "Dedemler nerede?" Ali'yi göreceğinin umuduyla beklemişti saatlerdir.
Azem "Yol yorunca evlerine geçmek istediler," dedi ancak gerçek değildi geçme sebepleri. Mümtaz Cedit torununu iyi bilirdi. Şayet daha ilk günden yanlarında olursa yalnız kalmayışına cesaretle kimselerle samimiyet kurmayacak, kendini kapayıp her daim yanlarında olacaklarmış gibi kendisini kapayacaktı. Bu aileyi kabul etmeyecekti. Düşünceleri bu yöndeydi.
Ahra en azından uzakta olmadıklarına şükrederken onları kucaklamak için gelen insanlara baktı. Rahatsızlık duyuyordu bu kalabalıktan. Tanımadığı gözler baştan aşağı incelerken bedenini kendisini saklamak istiyordu hızla bir küçük alana.
O an nice insan arasında tek bir kişi dikkatini çekti. Oturduğu yerden kalkmamış, minik bir hoş geldini bile uygun görmemişti Şahsenem. Huzursuzluk verici kara gözlerini dikmiş karşısında selamlanmaktan geri durulmayan çifti izliyordu sadece.
Ensesinde toplanmış kısa saçları, boynundaki mavi renkli ipek fuları ve üzerindeki sıfır kol koyu gri kumaş bir elbiseyle bu yemeği gönülsüzce beklediği ortadaydı. Yirmili yaşlarının sonunda olmasına değin çok daha büyük görünüyordu.
Göz göze geldiklerinde Ahra direkt anladı kim oluğunu. Uzun boyu, sert yüz hatları ağabeyiyle benziyordu.
"Geldiler mi?"
Bir bağırışla koşan genç kız, merdivenlerden üçer beşer atlayarak inip kollarını Azem'in iri gövdesine doladı. "Hoş geldin abilerin en bir tanesi." diyerek çekildi ancak gördüğü kadınla İzel'in ince kaşları havalandı. Beklediğinden daha alımlıydı. "Siz de hoş geldiniz," dedi samimiyetten uzak bir gülümsemeyle. Ahra uzatılan eli sıktığında anladı ki abim dediği kuzenini herhangi bir kadınla paylaşmaya henüz hazır değildi.
Nezir Bey ile zaten tanışıyordu, onun babacan yaklaşımını hoş buluyordu. Ancak yanındaki kadına bakakaldı. Kendisini içten bir sarılmayla karşılamıştı.
Payaslı'nın annesiydi. "Evine hoş geldin, kızım." diyen kadının tebessümüne cevap veremedi. Ahenin Hanım, onun annesi olamayacak kadar genç ve duru görünüyordu. Üstelik Nezir Bey ile birbirlerine hala aşkla baktıklarını yakaladığında ne hissedeceğini bilemedi. Şayet oğlu annesine benzemeseydi onun öz annesi olmadığını düşünecekti.
Amcası, yengesi, kuzenleri, evin çalışanları... Kucaklaşmadan uzaklaşıp nice güzel iltifata boğulduğunda ve masaya geçtiklerinde o kadar fazla insanla tanışmıştı ki elinden gelen en sınırlı duruşu sergilemeye çalışıyordu. Hiçbirini hatırlamıyordu.
Duyduğu isimleri hafızasında tutmamış, yanındaki adamla yakıştırılmayı ve hatta öncesinde herkesin bu durum hakkında bir şeyler biliyor olduğunu anladığını bile irdelemeden kendini koca yemek masasında bulmuştu.
Açtı ama yemek yemek şu an istediği son şeydi. Babası, amcası dururken isminin ağırlığıyla masanın baş köşesindeki adamın hemen sağındaydı Ahra. Karşısında Nezir Bey duruyordu. Evin çalışanları dört dönüyordu ama Ahra hiçbirini görmüyordu. Kendisini ana veremiyordu. Tek minneti Payaslı'nın bakışının yetmesiydi.
Payaslı "Seymen amcam nerede?" dedi ancak kendi aralarında yaşadıkları bakışmaya anlam veremedi Ahra.
O hariç herkes kendi arasında sohbetine devam ediyordu şimdi ve Ahra sadece bu masadan kalkıp tüm aileyle belki yarın daha güzel bir başlangıç yapmayı diliyordu. Onların hakkında düşünebileceklerini bile umursayamıyordu.
Önüne ne konuyorsa önce başkalarının yemesini bekliyordu gizlice. Birkaç çatal alsa dahi her ihtimali düşünmek zorunda olduğunu düşünüp duruyordu sadece.
Ahra'nın son raddede solundaki adama göz ucuyla bakıp "Dayanamıyorum," diye fısıldayışı Payaslı'nın beklediği andı. Görüyordu halini ama onunla konuşması ve hatta isteğini dile getirmesi için bilerek müdahale etmiyordu dakikalardır çektiği azap gibi dakikalarda.
Ahra'nın masadaki yorgunluğunu fark eden Ahenin Hanım "Yoldan geldiniz, düşünemedik... İstersen çık dinlen kızım." dediğinde bu teklifin altını üstünü düşünemeyecekti Ahra. Solundaki adamın ne diyeceği umurunda bile değildi.
Bakışlarından bunun için can atan kızın minnet dolu tebessümüne karşılık verdi.
"Goncagül sen odaya kadar eşlik et kızım, Ahra'ya."
Ahra sandalyesini çekip kalkarken kimseye bakmıyor, nereye hangi odaya gireceğini bile sorgulamıyordu. Ruh gibi bir halde peşine takıldığı kızı takip ediyordu sadece. O kadar sıkmıştı ki kendisini dişleri ağrıyor, saç dipleri acıyordu.
Büyük salondan çıktıklarında, labirent gibi uzun koridorlardan ilerlediklerinde ve çıktıkları üst katta evin en ucuna ilerlemeleri son bulmadığında bile Goncagül rahatsız etmemişti onu. Anlamıştı pek iyi olmadığını, konuşmaktan geri durduğunu.
Beyaz duvardaki apliklerden süzülen sarı ışıklar rahatlatıyordu Ahra'yı. Siyah renkli bir kapıda durdular. "Bir ihtiyacınız olursa bana söyleyin ben hemen getireyim," dedi genç kız ona bir ağrı kesici sunup sunmamak arasında kalırken. Ya da istediği herhangi bir bitki çayı. Belki de hoşlanmazdı bu yaklaşımdan düşüncesiyle onu orada yalnız bıraktı.
Ahra odanın kapısını açtığında dinlenir sandığı bedeninin daha çok sinirleneceğini bilemezdi.
Büyük, bugüne kadar adım dahi atmadığı kadar büyük bir odaya adımını attığında omuzları anında çöktü. "Hayır," dedi isyanla. "Hayır Allah'ım, yalvarırım burası onun odası olmasın."
Doğmuştu içine işte. Her şey onu çağrıştırıyordu. Kapadığı kapıyla hiç düşünmeden içeri adımladı. Yalnızdı ya geriye kalan her şey önemsizdi şu an için.
Terasa açılan sürgülü bir duvar, duvarı kaplayan dolaplar... Durup da inceleyemedi bile. Komodin üzerindeki metalle yumdu gözlerini. Silahı baş ucuna bırakılmıştı. Şimdi aşağıya inip karşısına geçmek vardı ama yoktu ki gücü.
Yüzünden saçlarına oradan da ensesine sürünen eliyle kaldı öylece odanın ortasında. Birkaç parça kıyafetini getirmişti anneannesi. Hiç yoktan biraz olsun suyun ferahlığını istediğinden doğruca bir başka kapıya hızla ilerledi.
Onu durduran ayna önündeki deri kutuydu. Üzerinde bir kağıt parçasında adı yazıyordu. "Payaslı'nın Gelini'ne..."
Onun bahsettiği gönderilen kurşunlar bu muydu? Eli değecek gibi olduysa da anında vazgeçti. Titreyen dizleriyle banyonun yolunu tuttu.
Sanki bir robottan farksızdı. Üzerini çıkarışı, kendisini suyun altına bırakışı ve bedenine çektiği dizleriyle dakikalarca öylece kalması... Alnı dizlerindeydi. Bacaklarını sıkı sıkıya sarmalamıştı. Ağlayamıyor, kalkacak gücü bulamıyor, kafasının içindeki sesleri susturamadığı için içsel bir güdüyle kafasını sert duvarlara vurmamak için sadece dizlerine yaslıyordu.
Aslında ölüp gitse her şeyden kurtulacağını fısıldayan zihninini susturmak kolaydı. Hemen şu an kalkıp komodin üzerindeki o silahla halledebilirdi işini. O da öyle demişti. Sık kafana her şey bitsin, demişti. Ama o aptal gibi ona evet demeyi seçmişti. Böyle düşünüyordu şu an. Tanımadığı insanların arasındayken tüm suskunluğunda bu saklıydı sadece.
Algılayamadığı suyun sesini yavaş yavaş duymaya başladı. Anda kaldı. Onun kokusuyla yıkandığında çıkmak için hazırlandı. Sarıldığı havluyla odadan temkinlice çıktığında kimsenin olmayışına güvenerek biraz olsun nefes aldı.
Açtığı dolaplar onun eşyalarıyla doluydu. Takım elbiseler, gömlekler, kemerler, çeşit çeşit milyonluk saatler ve nicesi.
Giyeceği birkaç parça temiz kıyafete muhtaçtı. Boncuk boncuk akmaya başlayan yaşların tam da şu anı bulması şaşırılacak şey değildi aslında. Bu hayatta muhtaçlık duyduğu her şey zamanla değişiyordu. Karnını doyuracak birkaç parça ekmek de ihtiyacı olmuştu, bugün onun kanatları altında olması da.
Ayakları onu yatağa öylece zar zor götürdü. Bedenindeki havluyla bir köşesine kıvrıldığı yatakta gelebileceği en küçük pozisyonda kendisine sarıldı. Dakikalar geçtikçe başını koyduğu yastık sırılsıklam olurken öylece uykuya daldı.
Kaldığı odanın kapısını kilitlememek Ahra için bir ilkti. Tıpkı en ufak sesi normalde duyar olan keskin kulaklarının saatler sonra odaya giren adamın ayak seslerini işitmeyişi gibi.
Azem, Ahra'nın masadan kalkmasından bu yana ona istediği yalnızlığı tanımak adına odaya gitmemek için saatlerce çalışma odasında birkaç telefon görüşmesiyle uğraşıp damarına basan adamın damarından kan akıtmaktan geri durmuyordu.
Ahra'nın bugün söyledikleri, sığındığı topraklar...
Çıkmıyordu aklından.
Kapının önüne geldiğinde saatin geceyi bulmuş olması onu ikilemde bırakıyordu. Ya uyuyorsa düşüncesi ağır basınca sessizlikle araladı kapıyı. Oysa yatağına kıvrılmış huzurla uyuyan yaralı ceylanı gördüğü an eli kapıda kaldı.
Nemli uzun kara saçlar yatağına dağılmış, narin bedenini sarmalayan havluyla iki büklüm olmuş bedenine sarılmıştı.
Azem gördüklerinin gerçekliğini sorgularken biliyordu ki Ahra'nın rızası olmayacaktı ne aynı odaya ne de onu bu halde görüyor olmasına. Odaya girdiği an ışığı kapattı, yatağın kenarından sızan loş gece lambasına kaldı.
Dolaptan bir tişört alıp da gömleğini çıkarmaya başladığında arkasında kalan kadın aklından çıkmak bilmediği gibi bir de gün geçtikçe iyice yer ediniyordu kendine.
Ona yaptığı neydi bilmiyordu. Bir bakışıyla bir insanın varını yoğunu ayaklar altına serecek raddeye gelmesine imkan var mıydı bilmiyordu ama onu gördüğü ilk an vurulmuştu ahu gözlerine.
Minik bir kıpırtı hissetti. Dönüp de bakmadı, odaya dağılan kokusunu içine çekti. Cebindeki yüzük kutusunu çıkarıp aynanın önüne koyacaktı ki "Sen..." mırıldanışını duydu sonra. "Sen ne yapıyorsun burada?"
Başını omzunun üzerinden arkaya çevirdiğinde bedenindeki havluyu tek koluyla tutmuş, uzandığı yatakta bedenini kaldırmak için diğer elinden destek alıyordu Ahra. Hiddetli bakışları göremediği üzeri çıplak adamı bulduğunda "Ne yapıyorsun!" diye uyardı bulunduğu halin farkındalığıyla.
"Üzerimi değiştiriyorum," dedi Payaslı. Aldığı tişörtü kafasından hızla geçirmişti. Sanki her şey o kadar olağandı. Uyku mahmurluğundan yararlanıyordu aslında. "Sonra da uyuyacağım. Neden sordun?" Üstelik rahatsız olmaması adına daha ilk anda önüne dönmüştü.
"Neden mi sordum?" Gülüşlü bir soluklanma sonrası Ahra yataktan kalkmak için öne kaydı. Işığı açmıyor, onun yüzünü bile görmek istemiyordu. Farkında değildi ama kendisine bakmasın istediği adamın karşısına bu halde çıkıyordu.
Karşısına geçen kadına baktığında biliyordu ki bilinci daha açılmamıştı. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra "Bu evlilik..." dedi kabullenmek istemeyerek. "Bu evlilik aynı odada kalmamızı gerektirecek kadar mı gerçek?"
Nemli saçları yüzüne dağılan kızın narin tenine dokunmak istiyordu. Eli kendisinden habersiz kalkarken ne tehlikeli bir durumda olduğunun farkındalığıyla vazgeçip dolaptan bir alt aldı kendisine. Sonra Payaslı'nın derin sesi yankılandı Ahra'nın kulaklarında. "Bu evlilik aynı yastığa baş koymamızı gerektirecek kadar gerçek." diyordu.
"Gerçek gerçek diye diretip duruyorsun!" diye yükseldi sesi. "Ne istiyorsun benden? Yatağına girmemi mi?"
Üzerinde el kadar bir havluyla, karşısındaki adamın niyetini anladığı halde sırf sinirlenmesi uğruna geri adım atmıyordu Ahra.
Ama bilmeliydi ki karşısındaki adam da ondan altta kalacak değildi.
Dönüp de tam karşısında durduğunda sadece bedenini değil, yüreğini de istediğini söylemek için açmadı ağzını. Gerçek bir evlilikten anladığın bu mu, deyip kızmayacaktı.
"Karım değil misin," dedi buz gibi bir sesle. "Neden istemeyeyim?"
Ahra'nın şaşkınlığı gözle görülürken sahiden böyle düşünmediğini anladığı için içten içe rahatlamıştı Payaslı. Sahiden onu sadece yatağına girmesi gereken bir kadınmış gibi gördüğünü düşünse şaşkınlığından ziyade sinirlenir ve hatta tokadı yapıştırırdı.
Olmamıştı.
O da biliyordu ki onu asla böyle bir şey için zorlamazdı. Onun böyle bir adam olmadığını anlamalıydı. İçi rahattı ki verdiği tepki buna aşinaydı.
Belki de... Bu kadar emin olmamalıydı Payaslı.
Ahra'nın sözleri, karşısındaki adamın kalbini derinden kırmaya sanki yeminliydi.
"Senin gibi bir adama kalbimi açıp gerçek bir eş olmaktansa bana sağladığın her şeyin karşılığında sadece yatağına girme fikri daha az üzer beni."
🥀
Yorumlarınızı ve oylarınızı bırakmayı unutmayın✨

Yorumlar