32. Bölüm
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 37 dakikada okunur
Üç saniye süren göz göze gelişlerin en az üç yıl unutulmayışları var, denir. Bizim o bir anlık göz göze gelişimiz bizden kaç yıl götürür, bizi biz olmaktan götürmeye ne zaman engel olur bilmem ama ben bu göğsümdeki ağrıyı değil üç yıl, bir ömür unutmam; unutamam.
Büyük bir netlikle söylediğim sözün onda hiçbir etkisi olmazken yaklaştı ve sanki ayrılmak istediğimi, onunla yapamayacağımı söylememişim, yüzüğünü parmağımdan çıkarıp atmamışım gibi ''Gidip konuşacağız.'' dedi hissettiği öfkeyi perdelemeye çalışarak. ''O yüzüğü öyle çıkarıp atmak kolay değil Defne.'' Zehirli bir ok gibi gözlerime saplanan bakışları sözlerinden daha tesirli olurken hissettiğim kırgınlığı dibine kadar görsün istedim sadece bir kere daha.
Koluma sardığı elini itelemeye çalıştım gözümdeki yaşların izin verdiği ölçüde ona bakarken. Sesim ne yazık ki dışarıda olmamız sebebiyle kısıktı. ''Bırak beni.'' diyerek diklenmem onda hiçbir etki bırakmazken hiçbir şeyi, bize bakan kimseyi umursamayarak kısık ama bağırma etkisi yaratan sesiyle ''Siktiğimin safsatasına inanmış gibi tavır takınıp delirtme beni!'' demişti ve ben ister istemez gülüp kalmıştım söylediklerine karşı. Bu onu daha çok sinirlendirirken gevşettiği eliyle çekmiştim kolumu. Öfkelenince öyle kararıyordu ki gözleri, sahip olduğu gücü kimin üzerinde nasıl kullandığının bile farkında değildi.
Canımın acısıyla kolumu ovalarken gözlerimin önünde, hissettiği pişmanlığa bizzat şahit olurken ne yapacağını bilemezmiş gibi saçlarını dağıtmış kaskatı kesilen yüzünü sıvazlamıştı onda bu bir refleks olmuş gibi.
''O yüzden bir başka safsataya inanıp bana öyle baktın değil mi!''
İstemeden de olsa yükselen sesime engel olmaya çabaladığımda burnumun kanadığının farkına varmam ve durmuş olmasına dualar ederken gözleri sürekli gidip geliyordu bedenimde. Oysa verdiği zarar baktığı yerde bile değildi. Sahi, olsa bile fark eder miydi?
Kendimi şuracıkta bayılacakmışım gibi hissediyor olmam bambaşka bir korkuyla dolmama neden oluyordu. Ona inanamıyormuşum gibi bakıyor olmam onda büyük bir yara açarken sözlerimi duymasa cismen görür de anlar diye parmağımı kaldırmış, ''Ya bir lafla bana olan bakışın değişti senin...'' diye başımı olumsuzca sallayarak konuşmuştum ne dediğimi bilmeden. ''Tek bir lafla! İnanabiliyor musun sen buna? Söylesene ne geçirdin aklından da öyle baktın bana?''
Gür sesiyle ''Bakmadım!'' diye ısrar etti. ''Senin düşündüğün gibi bakmadım.'' Fazlasıyla rahatsızdı bulunduğumuz durumdan da konumdan da. Aramızda hiçbir mesafe bırakmazken ''Bi' bok geçirmedim aklımdan!'' dedi kendi bile inanmazken bu dediklerine. Fısıltı gibi çıkan sesiyle ''Doğrusunu anlatacaksın çünkü.'' dediği sırada göğsünden itmiş onu kendimden uzaklaştırmıştım. Aklım almıyordu bu dediklerini.
''Hala doğrusu diyor... Söyledim ya doğrusunu! Anlattım ya işte onunla orada oturup konuştuğumuzu.''
Huyuna suyuna gitmem gerekirdi belki bilmiyorum ama kendime de engel olamıyordum. Arkamı döndüğüm gibi hiçbir şey demeden ilerlemeye başladığımda ettiği küfürlere tıkadım kulaklarımı. Peşimden geldi, durdurmak istedi, arkamdan söylediği sözler bile umurumda olmazken birkaç kişinin onu sözleriyle durdurmaya çalıştığını duyuyor ama idrak edemiyordum ne dediklerini, kim olduklarını.
Kolumdan tutup yeniden durdururken dayanamamıştım artık. ''Ya yeter artık. Yeter!'' Benden böyle bir çıkış beklemezken ne diyeceğini ne yapacağını bilemez gibi bir hali vardı. Tek kelime etse bizi çıkmaza sokacağını bilirmiş gibi anında bıraktı kolumu.
''Yeter artık. Canımı yakıyorsun.'' Hızlanan ağlamama lanetler yağdırıp gözlerimi silerken ''Nefret ediyorum senden.'' dememe değil, bu sözleri söylerkenki ciddiyetime şaşırmış olmalıydı ya da ben kendimce öyle yorumluyordum, bilmiyorum. ''O gün onun yanına Ezgi'yi almak için gittim! Haberim bile yoktu. Oraya girdiğimde, o adamı orada gördüğümde hissettiğim ilk şey neydi biliyor musun? Gerginlik. Hatta huzursuzluk. Varlığınla üzerimde öyle bir hâkimiyet kurmuşsun ki yokluğunda bile o adamı yanımda gördüğüm an tek korkum sen oldun. Burada olsa, görse ne derdi düşüncesi yedi bitirdi beni. Rahatça oturup tek kelime bile edemedim yıllarca tanıdığım, tek bir yanlışını bile görmediğim adamla... Üstelik ben kendimden de yaptığım şeyden de emindim. Ama sebep olduğun bu baskı öyle berbat bir şey ki...''
Tek bir an düşündüm kime neyi anlatmaya çalıştığımı. Yutkunup günlerdir hasretle zihnimde canlandırdığım yüzünde dolaştı bakışlarım. ''Her şeyi geçtim...'' dedim yeniden yutkunma ihtiyacıyla susarken. Dudaklarım büzülmüş, tanımadığı onca insan arasında yabancılık çekip kimsesiz olduğunu hisseden küçük bir çocuk gibi dudaklarımı daha da büzüp yere indirmiştim gözlerimi. Kimse beni görmesin, dediklerimi duymasın istiyordum. Duymuyorlardı belki bizi ama birçok gözün üzerimizde olduğunu bilmek karşımdaki adama sığınma ihtiyacı doğuruyordu bende.
''Gelme.'' Tattığım acı, sesime bile yansırken o, elini uzatmış yüzüme dokunmak istemişti. ''Gitmek istiyorum. Lütfen gelme.'' Öyle içli ''Defne,'' dedi ki suskunlukla geçecek olan altmış saniyenin altıda biri kadar bile olsa her şeyi bir kenara bırakıp ona sarılmak ve koynunda ağlamaya devam etmek istedim.
''Bir kişinin zihninde bile adının şüpheyle yankılanmasına bir son vermeden bana gelme.''
Yüzümü yerden kaldırıp kederle bakan gözleriyle buluştuğumda kendinden emin, kimseyi bir tarafına takmayan tavrı uçup gitmişti. Arkamı dönüp hızlı adımlarla oradan uzaklaşırken o, yüksek sesle başka kişilere bambaşka şeyler söylemekle meşguldü.
''Gelip alacağım seni. Konuşacağız!'' diye bağırmıştı en sonunda ama ne onunla konuşmak ne de şu an yüzüne bakmak istiyordum.
Bir yerden kurtulmak isterken bir başka cehenneme gittiğimi bilerek atıyordum adımlarımı. Eve girdiğim an annem olanları duymasa bile halimin nedenini irdeleyip öğrenecek, bir de beni sorumlu tutacaktı bu olanlardan.
Kendimi öyle kötü hissediyordum ki bir de o cephede savaşacak gücümün olmadığını bildiğimden eve dahi gitmek istemiyordum lakin bu durumda ne omzumu yaslayıp ağlayacağım bir arkadaşım ne de evimden öne koyduğum, sıkışınca çalacağım ikinci bir kapım vardı bu hayatta.
Ara sokaklardan birine girdiğim sırada sıkı sıkı sarıldığım çantamdan güç almaya çabalarken dayanamamış bir kaldırım kenarına oturup ağlamaya başlamıştım. Ciddi anlamda artık hiçbir şeye dayanamadığımı, sonları oynadığımı hissedebiliyordum.
Abimi istiyordum yanımda. Yine ilk o koşsun yanıma istiyordum bir defa daha.
Kulağıma dayadığım telefon sürekli numaranın meşgul olduğunu, beklemem gerektiğini söylese de açsın istiyordum artık.
Yanıtlanan aramayla ''Abi,'' dedim onun konuşmasını beklemeden. ''Beni almaya gelir misin?''
Muhtemelen öğle vakti onu aramamı zaten saçma bulurken bir de ağlak bir sesle onu istediğimi söylediğimde daha da bir çıkmaza girmiş kısa bir an cevap vermemişti. ''Defne,'' dedi önce şaşkınlıkla. ''Abim ağlıyor musun sen? İyi misin? Neredesin, ne oldu?'' diye sıralamıştı sorularını peş peşe. Oysaki ben onun telefonunun meşgul olduğunu duyunca biri olanları yetiştiriyor sanmıştım.
Sesindeki telaş beni de üzerken ''İyiyim,'' diyebildim zar zor. Şansıma kimsenin olmadığı sokakta dolandı gözlerim. ''Marketin arkasında kalan çıkmaz sokak var ya hani. Oradayım. Gelir misin yanıma?''
Sürekli ne olduğunu sorup dururken ağlamaktan başka bir halta yaramadığım için konuşamazken hemen geleceğini söyleyip kapamıştı telefonu.
Kollarım, çıplak bacaklarıma sarılırken burada bağıra bağıra da ağlasam tek bir kişinin yanıma gelmeyeceğinin teminatıyla oturup bekliyordum ağabeyimi. Muhtemelen burada oturmuş sevdiğim adama sarılsam onun bir haftadır görmediğim yüzünü sevsem ve doyasıya öpsem biri çıkacak namusumdan edebime kadar bir ton laf söyleyecekti.
Nefret etmiyor, iğreniyordum artık bu iğrenç zihniyetlilerin yuvasından da beni evime bile gitmeye alıkoyan korkudan da.
''Güzelim...'' Abimin sesiyle kafamı kaldırırken dizlerimden, sabırsız bakışları dolandı üzerimde. Anında kalkıp ona sarılırken saçlarımın arasına giren eli yatıştırmak ister gibiydi beni. Sürekli sakin olmamı söyleyen fısıltılı sesiyle çok kısa bir sürede kendime gelirken önce yine ne olduğu hakkında sorular sormuş ardından da ''Hadi geç arabaya,'' diyerek yönlendirmişti beni, yerdeki çantamı da aldıktan sonra.
Şu an susuyor olması büyük ihtimalle olanların ya kulağına gitmiş olmasından ya da buraya gelirken bazı şeyleri görmüş olmasındandı.
Arabaya geçip otururken koltukta bana dönmüş yüzümü kapatan saçlarımı çekiştirmekle meşguldü. Nefret ediyordu saçlarımdan her defasında. Hep dökülüyormuş, bu yüzden de istemiyormuş. Aynı evde yaşadığımızda hep böyle diyordu yani. Beni her banyodan çıktıktan sonra saçlarımla uğraşırken gördüğünde 'Kes gitsin kızım ne uğraşıyorsun şu yelelerinle' deyip sinir ederken şimdi saçlarıma sever gibi dokunuyor olması garip hissettiriyordu.
''Ne oldu?'' diye sordu temkinli bir sesle. ''Buraya gelirken Melih'i aradım. Onunlaydınız bugün, bir şey oldu sandım. Emir'in geldiğini söyledi. Ne oldu Defne? Ne bu halin? Duydum bir şeyler ama...''
Eğilip aldığı peçeteyi bana uzatırken ağlamam dursa bile nedensiz nefessizliğim bir türlü durmuyordu. ''Ayrıldık.'' dedim ne diyeceğimi bilemeden. ''Onunla evlenmek istemediğimi söyledim, attım yüzüğü.''
''Abicim,'' dedi kucağımdaki bakışlarımı kendine çekmek için çenemden tutup kendine çekerken. ''Durduk yere olmadı ya sonuçta bu. Hadi anlat bana.'' Benimle bir çocukla konuşuyormuş gibi konuşması daha beter bir hale girmeme neden olurken ellerimi gözlerime bastırıp yanmasına engel olmaya çalıştım.
Telefonum çaldı, çaldı, çaldı. Abim ondan beklenmeyen bir sakinlikle ama aynı zamanda da misafir ettiği o panikle konuşmamı beklerken anında çantamı açıp kapattım annemin aramasını.
Kimin aradığını görmüş olmalı ki ''Annem mi bir şey dedi?'' dedi kızgınlıkla. '' Emir mi bir şey dedi? Ne oldu anlatacak mısın yoksa o şerefsizi arayıp ona mı sorayım bu halinin hesabını Defne?'' diye yükseltti sesini. ''Ulan... Geleceğim diyordu da gelip seni bu hale sokmaya mı geldi!''
''Hayır,'' dedim kısık bir sesle. Bu durumu nasıl açıklayacağımı bile bilemeden onun telefonu çaldı bu sefer. Ama açmadı, kimin aradığına bakıp sessize verdi ve yine bana döndü. ''Nasıl anlatayım, nerden anlatayım bilmiyorum. O kadar boktan bir durum ki bu.'' Yeniden ağlayacağımı anladığı an kızgınlıkla telefonuna uzandığında kolumu uzatıp ''Tamam,'' dedim aceleyle. ''Biz bir yerlere gidecektik, yürüyorduk sokakta... Asiye teyze hastalanmış, bakalım falan derken Kadir'i gördük. O kızla evleneceklerdi onlar...''
''Defne konuya nereden başladın nereye bağlayacaksın bilmiyorum. Beni, seni bu hale sokan kısmı ilgilendiriyor. Kısa kes yoksa ben başkalarının bir taraflarını kesmeye gideceğim.''
''Elif hamileydi,'' dedim nedensiz bir çekinmeyle. ''Kadir de bilmiyormuş. Öğrenmiş, kızı göndermiş. Anlamadım karnındakini öldürmeye çalışırken gördüm falan dedi... Alpay'ı da görünce ona saldırmaya kalktı birlikte olduklarını ima ederek.'' Konuşmakta zorlandığım an eli kolumda dolandı. ''Bir sürü kişi vardı orada herkes duydu... Ya onlar da o bebeğin ondan olduğuna inanırsa?''
''Ağlama.'' deyip beni kendine çekerken ''Sen de sinirlenip Emir'den mi aldın öcünü?'' diye sordu anlayış barındıran sesiyle. ''İnanmazsın çünkü sen, biliyorum. O şerefsiz de yapmaz zaten öyle bir şey. Bakmaz senden başkasına.'' Bunları söylerken bariz bir şekilde zorlanıyordu yine de.
''Onu tanımayan herkes başka bilecek ama.''
''Bak bana,'' derken yüzümü tutmuş ona bakmamı sağlamıştı. ''Ağlayıp durma sümüklü veletler gibi. Nasıl böyle bir şeye sebep olduysa bizzat ilgilenip herkese her şeyi açıklayacaktır. Emir'in nasıl biri olduğunu herkes biliyor. Durmazlar üzerinde bu meselenin. Sen niye eğiyorsun başını! Tanımıyor musun kızım sen bu adamı? Ayrıca millete ne olandan bitenden doğruyu duyunca susup oturacaklar.''
''O yüzden ayrılmadım onda.'' derken bile o kelime içimi acıtıyordu. Ben ondan ayrılmak falan istemiyordum ki. Sadece düzelmesini istiyordum.
''Hiç güvenmiyor bana... Ben Ezgi'yi almak için Kahraman amcanın dükkânına gitmiştim. Cengiz ağabey oradaydı ama gitti sonra. Selim abi oradaydı. Oradaymış yani, bilmiyordum. Konuşmadım bile. Onunla hiçbir şey konuşmadım. Biri görmüş akşam orada olduğumu. Anında söylediler bir şeyler, anlamadım Emir ile o adam sokak ortasında dalaşırken. Emir'se sanki hiçbir şey olmamış gibi buna takıldı. Duyduğu gibi karşısındaki adamı umursamadan bana döndü. Hiç güvenmiyor bana. Giderken bile sanki o gidince bir başkasına gönlüm kayacakmış gibi davranarak gitti. Selim abiyi kıskanıyor ya Selim abiyi. Yoldan geçen adam yanlışlıkla baksa deliriyor hemen. Manyak herifin tek anladığı dövüp öldürmek!''
Zorlanarak, ara ara duraklayarak konuşurken abimin telefonu üst üste çalınca açtı birkaç şey söyledikten sonra sadece dinledi. Bana, duraklamam için vakit tanıyordu belki de.
Asabi bir sesle ''Senin de işin gücün yok, bana mı yetiştiriyorsun hemen?'' demesiyle anında ne konuştuğuna odaklandım. ''Kapat Fatih.'' dedi buz gibi bir sesle. ''Kapat benim asabımı bozma.''
Telefonunu kapatıp bana dönerken o sertleşen bakışlardan ben de nasiplenecektim belli ki. ''Herkesin ortasında mı attın yüzüğü?'' diye sormasıyla olduğum yere sinmiş resmen vereceğim cevap karşısında ne diyeceğini düşünürken hissettiğim korkuyla konuşmamış sadece başımı sallamıştım belli belirsiz.
''Aferin kızım.'' dedi öfkeyle. ''Aferin abicim. Biriniz sıçın biriniz sıvayın. Tam bulmuşsunuz birbirinizi.'' Boynunu sağa sola yatırıp rahatlamaya çalıştı. Önüne dönerken çalıştırdı arabayı, çıktı sokaktan. ''Yaptığın şeyle millete ne fırsatlar verdiğinin farkında mısın?'' diye sordu cevap bile almak istemediğini belli ederek.
Bizim sokağa girdiği an çekinerek ''Eve gitmek istemiyorum,'' dediğimde ''Seni eve götürüp annemin önüne atacak kadar yemedim daha kafayı.'' dedi o da benim annemi tanıdığından. Ne de olsa benimki başka onunki başkaydı; aynı kişiler olsa dahi. ''Ama yine de beraber eve gidiyoruz. Annemin saçma sapan şeylere inanıp sana patlamasını istemiyorum.''
Şaşkın ve bir o kadar da sersemlemişken durdu evin önünde. Resmen biri görüp de bir şey diyecek korkusuyla koşar adım girmiştim içeri. Abim kapıyı açarken aniden hissettiğim mide bulantısıyla ilk işim kapıda duran annemi bile görmeden banyoya koşmak olmuştu. Kapının ardından telaşla iyi misin, neyin var gibi sözlerini idrak edemediğim her an sabah yediğim ne varsa artık midemde bulunmuyordu.
İçi boş ve ezilmeye müsait bir teneke kutu gibi oradan oraya savrulan bedenimi zar zor ayağa kaldırırken annemin sürekli başımda bir şeyler sormasına bile tahammülüm yoktu.
Kalkıp da elimi yüzümü yıkadığım sırada ''Çıldırtacak mısın sen beni?'' diye yükseltti sesini elini uzatıp saçlarımı yüzümden çekmeye çalışırken. ''Ne bu halin?''
''Yok bir şeyim,'' diye mırıldansam bile bunu bir cevap olarak kabul etmezken kolumu, oradaki lekeleri gördüğü an gözleri kocaman açılmış ''Bu kan ne?'' diye sormuştu bedenimi kontrol ederek. Onu üzerimden çekerken ağlamaktan yanan gözlerimi sıkıca kapamış başımın ağrısına engel olmak niyetiyle ''Ne olur bir izin ver.'' diye resmen yalvarmıştım. ''Başım çatlıyor, kan da bir şey değil burnum kanadı sadece. İzin ver bir kendime geleyim.''
''Ama biliyorum ben senin bu halinin nedenini. Sen gelmeden vukuatının haberi geliyor zaten.'' demesiyle bıkkınca bırakmıştım nefesimi. Banyodan çıkarken ellerime bakmasının nedenini anladığım an dayanamayıp kaldırmıştım elimi havaya. Görmek isteyip de göremeyeceği şeyi fark etsin diyeydi bu yaptığım.
''Kim ne yetiştirdi bilmiyorum ama attım yüzüğü. Boşuna bakma parmaklarıma!'' Ani bir öfkeyle konuşurken ne diyeceğini bilemez gibi bir hali vardı annemin. ''Ayrıldık oldu mu? Siz yapamazsınız deyip deyip durdun... Bak, haklıymışsın işte. Tüh bana. Anne sözü dinlemedim ya hep bundan geliyor değil mi bunlar başıma?''
Son birkaç kelimem dudaklarımın arasından alayla firar ederken asla beklemediğim bir anlayışla ''Geç odana üstünü başını değiştir önce.'' dedi beni şaşırtarak. ''Ayakta duracak halin yok, hâlâ laf yetiştirme peşindesin.''
Kırgınlığıma, kızgınlığıma bir de bu şaşkınlık eklenirken sakinleşmem gerektiğini söyleyen tarafıma ek olarak bir yanım da daha büyük bir dalgayla savrulacağız, kanma bunlara deyip duruyordu ne yazık ki.
Bu yaşanılan şeylerin gerçekliğini, nedenini sorgulaya sorgulaya odama geçerken annemin acır gibi bakması yaktı içimi. O kadar mı vahimdi halim; onun bana olan bakışlarını yumuşatacak kadar?
Odama geçip üzerimdeki her şeyden kurtulurken çıplak bedenim yanıyordu alev alev. İçimden mi dışımdan mı kaynaklıydı bu sühunet bilinmez ama bedenimin berbat bir durumda olduğunun farkında olduğumdan hiç beklemeden bir eşofman takımını giyinip uğraşmayı asla istemediğim saçlarımı toplamış zorla oturmuştum yatağımın üzerine.
Sığmıyor, sığamıyordum artık hiçbir yere, hiçbir şeye. İnsanın kendisini hiçbir yere ait hissetmemesi ne de kötüymüş aslında. Az önceye kadar kendimi sevdiğim adama ait hissediyor olmakla şu an bu odada tek başıma kalışımın sonu olsun istedim anlık bir düşünceyle.
Bunca yıl tek isteğim rahat ve güzel bir yaşamken ne kazandığım okul, ne o okuldan sonra girdiğim iş, ne de o işten kazandığım kazanç sağlamıştı boynuma geçirilen tasmayı çıkarmamı.
Çok kolaydı; okulum bitsin sizden kurtulacağım, gideceğim buralardan, demek. Ancak ne aldığın yaş, ne de cebindeki maaş yeteri oluyordu bunlara.
Bundan sadece birkaç yıl önce okulun bitecek ve iyi bir para kazandığın halde aynı çatı altında sıkışıp kalacaksın deseler gülüp geçer ben o kadar salak değilim, derdim ancak keşke her şey o Defne'nin düşündüğü kadar kolay o her şeye inana kızın düşünceleri kadar meşakkatsiz olsaymış.
Evlenince kurarsın kendi düzenini diyen anneme sormalı mıydım sevdiğim adam güvenmiyor ki bana, yine de sırf bu evden kurtulmak için onunla evlenmeli miyim diye?
Yeniden yaşarmaya başlayan gözlerimle yüzümü sıvazlayıp kalktım oturduğum yerden. Abimin anneme bir şeyler sıraladığını duyduğumda içeri girmekle girmemek arasında kaldım. Tam içeri gireceğim sırada kapı çalınca gelen kişinin aşağıdakiler mi yoksa evde olmayan ve nerede olduğunu bilmediğim babam mı korkusuyla korka korka açtım kapıyı. Babam yüzüme bile bakmadan içeri girerken o tavrı peşinden gitmem gerektiğini anlatıyordu ne yazık ki.
''Geç otur,'' dedi babam belki de ilk defa duyduğum o soğuk sesiyle. ''Ortalıkta dolanan meselenin aslını bir anlatın. Yoksa ben hiç hoşlanmayacağım şeylere inanacağım.''
Annem anında celallenip ''Kim neyi anlatacakmış?'' dedi bana bakarak. Babama ''O kendini bilmezin oğlu gül gibi çocuğa iftara atınca senin kızın da inanıp yüzük atacak ancak.'' derken hemen ardından bana dönüp öfkeyle sordu. ''Sen kime ne yaptığının farkında mısın?''
''Hiçbir şey anlatmayacağım,'' dedim benden beklenmedik bir tavırla. ''Kimden ne öğrenmek istiyorsanız öğrenin ama ben artık sizin saçma sapan tavırlarınızı umursamayacağım.''
Daha az önce bir sokak kenarında iki büklüm ağlayan ben değilmişim gibi duygusuzca sarf ettiğim sözlerle babam kızgınlıkla ''Defne!'' diye uyarmıştı sesini yükselterek. ''Annenle doğru konuş.''
Umursamazca ''Hangi anneyle, pardon?'' diye sormama karşılık babam ne diyeceğini bilemezken annem ayaklanmış ''Terbiyesize bak.'' diye üzerime yürümüştü resmen. ''Sen son zamanlarda çok oluyorsun bak. Oturup dizlerini döveceğine, rezil oldum diye yüzünü eğeceğine gelmiş burada bana dikleniyorsun.''
Ağzımı açıp bir şeyler diyeceğim sırada abim keyifsizce ''Anne,'' deyince anında susmuştu annem. Acıyordum ona. Kendisinden kaç yaş küçük evladının sözüyle oturup kalkacak kıvamdaydı resmen. ''Ortada ne bir ayıp var ne de rezil olunacak bir şey. Üstelik değil bu olaydan ötürü başka bir şey olsa bile ister ayrılır ister ayrılmaz bize ne? Tamam yaptığı doğru demiyorum ama şu kıza bir nefes aldırın artık.'' demesiyle şok olmuştum. Ne olmuştu da bu kadar değişmişti. Tamam arabada bana da kızmıştı ama bizimkilere karşı tek olmadığımı görmek garip hissettiriyordu.
Annem tam da tahmin ettiğim gibi söylenmeye başlamışken kalkıp odama geçmiştim kulaklarımı arkamdaki bağrışa kapayarak. Konuşmaya bile değmezlerdi.
İlk defa yapmak istediğim şeyde bu kadar kararlıyken yatağa girmeden önce telefonu elime almış, Emel ablanın, Serap teyzenin Emir'in hatta Melih'in bile aramasını silip istediğim şeyi bulacağım birçok sitede dolanmaya başlamıştım. Yanan gözlerim buna pek müsaade etmese de telefonuma kaydettiğim birkaç numara yeni hayatımın belki de anahtarıydı benim için.
...
Zaman kavramım karmaşıklıktan başka bir anlama gelmezken alnıma bastırılın dudaklar, o elin bedenimde yarattığı etki, ciğerlerimi dolduran o koku açmamak için direndiğim gözlerimde korunak olan kirpiklerimi bile titretmişti her seferinde.
''Özür dilerim.''
Mırıltı gibi çıkan sesi öyle yakınımdan geliyordu ki çok kısa bir süre gerçek ile düş arasında gidip geldim. Onu yanımda istediğim için böyle hissettiğimi bile düşünmüşken yüzümde dolanmaya başlayan eliyle mayıştıkça mayıştım.
Tahmin ediyordum ki yatağımın hemen kenarına, yere oturmuş kolunu da hemen yastığımın bitişiğindeki boşluğa yaslamıştı. Kaşımın kenarından yanağıma, oradan da dudaklarıma ulaşan parmağıyla her şeye rağmen onun için atan kalbim teklerken nasıl oldu bilmiyorum ama uyumadığımı anlamış olmalı, ya da zaten hiç uyuduğumu varsaymamıştı.
Yanağımı kaplayan elinin başparmağı onu görmek için açılmayı bekleyen kapalı gözümün üzerinde tüy gibi gezinirken derin bir nefes bıraktı. ''Açma gözlerini,'' Fısıltı gibi çıkan sesi bile huzurla dolmama neden oluyordu. ''Bana öyle nefretle bakacaksan açma gözlerini. Kalkıp da beni kovma. Bırak seni uyuyor sanayım, korkularımı sayayım.'' Sesi öyle yorgun çıkıyordu ki dayanamamıştım. ''Attın beni bir cehennem ateşinin içine, çektin gittin. Oysa ben seni o ateşe çoktan atmışım.''
Uyumadan önce her olasılığı düşünmüş, belki de o yüzüğü bir daha hiç parmağıma takmayacağımı bir ihtimal sayarak ağlaya ağlaya uyumuşken şimdi ona olan muhtaçlığım kendime olan saygımı yerle bir ediyordu.
''Ne dersen de haklısın,'' dedi kasvetli bir sesle. Yüzüme bakıyor, tepkilerimi bekliyor muydu bilmiyorum ama benim tek yaptığım istemeden de olsa ona bakmamak için sıkıca kapamak olmuştu gözlerimi. ''Öyle öldürücü bir şey ki bu... Engel olamıyorum.'' dedi onun neyden bahsettiğini anlamaya çalışırken. ''Tahammül edemiyorum aklımdaki o hengâmeye. Sana yetememekten, isteklerini karşılayamamaktan öyle çok korkuyorum ki aklım çıkıyor olur da benden vazgeçersin diye.''
Kısa bir an sadece nefes seslerimiz birbirine karışırken daha da yandı içim. Beni böyle mi tanımıştı gerçekten de. İsteklerimi karşılamayacaksa onu sevmeme rağmen bırakıp gidecek biri olarak mı?
Dudağımın kenarında dolanan parmağı orayı severken ''Sevgilim,'' dediği an dayanamamış hareketlenmiştim yatağın içinde. Diğer tarafa dönerken birkaç damla yeniden döküldü gözlerimden. ''Sevgilin değilim ben senin.'' dedim kırgınlıkla. ''Ayrıldık biz.'' Saçma bir çocukluk sardı bedenimi. Beni kucağına alsın her şeye rağmen her şeyin bir aldatmaca olduğunu söylesin istedim.
Kısık sesi netlikle ''Hayır,'' derken sırtımdaydı eli. Açıkta kalan yerleri kendi sıcaklığıyla ısıtmak gibiydi niyeti. ''Sen bana öfkeliydin sadece. O yüzden o yüzüğü çıkardın. Hem... Dinledim sözünü, öyle geldim sana.'' dedi yumuşak bir sesle. ''Bir kişi bile sözünü açmayacak bugün olanların. Herkes her şeyin doğrusunu biliyor çünkü. Bu yüzden bu küslüğün hükmü de yok.'' O böyle konuştukça benim daha çok ağlayasım daha çok kendimden nefret edesim geliyordu. Bu kadar kolay olmamalıydı her şey. Belli belirsiz bir sesle ''Hayır,'' diyen ben oldum bu sefer. ''Sen bana güvenmiyorsun diye çıkardım ben o yüzüğü. Bir daha da asla takmayacağım!''
Acı dolu sesiyle ''Güzelim...'' dedi saçlarımdan öperken ''Hadi evimize gidelim, konuşalım.'' derken dağılan saçlarımın arasına girmişti parmakları. ''Yapma böyle... Dönme bana sırtını. Elimi kolumu bağlayıp beni çaresiz bırakma.''
Boğuk çıkan sesimi duyuyor muydu bilmiyorum. ''Ben bir şey yapmıyorum.'' dedim fısıltıyla. ''Ayrıldık diyorum anlamıyorsun ki beni. Sen zaten beni hiç anlamıyorsun. Anlasan böyle olmazdı. Burada böyle olmazdık. O evde olurduk.'' Artık evimiz bile demek istemiyordum oraya. İstiyordum da dilim diyemezken kalbim hayır orası bizim evimiz deyip duruyordu.
İkna etmek ister gibi ''Yine evimizde olacağız zaten.'' dedi kısık bir sesle. Saçlarımla sırtımda dolanan elinden kurtulmak istedim. ''Olmayacağız.'' Yeniden ona dönüp ağır ağır yataktan kalkarken unutmak istediği belki de unutmak için önce kabullenmek gerekir diyerek hiç kabullenmediği o gerçeği dile getirmemden ötürüydü belli ki bu perişan hali. Üstelik şımarır gibi küskünce konuşuyor olmamı da engellemem gerekiyordu. Naz yapar gibi değil kendimden emin olmam gerekiyordu ki kararlılığımın farkına varsın.
Yastığımın üzerine düşen elinin boğumları öyle soyulmuştu ki o acıyı kendi elimde hissettiğim an yüzüm kasıldı. Korkuyla yüzünde, bedeninde dolandı gözlerim. Ağlayışlarım hızlanırken elimi uzatmış parmaklarımı değdirmiştim tahriş olan dokularında. ''Eline ne oldu senin?'' Dokunmak isteyip de zar zor engel olmak ne kadar da zordu. Yüzüne bakıp elimi geri çekerken elimi tutmak istediğinde buna engel olunca düştü yüzü.
Elini yataktan çekti, yerden destek alarak oturduğu yerden kalkıp yanıma geçti. ''Olmadı bir şey.'' dedi umursamazlıkla. ''Hadi hazırlan gidelim.''
Yüzümdeki yaşları silerken ''Seninle hiçbir yere gelmeyeceğim.'' diye söylenmem onun olmayan keyfini kaçırıyordu. ''Ben seninle artık hiçbir yere gelmeyeceğim.''
''Seni üzecek hiçbir şey yok artık,'' diye konuşmaya başlamıştı ki benim ''Beni en çok üzen sensin ama.'' dememle yarım kaldı cümlesi. Sahi nasıl oluyordu da insan en çok sevdiği tarafından yaralanıyordu? ''Benim bu halde olmam ne sabah yaşananlar ne de herhangi bir şey. Sadece sensin.'' Yüzüme uzanan ellerinden geri çekilemezken dolu dolu gözlerle ''Defne,'' demesi üzmüştü beni. ''İzin ver düzelteyim. Yemin ederim tek bir kötü an bırakmayacağım. Nefret ediyorum seni bu halde görmekten.''
Güldüm ister istemez. ''Hep sen üzüyorsun beni. Hem çok mutlu ediyorsun hem de bunun karşılığını almak ister gibi paramparça ediyorsun. Hani bugün benim için gelmiştin?'' Yutkunmuş, istemeye istemeye konuşmuştum. ''Keşke gelmeseydin... Keşke seni yine çok özleseydim ama bugün hiç gelmeseydin.'' Yanağımdaki elini indirmek için elimi kaldırdığımda kaçar gibi hareketlendirdi elini.
Saçlarımın arasına giren eli bedenimi kendine çekerken dayanamayıp alnımı göğsüne yaslamış içim çıkana kadar ağlamaya başlamıştım. Saçlarıma bastırdığı dudaklarının baskısı bile içimi ferahlatırken ''Niye böyle oluyor hep?'' diye ona sormaya başlamıştım alamadığım nefeslerin arasında. ''Niye biz de mutlu olamıyoruz? Niye hep bir şey çıkıyor? Niye kavgalarımız bile bizimle ilgili değil de hep başkaları yüzünden?''
Net bir dille ''Olacağız,'' derken sesi titremişti. ''Hep mutlu olacağız. Gerekirse sadece bunun için yaşayacağım ama tek bir damla akıtmayacağım o gözlerden.''
Dert yanarak ''Hepsi senin yüzünde.'' dedim acı içinde. Ellerim göğsüne dayanırken ona olan nefretimi onun koynunda yaşıyor olmak yıpratıyordu beni. ''Hiçbir sözüne inanmayacağım artık.'' dedim hıçkırıklarımın izin verdiği ölçüde. ''Sen beni hiç dinlemedin. Ben de seni dinlemeyeceğim.'' Zaten beni kimse dinlemiyor Alpay Emir, sen niye dinleyesin?
Alnımı göğsünden çekerken gözlerini bile göremiyordum ağlamaktan. ''Hepsi senin yüzünden, hepsi... Mutlu olmamızı isteseydin daha en başından dinlerdin beni. Ama sen öyle bencil bir adamsın ki sadece kendi sözünün arkasındasın. Sadece kendin için varsın. Hiç düşünmüyorsun... Ağlamamı istemiyorum, sevmiyorum diyorsun ama hep sen ağlatıyorsun. Keşke çok ama çok sevmek yerine birazcık anlasaydın beni.''
Başını olumsuzca sallayıp bir şeyler diyecekti ki iyice geri çekilip silmiştim yanaklarımı. ''İstemiyorum,'' dedim iç çekerek. ''Artık hiçbir şey istemiyorum. Önce kırıp döküyorsun sonra iki güzel sözle gönlümü almaya çalışıyorsun.'' İstemsizce yeniden göğsüne kapanan ellerimi aldı ellerinin arasına. O sıcaklığa öyle muhtaçtım ki bir de ona olan bu düşkünlüğüme ağladım. ''Bir hafta... Yatıp kalkıp ağladığım bir hafta! Sonunda sana kavuşacağım sanırken olanlara bak... Şimdi sakın söyleme hiçbir şey bana.''
Ne yapacağını bilmez bir şekilde bana bakıp sıkıntılı soluklar bırakırken dayanamayıp devam ettim konuşmaya. Eğer durursam bir daha bu kadar kendimi anlatamayacakmışım gibi hissettim. ''O adam orada sana onları söylerken de yanındaydım ben senin, o kız sana ilgiliyken de. O gün de çok mutluydum, bugün de...'' Söyleyip söylememekte kararsız kalırken dudaklarım titremişti onun ellerini iterken ''Ben o günde sana kavuşmuştum bugün de! Ama her defasında hemen arkasından bir şeyler oluyor. Ben seninle ne zaman gülsem iki katı ağlayıp iki katı acı çekiyorum. İstemiyorum artık. Bunları yaşayacaksam her defasında-''
İkna etmek ister gibi yaklaşıp ''Bundan sonra hiçbiri olmayacak güzelim,'' dese bile onu dinlemedim.
''Bir defa bile aklımdan kötü bir şey geçmedi benim. O zaman da şimdi de... Sumru ya... Onunla gecenin bir vakti kuytu köşedeyken bile tek bir kötü düşünce geçmedi aklımdan. Ama sen sevdiğim dediğin kadına nasıl bakabildin öyle? Aldattım mı seni?'' dedim birdenbire. Duymak istemiyordu bunları, dinlemek istemiyordu beni ama ben de dayanamıyordum artık, boğuluyordum. ''Yalan mı söyledim sana? Ya da arkandan iş mi çevirdim? Ben o kızın yanına gittiğimde bile söylediklerime, onu ağlattığıma bin pişman olmuşken ilk sana söyledim ne yaptığımı ne dediğimi. Çünkü korktum başkasından duymandan. O kız gelir de sana başka başka şeyler söyler diye çok korktum. Çünkü bana inanmayacağını da biliyordum. Doğrusuyla yanlışıyla ilk benden duy istedim. Seninle aram bozulmasın diye en ufak ihtimali bile göz ardı etmedim.''
Ellerimin altında dertop olmuş kazağını bırakırken gözlerimi kaçırıp karşımdaki dolabın aynasına baktığım sırada ağzını açmamak, tek bir kelime etmemek için dudağını dişliyor, beni dinliyordu. ''Ama keşke hiçbirini yapmasaymışım.'' dedim yeniden ona dönüp yanaklarımı silerken. ''Doğanın kanunu bu galiba... Bunları değil, tam tersini yapsam daha çok değerim olacaktı belli ki gözünde.'' İnkâr etmek isteyerek tok sesiyle ''Değerlisin, çok değerlisin hem de.'' dediği an gülmüştüm ister istemez. ''Aynen,'' dedim ona dönüp alayla başımı sallarken. ''O yüzden bu haldeyiz. Ben o yüzden sevdiğim adama dert yanıyorum, beni anlamadığı için kendimi anlatma derdiyle yanıp tutuşuyorum!''
''Her şeyi unutturacağım. Bugün yaşanan hiçbir şey çıkmayacak bir daha karşımıza. Sana olan sevdam öyle büyük ki... Aklım çıkıyor, düşünemiyorum.'' deyip elimi tutarken geri çekmiştim elimi.
Öyle işlemiyordu ki bu sözleri... Soluklanıp net bir tavırla ''Ben çok sevilmek falan istemiyorum.'' dedim benden beklenmeyecek bir ciddilikle. Tavrımın değişmesiyle onun da yüzü büyük bir ciddiyet alırken kasılan çenesi çekmişti dikkatimi. Şu ana dek içeriden bir ses gelmezken evde kimse yok diye düşündüğümden daha rahattı tavrım. ''Hep sevilmek istedim. Gerçekten çok istedim bunu. Sevdin de... Çok güzelmiş sevilmek... Ama sevilmek de bir işe yaramıyormuş sayende çok güzel öğrendim. Anlaşılmak, güvenilmek çok daha değerliymiş. Ve bizim ilişkimizde bu ikisinin olduğunu asla düşünmüyorum. Zaten artık bir önemi de yok.''
Duyumsadığı öfkeyi belli etmemeye çalıştığı sırada ''Şöyle konuşup sinirlendirme beni.'' demesiyle tamamen ona döndüm yatağın içinde.
Dilim başka gönlüm başka konuşurken kendimi o sese sağır edip içim yana yana devam ettim konuşmaya. Öyle büyük bir yangın vardı ki göğsümün altında, kor alevler içinde közleşmeye başlamış bir yüreği ne iyileştirir bilemediğimden susup çektim acısını. ''Bencil, sürekli her şeye öfkelenen ve bana zerre güvenmeyen bir adamla ne olursa olsun yapmayacağım.'' Yapmayacağım değil, yapamayacağım. 'Yalvarırım bir şeyler söyle. Söyle ki susayım.' diye yapışmak istiyordum yakasına.
Sözlerime asla tahammülü yokken kendini öyle bir sıkıyordu ki sabrının son demlerinde olduğu anlaşılıyordu. ''Sen benim elimden tartışacağımız konuyu bile alıyorsun. Belki bugün olanlardan sonra kavga eder ama sonra yine önümüze bakardık ama sen öyle bir şey yapıyorsun ki biz ne önümüze bakabiliyoruz ne de yan yana yürüyebiliyoruz.''
Omuzlarım çöktü, yüzüm düştü. ''Alpay Emir biz yapamıyoruz...'' dediğim an bakışlarıyla bile bunu kabul etmek istemediğini belli ederken ne yazık ki o da farkındaydı her şeyin.
Konunun ciddileşen tarafıyla az önce yumuşak ve sevgiyle bakan gözleri gitmiş ne desem anında üzerime atlayıp saldırganlaşacak bir adamın gözleri gelmişti.
Benim beklediğimin aksine ''Ee,'' dedi soğuk bir tavırla. ''Bunu düzeltmek varken kestirip atacak mıyız senin isteğinle?'' Cevabımı bile beklemeden ''Olmayacak öyle bir şey.'' deyip kalkmıştı yanımdan. ''Şu siktiğimin ayrılık meselesini önüme sürüp durma.'' Ayrılmak istediğimi, bunun sebebinin tavırları olduğunu asla kabullenmiyordu. ''Konuşuruz, bir şekilde hallederiz ama senin bahsettiğin gibi bir durumun olması söz konusu bile değil.'' dedi aksi bir tavırla. Şu haliyle bile beni tedirgin ettiğinin, kalbimi kırdığının farkında değildi. Düzeltmesi gerekenleri iyice yığıyor, üzerine bambaşka şeyler ekliyordu.
Ben de kalktım, yanından geçip çekmecedeki anahtarları çıkardım. Karşısına geçip elini elime aldığımda çatık kaşlarla bakıyordu bana. Ağlamak istemiyordum artık. Ben böyle bir hayat istemiyordum artık. ''Bir çatı altında huzurla yaşanmayacaksa bu anahtarlara da hiç gerek yok.'' dediğim an elini geriye çekmek istediğinde canını yaktım mı bilmiyorum ama sıkı sıkı tutmuştum elini. ''Sevgisiz bir evde büyümüş olabilirim, ama sevginin olup da anlayışın, huzurun olmadığı bir evde yaşanılmayacağını biliyorum.''
Sadece baktı. Gözlerimin içine değil derinlerine ne denli ciddi olduğumu görmek ister gibi baktı sadece. Anahtarları avcunda sıkıştırıp yumruk haline gelmiş elini indirirken sesli bıraktığı nefesle sabırsızca nemlendirmişti dilinin ucuyla dudaklarını.
Sert ve gür sesiyle, buz gibi tavrıyla ''Yarın sabah dönüyorum.'' deyince göğsünde dolanan bakışlarım ışık hızıyla çıkmıştı yüzüne. ''Her gittiğimde dönmek için tek sebebim senken yapma bence bunu.'' dedi kaşlarını kaldırıp tehdit eder gibi. ''Onca işimin arasında senin için birkaç saatliğine gelmişken dönmeden önce iyice çıkmaza sokma bizi.''
Ben daha onun bugün gelip yarın gidecek olmasını idrak edememişken bir de hiç dönmemekten mi bahsediyordu, anlayamadım. ''Ne?'' Titrek ve kısık bir sesle dudaklarımın arasından çıkan o şaşkınlık nidasına bile bir tepki vermezken ''Duydun.'' dedi ters bir şekilde.
Güldü, başıyla onaylayıp ''Anladım ama ben seni.'' derken sebepsiz bir hayal kırıklığıyla bakıyordu bana. Sebebini anlayamazken olduğumuz durumu idrak edemezken ''Ne istediğini anladım da,'' deyip sinile dudağını dişlerken belli belirsiz bir sesle ''Ben kendimi değiştirsem bile beni olduğum gibi kabul etmeyen bir kadınla bir ömür nasıl geçer onu anlayamadım.'' dedi beni nasıl yaraladığını bilmezmiş gibi.
Oluşan birkaç saniyelik sessizliği yine o bozdu. ''Çok mu zor ulan karşındaki adamı olduğu gibi kabullenip sevmek?'' Diklenir gibi konuşmasına bile takılamadan benim aklım onun gidecek olmasını idrak etmeye çalışıyordu zar zor. ''Bu adam da böyle ama seviyorum, katlanırım demek çok mu zor?'' diye yükseltti sesini. ''Hatalarıyla seveyim demek bu kadar mı zor!''
Evet, belki de tek isteğim kendisine çekidüzen vermesiydi. Böylece, bir şansımız daha olur, diye düşünürken onun sözleriyle büyük bir darbe almış gibi hissetmiştim kendimi.
''Siktir olup gitmek varken burada kalıp sen senin için her şeye katlanırken çok mu zor?'' diye devam etmesiyle Bağırmıştım birden bire. ''Zor!'' Hissettiğim öfkeyle dibine girerken ''Ben sana kendini değiştir mi diyorum?'' dedim diklenerek. ''Birazcık anlayış istiyorum, sadece birazcık. Adımın yanında başka bir isim duyduğun an delirme, hastalıklı bir kıskançlıkla beni de boğma istiyorum sadece. Düz yolda yürürken bile korkuyla dolmayayım, sevdiğim adam ne zaman kime çatacak diye düşünmeden hayatımı yaşayayım, yeri geldiğinde rahatça eğlenebileyim, koca dünyada sadece biz varmışız gibi yaşayabileyim istiyorum.''
''Seviyorum.'' diye yükseltti sesini durduk yerde. ''Ulan seviyorum seviyorum! Neyini anlamıyorsun? Yapamıyorum.'' deyip yatağa fırlatırken anahtarı büyük bir adım atmıştı aramızda mesafe bırakmak istemezmiş gibi. ''Dayanamıyorum, ne yapayım! Değil birini görmek düşüncesi bile katil olma sebebi bana. Diğer türlüsü nasıl olur bilmiyorum!''
Öyle yükseltiyordu ki sesini, kullandığı kelimeleri bile idrak edemiyordum lakin onun da bir yerde durması gerektiğini anlaması gerekiyordu artık. Bizi tükettiğini niye asla anlayamıyordu?
''Öğren o zaman!''
Sesi yükselen bu sefer ben olmuştum. ''Sevdiğin kadını kaybetmek istemiyorsan öğren o zaman. Çünkü ben, senin aşkından da ölsem yataklara da düşsem hasretinden sen böyleyken asla olmayacağım seninle-''
Yanağımı kavrayan eli beni kendine çekerken dudaklarıma bastırdığı dudaklarıyla neye uğradığımı şaşırdım. Kollarına kapanan elim onu kısa bir süre sonra itelese de derin öpüşüne karşılık vermesem de yaptıklarıma zıt bir şekilde o öpmeye devam ederken zaten hasretle onu bekleyen bedenim düşüncelerime ihanet etmiş beni de çoktan bırakıp o adamın rüzgârına kapılıvermişti.
Ona bu kadar kolay yenilmek kendimi kaybetmek başka bir şey değildi. Ben artık kendimi bulmak, yoluma bakmak istiyordum.
Gözlerim kapanmış, çok kısa bir süre onun etkisine dolanıp öpüşüne karşılık vermeye başlamışken yeniden kendime gelip dudakları arasında tarumar olan dudaklarımı geri çektiğim an alnını alnıma yaslayıp bedenimin arkamdaki dolaba yaslanmasını sağladı. Nefret ediyordum beni bedeniyle, kendiyle etkileyip susturmasından.
''Öğrenirim,'' dedi kısık bir sesle. ''Sen benden gitme diye neyi öğrenmem gerekirse öğrenirim.'' Yüzümde dolanan eli anında kabaran dudaklarımda dolanırken daha fazla gardımı indirmek istemediğim için yüzümü yan tarafa çevirdiğimde seslice bıraktı nefesini. Açılan boynuma bastırdı dudaklarını. ''Ama diline her daim o zehirli kelimeyi alıp benim devrelerimle oynama Defne.'' dediği sırada omuzlarına kapanan ellerimle uzaklaştım ondan. Öyle kapamıştı ki zihnini devam ediyordu kendi doğrularını diretmeye. ''Bir şekilde halledeceğiz, ama benim sabrımın sınırlarında dolanıp ikimizi de mahvetme.''
Karşısında ilk defa kararlı bir duruş sergilemek istedim. Her defasında ona giden benken bu sefer o gelsin istediğimdendi bu halim. Boynumdaki dudaklarını ensesindeki saçlarını çekiştirerek uzaklaştırırken kendimden kısa bir süre kendime gelmek için zaman tanırken düzene giren nefesimi dengeleyip meydan okurcasına dikildim karşısına.
Geri çekildi. ''İster kabul et ister etme.'' dediğim an ensesini ovalıyordu eli. Gergindi, sinirini boşaltamadığı için kendine hâkim olmaya çalışıyordu ve tek isteğim bana patlamamasıydı. ''Ayrıldık!'' dedim derin bir nefes alırken. ''Öpüp denge bozmakla olmuyor bir şeyleri düzeltmek. Benim için bitti.'' dediğim an öyle bir baktı ki bir an hiç konuşmamak daha iyi olacak diye düşünsem de devam ettim.
''Ya şu davranışlarının bir çaresine bakarsın ya da biz diye bir şey olmaz Alpay Emir.''
Hâlâ öyle emindi ki bir şey olmamış gibi devam edeceğimize... Bakışları korku uyandıracak bir hal alırken Bana bakmaya devam ederken ''Üç hafta, uzarsa bir iki ay!'' diye konuştu önce kendi kendine. ''Siktiğimin ülkesinde aklım zaten sendeyken bu durumda mı gideceğim? Elimi kolumu bağlıyorsun Defne!'' diye kustu öfkesini. Kendi kendime destek olmakken niyetim bir adım geri kaçmış kollarımı bedenime sararken ''Bizim sorunumuz ne biliyor musun?'' diye bambaşka bir soru sormuştum. ''Bir tartışmayı sonuçlandıramadan bambaşka bir şey çıkıyor karşımıza. Gideceksin, ben yumuşayacağım sonra geleceksin. Gelince de ne olduğunu gördük... İster kabul et ister etme. Bu kararımın arkasındayım. Ne kadar canım da yansa sebep olduğun şeylerin farkına var istiyorum artık. Hele ki sana onca yalvarmalarıma rağmen bugün olanlardan sonra-''
''Nereden bilebilirdim!'' diye yükseltti sesini. ''Ben mi istiyorum sence bunların olmasını Defne? Amına koyduğumun dünyasında her şey mi bize karşı olur!'' diye söylendi kendi kendine, odanın içinde dolanırken.
Dönüp derin bir nefes verirken, sakinleşmeye çalışırken bile nasıl daha fazla sinirlenebiliyordu bilmiyorum. Elini kaldırıp hemen yanındaki dolaba vurmaktan vazgeçtiği an gözlerim kapanmıştı sadece. ''Bak güzelim,'' deyip daha temkinli bir sesle bana döndü. ''Sizinkiler zaten rahat bırakmayacaktır seni. Bizdeler. Gel gidelim. Hallettiğimizi söyleyelim-'' onun diyeceği şeyi umursamadan ne zamandır aklımda olan şeyi dile getirdim.
Bıkmış, yorulmuş hatta tükenmiştim.
''Yine aynı şeyleri konuşup duracağız belli ki. Ben bir karar aldım ve yine ilk benden duy istiyorum.'' dediğimde ne diyeceğimi bekledi. ''Taşınacağım,'' dedim dan diye. ''Birkaç ev buldum. İlk işim onlara bakmak ve yerleşmek olacak. Burada kendimi öldürmek istemiyorum artık. Son defa söylüyorum. Geldiğinde nasıl bir Defne bulursun bilmiyorum ama benim tek isteğim sevdiğim adamın da benim için bir şeyler yapması. Lüks hediyeler, ayağımı yerden kesen şeyler istemiyorum senden. Bugüne kadar yaptığın her şey benim için çok değerli, hep hayalini kurduğum her zaman istediğim şeyler. Ama ben artık bunları istemiyorum. Sadece bana güvenmeni ve şu hastalıklı düşünceni değiştirmeni istiyorum. Senin için zor biliyorum ama-''
Şok olmuştu duyduklarıyla. Bakışlarına bile bu etki yansımışken dudakları aralanmış çatılan kaşları kavislenerek azıcık da olsa havalanmıştı. Bana uzattığı eli havada kalırken ''Anlamadım?'' dedi sadece idrak etmeye çalışarak. ''Ne taşınması, ne saçmalıyorsun sen?''
''Duydun,'' dedim ona bir adım atarak. ''Ben bugün olanlardan sonra sen hallettim de desen değil sokağa balkona bile çıkmam Alpay Emir. Yine kimse arkamda olmayacak biliyorum ama bu sefer ben kendi kararımın arkasında kalmak istiyorum. Düşeceksem de sürüneceksem de deneyeyim istiyorum. Sana kapımda yat affettir kendini diyecek halim yok, demeye de zaten hakkım yok. Senin de zaten işini bırakıp benim peşimde koşacak zamanın yok. İstemiyorum zaten bunu. Kaç yaşında insanlarız... Eminim ki zaman bizim için neyi gösterecekse-'' Seslice gülmesiyle konuşmam kesilirken eli çenesinde dolanıyordu sürekli. Sinirlendiği bariz belli olurken gerilen bedeni kızaran boynuyla bile bana geri adım attırmamıştı. ''Bir gün, bir ay, bir yıl... Bana fark etmez. Beklerim ama hayatımı yaşayayım istiyorum sadece-''
Sözümün bitmesini bile beklemeden arkasını dönüp gitmesiyle bu sefer şaşıran ve telaşlanan ben oldum. Gereksiz bir korkuyla peşinden giderken titrek bir sesle ''Nereye gidiyorsun?'' diye sormama karşılık Dişlerinin arasından ıslık gibi çıkan sesle ''Cehennemin dibine.'' diye kısık sesle solumasıyla koridorda ilerlerken aniden bana dönüp keskin bir tonda ''Sen yapmışsın planını Defne!'' diye yükseltti sesini. ''Sen, benim seninle beraber yaşamak istediğim hayatı tek başına yaşamaya koymuşsun kafaya.'' deyip şakağına dayadığı parmaklarıyla ona ilerleyemedim bile.
''Şimdi hiç bana kendini düzelt gel ayakları yapma.'' demesiyle dondum kaldım. ''Ne yaşayacaksın, neyi yaşayacaksın amına koyayım!'' diye bağırmasıyla ''Ne diyorsun ya sen?'' diye sessizce fısıldayıp kaldım öylece. ''Sana defalarca istediğin her ne varsa her defasında beraber yapabileceğimizin teminatı verdim!''
''Ne şimdi bu?'' Üzüntüyle sorduğum soruya karşılık başını sallayıp ''Ne dediysem o!'' dedi aksi bir tavırla kenardan ceketini alıp giyinirken. ''Madem yaşamak istediğin bir hayat var, buyur yaşa.'' deyip ellerini iki yana açıp ne duruyorsun der gibi bakıyordu. ''Ne dememi bekliyorsun? Yeni hayatında başarılar mı yoksa kendine iyi bak mı? Ne diyeyim sana Defne ne?'' diye bağırmasıyla tüm umutlarım yere düşen ilk kar tanesi gibi anında yok olurken omuzlarım da onun sözlerinin çaresizliğiyle çökmüştü.
Uzun uzun bakıp arkasını dönerken bir bir dökülmeye başlayan yaşlarla baktım sadece arkasından. Çarpıp çıktığı kapı yüzüme kapanan ilk kapı olmadığı gibi son da değildi ancak bugün, seviyorum dediğim adamın sırtıyla tanıştım ilk defa.
Hiçbir şey demedi giderken ama demeyişi birçok şeyi iletti.
İlk defa tanıştığım bir başka şey ise elimden gelse yapacağım gurursuzluklardı. Peşinden gidip koluna yapışmak ve onu durdurmak için yerinde duramayan tarafımı öldürmek hatta onunla beraber kendimi de yok etmek istedim. Ben onun yüzünden kendime olmayan saygımı da kaybetmişim.
O an belki de en acılı anımsamamı yaşadım. Anladım ki bizim bu halde olmamız ne o kadın ne o adam ne de bir başkası. Onun herkese sızlayan, merhametle koşan kalbi bir tek bana soğuk bir tek bana donukmuş. Bir tek benden böyle kolay kopabiliyormuş.
'Ne senden öncesini eşele ne de senden sonrasına izin ver.' demesi yankılandı anında. O an benim için bir ihtimal dâhilinde bile olmayan şey ansızın beliriverdi en olmadık zamanda en olmadık şekilde.
Gitmişti. Arkasına bile bakmadan çekip gitmişti. Ben onun için öncesi olmuşken sonrasına izin mi vermiştim şimdi?
Boğazıma oturan yumru mu ağırdı yoksa dizlerimi iki büklüm eden bu belirsizlik mi kestiremezken bir kapı eşiğine çöküp olanlara değil halime ağlamak kendim için yaptığım ilk şeydi.
O an anladım ki: Ardına bile bakmayan bir adamın sözlerine aldandığım içindi tüm ağlayışlarım.
...
Geceyi, binbir acıyla gündüze çevirdim. Günümü; doğan güneş değil, yeni günün bana yaşatacağı güzelliklere olan inancım aydınlattı.
Ancak ne yazık ki o inancın yapıtaşı sağlam olmadıktan sonra o inançsızlığın altında belim de bükülürdü boynum da.
Bomboş ama aynı zamanda da kaçak göçek geçen bir hafta cehennemi aratmayacak, yaşamaya insan gücü yetmeyecek kadar mühmel geçerken yaşanan şeylerin zihin siliciliği de devreye giriyordu.
Ruhu çekilmiş bir bedenle girdiğim yataktan bambaşka bir ruhla kalkmama neden oldu.
Bu yaşıma kadar dökmediğim gözyaşını her gece, aklımın bana oyun oynadığı her an dökerken herkese hiçbir sorun yok görüntüsüyle cevap vermeye çalışmak kesiyordu nefesimi.
Bu bir haftada hissettiğim onca nedensiz duygunun muhatabı yokken hayatımda, o hariç herkeseydi öfkem, kinim, kimsesizliğim ve birçok değişimim.
Bir akşam vakti uykumdan dokunuşlarıyla uyandıran adam sözleriyle bambaşka bir uykuya dalmama neden olurken kendiyle beraber bana ait ama onu isteyen ruhumu da götürmüş gibiydi.
Hiç şüphesiz tam bir hafta önce o geceye dönmüş olsaydım, hiçbir şey düşünmeden peşinden gider, ondan özür diler ve hiçbir şeyi hiç kimseyi umursamadığımı sadece onu istediğimi söyler, öyle ya da böyle bir şekilde devam ederdim; kendimden bir şeylerin eksilmesine neden olsam bile. Çünkü şu an da eksiktim, hiçbir değişim olmaksızın.
Yüzüme bakmayan bir baba, evladı olduğum için nedensiz bir utanç duyan annenin yanında, öylece bırakıp giden ve bir kere bile arayıp sormayan adama ihtiyaç duyarken tek bir kişinin gidişiyle kimsesiz kalmak kadar acı bir şey yokmuş, acı bir şekilde öğrenmiştim.
Fromm bile Freud için ''Gerçeği olduğu gibi değil de, kendi kafasına uygun gelen biçimiyle kavrıyordu.'' derken bir hafta geçmesine rağmen mahallelinin bile gerçeği kabullenip susmasına ters bir şekilde o mesele hakkında konuştukları için aynı şeyi içerideki insanlara demem yanlış olmazdı değil mi?
Yatıp kalkıp onun adı geçerken evde iyi bile dayanmıştım şimdiye.
Avcumdaki anahtarı sıkarak yavaş adımlarla merdivenleri çıkarken buraya ilk geldiğimiz günü hatırladım. Abime artık dayanamadığımı ve bir eve taşınmak istediğimi, bunun nedenlerinden birinin de en başında istediğim gibi hastaneye gidip gelirken zorluk çektiğimi söylemiş olmam onun da yanımda olmasına olanak sağlamıştı. O yoktu ama abim yanımdaydı.
Hastaneye yakın 1+1 ve eşyalı evleri gezdiğimiz sırada, bir günde üçüncü olarak girdiğimiz bu çatı katındaki daire fazlasıyla içime sinmişken bundan sonraki hayatımda bana barınak olacağını anında hissetmiştim nedensiz bir güvenceyle; dile getiremediğim tüm korkularıma rağmen.
O günün akşamı tam bir felaketti benim için. Annem ve babam sanki evden değil vatandan ayrılacağımı düşünürmüş gibi beni hain bile varsayarken yine tek dayanağım abim olmuştu. Benim bir abim varmış, dedirtmişti uzun bir süre sonra. Benim bir abim varmış beni anne babamdan bile koruyup kollayan.
Hatırlamak istemediğim görüntüleri ve sözleri silip atarken kimseye görünmeden bir gece vakti evden çıkardığım eşyalarımı abim sağ olsun eve bırakmış, ertesi gün de gelip yerleştirmeme Feyza yardımcı olmuştu. Bu süreçte herhangi ters bir laf söylememesiyle bile destek oluyordu o da.
En üst kata ulaştığım sırada belki de sürekli merdiven kullanmayı kendime görev bilmeliydim, bu sayede bir haftada sağlıksızca verdiğim altı kiloyu spor ve düzenli beslenmeyle geri kazanabilirdim.
Açık renklerin hâkim olduğu eve girerken henüz burayı benimseyememiş olmanın da verdiği yabancılıkla yeniden dolandım etrafta. Üzerimdeki siyah tay, beyaz tişört ve rastgele toplanmış saçla ne kadar özensizsem bir o kadar özenle kurdum burada istediğim gibi hazırlanıp istediğim yerlere gitmenin hayallerini.
Yarından itibaren burada bir başıma yaşayacak olmam zaten garip hissettirirken neden bugün geldiğim hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Evde yokmuşum gibi görülmekten sıkılmıştım belki de bilemiyordum. Önceden duymuyorlardı, şimdi de görmüyorlardı; kim bilir belki de daha da ilerleteceklerdi bu durumu.
Abim tarafından ısrarla ağzına kadar doldurulan buzdolabının önüne elimdeki poşeti koyarken korkularımla yüzleşmek istemediğim için sürekli kendimi meşgul etmem gereken şeyler olması gerektiği için kalacağım odaya geçip bilgisayarımın üzerinde duran zarfları da alıp odaya geçtim.
Dün işten çıkarken uyarılmasam ''Defne Hanım, incelediniz mi program akışını. Katılacaksınız, değil mi?'' denmese öyle bir zarfın varlığından bihaber yaşayacaktım.
Orta boy bir televizyon bulunan ve spor bir oturma takımıyla doldurulan odada belki de en sevdiğim şey penceresinin bomboş yola bakmasıydı. Büyük bir ihtimalle hiçbir ışıklandırma barındırmadığı için gece tüm gökyüzü belirgin bir şekilde yıldızlarıyla parıldayacaktı.
Korkularımla yüzleşemediğim her geceyi bu şekilde sabaha çevirirdim belki de.
Açtığım zarflardan birinde adıma hazırlanmış bir kart ve ince bir kitapçık çıkarken birçok firma ile anlaşmalı indirimlerin broşürünü daha sonra incelemek için onları kenara koyup bir diğer zarfa yöneldim.
Şubat ayına girmeye birkaç gün varken mart ayı içerisinde planlanmış olan programın içeriği, nerede olacağı ve neler yapılacağı hakkında bildirimler varken elimde, ilgilendiğim tek şey iki hafta boyunca İzmir'de bir otelde olacağı ve gün içindeki birkaç saatlik programlar haricinde bu işin tatilden başka bir şey olmadığıydı. Bu iki haftada eğitim sayılabilecek ve kariyerim açısından beni daha iyi yapacak şeye katılmaktansa izinli sayılacağım iki haftayı henüz evim diyemediğim bu evde geçirmeye tercih ediyordum.
İlgilenmediğim için onu da kenara koyarken kalkıp boş boş dolanmıştım ufacık yerde.
Düşünmemem gerekiyordu. O günde, o kapının önünde olmamam gerekiyordu şu an.
Bu yüzden de kare şeklindeki ufak balkon, teras karışımı yere gitmiş burayı nasıl kullanabileceğimi düşünüyordum. Daha şimdiden burada sıcak yaz günlerinde izleyeceğim filmlerin hayalini kurarken ani bir kararla bugünden itibaren burada kalmayı istediğim için içeri geçmiş kanepenin üzerindeki telefonumu alıp annemi aramıştım. Eve gidip yarın için nasıl vedalaşacağımı bilmediğim içindi belki de bu kaçışım.
Açmayacaktı belki de bilmiyorum ama yüzleşmeye gücüm olmadığından en azından böyle telefonda konuşmak istedim.
Serap teyzelerde her şeye rağmen oturup onun ve benim yanlarına gelmemizi bekledikleri ve beklediklerini göremedikleri için başlarken bu soğuk savaş onun gittiğini söylememle daha da derin bir konuya evrilmişti.
''Anne,'' dedim telefonu açıp da ses vermediği sırada. ''Ne yapıyorsun?''
''İşim var Defne.'' dedi soğukluğunu belli ederek. ''Söyle ne söyleyeceksen.'' Kısa bir an üzülecek gibi olduysam da usulca nefesimi verip ''Tamam,'' demiş ardından da ''Ben evdeyim de,'' diye devam etmiştim. ''Gelmişken bir kere dönmeyeyim dedim. Birkaç işim var yarın da abim gelecek, birkaç eksik var. Bugünden itibaren kalayım burada-''
''Başka bir şey diyecek misin?'' demesiyle alnımı ovmuş ''Hayır,'' diye mırıldanmıştım sadece. Hakkını helal et, demeli miydim? Ya da ne bileyim, beni merak etme hafta sonları istersen gelirsin... ''Tamam o zaman.'' dedim daha net bir sesle. ''Kolay gelsin.'' dememe kalmadan kapamıştı telefonu. Hâlâ aptal gibi bir yanımın onlara duyduğu ihtiyaçla ağızlarından çıkacak tek bir kelimeye ihtiyacım olduğu için lanet ediyordum kendime.
Saatler geçti. Ağladım. Defalarca dolandım. Her yeri karıştırdım. Etrafı topladım. Daha çok ağladım. Ne yapacağımı bilmediğim için yapabilecek bir şeyler olsun diye yakınlarda ne var ne yok onlara baktım elimdeki telefonla ama yine de paramparça bir halde de olsa atmaya devam eden kalbimin korkuyla atmasına bir son veremedim. Keşke bir son verebilseydim.
Sabahtan akşama kadar ağzıma bir lokma bile sürmeden bir koltukta oturmuş öylece boş duvara bakakalmıştım gün boyu, her zamanki gibi. O gittikten sonra hiçbir şeyin geçmediği gibi zaman da geçmiyordu.
Zaman zaten bir tek o yokken geçmiyordu.
Hava karardı, düşüncelerim de kapkaraydı. Büşra ile mesajlaştım, Ezgi'yi özledim ama yazamadım ya da arayamadım. Serap teyzeyle de Emel ablayla da yüzleşmeye nedensizce korkarken çöken omuzlarımla odadan çıkıp balkona geçmiş o akşam soğukluğunda bir sandalye başında çenem dizlerimde bomboş yolu izlemiş gereksiz gördüğüm hayatımı düşlemiştim.
Binbir soru dolanıyordu etrafımda. Yapabilecek miydim, tek başıma delirmeden kalabilecek miydim? En önemlisi ben burada yalnızlığımla nasıl baş edecektim?
Yalnızlık denen şeyi iliklerime kadar hissettiğim bu an, bir tek kişiye olan muhtaçlığımı yüzüme vurdukça zaman, tek yapabildiğim şeyin ağlamaktan başka bir şey olmaması canımı yakıyordu.
Keşke ömrüm boyunca her şeye ağlayan biri olsaydım da bu bir hafta boyunca gözlerimin kenarlarına kremler sürmek zorunda kalmasaydım.
Yanağımı ısırdığı, ben ekrana gülerken onun somurta somurta poz verdiği birçok fotoğrafta dolanırken gözlerim, telefon ekranının acısı ağlamaktan yanan gözlerimle hiç anlaşamadı. Ruhum sıkılıyordu. Ani bir kararla Melih'in numarasına tıklayıp evin adresini yazdıktan sonra birkaç mesaj daha gönderdim.
Defne: Uzun süredir attığın mesajlara cevap vermememe rağmen hala beni seviyorsan attığım adrese gelir misin?
Defne: Gelirken birkaç çikolata getirmen yeterli
Defne: Bir de kendine pijama
Sorgusuz sualsiz geleceğini bildiğimden miydi bu rahatlığım bilmiyorum ama mutfakta bulunan onca çikolata yerine onun parasına kıyamayıp alacağı çikolata dememe rağmen getireceği en dandik ve en ucuz gofrete bile ihtiyacım vardı.
Onun benimle ilgilenmemesine, bir kenarda oturup sapıkça onun bunun fotoğrafına bakıp ''Bize bakmaz bunlar, alt segmentten birilerini bulmamız lazım.'' deyip benim arkadaş listemi kurcalamasına bile ihtiyacım vardı. Şu evin içinde duyabileceğim başka bir nefese, yalnız olmadığımı hissettirecek birine ihtiyacım vardı.
Saat akşamın altısı olmuşken gelirdi değil mi gidip başka yerlerde gezmek yerine?
Melih: Onca aramaya mesaja cevap verme
Melih: Sonra taaa ebesinin nikahında bir yerin adresini at
Melih: Pijamanı da al gel de
Melih: Tam anlamadım yazmaya da üşendim arasana beni
Melih'in peş peşe attığı mesajlar yüzümde bir tebessüm oluştururken hiç zaman kaybetmeden aradım.
''1 ile 5 arasında bir rakamla aciliyetini söyle ki ona göre taksiyle mi yoksa otobüsle mi gelmem gerektiğine karar vereyim? Acelem yok ama sen yine de gel diyorsan taksiyle de gelirim ama sen ödersin parasını.'' demesiyle ıslak yüzümü, akan burnumu umursamadan gülüp ''Az yavaş, motorun soğusun.'' demiştim hızlı konuşmasına karşılık. ''Sana adres atıp gel diyorum sen bana yol parasını mı söz konusu ediyorsun?''
İlk andaki zevzekliğine son verirken daha ciddi bir tonla ''Nerenin adresi burası?'' diye sormuştu. ''Senin iş yerine yakın olunca arkadaşın falan sandım da pijama falan anlamadım pek. Neredesin?''
Ev meselesini ilk ona söylerken ikinci olarak abimle konuştuktan sonra bizzat istemiştim kimsenin haberinin olmamasını. Özellikle de aşağıdakilerin... Gerçi artık aşağıdakiler olmuyorlardı. Her akşam çıkan kavgalardan belki de anlamış hatta duymuşlardı bilmiyorum ama eve kaçak göçek girdiğim için birine bile yakalanmamıştım. Bu yüzden de görmemiştim yüzlerini.
''Evdeyim,'' dedim mutfağa geçip etrafa bakarken. Getirdiğim eşyaların bazıları masanın üzerindeyken hayallerimdeki gibi mutluluk değil hüzün hissediyordum sadece. ''Burada kalacağım... Sen de kalmak istersin diye düşündüm. O yüzden pijama da getir dedim.'' Büyük bir ihtimalle sözlerime anlam veremediği için susarken ''İyi, geleyim.'' dedi hiçbir şeye takılmadan. ''Kim var yanında?''
''Kimse.'' Yalnızım, varlığından bile şüphe duyduğum bir tek ben varım.
Seslice bıraktığını duydum nefesini. ''Sormuyorum bir şey,'' dedi hiçbir duygu barındırmayan sesiyle. ''Söyleyecek bir şeyin olsa sormadan söylerdin sonuçta.'' Bir şeyleri tahmin ettiği belliyken ben de bir şey diyememiştim. ''Bekliyorum, çabuk gel.'' dedim sadece. ''Sana harika bir makarna yapacağım aç ayının teki olduğun için.'' deyip gülmek istediğimde ''Görüşürüz,'' deyip kapattı telefonu, düştü yüzüm. Böyle soğukmuş gibi cevap vermesi üzerken hissettiğim baş ağrısıyla kapadım gözlerimi. Bir şeylerle uğraşmalı, bir şeyleri düşünüp canımı sıkmamalıydım.
Sessizliğe kalmayan tahammülümle telefonumdan açtığım şarkı eşliğinde yemek yaptığım sırada Melih'in aramasıyla sustu şen şakrak şarkı söyleyen kadın. Melih'in ''Verdiğin adresteyim,'' demesiyle kapıya ilerlerken defalarca kilitlediğim kapıyı açıp onun yukarı çıkmasını bekledim.
Asansörden etrafı inceleyerek çıkarken anlamsız gözlerle bakıyordu bana. ''Kimin evi burası?'' diye sordu içeri girmeden önce. Ben de bilmiyordum kimin evi olduğunu, benim değil mesela, dese miydim acaba?
İçeri girdiğinde bile sorgu dolu gözlerle bakarken ''Şu haline bak,'' dedi hiç çekinmeden bedenimi süzerken ''İğrenç görünüyorsun.'' Haklıydı böyle söylemekte. En son gördüğünde yüzümde güller açarken şimdi sadece içimdeki yangının külleri konumlanmıştı.
''Hoş geldin. Mutfağa geçelim mi?'' dedim uzattığı ceketini kenara bırakıp elimle sanki başka kapı varmış gibi mutfağın kapısını gösterirken. ''Yemek yaptım sana.''
''Yemekten önce daha önemli şeyler var bence.'' dedi öylece dikilirken. ''Mesela senin bize olan tavrın, burası, abimle olanlar... Daha ne kadar bekleyeceğim merak ediyorum sadece. Çocuk gibi ikiniz de susuyorsunuz. Başka bok bildiğiniz de yok zaten.'' deyip kendi evi gibi içeri geçerken oturdu koltuğa, etrafa bakınmaya başladı. ''Burada bir başına ne yaptığını ben mi sormalıyım illa yoksa öyle beklentiyle bakan yavru köpekler gibi bakmayı kesip anlatacak mısın bir şeyleri?'' dedi sorgulayıcı bir tavırla.
Ne diyeceğimi bilemediğim için kollarımı göğsümde bağlayıp uslu uslu ''Önce yemek yiyelim mi? Acıktım-'' dememle sabırsızca dizini sallamaya başladı. Aç değildim, sadece bunları konuşmak istemiyordum. Burada oturup sussaydı bile bana yeterdi gelme sebebi ama ona yetmiyordu anlaşılan, kesti sözümü.
''Buraya yemek yiyeyim diye çağırmadın herhalde.'' diye diklenince karşısına geçip oturdum. Gözlerimi kaçırıp ben de sanki ilk defa görüyormuşum gibi etrafı incelerken ''Dinliyorum.'' dedi baskın bir tonda.
Derin bir nefes alıp dağılan saçlarımı iteledim ve verdiğim ani kilo nedeniyle eskisi gibi bacaklarımı sarmayan taytımın üzerinde gezindi elim. ''İlk misafirim sen ol istedim sadece.'' diye mırıldandım belli belirsiz bir sesle. ''O yüzden çağırdım seni.''
''Misafir mi?'' diye sordu öne doğru eğilip dirseklerini dizlerine yaslarken. ''Senin misafirin? Burası senin yani.'' diye sordu hayretle. ''Doğru mu anlıyorum?''
Yeniden ona bakarken kısık bir sesle ''Öyle,'' dedim sadece. Bu kadar gerileceğimi hesaba katmamıştım. Başım ağrıyordu bunları konuşmasak olmaz mıydı?
Hayretle bakarken yüzüme ''Evden sabah çık, gece gel. Kimseye görünme... Biz senin kendine gelmeni beklerken sen kaçar gibi başka bir eve çık.'' dedi sitemini gizlemeden. Arkasına yaslandı başını sallarken. ''Çok merak ediyorum?'' dedi tüm samimiyetiyle. ''Abimle ne yaşadıysan yaşadın, ne konuştaysan konuştun sonra o da geri döndü, eyvallah. Ama anlayamıyorum bizim ne günahımız var da cevap verip yalandan da olsa bir iyiyim demiyorsun? Emin ol annem bu eve çıktığını öğrense Meryem teyzeden daha çok kahrolur. Kadın elinde telefon senden bir haber bekliyor, görünmek istememeni anlayışla karşılayıp gelmiyor. Sense bunu bildiğin halde ne annemle ne de ablamla konuşmuşsun. Kusura bakma ama fazla geliyor bana bunlar. Olanlardan dolayıysa bu kaçışsın ayrı bir saçmalık zaten. Bir kişi bile açtı mı ağzını? Karşına çıkıp kimse abimin adını o kızla andı mı?'' diye peş peşe sıraladı cümlelerini.
Susup da konuşmasını bitirmesini beklerken dolan gözlerimde dolandı gözleri. ''Valla hiç ağlama bence,'' dedi umursamaz gibi. ''O gün olanlardan sonra abim o kızı bulup getirdi, bir güzel de konuşturdu herkese karşı. Sonra da bir çaresine bakıp uzaklaştırdı kızı. Ben artık işin yanlışında doğrusunda değilim, bebeğini kaybetmiş, kiminle ne aşna fişne yaşamış takmıyorum bir yerime. Kendine zarar verip çocuğunu öldüren bir kadına da acıyacak değilim. Kadir desen zaten çekecek cezasını kıza el kaldırmış şerefsiz. He benim hiç mi suçum yok? Var. Ama ağlayıp dizimi dövecek de değilim. Çünkü o değil ondan sonrası ilgilendiriyor beni. Atmışsın yüzüğü sokakta, ayrılıyorum demişsin tamam ama bu kadar büyütmenin ne âlemi var ben onu anlayamıyorum.'' dedi gerçekten de anlamak ister gibi.
Sözlerini bir bir dinlerken bazı şeyleri duymazlıktan gelmek istiyor artık kendime odaklanmayı doğru buluyordum.
''Abim de sen de bir şey mi söylüyorsunuz bize? Sizinkiler desem... Zaten ayrı saçmalık. Meryem teyzeye baksan sanki abimi yol ortasında kucağında çocukla bırakmışsın gibi bir tavırlar, annemin karşısında eğilip büzülmeler. Babam desen evin içinde gözüme görünmesin o diye dolanıyor abim için... Elinden gelse yakasından tutup Oktay amcanın önüne atacak al ne yapacaksan yap der gibi.'' dediği sırada gözlerimden damla damla dökülen yaşlarla sustu.
Aralıksız devam ettiğini fark ettiği an sıkıntıyla yüzünü sıvazlayıp daha ılıman bir sesle ''Defne,'' dedi güler gibi. ''Her şeyi herkesi geçtim... Ben? Beklerdim, yani bekledim de zaten. Ne bileyim, benimle konuşursun sandım. Ararsın, bir şey söylersin. Ama sen abin yoksa siz de yoksunuz dermiş gibi tek kalemde çizmişsin üstümüzü.'' dediği an ''Hayır,'' diye cevapladım onu.
Sakin olmak zorundaydım. Kendimi sakin sakin ifade etmem gerekiyordu ki o da beni bırakmamalıydı. Beni yanlış anlayıp gitmemeliydi. Yanlış bir şey söylememeli, kalbini kırıp kendimden uzaklaştırmamalıydım.
''Yemin ederim yok öyle bir şey. Silmedim de çizmedim de kimseyi.'' dedim hemencecik. ''Ben öyle bir şey yapmadım, yapmam da,'' deyip yanaklarımı silerken ''Ağlama.'' diye mırıldandı kalkıp yanıma gelirken. ''Ağla, üzül diye söylemiyorum ama sen de çok üzdün beni.'' dedi yanıma oturup ne yapacağını bilemezmiş gibi bakarken. ''İşine gelince arkadaşınım işine gelince değil miyim? Abim dönünce siz yine anlaşıp konuşacakken bize niye tavır takınıyorsun onu merak ediyorum sadece. İkiniz de bir kere bile bir şey mi dediniz de ben de tamam deyip susayım.'' demesiyle ağlamam hızlanırken onun da diğerleri gibi onunla normal bir konuşma geçirdiğimizi düşündüğünü anladım.
Herkes öyle emindi ki onun geldiğinde bizim yeniden devam edeceğimize. Bunu basit bir tartışma gibi görüyorlardı belki de; ne olduğunu bilmediklerinden, benim aptal gibi kimseye, bırakıp da gitti, diyemediğimden
Acı içinde ''Dönecek mi ki?'' diye sormamla çattı kaşlarını. Karşımda Melih değil o vardı sanki. Canım öyle yanıyordu ki yüzüne bakmak bile istemiyordum. Gözlerim dizlerime çevrilirken ''O ne demek şimdi?'' dedi net bir tavırla. ''Niye öyle dedin?''
Titreyen ellerimi gözpınarlarıma bastırırken ''Biz...'' diye başladığım cümleyi tamamlayamadan sustum, lal oldum. O ve ben, biz miydik hâlâ bilmediğimden bir cümleyi bile tamamlayamamıştım. ''Konuşamadık,'' dedim onunla hiçbir zaman konuşamadığımızı da hatırlayarak. ''O akşam, beni almaya geldi galiba. Sizdeymiş bizimkiler de.'' Başını salladı, ''Mesele kapanınca annem herkes bir arada olsun istedi.'' diye yanıtladı beni. ''Zaten abim beni arayıp beklemeyin boşuna, deyince siz yalnız kalmak istediniz diye düşündüm önce. Sonra da abim o sabah eve bıraktığı pasaportunu getirmemi isteyince eve uğramadan annemi görmeden gidecek olmasına şaşırıp sorduğumda saydı sövdü kapadı. Ben de çok üzerinde durmamıştım ama sen de açmayınca telefonunu... Ne bileyim kızım dakika başı kavga ediyorsunuz zaten yine ettiniz sinirlendiniz sanmıştım.'' dedi ne diyeceğimi merakla beklerken.
Dizlerimi kendime çekip bacaklarıma sarılırken sakinleşmeye çalışıp devam ettim konuşmaya. Niye konuşma, sonra konuşuruz demiyordu da zorluyordu beni? Dayanamıyordum anlamıyor muydu, görmüyor muydu halimi? ''Ben bir şeyleri düzeltmek için çabaladım. Birkaç şeyi de onun düzeltmesini istedim ama o... Esti gürledi sadece.'' dedim beni anlamasını isteyerek.
''Klasik yani,'' deyip dudak büzmesiyle sinirlenmiştim. ''Niye klasik deyip geçiyoruz! O öyle bir adam diye hep öyle mi olacak? Ben onunla düzgünce oturup konuşamayacak mıyım? Her defasında sesini yükseltip bastıracak mı beni?'' Öyle kaptırmıştım ki kendimi hıncımı Melih'ten çıkarmak ister gibiydi niyetim. ''Hani çok seviyordu?'' diye sordum alacağım cevaptan emin olmama rağmen bunun cevabını duyma ihtiyacıyla. ''Hani yıllarca çok sevip aşkından ölüyordu, nerede şimdi? Sırf kendisini düzeltmesini istedim diye, bu süreçte o cehennemde kalamayacağımı söyleyip eve taşınmak istiyorum dedim diye beni ne halde bıraktığını umursamadan çekti gitti! Böyle mi seviyor? Beni o kapının eşiğinde perişan bir halde bırakıp gitti. Bir kere bile bakmadı ne durumda olduğuma!''
Elimi kalbime bastırdığım sırada susup beklemesinin nedeni içimi boşaltmamı istediğindendi, bunu anlayabiliyordum ama sustursun istiyordum beni. Konuşmayayım, ağlamayayım, artık nefes almayayım... Bunları istiyordum artık her şeyden çok.
''Sevdiği, sevdiğim halde burası niye öyle çok acıyor o zaman?'' diye sorduğumda gözlerini kaçırdı sanki o acıya kendi sebep olmuş gibi üzülerek. ''Nefret ediyorum kendimden!'' dedim büyük bir iğrenti duyarak. ''Bir türlü susmuyor zihnim. Her gece; senin yüzünden, senin yüzünden, deyip duruyor bir ses. Sen izin verdin gitmesine, sen sebep oldun bunlara, niye tutmadın kolundan, niye o öperken sen de öpmedin diye bağırıp sağır ediyor beni.''
''Melih ben niye izin verdim onun gitmesine?'' Sakinleşmemi ister gibi omuzlarımı tuttuğunda bile tüm öfkemin tek hedefi o olmuştu. ''Ya ben neyi yanlış yapıyorum?'' diye sordum ağlamam bir son vermeye çalışıp vereceği cevabı hevesle beklerken. ''Hepinizi çok ama çok seviyorum. Kendimden bile! Ama niye hep ben üzülüyorum? Niye kimse beni anlamıyor? Niye siz de sevmiyorsunuz ki beni?''
''Defne, yapma böyle.'' deyip ayağa kalktığında korkuyla tutundum koluna. Hıçkırıklarımı bastıramadan ''Sen de gitme ne olur.'' dediğimde ne dedi anlayamadım ama hızla devam ettim sözlerime. ''Çok korkuyorum, sen de gitme. Kapıyı kilitledim, pencereleri on kere kontrol ettim ama tek kalmaktan çok korkuyorum. Ben tek kalamam, korkarım. Abim de biliyor bunu. Ama bir kere bile sormadı biliyor musun, tamam ayarladık da nasıl yapacaksın, kalabilecek misin demedi bir kere bile. Annem de babam da yüzüme bakmazken o yanımdaydı, istediğin gibi olsun dedi ama sen yalnız kalmaktan korkarsın tek başına nasıl kalacaksın, bile demedi. Melih ben tek başıma nasıl kalacağım burada?''
Kızacaktı bana. Bağırıp çağıracaktı o da. Belki; niye o zaman bir başına eve çıktın, bunun için mi çağırdın beni diyecekti ama ödüm kopuyordu tek başıma bu evde kalmaktan. Birkaç gece uyumaz belki de hastanede kestirirdim ama ne kadar sürecekti ki bu? Ne zaman alışacaktım da korkmayacaktım? ''Lütfen gitme. Söz çok ısrar etmem ama bu gece burada kalsan olmaz mı? Sadece ben alışana kadar-''
Olumsuz bir cevap vermemesi için yalvaran gözlerle ona bakarken karşısında belki de aciz bir haldeydim ama umurumda bile değildi. Bir şeyler diyordu, görüyordum dudakları oynuyordu ama kendi sözlerime öyle dalmıştım ki anlayamıyordum onu.
''Bak bana,'' deyip karşımda eğildiğini gördüm. ''Defne,'' deyip duruyordu sürekli. ''Gitmiyorum bir yere, buradayım. Ağlama artık.''
Yüzümü silerken artık gözlerim, yanaklarım değil parmak uçlarım da acıyordu yüzüme sürtünmekten.
''Ağlamıyorum,'' dedim alelacele. Dediğini, istediğini yapmasam beni bırakıp gidecekmiş gibi hissettiren neydi bilmiyorum ama sanki bu, elimde olan bir şeymiş gibi anında ağlamamı kesmeye çabaladım. ''Burada, benimle kalacaksın değil mi?'' diye sorduğumda bile ağlıyor olduğum için kızdım kendime.
Yüzümü elleri arasına alıp ona bakmamı sağlarken ''Kalacağım.'' dedi beni ikna etmeye çalışarak. ''Kalk bir elini yüzünü yıkayalım,'' derken bile bana böyle bakıyor olması sıkmıştı canımı. ''Kalacağım diyorum niye inanmıyorsun? Hadi kalk.'' Acısın falan istemiyordum sadece arkadaşım olarak yanımda kalsın benimle olsun istiyordum.
''Dalga geçmeyeceksin değil mi benimle?'' diye sorduğumda yüzümü silmiş neyden bahsettiğimi anlamak istermiş gibi bakıyordu bana. ''Korkuyor musun hâlâ çocuk gibi demeyeceksin değil mi?'' deyip cevap bile beklemeden celallenerek devam ettim. ''Hep senin yüzünden! Sen korkuttun, sen soktun aklıma...''
''Ben değil abimle Giray,'' diye mırıldandı belli belirsiz bir sesle. ''Ben dedim onlara Defne korkuyor yapmayın diye ama dinlemediler beni. Ağlayınca çok komik oluyormuşsun... Ben niye korkutayım seni, abimler sana gıcıklık olsun diye yapıyorlardı öyle.'' deyip o da benim gibi eskilere gitmişti belki de dikkatimi dağıtmak istediği için.
Her yaz beraber kalırken bahçede; o, abim, Melih her defasında her akşam usanmadan kaldığım odanın penceresiyle kapısıyla oynayıp korkutuyor ağlayınca da, ağlayan sümüklü kızları kaçırmaya geldik, deyip garip garip seslerle korkutuyorlardı beni. Kucaklarına alıp oradan oraya taşırken de gülüp eğleniyorlardı işte.
Yaz tatili bitmiş eve dönmüşken geç de olsa annem bir şekilde geceleri uyuyamadığımı uyuyunca da uykumda ağladığımı fark ettiğinde çok da üzerinde durmamışlardı ancak bu yaşıma kadar o hissiyatı atamamıştım üzerimden. Ne gelecek bir öcünün varlığına inancımdandı bu korkaklığım ne de bir gece vakti başıma gelecek herhangi bir şeyden. Başımı yastığa koyduktan sonra bir anlık gafletle kendime istemeyeceğim şeyler yapmayaydı bu sonu görülmeyen, ardı kesilmeyen his.
Gözyaşlarımı, abisinin aksine soğuk elleriyle silerken ''Dalga falan geçmeyeceğim,'' dedi çocuk kandırır gibi oyuncu bir sesle. Ne kadar beni oyuna da getirmek istese de bakışlarındaki o ifadeden utandım. O kadar mı perişandı halim? Bu yüzden mi eğlendirmek ister gibiydi bu hali?
''Sümüklü kızları avlayıp kaçıran şerrolardan korumak için bile olsa kalırım seninle.'' dediği sırada gülümserken ben de ister istemez tebessüm etmiştim. Kaşları kalktı, alay eder gibi ''Tek kalmaktan korkup burada olacak kadar aptal da olsan, utanıyorum bazen kardeşim demeye ama, yine de kardeşimsin sen benim.'' dedi alnımdaki saçları iteleyip. ''Sen yeter ki karşımda böyle sümüklü böcekler gibi ağlayıp durma. Üzülüyorum galiba sen ağlayınca.''
Birkaç defa derin derin nefes alıp rahatlarken ayağa kalktı. ''Sen alışana kadar da olsa kira vermem, fatura ödemem, yemeğe dokunmam, çorabıma laf ettirmem,'' diye sıralarken her şeyi unutup gülümsedim sadece.
Cümlesini tamamlamasına izin vermeden ''Bu akşam dışarıda yiyelim mi?'' diye sordu ayağa kalkmamı izlerken. ''Bunaldım evde. Bir de makarna falan yemek istemiyorum kızım ben ya...'' diye söylendi az önce hiçbir şey olmamış gibi.
Uslu uslu başımı sallayıp ellerimle yüzümü yellerken ''Abimden nefret etmeme neden oluyorsun-'' dediğini duydum. Devam etmesini istemediğim için ''Tamam,'' dedim hevesle. ''Söz nereye gidersek gidelim hesabı ben ödeyeceğim.'' dediğimde susmuştu isteğimi anladı anda.
Kocaman sarıldım ona. İkimizde de acının tatlı tebessümü varken hemencecik içeri koştum ardından. Yeni yeni düzelttiğim kıyafetlerimin arasından bir kot pantolon alırken belimden düşmemesi adına kemeri iyice sıksam da bol geliyordu belime. Kilo vermeyi zayıflamayı istediğim her an gözümün önüne gelirken bir kere daha söz verdim kendime öğün atlamayacağıma dair.
Melih'in kapının arkasındaki sesini duydum tişörtümü pantolonumun içinden azıcık çıkarmaya çalışırken. ''Sen de az değilsin he,'' diyordu eğlenen bir sesle. ''Daha ilk günden eve erkek attın. Haklı bence Oktay amca karşı çıkmakta... Sende o potansiyel var çünkü. Seni pek başıboş bırakmamak lazım.'' dedi sesini kalınlaştırarak.
Söylediği sözlere gülmeden edemezken bağladığım kemeri düzeltip aynadan kendime bakmak için başımı kaldırmamla üzerimdeki tişörte damlayan kırmızı sıvıyla gülen yüzüm dondu kaldı.
Bir akşam vakti bembeyaz karların üzerinde gördüğüm kırmızı sıvı başka bir vakit yine üzerimdeki aynı renk hırkanın kolunda ve yine şimdi her beyaz şey kadar temiz olan tişörtün bağrındaydı.
Ya ben temiz şeyleri kirletmekte ustaydım ya da hayat benim temiz gördüğüm her şeyin aslında pek de öyle olmadığını göstermek için kapımda.
Melih'in birkaç şey daha söyledikten sonra benden yanıt alamayıp ''Defne,'' demesiyle kendime gelirken peş peşe akan kan damlaları bu sefer sadece bedenimi değil, benliğimi de üşüttü. Üşüyorum ısıt diyebileceğim biri bile yoktu üstelik.
Bedenim iki büklüm bir hal alırken, elim refleksle karnıma giderken zihnim kanın oradan gelmediğini bilse bile engel olamıyordu bu korkuya. Soğuk değil, üşümüyorsun, yerde kar senin yanında o yok.
Melih'in sıkılmış bir sesle ''Hazır mısın, giyindin mi üzerini?'' diye sorduğu soruya bile cevap veremezken ayağımın altından kayan yer bu defa bana tutunacak bir dal bile vadetmezken kapanan zihnim, yere çöken bedenimin sesiyle belki de yanıtlamıştım ''Defne iyi misin, bir şey mi oldu? Geliyorum bak.'' diyen adamı.

Yorumlar