30. Bölüm
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 57 dakikada okunur
Melih'in 'Sen bu işe karışırsan abim beni öldürür, üstelik ölüme bile rahat vermez.' demelerine kapadım kendimi. Sen zaten bunlara sebep olmasaydın bir şey olmayacaktı, bu gidişle ağabeyin değil ben öldüreceğim seni gibi düşüncelerim olsa da bunu dile getirmek istemedim aramızın bozulmaması adına.
Kapadığım telefonu cebime koyup yeniden içeri geçtim. Emel abla derin derin çektiği nefeslerle kendini sakinleştirmeye çabalıyordu. Yanına oturdum. Elim, kolunda dolaştı; destek olmaya, yanında olduğumu göstermeyi ve bunu hissettirmeyi istediğim için.
Ne yapacağımı bilemedim aslında. Bebek konusu onda büyük bir yarayken eşine karşı kendini böyle bir konuda sorumlu hissetmesi, üstelik onun sevincini gerçeklerle püskürtmesi ikisi için de ne kadar ağırdı tahmin bile edemiyordum.
''Hadi hazırlan da hava alalım biraz dışarıda. Kısacık dolanıp geri döneriz, kafan dağılır.''
''Yok,'' diye itiraz etti önce. Yüzündeki yaşları silmeye çalıştı titreyen elleriyle. ''Gelir şimdi zaten bizimkiler. İyiyim hem.'' Ayağa kalktım onu da çekiştirmeye başlamadan önce. ''Öyle doldum birden, iyi oldu ama... Rahatladım.''
Onun gözünden akmasına neden olduğu her bir gözyaşı için o kızı öldürmek istiyordum.
''Gelirlerse gelirler ya.'' diye söylendim keyfini yerine getirmeyi hedefleyerek. ''Hadi bak dolanıp geliriz hemen. Kızını kaçıracağım zaten bugün haberin olsun. Kız gecesi yapacağız onunla. Parktalar demiştin değil mi? Parka uğrarız, ben onu babasından çalarken sen de kocanı ikna edersin. Yarın da tek parça halinde teslim ederim çocuğunuzu.''
Yani umarım edebilirdim. En azından birkaç tel saçımız eksik olabilirdi anlaşamazsak.
Ağlamaya son vermiş olsa da söylediklerime karşın sadece buğulu gözleriyle gülümsedi. Baktım ikna olacak gibi, hemen devam ettim. ''Hem de siz yalnız kalmış olursunuz bak. Konuşursunuz. Biliyorum sen böyle kendini suçlu gördükçe Cengiz ağabey daha çok sinirlenecek kendine, daha çok açılacak aranız, daha çok üzüleceksiniz ikiniz de. Ki o senden daha çok üzülüyor sen bu haldesin diye. Kötü bir yanlış anlaşılma oldu bu sizin için.''
Başını salladı hafifçe, ''Tamam,'' dedi iç çekerek. Kaçtığı onca şeyin olmasını görmezlikten gelmek zorunda kaldım. Eşinin bir bebek istiyor olmasını bildiği halde bunları yaşıyor olmaları onlar için çok zordu. Kendini eşi için sorumlu hissetmesini, ona böyle hissettirmelerini bir yana koyup asıl kendi isteğini ve isteğine ulaşamıyor olmasını düşündüm. Bir evladı vardı çok şükür. Anne değildim, henüz anne olmak isteyen bir kadın da değildim. Bu yüzden de onu anlayamıyordum ama acısına bir çare bulmak da istemiyor değildim.
Odadan çıktık, banyoya iteledim onu lakin kendinden önce beni düşünerek banyoya girmekten vazgeçip bana doğru döndü. ''İşten direkt buraya geldin benim yüzümden. Aç mısın bir şeyler hazırlayayım mı? Yemek var istersen koyayım-''
Kısılan gözlerimle baktım ıslaklığından ötürü parıldayan gözlerine. ''Ohoo. Sen de var ya... Anlamıyorum ki yemiyorlar mı senin yemeklerini de hep bana yedirmeye çabalıyorsun.'' Gülümsedim onun bu anaç tavrına karşılık. ''Aç değilim üstelik. Kızını da alayım markete uğrayıp abur cubur alacağız. Çocuğun boğazından iki lokma sağlıksız şey geçsin ya, hep ev yemeği hep ev yemeği olmaz ki böyle.''
Normalde olsa öyle şeyler yemeyin diye kızacaktı ama fazla durmadı bunun üzerinde. ''Kendi çocuğun olsun göreceğim ben seni.'' dedi yüzündeki hüzünlü gülümsemeyle. ''Şimdi böylesin ama kendi sütünün kalorisini bile hesaplayıp öyle verirsin benim yeğenime kesin. Seziyorum senden öyle bir şeyler...''
Aniden ''Allah yazdıysa bozsun.'' dememe seslice güldü. ''Şimdi çocuk mocuk ne gerek var keyfimizi kaçırmaya.''
Yeniden itelediğimde o da neşesini yerine getirmeye çabalıyor olmalıydı ki ıslak kirpiklerini kırpıştırarak ''Keyif kaçırmak mı? Ben kardeşimi tanıyorsam evlendiğiniz an çocuk istemeye başlar,'' dedi beni ne kadar telaşa soktuğunu bilmede. ''Pek belli etmiyor ama onun küçük çocuklara olan sevgisi bambaşka Defne. Beraberken Ezgi'yi kucağından bırakmadığın için kaç gece işten direkt buraya geldiğini ben biliyorum. O yüzden de hiç heveslenme, boş bırakmaz seni.''
Sahi o zamanlar çalışmadığımdan, boş gezenin boş kalfası olduğumdan Ezgi ile yatıp Ezgi ile kalkıyordum. Yazık, kimse de pek bir şey diyemiyordu. Resmen çocuğu kendime bez bebek etmiştim.
Yüzümü buruşturdum. Utandık da biz biraz. ''Ayıp ama. Ne biçim konuşuyorsun ya.''
Daha fazla konuşmaması için iteledim karşımdaki kadını. O banyoya girip elini yüzünü yıkarken ben de telefonuma döndüm.
Düşünme Defne. Yok bebek falan. Yapma aşamasına biz tamamız ama yok, hayır olmaz doğurmak, bakmak. Yapacağımız seyahatlerde bir de onunla mı uğraşacağız canım? Önce gez, eğlen sonra... Çok sonra baktın yapacak başka bir şey doğurursun bir tane. Uğraşıp durursun sonra.
Emel ablanın hazırlanmasını beklerken boş boş durmak istemedim. Annemi aradım önce. İşten geç gelmelerime kısa sürede alışmış olsa da haber vermek istedim işte olmadığımı. Bir de henüz Melih'e sormadım, müsait mi değil mi bilmiyordum ama bize gelmeliydi bu akşam. Onunla konuşacaklarım olduğu gibi yardımına da ihtiyacım vardı. O yüzden de kendi kendime oluşturduğum plandan annemin haberdar olması gerekiyordu.
Çalan telefonum yanıtlandı. Annemin ilk sorusu ise ''Geç mi geleceksin? Ona göre sofraya oturalım.'' oldu. Dudaklarımı nemlendirip odanın içinde ilerledim cama doğru. ''Hayır. Geldim, mahalledeyim. Emel ablalardayım.'' Yarın hastaneye gitmeyeceğimi bildiğinden ''Orada mı kalacaksın bu akşam?'' diye sordu ama hemen ardından da ''Kızın kocası yeni geldi kızım, sonra kalırsın kalacaksan adam kızıyla karısıyla vakit geçirsin.'' dedi beklemediğim bir anlayışla.
Bunları benim de düşünebilecek olduğumu söylemek yerine ''Yok kalmayacağım,'' diye başladım konuşmaya. ''Ama bizim misafirlerimiz var, haberin olsun. Ezgi ve Melih gelecek bugün. Ezgi gece bizde kalacak, sonra vakit geçirir babasıyla. Vardı değil mi onun pijamaları bizde? Yoksa alayım buradan birkaç parça.''
''Vardı,'' dedi onca lafımın arasında en son sorduğum soruya cevap vererek. Onayladı ve bir şey demedi başka. Sonrasında ise bir şeyler hazırlayıp hazırlamamayı teklif ettiğinde herhangi bir şey yapmasına gerek olmadığını söyleyip kapadım telefonu. Emel abla da hazırlanıp gelmişti zaten o sırada.
Evden çıktık aramızda hiçbir konuşma olmadan. Kendini öyle yıpratmış gözüküyordu ki ona baktıkça benim içim acıyordu. Apartmandan çıkıp güzel havanın ısıttığı akşam serinliğinde yavaş yavaş ilerledik mahallenin sonunda bulunan parka doğru.
Senin çeneni tutamayıp ona, onu sevdiğini söylediğin park da denebilir aslında. Sahi yağmur da yağıyordu o sıralarda keşke öpüşseydiniz. Şimdi öpmek istesek adam yanımızda bile değil.
Sanki bilerek oluyordu bu. O yoktu ya yanımda sırf o yüzden daha çok aklımdaydı, daha çok düşüncelerimdeydi.
Kendime gelmek adına, alnıma vurup salak mısın Defne sen baya baya yoldan çıktın, diyemediğim için başımı sallayıp gözlerimi kırptım onun güzel yüzünün gözlerimin önünden gitmesi için.
Omzumdan kayan çantamı düzeltirken ''Defne,'' diye mırıldanmasıyla yerdeki bakışlarımı yanımdaki kadına çevirdim. Ne diyeceğini bilemezmiş gibi birkaç saniye yüzümde dolandı bakışları. Etrafını kontrol ettikten sonra kısık bir sesle ''Sen onu alıp çantana attın da... Ne diye aldın?'' diye sordu sanki mahcup olması gereken oymuş gibi. ''Bak biri onu sende görür, yanlış anlarlar. Başına iş açma durduk yerde. Meryem teyzemi biliyoruz sonuçta.''
Ne yazık ki biliyorduk. Başkasında görse öpüp başına koyacağı, koşa koşa tebrik edeceği ama içten içe ayıplayacağı şeyi ben yapmış olsam anında astım kestime getirecekti meseleyi. Abim ise etrafta 'töre namus intikam' replikleriyle dolaşıp namusuma değil kendi namusuna laf geldiğini söyleyerek dolanacaktı etrafta.
Başımızı önümüze eğdin de derler miydi?
Başkalarını düşünmek bile istemedim.
Bilirsiniz, bir hatanızda başını omzuna yaslayacağınız bir aileniz yoksa eğer, sırtınıza alacağınız darbeler kapınızın eşiğinde sırasını bekler.
Boynu bükülen de başı yere eğilen de siz olursunuz ama o gözler sizi değil ailenizi hedefler. Aileniz ise sizin hayatınızda biter.
Onu rahatlatmak adına alaya alarak konuştum. ''Kim neyi yanlış anlayacak? Senin o kardeşin bana saf dese de kendi ayağıma sıkacak kadar saf mıyım ben? Sanki ben bilmiyorum onun bunu görse bana yapacaklarını. Olmayan bebeğimin bir de hesabını vereceğim yoksa.''
Sokaktan çıktığımızda benim bu kadar rahat olmam onu rahatsız ediyormuş gibiydi. Yanımızdan geçen birkaç kişiye selam verdikten sonra devam edecektim ki aklıma gelen konuyla anında kurtarmak istedim kendimi. Sesimin daha kısık olması elbette duyduğum utançtandı. ''Ayrıca o iş olmadan bebiş sahibi olunabildiğini de bilmiyordum Emelciğim, anneme bunu açıklamak biraz zorlayabilirdi beni.'' Güldü, gülmesi büyürken yüzünde gördüğüm rahatlamayı görmek istemedim. O rahatlamanın bizim ilişkimizin olmamasını ima etmem sayesinde olduğunu bilmeyi hiç istemedim. Kime neydi ki! Tamam övünmüyordum ama yine de bir başkasının düşüncesinden de hoşlanmıyordum işte.
Park, etrafını saran ağaçlar dolayısıyla az çok belli olurken ne Ezgi'nin o kulak tırmalayan bağrışı vardı etrafta ne de salıncak sırasında öfkeli bekleyişi ilişti gözlerime. ''Ne olursa olsun, kalmasın sende at gitsin.'' demesine karşılık umursamadan ''Sen merak etme abla, ben ne yapacağımı biliyorum.'' dedim ve cebimdeki telefonu çıkarıp Cengiz ağabeyin adının üzerine bastım.
Uzun bir süre çaldı ama açan olmadı. Emel ablaya döndüm küskünce. ''Kocan telefonlarıma cevap vermiyor görüyor musun? Adam kesin numaramı 'Asla Açma' diye kaydetti bak.'' Ağladığı sadece gözlerinden belli olan kadının morali az çok yerine gelirken telefonunu çıkardı ''Bir de ben arayayım. Mahallede dolanıyoruz demişlerdi son konuştuğumda.'' dedi ve kalbimi kırdı.
Alpay Emir şerrosu da kırmıştı kalbimizi bak. Hatırladım birden. Hiç, öylesine...
Kız Defne şaka maka bu adam öğrenciyken inşatta tuğla dizip sırtında harç taşıyor diye az dalga geçmemiştiniz ama dam şimdi elin Alamanyalarında gününü gün ediyor. Ne zaman isteyeceğiz maaş bordrosunu?
Yutkundum.
Aklıma düşmemeli, düşlerime girmemeliydi.
''Vallahi benim telefonumu açmayıp seninkini açarsa Ezgi'nin hatırı demeyeceğim bakmayacağım suratına.''
Benim kendi kendime söylenmeme daha içten güldü, kulağından telefonu çekerken durgun bir sesle ''Meşgul,'' dedi birazcık bozularak.
Zaten benim telefonumun çalması da o sırada gerçekleşti. Cengiz ağabey arıyordu.
Olduğumuz yerde durmayalım diye küçük adımlarla geri döndük ve yürümeye devam ettik. Seslice gülüp telefonumun ekranını gösterdim. ''Kıskanır mısın rica etsem? Malum senin değil benim telefonlarıma dönüş yapılıyor da...''
''Ezgi gece bizde kalsın dediğinde göreceğim ben bir de senin bu havanı.'' Onun hevesimi kırmak ister gibi konuşmasına göz devirdim. Cengiz ağabey asla bir şey demezdi bu konuda sağ olsun; ama pek isteyerek kızını vermediği de bir gerçekti. Sanki kaçıracaktık çocuğu. Allah'tan sadece bana değildi bu tavrı da kendimi telkin edebiliyordum.
Telefonu açtığımda meraklı sesiyle ''Defne?'' dediğini duydum. ''Bir şey mi oldu abicim?'' Adam da haklıydı şimdi, bir şey olmadan aradığım olmadığından aklına başka başka şeyler geliyordu. ''Aşk olsun,'' diye söylendim önce. ''Halini hatırını sormak için arayamaz mıyım?'' Gerçi ben bile inanmıyordum bu söylediklerime. Büşra'nın günler önce müsait olduğunda ara demesine bile dönmemişken Cengiz ağabeyi hal hatır için aramış olmam Melih'in ciddi ciddi aşk acısı çekmesi, Alpay Emir'in daha sakin ve daha çekilebilir olması kadar imkânsızdı benim için.
Güler gibi nefesini bıraktığını telefona gelen cızırtı sesinden anlarken ''Bilmez miyim?'' demesine göz devirmek istedim. ''Ezgi yanımda olduğuna göre, bu yüzden aranıyorum değil mi?''
Güldüm onun bu yaklaşımına. ''Emel ablayla yürüyüşe çıktık da sizin parkta olduğunuzu söylemişti ama yoktunuz ben de kızını kaçırmak için vakit kolladığımdan nerede olduğunuzu öğrenmek için aradım ama anladım galiba nerede olduğunuzu.'' Son kelimelerime doğru arkadan gelen dikiş makinesi sesiyle dudaklarım kocaman kıvrılmıştı. Belli ki Kahraman amcanın dükkânındaydılar.
''Kaçırayım mı kızını, hı? Yarın erkenden teslim ederim paketinizi bak bu akşam bizim biraz eğlenmeye ve kız kıza vakit geçirmeye ihtiyacımız var. Azıcık süslenip pijama partisi yapacağız da.''
''Kızımı süse püse alıştırıp ocağıma incir ağacı dikeceksin illa.'' diye söylendi yalancı bir sitemle. Seslice gülmem ona zaten cevap olurken onca lafıma karşılık ''Emel yanında mı?'' diye sordu sadece. ''Evet,'' diye yanıtladıktan sonra zaten ne diyeceğini bildiğimden Emel ablaya uzattım telefonu ''Sakın söyleme ama Ezgi'ye tamam mı?'' dedikten hemen sonra. ''Ben söyleyeceğim gece beraber kalacağımızı.'' deyip duyurmaya çalışmıştım sesimi telefonu verdiğim kadının kulağına eğilmeye çalışarak.
Emel abla nasıl olduğunu, hava almanın daha iyi geldiğini eşiyle konuşurken ben de öyle sağa sola bakarak ilerliyordum yanında. Zaten yaklaşmıştık dükkâna. Telefonu kapayıp elime verdiği sırada Alpay Emir'in mesajıyla dudaklarım titredi.
Ben; özlemem, ona hissettiğim kırgınlık ağır basar sanırken daha şimdiden kokusuna bile hasret kalır gibi hissetmek ağır geliyordu.
Tamam. Her gün her dakika konuşmuyorduk, beraber değildik ama insan öyle garip bir varlıktı ki uzağında olsa bile onunla aynı havayı soluyup aynı topraklarda olduğunu bilmek bile içinde hafif bir serinlik olmasına neden olurken şimdi onun bambaşka bir lisanın konuşulduğu, bambaşka insanların olduğu yerlerde dolandığını bilmek... Heyecanla, merakla ve biraz da sitemle beklediğin devam filminin senin ülkenden önce başka başka yerlerde vizyona girmiş olması kadar can sıkıcı bir durumdu benim için.
Kısaca; özledim, çok aşığım ve canım adamıma kavuşmak istiyorum, de geç Defne. Hatta canım adam yerine Alpay Emir kâfi.
Sevmenin ne denli acı verici bir şey olduğunu anlamak böyle miydi? Kalbim, onun için atarken bile ona kırılsa bile yine o iyileştirsin istediğinden atmayı bile durdurabilirdi.
Ona sinirlenip ona koşmak, onun kırdığı kalbi yine onun iyileştirmesi için ona kollarını açan ben olmak kendime olan inancımın gerildiği, en güçlü en kuvvetli olduğu yerden ince ince çatırdamasına neden oluyordu.
Alpay Emir: Kendini benden esirgemen bana ne kadar mubahsa sana da bir o kadar günah.
Alpay Emir: Akşam o telefon açılacak, önceki gibi meşgule atılmayacak. O sırada müsait olmadığım için laf etmedim ama geldiğimde fena olur.
Alpay Emir: Gerçi işime gelmiyor da değil. Gelince benim için kârlı bir alışveriş olacak aramızda.
Mesajın sonuna iliştirdiği kızgın surat ve su tabancası imgesi dudaklarımın iki yandan kıvrılmasına neden oldu. Ondan beklediğim birkaç mesajdı bu.
Aramasını, aradığında ise Ezgi açmış, ben olsam açmam gibi bahanelere sığınarak onunla görüşecek olmayı ne kadar çok istiyorsam bir o kadar da hızlıca 'Bilmiyorum, bakarız Müsait olursam yazarım.' yazıp göndermiştim ona.
Bu birkaç kelime umarım onu sinirlendirirdi. Tabi bu mesajı ne zaman görürdü orası muamma. Zaten yoğun olduğunu her defasında dile getirmesi bunca yorgunluğu arasında ona bir de ben dert olmayayım diye düşünmeye iterken beni elim kolum bağlı onu bekler olmuştum.
Dükkâna, kapının önüne geldiğimizde Cengiz ağabey dışarıda hemen karşıdaki esnaflardan biriyle sohbet ediyordu elindeki yarılanan çay bardağıyla. Bizi fark etti, yanındaki adama selam verip bize doğru ilerledi. Gözleri karısının üzerinde üzüntüyle gezerken onları bir an önce yalnız bırakmak istediğimden ''Nerede benimki?'' diye sormuştum hevesle.
''İçeride,'' dedi başıyla arkasını gösterip. ''Selim'in yanında. Sen söyleme deyince söylemedim, oturuyorlar.''
İçeriye girip girmemekte tereddüt yaşadığım sırada Cengiz ağabey ne düşündüğümü bilir, çekindiğimi hisseder gibi ''Geç abicim içeri, merak etme başka kimse yok zaten'' demişti bu halime gülerek.
Niyeydi bu huyum bilmiyorum ama bir ortama girmek her zaman kendimi kötü hissettirirdi. Kendimle çelişmem de bu noktalardan birinde başlıyordu zaten. Her defasında eğlenmeyi, gezmeyi tozmayı hatta süslenip dikkat çekmeyi isteyip bunu yaparken bile yapmamış olmayı, dikkat çekmemeyi dilemek kendime olan gizli bir güvensizliğimden miydi bilemiyordum.
İçeriye girmek istedim. Merakım ağır bastı. ''Tamam'' deyip salladım başımı. ''O zaman, size iyi akşamlar. Ezgi sizi görürse asla gelmez benimle. O yüzden içeri girip gönlünü yapıyorum ve kaçırıyorum. Olur da yaramazlık yaparsa suçluyu zaten biliyorsunuz.'' Gülerek kapıya doğru ilerlediğimde Emel abla ''Çok oyalanmayın,'' dedi ince bir sesle. ''Hava da soğuyacak gibi zaten. Kalmayın dışarıda.''
Tamam anne!
Sakın gözlerini devirme Defne vallahi oyar gözümüzü.
Cengiz ağabey de karısını onaylayarak ''Hava kararır zaten birkaç dakikaya Selim bıraksın sizi eve.'' dedi. Elimle arkamızı, bizim evin yolunu gösterdim. ''Şurada oturuyoruz ama yine de siz bilirsiniz. Tabi siz de haklısınız, böyle iki güzel kızı kaçırmadan duramaz kimse...'' Cengiz ağabey kötü kötü bakınca muzipliği bir kenara bırakıp ''Tamam tamam,'' dedim kaçıncı defa bıkkınlıkla. ''Hadi görüşürüz.''
Emel abla Ezgi'nin onu bu halde görmek istemediğini zaten kızına görünmeyerek belli edince ben de bir şey dememiştim daha fazla.
Aralık kapıdan girerken asılı olan süsten çıkan sesle burada Alpay Emir ile konuşurken Yunus ağabeye yakalanmamız utançla dolmama neden oluyordu. Eğer o gün bizi öyle o yakınlıkta yakalamasa yakınlaşmamızın sonu ne olurdu, nasıl olurdu?
İçeri girdiğimde Selim ağabey bir elinde çay bardağı bir elinde telefon, arkasına yaslanmış telefonuyla ilgilenirken Kahraman amcanın makine sesi de arka odalardan birinden geliyordu ara ara. Üstelik sesten ötürü sanırım birinin geldiğini fark etmemişti bile Selim ağabey.
Onun karşısındaki tekli koltukta arkasına yaslanarak oturan Ezgi, bacaklarının üzerine koyduğu kalın derginin sayfalarına bakıyordu sanki bir şeyler anlıyormuş gibi. Bir de küçük ellerini iki yandan kulaklarına bastırmış, yanaklarının daha da şişkin durmasına neden olmuştu. Okur gibi yaptığı küçük dudaklarının kıpırdanmasından belliyken onun bu haline düşmemek elde değildi. Kucağıma alıp onu ağlatana kadar öpmek, onu saçlarımı çekecek kadar sinirlendirip kollarını ve yanaklarını ısırmak istiyordum.
Dişlerim kamaşmıştı. Onun da dişleri kamaşmıştı, sonra ısırmıştı bizi.
Buraya gelişlerim her defasında aciliyet gerektiren işler olduğundan bir kere bile etrafa bakamamışken gözlerim kamaşmıştı resmen hemen duvara dayalı raflarda duran birkaç kitaba ve değerli olduğu buradan bile anlaşılan antika parçalara bakarken. Hep laf ederdim gençlerin burada toplanmalarına ama buradaki o atmosferin verdiği şey sanırım buydu işte. Farklı hissettiriyordu. Kahraman amca koca yerde ufacık bir odayı kullanır, akşam olunca da gençlere devreder çıkardı.
Gülümsedim. Yalnızlığın getirdiği bir şey miydi bu yoksa başka bir sebep miydi bilmiyorum ama abim her defasında Kahraman amcanın babacan bir tavırla ''Mahalle kahvehanesinde oturup vaktinizi boş geçireceğinize, iki üç kâğıt oynayıp birbirinize borçlanacağınıza gelin burada oturup sohbet edin, beni de evlat yokluğundan mahrum etmeyin.'' dediğini söylerdi.
Ben ise o böyle anlatınca her defasında burayı incelemek için merakla dolduğumu söylediğimde senin orada ne işin var diye söylenip dururdu. Oysa birkaç defa sadece erkeklerin değil kızların da burada olduğunu akşam vakti eve gelirken görmüştüm. Eğleniyorlardı belli ki. Abimin öyle demesiyle de bir daha gelmek istememiş, o zaman öyle söylemesi kötü hissettirince bir daha da ısrar etmemiştim zaten.
Bazen insan bazı şeyler için ısrar etmek bile istemiyordu karşısından bir ısrar göremeyince.
Şimdi de Ezgi'yi bahane ederek gözlerim etrafta dolandığı sırada içeri girdiğimi fark eden Selim ağabey ayaklandı elindeki bardağı önüne bırakıp. O sırada makine sesi durunca etrafta sessizlik hâkimdi.
Kalın kaşları şaşkınlıkla havalandı. ''Defne,'' diyerek ayaklanan adam Ezgi'nin de dikkatini çekmiş olmalı ki anında kaldırdı başını bacaklarından. Bu sefer de o bağırarak ''Defne!'' deyip poposunu öne doğru kaydırmıştı kucağındaki dergiyi kenara iteleyerek. Önümdeki birkaç basamağı inip ilerlediğim birkaç adımda ne diyeceğimi bilemediğim için gülümsemekle kaldım sadece bana bakan iki çift göze.
''Ezgi'yi almaya geldim de...''
Selim ağabeye açıklama yapayım derken Ezgi'nin koşarak gelmesine ek eğilip kucağıma aldım onu. Boynuma sardığı kollarını gevşetip ''Beni mi alacaksın?'' diye sordu gözlerini kocaman açarak. Onun bu gereksiz heyecanına sessizce gülerken gözlerim kısıldı. ''Beni özledin değil mi?''
''Çok özledim,'' deyip dudaklarımı bastırdım sıcacık olmuş yanağına. Gülüşüm büyümüştü. ''Bu gece bize gideceğiz.'' Boynuma sardığı kolları nefes almamı zorladı. ''Beraber uyuyacağız.''
Yanağıma bastırdı dudaklarını amcasına doğru dönmeden önce ''Ben de seni çok özledim.'' diye yükseltti sesini. Sonra da eliyle amcasını gösterdi. ''Bak amcam da burada.'' dedi sanki koca adamı görmemişim gibi.
''Hoş geldin.'' Ayaktaki adamın eliyle koltuğu gösterip ''Geçsene,'' dedi ev sahipliğini üslenerek. ''Otur, sana da bir bardak çay getireyim.'' demesiyle ''Yok,'' diye atılmıştım hemen. ''Sağ ol Selim abi, Ezgi'yi alıp gideceğim zaten.''
Esasen kendimi gergin hissediyordum burada yalnızken, bir de kalıp iyice gerilmeye gerek yoktu. Aslında böyle hissetmeme de gerek yoktu ama Alpay Emir'in bu adama olan tavrı beni de geriyordu maalesef.
Üstelik bu durumun nedensiz olması çok daha beterdi.
Bir kere daha sormasıyla nazikçe başımı iki yana sallayıp ''Teşekkür ederim.'' dedim. Israrında bile hissettiğim herhangi bir art niyet yoktu. Bu yüzden de içim gayet de rahattı. ''Dedim ya Ezgi'yi de alıp gidecektim zaten, kalmayalım hiç. Cengiz ağabeyin haberi var bu arada. Onlar Emel ablayla az önce gittiler.''
''Ne! Babam gitti mi?'' diye Ezgi'nin aniden sormasıyla kaldım öylece. Sesindeki o tını canımı yakmıştı. ''Yok bebeğim,'' dedim bacaklarından ve poposundan tutarken. Belim ağrıyordu artık bu koca danayı kucağıma aldığımda. ''Annenle eve gittiler. Birazcık konuşacaklarmış.''
Söylediklerime pek ikna olmasa da bir şey demedi. Onun yerine konuyu değiştirmek ister gibi boynuma sardığı kolunu çekip küçük parmağını uzatarak masanın üzerini gösterdi ''Bak ben onu içtim,'' diyerek.
Cidden çocuğu kendime benzetmişsin.
Güldü, ''Tadı hiç güzel değil ama baksana iksir gibi.'' dediği sırada yüzü de buruş buruş olmuştu sanki yeniden tadını hissedermiş gibi. Masadaki çay bardağının içi yeşil, gerçekten de iksir gibi bir sıvıyla doluydu.
Ezgi'ye izlediği çizgi filmlerde görüp öğrendiği iksir denen şeyin gerçek olmadığını söylediğim sırada beni tersleyince Selim ağabey de öyle ayakta dikilmişti bizim gibi. ''Rahatsız olma, lütfen.'' desem de oturmadı.
Ezgi oturmamız için ısrar edince kulağına ''Daha markete gidip bir şeyler alacağız. Sonra da evde süsleneceğiz.'' dediğimde anında saf değiştirip amcasına dönerek ''Bizim gitmemiz lazım.'' demişti dudaklarını büzerek. ''Yoksa Oktay dedem çok kızar.'' Bana döndü ve ''Ama iksirimi içeyim önce.'' dedi kalmak istediğini belli ederek.
Çantamı sıkıntıyla çıkarıp el mahkûm oturdum ben de az önce oturduğu yere. Selim ağabey başka bir şey isteyip istemediğimi sorduğunda 'Yeter be adam. İstemiyorum dedik ya.' dememek için zor tutum kendimi.
Kendi çayını doldurmaya gidip geldi ve karşımızda oturdu ne yapacağını ne diyeceğini bilemediğinin verdiği o dik oturuşla. Ezgi ise iki eliyle tuttuğu bardağı dudaklarıma uzattığında duyumsadığım koku yüzümü buruşturdu. Midem bulanır gibi oldu. ''Nasıl içebiliyorsun bunu, çok kötü kokuyor.'' Ayrıca hiç sağlıklı değildi onun için bu kivili oralet. Yakında batağa da götürürdüler kesin bunu.
''Kokusu pek yoktur aslında.'' Selim ağabey ne düşündüğümü tahmin edermiş gibi ''Tutturdu içeceğim diye,'' dedi açıklamasını yaparak. ''Onun için çaydan daha iyi diye düşündüm ama...''
''İçmese daha iyi bence.'' Mırıldanır gibi konuşmam aslında Ezgi'yi uyarmak içindi. Zaten o da anlamış gibi bıraktı hemen bardağı. ''Hemen eve gidelim,'' dedi kendini aşağı bırakıp. ''Markete de gideceğiz değil mi?''
Onun bu ani değişimine ikimiz de gülerken kalkmıştım ben de. Selim ağabey de ayaklanıp ''Bırakayım sizi,'' diyerek birkaç adım attı. Ev şurasıydı ve cidden buna gerek var mıydı? Sanki kapacaklardı bizi. Gözlerimi devirmemek için zor tuttum kendimi. ''Gerek yok, uzağa gitmiyoruz sonuçta.'' Israr edecek gibi olduysa da aklına ne geldi bilmiyorum ama durdu ve ısrar etmedi, başıyla onayladı sadece.
İyi akşamlar dileyip çıktık dışarıya. Bizim hemen arkamızdan o da çıkarken içimi kemiren birkaç düşünce oldu sadece. Alpay Emir'in onunla birkaç dakika süren yalnız kalışımıza bile köpüreceğini bildiğimden garip bir his çöreklendi içimde.
Bana böyle hissettirmeye hakkı yoktu. Benim hiçbir şey yapmadığım halde onun empoze ettiği şey yüzünden böyle hissetmeye hakkım yoktu.
Yoktu yok olmasına ama aklımda öyle bir yer etmişti ki kişiliği de istekleri de, psikolojik olarak etkilenmemek elde değildi.
Markete uğramışken Ezgi ile yarınlar yokmuşçasına, yazın denize, havuza girmeyecekmişizcesine ne kadar kalorili şey varsa alıp sepete attık. Ezgi'nin aldıklarına onun benim aldıklarıma laf etme korkusuyla bir şey bile diyemiyordum doğrusu.
Bu beş dakikada ne kadar dolandıysak markette başım dönmüştü artık. Arkamı dönüp yeniden raflara göz attığım sırada Sumru'yu elinde market sepetiyle alışveriş yaparken görmek iyice sinirlerimi bozmuştu.
Görmek istemediklerimiz burnumuzun dibinde biterken görmek için canımızı vereceklerimiz niye bu kadar uzaktaydı?
Alacağım kilodan çok kasada göreceğim sayı beni korkuturken Melih'i aradım bize gelmesi için. Onunla rahat rahat konuşmak istiyordum. Aramamı beklermiş gibi anında açıldı telefonu.
''Kendine elti, bana güzel kız bulmadıysan kapıyorum telefonu. İşten yeni geldim, iflahım öpüldü bugün. Yemek yiyip yatacağım ve şu an yemek yeme evresindeyim.'' dedi tek nefeste. Bir de ağzı dolu olmalıydı ki obur bir çocuk gibi çıkmıştı sesi.
Beş yıllık abur cubur ihtiyacımızı karşılayacak gibi duran alışveriş arabasını günahımızı öğreneceğimiz kasaya doğru ilerletip ''Sen bana gel kaba davran sonra da Defne bana kız bul. Yok ya!'' dedim uzata uzata. ''Marketteyiz, akşam Ezgi ile kız gecesi yapacağız ondan aradım.''
Oflayıp ''Ee?'' dedi ağzındaki lokmayı yutarken. ''Bunun beni ilgilendirdiği kısım hangisi?'' Sesi ruh gibi çıkıyordu. Belli ki gerçekten yorgundu. Bir de canı sıkkın gibiydi.
''Bozuk musun sen biraz?'' Melih'in ''Sana ne? Yorgunum dedim işte.'' diye cevap vermesiyle hemen yamacımda duran Ezgi'ye öpücük attım sıkılmaması için. Anında yüzü gülmüştü zaten. Eli bacağımdaydı.
Kim bilir kime bozulmuştu da bana bozuk atıyordu. ''Ped alayım mı?'' dedim arabanın içindekileri kasaya bırakırken. ''Yaklaşmış günün galiba, ters yaptığına göre.'' Homurdandı telefonun diğer ucundan ''Git işine bir de senle uğraşmayayım,'' diye söylendi. ''Zaten kafam bozuk...''
''Az önce bunu sordum zaten, dinlemiyor musun sen ben? Asıl ben senle uğraşamayacağım.'' dedim kasadaki asık suratlı kıza samimiyetsizlikle gülerek. Sanırım Melih'e dediklerimi o üstüne alınıyordu. ''Ye yemeğini bize gel. Konuşacaklarım var seninle. Bir de bir şeyler aldık yemek için, film izleriz belki. Eğlence lazım bize gel seni maskeleyelim.''
Ses vermedi. Neyi düşündü bilmiyorum ama ''Tamam,'' deyip kabul etti hemen. ''Kafa dağıtırım bende ama baktım gözüm kapanıyor girer Giray'ın odasına yatarım ona göre. Yorgunum, gözümü açamıyorum.'' diye söylendi şikâyetçi bir sesle.
İstediği bir şeylerin olup olmadığını sorduktan sonra yüzüne kapadım telefonu.
Melih'in bizden önce eve gelmesi, annemin ellerimizi dolu görüp aldığımız abur cuburlara söylenmesiyle içeri girerken Ezgi beni unutup babamla, annemle ilgilenmeye başlamıştı bile.
Bizimkiler içeride gülüp eğlenirken üzerimdeki fazlalıkların yerini eşofmanlarım aldı. Ezgi her ne kadar aç değilim diye söylense de abur cuburları yemesi için şart koştuğum yemesi gereken yemekleri ısıtıp içeri koyduktan sonra Ezgi'nin bilmem kaçıncı kez izlemek istediği animasyonun adını evin içinde bağırarak söylemesi annemi de babamı da aşağı, amcamlara çay içmeye itmişti.
''Zahmet olacak ama o yaydığınız totonuzu kaldırıp yanıma gelmeyi düşünüyor musunuz?'' Mutfakta, poşetlerin içindeki paketleri tabağa koyarken Melih ile Ezgi'nin içeride keyif yapması sinirimi bozuyordu. ''Daha şimdiden sizi kapının önüne koyasım var da, haberiniz olsun. Sonra suçlu ben olmayayım.''
Bağırdılar, çağırdılar en sonunda kucağında Ezgi ile Melih içeri girerken elindeki telefonu mutfak masasına koydu. Gülüyordu ''Seninki bozuldu kesin bak söyleyeyim,'' dediği sırada. Ona anlamsızca baktığımda Ezgi de aç gözlerle tabaklara bakıyordu ellerini birbirine sürtüp küçük dilini pembe dudaklarında gezdirerek.
''O ne demek şimdi?''
''Yarın sizin mobilyaların bazıları gelecekmiş. Abim eşyaları getirecek olan firmanın numarasını attı ben de öylesine beraber olduğumuzu söyledim. Normalde olsa ne yapıyorsunuz diye soracak adam 'İyi, ne güzel.' yazdı. Trip atıyor lan bu bize.''
Onunla ağabeyini çekiştirecek değildim ama ''Beter olsun,'' diye mırıldanmam istemsizce olmuştu.
Anında dediğim şeyin pişmanlığını yaşayıp sertçe yutkundum. Beter falan olmasındı.
Az önceki güler hali yok oldu Melih'in. ''Zaten gideceği, seni burada bırakacağı için dertliydi. Bir de böyle ters yaparak aklını bulandırmasan mı adamın? Benden duyma ama sanki yanında olamasa senin bir başkasına kaçacağını bile düşünüyor olabilir.'' Son cümlelerini eğlenceli bir tavırla söyleyip kolunu uzattı ve birkaç cipsi birden ağzına attı hayvan bizi beklemeden.
Ciddi olmasa, Alpay Emir böyle bir düşünceye ciddi ciddi sahip olmasa ben de gülebilirdim, gerçekten de komik bir şeyden bahsediyormuşuz gibi.
''Bunun benim için ne kadar ağır olduğunun farkında bile değilsin, değil mi?'' Başımı olumsuzca sallayıp önüme döndüm birkaç yumuşak şekerin daha paketini açarken. Ezgi bir bana bir de elimdekine sapık bir ergen gibi kendine hâkim olamayarak bakıyordu. ''Benim, abini sevmem için ya da ona sadık kalabilmem için illa onun yanımda mı olması gerekli sence?''
Tepkisini görmek için kısa bir an arkamı döndüm. Kırgınlıkla dile getirdiğim cümleme karşı düz olan kaşları aşağı doğru kavislenip çatıldı. Kucağında sıkılan Ezgi'yi yere bıraktı. Ezgi, tabaktaki şekerlemeye uzanamayınca iki tabağı alıp mutfağın çıkışına doğru ilerledim. ''Bebeğim, filmi açayım. Sen izlemeye başla biz de az sonra gelelim yanına tamam mı?''
Bana değil elimdekilere bakarak yanıma gelip düştü peşime ve başını salladı usulca. ''Hepsi benim. Ama şimdi yemeyeceğim değil mi? Sonraya da kalması lazım. Çok yersem dişlerim çok acır. Öyle demiştin.'' diye sordu büyük bir hevesle sanki ona öğretilen şeyi hatırladığı için gururlanarak. Gülüp onayladım, onu odada yalnız bırakıp mutfağa girmeden önce odama geçip çantamın içindeki o plastik parçayı aldım elime.
Avcumun içindeki bu şey kimin hayatına anlam katardı, kimin hayatını birbirine katardı bilmiyordum ama benim zihnim şimdiden karmakarışıktı.
Ağırlığını elimde değil kalbimde hissediyordum.
Adımlarım ileriye değil geriye dönmek ister gibi zorlukla atılırken düşünce silsilesi içinde içeriye girip ne olur ne olmaz diye mutfak kapısını kapatarak masaya doğru adımladım. Hiçbir şey demeden elimdeki şeyi masaya geçen Melih'in önüne bıraktım.
Sandalye çekip oturan adam o kısa sürede eline aldığı telefonu yeniden masaya koydu ona bir şey verecekmişim gibi eğildiğimde.
Masadaki o şeyi gördüğünde de yüzü bir başka hâl aldı zaten. Önce anlamsız bakışlarında birkaç şey oluştu, sonrasında ise mimikleri hangi yüz ifadesini yapacağını bilemediğinden birbiriyle yarışa girmiş gibi kasıldı her biri.
Sanki beklenmeyen bir hamilelikle karşı karşıya gelen oymuş gibi ağır ağır yutkunup hızla yüzüme baktı. Sadece baktı. Üstelik hâlâ da bakıyordu. Yerli dizilerdeki sırf süreyi doldurmak için her bir karaktere, sokaktaki kediye hatta rastgele bir dükkânın yıkık dökük tabelasına bile bakışma sahnesi yazan bir senaristin yazdığı gibi bakıyordu gözlerime. Öyle anlamsız, öyle saçma ve öyle gereksiz.
Farkındalık kazandığı gibi kocaman açılmış gözleriyle. ''Lan!'' diye söylenip yeniden öyle bir hızla kalktı ki ayağa, altındaki sandalyenin arkasındaki duvara çarpacak gibi olması korkuyla kapattırdı gözlerimi. ''Ne oldu ya?'' Bu sefer gözleri kocaman açılan bendim.
''Allah be!'' diye bağırmasına anlam veremediğim sırada kolları göğüs kafesimi kıracak derecede sarıldı bedenime. ''Nasıl lan? Şimdi... '' Benim bedenim onun bu anlamsız ani tavrından ötürü korkuyla titrerken onun da sesi titremişti konuşurken. ''Şimdi... Nasıl? Abim niye söylemedi ki bir şey? Bunu mu konuşacaktın benimle!''
Sesi kesildi. Benim de tüm insani hareketlerim kesilmişti. Bekledi. ''Kızım yalnız bu!'' diye şaşkınlığını devam ettirdi. Kollarını gevşetmesi için iki yanımdaki ellerimi kaldırmaya çalışıp ''Melih!'' diye mırıldandım kendine gelmesi amacıyla ama hiç nefes almadan konuşmaya devam etti yeniden ruh hali değişerek.
''Oğlum çok iyi lan!'' Hızla çekti kollarını. Eli saçlarına giderken yanlış anladığını o an anlamıştım; ikimiz de salaktık sanırım.
''Melih bir sus da dinle beni.'' Duymuyordu, asla duymuyordu beni. ''Yanlış anladın! Bak saçma sapan bir-'' Gözlerindeki o neşeli pırıltılar anında sönerken kolumu tuttu. ''Ne bok yediniz siz?'' diye fısıldadı resmen. ''Sikeyim bırak evliliği daha nişanlı bile değil-''
''Melih!'' diye bağırmak zorunda kalmıştım kolumu çekip. Ne o beni dinliyordu ne de ben onu. Daldan dala atlayan başıboş bir şempanze gibi dolanıyorduk laftan lafa.
''Aptal aptal konuşup bozma benim sinirimi. Otur şuraya. Ne bağırıyorsun ya!''
O kızın, ablasının evine bıraktığı testin kâğıdından haberdar olduğunu düşündüğüm için bu testin sahibinin o olduğunu anlar sanmıştım oysa. Ama o bambaşka düşünmüştü. Haberi yok muydu olanlardan?
''Benim değil bu!''
Sersemlediğini, hatta kısa bir an sarsıldığını hissettim. Üzülmüş müydü?
Dudakları düz bir hale gelirken ''Bak,'' dedim ne diyeceğimi bilmediğim için onu iteleyip oturturken. Hemen karşısına geçip oturdum.
Bir an gerçekten de o testin benim olduğumu düşünüp o sevincinin bana olduğunu düşündüm. Sonrasında ize Melih'e böyle bir şey yaşattığım için üzüldüm.
''Aptal,'' diye gereksizce yükselmeme karşılık ''Bu ne o zaman.'' dedi olayı anlamaya çalışarak. Omuzları düşmüş masadaki şeye bakıyordu. ''Sen öyle birden gösterince... Aklım çıktı ama sevindim de. Kimin o zaman bu? Eminsin değil mi senin olmadığına?''
''Ya senin haberin yok mu Emel ablanın evde bu testin paketini gördüğünden? Bugün de testi bulmuş işte evinde. O kızın... Kimin olacak!''
''Aklımı si- sevdin! Bir şeyden haberim yok. Ulan bu kız ne ara... Bi bok anlamıyorum. Şimdi bu ablamların evinden çıktı ve onun mu? Kıza bak...''
''Sonunda,'' dedim bıkkınlıkla. Verdiğim o rahatlama nefesi rüzgâr olup esti etrafta. ''Sonunda mantıklı düşünen biri var karşımda. Siz o kızı koruyup kollayayım derken o, el âlemle yatıp kalkıyor. Laf edince de suçlu ben oluyorum.''
Önüme düşen saç tutamlarını kulağımın ardına sıkıştırdım ellerimi hareket ettirme isteğiyle dolduğumda. Kısa bir an sessizlik oluşunca devam ettim daha da rahatlamış olarak.
''Siz benim o kızdan kurtulma isteğimi gereksiz görüp kıskançlık diyerek göz ardı ediyorsunuz ama öyle değil, tamam mı? Bir insandan soğumak için sadece bir hareketi, hatta ne hareketi ne sözü; bir bakış bile ele veriri insanı. Beni o kızdan iten bir şeyler var, Melih. Bak günahını almak istemiyorum ama karnındaki çocuğu sizin üstünüze bile atabilecek potansiyeli var onun. Nereden bileceğim ben onun size iftira atmayacağını.''
Şaşırdı böyle düşündüğüme. Dudağının bir yanını kıvırarak ''Yok be, olmaz öyle şey,'' diye böbürlendi birden. ''Kolay mı o kadar kızım. Elimi, gözümü sürmediğim kız kime neyin iftirasını atacak? Sen fazla mı entrikalı dizi izliyorsun bu sıralar?''
Karşımdaki çocuğun üzerine atlayıp kafasını ısırmamak için kendi dudaklarımdan çıkardım acısını. Elim yüzümü buldu, ''Aynısınız! Yemin ederim aynısınız.'' diye söylendim kendi kendime. ''Ağabeyin de sen de öyle güveniyorsunuz ki kendinize gözünüz, kulağınız tıkanıyor her şeye.''
Zihninde oturtmaya çalıştığı parçalar varmış gibi düşünceliydi bakışları. ''İstemiyorum Melih,'' dedim daha ılıman bir tavırla. Şimdi zıtlaşsam sırf benden ötürü diklenecekti yine bana. ''Gitsin istiyorum, hayatımızdan çıkıp gitsin istiyorum ama yakınımda olmasını asla istemiyorum.''
Sıkıntıyla soktu parmaklarını saçlarının arasına. ''Gidecek işte, buldum eşyalı bir ev. Çalışır bir yerde kurar düzenini. Aklıma sokayım nereden denk geldim... E bu kız kimle... Yani ne bileyim evlilik mevlilik? Ulan kim ki bunun beraber olduğu adam?''
Kem küm etmesini umursamadım. ''Denk geldiysen geldin. Ben kıza yardım etmenize, ona destek olmanıza mı laf ediyorum? Anlamıyorum o kadar mı kötü biriyim sizin gözünüzde? Onu bu kadar kısa sürede kabulleneceğinizi ve sanki aileden biriymiş gibi koruyup kollayacağınızı tahmin edemedim sadece özür dilerim. Malum ne hikmetse bir türlü gönderemediniz... Ayrıca bilmiyorum kiminle ne yaptığını sevişmeye gelince var birileri ama koruyup kollamaya iş gelince yazık(!), yapayalnız biz kız...''
''Deme şimdi öyle,'' dedi yüzünü buruşturarak. Arkasına yaslandı ve daha rahat bir şekilde oturdu kolunu yanındaki sandalyenin sırtına bırakıp. ''Bizden uzak, Allah'a yakın olsun bundan sonra. Geçsin gitsin kendi evine. Rahatlarsın sen de. Öyle fena, iş çevirecek birine de benzemiyor kız...''
''Rahat eden sadece ben olmayacağım. Niye anlamıyorsunuz beni? Kusura bakma sevgilime kur yapan kızı yaşadığı olayları öne sürerek suçsuz bulup bağrıma basamıyorum.''
Önümdeki testi önüne doğru iteledim. ''Her şeyi boş ver ama bunu nasıl yok sayacaksınız merak ediyorum. Yardıma muhtaç deyip el uzatıyorsunuz birine, sonra bir öğreniyoruz kız Allah bilir kiminle gününü gün etti de hamile. Ya ben çok sığ düşünüyorum ya da siz çok genişsiniz Melih, bilmiyorum.''
Elimi kolumu nereye koyacağımı bilemedim. ''Daha bugün Emel abla sırf şu plastik parçası yüzünden eşinin yüzüne hissettiği üzüntüden ötürü bakamazken o kız ağzında kuş da tutsa bana işlemez. İster şımarıklık de istersen de başka bir şey ama ben ne o kızın burada, etrafımızda olmasını istiyorum ne de bir daha adının geçmesini. O yüzden ev buldum, taşınacak laflarını da kabul etmiyorum.''
Hissettiğim öfkeyle oturduğum yerden kalktığımda Melih'in de bakışları masanın üzerindeki o testteydi yeniden. ''Sizin şimdi manevi bir sevinciniz de vardır tabi... Arar abini de tebrik mi edersin, çocuğun babası kimse bulup kızı ona mı teslim edersin bilmiyorum ama ben bu saatten sonra ikinizi de beklemeyeceğim, görüyorum ki sen de yardım etmeyeceksin. Senden yardım istemek için seni çağırmıştım ama tek başıma halledeceğim. Ne yazık ki o kız etrafımızda oldukça ben bu huzursuzlukla yaşayamayacağım. Hem sormuştun ya ablam, o kız ne alaka diye. Bu alaka işte. Cengiz ağabey bu testi Emel ablanın sanmış evde görünce.''
''Hadi be,'' diye kastı yüzünü. O da biliyordu ne yazık ki Emel ablanın bu konuda ne kadar hassas olduğunu.
Ama aynı zamanda da az önceki ani çıkışıma şaşırdı. Yüzüme baktı, ''Uçuyorsun havadan, az sakin ol.'' dedi daha sıcak bir sesle. ''Kiminle ne halt ettiği bizi ilgilendirmez. Bundan sonrası kendi bileceği iş.'' dediğinde kahkaha atmıştım istemsizce.
''Ya çıldıracağım! O zaman bu kız niye bizim umurumuzdaydı bugüne dek? Seviyor musun, âşık mısın!? Ne bileyim bi' vefa borcunuz mu var niye bu ısrarcı tutumunuz? Allah aşkına göndermek bu kadar mı zor ya neyi bekliyordunuz bunca zaman anlamıyorum ki!'' Dilim damağım kurumuştu ama susmak istemedim. ''Burada o kızın ilişkilerini, özelini hesaplamak istemiyorum ama düşünmeni istiyorum, Melih. Kızın sevgilisi askerde palavrası sıktınız, sonra bir bakıyoruz kız hamile. Madem geldi sevgilisi bunlar birlikte oldu niye defolup gitmiyor! Yok, bebek başkasından, o zaman yine soruyorum niye o adam bu kızı alıp defolmuyor?''
Düşünmeden kurduğum cümlelerime, yüksek sesime karşı yüzünü buruşturdu. ''Taşınacak işte bizle bir alakası kalmayacak,'' dedi yatışmamı ister gibi sakinlikle. Oysa ben onun gibi sakin olamıyordum. ''Taşınacak diyor hâlâ ya...'' Güldüm, kendi kendime konuşmam yetersiz geldi. ''Ya sen beni anlamak istemiyor musun Melih? İstemiyorum diyorum. İs-te-mi-yo-rum! O kızı, bu mahallede, sevdiklerimin yanında, çevremde istemiyorum. Niye uzattıkça uzatıyorsunuz ki.''
O da ayaklandı benim gibi. İkimiz de oturduğumuz sandalyelerin ardındaydık. Ellerini açtı kafasını sallayarak. ''Ne yapayım?'' diye onun da sesi yükselirken dudaklarımı soyuyordum dişlerimle. Sabrı kalmamış gibiydi bana karşı. ''Ne diyeyim kıza Defne? Defne senin buralarda yaşamanı istemiyor. E biz de onun emir kuluyuz kusura bakma başka yere artık mı diyeyim?'' dediğinde ona olan bakışlarımda ne gördü bilmiyorum ama pişmanlığı öyle hızlı oldu ki titreyen dudaklarımdaki o yarım gülüş ona ağır geldi.
Az önce bağırıp çağıran ben değilmişim gibi titrek bir sesle, çöken omuzlarımla ve sanki bırakmasam boğulacakmışım gibi hissettiğim nefesimle dikildim karşısına. ''Ödüm kopuyor,'' dediğimde o da ''Defne...'' diye başlamıştı savunmasına. ''O kız yüzünden abinle, seninle aram açılacak diye ödüm kopuyor. Ki zaten daha şimdiden...'' Havalanan elim yanıma düştü. Sustum anında. Yutkundum ama ne yazık ki boğazıma dizilen o kelimeleri götürmedi. Şimdiden açılıyor aramız baksana demeye varmadı dilim de gönlüm de.
Karşısında ağlamamak için kendimi zor tutarken dolan gözlerimi saklamadan baktım gözlerinin içine. ''Neyse ne ya...'' Dudaklarımı nemlendirdim. Birbirine yapışan dudaklarımla hafifçe başımı eğdim. ''Dediğim gibi ben bulacağım bir çaresini. Zaten o kızın hamile olduğunu şu ağzı her şeye açılan komşular bir duysun... Bana gerek bile kalmayacak buradan gitmesi için. Her şeyi geçtim... O zaman göreceğim ben sizin nasıl tutuştuğunuzu. Öyle herkes o yapmaz şu yapmaz der ama arkanızdan neler neler konuşurlar ruhunuz duymaz.''
Çehresine yayılan pişmanlığa çaresizliği eklenince ona böyle hissettirmeye neden olduğum için de üzüldüm; kendi halimin üzülecek tek bir noktası yokmuş gibi.
''Niye bozulsun aranız? Abim seni bu kadar çok severken niye onun yüzünden açılsın ki aranız?'' diye sordu sanki bilmiyormuş, alacağı cevaptan korkuyormuş gibi. O da biliyordu kendisini de o yüzden abisinden başlamıştı konuşmaya. ''Çok şükür bizim gönlümüz de ferah öyle kolay değil suç atmak. Herkes tanıyor bizi burada. Nasıl insanlar olduğumuzu da biliyorlar.''
Omuzlarım düştü. Sandalyenin sırt kısmındaydı artık ellerim. Niye ayaktaydık kestiremedim. ''Abin sadece çok seviyor Melih. Hem de öyle fazla seviyor ki sevgisine benliği de bencilliği de fazlasıyla müdahale ediyor...'' Bir yanım konuşmak onunla dertleşmek isterken bir yanım da her zamanki gibi susmak istedi.
Kendimi konuşarak yormak istemezken yanağımdan süzülen gözyaşına takıldı gözleri. ''Ağlama kızım ya... Özür dilerim.'' deyip sarılmak için yaklaştığında ondan kaçmak değildi niyetim ama yana doğru attığım adımım benden çok ona ağır geldi.
''Seni üzmek istemedim...''
O birkaç damlayı silmeden ''Özür dilersin.'' diye mırıldanıp güldüm. Bildiğimiz gerçeği doğrulamak için başımı salladım. ''Özür dilersiniz, Defne affeder. Sonra üzülünce de Defne abartıyor olur, şımarıklık yapmış olur. Alıştım ya ben,'' deyip yeniden gülmüştüm sanki ağlamamı saklayabilecekmişim gibi.
Söylediklerimin, söylemek istediklerimin şu anla, bu konuyla bir alakası yoktu belki ama dilime ulaşan ilk kelimeler yalnızca bunlardı.
''Ezgi sesimizi duyduysa korkmuştur şimdi. O yüzden de yanımıza gelmeyip bizi bekliyordur. Daha fazla uzatmanın da anlamı yok. Haberin olsun istedim sadece, bilmediğini bilmiyordum hamilelik konusunu.'' dedim elimle masadaki testi gösterip. ''İçeri geçiyorum ben de, ezberledik artık filmi ama gelmek istersen gel. Yorgunsun gerçi. İstersen abimin odasına geç uyu.'' deyip hareketlendim tezgâhtan birkaç tabak alıp.
Gitmeni istiyorum diyemedim ama demeyi de ne çok istedim.
''Defne yapma ya. Valla sen öyle ısrar edince... Ne bileyim sanki düşmanınmış gibi- Benim de elim kolum bağlı, uzadıkça uzadı biliyorum sorunsuz bitsin kurtulalım bizden çıksın bu iş istiyorum ben de senin gibi.''
Masanın üzerindeki testi aldım herhangi bir kargaşaya sebep olmamak adına. Bedenimde bir de bizimkilerle uğraşacak güç bulunmuyordu. Çünkü beni hem güçsüz bırakıp hem de gücüm olan canım adam yanımda yoktu.
Yüzüne bakmadan mırıldandım ''O kız benim düşmanım bile değil,'' diye sanki beni anlayabilecekmiş gibi. ''Ama belli ki sizin için bir şeyler ifade eden biri.''
Onu orada yalnız bırakırken aldığım tabakları bıraktım odaya; Ezgi'ye öpücük atıp geleceğimi söyledim. Odama girmeden önce banyoya girdim elimi yüzümü yıkayıp rahatlayabilmek için.
Buz gibi su muydu içimi yakarak soğutan yoksa sevdiklerim tarafından anlaşılmamak mı bilmiyordum.
Bir kere daha bu düşünceyi kovalayıp içeri geçtim. Melih ise gitmek yerine Ezgi'nin yanına kıvrılmıştı suçlu ve suçunu da suçunun getirdiği cezayı da bilen bir çocuk gibi.
Tekli koltuğa geçip oturduğumda Ezgi gelmemi beklermiş gibi kalkıp kucağıma tırmandı ve bacaklarını iki yanımda kıvırıp başını göğsüme koydu. Yan duran başıyla televizyonun ekranına bakarken saçlarının üzerine bastırdığım dudaklarım da her şeye rağmen yukarı doğru hafifçe kıvrıldı.
Aradan birkaç dakika geçti. Bizim sessizce oturduğumuz, aklımızdaki düşüncelerle bomboş ekrana baktığımız süreçte evrende birçok şeyin olduğunu bilmek garip hissettirdi.
Bir yerlerde yaşadıkları hayat için türlü türlü şeylerle mücadele eden insanları düşündüğüm sırada, sevdiğim iki adamla aramın bozuk olmasının nedeni çok saçma geldi; başka bir yerde de hayatlarını mutluluk ve eğlenceyle geçiren, onlara bahşedilen hayatı doyasıya yaşayan insanların varlığını hatırlayana dek.
Yaşadığım olayları daha kötü şeylere maruz kalan insanları düşünerek yok etmeyi bir yana bırakıp tam tersi, neden diğer insanlar gibi benim de aklım sakin, gönlüm rahat değil diye söylenerek bunun için bir şeyler yapmak istiyordum sadece.
Kabul etmek istemediğim, hatıralarımdan silmek için her gece dualar ettiğim o ameliyat masasına, hastane odasına bir daha yatıp da kalkamamak gibi bir düşünce, her defasında boşa yaşıyorsun hayatını bu insanların arasında diye fısıldayıp duruyordu kulağıma.
İşe her gittiğimde benim için çalıştığım yer unvanında olan hastane, burnuma korkuyu, çaresizliği besleyip büyüttüğünü belli eden kokusunu duyuruyordu öncelikli olarak.
Annemin belki de laflarını işitmeden üzerime giyindiğim parçalarla gittiğim o yerde, ayağımdaki topuklu ayakkabının kulağıma gelen hoş melodisinden çok; doktorların, hemşirelerin hastaları için verdiği savaşın bağrışları çınlıyordu kulaklarımda her defasında.
Saçları arasında dolanan ellerimle iyice mayışan Ezgi ufak birkaç mırıltı çıkarınca uyuyacak sanmıştım ama başını geri çekip ''İzlemek istemiyorum,'' dedi dudaklarını büzüp. ''Hani süslenecektik.'' Ellerini yanaklarıma koyup ''Ben pembe şeyi sürmek istiyorum. Ama saçımız önümüze gelmesin diye takmıştık ya hani kafamıza, onu da takalım tamam mı? Böyle kulakları vardı ya hani. Tavşan olmuştuk ya onu takalım.'' dedi gözlerindeki uykuyla.
Elindeki telefonda olan bakışları bize dönmüştü Melih'in. ''Doğu dedin, kız.'' deyip toplandı uzandığı yerden. ''Yarın, bu haftaki yengenizle buluşacağım bak, yüzümü gözümü düzeltmeniz lazım.''
Sanki şirinlik yapsa bir işe yarayacakmış gibi konuşmasıyla gözlerimi devirip kucağımdaki yavru pandayla kalktım ayağa. ''Kullanmaya gelince tamam ama öpücük verip almıyorum ben onları. Siz de elinizi cebinize atsanız mı artık?''
Bunu daha önce de söylediğimi bildiği için Ezgi kollarını boynuma dolayıp yüzüme yaklaştı burnumu öpmeden önce. ''Param yok ki benim.'' Sen onu benim külahıma anlat, dememek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Odandaki o koca kumbarayı patlatsak eminim ki benim iki aylığım kadar para çıkardı o kumbaradan. Üstelik kumbaraya ellilik, yüzlük attırmayı da kim sokmuştu aklına anlayamıyordum. Sen? Ben? Neyse. Kumbara dediğin şeyin içinde beş on kuruş olurdu. Diğerleri de harcanırdı. Yani öyle olmalıydı.
Yanağını öptüm sulu sulu; huylanmadı bile. ''Biz yarın sabah uyanınca beraber yaparız olur mu?'' Melih'in gitmesini istediğimi daha nasıl belli edebilirdim? ''Çünkü biz yaparsak dayın da isteyecek ve ben onun eşyalarımı kullanmasını istemiyorum şimdi.''
Küçük elleri yanaklarımı tutup beni kendine çekti. ''Küstünüz mü?'' Sesi alacağı cevaba göre değişecekmiş gibi kısıktı. ''Hayır,'' dedim Melih de arkamızdan gelirken. ''Ama her an küsebilirim. Üzdü beni.'' Yenilgiyle ''Tamam,'' diyen Melih'ti. ''Numara mı istiyorsun, tamam bulacağım ama ağabeyim müsaade etmez buna Defne.'''
Omzumu silktim. ''Numara falan istemiyorum ki, halledeceğim ben.''
Ne yapacağını bilemezmiş gibi bakarken kapının yanındaki ceketine uzandı. ''Tamam, anladık bakma yüzümüze,'' dedi hayıflanarak. ''Ama az mantıklı düşün bu kızı istemeyen sevgilisine ulaşsan ne olacak. Ayrılmışlar gitmişler.'' Yeni bir tartışmanın doğacağını hisseden bir tek ben miydim?
Yutkundum ve ona döndüm ''Melih,'' diye yakınarak. ''Ne zaman gideceksin evden?'' Ezgi de ona dil çıkarmıştı başını çevirip. ''Kovulmam ilk değil diye susuyorum, ona göre.'' diyerek beni alttan alırken Ezgi'yi öpüp çıktı evden.
Ezgi ise başını boynuma koymuş duruyordu öylece. Oysa ben banyoya gider beraber süsleniriz diye düşünerek kalkmıştım olduğum yerden. Ne de olsa kovmuştuk Melih'i.
''Uykun mu geldi?'' Birkaç mırıldanma duydum sadece. ''Tamam, uyuyalım o zaman.'' deyip odama gitmek için koridorda ilk adımımı attım ama başını kaldırıp ''Hayır, uykum yok.'' diye diretince yeniden odaya geçmek zorunda kaldık. O boynumda uykuya dalana kadar televizyon karşısında oturdum öylece. Zaten öyle kısa sürdü ki bu, beş ya da on dakika sonra beraber yatağa girmiştik bile.
Ezgi'yi yatağa bıraktıktan sonra üzerimi değiştirirken ne olur ne olmaz diye sessize aldığım telefona baktım dudak büzerek.
Sırtım başlığa yaslı Ezgi de başını göğsüme yaslayıp üzerimdeki geceliğin ince ip askısından elini içeri sokmuşken teninin sıcaklığı bedenimi ısıtıyordu. Sürekli öpmek istiyordum ama uykusu açılırsa, uyanırsa geceyi bana zehir ederdi.
Nette dolandığım sırada onun çağrısı düştü ekranıma. Çok değil, birkaç defa çalmasını bekleyip açtım elimde titreyen telefonu.
''Sonunda hanımefendi, ancak karar verebildiniz sanırım açıp açmamaya.''
Canımı acıtsa bile canım dediğim adamın biraz kızgınlıkla biraz da sitemle kurduğu cümleye belki de acımasızca olacak ama kocaman gülümsedim. Sesini duyduğum için de olabilirdi bu gülüşüm. Yine de bozuntuya vermek istemedim.
Kısık sesle ''Düşünmedim ki,'' dedim normal bir şeyden bahsederek. Elim Ezgi'nin açtığım saçlarında dolandı yavaş yavaş. ''Düşünseydim emin ol bu aramayı yanıtlamazdım sevgilim.''
''Neredesin?'' dedi kuşkuyla. ''Niye sessiz konuşuyorsun?'' Derin bir nefes aldım ve hissettiğim neyse onu söyledim. Gözlerimi devirdim. ''Bunu söyleyip söylememekte kararsızım, malum bu saatlerde genelde mekândan mekâna dolanan biriyim ya.'' Bilmiyordu sanki evde olduğumu.
Nazlanarak konuşmama karşılık ''Gelince ben de acısını çıkaracağım, biliyorsun değil mi Defne?'' diye sordu bariton bir sesle. ''Sen böyle yaptıkça ben de gelince yapacaklarımı düşünüyorum çünkü.''
''Ben de böyle çıkarıyorum bazı şeylerin acısını Alpay Emir ne yapalım her şey karşılıklı. Asıl sen gelince ben sana karşı nasıl olacağım bunu bir düşün olur mu?''
Sıkıntılı bir soluk bıraktığını işittim. ''Çıkmıyor aklımdan,'' diye hayıflandı. ''Bana o bakışın çıkmıyor aklımdan. Defne ben konu sen olunca ciddi anlamda saçmalıyorum. Biliyorum çok kırdım seni, bir de işmiş gibi giderayak... Gönlünü bile alamadan...''
Hissettiğim kırgınlığı hissetsin istediğimden ''Keşke sadece saçmalamakla kalsaydın.'' diye mırıldanırken Ezgi de kıpırdandı olduğu yerde. Ezgi'nin bedenine sardım kolumu, tamamen üzerime çıkmıştı çünkü.
Alpay Emir'in suçluluk duyduğu sesiyle ''Bebeğim...'' demesi içimi sımsıcak ederken ''Seni kırdım ama kendini esirgeme benden.'' aklıma gelenlerle burukça gülümsemiştim. ''Bir boka odaklanamıyorum burada.''
Mezun olur olmaz işe başladığım için okul hayatından iş hayatına atılmak ve hiç ara vermemek bende büyük bir sıkıntı yaşatırken bir de annemlerin baskısı o dönem artınca iyice büyük bir çıkmaza girmiştim. Herkese çattığım, hiçbir şeyden memnuniyet duymadığım o dönemde beraberce pikniğe gittiğimizde ağaçların arasında bana söylediği birkaç cümle belki de yeniden heveslendirmişti bazı şeyler için.
Şimdi de söylediği şeyi kendi yapıyormuş gibi hissettim.
''Hatırlıyor musun, beraber pikniğe gitmiştik iki yıl önce.'' Hiçbir şey demeden sadece dinledi. ''Abimle atışmıştık, sinir etmişti beni gördüğü her ağacın yaprağını koparım bak bu da Defne değilmiş, kokmuyor dediği için. Beni orada bir başıma bırakıp gitmişti ona birkaç şey söyleyince. Ama sen beni orada yalnız bırakmamak için yanımda kalmıştın, üstelik sizi yanımda bile istemiyordum. Ne kadar git desem de korktuğumu bilirmiş gibi geldin arkamdan. Abime olan öfkemi yatıştırmak için ben de bir yaprak koparıp koklamıştım ama haklıydı, değil güzel kokmak kokusu bile yoktu hiçbir ağacın ama emindim yani Defne ağacıydı onlar.''
O gün ne dediyse yine aynısını söyledi. Tabi daha farklı, daha içli bir sesle. ''Önce kıracaksın, sonra yakacaksın. Defne ağacı buna rağmen kokusunu sunuyorsa sana, işte o zaman daha güzel gelecektir kokusu.''
Devam ettim sanki yapraktan değil de kendimden bahseder gibi. Gibisi fazlaydı aslında.
''Önce kopardığın yaprağı ikiye katlayıp kırdın, sonrasında ise o kırdığın yeri cebinden çıkardığın çakmakla hiç düşünmeden yaktın. Ya kırınca ya da yakınca çıkar Defne yaprağının o güzel kokusu, ama kırdığın yerden yakarsan kokusu daha kalıcı olur, dediğini hatırlıyorum. Ne yalan söyleyeyim acayip mutlu olmuştum o zaman savunma mekanizmasının bile güzellikle karşılık verdiği şeyin ismini taşıdığım için. Sonra da bizimkileri bu kadar alttan almamı, sizin tüm kızdırmalarınızı anlayışla karşılamamı bunu örnek göstererek daha da mutlu etmiştin beni. Bunun mutluluk verici bir şey olmadığını anladım sanırım artık.''
Soluk seslerinden başka bir şey duymayınca devam ettim konuşmaya. Ne de olsa dinliyordu ya bu da yeterdi bana.
''Sana karşı kendimi bu kadar güçsüz hissetmem beni o kadar çok yaralıyor ki. Sen gidince her şey daha kolay olur diye düşünmüştüm. Sana olan kızgınlığımı daha rahat gösteririm de sen de bana birazcık olsun yaptığın, söylediğin şeylerin farkına varırsın istedim ama yine olmadı, yapamadım. Daha bir-iki gün oldu ama ben seni çok özledim, gelince de aynısı olacak biliyorum. Sen yine esip gürleyeceksin ve ben üzüntümü içimde yaşayıp yine sana koşa koşa geleceğim ama bunu istemiyorum ki.''
''Yavrum-''
''Dinle beni lütfen. Ben yapamıyorum ama eğer beni seviyorsan benim bunu yapmama izin ver. Gönlümü alsan ne olacak ki? O an düşündüğüm, hissettiğim şeyleri silebilecek misin? Ya da yine aynı şeyleri yaşamayacağımızın teminatını verebilecek misin?''
Nasıl oldu bilmiyorum ama hissettiklerimi söylemiş olmak omuzlarımdan büyük bir yük kaldırmıştı. Kendimi hafiflemiş ve daha rahat hissediyordum.
''Kaybediyorum kendimi.'' Alpay Emir'in fısıltı gibi çıkan sesini duyduğumda bunu kendi kendine söylediğini anladım. Şimdi sesi daha gürdü çünkü. ''Senin fikrini değiştirebilecek en ufak şey karşısında ne yapacağımı bilmiyorum. Kendimi kaybediyorum.''
''Alpay... Böyle diyorsun ama bunu yapan sen oluyorsun yine. Fikrin değişmesin diyorsun ama bazen öyle bir şey yapıp söylüyorsun ki benim fikrim zaten değişecek gibi oluyor.''
''Ne?'' diye ani bir soru sormasıyla yine aynı kargaşaya karışacakmışız gibi hissettim. ''Ne demek şimdi bu?''
''Bir şey demek değil, sevgilim. Senin, bana ve sana olan sevgime duyduğun güvensizlik beni bazı şeyleri sorgulamaya itiyor sadece. Bu ilişkide senden tek isteğim senin de bana benim sana güvendiğim kadar güvenebilmen. Hem... Sen kendin diyordun sürekli. Senin gözlerine bakınca her şeyi okuyabiliyorum, ne hissettiğini görebiliyorum diye. Şimdi niye geçerli değil bu? Ne değişti ki?''
Telefonun diğer ucunda birkaç yabancı ses duydum. Dışarıdaydı büyük ihtimalle. Hemencecik kapatırım diye düşünerek açmıştım aramasını ama uzatmış mıydım? Merakla ''Neredesin?'' diye sormama karşılık benden önce diğerlerine cevap verdi. Bu saatte nerede ne yapıyordu? Bir de... Almanca öğrenmeye başlasam ne zamana tam anlamıyla ne dediklerini anlayabilirdim?
''Oteldeyim, güzelim.'' dedi daha gür bir sesle. ''Buradayken kaldığım bir ev vardı ancak tadilatta olduğundan bir iki gün buradayım, sonra geçeceğim.''
Az önce konuştukların kimdi diye de soracak mısın Defne?
''Oteldesin, ama odanda değilsin...'' Güler gibi bırakmıştı nefesini. ''Hayır, şimdi odadayım.'' dediği sırada gerçekten de bir kapı sesi duyulmuştu. ''Yeni geldim şirketten güzelim. Bu birkaç gün böyle zamansız olacak. Haftaya tam mesai başlayacağım.''
''İyiymiş,'' diye mırıldandım ne diyeceğimi bilemediğim için. ''Otelde rahat edebilecek misin peki? Sen pek sevmezsin ki öyle oradan oraya...'' O daha çok yerleşik hayat severdi ne yazık ki.
Birkaç ses geldi karşı taraftan. Ne yapıyordu kestiremedim. ''İdare edeceğim artık,'' diye homurdanınca gülümsedim. Kısa bir sessizlik oldu. ''Birkaç yer baktım.'' demesiyle durdum öylece. Anlayamamıştım. ''Nasıl? Ne yeri?''
''Düğün için dersem kapayacak mısın telefonu yüzüme? Ona göre cevap vereceğim.'' dedi ve gözlerimin sonuna kadar açılmasını sağladı. ''Ne düğünü ya?'' diye hafifçe söylenmeme karşılık ''Bizim.'' dedi net bir tavırla. ''Gelince lazım olacak ya hani. Son dakikaya yer bulmama gibi ihtimallerimiz de var neticede.'' Ezgi kucağımda olmasa bağırmak isterdim açıkçası. ''Sen gelince hemen evlenmeyeceğiz herhalde!''
Benim bu telaşlı halim onu güldürürken ''Biliyorum,'' dedi ve sıvı bir şeyler yudumladığını duydum. ''Ama gelince az vaktimiz var. Ayrıca bu düğün müğün işleri bizim bildiğimiz gibi hemen olacak şeyler de değil sanırım. Şimdiden başlamak lazım. Nişandan sonra gider bakarız beraber.''
''Alpay Emir,'' dedim şok içinde. ''Bana da davetiye gönderirsin değil mi? Çeyreğimi alır gelirim artık hayırlı olsuna.'' Güldü. Sesli gülüşü, onu gülerken göremediğimi hatırlattığı için hiç hoşuma gitmedi ilk defa. ''Sen benden beşer onar bilezik iste... Ama takmaya gelince çeyrek getir. Olsun be,'' dedi keyifle. ''Ona da tamamım ben ne de olsa aynı eve girecek.''
'Bak çocuk, bozma benim asabımı.' diyebilseydim keşke... Ya da yanımızda olsaydı da yanaklarını sıksaydık Defne. Onun yerine Ezgi'den hıncımı çıkarmak ister gibi tombik yanağına parmağımı bastırdım. Yeğeniydi ne de olsa. ''Ben adama beni özle, burnun sürtsün birazcık; gel, duruma göre bakarız diyorum o bana düğün diyor ya.''
''Başka şeyler de diyeceğim de... Sizinkiler evde sanırım. Hâlâ sessiz konuştuğuna göre.'' dedi dalga geçer gibi. Gerçi alaya da gerek yoktu, bizimkiler olsa da sessiz konuşacaktım büyük ihtimalle. Haklıydı canım adam. Yine de düşürmedim burnumu. ''Hayır, Ezgi uyuyor yanımda. ''Sıcak nefesi göğüs oluğuma doluyor ve ben sapık gibi seni düşünüyorum, demedim tabi. ''O yüzden böyle konuşuyorum. Uyanacak çocuk senin yüzünden.'' diye homurdandım nedensizce.
Ezgi de bunu dememi beklermiş gibi kafasını çevirdi diğer yana yüzünü buruşturup rahatsız olduğunu belli ederek. ''Kapatıyorum Alpay Emir. Ezgi uyanırsa uyutmaz beni.'' Telaşlanmıştım birdenbire. Gece uyanır da annesini isterse oturur ben de ağlardım onunla beraber.
Altında bin bir renk barındıran sesiyle ''Yanımda olsan ben de uyutmazdım.'' dedi ve beni nerelere götürdüğünden bihaber kaldı olduğu yerde. ''Neyse artık dayanacağız.''
''Emir!'' Benim uyarı dolu sesimin aksine sevgi seli barındırdı ''Güzelim,'' kelimesinde. ''Ezgi'yi mi bahane ediyorsun Defne?'' diye sordu bozulmuş bir sesle. ''Yarın öbür gün sesini bile duyamayacağım belki, yüzünü görmeme de izin vermiyorsun... Daha ilk günden zehir gibi geçti günüm.''
''İyi işte beni çok özlersin.'' dediğimde sanki ne diyeceğimi bilecekmiş gibi hazırdı cevabı. ''Özledim.'' dedi dolu dolu. ''Şimdiden çok özledim. Bu kadarı fazla...''
Ezgi, yerinde rahat değildi ki ağlar gibi birkaç ses çıkardı. ''Kapatıyorum,'' dedim panikleyerek. ''Ezgi uyanacak yoksa.'' Ağlarsa ölsem de susmazdı yoksa. ''Çok seviyorum seni, bir de birazcık akıllanmanı istiyorum sadece. O yüzden de hiç üzülmüyorum söylediklerine.'' dediğimde sesi gelmedi. Dinlediğini varsayarak ''Hem ağla hem de birazcık utan tamam mı? Rüyanda beni gör bir de...'' dedim yine de gönlümün rahat olması için şirinlikle. Ben onu cezalandıramıyordum madem kendi işine kendi baksındı.
Kapattı sandığım sırada telefonu kulağımdan çektim ama yine de ''Adının anlamını bu kadar net taşıman...'' dediğini duyabilmiştim. ''Kırdığın yerden kırmak varken karşındakini mahvetmek ister gibi güzelliğinle cevap veriyorsun ya, bu çok ağır.''
Nedeni bilinmez gözlerim doldu anında. Yutkunmam zorlaşırken bir şey demeden kapattım telefonu. Ezgi'nin saçlarını okşayarak onu üzerimden alıp hemen yanıma yatırırken yarın bu yatakta beraber kalktığımızdaki o mutlu hallerini düşünüp ondan daha çok mutlu oldum.
Yanağına bastırdığım dudaklarımı çekmeye kalmadan dudakları sanki meme emer gibi kıpırdayınca nedensizce gülmüştüm ama uyanacak korkusuyla da anında çekildim başından. Küçücük bir bebek gibiydi yatışı. Pijamaları kalın olsa bile üşüyeceğini düşünerek üzerini kat kat kapamama annem kızacaktı belki de ama yine de dayanamadım. Sonra da ona sarılıp hayallere daldım.
...
Yanağımda hissettiğim ıslaklık ve küçük dil, yavru bir köpek tarafından yalandığımı hissettirse de bunun Ezgi olması beni fazlasıyla üzüyordu. Yani bir insan bir insanı bu şekilde yalamamalıydı.
''Ben uyandım,'' dedi harfleri uzatarak. ''Canım sıkıldı Defnoş, sen de uyan.'' Uyku mahmurluğuyla homurdanıp onu yok sayarak diğer tarafa dönmek istediğimde yanağıma yediğim küçük şamarla gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Açıldı açılmasına da Ezgi de suçunu bilirmiş gibi hemen savunmaya geçip ''Aa Defne sen gerçeksin!'' deyip dişlerini göstererek güldü kıkır kıkır. Onu ısırıp bunu dediğim için her defasında, şimdi de o yapıyordu işte. Beni kendi silahlarımla vuruyordu olur olmadık zamanlarda.
Onun aksine, birazcık açılan yarım gözle yaşlı bir huysuz gibi nefretle baktım bu gereksiz neşesine. Yüzü düşer gibi olunca derin bir nefes alıp gözlerimi kapadım yeniden. Yanağımda duran elini avcuma alıp önce öptüm, sonra da kolunu ısırdığım; etini koparmışım gibi bağırınca daha da bir açılmıştı uykum. Sahi saat kaçtı?
''Aa,'' diye yalancı bir şaşkınlıkla ''Sen de gerçekmişsin!'' dememe karşılık ''Bırak beni!'' diye bağırdı. Eğer biraz daha bağırırsa annem ikimizi de kapının önüne koyacaktı da haberi yoktu. ''Bıraksana ya, gıcık!''
Onun mızmızlanmalarını yok sayıp uzanarak uyumadan önce her zaman yatağın kenarına koyduğum telefonumu alıp saate baktım. Ekranda gördüğüm saatin yedi olduğunu söyleyen ibare ne kadar üzdüyse Alpay Emir'in mesajı da bir o kadar mutlu etmişti.
Büyük bir ihtimalle aramasını kapattıktan sonra attığı 'Bebeklerimi görmek istiyorum. Uyumadan önce beni sizden mahrum bırakmazsın değil mi? Bu kadar acımasız olacağını düşünmüyorum güzelim.' mesajıyla istediği bir fotoğrafken bundan haberimin bile olmaması ve atmamış olmama seviniyordum. Özlesindi.
''Ben çok acıktım Defnoş!''
Telefonu kenara bıraktım. Gözlerimi kapattığım an kedi gibi göğsüme sığınması hoşuma giderken yeni uyanmış olmanın verdiği o bebeksi sesiyle ''Çikolatalı ekmek istiyorum. Göbeğimin canı istemiş.'' demesini beklemediğimden verdiğim nefes tekleyerek ve gülerek ayrıldı bedenimden. ''Yapacaksın değil mi bana çikolatalı ekmek?''
Boynumda hissettiğim ufak dudaklarıyla aklıma bambaşka biri gelirken kederli bir nefes bırakmak daha manidar oldu. Saçlarını okşayıp ''Yaparım,'' diye mırıldandım henüz uyanamadığımdan ötürü. ''Ama birazcık daha yatalım olur mu? Uyanamadım daha.''
Kolumun altından bedenimin üstüne çıkıp uzattı bacaklarını. Göbeğimin üzerine oturmuştu. Elleri yastığıma dökülen saçlarımda dolandı. ''Ama karnım gur gur yapar sonra.'' Onun bu masumane tavrına güldüm. ''Ama benim de başımın içi gur gur yapıyor senin yüzünden, birazcık daha yatalım. N'olur...''
Yüzünü yüzüme yaklaştırıp ''Ya acıktım dedim ya!'' diye ince sesiyle yüksekten konuşunca bu sefer dayanamayıp ben de yükseltmiştim sesimi aksi bir tavırla söylenerek. ''Bağırma sabahın köründe ya!'' Sonra da ıslak ıslak yanağımdan öpmüştü sinir etmek ister gibi.
Yataktan kucak kucağa kalkarken annemin zamanlı zamansız uyanıp da baban evdeyken gezme şu geceliklerle sözlerini duymamak adına polar sabahlığı üzerime geçirdim. Adama evlenmeyeyim diyorsun ama böyle durumlarda da keşke evimde olsam diyorsun daha şimdiden...
Parmak uçlarımızda banyo, mutfak arası birkaç defa git gel yaptıktan sonra mutfak masasında oturmuş Ezgi ile doğru kahvaltı hakkında tartışıyorduk. Sağlıksız beslen dediysek de o kadar uzun boylu değildi sonuçta. Tutturmuştu sadece çikolata yiyeceğim diye, deli ediyordu beni.
Kavga dövüş karnımızı doyurduk. Bugün için aklımdaki şeyleri yetiştirebilir miydim bilmiyorum ama önceliğim belliydi.
Elif'in ne yapmaya çalıştığını henüz anlayamasam da istediğim şey basitti. Kendi gitmiyorsa her kimle görüşüyorsa onu bulup buradan onu götürmesi için çabalamak. Eminim ki seviyorsa kız arkadaşının yapmaya çabaladığı şeyi duyduktan sonra etrafımızda tutmazdı onu.
Ezgi televizyon başına gittiği ilk an yaptığım şey Büşra'ya yazmak oldu. Ona hâlâ bir teşekkür borçluyken eğer ailesinin yanından geldiyse daha önce yaptığımız gibi beraber güzellik salonuna gidebilirdik müsait olduğu bir zaman. Benim için onca şey yapmışken kendimi kötü hissetmiştim onu henüz aramadığım için. O da yoğun iş temposuna başlamadan önce az da olsa rahatlamış olurdu bence.
...
Neyle karşılaşacağımı bilmeden indim birkaç dakikadır öylece oturduğum arabadan. Nefeslenmek istediğimden yolun biraz ilerisinde, eve birkaç metre kala kenara çektiğim arabayla ev arasındaki mesafeyi geri basa basa gitti ayaklarım.
Üzerimdeki kot ceketin ceplerine koyduğum ellerimin birinde bile isteye mi gözlerimizin önüne koyduğunu bilmediğim gebelik testi, diğer elimde buraya gelmeden önce Ezgi'yi onlara bırakırken Serap teyzeden aldığım evin anahtarıyla derin derin nefesler alarak geldim bahçe kapısının önüne.
Bu tarafa bakan pencerelerin güneşlikleri kapalı olduğundan ötürü benim geldiğimi göremeyeceğinden miydi üzerimdeki rahatlık bilmiyorum ama tenimi yakan şeyin öğle vaktinin sebep olduğu tepedeki güneş değil de onunla yüz yüze gelecek olmak olduğunu ne yazık ki biliyordum.
Bahçeden içeri girdiğimde etrafın yaydığı huzur bile rahatlatmadı kastığım bedenimi. İlerledim, anahtarla açıp öylece içeri girebileceğim kapının önünde bekleyip sebepsizce titreyen elimi cebimden çektim, parmaklarımın dış kısmıyla vurdum açılmasını istediğim kapıya.
Bir, iki, üç...
Ne açan oldu ne de bekle, geliyorum diyen.
Öyle haldır huldur içeri girmeyeyim, her şeye rağmen saygımı koruyayım diye düşünerek kalkıştığım şeyi bir kenara koyup anahtarı yuvasına taktıktan sonra çevirdim bir kere.
Burada yalnız başıma kalsam kırk defa kilitleyeceğim, kırk birinciye niye kilitlenmiyor bu kapı diye delireceğimi bildiğimden şu an onun beni karşısında gördüğünde korkup korkmayacağı umurumda bile olmadı.
Sessizce araladığım kapıdan içeri girdiğimde yoğun bir koku ve havasızlıkla karşılaşmak yüzümü buruşturmama neden oldu.
''Elif!''
Cevap da ses de yoktu.
Neyle karşılaşacağımı kestiremediğim için temkinli adımlarla bitirdim koridoru. Kapısı açık, büyük odada kimse yokken etraftaki birkaç parça eşya burada birinin kaldığını kanıtlar nitelikteydi. Daha önce girdiğim bu ev ilk defa fazlasıyla dağınık geliyordu gözüme. Biz burada kalırken Melih, Ezgi ve benim bulunduğum o dağınıklık tayfası bile bu kadar yapmıyorduk ortalığı. Zaten ya Serap teyze ya da Alpay Emir söylenip duruyordu arkamızdan sürekli toplayın etrafı diye.
Öyleydi de neredeydi bu kız? Ben yalnız kalsam ve ufacık bir takırtı duysam çoktan basmıştım çığlığı.
Kapısı hafifçe kapalı olan küçük odanın önünde durup çalmadan araladığımda da kimseyi görememiştim. Yüzümde oluşan bıkkın gülümseme kanepenin kenarında duran sehpanın dibindeki iki küçük bira şişesindeydi. Bir de uzun cam bir şişe vardı yarılanmış içindeki sıvıyla.
Serap teyze, ölse evine alkol sokmak istemezken ne yazık ki iki oğluna da bir şey diyemez, kendi günahları deyip susardı; ama burada bunları görse ne yazık ki kalpten giderdi.
Etrafı dikkatle incelediğimde gördüğüm şeyle kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Çerez tabağı, hazır yemek paketleri... Bizim mahalledeki bir restorana ait yemek paketi. Buraya paket servis getiremeyecek uzaklıktaki dükkâna ait yemek paketi ve poşeti...
Masadaki birkaç abur cubur ve çerez kâselerine midem bulanarak bakmak elimde olan bir şey değildi. Dağ başı demek istemem ama evlerin birbirlerine olan mesafesi, eve ulaşan yolun şehre olan uzaklığı... Bunları düşününce mantıklı bir açıklama bekliyordu insan ister istemez.
Bunları bu kıza kim getirmişti? İmkânı yoktu yakınlarda bir markete tek başına gitmesine. En yakın market meydan gibi bir yerdeydi. Eve getirirler desem, nerede...
Birkaç dakika boş boş dolandım etrafta. Banyo, mutfak, yatak odası, kapının önü... Beş dakikadır mal gibi kalmıştım öyle ayakta, ne yapacağımı ne edeceğimi bilemeden.
Koridorda öylece ne yapacağımı düşünürken ansızın yankılanan telefon sesi ile korkuyla döndüm arkamı. Gizli saklı iş yapmamış olsam bile üzerimdeki gerginlikle kötü hissettim kendimi. Evde biri yoktu, doğru. Ama çalan telefon da ne yazık ki bana ait değildi. İki çift laf edip geri çıkacağımı düşündüğümden telefonumu arabada bırakmıştım.
Sanki hırsızlığa gelmişim gibi hissederken hiçbir şeye dokunmayıp sesin geldiği yere doğru ilerlediğim.
Serap teyzelerin her geldiğinde haber vermelerine ek habersiz gelmiş olmam rahatsız etmekten çok hem üzdü hem sevindirdi. Onların da evin bu halini görmesini isterdim ne yazık ki. Ya da geldiklerinde o kızı burada görememiş olmalarını. Sıkıntı burada olmaması değil, eşyaları buradayken kendisinin olmamasıydı.
Sesin geldiği yere, mutfağa ilerlediğimde telefon sustu. Mutfak masasının üzerindeki telefonun yanan ekranına baktığımda gördüğüm şey ne bu aramanın ilk olduğuydu ne de son olacağı.
Sabah erken saatten beri cevaplanmayan çağrıların bildirimi duruyordu ekranda. Kişinin sadece 'K' diye kayıtlı olması acaba ayrıldığı sevgilisi mi diye düşündürürken zihnimin bir yanı da bu eve gelen, o eşyaları getiren kişi mi diye sorgulayıp durdu.
Bir dakika gibi kısa bir süreden sonra yeniden çalan telefonla hiç beklemeden yanıtladım aramayı. Bu fırsatı kaçırmak istemememin nedeni tam olarak neler döndüğünü anlamak istediğimdendi.
''Hadi, hadi aç...'' gibi mırıldanmalar duyduğum sırada karşı taraf çağrının cevaplanmasına şaşırmış olmalı ki kısa bir an ses gelmedi. ''Elif'im. Gözümün nuru...'' Duyduğum erkek sesiyle anında çatıldı kaşlarım, sebepsizce. ''Konuş benimle. N'olur, asla kırmak istemedim seni. Özür dilerim. Gelip alayım seni, dolaşalım istersen.'' Nefes almadan peş peşe konuşan adamla günün şanslısı hatta ballısı olarak gülüp şükretmiştim Allah'a. Kimdi, neyin necisiydi bilmiyorum ama zihnimden geçen şeyleri söylüyordu ya teşekkürler edesim geliyordu. Bence de gel ve al şu kızı.
''Şükürler olsun dinliyorsun, kapamıyorsun yüzüme şu mereti. Biliyorum sen de bitirmek istemiyorsun bizi. Ben kendimi kaybettim, yoksa sen istemeden sana dokunur muyum?'' Adamın söylediği sevgi sözcüklerine ek söylediği son şeyle midem allak bullak olurken daha fazla dinlemek istemediğim için açtım ağzımı lakin tam ağzımı açıp bir şeyler demeye başlayacağım sırada duyduğum cümleler olduğum yerde buz kesmeme neden oldu. ''Dün sen öyle söyleyince uyku girmedi gözüme. Konuşacağım bizimkilerle. En kısa sürede karım yapacağım seni. Yoksa benim niyetim öyle senin düşündüğün gibi olur mu Elif'im. Ben seninle oynar mıyım hiç?''
''Ne?'' Şaşkınlığım olduğum yerde kıpırdanıp ağzımdan kaçan kelimeyle dile gelirken ne biçim bir meseleye bulaştığımızı düşünüp içinden çıkmaya çabaladım. Sesimi duymadığını umuyordum karşı tarafın.
Madem evlenecekti biriyle, niye burada diye düşünmekle bocalayıp durdum. Bu aramayı büyük şans sanırken şanstan öte, bahtsızlık olarak görmeye başlamam gerekiyordu sanırım. Üstelik adam konuştukça aklıma tek bir şey geliyordu. K harfinin Kadir olması için başka bir şeye ihtiyacım var mıydı, o muydu ki? Hem oysa onları görenler olmuştu ve mahalledeki restoranın poşeti buradaydı. Gelip gidiyor muydu yani böyle? Beraberlerdi demek... Beraberler miydi?
Aklım yerinde değildi. Adımı sorsalar önce nüfus cüzdanıma bakmak için müsaade isteyeceğim bir evredeydim.
Öyle odaklanmıştım ki karşı tarafa, Elif'in içeri girmesini duymadığım gibi beni görünce ağzından firar eden korku dolu çığlığa bile karşılık veremedim.
İnce sesini duyurduktan hemen sonra arkamdan omzuma attığı eliyle iteledi, ince bir sesle ''Sen ne yapıyorsun burada!'' diye hesap sorup telefonu kulağımdan çekmesi az da olsa duyduklarımın şaşkınlığını götürdü.
Ne biçim bir kadınsın da kimlerle ne münasebetin var, askerdeki sevgilin, mahallede görüştüklerin, bu adam... Ne berbat bir insansın diye bağırıp çağırmak varken toparlanmam hızlı oldu.
Öfkeyle döndüm arkamı. Telefon ekranına telaşla bakarken titreyen elleri gözümden kaçmadı. Komple kapamıştı telefonunu.
''Sen benimle mi bozdun kafanı ya, ne işin var burada? Neler karıştırıyorsun?'' Sesi titriyordu, aynı bedeni gibi. Bu pısırık halleri çileden çıkmama neden oluyordu.
''Asıl sen ne haltlar karıştırıyorsun?'' Yüksekten çıkan sesim onun bana bakmasına neden olurken ''Elimden şimdi bir kaza çıkacak bak!'' diyerek üzerine yürümem onun geri adım atmasına sebebiyet verdi. ''Sana diyorum. Ne diye korktun bu kadar onunla konuştuğum için.''
Gözleri korkuyla aralandı. ''Konuştun mu bir de?'' Bağırmasına, iğrenç sesine yüzümü buruşturdum. ''Ne hakla ya ne hakla telefonumu kurcalarsın!'' Titrek ve ağlamaklı sesi dengemi bozuyordu. ''Habersiz girmişsin içeri bir de. Belki müsait değilim, belki istemiyorum kimseyi. Ne hakla girersin içeri.''
Diklensin, karşılığını vereyim istiyordum ama öyle ağlak bir moddaydı ki acımaktan başka bir şey gelmiyordu elimde.
Bedenimde hâkimiyet kurmaya başlayan o dişli tarafı, kontrolüm dışında bir şeyi gerçekleştirdi ve karşımdaki, gözümde hiçbir değeri olmayan kadının koluna yapışıp mutfaktan çıkarmama neden oldu.
''Sen burada kala kala baya sahiplenmişsin evi bakıyorum da!''
Gözleri açıldı, ''Bırak beni. Delirdin mi?'' diye çırpındı elimin altında. Küçük odaya itelerken onun o tiz sesini duymazlıktan geliyordum. ''Kafayı yemişsin sen. Ne yapıyorsun? Bıraksana.''
Dağınık odaya girdiğimizde onu itelemem dengesini bozdu. Gözleri iri iri açılmış sanki tepkim çok olağanüstüymüş gibi bir bakış sunmuştu. Sahi niye böyle fevri davranıyordum istemeden de olsa? O bana bakarken ben de odaya ve yerdeki pisliklere bakıyordum. ''Kiminle gününü gün ediyorsun burada?''
''Senin yersiz ithamlarından bıktım!'' dedi sanki daha bir şey yapmışım gibi. Dudaklarım yukarıya doğru kıvrılarak sinirimi belli ederken cidden daha fazla dayanamaz olmuştum. ''Salak mı var kızım senin karşında?'' Yükselen sesim kendimi kaybetmeme neden oluyordu. ''Kim gelip de besliyor seni?'' Yerdeki metal bira kutularında ve birkaç hazır yemek poşetinde dolandı onun da gözleri. ''Bari çöplerini kaldır iç çeviriyorsan.''
''Ne kimsesi, ben almıştım,'' dedi kendinden emin olmayan bir sesle. ''Kafamı dağıtmak istedim. Ben aldım. Hem... Sen ne arıyorsun burada! Hırsız gibi gelip telefonumu kurcalıyorsun. Bahçeye çıktım hava almak için içeri bir giriyorum benim özelimi karıştırıyorsun! Hangi hakla? Hangi hakla sürekli bana bir şeyler söylüyorsun!''
Tek kaşım kalktı anında sözlerinin saçmalığının karşılığı olarak. Üzerime yürür gibi olduğunda gözlerime kadar ulaşmıştı hissettiğim öfkenin lavları. ''Hangi hakla diyor ya!'' Yükselen ve bir türlü de alçalmayan seslerimiz birbirimizi duymamızda zorlaşırken ilk defa şiddet yanlısı olmak istedim. Sesi öyle yüksekten çıkıyordu ki bir de parmak uçlarında yükseliyor olması, üzerime gelmek ister gibi durması bozuyordu kafamı. ''Ne diye uğraşıyorsun benimle, niye hep karışıyorsun bana?'' Karıncalanan parmak uçlarım karşımda ne idüğü belirsiz kızın saçları yolmak istedi ve ilk defa böyle hissettiğim için kendimden nefret ettim.
Bu ben değildim, bunlar benim isteyebileceğim şeyler değildi.
''Kendini yamamaya çalıştığın adamın sözlüsü olarak konuşuyorum eğer çok bi hak istiyorsan. Ya da evinde kaldığın insanların kızı olarak... Sen hangisini yedirebiliyorsan o hakla. Yakamıza yapışıp kalmış olmaktan hoşlanmayan biri olarak da burada olabilirim şu an, bilemiyorum. Keyfim hangisini isterse o hakla. Peki sen? Sen niye buradasın, hatırlatayım mı?''
Benim ona karşı sinirden bile gözlerim dolmazken anında ortaya çıktı timsah gözyaşları. ''Beni hep size olan muhtaçlığımdan vuruyorsun-'' diye başladı ağlamaya anında. Oysa ona kötü hisler beslediğim andan beri ilk defa karşı karşıya geliyorduk, ilk defa onunla yüz yüze konuşuyorduk.
''Yaşadıklarımı hor görüp her defasında yerden yere vuruyorsun beni.'' Her defasında derken? Üzerimdeki ceketi çıkardım hırçın bir tavırla. Bir adım geriye kaçmış olması, bana duyduğu nedensiz korku işime gelir gibi davranıp yerdeki kutulardan birini almak için yanından geçtim bıkkınlığımı belli ederek. ''Off! Çok sıkıldım ya senin bunu ısıtıp ısıtıp önümüze sermenden.'' Bir şişe yan dururken diğeri kenarda dik bir şekilde duruyordu.
Yarısı bile içilmemiş şişeyi eğilip aldığımda ağlıyordu arkamda. Onun bu masumane tavrını hiç anlayamasam da bu haline yanılmamak için aklıma en kötüyü getirmeye çabaladım. Göründüğü gibi, görünmek istediği gibi masum olsa benim sevdiğim adama yanaşmazdı!
Elimdeki içilememiş şişeyi kaldırdım yukarı doğru. ''Anladığım kadarıyla bu senin,'' dedim burnuma gelen pis kokuyu umursamamaya çabalayarak. ''Yarım bıraktığına göre.''
Şaşırdı, ''Dedektifçilik mi oynayacaksın?'' dedi öfkeyle. ''Ne için geldin buraya?''
''Yok,'' diye mırıldandım yerdeki yemek poşetinin bizim mahallede bulunan bir pide salonuna ait olduğunu fark ettiğim o ilk anki şaşkınlığımı koruyarak. Sonuçta ağabeyimin eve nöbetten geldiği her geç gelişinde aldığı yerin ve bir tek şubesi bulunan yerin poşetini tanımayacak halim yoktu. ''Oynamıyorum dedektifçilik falan. Sadece bir diyetisyen olarak hamileyken alkol tüketmemen gerektiğini söyleyecektim ama zaten karnındaki seni uyarmış... İçemediğine göre.''
Elimdekini yere koyduğumda döküldü yanlışlıkla. Serap teyze öldürecekti beni.
Sessizlik oldu. ''Ne?'' diye hafif bir tepki vermesiyle tepkisini merak ettiğim için ona geri döndüm. Gözlerindeki o korku seli gerçekten şüpheye itiyordu beni. Neyden korkuyordu, niye her defasında böyle masumane bir tavırla karşı çıkıyordu anlayamıyordum. Bir yandan bıraktığım ceketin yanına gidip cebindeki testi çıkardım.
''Misafirliğe gittiğin evde nasıl davranman gerektiğini öğretecek değilim sana; ama bir daha sağda solda özelini bırakmazsın umarım. Çünkü buradan sonra sığınacağın her kim olur bilmiyorum ama seni benim kadar sabırla karşılamayacağını söyleyebilirim. Tebrik ederim, bebek geliyor.''
Elimdeki testi özensizce ona uzattığımda dizlerinin bağının çözüldüğünü görebilecek bir derecede sarsıldı olduğu yerde. Kaşlarım çatıldı anında. Oysa ben zaten haberi vardır da bize duyurmaya çalıştığı için o çöpü gözümüzün önüne koyup bunu da saklamıştır sanıyordum ama tepkisi öyle şeffaftı ki kim olsa bu haberi yeni aldığını görebilirdi.
Onun, titreyen elleriyle elimden aldığı şeye ben de dalmışken sanki düşündüklerimi sesli söylemem bir şey değiştirecekmiş gibi mırıldanmıştım bıraktığım nefesle. ''Haberin yoktu... Yeni öğrendin.''
Hıçkırdı. Yüzü bembeyaz bir hal almışken gözümün önünde dizlerinin üzerine çökmesiyle düşmemesi için uzattığım elime tutundu yere çökmeden önce. İşte şimdi ciddi anlamla ağlıyordu. Eli buz gibiydi. Kafam allak bullak olmuştu. Az önce öldürmek istediğim kızın başında neden hıçkırıklar içinde ağladığını meraklanıp bir çare bulmaya çabalıyordum resmen.
''Bittim ben,'' dedi ağlaması hızlanırken. Başını kaldırdı, yüzüme baktı. ''Bit-tim. Ne yapacağım..?'' Yüzüme benden bir yardım istermiş gibi bakmasıyla kaldım öylece. Ben ne yapacaktım ki?
Kaşlarım bulunduğumuz durumun saçmalığıyla derinden çatılırken koluma tutunup yüzüme bakmasıyla kendimi geriye çekmeye çabaladım. ''Kimsenin...'' dediği sırada öyle çok ağlıyordu ki nasıl biri olduğunu bilmesem, Alpay Emir'e olan tavrını görmesem onunla oturup ağlayacakmışım gibi hissettim. ''Kimsenin haberi yok değil mi? Yalvarırım söylemedim de. Yalvarırım sana. Ne olursun kimseye söylemedim de. Kimse bilmesin.''
''Bırak,'' dedim geriye gitmeye çalışıp kolumu kurtarmaya çabalarken. Resmen önümde ayaklarıma kapanır gibi bir hali vardı. ''Ne söyleyeceğim senin ayıbını millete. Bana ne senin kiminle ne bok yediğinden?''
Yalpalayarak ve yerden destek alarak kalktı olduğu yerden. Ne yapacağımı bilemez halde kenarda ellerim belimde dururken yanıma gelip yalvaran gözlerle baktı gözlerime. ''Ne istersen yaparım ama bu aramızda kalsın...'' dedi yanaklarındaki seli silmeye çalışıp.
Duyduğum o üzüntü parçalarını saklayıp umursamazca yüzüne baktığımda ansızın dondu olduğu yerde. Üzerime daha hızlı gelip omuzlarımdan itince neye uğradığımı şaşırdım arkaya doğru düşecek gibi olduğumda. Arkamda iki küçük bir koltuk vardı Allah'tan. ''Ona söylemedin değil mi? Bugün konuştun onunla! Ne konuştun? Söylesene!'' diye omuzlarımdan tutmaya devam ederken gözlerim kocaman açılmıştı.
Manyak mıydı bu kız?
Ani ruh değişimine ayak uyduramazken korkuyla iteledim onu üzerimden. ''Bırak,'' deyip iteleyen ben oldum bu sefer. Bana beni öldürmek ister gibi bakıyordu. ''Manyak! Ne yapıyorsun, kendine gel.'' Onu itelediğimde o da şaşkındı yaptığı şeyden ötürü. Bir adım geriye kaçtı ellerini toplu saçlarının arasına daldırdı. ''Kimseye bir şey söylediğim yok. Bana ne senin sorunlarından. Defol git demeye geldim sadece buraya. Karnındakini kimle yaptıysan git o baksın sana. Mecbur muyuz biz sana katlanmaya?''
Başını hızlı hızlı sallayıp ''Gideceğim,'' dedi ikna etmeye çabalayarak gözlerimin içine bakarken. ''Söz gideceğim ama ne olur kimseye bahsetme.''
O böyle yaptıkça ben işkillenirken elime koz verdiğin farkında bile değildi. Hissettiği duygular onu ele vermese bile bu yolda bana seçenekler sunarken bunu kullanacak kadar kötü biri olduğumu fark ettiğim bu an kendimden nefret ettim.
Şüpheyle kısıldı gözlerim. ''Sen niye bu kadar fazla tepki gösteriyorsun?'' İşkillenerek sorduğum soruya karşılık yaşadığı karmaşayı yok bile saymadan ''Mahalleye döneceğim,'' dedi hevesle. ''Gideceğim buradan.'' Yutkundu, ''Adım çıkarsa kimse bakmaz yüzüme.'' dedi gözleri dolu dolu. ''Ne olursun bilmesin kimse. Beni orada barındırmazlar bile. Başka gidecek bir yerim yok. Biri duyarsa yaşamama bile izin vermezler orada...''
Ona; karnındaki can nedeniyle kimsenin böyle davranmaya hakkı olmadığını, kendi dik durursa kimsenin ona laf söylemeye cesaret edemeyeceğini söyleyip destek olmak yerine hayallerini yıkarak ''Dönmeyeceksin,'' dedim onunla aynı mahallede yaşamanın ne kadar berbat bir şey olacağını düşünerek. ''Ben senin gibi biriyle aynı havayı bile solumak istemiyorum. Kaç yaşında kadınsın ama hâlâ birilerinin gölgesi altında kalmaya çabalıyorsun. Daha en başında, babanın sana tehlike olmadığını söylediklerinde toparlayacaktın kendini, gidecektin işte. Ama sen kalıp onun bunun sevgilisine yürüyorsun anca.''
Azıcık durulan ağlaması yeniden şiddetlendi. ''Ya yeter!'' diye yükselmem bu durumun saçmalığına daha fazla katlanamayacak olmamdan ötürüydü. ''Zırlayıp durma karşımda. Anlatacaksın! Buraya kimin geldiğini, o arayan adamın kim olduğunu... Her şeyi. Karnındaki bebeğin varlığı niye korkutuyor bu kadar seni?'' Madem evlenecekti, niye bu kadar korkuyordu ki. Başkasından mıydı karnındaki, evleneceğim dediği adamdan değil miydi? Ektiği şüphe tohumları daha kendine yer edinip filizlenmeden aklıma gelen ilk olasılığı dile getirdim. ''Kadir... Arayan Kadir'di ve onun bu bebekten haberi yok değil mi? Evleneceğim dediğin adam o ama sana dokunmadı, evlenmeyi bekliyorsunuz...''
Güldüm seslice. ''Vay be... Hayata bak anasını, adama mı yamayacaksın karnındakini?'' Açık saçlarımı omzumun üzerinde toplayıp başımı sağa sola eğdim rahatlamak ister gibi.
Kaçmak ister gibi etrafta dolandı gözleri. ''Elif...'' dedim bıkkınlıkla. ''Bak ben Emir ya da Melih gibi senin sorunlarınla uğraşacak kadar sabırlı ve merhametli biri asla değilim. Madem korkun birilerinin bu hamileliği öğrenmesi, gider herkese yayarım! Senin anlatmadığın şeyleri de bir şekilde etraftan öğrenmeye başlarım. Korkun ya birinin kulağına gitmesi ya da başka bir şey. Ama asla milletin yüzüne bakamama olayı değil. Bak beni saf biri gibi görüyor olabilirsin, malum hâlâ seni burada tutuyorum... Ama değilim. Daha o gün gelip seni gitmen için zorlamadıysam tamamen sana acıdığım için.''
Tepkilerini, mimiklerini okuyamadım. Darmadumandı. ''Sende milletin ne dediğini umursayan bir taraf olsa daha ilk başta burada, bizim himayemiz altında kalmazdın.'' Karşımda böyle pısırık bir halde kalması daha da sinirlendiriyordu beni. ''Sabrımı sınama benim. Konuş ne konuşacaksan!''
Sesimi yükselttiğimde eğilen başını kaldırıp ''Öldürür beni,'' diye bağırdı yüzüme doğru. ''Hamile olduğumu öğrenirse babam beni öldürür. Kulağına bi gitse, ne yapar ne eder çıkar oradan öldürür beni. Zaten onunla görüşüyorum diye evlendirmek için zorladı beni. Şimdi bir öğrense...'' Eli karnına gidecekti ki bacağına yapıştırdı dokunmak istemezmiş gibi. ''Sen nereden anlayacaksın ama beni! O gün de aynı iş için gelmişti belki... Ama bak olan bana değil sana oldu. Bu sefer o bıçağın diğer ucundaki ben olurum belki.''
Beni ve sözlerimi az önce umursamaması, şimdi böyle konuşması öyle öfkeyle dolmama neden oldu ki ''Baban öldürmese ben öldüreceğim seni.'' diye bağırmamla bana olan diklenir tavrı sönmüştü birdenbire. Hatırlamak istemediğim şeyleri zihnime sokmaya çalışması bile yeterliydi onun buradan gitmesi için.
Hiçbir şey hatırlatmasın istiyordum o geceyi. Yemek yerken kullandığım bıçak, tenimi sarmalayan soğuk hava, aynanın karşısına her geçtiğimde gözlerimi kaçırdığım, bedenimden silip atmak istediğim o yara... Sen... Hiçbir şey, kimse hatırlatmasın, zihnimi bulandırmasın istiyordum sadece.
''Her şeyi anlatacaksın, kimle oynaşıyorsan ona gideceksin ve hayatımızdan çıkacaksın. Yoksa yemin ederim hayatı dar ederim sana. Baban içeride ve senin bunu bahane etme gibi bir lüksün yok! Senin peşindeki belalar yüzünden bizim hayatımızı mahvetmene izin vermeyeceğim artık.''
Kendimi kaybeden tarafımı telkin eden yanım abartmamam ve sakin olmam konusunda sürekli uyarıyordu beni.
Artık ona öyle çok inanmıyordum ki Alpay Emir'in her ne kadar, konuştum ama ayrılmışlar, dediği şu sevgili muhabbeti bile yalan gelmişti gözüme. ''Senin askerde falan sevgilin yok değil mi? Kimdi o Emir'in konuştuğu adam? Ne karıştırıyorsun sen?''
Çaresizce baktı sanki bir işe yarayacakmış gibi. Dediklerimi umursamayıp ''Babam bebeği öğrenirse bırakmaz peşimi,'' dedi bozuk plak gibi az önceye takılı kalarak. Yeniden benden medet umar gibi... Sanki ben bir şey yapabilecekmişim gibi...
Bir şey söylemedim, devam etmek zorunda kaldı. ''Yalan söylemedim.'' dedi başını iki yana sallayarak. ''Yemin ederim askerdeydi... Geldiğinde beraber bir hayat kuracaktık ama ayrıldı benden. İstemiyor artık beni...'' Yaşlı gözlerini kapattı, eli ilk defa karnını buldu karşımda. Benim bakışlarım bile titrerken hiçbir duygu geçmedi ya gözlerinden; karnındaki o bebek yerine canı yanan ben oldum. ''Babası o.'' diye fısıldadı üzüntüyle. ''Son iznine gelmişti... Babam onunla görüştüğümü görünce zaten evlendirmek istedi beni. O yüzden geldi başıma bunlar. Sonra olanları duyarsa beni ortada bırakır diye konuşamadım bile onunla. Ama şimdi...''
Öyle şaşırmadım ki söylediklerine. Başımı arkaya atıp gözlerimi kapattım derin bir nefes alırken. Sabır dilendikten sonra ona geri döndüm. '' Yardım eli uzatan insanları kandırman yetmiyormuş gibi bir de mutluluklarına çomak sokuyorsun ya daha ne diyeyim... Yok evlilik yalan, yok haberim yoktu babam zorla evlendirdi... Yazıklar olsun ya. Sen de çareyi böyle başkalarının eline bakmakta mı buldun?''
Melih'in, Elif ile Kadir'i görmüşler demesinin düşmesi ile bir yanım da buraya gelenin o olup olmadığını sorguladı kendi söylediği halde. Ne de olsa öyle dememişti değil mi? Ama konuştuğum adam dün burada olduğunu belli etmişti zaten.
''Kadir ile birliktesin değil mi?'' Gözlerim kısıldı en ufak tepkisini kaçırmak istemediğim için. ''O gelip gidiyor buraya...'' Susmasıyla haklı olduğumu anladığım an sinirle aldım ceketimi. ''Ne iğrenç insanlarsınız ya siz! Bir de görüştüğünüz halde burada keyif çatıyorsunuz, bu ne genişlik. Madem görüşüyorsun siktir git onunla nerede yaşıyorsan yaşa.''
Peşimden gelip kolumu tuttu odadan çıkmama izin vermeden. ''Yemin ederim gideceğim,'' dedi bininci defa. ''Evleneceğiz onunla, seviyor beni. Asiye teyzenin bana karşı yumuşamasını bekliyor. Ama sana yalvarıyorum kimsenin haberi olmasın bu bebekten. Bak o zaman ikimizin de istediği olmaz...''
''İkimizin?'' dedim hayretle. ''Ne ikimizin? Buradan gidemem eğer evlenemezsem diyorsan eğer öyle bir gidersin ki...'' Silkeledim onun pis ellerini üzerimden. ''Karnındakini göster istersen Asiye teyzeye.'' dedim alaya alarak. ''Oğlundan dersin, Asiye teyze de sana kucak açar bak...'' İğneleyici bakışlarım üzerinde gezindi. ''Kadın bile senin ne mal olduğunu biliyor da istemiyor oğluna belli ki.''
Az önce yalvaran, ayaklarıma kapanmaya çabalayan o değilmiş gibi tüm dengesizliğiyle ''Yeter!'' diye bağırdı bir anda üzerime doğru gelerek. ''Sen ne anlayacaksın ya beni? Bir elin yağda bir elin balda gelip beni yargılıyorsun!'' Bir adım geriye gitmek zorunda kaldım ne yapacağımı bilemediğim için. ''Bu kadar mı bencilsin, bu kadar mı gaddarsın? Gideceğim diyorum, niye anlamıyorsun?'' Bakışları kararmıştı resmen. ''Yeni bir hayat kuracağım! Mahallede eve taşınmayı istiyorum, evet.'' deyip hırsla salladı başını. ''Ama Kadir ile evleneceğiz, annesinin rızasını bekliyoruz. Ne olur biraz anlayış göstersen? Ne olur sürekli gitmemi istemesen? Bak o ailen senin isteğini yerine getirmek istiyor biliyorum, Melih sürekli aceleye getiriyor gitmem için...''
''Neden acaba?'' demiştim karşımdaki kadının pişkinliği de eklenirken daha da sinirlendiğim için.
Yemin ederim dünya üzerinde tüm kötülüğü göreceksin ama bir kişiyi öldürme hakkın olacak ve hiçbir hüküm giymeyeceksin deseler anında gırtlaklamıştım bu kızı.
Bağırmadım. Çağırmadım. Aksine sakince ceketimi üzerime geçirdim. ''Anlayış? Anlayıştan kastın şey mi; Kadir olmasa Alpay olur, yok yüz vermedi Melih olur, bak Selim de bakar bana, o da merhametli biri falan mı diyorsun sen de zaman istiyorsun benden.'' Dudaklarımı dişleyip sakinleşmeye çabaladığımda durağanlığımdan çekindiğini anladım. ''Birkaç soru soracağım sana.'' dedim saçlarımı ceketin içinden çıkartırken. Bu hallerimi beklemiyordu ki ne yapacağını bilemedi. ''Sence ben niye seni dinliyorum en başından beri? Niye seni kolundan tutup kapının önüne koymuyorum mesela etrafımdaki herkes senden kötü enerji alırken?''
Serap teyzeye ''Elif'in yanına uğrayacağım. Belki bir ihtiyacı vardır, size söyleyememiştir.'' deyip ondan anahtarı istediğimde avcuma koyduğu anahtarın hemen ardından ''Defne,'' demişti koca kadın ne diyeceğini bilemezmiş gibi. ''Kızım ben o kızın bakışlarından hiç hoşlanmıyorum bak, öyle çok yakın olma olur mu?'' diye eklemişti kızını korumaya çalışan ve tehlikeyi, kötülüğü fark eden her anne gibi; benimki hariç. ''İlk geldiği günler iyiydi hoştu ama içim hiç rahat değil.'' deyip dualarla göndermişti beni o kapıdan.
Sorduğum saçma soruya mantıklı bir cevap aradığından mıydı bu duruşu bilmiyorum ama aralık dudakları kapandı, açıldı, bir şey diyemedi. Başımı salladım dudaklarımı büzerek. ''Bak, sende bile yok cevabı.''
Kuruyan dudaklarımı nemlendirdim. ''Sana iki seçenek sunuyorum.'' dediğimde kavisli ipince olan kaşları düz bir hal aldı. ''Ya hemen şimdi ararsın sevgilini, gelip seni almasını istersin ve hayatımızdan defolup gidersiniz... Ya da bizzat ben gidip babana hamile olduğunu söylerim ve onun içeriden çıkması için elimden gelen her şeyi yaparım, sırf sen hayatımızdan çık diye. Sana ne olacağını zerre umursamam.''
Gözlerindeki korku benim için fazlasıyla yeterliydi. Elleri yumruk olmuştu. Zihninde bakışlarıyla beni öldürmeye çalıştığı bariz belliydi. ''Üstelik Asiye teyze gibi biri oğluna bir başkasından hamile kalan bir kadını asla almaz diye düşünüyorum. Kalırsın öyle ortada ve bu sefer bu evin kapıları da sana çoktan kapanmış olur. Benden sana bir tavsiye; yeni bir hayat kurmak için biriyle evlenmeye ihtiyacın yok. Edebinle namusunla önüne bakıp çalışırsın, kurtarırsın hayatını. Kimse de sana bakmak zorunda değil.''
Ağzımdan çıkan her bir kelime kendi insanlığıma uygulanan ve beni derinden sarsan bir darbeyken zihnim bunların olmayacağını, sadece karşımdaki kızın gözlerimin önünde aciz ve çaresiz kalmasını görmek istediği için korkutuyordu. Aklı varsa Kadir denen adamı arar hayatımızdan yok olup giderdi. Ya da kendi bilirdi; benim için buradan gitmesi yeterliydi.
Ağzımdan çıkan, kişiliğime aykırı olan her bir sözcük için önce kendimden, sonrasında ise karşımda gerçekten iki göz iki çeşme ağlayan kızdan özür dilemek istedim.
Yemin ederim Alpay Emir'e olan tavrını görmemiş olsaydım onun için her şeyi yapardım.
''Akşama kadar kendini müstakbel kayınvalideciğinin gözüne mi sokuyorsun, gidecek yer mi ayarlıyorsun bilmiyorum ama başının çaresine baksan iyi olur. Çünkü bu akşama kadar Melih'i arayıp ev istemediğini, her şey için teşekkür ettiğini ve buradan ayrılacağını söylemezsen hiç üşenmeden gelip kolundan tutarak ben götürürüm seni onların kapısının önüne.''
''Yapamazsın,'' dedi başını hızla iki yana sallayarak. ''Yapamazsın, bir kadın bir kadına bunu yapmaz.''
Mesele kadının kadına olan düşmanlığıysa eğer önce dönüp kendine bakacaktı. ''Bir kadın başka bir kadının mutluluğunu da bozmaz! Sen Kadir denen adam sana yüz vermeseydi kendini benim sevgilimin gözüne sokmaya çabalayacak kadar aşağılık biriyken beni buradan asla vuramazsın duydun mu beni? Aptal mıyım kızım ben, bilmiyor muyum sanki senin ne düşündüğünü! Dua et ki karşında ben varım. Benim yerimde bir başkası olsa şu an bir de oturup yolunan saçlarına ağlıyor olurdun.''
Arkamdan bağırmasına hatta peşime takılmasına kulaklarım tıkanırken hızla çıktım dışarı.
Kendimi fazlasıyla yıpranmış ve suçlu hissederken nedensiz bir ağlama isteği vardı üzerimde.
Büyük ve hızlı adımlarla ilerledim arabaya doğru. Güneşin kesilmesine sevinemeden arabanın içinin ateş gibi olmasına bile ağlamak istedim. Sonra araba anahtarını kontağa takamadım, düşürdüm ona da ağlamak istedim. Emniyet kemerimi yuvasına yerleştiremedim ona da ağlamak istedim. Ağlamayı isteyip ağlamamak için kendimi sıkarken bu huyuma bile çığlık çığlığa ağlamak istedim.
Aklım da fikrim de söylediklerimde, dilimin benden izin almadan ürettiklerindeydi. Ben böyle biri değildim ki. Bunları söylemek istememiştim. Onu bu kadar yaralamak istememiştim.
Az bir zaman daha oyalansam sanki bu arabadan anında inecek, az önce ağlattığım, içinde yeni bir hayat taşıyan kadının kapısına gidip söylediklerim için af dileyecekmişim gibi bir hissiyatın içerisindeydim.
Canım yanıyordu. Düşünmeye bir son verip önümdeki güzel günleri düşlemenin peşine takıldım. Canım adam yanımda yoktu ya, en çok da ona ağlamak istedim. Ağlasam ensemi okşayamayacaktı, yaşlarımı silemeyecekti ya hani, ona da ağlamak istedim.
Çok değil, az bir vakit sonra sevdiğim adam yanımda olacaktı ve onunla bir hayat kuracaktık. İyi kötü demeden, kavga dövüşün eksik olmadığı ama en sonunda yine ve yine birbirimizde durulacağımız günlerin güzelliğine kandığım sırada arabayı çalıştırıp düştüm yollara.
Günümü kendime ayırmak istedim aslında; belki de kaçmak, nefes almak. Hiçbir sebep olmadan sadece kendime ağlamak da istemiş olabilirim. Gerçi bunun yerine sevdiğimin kollarında olmak, kokusunu solumak ve göğsünde ona nazlanmak isterdim lakin biraz önce az bir vakit diye bahsetmişken şimdi bu vakit büyüdükçe büyüdü gözümde.
Bir ay vardı; kocaman bir ay. Bitince nişanlanacaktık, çok kısa bir süreydi.
Bir ay vardı; göz açıp kapayana dek bitecek bir ay. Bitince canım adam yanımda olacaktı, çoktan bile çok bir süreydi.
Sesini duymak istediğimden ona yaptığım nazı bir yana bırakıp arayan ben oldum; uzunca bir çalışın ardından meşgule düştüm. Kısa bir süre sonra bir mesaj düştü ekranıma.
A. Emir: Toplantıdayım yavrum, acil değilse bir saate seninim. Bir sorun yok değil mi?
Aldığım dönüte dudak büzmekle kaldım sadece. Gözlerim dolu doluydu. Sanırım onu aramıyor olmamın ardından aramam onu telaşlandırmıştı.
Ayrıca ne demek bir saate seninim; sen hep benimsin.
Defne: Öylesine arayayım dedim sevgilim. Herhangi bir sorun yok. Ama işin bitince mutlaka ara, özledim.
Buradayken bile bu kadar çok arayıp mesajlaşmıyorduk ki; niyeydi bu haller?
Zihnimin uğultularını bastırmak istediğimden birkaç şarkıda dolandıktan sonra bir kanalda durup mırıldandım ben de söyleyen gruba eşlik ederek. Belli etmek istemiyordum ama epey bir tedirginlik hissediyordum üzerimde. Rahatlamak istiyor ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum.
Az önce olanları Alpay Emir'e anlatmak istiyordum ayrıca, ancak alacağım tepkiden de ölesiye korkuyordum. Açılmazdı aramız yeniden değil mi?
Arabayı kenara çekip kafamı direksiyona yaslamış, son zamanlarda daha sık nükseden baş ağrısıyla savaşmaya başlamıştım. Bu sırada cadde boyundaki mağazaların önüne geldiğimden birkaç dakika sonra eşyalarımı da alıp çıktım dışarı. Başıma sanki çivi çakıyorlardı. Alışık değildim ki ben bu tarz bir acıya. Daha çok içtendi diğer hissedilenler. Bu öyle gerçek olunca nasıl baş edecğimi de bilemiyordum.
İlk işim birkaç kere geldiğim güzellik salonuna girerek Büşra ve kendim için gün boyu genel bir randevu almak olurken Büşra'nın söylediği güne ek ne olur ne olmaz tarih değişebilir diye de not ettirmiştim. Kendisi dün itibari ile aile evinden dönüş yapmış olsa bile mesaisi başlamadığı için kavuşamamıştık hastanede.
Sırf kafamı dağıtmak adına mağazadan mağazaya girmeye başladım.
Hiçbir şeyi beğenemiyorken yine de aldığım birkaç parça kıyafete ek, girdiğim iç çamaşırı mağazasında gözlerimi hiçbirinin üzerinden çekemiyor olmak yaptığım şeyi artık utanç verici bir şeymiş gibi hissettirmiyordu. Bu durumun normal olduğunu, bedenimi istediğim gibi süsleyebileceğimi kabullenen zihnim aksine daha önceki o gereksiz utanç dolu düşüncelerimden utandı.
İncelediğim birkaç cüretkâr takımın güler yüzlü çalışandan bedenime göre olanlarını istediğim sırada Alpay Emir'in araması düştü telefonuma. Birbirine bastırdığım dudaklarımla ellerimin arasındaki telefondan kaçırmıştım gözlerimi. Sanki nerede ne yaptığımı bilse bir şey olacakmış gibi kaçmak istedim koşa koşa.
Elindeki bir kırmızı bir de siyah takımla yanıma gelen genç kız başka bir şey isteyip istemediğimi sorduğu olumsuzca cevap verip açtım telefonu. Elimdeki takımlarla kasaya ilerlediğimde Alpay Emir'in yorgun bir sesle ''Yavrum,'' demesi asık yüzümü düzeltmiş, onun yorgunluğunun aksine benim tüm yorgunluğumu almıştı. ''Aradığında müsait değildim. İyisin değil mi?''
''İyiyim,'' Senin sesini duyuyorum ya çok ama çok iyiyim.
Kasadaki kız sanki bunları giydikten sonra neler olacağını bilirmiş gibi yüzüme garip garip bakarken gözlerimi kaçırmak istedim. ''Yani daha iyiyim,'' Mırıldanır gibi çıkmıştı sesim. Arkadan da birkaç konuşan sesi duyunca ''Dışarda mısın?'' diye sordu ilgiyle. ''İşim bitti otele dönüyorum. Hazırlanıp sahaya çıkacağım. Yüzünü görsem keşke birkaç dakikalığına... Kapatıp arayayım mı?''
Mağazanın çıkışına ilerledim bileğime geçirdiğim torbalarla aynı zamanda telefonumu tutmaya çabalayarak. ''Dışarıdayım, alışveriş yapıyordum ama eve döneceğim şimdi.'' dedim tek nefeste. ''Aslında konuşsak iyi olur tabi ama araba kullanırken bu pek doğru değil gibi.'' Özlemiştim ve ona bakacağım diye başımı yakmak istemiyordum. Bir de yüzümün halini görünce mutlaka bir şeyler soracağından ertelemeye çalışıyordum ama onu da görmek istiyordum deli gibi.
Güldü. ''Sen yola, ben sana.'' dediği sırada ben de güldüm. ''Bence kabul edilebilir bir durum. Arabaya geçtiğin gibi arıyorum.'' dedi içimi ısıtan bir tavırla.
Aslında bugün olanları Melih'e anlatmayı planlıyordum öncelikle, o da ağabeyine anlatırdı ve böylece Alpay Emir ile bu konu yüzünden aram açılmazdı.
Arabaya yaklaştım ve bir de anahtarı bulmak için uğraştım. ''Aslında bir şey konuşacaktım seninle.'' Tedirgin ve gergindi sesim. ''Ama bu konuşmadan sonra senin yüz ifadeni görmek ister miyim kestiremiyorum. O yüzden böyle iyi bence.'' Büyük bir ihtimalle son kelimelerimde eğlencesine böyle konuştuğumu düşünmüş olmalı ki ''Yüzümü görmek istemeyecek kadar ne yaptım?'' dedi durgun bir şekilde. ''Ben dün akşam bitirdik sanıyordum.''
Poşetleri ve çantamı arka koltuğa bırakıp yerime yerleştim. ''Öyle, anlaştık gibi ama olsun işte...'' Derin bir nefes alıp bıraktığımda ellerim titriyordu resmen. ''Nasıl oluyor bilmiyorum ama ilk defa bu konuda sakinim aslında Alpay Emir. Sanırım içimin rahat olmasından ötürü bu durum, ama yine de... Bilmiyorum. Ayrıca sen değil ama ben yaptım galiba... Kendim için.'' Hayır, bizim için.
''Dinliyorum,'' dedi tok sesle. Sesinden bile anlaşılıyordu anında ciddileştiği.
''Öncelikle,'' dedim dudaklarımı hızla nemlendirip alnımı kaşıyarak. Sanki karşımdaydı da kendimi ele vermemeye çabalıyordum. ''Bu konunun fazlasıyla uzamasından aşırı rahatsızım. Seninle aramızı bozmasından da hoşlanmıyorum. Hele senin tutumundan... Ama artık bitsin istiyorum, bu yüzden de...'' Nasıl diyecektim, ne diyecektim şimdi? Onu kovdum mu, ya da gitmesi için tehdit ettim mi?
Uzattığımı, konuyu gevelediğimi düşünmüş olmalı ki ''Defne!'' dedi diklenircesine. ''Ne diyeceksen de güzelim, karıştırma daha fazla aklımı.''
''Bugün Elif'in yanına gittim.'' dedim tek nefeste. Alpay Emir'in sıkıntılı soluğunu işittiğim gibi devam ettim ona müsaade etmeden. ''Sakın bana ne uğraşıyorsun, sana karışma demedim mi falan deme sevgilim. Önce dinle beni, lütfen.''
Seslice bıraktı nefesini. ''Söyle,'' dedi aksi bir tavırla. ''Ben sırf sen mutsuz olma diye seni uzak tutmaya çabalıyorum. Ama sen! Tamam, söyle ne söyleyeceksen, hadi.''
İyice arkama yaslandım, keşke bedenim yok olacak kadar küçülseydi de kendimi güvende hissedebilseydim.
Bir elim bacaklarımın arasında, güçsüzce direksiyonun tam ortasına bakarak kendimi oyalarken burukça ''O yüzden hâlâ adı geçiyor ya zaten aramızda...'' diye mırıldanmamı duymadı sanırım. Duysa bile anlamadı ki cevap vermedi. Yutkundum, omuzlarım dikleşti. ''Hamileymiş,'' dediğimde bir tepki vermesini bekledim. Bir şey söylemek yerine ''Belliydi bir bok çıkacağı zaten.'' dedi devam etmem için. ''Emel test mest diye boşuna gevelemedi demek ki.''
Gözlerim kapandı. ''Madem belliydi o zaman beklemeyecektiniz!'' diye sesimin yükselmesine engel olamazken dişlerimin arasına aldığım dudağımı rahat bıraktım. '' Karnındakinin babası, yani o askerdeki sevgilim dediği her kimse işte... Ayrılar ya şimdi ne yapacak, söyleyecek mi bilmiyorum ama o kız bir başkasıyla evlenecekmiş. Bak bulmuş bile kendine birini. Neyse ki gidecek artık.''
Bağırıp çağırmadı, karıştım diye kızmadı. Aksine anlamak ister gibi ''Bunca şeye nereden ulaştığını merak ediyorum.'' dedi. ''Gidip de iki dost gibi görüşmeyeceğine göre?'' Derin bir nefes aldım. Oradayken aklı burada kalsın istemiyordum ama söylemesem de bir şey olacak korkusuyla kaldım olduğum yerde.
Parmaklarım ısırdığım için hassaslaşan dudaklarımda oyalandı. ''Bir şey diyeceğim ama korkuyorum tepkinden,'' Kadir'in o kız ile olan münasebetini değil, eve bu kadar rahat girip çıktığını duysa çıldırırdı. ''Ne oldu?'' dediği sırada sesi de gittikçe gürleşiyordu. ''Canını sıkacak bir şey mi dedi, ya da yaptı? Niye korkuyorsun!''
''Hayır,'' dedim daha kısık bir sesle. ''Sizin eve gittiğimde o bahçedeymiş, ben çoktan girmiştim içeri. İçerideydim ve telefonu çaldı, ben de açtım... Bir de evde dışarıdan alınan şeyler vardı. Birkaç alkol şişesi... Birinin gidip geldiği belliydi zaten. Etrafta kendi alamayacağı, sizin de eve giderken götürmediğiniz birkaç şey vardı işte.''
Aksi bir tonda ''Nasıl?'' diye sordu ama soru sormaktan çok sadece bir tepki vermek için yaptığı bir şeydi bu. ''Biri mi gelip gidiyormuş?'' Alacağı cevabı beklemeden bilirmiş gibi tepkiliydi sesi. ''Kadına bak anasını satayım,'' dedi hayretle. Gözlerimi kapayıp alacağım tepkiden korkarak ''Kadir'le beraberlermiş.'' dedim bir çırpıda. ''Evleneceklermiş sanırım. O dün oradaydı sanırım.''
''Sikeceğim,'' diye yükseltti sesini. ''Melih demişti bunları görmüşler diye ama kız için bir şey yapmayınca ne bileyim durmadım üzerinde. Beraber olsalar alır kızı giderdi sonuçta soktuğumun şerefsizi.''
Gittikçe sinirlendiği için hemencecik kendimi açıklamaya çalıştım. İşin ucu bana dokunsun istemiyordum asla. ''Bir şey daha var... Alpay Emir nasıl oldu bilmiyorum. Onunla konuşurken düşünemedim, sanki başkası konuşuyordu benim yerime. Hamile olduğunu kimse bilsin istemiyordu. Madem berabersiniz o zaman onunla gidersin yoksa herkes öğrenir hamile olduğunu dedim ben de. Ama yemin ederim öyle yapacağım için demedim. Çok ağladı, zaten hamile... Biliyorum üzülüyor üstelik ama ne yapayım..? Gitsin istiyorum.'' Hıçkırmanın sırası değildi. Hele ağlamanın asla... Ama niye bir bir akmaya başlamıştı bunlar? ''Aklımdan çıkmıyor o hali. Bebeği de var artık... Ama istemiyorum da orada kalmasını. O yüzden de eğer gitmezse herkese söylerim dedim, ama korksun diye yemin ederim. Yoksa söylemem ki kimseye.'' Sesim ağlar gibi çıkarken daha fazla ağlamamak için de sıktım kendimi. Başım çatlayacaktı.
Söylemek istediğim her şeyi söylerken canım adamın dediklerini duymamıştım ama şimdi o güzel sesiyle yatıştırmak ister gibi ''Güzelim,'' dedi ya hani, burada değil diye de ağlayasım geldi. ''Sakin olur musun? Niye ağlıyorsun?''
''Bilmiyorum ki,'' deyip çekmiştim burnumu. Bağırmasını, bana kızmasını bekleyen kulaklarım kendini tuttuğunu belli eden bir sesle ''Susacağım,'' dediğini duydu. ''Bir şey demeyeceğim ama kendini bu kadar üzüyor olmana susacak değilim Defne.'' Sonrasında ise üzüntüyle ''Ağlama,'' dedi daha kısık bir sesle.
Karşımda olsa tam anlamıyla dişlerini kıracak derecede sıktığını, ellerinin yumruk olup çoktan kollarına uzanan ve alnından şakağına doğru belli olan damarların kabardığını görebilecekken sesinden bile ne halde olduğu anlaşılıyordu. ''Susacağım, kalbini kırmayacağım bir başkasının şerefsizliği yüzünden.''
Yutkundum, ona bu halinin daha korkutucu olduğunu söylemek istedim. ''Ah orada olacaktım ki. O Kadir pezevengini... Defne!'' dedi kısa bir es verip. ''Bak, iyi hoş ne bok çevirdiklerini öğrendin ama bundan sonrası yok yavrum. Arayacağım mahalleden birilerini gidip konuşsunlar o şerefsizle gelip alsın kızı oradan. Amına koyayım aklım almıyor! Madem seviyor ne diye almıyor kızı?''
Ağzımın içinden ''Asiye teyzenin onayını mı ne bekliyormuş,'' diye gevelediğimde ''Yavrum,'' dedi tehlikeli bir tonda. ''Seven adam sevdiğini başkasının eline bırakır mı?''
Bırakmazdı değil mi? Ne olursa olsun seven sevdiğini bir başkasına bırakmazdı. ''Bilmiyorum Emir,'' dedim iç çekip alnımı ovalayarak. ''Akşama kadar Melih'i ara ve ev bulmasını falan istemediğini söyle dedim. Ne yapacak bilmiyorum. Babasından korkuyor... Öğrenir diye. Eğer buradan giderse ağzımı bile açmam, kimseye de söylemem gerçekten. Bana ne ki ondan. Çok korkuyordu babasından öğrenir de ona bir şey yapar diye ama cani miyim ben? Niye birinin kötülüğünü isteyeyim ki?''
Üzüntülü sesim onun aksi haline perde çekmişti. ''Kalbinden öperim,'' dedi yatıştırmak ister gibi. ''Kurban olduğum ağlama artık. Tamam bırak, halledeceğim ben şimdi. Nereden geldi buldu bizi bilmiyorum ama bunda da bir hayır vardır deyip duruyorum artık. Üzme kendini. Sıkma canını da söylediklerin için... Biliyorum, benim de hatam çok. Ama bundan sonra yok.''
Sesi, ona inanmamı ister gibi içten özlediğini belli eder gibi kalptendi. Omuzlarım çöktü, burnum nedensizce sızladı ve buraya kadar sessizce dayanan gözlerim artık dayanamaz oldu. Yanaklarımdan yavaşlıkla süzüldü birkaç damla yeniden. ''Keşke burada olsan...'' Dudağımı nemlendirdiğim sırada o tuzlu tat damağımda hissedildi hiç olmadığı kadar. ''Sana o kadar çok ihtiyacım var ki. Sen burada olmayınca kendimi eksik hissediyorum. Niye gittin ki?''
''Defne'm...'' dedi ikinci defa. ''Şu yoğunluk bir azalsın, ilk fırsatta geleceğim, söz.'' Birincisini çok üşüdüğümüzde söylemişti, değil mi Defne?
Acıyla kasılan bedenimi kısa bir titreme esir aldı. Boğazımdaki o kekremsi tat, bedenimdeki o acı hissiyat, yüzeyi buz tutmuş gölün üzerine savrulan ufacık bir yaprağın konması nedeniyle çatırdamaya başlaması gibi o esrarengiz tepkisini gösterdi.
Yanaklarım ıslanmaya başlamışken dudaklarımı birbirine kaynaştırmak zorunda kaldım; telefonun değil, dünyanın başka bir ucundaki adamı üzmemek adına.
Bir şeyler demişti ama duymadım, duyamadım. ''İşe yaramız herifin tekiyim,'' diye söylenmişti durup dururken. ''Defne, yapma...'' Ağlama demekten başka bir şey gelmiyordu ki onun da elinden. Ama burada olsa ağlamazdım da zaten.
Gözlerimi araladığımda cama tıklatmak için elini kaldıran birini gördüm. Göz göze geldiğimiz sırada eliyle yolu işaret ederek çıkıp çıkmayacağımı sorunca başımı salladım. Gözleri yüzümde dolandı orta yaşlı kadının. Oynattığı dudakları 'İyi misiniz?' derken seslice ''İyiyim,'' deyip yüzümü sildim hem ona hem Alpay'a cevaben. Kadın gitmişti. ''İyiyim, sevgilim. Niye böyle oldu, anlamadım.'' dedim tekrardan.
''Görmek istiyorum seni, kapat. Görüntülü arayacağım.''
Başımı olumsuzca salladım sanki görecekmiş gibi. Alnımdaki saçlarımı iteledim geriye doğru. Birkaç kolyenin sarktığı boğazımı sıvazladı boştaki elim. ''İyiyim. Sinirlerim bozuldu birden.'' Güldüm hafifçe, arabayı çalıştırıp park ettiğim yerden çıkarken. ''Sana da sanki beni terk edip gitmişsin gibi bir de niye diye soruyorum... Affedersin seni üzmek istemedim.'' Sesim güler gibiydi. İyi olduğumu anlamalıydı. Öyle şapadanak ağlayıvermiştim işte birden, yoktu ki bir şeyim.
''Yemin olsun, geldiğimde her şeyi düzelteceğim,'' dedi benim tarazlı sesimi bastıran tok sesi ve diklenen tavrıyla. ''Güzel gözlerinden bir daha benim yüzümden yaş akmayacak, akacaksa da bu yüzün güldüğünde olacak.''
''Sevgilim,'' dedim telefonun sesini açıp yola odaklanarak. ''Bana gelirken ne alacaksın yat kalk bunu düşün. Bak bir ay sonunda düzgün bir şey bulamazsan, sadece birkaç paket çikolatayla gelirsen oturur ağlarım. Ayrıca onlar burada da satılıyor ya niye taşıyorsun buraya onları?''
Alpay Emir, kullandığı dilden ötürü mü kendi duruşundan mı bilmiyorum soğuk bir sesle konuştu bir başkasıyla. Sonrasında ise ''Ne istersen.'' dedi içimi rahatlatan bir tavırla sonrasında ise otele gitmiş olmalı ki ''Yavrum, az beklersen duşa gireceğim,'' diye ekledi. İç çekerek ''Kapatma istersen...'' dediği sırada yoldaki arabaları geçmekle meşguldüm.
''Kapatayım,'' dedim onun acelesi olduğunu düşünerek. ''Eve gidiyorum zaten ben de.''
''Tamam ama yüzünü göreyim artık inatçı keçi. Kendine de bana da reva mı bu yaptığın? Bak, yazıyorum kenara bunları evimize gidince alacağım hesabımı.''
Ona bol bol öpücükler gönderip kapattıktan hemen sonra Melih'i aradım olanları söylemek için. Eğer o kız ona bir şey söylerse önceden haberi olsun istedim ancak telefonu kapalıydı. Ya işte kös kös otururken birileriyle mesajlaşıp bitirmişti şarjını, ya da yine kimin kalbini kırmıştı da ulaşılmaz olmak istiyordu.
Mahalleye girdiğim sırada hissettiğim o rahatlama derin derin soluklanmama olanak sağlıyordu. Bedenen ne kadar sakinsem ruhen bir o kadar gergindim.
Yer olmamasından sebep arabayı sokağın başına park ettikten sonra arabadan inip poşetlerimi de aldığımda akşam vakti olmuştu çoktan. Eve girdiğim gibi söylenecekti yine annem, neredeydin de paranı neye harcadın diye. Ne diyecektim; hiç yine senden saklayıp dolabımın ücra köşelerine sıkıştıracağım birkaç parça baştan çıkarıcı kıyafet mi?
Birkaç adım attım, ''Şşt güzellik,'' lafıyla kaldım olduğum yerde. Çalınan ıslıkla arkamı döndüğümde Melih elleri cebinde salına salına geliyordu yanıma. ''Sen böyle her pişt diyene bakıyor musun kız? Duymasın bizimki,'' deyip kolunu omzuma atınca devirdim gözlerimi. ''Bizimki değil, benimki. Ayrıca ne yılışıyorsun çeksen elini!'' diye homurdanıp oynattım omuzlarımı.
Yüzü gülüyordu, ''Ne oldu?'' dedim merakla. ''Gülüyor yüzün, şebek gibi görünüyorsun Melih. Kapa ağzını.''
''Sana güzel haberlerim var da ondan,'' dedi. ''Bak Allah'ın sevgili kulusun eve gelmeden buldum seni.''
Eve doğru ilerledik beraber, ''Ne oldu? Ne diyeceksin?'' desem de Elif'in arayıp dediklerimi söylediğini düşündüğüm için mutlulukla bekliyordum cevabını. Ama o bambaşka bir yerden vurdu beni.
''Sen o adamın numarasını falan bul deyince, Çağatay var ya abimin, cübbeli olan.'' Avukat dese daha mı iyi olurdu hani? Ayrıca numara, o adam ne alakaydı şimdi?
''Ee,'' dedim devam etmesi için. ''Ne olmuş ki ona?''
''Konuştum, aramızda kalacak. Aldım adamın numarasını. Zaten bir şey yapacağımızdan değil öyle konuşacağım falan dedim. Adamın adını kaydettim gerçi ama unuttum dur bakayım,'' dedi hala aynı gülümsemeyle. ''Melih,'' dedim telefonuna bakmasına engel olarak. ''Ben hallettim, hatta Elif seni aramıştır diye dinliyorum seni ama belli ki aramamış. Gerek yok numaraya falan.''
Kaşları çatıldı. ''Nasıl gerek yok?'' dedi sanki boşuna uğraşmış olmasına kırılarak. ''Kızım ben adamı aradım. Gel al sevgilini dedim. O da ilkte beni rahatsız etmeyin, işim olmaz falan kesti attı ama kızın hamile olduğunu söyleyince mahallenin adresini falan ist-''
''Ne?'' dedim şok içinde. ''Ne araması ne konuşması... Ya hamile olduğunu niye duyuruyorsun ki?''
Bozuldu ona karşı gelmeme. ''Kararsız mısın kızım sen?'' dedi hayıflanarak. ''Daha dün demedin mi gitsin falan fistan diye...''
Ofladım. Küçük bir çocuk gibi tepindim olduğum yerde. Ayrı ayrı iş yapıp başımıza ne biçim bir çorap örmüştük bilmiyorum ama ne diyeceğimi nasıl açıklayacağımı bilemediğim için öylece baktım yüzüne.
Bir tarafta hamile olduğumu kimse bilmesin diyen kıza içten içe verdiğim sözü tutmak isteyen tarafım bir yandan da o adamın bebekten haberi olmasına seviniyordu. Ama bu işin sonu nereye bağlanırdı, nasıl olurdu hatta kabak kimin başına patlardı bilmiyorum ama kaldırım kenarına oturup ''Anne ben çıkmaza girdim,'' diye ağlamak istiyordum sadece. Sadece ağlamak.

Yorumlar