top of page

31. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 34 dakikada okunur

Lisans eğitimim sürecince eğitim aldığım tüm hocalarım, şu an yatağın içinde kıvrılıp koca bir tabak dolusu cipsi hafif çıkan göbeğime yaslayarak milletin çekmek için yıllarını aldığı koca dört sezonluk diziyi iki günde bitirmeye çalıştığım sırada paketlerce abur cubur yediğimi bilselerdi de verirler miydi o diplomayı bana?

Ya da şu an çalıştığım hastane ve ortalamanın üzerinde bir kazanç elde etmemi sağlayan hastane yönetimi, patronlarım... Bakarlar mıydı bir daha yüzüme?

Danışmanlarıma onu yeme, bunu şöyle ye, ama şunu yersen olmaz ki böyle diye diye diye sağlıklarına kavuşturmama nazaran benim böyle beslendiğimi görseler de aldıkları güzel dönüşlere rağmen beni çalıştırmaya devam ederler miydi?

Daha iki gün önce geceliklerle girdiğim yatağa dünden beri modumun düşük olması nedeniyle pofidik pijamalar, pijama üzerine çekilen tüylü çoraplar ve bir de ayaklarımı ısıtan bir canım adam olmadığından orta boy sıcak su torbasıyla girmek bir miktar kırıyordu kalbimi.

Sıcağa ve sarıp sarmalanmış gibi hissetmeye ihtiyacım vardı. Mutluydum da ama. Hissettiğim ağrıya, canım adamın olmayışına, onunla konuşmayışıma rağmen mutluydum aslında.

Çünkü kurtulmuştum.

O akşam... Melih ile karşılaştığımız hani. İşte o gün eve beraber dönerken o adam ve yanındaki kızla karşılaşmıştık sanki hiç işimiz yokmuş gibi. Öylece kenarda yan yana Melih ile şakalaşa şakalaşa yürürlerken çıkıvermişlerdi karşımıza.

Kadir denen herif Melih'e ne kadar kötü kötü baksa da ben de Melih de şaşkındık aslında. Yani evet isteğim o kızın gitmesiydi, dediğimi yapmasıydı ama yine de rahat değildi içim. Ona söylediklerimin pişmanlığını yaşıyordum belki de, bilemedim. Bir de onu öyle üzgün görünce... Bir hüzün kapladı yüreğimi, henüz geçmeyen.

Onca kötü lafıma rağmen öyle mahzun duruyordu ki yüzü... Dönüp de kendi yüzüme tükürmek istedim kısa bir an.

Biz, ne yapacağımızı bilemeden öyle yol ortasında dururken Elif başını yerden kaldırıp da bakmamıştı bile suratımıza. Ama Kadir, bizim aksimize yüzündeki o nefret dolu ifadeye rağmen geldi dibimize kadar, Melih'e, ''Ağabeyine söyle; benimle bir meselesi olunca beni bulsun, milleti karıştırıp benim canımı sıkmasın.'' demişti dişlerinin arasından gözdağı verir gibi diklenerek. ''Yoksa fena olur.'' diye de eklemişti gözlerimizin içine içine bakıp.

O an nedensizce bir korku sarmıştı bedenimi. Melih'in de benim de iki katımızdı bu göbekli adam. Ya bir şey yapsaydı bize?

Sanki bir şey yapacakmış gibi korkuyla Melih'in koluna sarıldığımda önce bana sonra da Kadir'e bakmıştı kısılan gözleriyle. Alpay Emir olsa karşısındakine saldıracakken Melih'in sakinliği, nadir de olsa takındığı o ciddi tavır daha da germişti beni. Onu çekiştirip buradan gitmek istedim.

Karşısındaki adama öylesine göz ucuyla bakıp ''Ağabeyime söyleyeceğin bir şey varsa ona söyle o zaman,'' demişti damarına basmak ister gibi. ''Tabi karşısına çıkmaya cesaretin varsa.'' deyip gülümsemesi beni bile sinirlendirirken Elif atlamıştı lafa, çekinir bir tavırla ''Teşekkür ederim Melih,'' diyerek. O da anlamıştı sanırım o an inatlaşırlarsa bir şey çıkacağını. ''Her şey için çok teşekkürler. Emir abi de sen de çok uğraştınız benim için. Size de zahmet verdim... Ama artık ihtiyacım yok sizin yardımınıza,'' deyip yanındaki adamın koluna sarmıştı kolunu işveyle. ''Biz Kadir ile yeni bir hayat kuracağız. Çekindim, söyleyemedim size...''

Bir kere bile dokunmamıştı gözleri gözlerime. Bir kere bile bakmamıştı yüzüme. Kadir ise sanki bir kelime daha öldürecekmiş gibi bakıyordu yanındaki kıza. Kolundan çekiştirerek götürmüştü resmen. Biz de arkalarından bakakalmıştık onlar sokaktan çıkarken. Yaptıkları işmiş gibi söylenmişti Melih arkalarından bir de.

Ben o an bir sürü şey düşünürken onlar gitmiş Melih ise ''Lan bulduğum ev boşa gitti o zaman. Ben mi çıksam acaba, takılırız bekâr bekâr.'' demişti işi yokuşa sürerek. Serap teyze de müsaade ederdi ya senin ayrı eve çıkmana... Aynı çatı altında onca kızla konuşurken bir de başıboş dana gibi oradan oraya savrulsa güzelim kadını kalpten götürürdü bizimki.

Serap teyze de az korkmuyor değildi gerçi Melih'in bu havalarda uçan tavrından. Her defasında, ''Milletin günahına girip yakma başını.'' derdi biz eğlencesine konuşurken. ''Eli yüzü düzgün, temiz süt emmiş bir kızı kendime gelin etmek isterken oğlum da şöyle şöyle deyip utandırma beni Melih. Nefsine, gözüne sahip çık beni dinden imandan çıkarma!'' diye sonlara doğru resmen çileden çıkıyordu. Ve biz onu anlamadan dinlemeden gülüyorduk.

Melih mi? Melih de pişkin pişkin internette, orada burada önüne düşen kızları gösterip bu olur mu, yazayım buna anneme gelin olur musun; diye iyice delirtiyordu kadını.

Melih'in en sevmediğim huyu da olsa insan gerçekten bir şey diyemiyordu arkadaşına. Aksine kızdığımda ise ''Kimsenin duygularıyla oynamıyorum ben. Benim tavrım neyse karşımdaki kızın da tavrı o oluyor. Kimseyi kandırmıyorum, kimsenin gönlünü kırmıyorum.'' deyip savunuyordu bir de ciddi ciddi kendini.

Eve döndüğümde o akşam da Alpay Emir ile görüntülü konuşmamamdaki tek sebep sanırım onun gerçekten delirmesini istemekti. Sesini duymuştum ya bir iki gün daha idare ederdim neticede; her akşam fotoğraflarımıza baktığımdan dolayı... O akşam tamamen kapamıştım telefonumu, uyumuştum saatlerce. Kalktığımda ise nasiplenmiştim sinirinden de öfkesinden de.

'Bozma benim asabımı Defne, o telefon tamamen kapanmayacak bir daha, delirtme beni kızım, bak her şey gönlümüzce halloldu işte, daha neyin cezası bu ***...' tarzı mesajlarıyla donatılmıştı telefonum. Özür dilerim ama bozulan ağzını bile özlediğimi kendime söylemeye korkar olmuştum.

İşleri arasında bir de yazıyordu ya böyle, hoşuma gidiyordu işte. Tabi laf arasında, liseli ergen gibi telefon başında oyalandırıyorsun ya beni helal olsun, demişti ve ben ister istemez alınmıştım birazcık.

Bilmiyorum, hassas hisler beslediğimdendi belki de.

Savunmam ise hazırdı gerçi: ''Sanki sen buradayken her gün konuşuyor muyduk ya biz? Azıcık müsaade et, bir özle beni. Bırak kafamı toplayayım; hani senin dağıttığın...''

İnat etmişti, o da aramamıştı iki gündür. O inatsa ben daha inattım! Gerçi... İnat değil de meşguldü belli ki. Çünkü dün akşam diziyi izlemeye başladığımda paylaştığım fotoğrafı bile görmemişti. Oysa herkese gizlemiş bir o görsün istemiştim. Onun böyle hesaplamaları yoktu ama. Paylaşıyordu, herkesler görüyordu. Ayda yılda bir oluyordu ama oluyordu sonuçta.

Boyunca korkunç köpeğin tekiyle oynaşmıştı yemyeşil bir bahçenin ortasında mesela daha dün sabah. Hayır bir de hayvanla beraber koşturdukça bir gülüyor... İçim gidiyordu onu öyle gördükçe. Bir insan bir insanı kıskanabilirdi tabii ama Defne bir insanı bir köpekten kıskanmak... Köpek de öyle şımarıyordu ki ona... O koştukça peşinden gidip ayaklarına dolanıyor, resmen kur yapıyordu.

Bir hırsla kimler takip ediyor, kimler benim adamımı görüyor diye didiklemiştim hesabını. Bir de işmiş gibi onu dert edinmiştim dertlerin derya deniz olduğu başıma.

Çevresinin kalabalık olması üzmüştü bir miktar... Yani kusura bakma da sen de az şerro değilsin Alpay Emir. Neyse ki ne fotoğraf çekinmeyi biliyordu ne de poz vermeyi. Zaten üç beş iş fotoğrafı, resmi hali dışında yoktu bir şeyi.

Karşıma alıp konuşacağım şeyleri bile düşünmüştüm oysa. ''Bak Alpaycım Emircim, birtanecik canım adamım.'' diyecektim onu karşıma alıp. ''Benim asabımı bozup huzurumu kaçırma, çok istiyorsan sadece bana atabilirsin atacağın fotoğrafı.'' diyecektim demesine de bunları desem o da bana yok şunu giyme yok bunu giyme dese başlayacaktım yok kadın haklarıydı yok eşitlikti... E anacım o zaman bu adamın hakkı nerede, diye söylenmişti içimdeki o diğer kız. Bir de sürekli kulağıma fısıldıyordu bak burada olsaydı da öpüp koklasaydık diye.

Böyle olunca da biz de çekelim aldığımız o çamaşır takımlarını bak bunu aldım, nasıl olmuş deyip atsa mıydık fotoğraf, diye söylenen o diğer kızı bile dinlememiştim. Özlesindi. Sonra da atardık fotoğraf.

Atardık değil mi? O da bize atardı hem. Yani giyinik olur, spor çıkışı olur, duş sonrası olu-

Sıcakladım, imdat!

İmdat değil, inadı bırak! Kırmızılı takımı giyip atalım, üç beş güne bak nasıl yola geliyor.

Pekâlâ, bu akşam yatmadan önce inadımızı kırabilirdik o halde.

Bu iki günde annem de bir değişikti aslında. Evde onun için zaten varla yoktu varlığım; şimdi ise sadece yoktum. Ağabeyimle dün öğlen telefonda konuştuğundan beri asıktı suratı.

Giraycığım değil, abim olmuştu zaten o da. Döndüğümüzden beri ne o beni aramıştı ne de ben onu. Özlemiştim ama öyle bir histi ki bu özlemeyi yeğliyordum konuşup da birbirimizi kırmaya. Bilmiyordum çünkü aramızın nasıl olduğunu. Evindeydi, karısıylaydı ya özlememişti bile belki beni, aklına bile gelmiyorumdur büyük bir ihtimalle. Önceden olsa elli defa arayıp mesaj atmıştı çünkü neredesin, kimlesin diye.

Akşam yemeğinde babamla konuşurken öğrenmiştim gerçi annemin tavrının nedenini. Abim Feyza ile mi ne atışmış... Ona sıkkınmış abimin canı. Annem de canının canı sıkkın ya, ona üzülüyordu işte. Benim de canım sıkılıyordu... Ama ben bir şey demiyordum ki. Girmiştim odama, paşa paşa sıkıntımı yaşıyordum yatakta.

Bu yüzden saatlerce değişen ekranı izliyordum zaten, belki az da olsa aklım dağılır diye.

Bir bölüm bitti, diğer bölüme geçtim. Bir paket çikolata bitti, bir diğerini açtım.

Emel ablayla konuşmamıştık ama Melih, Serap teyze ile Emel ablanın diğer eve gittiğini söylemişti dün sabah. Bir de Serap teyze hem sevinmiş hem şaşırmış öyle birdenbire kızın gitmesine. Hele Kadir ile olduklarını öğrenince iyice sinirlenmiş madem böyle bir mesele vardı ne diye benim çatımın altında bu kız diye.

Ayrıca Melih, Serap teyzenin ağzından laf almaya çalışmış, bahsettiğim şeylerden ötürü. Evde öyle söylediğim gibi bir şey olmadığını söylemişti. Sadece birkaç ilaç bir de ona verdiğim bazı kıyafetlerin orada kaldığını söylemişti bana.

Bak Defne, düşünceli kız en azından dağınıklığını toplayıp gitmiş...

''Defne,''

Annemin seslenmesiyle ağzımda birkaç dakikadır emdiğim iki kare çikolatayı ısırıp yuttum ''Efendim?'' diyebilmek için. Dün gelip de yatağa girdiğim vakit söylenmişti 'Evdesin, bari gel bana yardım et. Evi silip süpürelim.' diye ama karnımın ağrısını görünce de pek laf etmemişti. Öyle üstten ilgilenivermişti; benimle değil, evle.

Bir de bir ay çabuk bitermiş, alışverişe çıkmamız gerekirmiş. Bu hafta başlayacakmışız ne eksiğimiz ne gediğimiz varsa almaya.

''Gel bunları aşağı indir, hadi.''

İyi bile dayanmıştı aslında bana iş buyurmayalı. Bir şey desem bin şey işiteceğimden sürüne sürüne kalktım yataktan. Ellerimi, yüzümü yıkayıp mutfağa, yanına geçtim.

''Ne oldu?''

Elinde büyükçe iki tabak, içlerinde de sabahtan yapıp dolaba attığı şerbetli tatlılardan vardı. Abim severdi haşhaşlı revaniyi. Hatta en sevdiği tatlısıydı onun. Gelir miydi bu akşam eve?

Keşke biz de evimizde olsaydık şimdi. Evimizde olsak ne olacaktı ki, koca evde bir başımıza kalacaktık yine. Sanki buradan bir farkı mı olacaktı oranın bize?

Arkasını döndü, gözleri üzerimdeki kapüşonluda, içindeki sporcu sütyeninde dolandı ama bir şey demedi.

Tabakları masaya bırakıp ''Babaannelere, amcanlara indir bunları da yesinler çayla. Çek önünü öyle in, her yerin meydanda.'' dedi üzerimi inceleyerek. Gözleri fermuarın açıkta bıraktığı gerdanımda dolandı. ''Abin de uğrayacak az sonra,'' dedi sanki uyarır gibi. Üzerimi mi değiştirecektim bir de onun için? Anlamazlıktan geldim. ''Feyza gelmeyecek mi?''

''Annesinin misafiri mi ne varmış,'' dedi sesindeki hoşlanmadığım tınıyla. ''Hanımefendi annesinde kalacakmış.'' Öyle bir konuşuyordu ki dolduruşa getirmek ister gibiydi cümleleri. Ne dememi istiyordu ki? Ah geline bak daha ilk aylardan annesinin evine gidiyor, dememi mi? Gitsindi, ne olacaktı sanki. Abim bunu sorun edecek bir adam olmazdı hiçbir zaman. Ama annem belli ki onun da aklını bulandıracaktı.

''Anne,'' Bıkkınlıkla konuşmama karşılık elinin altındaki işleri yapmaya devam etti ne diyeceğimi bekleyerek. ''Bak abimin yanında da bu tavırla konuşup aklını bulandırma adamın. Sanki kız evi terk etmiş gibi anlatıyorsun. Tartıştılarsa tartıştılar, illa bundan sebep mi gitmiş sanki annesinin evine? Sanki gidemezmiş gibi... Ayrıca Feyza öyle ilk tartışmada kapı çekip gidecek bir kız mı?''

Aptalsın sen bak valla. Millet daha çok salak yerine koyar seni. Sen bu durumda olsan bakalım arkanda seni savunan biri olacak mı?

O vesveseye kulaklarımı tıkadım. Yalan değildi ama doğruya da göz kapatacak değildim. Seviyorlardı birbirlerini. Aileler taraf olmasa, ilişkilerine burunlarını sokmasa abim de Feyza da anlaşıyordu sonuçta.

Tepkiyle ''Evlilikte öyle ayrı gayrı mı olurmuş!'' dedi sesini duyurmak istemez gibi bastırmaya çalışarak. ''Daha bunlar evleneli ne oldu da tartıştık biz diyorlar bana.'' Sana demiyorlar, oğlun kesin gelip sana yumurtluyor demek istesem de sustum.

''Neyse ne anne. Benden söylemesi. Anlamadan dinlemeden abimden taraf olup kızı suçlu bulma. Senin oğlun çabuk gaza gelir, gider kırar kızın kalbini. Bir de daha çok açılmasın araları.''

''Defne, çık ver şunları.'' diye söylendi elindeki kaşıkla kapıyı gösterip. ''Tepemi attırma benim.''

''Ya ben ne dedim?'' diye söylendim kapüşonlumun yakasını çekerek. ''Babamla siz her gün aşk böceğisiniz çünkü.'' Ağzımın içinde gevelediğim sözleri anlamamıştı Allah'tan. Zaten anlamasındı. ''Kavgasız gününüz yok gelmiş bana kızıyor. İyi git ne diyorsan de.''

Babaannem neyse de yengem yine tonla soru soracaktı gördüğü yerde tip tip bakması yetmiyormuş gibi. Daha dün eve çıkarken kesmişti yine önümü kapıyı açıp çöpü çıkarıyordum bahanesiyle. Halimden hatırımdan önce Alpay Emir'in ne zaman geleceğini sormuş, bir de şirinlik yaparak ''Ne zaman veriyoruz seni, bu sene de senin düğünde mi göbek atacağız?'' demişti üzerimdeki kıyafetleri süzerek.

Babaannem, dedem sayesinde yine susup artık pek karışmıyordu ama yengem de ev, hastane arası mekik dokuduğum her an Alpay'laymışım gibi imayla bakıyordu kapıda pencerede. Ne kadar görmezlikten gelmeye çabalasam da böyleydi işte.

Bir şey demeyip aldım tabakları, indim aşağıya. Ayağımla amcamların kapıya vurduğumda sanki beni bekliyormuş gibi Esma açmışken kapıyı, benden önce elime, tabaklara baktı parıldayan gözlerle. Şakıyarak ''Allah gönderdi Defne seni,'' deyip gülünce gülümsemiştim ben de. ''Markete gidecektim ben de tatlı matlı bir şeyler almaya.'' Ağlar bir ifadeyle ''Bir evde kesme şekerden başka tatlı namına bir şey olmaz mı ya?'' diye söylenmişti.

Tabaklardan birini uzattım. ''Bu kesmezse yukarıda bir poşet abur cubur var, dizi falan izliyordum gel istersen.'' dedim elleri arasına tabağı bırakırken. Çok samimi değildik elbet ama ara ara beraber vakit geçirmek ikimize de iyi geliyordu. Öyle laflıyorduk havadan sudan. ''Yok ya,'' dese de gönlü var gibiydi. ''İşin gücün vardır senin.'' dedi teklifimi geri çevirmeye çalışarak. ''Hiç gelmeyeyim akşam akşam.''

Gözlerimi devirdim, elimdeki diğer tabağı gösterdim. ''Şunu aşağı bırakayım geliyorum, çık sen yukarı. Sanki yedi kat yabancıya geleceksin.''

İstiyorsun işte gelmeyi, ne diye yok mok deyip geri çeviriyorsun ki kardeşim. Gel yiyip içelim, konuşalım işte. Hayır benim ikna etme, milletin nazıyla oynama gibi bir sabrım da yok ki.

''Tamam o zaman.'' Üzerime baktı, sonra kendi üstüne baktı. ''Misafir falan yok değil mi?'' dedi tabağı hafifçe sallayıp. ''Ona göre pijama giyeceğim.'' Misafire değil canım bunlar abime, demek yerine ''Yok,'' dedim, kalın çoraplarımla ayağımı sokmaya çalıştığım terliklerimle düşmemeye çalışarak merdivenleri inerken. ''Geliyorum ben de, kapı aralık zaten çık sen.''

Esma, ''Vurdulu kırdılı şey izlemem ben,'' dedi yatağın yanına abimin odasından aldığı pufu koyarken. ''Öyle kafa uçurmalı, alna siyah dayamalı şeyler de istemiyorum. Kısa süren romantik komedi tarzı bir şeyler izleyelim. Zaten izlemeyiz de arkada öyle ses olsun. Anlatacaklarım var sana.'' İsteğine göz devirmek yerine en son yüklenen popüler filmlerden birini açtım.

Yatağa gel desem de bu teklifimi ahlak dışı bulmuş gibi kollamıştı kendini benden. Sanki yatağa gel değil koynuma gir demiştim kıza.

Ben anlamıyorum ki sapık mıyız biz de herkes kaçıyor bizde. Tamam öpelim sevelim sevişelim diyoruz da bunlara mı diyoruz? Adamımızı bekliyoruz burada, bunlar niye üzerlerine alınıyor ki?

Koca poşeti kucağına çekip sevdiği birkaç şeyi aldı ve yemeye başladı bir yandan da filmde gözünü gezdirirken. ''Ee, Ömer'le devam mı?'' diyen ben olmuştum. Öyle konuştuğumuz bir ortak noktamız yoktu ne yazık ki.

Gözleri parıldadı, yüzüne renk geldi. Yediği çikolatadan mı duyduğu addan mı bilmiyorum ama fazlasıyla keyiflendi. ''Evet, konuşuyoruz öyle arada sırada.'' dedi şen bir sesle. Bu yaşımızdaydık ama kapımızı kapamıştık korkumuzdan.

Gülümsedim yüzünün aldığı hale. Kaşlarım havalandı. ''Arada sırada?'' O tepkiler hiç de öyle arada sırada tepkileri değildi.

''Yani... Konuşuyoruz işte öyle.'' dedi utana sıkıla. Gülümsemem büyürken ''Tamam tamam,'' demiştim sadece. ''Sormuyorum, sen ne kadarını anlatmak istiyorsan o kadarını anlat.'' Anlatmak istese kendi anlatırdı. Bizim aramızda hiç bu konular geçmezdi. Benim zaten yoktu ama Esma da hiç konusunu açmazdı bana. Ben de anlatmak istemiyor deyip sormazdım, mahallede yanında erkek arkadaşını görsem görmezlikten gelip bakardım yoluma.

Çikolatasından koca bir ısırık almadan önce ''Asıl sen anlat,'' dedi bilgisayara uzanıp filmin sesini kısarak. Gözleri kapalı olan kapıya ilişti, daha kısık sesle ''Parmağında yüzük olsan sensin.'' dedi gözlerini kırpıştırarak. ''Annem söyledi tabi bir şeyler ama... Hayırlı olsun yeniden. Konuşamadık hiç. Nasıl oldu? Yani evlenme teklifini nasıl etti? Anlatsana çok merak ediyorum.'' Kucağındakilerle kenara dönüp yatağın üzerinde yarı uzanır haldeki bana baktı. Heyecanla ''Emir ağabey kesin koymuştur yüzüğü önüne ya benimsin ya kara toprağınsın demiştir bak ondan o enerjiyi alıyorum ben.'' demişti kıkırdayarak. ''Adamın hiç diz çöküp 'Benimle evlenir misin aşkım?' falan dediğini hayal edemiyorum, yok olmuyor...''

Yüzüm buruştu onun eğlencesine söylediklerine karşı.

Alpay Emir'in herkese olan soğuk tavrından bir dönem, hatta büyük bir dönem ben de nasiplenmişken iyi anlıyordum aslında onu soğuk, asabi ve yabani biri gibi görüyor olmalarını.

Bu tarz konularda konuşulmasını sevmezdim ki ben. Yani ne diyeceğimi bilemedim ama elim de diğer elimi buldu, parmağımda dolandı. ''Öyle anlatılacak bir şey yok aslında.'' Sesim çekimser çıkmıştı elimde olmadan. ''Yani... Dediğin gibi diz çöküp de bir teklifte bulunmadı. Bir baktım parmağımda yüzük var, evleniyoruz falan dedi...''

Birkaç şey attı ağzına ama gülünce boğazında kaldı. ''Gelince istemeye geleceklermiş.'' dedi sorar gibi. ''Off, çok heyecanlı ya.''

Öyleydi de sen böyle birden söyleyince benim kalbime bir şeyler oldu. Elim kalbime gitti sanki düşecekmiş gibi. Elimi göğsüme bastırırken güldü seslice. ''Telaş yap diye söylemedim be, yengem annemle konuşurken duydum.'' dedi samimi bir gülümsemeyle yüzüme bakarken. ''Bakmışsındır kesin sen elbiseydi oydu buydu...'' diye uzattı abartarak. ''Bizim kız süslü olunca malum bizim de şimdiden bakmamız lazım üst baş... Nişanla söz bir arada mı olacak? Sen pek sevmezsin kalabalık, istemezsin de şimdi kimseyi.''

Sahi niye bu kadar olağan karşılamıştım bu durumu? Normalde mağaza mağaza gezip elbise aramam gerekmez miydi? Esma benden daha hevesli duruyordu karşımda kraker kemirirken.

''Bakmadım,'' dedim uzandığım yerden doğrularak. Kapadım bilgisayarın ekranını boş boş sahneler dönünce. ''Yani birkaç şey aldım da öyle sözde giyilecek şeyler değil. Evde olacak zaten almam herhalde bir şey. Dolapta onca alıp da giyinmediğim şey var. Ya da bir defa giyindiğim abiye tarı şeyler...''

Kapıları kapalı dolaplarda gezdirdi gözünü. ''Sahi senin öyle huyların vardı değil mi?'' Üzerimde dolandı gözleri. ''Evde de giyinmiyorsun ki, hep spor takılıyorsun zaten. Bir işten gelirken görüyorum arada seni. Ne yapıyorsun bunca kıyafeti alıp?'' dedi merakla. ''Yani benim işime geliyor açıkçası sağ ol bir şey lazım olunca mağaza gibi açıyorsun dolabını bana.''

Güldüm onun bu tavrına. İçime çektiğim havayla omuzlarım hareketlendi. Bağdaş kurup oturdum yatağın içinde. Giyinmiyorum değil, giyinme istiyorumdu bu sorunun cevabı aslında.

Hevesleniyordum; giyinmek istediğim, beğendiğim, kendime yakıştırdığım ne varsa alıyordum giyerim diye ama kalıyordu hep. Aldığım eteklere annem hastanede bile laf ederken zaten bir yere de çıkmadığımdan kalıyordu işte öylece. Elbet bir gün gönül rahatlığıyla kullanırdım. Ümidim o yöndeydi. Ne de olsa Alpay Emir'in tek koşulu çok dikkat çeken herhangi bir parçaysa yanımda olmasıydı. Onun haricinde hiçbir zaman bir şey demezdi değil mi?

Omuzlarım yeniden çöktü. Annem bitecekti o başlayacaktı. Ne yapacaktım onun yersiz kıskançlıklarıyla?

''Ne yapacağım,'' dedim uzun uzun açıklamaktansa. ''Giyiniyorum ara sıra. Denk gelmiyoruz ya sana öyle geliyor.''

Sessizlik oluştu. Bizim konuşmamız en fazla bu kadardı işte.

''Yengem biliyor mu Ömer'i? Yani konuşmaya devam ettiğinizi.'' dedim ama cevabımı da biliyordum elbette. Yengem kızının her şeyini bilir bir güzel saklar idare ederdi. Annem bizim hiçbir şeyimizi bilmez bilince de herkese açık ederdi.

''Tabi,'' dedi başını sallayarak. ''İlk günden bu yana haberi var zaten. Yoksa nasıl böyle rahat konuşayım.''

Başımla onayladım sadece. Onunkiler dayatmazdı öyle evlilik fikrini falan ama hiç konusu geçmiş miydi? Alpay Emir'i ilk öğrendikleri an bana evlenmem zorunluymuş gibi konuşurken ona da öyle demişler miydi?

''Defne,'' dedi üzerindeki pijamanın kollarını çekiştirerek. O sırada da zil çalmıştı zaten. Abimdi büyük ihtimalle. Esma bana bakınca ''Abim gelecekti,'' dedim sadece devam etmesi için.

Biraz çekinerek ''Evlenmek istediğin kişinin o olduğunu nasıl anladın?'' dedi dizlerini göğsüne çekip öne arkaya salınarak. ''Yani merak ediyorum aslında, hayatımızdaki doğru kişiyi nasıl seçtiğimizi falan... Ömer'le mesela. Konuşuyoruz iyi hoş da hiçbir zaman bir adama işte bu evleneceğim adammış diyebilecekmişim gibi gelmiyor bana. Bir diyorum keşke evlensek bir diyorum bir ömür bu adamla nasıl geçecek...''

Verecek bir cevap bulamayınca, benden bir cevap alamayınca devam etti.

''Hayır bir de kapı komşumuz yani... Tamam daha önceden tanışıyordunuz, bir aradaydınız ama...''

'Hissettim galiba,' doğru ve yeterli bir cevap olur muydu? Ben de bilmiyordum ki o sorunun cevabını.

''Bilmiyorum ki,'' dedim dudaklarımı büzüp ellerimi karnıma bastırarak. Sancım vardı birazcık. ''Yani çok seviyoruz birbirimizi sonuçta. Evlenmeyip ne yapacaktık?'' Güldüm tekrardan. Elim boynumdaki kolyelere uzandı. Göğüs arama dökülen kolyeyi sıkmak nedensizce rahat hissettirdi. ''Ben de senin gibi düşünüyordum. Nasıl olacak, olacak mı, seviyorum seviyoruz ama evlenince nasıl oluyor... Bir sürü karmaşa. Ama oluyormuş işte.''

Oluyor muymuş yoksa olduruluyor muymuş düşünmek istemedim.

Abimin selamı duyuldu eve girdiğini belli eden, ama biz devam ettik konuşmaya.

Düşünür gibi oldu, ''Sen de durdun durdun turnayı gözünden vurdun he.'' dedi keyifle. ''Ne kadar romantik... İlk sevgilin, kocan olacak.'' Sonra sorgu dolu gözlerle baktı gözlerime. ''Tabi haberimin olmadığı erkek arkadaşın olduysa bilmiyorum.'' Gözlerimi devirmemek için zor tuttum kendimi. Lisede olanı bilmiyordu, olmasına da gerek yoktu zaten. Kendince ağzımı arıyordu. Üstelik hiçbir zaman hiç erkek arkadaşım olmadığına da inanmıyordu, bunu gözlerinden görebiliyordum.

Lisedeyken de aynı tavrını sürdürürdü. Güzel bulurdu beni, sırf bu yüzden sevgilimin illaki olduğunu söyler ona anlatmam için ısrar ederdi.

Onun aksine bana ise hep ayıp gelirdi öyle şeyler. Yani annem hep öyle derdi. Millete laf söz olurmuş adım çıkarmış.

Zaten hiç anlamazdım da güzel olmanın sevgili yapmakla ne alakası olduğunu. Lisede, üniversitede hiç güzel bulmadığım, görünüşlerini beğenmediğim onca insanla bir aradayken gıptayla bakardım yaşadıkları ilişkilere. Birbirlerini deli gibi severlerdi neticede. Zaten o zaman anlamıştım. Seven sevdiğine güzel gözüktüğü vakit sevilirdi, bir başkasına değil.

Kendisinin onlarca olmuşken lafı geçmezdi de benim o lisedeki saçma sapan ilişkim duyulsa kimlere kimlere dert olmuştu. Güldüm eskilere gidince. Değil sevgili, herhangi bir erkek arkadaşım olsa bile Allah bilir neler derdi annem. Belki o çocuğun zoruyla kütüphaneye gittiğimi bilse sevinirdi ama bilemedim şimdi. Sonuçta kendisi giyindiğim okul eteğine bile laf edecek derecede tutucu olmaya çalışan ama beni daha çok öyle şeylere özendirmeye sebep olan biriydi.

''Öyle,'' dedim sadece tebessüm edip. ''Benim için hem ilk hem de son olacak. Bu yüzden daha çok mutluyum.''

Çenesini dizlerine dayadı. ''Sen şu işe bak,'' dedi başını yana eğip. ''Kızım bu adam bizim altımıza yaptığımız zamanları hatırlıyordur ya kesin. Hiç mi utanmıyorsun yan yanayken... Ben yüzüne bakamazdım.'' Şoke oldum sözleriyle. ''Hayır anlamıyorum zaten siz anlaşamazdınız da hep kavga hep bağrış...'' diye devam etti ama benim aklım bir önceki dediklerinde kaldı.

Gözlerim kocaman kocaman oldu aklıma soktuğu şeyle. Nereden geldiğini anlamadığım güçle arkamdaki yastığı çekip yüzüne fırlattım. ''Pislik misin ya!'' diye söylenmiştim ağlar gibi. ''Aklıma getirdiğin şeye bak! Ben hatırlamıyordum ama sayende... O da hatırlamıyordu bak yanında da deme öyle şeyler sakın!''

Allah kahretmesin! Hatırlıyor mudur ki?

Şanslıydım aslında tam ergenlik, çocukluk dönemlerimde o burada yoktu ama bebeklik...

Kahkaha attı ''Tamam, demedim bir şey. Kızarıp bozarma.'' dedi hâlâ gülerken. ''Bir sürü anınız var aslında, ne güzel... Çocuklarınıza anlatacağınız onlarca anı...'' Telefonu çaldı, ekrandaki isimle gözleri parıldadı ama aramayı sessize aldı. ''Cidden yüzün düşsün diye demedim Defne. Öyle aklıma geldi birden. Yani ben hatırlıyorum sokakta sen, ben, Melih beraber büyüdük sonuçta hele Giray abim, Emir ağabey... Ne çok koşarlardı peşimizden. Bizden nefret ediyorlardı. Onların tam ergenlik dönemleri, bizim haşere...''

Haklıydı, az delirtmiyorduk onları. Topumuz bahçeye kaçtı, gelin alın; bu abi bize kızdı, gidin dövün; Melih saçımızı çekti, ona çikolata almayın... Sonunda dayanamayıp üçümüze birden almazlardı çikolatayı. Hele abim... Babamdan bize bir şeyler alacağını söyleyerek paralar koparır sonra da yüzümüze bile bakmazdı.

İkimizde ayrı ayrı şeyleri hatırlamış olsak da güldük. ''Onlar da utanmasalardı bizden bana ne.'' deyip omzumu hareket ettirdiğimde ''Sen yine usluydun, söz dinler hemen girerdin eve.'' dedi yüzümdeki gülümsemenin silinmesine neden olarak. ''Şanslısın bak senin öyle mahallede rezilliğin yok hiç.'' deyip güldü. ''Ben... Tuttururdum girmeyeceğim de girmeyeceğim eve diye. Giray abim kaç defa kolumdan tutmuştu da getirmişti eve, mahalle köşelerinde sıkışıp altıma yapınca. Ya çok kötü...'' Bir yandan gülüp bir yandan da kızaran yanaklarına bastırıyordu ellerini.

Dudaklarım titredi gülümsemek istediğimde, yutkundum. Yeniden telefonu çalınca ayaklandı. ''Ömer arıyor, eve girmeden konuşsam olur mu burada? Aşağı inince babam laf yapmasın şimdi.'' dedi aramayı sessize alırken. ''Biliyor ama pek hoş karşılamıyor böyle zırt pırt konuşmamızı.''

Başımı salladım belli belirsiz. Kalktım oturduğum yerden. ''Konuş burada, içerideyim ben.''

Banyoya girip elimi, yüzümü yıkayıp boynumu ıslattım buz gibi suyla.

Bir de eve erkenden girmemin nedeni keşke uslu bir çocuk olmam olsaydı diye söylendim durdum içimden.

Şimdi dönsem o günlere; karşımda yedi yaşındaki Defne olsa... İlk söyleyeceğim şey ağlama olurdu herhalde. Ağlama büyüyünce zaten yeterince ağlayacaksın, şimdi gülüp eğlensene; der beline kadar uzanan saçları örme bilmesem bile örerdim güzelce. Sevmezdim ki ben öyle hemencecik toplanmış atkuyruğu denen şeyi.

Ya da oyunumun yarıda kesilip eve çağrıldığım o günlerde olsam hiç ses etmeden bir damla bile gözyaşı dökmeden girerdim eve, kapanırdım odama. Ağlasam da bir ağlamasam da, derdim kendime. Bari ağlayıp da eksiltme kendini.

Düştüğünde sıyrılan dizlerin, eline batan ufak taşlar ağlatsın seni; annen saçını okşamıyor diye ağlamak için daha çok küçüksün.

Büyüdün ama hâlâ küçüksün.

Belki de en çok söylemek istediğim şeyi sona saklar, hatta saklamaz bir ömür o umutla yaşasın isterdim.

Her abi kardeşini seni pazardan aldık, caminin bahçesine koyacağım gelip alacaklar dediğinde keşke bir umut gidecek miyiz caminin bahçesine diye düşünecek kadar kötü bir çocuk olmasaydım. Belki annem de severdi o zaman beni.

Başım ağrıyordu, tokamı gevşettim. Açtığım saçlarımı yeniden toparlarken oturma odasına girdim. Abim annemin yanında oturmuş tatlı yiyor, çay içiyordu. Konuşuyorlardı bir de. Abim kocaman adam değilmiş, kendi sorunlarını kendi çözemezmiş gibi konuşuyordu annemle.

''Hoş geldin,'' diye konuşarak girdim içeri, anca fark ettiler geldiğimi.

Annemin bakışları kollarımın yukarıda olmasından sebep açılan göbeğimdeyken derin bir nefes aldım sadece. Karşılarına geçip oturdum. Kızacaktı şimdi, bu bile saygısızlık mıydı yani?

Ağzındaki lokmayı bitiren abim ise yüzümü dikkatle inceleyip ''Hoş buldum abim,'' demişti ilgiyle. Gözlerimde kaldı gözleri, ''Ne oldu?''

Boynum da ağrıyordu. ''Bir şey olmadı,'' dedim başımı omuzlarıma yatırıp. ''Yorgunum eğer onu diyorsan.'' Aramızda görülmez bir engel, aşılmaz bir mesafe vardı. İki yabancı gibiydik karşılıklı.

Yüreğimin burkulduğunu hissettim nedensizce. Nedensizce değil, diye fısıldayan o sese kulak vermeye bir son verdim.

Annem beni değil Esma'yı sordu, odamda telefonla konuştuğunu söyledim; sustuk.

''Seni almaya geldim aslında.'' Abimin sözleriyle yerdeki bakışlarımı yüzüne çıkardım. ''Dolaşalım mı? Yürüyüş olur, sen seversin bu serin havalarda kalın kalın giyinip dolaşmayı.''

Ben severdim de sen hatırlar mıydın ki? Konuşmak istediği belliydi, evde kalsak annem rahat vermeyecekti. ''Tamam,'' dedim biraz nefeslenmek için. Ayağa kalktım, ''Hazırlanayım, çıkalım.''

Nedensizce sevinmiştim. Evde kala kala insanın canı hiçbir şey yapmak istemiyordu.

Odama geçip pijamamı çıkardım, bir eşofman giyinip üzerime de montumu aldım. Telefonuma giden elimle öyle zorlandım ki birkaç defa gitti geldi elim. Onu istiyordum. İstiyordum ama istediğimle kalıyordum. Şimdi değil, döndüğümde arayan ben olacaktım, dayanamıyordum.

...

Küçükken koşuşturduğumuz, ağlamalarımızı, kahkahalarımızı duyan yollarda şimdi iki beden aramızdaki kısacık mesafenin görünmez engelleriyle salına salına, abi kardeş öylece yürüyorduk sessiz sakin. Onun da benim de söylemek için birçok bekleyen kelimelerimiz varken birimiz bile ağzımızı açamıyorduk.

''Gitti seninki,'' dedi düz bir sesle. Ellerim montumun ceplerinde ısınmayı beklerken dediği şeyle ona dönmüştüm. Seninki diye mi bahseder olmuştu Alpay Emir'den? Kaşlarım çatıldı, Emir'in gitmeden önceki sözleri aklıma takıldı. Helallik istedi benden, tarzı bir şeyler söylemişti. Abim bizi sorun olarak görmüyor muydu artık?

''Öyle sessiz kalma, şaşırma da...'' dedi yarım bir gülüşle omzunun üzerinde bakarken. ''Biliyorum, ne desem boş. Kırdım, üzdüm seni. Belki korkuttum da ilişkinizin başında... Bir şey diyemiyorum çünkü yüzüm yok.'' dedi kısık ama vurgun bir tonda. Her kelimesinden sonra biraz daha şaşırıyordum. ''Ama şimdi, daha katlanılabilir bu durum.''

Adımlarım durdu. Elim kolunu bulup onu da durdurdu. ''Bir şey mi oldu?'' dedim korkuyla. Aklımdan bin bir türlü düşünce geçti, beni bir çıkmazın boğazında bekletti. ''Korkutuyorsun beni böyle konuşarak. Ben mi öleceğim sen mi, doğruyu söyle?''

Benim ciddi ciddi kurduğum şeylere karşılık kısa, nefesinin ıslık gibi çıktığı bir gülüş bıraktı. Kolunu elimden kurtarıp omzuma attı ve beni göğsüne çekti.

Alpay Emir bana her sarıldığında, her öptüğünde, saçımı her okşadığında alevlenen yüreğim abimin basit bir yaklaşımıyla bil aynı etkiyi gösterdi; donan, buz gibi soğuyan bedenimi ansızın ısıttı.

''Aksine,'' dedi iç çekerek. ''İkimiz de yeni doğuyoruz.''

Anlamadığım için, anlamak istemediğim için, belki de onun anlatması için döndüm ve anlamazlıktan geldim.

''Seviyorum,'' dedi içli içli. Feyza burada olsa abime bir defa âşık olurdu bence. Öyle içten öyle samimi söylemişti bunu. '''Karımı, ailemi kardeşimi... Ama yeni yeni öğreniyorum her birinin farklı olduğunu.'' Rüzgâr esti, ona biraz daha sığındım. Biraz garip hissediyordum. Abimdi ama onunla böyle samimi bir şekilde sokakta yürümek... Farklıydı. ''Ağzımı açıp da senden af dilemeye hakkım yok.'' Sıkıntılı bir soluk verdi. ''Oturalım mı şurada?'' dedi indiğimiz caddenin sonunda bulunan bankları gösterip. ''Konuşuruz biraz. Üşürsen kalkarız hemen.''

Üzerime çöreklenen durgunlukla, ''Olur,'' dedim belli belirsiz bir sesle.

Yan yana oturmuş önümüzden geçen arabalara bakıyorduk. Hep merak etmiş, her defasında heveslenmiştim bir akşam vakti sahil kenarındaki bir bankta oturup denizi seyretmeyi, düşünceler içinde yüzmeyi. Bir hayalim daha gerçek olmamıştı ama abim yanımda, benimle konuşmak istiyordu ya çok daha güzeldi bu benim için.

Konuşmak istiyor ama nereden başlayacağını bilemiyormuş gibi özenle taradığı saçlarında dolandı eli. ''Düğün süreci sıkıntılı geçti biraz...''

İster istemez ''Bu ne alaka şimdi?'' demiştim anlamsızca gülerek. ''Düğünde ne gibi zorluklar olduğunu mu anlatacaksın şimdi bana?'' Benim aksime ciddi bir ifadeyle ''Kızım dur da dinle ya,'' dedi hayıflanarak. ''Zaten ne konuşacağımı nasıl konuşacağımı bilmiyorum. Defne ben sana mesaj atayım mı abim? Beceremeyeceğim galiba ben bu işi. Yazayım, oku sen de sonra gel, tamam abi ben anladım seni, de.''

Öyle saf bir niyetle söylemişti ki son cümlesini kıkırtıma engel olamamıştım. Benim boğazıma kadar kapalı olan montumun aksine onun montu açık bağrı meydandaydı. İçi yanıyor gibi bir hali vardı.

''Benimle konuşuyorsun, başkasıyla değil. Ne demek istiyorsan öyle dümdüz de işte. Son zamanlardaki gibi...''

Derin bir nefes çekti içine, eli hareketlenen bacağını buldu. ''Bugüne kadar öyle dümdüz dedim diye şu an bu haldeyiz,'' dedi garip bir sesle. Gittikçe şaşırıyor ve meraklanıyordum. ''Ya cidden iyi misin sen? Bak şaka olarak söylemiyorum. Korkuyorum. Böyle filmlerde oluyor ya hani son vakitlerini yaşayan insanlar gelip konuşur-''

Güldü. ''Durumum o kadar vahim yani.'' diye mırıldandı tespit yapar gibi. ''Anca son nefesimde mi sana geleceğimi düşünüyorsun da bunları diyorsun?''

''Yoo,'' dedim ellerimi ceplerimden çıkarmadan iki yana açmaya çalışıp omuzlarımı kaldırarak. ''Ondan demedim. Böyle sanki bir suç işlemişsin de özür dileyecekmişsin gibi duruyorsun ya, garip geliyor. Ondan diyorum.''

''Özür dilemeye çalışıyorum çünkü.'' dedi hiç eveleyip gevelemeden. ''Ama diledikten sonra yine kıracağım seni, yine aynısı olacak diye korkuyorum... O yüzden çekiniyorum biraz.'' Yanımda oturan adam Feyza'dan önceki Giray'dı benim için. Yine ters, yine pis bir adamdı ama daha içten daha samimiydi. Yanımda oturan oymuş gibi hissettim yeniden. ''Emir'i seviyorsun değil mi?''

Sorduğu soruya şaşırsam da 'Çok seviyorum merkez, ona ölüp bitiyoruz yav.' diye bağırmak istesem de sadece başımı salladım belli belirsiz. Bunu cevap kabul edip ''Ben de Feyza'yı çok seviyorum,'' dedi parmağındaki alyansı sağa sola döndürerek. Bakışları dalgındı.

''Evlendiniz,'' dedim hafif güler gibi. ''Yeni mi fark ettin sevdiğini?''

Dudakları kıvrılır gibi olsa da derin bir iç çekip yeni bir soru daha ekledi. ''Emir için her şeyi yapar, herkesi karşına alırsın değil mi?'' diye sordu alacağı cevabı bilirmiş ama bunu da bilmek istemezmiş gibi.

Hiç düşünmeden ''Evet,'' dediğimde üzüldüğünü gördüm bariz bir şekilde. Hiçbir zaman hislerini saklamaya çabalayan biri değildi ama böyle şeffaf durmasını da beklemiyordum. Bu yüzden de şaşıran hep ben oldum şu ana dek.

''Feyza fazla kıskanç biri,'' dedi anlayış ister gibi. ''Fazla nazlı, fazla detaycı... En ufak şeyi dert ediyor kendine. Yiyip bitiriyor kendini de beni de.''

Ben burada ağabeyimle oturmuş ikimiz hakkında konuşacağız, belki de konuşmayıp sadece yan yana oturarak anlaşacağız sanırken onun derdinin karısı olması hiç olmadığı kadar kırdı kalbimi. Araları bozuktu değil mi? Bu konu hakkında mı konuşmak istiyordu benimle?

Aklımda dönüp dolaşan düşünceleri dile getireceğim vakit ''Seni bile kıskanıyor kızım,'' dedi hafif sitemle. ''Ama artık anlarsın beni değil mi? Sen de seviyorsun birini. Büyüdün, zor oldu ama alıştım bu fikre. Emir için her şeyi yapacağını bile söyleyecek raddeye gelmişsin. Anlarsın beni.''

Büzülen sadece dudaklarım değil bedenim de oldu. Üşümüştüm; esen rüzgârdan, hissedilen havadan değil onun sözlerinden sebepti bu. ''Sen şimdi kesin diyeceksin ki Emir için herkesi karşına alacağını söyledin, ben de öyle yaptım. Sevdiğim kız için kim olduğunu umursamadan kırdım kalbini...'' Gülümsedim yine de. ''Abi...'' dedim dayanamayarak, bana baksın istiyordum, gözlerini kaçırmadan.

''Ben onu sevdiğimde sen de Feyza'yı seviyordun, sen niye anlamadın beni?''

Öylece baktı gözlerimin içine. Öyle bir baktı ki içime işledi, ama dayanamayan bakışlarını çeken ben oldum. Boş yola diktim gözlerimi. Yutkundum acı acı. ''Sen, benim sevdiğim adamı dövdün; ben, sırf senin huzurun kaçmasın diye sevdiğin kadının her tavrına her sözüne sustum.'' Çenemin titrediğini hissettim ama ağlamak hiçbir zaman çözüm olmamıştı ki şimdi de olsundu. ''Anlamış mıyım seni..? Sustum, susuyorum. Çünkü beni ilgilendiren o değil hep sendin. Tek sendin. Ben anlamıyorum...'' dedim daha kısık bir sesle konuşup tekrar ona dönerek. ''Hiçbir şey... Hiçbir şey yapmadım, söylemedim. Onunla senin dışında konuşup görüşmedim bile. Ya ben abimin düğününde misafirdim... Geldim, tebrik ettim ve gittim. İstediğiniz gibi hiçbir şeye dâhil olmadım, sırf senin huzurun kaçmasın, sırf aranız bozulmasın diye. Sırf sen istedin diye. Herhangi bir şeye müdahale etmedim bak. Hakkım da yok zaten etmeye ama...''

Dolan gözlerim, sızlayan burnumla çevirdim başımı. Yorulmuştum. Yürümeye, konuşmaya, anlamaya, anlaşılmaya... Neye ihtiyacım varsa yorgundum yapmaya. Derin bir nefes alıp omuzlarımı hareket ettirdim. Keşke eve gitseydik. Konuşmak istemiyordum ki ben. ''Bilmiyorum işte.'' dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. ''Eğer hala benim yüzümden aranız açılıyorsa, bir tek nefes almamam size çözüm olacak herhalde.''

Onca sözümü susup da dinleyen adım son cümlemle çatmıştı kaşlarını, ekşitmişti yüzünü. ''Saçma sapan konuşma!''

Aksi bir halde başımı çevirdim ona doğru. ''Ne? Yalan mı?'' dedim sitemlice gülerek. ''Sen bize onu sevdiğini söylediğinde, evlenmek istediğinizde sana siz yapamazsınız, denk değilsiniz diyen bir annen yoktu karşında. Baban komşu kızını yoldan çıkarmış gibi bakmıyordu sana. Kardeşin... Kardeşin karşına geçip kötü kötü baktı mı sana? Sevdiğin kızı dövdü mü? Niye seviyorsun diye sövdü mü? Ya da boş ver hepsini ya. Kardeşin, daha önce planladığın, hiç alakası olmayan bir konuyu önüne serip senin o kız için bir şeyler yapmaya çalıştığını önüne sürdü mü? Senin bana yaptığın ima çıkmıyor aklımdan. Eve çıkacakmışım... Niye onunla daha çok görüşüp bir şeyler yapabilmek için-''

''Defne...'' dedi acı dolu sesiyle. Benim canım ne kadar acıdıysa onunki de acısın istesem de kıyamıyordu bir yanım. Sarılmak istiyor, özür dilerim abicim öpeyim mi seni demek için can atıyordu.

''Yapmadı. Sen, ben bu kızı seviyorum, evleneceğiz dediğinde kimse karşında olmadı. Bak onunla gezip dolaşmak için ayrı eve çıkmama da gerek yokmuş değil mi? Sen, seni seven ailene karşı bunu yapabiliyorken izin ver de ben de çok kolay bir şekilde Emir için her şeyi geride bırakabilirim diyebileyim. Utanıyorum ama kendimden.'' dedim hiç gizleyip saklamadan. ''Emir için değil kendim için bunu yapabilmeyi o kadar çok isterdim ki... Ondan aldığım güçle değil kendime olan güvenimle bir şeylere karşı gelebilmeyi... Çok ağır biliyor musun? Sırf sırtımı yaslayabildiğim bir erkek arkadaşım var diye böyle güçlü hissetmem bana çok ağır geliyor. Kendimi bir hiçmişim gibi hissediyorum çoğu zaman. Sanki hiç yokmuşum gibi. Tek başıma hiçbir değerim yokmuş gibi, hiçbir şeyi beceremeyecekmişim gibi. Ama sırf sevdiğim için bunu göz ardı bile etmeye zorluyorum kendimi.''

''Bu kadar mı çok seviyorsun?''

''Bu kadar çok seviyorum.'' dedim başımı sallayıp onu onaylayarak. ''Çünkü o da beni seviyor, hepinizin aksine. Bir işe yaradığımı hissettiriyor bana. En azından nefes alan bir ölü olmadığımı fark ettiriyor.''

Ben abimi ilk defa gözleri dolu dolu gördüm karşımda. Ne bir tepki verdi ne de ağzını açıp tek kelime etti. Öylece bekledi gözlerini kaçırıp ar ara önümüzden geçen arabalara bakarak.

Başımı çevirdim ben de. Bu saatte kulaklığını takmış rahat rahat yürüyüşünü yapan birkaç insan vardı caddede. Bir insan bir insanı en olağan şeyi yaparken bile kıskanmamalıydı.

Abimin telefonu çaldı. Cebinden çıkarıp baktığında ''AŞKIM'' yazısını görünce gülmüştüm ister istemez. Derin bir nefes çektim içime, ne kadar zorlarsam zorlayayım yetmiyormuş gibi geliyordu bedenime. ''Bekletme, aç aşkını.'' Sessize alıp cebine attı telefonu. Kaşlarım çatıldı hafifçe. İki eli kanda olsa aramayı yanıtlayacak adam bunu yapmamalıydı.

''Aranızda ne oldu bilmiyorum. Ama bence yapma böyle. Anneme de öyle her şeyi anlatıp durma, lütfen. Feyza açısından ne kadar berbat bir durum bu düşünsene... Öyle annemin sözlerine uyup da kıza tavır falan takınma. Nasıl hissediyorsan, nasıl biliyorsan öyle yap; bu güne dek nasıl yaptıysan, karşına kimi alıp kimin kalbini kırdıysan değsin bari buna.''

...

Kıyısında oturup her defasında yaptığım kumdan kalelerimi yıkan, en sevdiğim parmak arası terliklerimi yutmaya çalışan denizin kulaklarıma dolan dalga sesleriyle velveleli hayatımın sesini yatıştırmaya çalışıyordum bir kafenin köşesinde.

Gözlerimi kapamış, gelen seslerle kendimi bir denizin kıyısında, yaz ayının sıcaklığında hayal ederken ''Kendini eve kapatman bir işe yarasa bari.'' sesi tüm bağlarımı kopardı orasıyla. Sırtıma sürülen güneş kremi uçtu gitti, saçlarımdaki bandana rüzgâra kapılıp beni terk etti. Alpay Emir'in hayali göğsündeki başım hiç oradan ayrılmak istemedi.

''Melih...'' diye söylendim gözlerimi tam açmadan, arkama yasladığım başımı düzeltmeden kulağıma dolan huzur verici dalga seslerini dinlemeye devam ederek. ''Ne olursun yine başlama.''

Gözlerim kapalı olabilirdi ama onun tam karşımda, bana çatık kaşlarla bakıyor olduğunu biliyordum. Muhtemelen telefonunu bırakmıştı elinden. Bıkkınlıkla ''Başlamıyorum,'' dedi sesinin seviyesine dikkat ederek. Homurdandı, ''Başlatmıyorsun ki!'' diye yine başladı söylenmeye. ''En ufak sorunda kaçıyorsun. Bir bok olduğu yok ama. Bak her şeyi geçtim ağabeyimle baş edemiyorum ben artık. Ayrıca yeter be kızım. Bari şu kendi haline acı. Görüyorum sen de özledin de niye bu inat. Zaten aranız iyi değil mi? Tutturdun konuşmayacağım da konuşmayacağım diye.''

Halimde hiçbir şey yoktu ki. Aksine yatakta geçirdiğim iki günün haricinde geçen üç günün birinde işe gitmek dışında burnumun ucunu bile çıkarmamıştım dışarıya. Bedenim de ruhum da bir türlü rahatlamıyordu. Başımın ağrısı, sebebi burada olmayan adamın neden olduğu ruhumun sancısı bir türlü terk etmiyordu beni.

Omuzlarımda büyük bir yük, kulaklarımda ıssız bir çığlık yankılanıp duruyordu yastığa her başımı koyduğumda.

Abimle konuştuktan sonra en çok Alpay Emir'e ihtiyacım varken yine o yoktu yanımda. Daha çok sinirlenmiş daha çok üzülmüştüm, sadece mesajlarına kısa kısa mesajlarla dönmüştüm. Çok özlemiştim. Sesini duyarım, yüzünü görürüm de ağlarım diye, ona orayı zehrederim diye yanıtlayamıyordum bile aramalarını. O ise sürekli kızıp duruyordu bana. Oysa duysam sesini, görsem yüzünü...

Ben kendi derdimle boğuşup dururken mahalleli de derdi tasası yokmuş gibi yeni yeni dertler ediniyordu kendine. Bunları da duyuyordum ya, bir de onlar ekleniyordu heybeme.

Annem, babam, belki de birkaç komşu... Hepsi içten içe sinirliydi bana, yaptıklarıma. Bir şey demiyorlardı ama... Hissediyordum işte.

Asiye teyze pek mutsuzmuş Kadir Elif'i kolundan tutup da eve getirdi diye. Kalmamış evlerinin huzuru da bereketi de. Annem de babam da bu meseleye karıştığım için laf ediyordu belli ki. Babam sağda solda gençler konuşurken duymuş Emir'in arayıp Kadir'e al kızı dediğini. Benden sebep biliyorlardı şimdi de. Ben kıskanmışım, ben istememişim, ben demişim kime gidiyorsa gitsin diye. Gözleri de kulakları da anlamıyordu o kızın Kadir'in sevgilisi olduğunu. Kim neyi bilmek neyi öğrenmek istiyorsa onun peşine düşüyordu. Tamam Elif o adama kaçış olarak görmüş olabilir, evleneceklerine güvenebilirdi ama bana neydi ki sonuçta sevse de sevmese de onunlaydı. Bana mı sormuştu onunla görüşüp gününü gün ederken?

Yemek masasında yüzüme bile bakmayan annem durduk yere ''Oğlanın kızı sevdiği yokmuş, acıdığından almış evine. Asiye de oğlana kalacak kız, göndersin nereye gönderecekse demiş,'' deyip benim nabzımı yoklamak ister gibi konuşunca bir gece daha kendimi tutamayıp yemek masasında bağırıp çağırmıştım ''O bakamıyorsa Emir mi bakacak? Kim ne yardım ediyorsa etsin, bize ne?'' diye ancak ben de içten içe korkmaya üzülmeye başlamıştım.

Her zamanki gibi o anda da biriyle konuşmaya, birine kavuşmaya ihtiyaç duyuyordum. Artık bu yolu adımlarken kendi kendime yapamıyordum bunu. Dayanağıma, canım adamıma hasretim büyüdükçe büyüyordu anca.

Mahallede ağzı olan herkes konuşurken, edebi olup da susan pek azken duyduklarım beni de korkutuyordu. Ama o gün o adamın telefonda nasıl içten konuştuğunu da biliyordum elbet. İçli içli Elif'im demişti. Seven sevdiğine öyle derdi değil mi? Kendileri söylemişti evleneceklerini. Peki evleneceklerse haberi var mıydı o bebekten?

Başım artık ağrımıyor, çatlıyordu.

Kadir denen adamın annesinin babasının sözüyle o kıza kötü davrandığını bile uydurmuşlardı sokakta. Kötü olsan ise Elif'in evden bile çıkmamasıydı. Öyle anlatmıştı Melih. Ben ona artık duymak bilmek istemiyorum dedikçe kulaklarımdan kan akacak raddeye gelene kadar anlatmıştı milletin ne kötü konuştuğunu da onu arayan erkek arkadaşının gelmediğini, öyle aradığıyla kaldığını da.

Melih'e ''Ben yapamayacağım ağabey, bundan sonra bizim yollarımız ayrı.'' demiş o kıza hiç acımadan.

Bu sabah kapıya dayanmıştı Melih. Dışarıya çıkıp hava alacak, öğlen yemeği yiyip dedikodu yapacakmışız. Gerçi öyle de oldu.

Üzerimden yorganı değil de ölü toprağını atar gibi ağırlıkla kalkmıştım yataktan. Ocak ayının havasına göre ılıman bir gündeyken sahile gideceğimizi bile umursamadan siyah bir elbise üzerime de kalın, örme beyaz hırkamı geçirmiş altına giyindiğim siyah uzun postallarla Melih'in diline dolanmıştım.

Onun arabasıyla gelmiştik buraya. Alpay Emir'e sarılmayalı bir hafta geçtiğinden canım yanıyordu her şeye. Bizden çıkıp gitmişti o konu ama o da gitmişti işte.

Birbirimizi kıracağımız bir şey yoktu, aramızı açacak biri ya da herhangi bir şey yoktu ama o da yoktu!

Ona baktığımda Melih buraya geldiğimiz andan beri dikkatimi çeken şeyi yeniden yaptı; bir kolundaki saatine bir de masadaki telefonuna baktı. Refleks edinmiş gibiydi artık. Ve ben de inat etmiş gibi asla sormuyordum. Biriyle yazışıyordu ama ben de yanındayım diye mi ilgilenemiyordu acaba?

Dayanamadım, ''Niye sürekli telefonunu kontrol ediyorsun?'' diye sordum merakla. ''Madem dışarı çıkardın o zaman oynaşmak için fırsat kollar gibi bakıp durma telefonuna, rahatsız oluyorum seni meşgul edermiş gibi. Ya aç bak kimle konuşacaksan konuş ya da uğraşıp durma.''

Hiçbir şey yiyesim yoktu ama oyalana oyalana ağzıma atıyordum işte bir şeyler. Hissettiğim nedensiz öfkeyle önümdeki tatlıdan koca bir çatal aldım. Kahvem buz gibi olmuştu bile.

Az önce bana kızan o değilmiş gibi ağzına kocaman bir dilim börek attı. ''Haber bekliyorum bir arkadaşımdan.'' dedi. Boğuk sesiyle onu zar zor onu anlayabilmişken devam etti. ''Dışarı çıkalım mı? Fotoğraf çekiniriz hem. Sana bir şey diyeyim mi? Bu kız milleti sırf fotoğraf çekinmek için seyahat ediyor bak. Herhangi birinin fotoğraflarına bakıyorum... Paris, Londra, İtalya... Biz ölmüşüz Defne, benim en son fotoğrafım seninle gittiğimiz o kafeden bozma yerdeki konserden... Ulan onun haricindeki tüm fotoğraflarım da direksiyon başında, o da abimin arabası. Birkaç tane de Ezgi ile olan var ama onun ekmeğini çok yedim, artık kesmiyor.''

Onun bu hayıflanır haline gülerken başımla onayladım sadece.

Hesabı bana kilitlemeye çalışırken dışarı çıkıp onu bekledim ve geldiği an sahil boyu yürümeye başladık.

''Abini arayalım mı? Sen konuşmak istiyormuşsun da ben de yanındaymışım...'' Güldü bu saçma sapan önerime. Saatine baktı yeniden. ''Baktı sen aramıyorsun o geceleri otelin barında falan takılıyorduk bak. Buradan gidince bi entelleşiyor o.'' dedi gözlerine vuran güneşi eliyle engellemeye çalışırken.

Durdum, denizin dalga seslerini aratmayacak tizlikte ''Melih,'' diye çığırdım ve sustu. ''Alpay Emir yapmaz öyle bir şey.''

''Doğru,'' dedi ellerini cebine koyup. ''Yapmaz. Yani sen aramıyorsun diye değil kendi istiyor diye yapar.'' Sırıtmasına karşılık çatık kaşlarla bakarken telefonu çaldı. Ben bi konuşup geleyim, tarzı geveleyince ağzım açık baktım arkasından.

Arkasını döndü, ilerledi ve bir başıma bırakıp gitmişti beni.

Ben de döndüm arkamı, sahil boyu yavaşça ilerlemeye başladım. Bu mevsimde bile rengârenk açan çiçeklerdeydi gözlerim. Biz de evimizin bahçesine ekerdik değil mi onunla beraber bir sürü çiçek?

Buraya onsuz geldiğim için kendimi kötü hissederken çökmüştü omuzlarım. Melih'e söylene söylene dolanıyordum öylece. Az önce etrafı seyreden gözlerim hiçbir şeyi görmek istemez gibi siyah postallarımın sarkan iplerindeydi.

Hissettiğim keder, sıkıntı, üzüntü, hüzün... Öyle çoktu ki, ayaklarımın altındaki girintili çıkıntılı taşlara bile düşman olmuştum onunla burada bir arada yürüyemediğim için.

Melih, konuşmasını bitirip yanıma gelirken morali bozulmuş gibi hissetmiştim ancak bir sorun varsa kendi söylerdi zaten diye düşündüm. Beraber arabaya ilerlerken de konuşmamıştık hiç.

''Teşekkür ederim,'' dedim arabanın kapısını kapatıp diğer tarafta bana yolda şarkı açtırmadığım için trip adan adama şirince tebessüm ederek. Açtığım her şarkıda canım adam aklıma geliyordu ne yapayım? Eve gittiğim gibi onu arayacak saatlerce konuşacaktım.

''O kadar laf ettim ama iyi geldi deniz havası.'' Arabayı kilitledi, kötü kötü bakıp ''Bana da gelseydi keşke,'' dedi somurtarak. ''Anca senin ağladı ağlayacak yüzünü çektim.''

Omzu silkip güldüm. Sokağın başına park ettiği araca baktı son defa. Başına bir şey gelse Alpay Emir onu keserdi.

Keşke burada olsaydı da kesseydi.

Melih andızın sırıtan bir ifadeye bürünüp başka yerlere bakınca gözlerimi devirip derin bir nefes aldım onun kokusunu duyamayacağımı bile bile.

Elleri omzumda, ensemde dolanmadığı için yüzüm de omuzlarım da çökmüşken arkamı döndüm, başımı kaldırdım, sonra bir adama takıldı araladığım bakışlarım.

Bir insan bir insanı görünce canından can çıkacakmış gibi hissetmemeli, canından can gidiyormuş gibi nefesi kesilmemeliydi.

Kış gününde kırk derece güneşin altında kalmadıysam eğer, ya da bugün denizin temiz havası çarpmadıysa ne ben şu an bir çölün ortasındaydım ne de karşımdaki adam basit bir seraptı.

Mimiksiz suratım şaşkındı; düz kaşlarım ne yapacağını şaşırdı. Önce gözlerim yuvalarına sığmadı, sonra bacaklarım beni taşıyamadı.

Cebimdeki ellerim ki yanıma düşerken bana doğru düz bir ifadeyle gelen adam tanıdıktı.

Biraz fazla tanıdık.

Yani daha önce birkaç münasebetimiz olacak kadar tanıdık.

''Siktir!''

Kalbim sahibini bilirmiş gibi, ona kavuşmak istermiş gibi hareketlenirken bacaklarıma öyle kuvvetli bir güç geldi ki ne ara ona koştum ne ara açtığı kolları arasında yer buldum kestiremedim.

İncecik sesim yankılandı. Yer ile gök arasında büyük bir kavuşma yaşandı.

''Nasıl ya!''

Nefes nefese kalmış da olsam özlediğim, yolunu gözlediğim adamın boynuna sardığım sıkı kollarım onu da benim gibi nefessiz bırakırken ''Ama nasıl...'' diye söyleniyordum olduğum yerde.

Çenem ağrıyacak kadar gülmek, gözyaşım kalmayacak kadar ağlamak istiyordum mutluluktan.

Belime sarılan kolları ayakkabılarımın ucunda duruyor olmamdan sebep dengesizleşen bedenimi korurken kahkahalarla gülüyordum yolun ortasında. ''İnanamıyorum. Buradasın!''

Dolan gözlerimi umursamadan çektim kendimi. Ellerimin arasına aldığım yüzüne baktım gerçek mi diye. Kısacık ama çok kısacık süren bir öpücük bıraktı dudağımla kenarı arasına, nerede olduğumuzu umursamadan.

Havalanan ayaklarım yeri buldu. ''Sen gerçeksin ama...'' Yüzündeki içten gülüş gözlerimi kamaştırdı. Yanaklarını bulan elim kısacık sakalları üzerinde dolandı. Yorgunluğu yine ve yine kendine mesken tutmuş yeşil gözleri öyle çok parıldıyordu ki kendimi fazlasıyla net görüyordum bu gözlerde.

Yüzümü inceledi, derin bir nefes çekti içine. ''Öyle miymişim?'' dedi yanağındaki elimin tekini alıp avcumu koklayarak öperken. Anında görüşümü kesmişti akan yaşlarım. Daha sıkı sarıldım. Dudakları alnımı, saçlarımı buldu. Titreyen ellerim, üzerindeki ceketin açık bıraktığı kazağındaydı. Öyle bir doldurmuştum ki avcumu, sanki bıraksam gidecekti. ''Öyleymişsin...''

Gülüşlerimin arasında ''Niye söylemedin?'' dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. Kokusunu soluduğum, başımı yasladığım göğsünden çektim yüzümü. Boynuna indi elim, kaldı orada; özlediği yerde. ''Yani... Nasıl geldin?''

Sanki ona dokunmasam gözlerimi kapadığım an kaybolacaktı kocaman bedeni küçücük gözlerimin içinde. ''Ben... Nasıl geldin derken... Of!'' Öyle mutluydum ki şaşkınlığımı kontrol bile edemediğim için ayağına basmayı bile umursamadan sarılmıştım yeniden boynuna. ''Alpay Emir... İyi ki geldin.'' Kısık sesli gülüşü kulaklarımda yankılandı.

Şakağımdan öptü. ''İyi ki,'' dedim kaçıncı defa o belimden tutup yeniden sarılırken. Öylece yolun ortasında, onunla böyle tek beden olmak öyle güzeldi ki... Saatlerce kalırdım bir şey bile demeden. Kimseyi dinlemeden, ayıplayacaklarını bilmezlikten gelerek

Ağlamam hızlandı yeniden, yaşlarım yüzümü yıkadı. Yatıştırmak ister gibi saçlarımı okşadı, ensemde kaldı eli de sıcaklığı da.

''Benim güzel bebeğim,'' diye kulağıma fısıldaması bile dudaklarımı titretmiş özlemine burada olduğu halde özlem katmıştı. ''Hadi,'' dedi sırtımı okşayıp. ''Yolun ortasında benim dengemi şaşırtma.''

Boynundaki elim önce omzuna oradan göğsüne indi. Saçmalayarak ''Şaşırtmam.'' dedim gerçekliğini inanmaya, olayın farkına varmaya çalışarak. Bozuk bir plak ya da sadece birkaç kelime öğrenen bir bebek gibi sürekli aynı şeyleri tekrar ediyordu dilim. ''Niye söylemedin ki geleceğini?''

''Yaramaz ve şımarık bir kızın gönlünü eğlemeye, cezasını kesmeye geldim.'' dedi, keyifle söylenip saçlarımı öperek. Derin bir nefes çekti içine, göğsü havalandı. ''Şimdi de,'' derken beni birazcık bile kendinden ayırıyor olmasına anında çatıldı kaşlarım. ''O güzel gönlü alacağım.'' Onun aksine daha sıkı sarıldım. Bu halime karşılık gözleri kısıldıkça kısıldı, gülmesini bastırmak ister gibi dolgun dudağını ısırdığı gözümden kaçmadı.

Çok ama çok kısa bir an gözleri gözlerimden ayrılıp etrafa uğradı. ''Böyle yaparsan burada öpeceğim seni,'' dedi tehdit etmekten çok olacaklardan haberdar etmek ister gibi. ''Burada, böyle gidereceğim özlemimi.'' Bir insanın sesi bile güler miydi? Sesinde büyük bir eğlence, yüzünde ise derin bir hoşnutluk vardı.

Parıldayan gözleri yüzümde dolandı, benim aksime sıcacık olan elleri yanaklarımı sildi. ''Bunu istemiyorum. Seni burada ...'' Derin bir iç çekip elimi tuttu ve bedenimi kolunun altına aldı. ''Ya eve ya da evimize gitmeliyiz.'' Koluna sarılmış başımı göğsüne yaslamıştım. ''Sen iste, şu an her yere gelebilirim.'' diye mırıldandım mest olmuş bir şekilde.

Melih'i unutmuştum bile. ''Melih-'' deyip arkama bakacağım sırada ''Gitti o güzelim,'' dedi. ''Normalde yanınıza gelecektim ama uymadı. Oradan alacaktım seni. Bana sinirli sanırım onun planlarını bozdum diye.''

''Olsun. Geldin ya sonuçta.'' dedim nereye ilerlediğimizi bilmeden. ''İnanamıyorum hâlâ. Sanki rüyada gibiyim. Seni öyle çok özledim ki.''

''Güzelim,'' dedi içli içli. ''Sen biraz fazla mı şaşırdın? Söylemiştim zaten ilk fırsatta sana geleceğimi. Bir de sen bana işkencelerin en çekilmezini yaşatınca... Ayrıca madem özledin ne diye beni süründürdün kızım!''

''Hemen sinirlenmesene sevgilim.'' dedim karnındaki elimi hareketlendirip. ''Vallahi sonunda geleceğini bilsem mesajlarına bile cevap vermezdim.''

Eğer bu yaşadığım bir rüyaysa ne olur kimse beni uyandırmasın; yaşadığım kâbusa devam etmemi sağlamasın.

Hayatın benimle ne derdi vardı, kaderimin yazıldığı gün ne gibi bir günaha bulandım bilmiyorum ancak yanımızdan hızla geçen ambulansla Alpay Emir'in de benim de gülen yüzümüz durulmuş adımlarımız yavaşlamıştı.

''Hayırdır inşallah,'' diye mırıldanıp arkamı döndüğümde hemen girdiği ilk aradan saptı ambulans. Sesi geliyordu ancak girdiği sokakta Asiye teyzelerin evi olması beni ister istemez korkuturken ''Alpay Emir, bir baksak mı?'' deyip korku dolu gözlerle ona baktığımda kaşları da çatılmıştı ister istemez. Dışarıdaki birkaç kişi de dikkat kesilmişti me oluyor ne bitiyor öğrenmek için.

Onca gün onca insanın sözleri düştü zihnime. Ona mı bir şey yapmışlardı? Söyledikleri gibi Kadir gerçekten de kötü mü davranıyordu o kıza. Hamileydi. Bir şey mi olmuştu ona?

Merak ve korkuyla kapıya, pencereye çıkan birkaç kişi daha olurken ilerlemiştik biz de. Asiye teyzeyi evden çıkardıklarını gördüğümde ağzım şaşkınlıkla aralandı, adımlarım hızlandı.

Birkaç kişi daha çıkmışken ettaf kalabalıklaşmışken her şey öyle hızlı gerçekleşiyordu ki kim nereye koşturuyor göremiyordum.

Birinin ''Geceden beri sesleri durulmadı,'' dediğini duydum, bir başkasının ''Kadının tansiyonu var. Bunca bağrış çağrış kalbine zarar.'' dediğini. Sürekli bir şeyler söyleniyordu, sürekli.

Ambulansın içinde birkaç müdahale yaptıklarını gördüğüm sırada Kadir denen adamla göz göze geldiğimizde öyle büyük bir öfkeyle baktı ki yüzüme ilk işim korkuyla Alpay Emir'e bakmak oldu.

Hemen arkamda Nihat amcanın mahalleden arkadaşlarından biriyle konuşuyordu ciddi bir yüz ifadesiyle. Benim baktığım yere bakan adam Alpay Emir'i gördüğü an onu görmeyi beklemiyor olmalı ki önce şaşırdı, sonrasında ise hızla ona doğru adımladı, ''Şerefsiz piç'' diye haykırarak.

Herkesin dikkati ona çekilirken ne yapacağımı bilemediğim için bu bilinmezlikte resmen gözlerimin karardığını hissettim. Böyle bir korkuyu daha önce hiç hissetmemiştüm.

''Sikip attığın kızı yamayabileceğini mi düşündün bana!''

Sözlerinin iğrençliğiyle midem bulanırken Alpay Emir'e ulaşamadan onu tutan adamları alt etmek ister gibi hırpaladı kendini ancak Alpay Emir duyduğu sözlerin etkisiyle siniri başına vurmuşken ağzına aldığı kötü laflarla onun üzerine yürüdü. Ne diyorsun sen, asıl sen ne diyorsun minvalindeki ağır söyler uçuştu ettafta. Elim ayağım birbirine dolanmış gibi zorla yanlarına gitmeye çabaladığımda engel olmuştu birkaç kişi. Aman karışma kızım, deyip çekiştirmişlerdi kolumdan.

''Gel al dediğin kızı, piçini öldürmeye çalışırken yakaladım gecenin bir vakti, götürüp attım eski çöplüğüne!'' diye haykırdı onca laflarının arasında. ''Siktirip git al oradan alacaksan o orospuyu.''

Önce hamile miymiş, gibi nidalar döküldü birkaç kişinin dudaklarından. Başka birileri kızı bırakmış mı, dedi. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Herkes bir şeyler fısıldıyordu ve en kötüsü konuyla hiçbir alakası olmayan tek bir kişinin adı geçiyordu o sözlerin içinde. ''Defne'nin haberi varmış kızın hamile olduğundan, Defne tehdit etmiş kızı, yazık o da Kadir'de bulmuş kurtuluşu.'' Başka biri olmaz öyle şey gibi şeyler söyledi. Bambaşka biri ise kadının kadına yaptığını kimse yapmıyor, yazık gibi onur kırıcı birkaç cümle.

Evden çıkmasam da kimseye görünmesem de konuşuluyormuş konuşulan. Kimsenin yüzüne bakmasam da ben olmuşum yüzüne bakılmayan.

Midem bulanıyordu, duyduklarımdan duymak istemediklerimden. Ben mi sebep olmuştum ki bunlara?

Kimdi bunu söyleyen biri bilmiyorum ama birinin ''Bu ne genişlik?'' dediğini, başka birirnin de "Geçen gün güle oynaya akşamın bir vakti Selim denen oğlanla dükkândan çıkmıyor muydu bu kız?'' dediğini duydum. ''Sevgilisinin kırığını gizliyor kendi mi onunla bununla dolaşıyor...'' Sürekli birkaç söz döndü dolaştı "Ama belliydi," diye.

Tek değildi tabi bunlar. Nasıl ki sayıp söven çoksa "Bir yanlış var, yapmaz bu oğlan bunu, bu kız neden olmaz buna..." gibi sözler de döndü dolaştı.

Onca lafın arasında, onca kötü sözün arasında Alpay Emir'in dikkatini çeken şey Selim'in adı oldu. Kadir ağza alınmayacak laflar edince Alpay Emir ona kaldırdığı elini çektiği sırada öyle bir baktı ki gözlerime o an ölmek istedim sadece.

Ne düşünüyordu bilmiyorum ama öyle nefret dolu baktı ki dolu dolu gözlerim akmaya korktu. Ambulans karmaşası, milletin uğultusu yok oldu. Hiçbir şey demeden arkamı dönüp hızlı adımlarla ilerlediğimde neye şaşacağımı şaşırdım.

Kalbimin neye kırılacağını bilemedim. Korktum, yok olmak istedim. Kulaklarımı kapamak, saatlerce ağlamak. Anneme koşup ben korkuyorum demek belki de. Ya da Alpay Emir'den kaçarken Alpay Emir'e gidip ben korkuyorum bunca laftan sözden demek.

''Defne!''

Onun sesini duyduğum an daha da hızlandı ayaklarım. Bağıra bağıra ağlamak istiyordum. Tek bir bakış böyle hissettirmemeliydi.

Sanki onu aldatmışım gibi, sanki ona yalan söylemişim gibi bana benden iğrenirmiş gibi bakmamalı, bana bunu hissettirmemeliydi.

Koluma dolanan el canımı acıtırken tüm kuvvetiyle çekmiş olmalıydı ki saçlarım da bedenim de ona doğru savrulmuştu. "Bırak," diye söylendim ağlamalarımın izin verdiği ölçüde.

''Nereye amına koyayım! Sanki bilmiyormuşsun gibi gerçekleri.'' Onca söze inandığımı düşündü herhalde.

Arkasında birçok kişi varken ve bize ayıplayan gözlerle bakarken tek bir soru sordum sadece yanaklarımdan hızla dökülen yaşlara. ''Mutlu musun?'' Nefesim kesiliyor gibi hissediyordum, neden böyle ağır bir havasızlık hissediyordum bilmiyordum.

Çektim kolumu hızla ama bırakmadı. ''Mutlu musun milletin ağzına sakız olduğuna? O kızın bebeğinin babası gözüyle bakıldığına mutlu musun!''

''Kes sesini!'' dedi dişlerinin arasında. ''Bırak!'' diye bağırdım kendime engel olamadan. ''Bırak Allah'ın cezası!''

''Beni delirtme!'' diye yükseltti sesini. ''Sikeceğim şimdi! Sanki boş konuştuklarını bilmiyormuşsun gibi ağlıyorsun bir de karşımda.''

Kaşlarım daha da kalktı ağlamam hızlanırken. Bırakmıyordu kolumu, canımı yakıyordu. ''Sence be... Buna mı ağlıyorum? Aptal! Sence ben bunlara mı ağlıyorum!'' dedim nefes nefese kalmışken. Bağırmama engel olamıyordum.

''Yürü evde konuşacağız,'' dedi ilerletmeye alışıp. Az önce kucak kucağa ilerlediğim adam şimdi nefretle bakmama neden oluyordu.

''Sorsana,'' dedim asıl merak ettiğim şeyi dile getirerek. ''O akşam Selim'le o dükkânda ne yaptığımızı sorsana!'' Çenesi kasılıyor, zihnindeki tilkiler ona oyun oynuyordu belli ki. Gözlerinden sadece bu okunuyordu çünkü. "Bana orada öyle baktın ya! Sorsana ne yaptığımızı!"

Onca kötü söz söylemişlerdi de bir tek o ismi duyunca dönmüştü gözleri bana. Bir tek o isimle ismin yan yana geçince aklına gelmiştim.

''Selim? Abiye ne oldu!'' dedi tehlikeli bir tonda. İlk defa abi sıfatını eklememeden ötürüydü sanırım bu. Onun için tek sorunumuz buydu çünkü. Almıyordu aklım artık hiçbir şeyi, dayanamıyordum.

"Adı Selim değil mi?" dedim kendimi geriye çekmeye çalışıp bağırarak. "Derim istediğimi sana ne!"

''Öldüreceğim o pezevengi.'' diye haykırdı resmen sokak ortasında. Umurunda bile değildi kimin bizi izleyip kimin ne dediği. ''Ne bok vardı da akşamın bir vakti-'' dediği an istemsizce de olsa elim kalkmış yanağını bulmuştu benden hiç beklenmeyecek bir kuvvette.

Ağlamam durmak şöyle dursun daha da hızlanırken kafatasımı yardıklarını hissettim. Gücüm falan yoktu artık. Başımı duvarlara vurmak istiyorum bu ağrıdan kurtulmak için.

Bunu beklemediği için öfkesine bile hâkim olamayan adam ateşe değmiş gibi bıraktı kolumu. Hafif yana dönen başını bile çevirmeden seslice alıp verdiği nefesini kontrol etmek ister gibi yumulan gözlerini açmadı.

Acıyan koluma gitti elim. Canımı yakmaktan korktuğunu söyleyen adam ne gözümden yaşı eksik etmişti ne de kalbimdeki bu acıyı. Korkuyla bir adım geriledim. Bedenim benim kontrolümde değilken arkada dönen tiyatroya bile dönemedim.

''Defne benim sabrımı sınama,'' dedi fısıltı gibi çıkan sesi bana yankılanarak gelirken. ''Benim sabrımı sınama yoksa çok kötü olur.''

Koluma sildim yaşlarımı da akan burnumu da. ''Ne fena olur ya,'' diye sordum çöken omuzlarımla. ''Ne fena olur sen de bana mı vurursun! Böyle mi halledersin benimle de sorunlarını?''

Kendi mutluluğum için yaptığım ilk şey yine onun sayesinde oldu. Hiç düşünmeden parmağımdaki onun yüzüğüne gitti elim.

Çıkarmak için hareketlendiğim an gözleri de elimi bulurken büyük bir adım atıp ''Sakın!'' dedi aksi bir tonda. ''Sakın o yüzüğü-.''

Düşen gözyaşlarım bile yumuşatmadı bana bakan bakışlarını. Dolmuştum artık, çok ağır geliyordu her şey. Niye dayanamıyordum, niye nefes alamıyormuşum gibi hissediyordum. ''Etraftan duyduğu bir lafla bana bakışı değişen adamla yapamam ben!'' dedim başımı olumsuzca sallayıp sürekli akan burnumu yine hiç utanmadan küçük bir çocuk gibi koluma silerken. ''Boşuna geldin buraya kadar. Gönlümü alacakmış... Alınacak bir gönül mü bıraktın sen bende?''

Gözleri az önce burnumu sildiğim koluma düşerken bakışları anında değişmişti. İğrenmiş miydi benden? Umurumda bile olmadı. O an bin bir türlü şey geçti aklımdan da yine de umurumda olmadı. Ağladım sadece iç çeke çeke. Sanki hiçbir şey yaşamamışız gibi yumuşayan bakışlarıyla yaklaşmaya çalıştı bana ''Defne bu-'' dese de onu aldırmadan birkaç adım attım geriye. ''Sana defalarca söyledim.'' diye mırıldandım belli belirsiz bir sesle. ''Bak... Herkes! Ama herkes ne konuşuyor. Elif, Emir, bebek...'' Güldüm delirmiş gibi. ''Ama artık umurumda bile değil! Sen bana orada öyle baktın ya... Artık hiçbir şey umurumda değil. Aklında kalacak diye söylüyorum. Yalnızdık orada onunla,'' dedim damarına basmak ister gibi. ''Konuştuk, her zamanki gibi. Sen yoktun ya bak... Daha da rahat konuşmuşuzdur sana göre. Sen yoksun ya yanımda! Benim gönlüm her konuştuğum adama kayacak kadar geniş çünkü sana göre! O yüzden sen gittiğin gibi başkasının kollarına attım bak kendimi.''

Yüzüğü çıkardım, elim titreye titreye avcuma bıraktığım yüzüğü göğsüne doğru fırlattım bana bir adım bile gelmemesi için. "İstemiyorum," Sesim değil bedenim titredi. Yüzüğünü ona attığım an kolumdaki bembeyaz hırkada kördüğüm kan lekeleri bile o an umurumda olmazken yenilmişlikle dudaklarımdan çıktı o birkaç kelime. ''Ben, seninle... Bana güvenmeyen bir adamla bir ömür yapamam.''

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page