33. Bölüm
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 38 dakikada okunur
Sartre; ''İntihar, dünyada var olmanın bir başka yoludur.'' derken neden bahsetmemişti insanın yaşadığını anlaması için bile ölüme muhtaç olacak kadar düşkün bir varlık olduğundan? Çünkü hiç normal değildi tek gayesi gezip tozmak ve yarınlar yokmuşçasına alışveriş yapmak isteyen birinin gece boyu varoluşsal sancılar çekmesi, yok olma isteği.
Bacaklarımın arasındaki orta boydaki saksıya boşta kalan son çiçeği de ekerken ''Öyle işte yani,'' dedim nefesim bir ıslık gibi dudaklarımdan ayrılırken. Sabahtan beri başlarını şişirmiştim belli ki yeni ev arkadaşlarımın. ''Umuyorum ki sizin de içiniz kararmaz benim gibi bu anlattıklarımdan sonra. Sırf çabucak kavuşalım diye sizi tohum halinde bile almadım bak. Hiç yoktan değerimi anlayan siz olun bari de tutunacak bir dal olun bana.''
Bacaklarıma bulaşan tozları silkelemekken niyetim elimdeki eldivenler daha da berbat bir hale sokmuştu üzerimi. Zaten sabah Melih gittiğinden beri hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Dağılan dikkatimle bir tek şu balkondan aşağı düşmediğim kalmıştı.
Tek taraflı savaşın en çok yara alanı olmaktı bunun altında yatan tek sebep.
Yerimden kalkıp balkondan çıkarken çıkardığım eldivenleri kenara koyduğum gibi alnımdaki pamuklu yara bandına gitti elim. Bu evde bir tane bile ilkyardım malzemesinin olmaması alnımdaki çiziği ve şişliği şimdilik cüzdanımda bulunan yara bandı ve makyaj temizleme pamuklarımla kapamıştı az da olsa daha fazla o kırmızı sıvıyı görmemek için. Neyse ki sadece soyulmuştu derim.
Dün gece yeniden burnumun kanaması ve belki açlık belki korku belki de ruhen hissettiğim yorgunlukla gözlerimin kararıp dengemin bozulmasıyla olduğum yere düşsem de ne yazık ki bu fiziki düşüz benim için hiçbir şeydi diğerlerinin yanında.
Çok daha acılı, çok daha sancılı bir düşüş yaşamıştım ne de olsa.
Bayılmak denen şey bu muydu bilmiyorum ama Melih'in tedirginliğini hatırladıkça kızıyordum kendime. İnsanları kendi dertlerimle boğmaktan başka bir halta yaramıyordum bu dünyada. Gün boyu tek bir lokma bile almamış olmam onu da beni de saçma sapan bir kargaşaya iterken neyse ki sadece şakağıma doğru uzanan biz çizikle atlatmıştım bu düşüşü. Masa köşeleri sadece bebekler için tehlikeli değilmiş; denendi, onaylandı. Zaten ben de bebekten farksız değilken bu birkaç günde gurursuz gibi hâlâ birinin güzel bebeği olma derdiyle yanıp tutuşuyordum.
Özlüyordum.
Hayır.
Ölüyordum.
Ölmek istemiyorum.
Dün gece büyük bir tartışmaya şahit olan ve ilk gecemin uykusuzluğuna sebebiyet veren odaya girip telefonuma baktım. Bugün Büşra ile geçecekken günüm, bugünün ona bir teşekkür hediyesi olmasından çok bana terapi gibi olacak olması ona haksızlık olacaktı sanırım. oysaki güzellik merkezinde saatlerce şımaracak benim için yaptığı işbirliği için mutluluğumu dile getirecektim.
Evimiz konusunda arkadaşımdan yardım alan adam yokken hayatımda, her şeye rağmen bir teşekkürü hak eden kadından çok banaydı bu hediye, kafa dağıtma belki de bir şeyleri unutmaya çabalama seansı.
Bir de ona anlatıp bahsedeceğim bu semptomlar sonucu alacağım cevaplar iki türlü de mahvedecekti beni. Allah kahretsin ki internet denen şu zırıltıdaki cehennemi hissettirecek onca bilgiden sadece birkaçı tüm korkularımı bir kenara itip bambaşka olasılıklarla karartmıştı gözümü.
Ya öyleyse...
İlerleyip banyoya girdiğimde üzerimdeki pijamaları çıkarırken Melih'in dün gece kırdığım kalbini nasıl onaracaktım onu düşünüp duruyordum.
Dün gece bir cevap alamamasıyla odaya girdiği an kalkmama yardım etmesi, kendime gelmemi bile beklemeden hastane de hastane, diye tutturmuş olmasıyla bir de ona patlamış bulunmuştum.
Sanırım yanımda olmak isteyen insanları benden kaçmalarını sağlamaktan başka bir halta yaramıyordum.
Ani gelen ağlamayla ''Hastane falan istemiyorum, onu istiyorum.'' krizlerine girmek, sanki buna sebep olan oymuş gibi ona sinirlenmek kötü olmuştu. Hele ki tüm söylediklerime karşın ağzını bile açmayıp yanımda kalması daha da ezip büzüyordu beni. Yanımda bir tek o varken bu dengesizliklerimle onu da kaybedecektim. Bu yüzdendi kendime geldiğim gibi ''Seninle olmaya alışmamalıyım sanırım. Bir kere baştan alışsam burada yalnız kalmaya benim için saha kolay olacak.'' demem ve beni bir daha bu halde görmemesi için ''Anlamadın neden böyle olduğunu. Yadırgadım sanırım olduğu yeri.'' deyip diretmem.
Şu an düşünüyordum da o kadar gereksizdi ki o anki çıkışlarım... Şimdi ise hastaneye gitmek istiyor ama bu sefer de alacağım sonuçtan korkuyordum. Mide bulantısından ötürü ağza tek lokma alamama, sık ve ağır baş ağrıları, burun kanaması, halsizlik, yorgunluk ve dün geceyi de işin içine katarsak baş dönmesi, göz kararması...
Ne diyeceğim ''Neyiniz var, nasıl hissediyorsunuz?'' diyecek olan doktora? ''Omuzlarımda bir yük, belim de boynum da sebepsizce bükük. Nefes alamıyorum. Onun kokusunu duymayan burnumu, onu göremeyen gözlerimi hatta tenini hissedemeyen tenimi artık istemiyorum.'' mu?
Başımdan akan suların gözlerimden ayrılan yaşları gizlemesini istediğim için bu ihtimaller silsilesi içindeki bizim benim için en tehlikeli olanı düşünmemek adına karnımdaki gözlerimi kapayıp tavana doğrulttum başımı. Ellerim bir kere bile uğramazken oraya, her defasında beynim uyuşuyordu o seçeneği internette gördüğümde. O benimle değilken ya ben ondan bir parçaylaysam burada bir başıma...
Bu yalnız olmadığımı mı gösterir yoksa yalnızlıktan da beter halde olduğumu mu?
Bana küsen, o yok diye beni bile kabul etmeyen biri var içimde. Sürekli bir köşeden başını çıkarıp ''Ne olacak şimdi bize, Defne?'' deyip duruyor. Sinirlerimi bozuyor. ''Kimse sevmeyecek mi artık bizi?'' gibi sorular sormasın artık, istemiyorum o sesi duymak çünkü sen en çok o varken konuşuyordun benimle, diye niye diyemiyordum ona?
Dizlerim titredi, duvardaki soğuk fayansa tutundum. Nefes alamadığımı hissettiğim an hissizliğim de gün yüzüne çıkarken su altından çıkıp belki de bir başka ihtimalle artık sahip olamayacağım saçlarımın arasında dolandı şampuanlı ellerim.
Bazı şeyler kesinleşmeden bazı şeylerin tedavi yöntemlerine şimdiden kinlenmemeliydim sanırım.
Bu ihtimal daha kötü değil miydi? Hayır, değildi. Ne de olsa er geç ölecektik hepimiz. Bunu bu kadar kolay kabullendiğim için acıyordum kendime.
Ben bu muydum?
Bu kadar mıydım?
Ben aslında onunla mı var olmuştum da o yokken yoktum?
Ya canımdan olacaktım ya da yeni bir cana hayat olacaktım. Peki ben tüm bu olanlara nasıl dayanacaktım?
Ben yaşamak isterken sorularıma, sorunlarıma alacağım cevaplarla nasıl yaşayacaktım?
Kesik bir acı saplanan başımı kavradı ellerim sanki iki yandan ellerimle güç uygulamam o sesleri susturacakmış gibi. Çok ağrıyordu, çok acıyordu. Tıpkı bıçak saplanmış gibi deşiyordu.
Melih'i pazartesi günü hastaneye gideceğime inandırırken ben ne kadar inanıyordum buna bilmiyorum ama tüm yalvarışlarıma karşın ''Ne olursa olsun ben yapacağımı biliyorum.'' deyip hiddetlenmişti durduk yerde. ''Hiç acımıyorum bile ne hale geleceklerini, bak görürsün nasıl hepsi paşa paşa düşecekler peşine.'' demişti büyük bir öfkeyle. ''İş işten geçtikten sonra akılları başlarına gelecek ama o gün olur da her şeyi unutursan ben de seni unuturum Defne.'' diye bana kızmıştı bir de. ''Abim, aşk meşk bir kenara önce o evdekiler bilecekti değerini. O Giray, Oktay amca, Meryem teyze... Ulan sen bu haldeyken onlar nerede?''
Anlamıyordu kimse beni. Herkes sussun istiyordum artık. Hatta gitmesini bile istemiştim ama tutturmuştu ''Sana mı soracağım nerede kalacağımı? Sanan ne ya, istediğim yerde istediğim kadar kalırım. Sen de bana karışamazsın.'' deyip azarlamıştı bir de beni. Bilerek mi yapmıştı o an bilmiyorum ama nefes aldığımı hissettim, yalnız olmadığımı ve korkmadığımı.
Aptal çocuk, her şey bittiğinde ''Ama arada sen de bul kendine bir yer lazım olur belki burası bana, arada verisin değil mi anahtarları?'' demese belki de gülmeyip ağlamaya devam edecektim saatlerce.
O an aklında neler çeviriyordu bilmiyorum ama herkesten her şeyden çok benim canım yandı hemen ardından. Beni tüm bu olanlardan daha çok yaralayan bir gerçekle tanıştırdı hiç acımadan.
Yatağın kenarında dizlerimi kendime çekmiş kanayan alnımla öylece bir köşede yan yana otururken telefonunu çıkardı, onu aradı; ona ulaşmak, konuşmak hatta uzlaşmak istedi ama bilmeliydi, o ulaşılmak isteseydi zaten ulaşılmayacak bir uzaklıkta olmazdı ki.
Kulağına koyduğu telefonu tutan elleri yoruldu ama beklemekten yorulmadı. Ben de aptal gibi bir umut bekledim karşı tarafın bize her defasında aradığımız numaranın ulaşılamıyor olduğunu hiç usanmadan defalarca söylemesine rağmen.
Kullanmıyormuş telefonunu. Kapalı. Açamadı değil görmedi, duymadı...
Her şeye karşın öylece dursam da tüm hayal kırıklığımla, asılan suratımla daha da kötü olurken hatta uyuyamayacağımı bile bile girerken yatağa, gece boyu bir kere bile kapanmazken gözlerim, dayanamayıp ben de aramıştım ''Bir ihtimal...'' diye düşünerek, onun sesini duyacağımı düşleyerek. Kendimi ''Ben açmamıştım ya aramalarını o da bana yapıyor aynısını. Ondan açmıyor.'' diye kandırmakla geçmişti tüm gecem.
Sonra saatlerce ağladım. Çünkü ben büyük bir aptaldım. Şirket hattını kullanıyordu ki şahsi telefonunu bir kere bile açmıyordu. Yoksa konuşmak istemediğinden değildi, diye düşünmeye devam eden aptalın tekiydim. Bu yüzden de şu an burada tektim.
O an hiç düşünmeden internette gördüğüm o ihtimallerden birini yaşamak istedim ne de olsa bir gün hepimizin başına gelecek şey değil miydi, şimdi olsun istedim.
Çünkü onsuz bir hayat da ölümden başka bir şey değil gibi gelmişti o an. Ve anladım ki kim olursa olsun birini kendinden de öteye koyduğunda yeri geldiğinde o kişi seni çok güzel ötekileştiriyormuş.
Ben ona ne ara bu kadar bağlandım? Onsuz bir hiç olduğumu niye bu kadar çabuk kabullendim?
Belimden dökülen ve sırtımı tamamen kapatan saçlarımın suyunu alırken bir işe yarayacakmış gibi bir kere daha kızdım kendime, beni onun için terk eden her bir gözyaşıma ve gözümde yaş bırakmayan adama.
Başımdan aşağı soğuk sular döküldüğü sırada ''İstemiyorum,'' diye mırıldanırken buldum kendimi. Hayır, ben karanlık bir yolda yolumu kaybetmişken bana yardım edebilecek o tek kişiyi kaybetmiştim. Ne zaman, nerde bulacaktım kendimi? ''Beni anlamayıp bırakıp giden bir adamın arkasından bu kadar ağlamak istemiyorum.'' Elim günlerdir atmasa da atar gibi yapan kalbimin üzerine giderken sıkıştığını hissettim. ''Ne anlamı var ki yanımda olmayan bir adamın ardından yok olmaya?''
Banyonun havasının beni boğmaya başladığını fark ettiğim an saçımda havlu, bedenimi tamamen saran bornozla çıkarken banyodan, çalkalanan midemle mutfağa girip sabah demlediğim ama buz gibi olmuş çaydan birkaç ufak yudum aldım zorla da olsa. Sabah Melih için hazırladığım kahvaltı masasını toparladım oyalanmak için. Yememişti, belki de fark etmemişti bile. Zaten oyalanmaktan başka bir işim de yoktu bundan sonra. Her şey öylesine, her şey öylece olup bitiyor gibiydi. Tıpkı benim gibi.
Su ve belki de şampuandan ötürü sızlayan alnıma dolaptan aldığım buzu koyarken bir işe yaramayacağını bilsem bile yapıyor olmak tam da bana göreydi. İşe yaramayacağını bilmek ama yine de bir şeyler için uğraş vermek...
Oturma odasına geçip dünkü dağınıklığımı toparlarken kenara bıraktığım kâğıt yığınını da alıp odaya geçtim ve yatağa oturdum. Benim için daha bir albenisi olan indirim kataloğunu alırken elime, yakınlardaki spor kompleksinde dolandı dolmak için nefes almamı bile bahane eden gözlerim.
Kafamı artık fiilen olmasa da dağıtmam ve meşgul etmem gerekiyordu değil mi? Bu yüzden de bu evden beni uzaklaştıracak belki de işimin olmadığı her anımı dolduracak bir şeyler bulmalıydım.
Belki işime odaklanmalı ya da bir spor dalına veya bir dansla yeniden ruhumla tanışmalıydım.
Büşra ile anlaştığımız saate henüz iki saat varken daha fazla böyle kalamayacağım için şimdiden hazırlanmaya başladım. Müsait olduğum ilk an o salona gidecektim görüşmek için. Belki herhangi bir spor dalı belki dans ya da hiç olmadı tamamen başka bir alan ama mutlaka biri, birkaçı...
Bornozu çıkarıp ayna karşısına geçtiğimde kendimden bile utanmaz olmuştum artık. Parmak uçlarım karnımın hemen yanındaki küçük izde dolandığında istemiyordum onu orada. Sadece izi değil, eğer varsa orada; onu da. Ama olsa hissederdim değil mi? Öyle bir şey olsa hissederdim. Çünkü eğer hissetseydim böyle bir yabancılık çekmezdim. Üstelik bu olamazdı, imkânsızdı.
Estetisyenler için kolay olmalıydı dikiş izini silmek değil mi? Belki başka işlemler için de fikir almalıydım. Değişikliklerle bezenmek, bezginliğimden de kurtulmak istiyordum. Sürekli bir şeyler istemek mi kurtaracaktı beni bu halden?
Titreyen parmak uçlarım onun dolgun dudaklarıyla kavuştuğu her an mutlulukla kıvrılan dudaklarımda dolandı. Değişim iyi olabilirdi, daha dolgulu dudaklar olabilirdi belki. Acı bir yutkunmanın hemen ardından yanaklarımda, gözlerimde ve alnımda dolandı elim. Aynı zamanda da birkaç krem sürmekle meşguldüler yüzüme, bedenime, tüm tenime.
Ya da rengini kaybeden gözaltlarıma birkaç işlem... Bilmiyorum. Konuşmalı, nasıl daha iyi görüneceksem öyle bir şeyler yapmalıydım. Bu bir zorunluluk gibi girmişti zihnime. Ama bir yandan da değişim dediğin şey bu olmamalı diyen tarafımla savaşıyordum her şeye rağmen. Oysa değişime ihtiyacı olan şeyin bedenim olmadığını da fısıldıyordu bir yanım her defasında. Bedenime sürdüğüm onca şey mi güzelleştirecekti beni bilmiyorum ama ruhumda hissettiğim çürükler yeterince kokutuyordu içimi.
Bazı şeyler için daha mı güzel olmalıydım? Ya da daha cıvıl cıvıl biri, böyle mi vazgeçilmez oluyordu birileri?
Bunca zaman çevremdekilerin haricinde herkese somurtkan olmam mı beni soğuk kılıyordu yoksa pek de memnun olmadığım hayatıma yeni birilerini almaya korkmak mı?
Saçlarımla her zamankinden daha bir özenle ilgilenirken elde ettiğim dolgulu kıvrımlara bu kadar mutlu olmam bile yeterliydi benim için. Alnıma, uykusuz gözlerimin altına ve dün gece nefes alamaz hissettiğim her an saldırdığım boynuma kapatıcıları sürerken mutlulukla düşündüğüm tek şey ne giyecek olmamdı. Kimseden çekinip utanmadan, kendimi kötü hissetmeden sadece kendim için giyinecek olduğumdan ayrı bir sevinçliydim tabi, tüm dengesiz düşüncelerime rağmen.
Evde olsam giyinmeye çekineceğim ve bir kenara sıkıştıracağım siyah, dantelli iç çamaşırlarından birini giyinirken yatağımın üzerine bıraktığım lacivert renkteki hafif pileli olan kısa eteği ve v yaka düz, iç göstermeyen beyaz renk bluzu giyindikten hemen sonra masada, kutularının içinde karman çorman duran kolyelerime gitti elim.
Beyaz giyinmekten bile korkar olmak daha çok korkutuyordu beni.
Çalan zille beraber çatılan kaşlarımla baktım aynadan kendime, önce duraksayıp sonra da merakla kapıya ilerlerken bir yandan da takmaya çalıştığım kolyelerimi düzeltmekle meşguldüm. Birinin bu evin zilini çalacağını hiç düşünmemiştim. Kimin geldiğine baktığımda elbette o küçücük dürbünün ardında Serap teyzeyi görmeyi beklemiyordum. Bu yüzdendi bu aşırı şaşkınlığım.
Kapıyı açmak yerine bir adım geriye çekilip kapalı kapıya bakakalmak yine benim aptallığımken ikinciye çalan zille anında araladım kapıyı. Tabi aralanan tek şey kapı değil benim şaşkınlığımın belirtisi olan gözlerim ve dudaklarımdı da.
Şaşkınlığımı yadırgamayan kadın bariz bir tavırla dururken karşımda, ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum yine ve yine. ''Serap teyze...'' desem de kapı arasında durmuş bir santimetre mesafe bile bırakmazken onun geçmesi için, anında başımı iki yana hafifçe sallayıp dalgınlıktan kurtulmuş, daha yüksek sesle ''Hoş geldin,'' deyip içeri geçmesi için yana kaymıştım anında.
Hoş geldin de... Nasıl geldin, niye geldin, neden gelmek istedin..? Melih anında yetiştirdi mi yoksa sana... Başka kim olacaktı ki zaten. Melih'in işiydi bu. Orasını anlamıştım anlamasına da beklemiyordum Serap teyzeyle burada böyle yüzleşmeyi.
Bana kızgın mıydı kırgın mıydı anlayamadım ama şöyle bir süzdü göz ucuyla bedenimi, daha sonra ise ''Habersiz geldim ama. Müsaitsen,'' deyip yeniden içeri geçmesini söylemememi bekledi sanırım hafif mesafeli bir tavırla.
Elimle içeriyi gösterdim. ''Tabi..'' İçeri geçtiği sırada bendeki tutukluk devam ederken ''Kusura bakma lütfen.'' dedim daha düzgün bir sesle. ''Seni öyle birden karşımda görünce... Şaşırdım yani, ondan böyle...''
''Birini mi bekliyordun,'' dedi yeniden üzerime bakarken. ''Müsait değilsen sonra geleyim. Rahatsız etmeyeyim.''
Güçsüz, cılız bir sesle ''Estağfurullah, '' diye mırıldandım kendimde değilken. ''Geç lütfen içeri. Şaşkınlığımı yanlış anlamanı istemem. Alayım mı üzerindekileri?'' Bir yandan da çıkardığı üzerini alıp gösterdiğim yöne doğru ilerliyorduk beraber. Kaç yıldır tanıdığım kadına yabancıydım resmen. Öyle bir çekingenlik vardı üzerimde. ''Hoş geldin yeniden, beklemiyordum kimseyi. Rahat ol lütfen.''
Birden ciddiyetle ''Ben de beklemiyordum.'' deyince yutkunmuş, çıkarıp verdiği, kollarımdaki üzerine sığınmıştım sıkı sıkı. ''Şunları bırakayım da geleyim, çay koyayım hem...'' deyip tıpış tıpış çıkacaktım ki odadan ''Gerek yok çaya, çok kalmayacağım zaten. Geç otur Defne,'' dedi köşeye oturup gözlerini üzerimden çekmezken. ''Yani kaçmışsın zaten kaçtığın kadar bari otur karşıma da yüzünü göreyim, iki çift laf edeyim. Malum seni arıyoruz soruyoruz ama ne yerde ne gökte bulabiliyoruz.''
Kuruyan dilimi damağımı ıslatmak niyetiyle yutkunurken üzerimdeki eteğe dikkat ederek karşısına oturdum kurbanlık koyun gibi. Her şeyi geçtim; böyle süslenmiş bir halde görmüşken beni, hakkımda kötü bir şey düşünür müydü? Ya da beni nasıl görmeyi düşünüyordu da gelmişti buraya kadar? Çok ayıp olmuştu, çok. Koca kadını ayağıma getirtmek gibi olmuştu değil mi bu? Aramalarına bakma sonra da ayıp oldu diye sızlanıp dur anca...
Süt dökmüş kedi gibi otururken karşısında ''Bu ev de neyin nesi?'' dedi o dik tavrının aksine beklemediğim bir üzüntüyle. ''Teyzecim biz seni evde işte bilirken sen nasıl yapsam etsem de kaçsam diye mi düşünüp durdun onca zaman?'' Sorduğu soruya cevap beklemeden düşmüş yüzüyle ''Çok üzdün beni Defne.'' diye devam etti üzüntüsünü belli ederek. ''Üzerinde hiç mi hakkım yok, hiç mi aklına gelmedi bu kadın ne haldedir bir arayayım nasıl diye sorayım demek? Melih de bir şey demese...''
O konuştukça ben küçülmek istedim karşısında. Dizlerimdeki ellerim açıkta kalan bacaklarımı sıktıkça sıkarken nefes almaya korkar olmuştum.
Böyle hissetmesi gereken ben değildim! Arda kalanlarla yüzleşmesi gereken, bu ağır yükü sırtlamak zorunda olmamalıydım. Dayanamıyorum.
''Melih'i arayıp niye eve gelmedin diye sormasam o hayırsız da bir şey demeyecekti öyle mi?'' dedi başını ben sizi bilmez miyim der gibi sallayarak. ''Neyse ki onun da yeni haberi olmuş. Hiç güvenmiyorum ona ama sinirliydi, ya çok iyi oynuyor ya da ciddi. Anneni de hiç anlamıyorum zaten.'' dedi kırgınlıkla. ''Kaç defa konuştuk bir kere bile bahsetmedi bu durumdan. Oysa ben her defasında sordum seni. Bir kendine gelsin, ben de konuşayım istedim seninle. Çıkıp da gelmek istemedim yanına, zorunda hissetme istedim bir şeyleri anlatman için ama bu evden gitme meselesi... Biliyorum önceden de isterdin sen böyle,'' deyip etrafta gezdirdi gözlerini. ''Paramı kazanayım, kendi evime çıkayım diye. Ama bunun nedeni senin kurduğun hayal değil başka sebepler olunca aklım almadı.''
Büzülen dudaklarımla kısılan ince sesimle ''Serap teyze, ben...'' diye başlamıştım ki konuşmaya anında kesti sözümü başını olumsuzca sallayarak. ''Hiç Serap teyze merap teyze deme bana.'' dedi arkasına yaslanıp başını çevirirken. ''Ben sana kızım diyorum, derdinle dertleniyorum ama sen bizi hiç düşünmüyorsun. Bu kadın kaç yaşında, kalbine zarar bunlar demiyorsunuz ikiniz de!'' dediği an sinirlenmeye başladığı da bariz belliydi. ''İnsan yerine koyup tek kelime bile etmiyorsunuz bize. Daha ne diyeyim ki ben size kızım. Ben de evimde oturmuş evlatlarımdan bir iki güzel haber bekliyorum ama ikiniz de hayırsızın tekiymişsiniz, hiç öğretememişim size bir şeyleri demek ki hiç.''
Ciddi ciddi gönül koymuştu bana. Ve belli ki kolay kolay da affettiremeyecektim kendimi. Bunda bile bizde değil kendinde suç görüyordu hem de. Ne dese haklıydı şimdi benim için.
Oturduğum yerden kalkıp yanına, hatta hemencecik dibine oturduğumda bile dönmedi yüzünü bana. Bir bacağımı altıma alıp ona dönerek oturdum. ''Ya Serap teyze,'' diye mırıldansam bile bakmadı, görmedi beni; o da görmezlikten duymazlıktan geldi herkes gibi.
Baktım ki bu iş böyle gitmeyecek bir de yüzsüz gibi şirinlik yapmaya çalışarak ''Ben seni üzmek ister miyim hiç?'' diye söze başladım bana acımasını hatta bu halime kanmasını isteyerek. ''Sadece... Ne yapacağımı bilemedim.'' Kucağındaki elini ellerimin arasına aldığımda tutmadı elimi ama çekmedi de, bu da iyi bir şeydi ne de olsa. ''Utandım, çekindim ve size karşı ne yapacağımı bilemedim. Ondan arayamadım, size ne diyeceğimi bilemediğim içindi. Yoksa niye böyle bir şey yapayım ki? Zaten çıkamadım da evden iş haricinde. Annemi de babamı da biliyorsun, öyle üzerime geldiler ki... Çok korktum sanki biri daha bir şey derse altında kalırım... Sizinle karşılaşırım da ne diyeceğimi bilemem diye-''
Yüzünün gevşediğini gördüğüm an daha bir içli içli ''Bilmez miyim?'' dedi bizimkileri benden daha iyi tanıdığı için.
''Hem gerçekten çok işim de vardı... O yüzden yani.''
Elini elimden çekip tepkiyle ''Süslenip püslenip gezmeye gitmeyi biliyorsun ama, maşallah.'' demesiyle üzülmek yerine azıcık da olsa tebessüm konmuştu dudaklarıma. Böyle diyorsa aramızın iyi olmasına da izin var demekti. ''Yok,'' dedim hemencecik. Şimdi bir de ciddi ciddi iyice kızsın istemiyordum bana. ''Canım sıkıldı evde o yüzden. Uğraş olsun diye yani.'' Ne de olsa yapmadığım şey değildi, o da biliyordu durduk yere hazırlanıp evde öylece dolandığım zamanları.
Yüzüme bakıp ciddiyetimi ölçmek ister gibi baktığında içtenlikle tebessüm etmiştim ama onda mimik oynamamıştı. Bana anımsattığı kişiyse daha çok moralimi bozuyordu. ''Öylesine sürdün yani onca boyayı yüzüne gözüne.'' derken bile sorgular gibiydi niyeti. Şimdi her şeyi bir kenara bırakıp buradan devam ederse her şey onun için hallolmuş demekti aslında. Konu dağılmış, odağını az da olsa kaydırmıştı.
''Ona da yok,'' diye anında cevap verdim kaşlarımı kaldırırken. ''Çıkacağım aslında da şimdi değil.'' dedim yine de doğruyu söyleyerek. ''Ne dersen haklısın. Biliyorum hiç hoş bir şey olmadı bu. Yani sizi arayıp sormuyorum ama sanki günümü gün ediyormuşum gibi-''
''Kızım benim başıma vurup da sinirlenmeme neden olan bu zaten.'' dediğinde geri çekilmişti iyice. Üzerime baktı, açılan bacaklarımda oyalanınca anında oturuşumu da üzerimi de düzelttim. ''Bak güzel kızım,'' dedi bu sefer o, elimi tutarak. ''Ne yaşadıysanız yaşadınız. Gelip de sana oğlumu anlatacak değilim. Ne sen benim oğlumu ne o senin huyunu suyunu yeni tanıdı,'' dediği sırada aslında ben senin oğlunu yeni yeni tanıdım, hatta tanıyamadım, demek istiyordum ama sustum, dinlemeye devam ettim uslu uslu.
''Ben anlamam sizin işlerinizi. Önce çok kızdım sana, çocuk oyuncağı mı bu, dedim. Kaç yaşınıza gelmişsiniz ama...'' Elini çekip yeniden etrafa baktı ve derin bir nefes alıp devam etti sözlerine. ''Hiç hoş olmadı olanlar. Çok kızdım, sinirlendim... Milletin ahlaksız ahlaksız konuşmasına, iğrenç sözüne kandın da Emir'e inanmadın sandım önce. Ben anlamam, sizin aranızda ne yaşandı ne oldu. Kendi bileceğiniz iş. Hatırlarsan sana daha en başında demiştim bizi aileler olarak karşı karşıya getirmeyin diye ama öyle bir şey ki bu... Nasıl olduysa biz değil siz yüzümüze bakmaz oldunuz, bize gelip de tek kelime etmeyin,'' dediği sırada sesi titremişti resmen. Gözlerine baktığım an sulandığını görünce ben de bir kötü olmuştum. ''Gelip ağzınızı açmayın bize, sonra da...''
Başka bir şey bilmezmişim gibi üzüntüyle ''Serap teyze,'' desem de dinlemedi beni. ''Biri elimi bile öpmeden çekip gitmiş el memleketine, diğeri burunum ucundaki evden taşınmış...'' deyip sinirlenmeye başladığında ne yapacağımı bilemediğim için kalakaldım öyle. ''Biz nişan hazırlığı yapaduralım sonra bir öğrenelim ki işler hiç de bizim düşündüğümüz gibi değil. Asıp kesecek miyiz seni? İki üç şey söyleyip bize bir şeyler anlatmanız çok mu zordu Defne?''
''Özür dilerim.'' dedim onun konuşmasına fırsat vermeden. ''Düşünemedim beni yanlış anlayacağınızı. Melih de çok kızdı sizinle konuşmamama. Haklı da zaten ne ablamı ne de seni arayabildim. Ama inan ki kötü bir şey düşündüğümden ya da olanlardan ötürü size tavır takındığımdan değil. Çekindim sadece, herkes yetmezmiş gibi bir de benim milletin ortasında yaptığım şeyden dolayı kızarsınız sandım bana...''
Özür dilerim, burada bir başıma bırakılıp her şeyi bana yıkmanızın altından kalkamıyorum, diyemedim.
O da zorlanıyordu belli ki benimle bu konu hakkında konuşmaktan. Oluşan sessizliğin ardından ''Bu ev nereden çıktı şimdi?'' dedi daha bir anlayışla. ''Rahatsız olursun teyzene, konu komşuya gidip gezersin, rahat bir nefes alırsın diye düşündüm, seversin sen gezmeyi ama ev değiştirmek... Bir de kaçar gibi hiç haber vermemek... Hiç beklemediğim şeylerdi bunlar.''
Nereden başlayacağımı, nelere değinerek anlatacağımı zihnimde derlemeye kalkıştığım vakit kolumu sıvazlayan el, tuttuğum tüm yaşlarımı ansızın akıtmama neden olmuştu.
Ben artık hangi lafa, nerede ne zaman gözyaşı dökeceğimi kestiremediğim gibi bunun önünü de kesemiyordum.
Sevdiğim adamın annesine onu bir çocuk gibi şikâyet etmek ne kadar doğruydu bilmiyorum ama duyumsamaya ihtiyacım olan o anne sıcaklığını veren kadına sığınmak da benim acizliğimdi. Dakikalar birbirini, zihnimdeki düşünceler de beni kovalarken dilim çözülmüş, gönlüm de hissettiği donukluktan çözünmüşken an itibari ile başka bir annenin dizlerinde yatarken bulmuştum kendimi. Kalbimi kıran adamın annesinin dizlerini nemlendirmekle meşguldüm. Ağlamaktan da yorulmuştum artık. Ne zaman gelecekti bunun sonu?
Başımı Serap teyzenin dizlerinden kaldırırken eteğimin uçlarını tutmuş derin bir nefes bırakarak ayaklanmıştım. Sessizdi. Büyük bir ihtimalle ağlamaktan ötürü yüzüm felaket bir haldeyken kıkırdayıp ellerimle yaşlarımı sildim. Dengem de normal değildi artık. ''Kesin çok çirkin görünüyorum.'' dedim ona bakmadan. Güzel olsaydım, bambaşka biri olsaydım böyle olmazdı düşüncesinden kurtulmak istiyordum artık, yalvarırım bir sonu gelsindi bu düşüncelerin. ''Güya o kadar süslenmiştim. Kim yapacak şimdi bir daha onca makyajı? Zaten üşeniyorum her defasında silmeye bile.''
Söylene söylene konuşurken o da konuyu dağıtma ihtiyacıyla kıvrandığımı anlamış olmalı ki açmadı ağzını. Umuyordum ki onun da akıtmasına neden olduğum her bir gözyaşı benim omuzlarıma yük olmazdı. Üstü kapalı da olsa hissettiğim, yaşadığım hatta yaşayamadığım şeyleri bir büyüğüme anlatmış olmak göğsümdeki ağırlığı hafifletmişti çünkü.
Gülümsedi, ''Melek gibisin. Hiç onları sürüp kendini boyamaya ihtiyacın yok. Ne anlıyorsun zaten o sağlıksız şeylerden hiç anlamıyorum.'' dedi benim gibi dolu gözlerini kaçırarak. ''Dudağına gözüne iki boya sürmekle olmuyor öyle güzellik. Senin güzel yüreğin sana yeter.''
Şimdi eğer bambaşka bir zamanda olsaydık ''E Serapçığım senin oğlan da böyle seviyor beni,'' deyip nazlanacakken ne bunları diyebileceğim bir zamandaydık ne de onun oğlanla öyle bir münasebetimiz vardı.
Sahi neden onu isteyen tarafıma söz geçiremiyor, bir türlü bizi bırakıp gittiğini anlatamıyordum?
Ayrıca yüreği güzel biri olsam burada bir başıma kalmazdım.
''Hiç iyi bir ev sahibi değilim değil mi?'' dedim gözlerimi yeniden kaşıyarak. ''Kaç saat oldu bir su bile ikram etmedim sana. Bunu başkasından duysan şimdiye terliklemiştin beni.'' Gülünç çıkan sesim hiç hoşuna gitmiyor gibiydi. Melih ile popomuza az yememiştik ne de olsa 38 numara ev terliğini nasıl eğlenmeseydim ki.
Odadan kaçarcasına çıkıp banyoya girdiğimde ilk işim akan makyajımı tamamen silmek olmuştu. Ne de olsa Büşra'ya birazcık geç kalabileceğimi söylediğimden çıkarken rahattım yeniden makyaj yapmakta.
Odaya geri girdiğimde Serap teyze de etrafı inceliyordu. Yanına adımlarken Melih'in de söyledikleri aklıma gelince bu konuya müdahil olacağımdan ötürü biraz çekinerek konuştum. ''Serap teyze, Nihat amcayla konuş olur mu? Yani bu bizim ikimizin arasında olan bir şey sonuçta. Ben böyle çocukluk yapıp hepinizden kaçmasam inan bu kadar kargaşa olmayacaktı belli ki. O akşam yanınıza gelmemem de büyük ayıp oldu size, özür dilerim. Nihat amca da çok kızmış sanırım. Lütfen onunla konuştuğunda kötü bir şey demesin...''
Onun için babasıyla arasındaki bağ her şeyden değerliyken bir de Nihat amcanın ona sırtını dönmek gibi bir şey yapmasını istemiyordum. Hele de Serap teyzenin o akşam onun bir şey söylemeden çekip gitmesine Nihat amcanın çok fazla tepki göstermesini öğrendikten sonra.
''Birine bir şey demeye karşımızda mı buluyoruz sanki?'' dedi onların da onunla konuşmadığını belli ederek. Temizlenen yüzümde dolandı gözleri, alnımda kaldı uzun süre belirsizlik barındırdığı bakışları. ''Dönüp baktığında, o akşam Emir'in elinden tutup da bize gelmediğin için gönlün rahat mı?'' diye sorduğunda anlayamamıştım ne demek istediğini. Gözlerim de bunu anlatmış olmalı ki ''Kötü niyetle demiyorum,'' dedi gülümseyip. ''Soruyorum sadece. Belli ki ikinizi de yaralayan bir şeyler varmış. Buna rağmen her şeyi sineye çekip gelseydiniz yanımıza biz diyecektik ki: 'Bu çocukların arası bozuk ama bak ne güzel düzeltmişler de karşımıza geçmişler.' Ama şimdi baktığımda, seni dinlediğimde bana bakışlarını gördüğümde diyorum ki iyi ki gelmemişsiniz. Bak yine söylüyorum, bundan sonrası ne olur nasıl olur sizin bileceğiniz iş. Sen benim gözümde gelinden önce kızımsın. Olur da bu soğukluğu bitiremezseniz çok üzülürüm. Ben oğlumun fevriliğini de sinirini de biliyorum Defne. Bir defa yapsa bin defa yıkar ama bunu fark ettiği an tekrar tekrar iyileştirmeye çalışmaktan da asla gocunmaz. Babasının huyları... İnan çok yorucu, ama önünüzde uzun yıllarınız var. İki evladımın da dönüp ardına baktığında pişman olmasını istemiyorum.''
İkimiz de öyle ayaktayken burnum kokusuna dudaklarım da varlığına duyduğu ihtiyaçla titrerken yeniden dolmuştu gözlerim. Bunu fark edince tebessüm edip açıktaki kolumda dolandı yumuşacık eli destek olmak ister gibi.
Kısılan gözlerimin ardından burnumu çekerken ''Ben anlamıyorum,'' dedim hem konuyu değiştirmek hem de biraz olsun gülmek niyetiyle. Dudaklarım iki yandan zorlukla kıvrıldı ancak o kıvrım da ne yazık ki o adamın dokunuşlarıyla dolmadı. ''Senin gibi anlayışlı bir kadın nasıl oluyor da annem gibi biriyle bu kadar yakın arkadaş olabiliyor? Şu söylediklerin benim için öyle değerli ki... Kendi annemden görmediğim desteği bir başkasından görmek canımı acıtıyor ama yine de kendimi alıkoyamıyorum iyi hissetmekten.''
Gözleri benden kopup balkondaki saksılara düşerken açık kapıdan çıktı dışarı, ben de peşinden çıkıp emeklerimi inceleyen kadından bir cevap bekledim son defa. ''Yani yanlış anlamanı istemem tabi. Annemin anlayışsızlığı bir tek bana orası ayrı ama... Biliyorsun, herkesle çok iyi anlaşıyor, herkese çok iyi ama sen her halimizi gören biri olarak nasıl dayanabiliyorsun annemin bu hallerine? Bazen görüyorum sen de kızıyorsun ona bana bir şeyler için kızdığında...''
Yüzünde gördüğüm hüzünlü gülümseme, gözlerindeki acılı bir geçmişe ayna tutan o bakışlarla dudaklarıma konan tebessüm donarken garip bir hissiyatla zar zor yutkundum. Sonra zaten öğrendiklerim boğazıma, nefes boruma tıkanan ufacık bir yabancı madde olurken o yarım yutkunmaya bile medet umar oldum.
Geçmiş denen kara deliğin de dolup taşacağı bir vakit var mıdır bilmem ama kullandığım dildeki duyulan ve görülen geçmişin hemen hepsinden çok daha acısı varsa bu da yarayı deşen, gerçekleri ortaya seren ve sebepsin sanılan şeylerin nedeni olmak için gün yüzüne çıkmayı bekleyenlerdir.
...
Gebe beslenmeleri hakkında birçok yazılı eser okumuşken dikkatimi en çok çeken şey hiç şüphesiz şu olmuştu: Yaşanan gebelik ister planlı, ister plansız başlasın; bu süreçte annenin ruhsal durumu, bebeğiyle kurduğu bağ ve ona gösterdiği, hissettirdiği sevgi ne kadar sağlam, hatta onun için seçtiği besinler ne kadar sağlıklı olursa çocuğun ruh sağlığının temeli de o kadar sağlam atılır.
Bir diğer tabirle, anne rahmine düşen her bebek istenip istenmediğini hissedeceği için daha dünyaya gelmeden yıllar sonrası yaşayacağı ruh hali, anne rahminde geçen dokuz ay sürecince ona gösterilen özen ile doğru orantılı olarak gelişmekte ve şekillenmektedir.
Sevginin, güler yüzün, hoş sohbetin eksik olmadığı evlerde büyüyen çocuklar ile aksi durumda yaşamaya çalışan o çocukların hiç büyüyemediğini de gözlemlemekte kalırız ne yazık ki.
İşte bu yüzden hesap soracak, her zaman herkesin anne baba olmaması için gücüm yettiğince bu düşüncemin arkasında kalacaktım.
Bir yabancı gibi kapısında açılmasını beklediğim eve girmeden önce camda gördüğüm kadın selamladı beni sorgulayan bakışlarla. Bense ne sorgu isterim ne sual der gibi derin sularda yüzer bir edayla salınırken tüm utanmazlığımla; kapıda, nasıl olduğumdan önce nerede ve ne halde olduğum onun için önemli olmuş olmalı ki şöyle bir dolandı üzerimdeki kıyafetlerde gözleri.
''Ne zamandır çok mu çalıştırıyorlar seni?'' dedi sanki bu pek de umurundaymış gibi. ''Sabah namaza kalkıyorum yoksun, akşam yatsıya oturuyorum yoksun. Hep denk gelirdim önceden gidişine gelişine... Hiç göremez olduk yüzünü.''
Şayet camdan beni sorgulamasan, iki adım atıp şu apartman kapısını açsan çok daha fazla işe yarayacaksın gözümde babaanne. Hele ki bugünden sonra.
Zile bir defa daha basarken omuzlarımdaki saçları iteleyip üzerimdeki ceketin yakasını düzelttim. ''Taşındım ya babaanne ben,'' dedim hiç umursamadan. ''Haberin olmadı mı hiç? Girişime çıkışıma bakacağın yerde nasıl görmedin onca eşyamı evden çıkarken şaşırdım bak.''
Benden asla böyle bir karşılık beklemezken açılan kapıyla ona gülümsemiştim ama büyük bir ihtimalle onunla dalga geçtiğimi sandığından ayıplarca bakmıştı bana. ''Gel ama bir gün,'' dedim yine de gülümseyerek. ''Torunumun bekâr evinde de çay içmedim demezsin hac arkadaşlarına. Ama haber et gelmeden önce. Şimdi başımda kimse yok maazallah uygunsuz bir halde yakalanmayayım sana. Çok ayıp olur sonra...''
Güle oynaya, dizimdeki görünmeyen kanayan yaralarla, sonralarında ise o yaranın dizimde değil dilimde hatta gönlümde olduğunu anladığım her an birer birer çıktığım merdivenleri yine aynı tarzda ama bambaşka bir ruhla çıkarken annemin kapıda dikilmiş sorgular bir tavırla bana baktığını gördüm. Haberi vardı geleceğimden, ondandı bu sakinliği.
''Evden gittim diye burada bir yerin yok, demeyeceksin inşallah.'' deyip gülümserken ciddi anlamda ben de bir yandan delirdiğimi hissediyordum. Kim söylüyordu bunları? ''Babam da evde değil mi? Beraber olalım istediğim için gelmeden önce aradım,'' Eğilip ayakkabılarımın bağcıklarını çekiştirirken ''Giydiğin iki karış kumaşa bak,'' diye söylendi huysuzca. ''Oramı buramı nasıl açsamın derdinde miydin bunca zamandır burnun kapıdan çıktığı gibi giyindin hemen böyle?''
Kalktığımda ''Yo,'' dedim rahatça, önüme dökülen saçlarımı itelerken. ''Çok şükür neremi ne kadar açacağım bilecek yaştayım. Ama hapis olduğum yerde müsaade olmayınca kendi evime nasip oldu böyle şeyler.''
Şaşkınlığını umursamadan onu arkamda bırakıp içeri girdiğim sırada babamı her zamanki gibi televizyon karşısında oturmuş çay içerken buldum. Derdim ne bir şey almaktı ne de bu eve girip laf yemek. Sormak istiyordum sadece. Bugün annemin yapması gereken şeyi yapıp beni dizlerine yatıran, saçlarımı seven ve gönlümü hafifleten kadından öğrendiklerimden sonra üzerime doğan hakla sormak istiyordum her şeyi. Bunca yıl nasıl boğulmadınız, nasıl nefes aldınız bu sevgisizliğinizle, diye hesap sormak istiyordum içten içe.
''Daha bir gün oldu özlememişsinizdir ama geleyim dedim,'' dedim gerçekten uzak, sevecen bir tavırla içeri geçip otururken. Annem zaten bende bir haller olduğunu anlamışken babam da beni burada gördüğüne şaşırmış gibiydi. Yani onca laftan sözden sonra gelmem sanıyordu sanırım. ''İnşallah, bu kız daha bir gün oldu yapamadı eve geri geldi gibi şeyler düşünmüyorsunuzdur. Bir gün oldu ama çok da güzel oldu çünkü. Kızıyorum kendime, keşke daha önce-''
''Neyin var senin?'' dedi annem çatık kaşlarla tam da babamın çaprazına otururken. ''Bir şeyleri yapıyorum, ediyorum demeye; bunu kanıtlamaya mı geldin? Ne bu hallerin? O bakışlarını bir indir önce.''
Arkama yaslanıp ''Aa,'' dedim yanımdaki küçük minderi kucağıma alıp karnıma yaslarken. Her şeye rağmen yine de çekiniyordum babamın karşısında böyle, bu kıyafetlerle olmaktan.
O an hiç aklıma gelmesini istemediğim şey gelmiş buraya gelmeden önce büründüğüm gardım ansızın düşmüştü. Olmazdı değil mi öyle bir şey? Olmazdı değil hatta olamazdı. Ben... İçmiştim o ilaçları. Hem de peş peşe içmiştim. Hem kolay değildi ki bu işler değil mi? Millet kaç defa uğraşıyordu olsun diye. Şimdi biz sadece... Olmazdı değil olamazdı işte. Olmamalıydı.
''Kızım bir sorun mu oldu? Geldin, belli sinirlisin bize, bir şey diyeceksin o da belli-''
Babamın sözleriyle anında koparken diğer dünyadan hızla inip kalkan göğsümle anında boynumdaki kolyelere gitti elim. Keşke bileğimden hiç çıkarmadığım o bilekliği de vermeseydim Serap teyzeye. Keşke o kalsaydı bende. Takmazdım ama yanımda dururdu. Böylece o da yanımda olurdu.
Bir an ne için geldiğimi bile unuturken tarazlı bir sesle ''Ben...'' diye başlamıştım cümleye ama getiremedim devamını. Karnıma bastırdığım yastığı elim ateşe değmiş gibi yanıma bırakırken hafifçe öksürüp doğruldum diklenir gibi. Sanki bundan sonra beni ayakta tutabilecek tek şey tüm olumsuzlukların barındığı güçlü bir duygu olan öfkeden başka bir şey değildi.
Babama döndüm aklımdaki belli belirsiz korkunun yansıdığı yüzümle. ''Merak ediyorum, her şeyi bu kadar çabuk fark edebiliyor musun? Çünkü ben pek sanmıyorum da bunu yapabildiğini.''
Öylece sorduğum soru bile anneme göre babama yaptığım saygısızlık olarak algılanırken ''Nasıl konuşuyorsun sen babanla?'' diye sordu şok içinde. ''Terbiyesizliğin de bir sınırı olur. Çok şımartmışız ama biz seni, hata bizde.'' diye söylendi kendi kendine her zamanki gibi.
''Nasıl nasıl konuşuyorum ki?'' diye sordum ben de aynı şekilde. ''Babamla konuşuyorum işte, nasıl konuşacağım? Bir babayla nasıl konuşulur biliyor muyum sanki ben?'' Önümde bir baba modeli mi olmuştu bugüne dek de nasıl konuşulacağını öğrenecektim. ''Akşamları yemek masasının haricinde görmediğim adamla nasıl konuşmam gerektiğini nereden bileyim ben?''
''Defne!'' Babam bıçak gibi keskin bir sesle adımı dile getirirken hiç evirip çevirmeden, hatta olanlara üzülmeden dan diye konuştum anneme karşı. ''Anlayamıyorum, senin öfken de üzüntün de babama olması gerekirken niye bana? Bunca yıl ne diye hâlâ kocanı savunuyorsun en çok ona öfkelenmen gerekirken?'' Annem zaten tavrıma da sözlerime de anlamsızca bakarken yine devam ettirdi aynı duruşunu. Sesini yükselttiği anda daha fazla durmak istemiyordum burada bu yüzden de ''Serap teyze geldi bugün.'' dedim anında. ''Bana birçok şey anlattı.''
Gülümsedim onun bunu beklemediğini belli eden mimiklerine karşılık. ''Niye şaşırıyorsun ki? Merak etmiş nasıl bir yerde yaşayacağımı. Kendi görmek istemiş. Gerçi... Ben de şaşırdım bak onu kapıda görünce. Ne de olsa annem bile gelmezken onun gelmesi... Buna şaşırdın sen de değil mi? Çünkü onun oğluydu arkasına bile bakmadan çekip giden ama yine de benden duymak istedi bazı şeyleri... Neyse. Konuştuk ama öyle, iyi oldu bana da. Sonra yıllardır aklımı kurcalayan bir soruyu sordum.'' Sanki sussam, azıcık dursam tüm duvarlarım yıkılacak, altında can çekişerek kalacaktım. ''İyi ki de sormuşum ama bak. Yoksa bunca yılın kini niye bana tutuluyor nasıl öğrenirdim?''
Babam uzattıkça uzattığımı anlamış bir de benim konuşmamdan sıkılmışken ''Nereye gelmeye çalışıyorsun Defne?'' dedi huysuzca arkasına yaslanırken. ''Bunca zaman yediğin önünde yemediğin ardında, bir istediğin iki olmuyor sen hâlâ aynı konuları ısıtıp ısıtıp getiriyorsun karşımıza. Sağda solda gördüğün insanlarla kıyaslayıp durdun bunca zaman bizi. Sana neyimizi beğendiremedik anlamaz oldum-''
Bir istediğim iki olmadığı gibi o bir de hiçbir zaman olmuyor. Güldüm seslice. ''Sağda solda değil aynı çatının altındaki abimle kıyaslamam yeti bunca zaman.''
Babam oturduğu yerden kalktı kendine hâkim olmak ister gibi. Her zamanki gibi ben babamdan anamdan ne gördüm ki vb. benzeri sahte, sevgi veremiyorum, sevgimi gösteremiyorum sözleriyle vicdanımı oymak ister gibiydi yine bakışları. ''Neyi merak ediyorsun, neyi sorguluyorsun bunca zaman asla anlayamayacağım seni.'' dedi katı bir sesle. ''Hep daha fazlası hep daha fazlası diye sürekli boğacak mısın bizi? Kaç yaşına geldin, durul artık.''
''Kendimi geçtim! Neden karının üst üste iki defa bebek kaybettiğini fark etmeyecek kadar ilgisiz bir kocaydın, bunu merak ediyorum mesela.'' Buz gibi çıkan sesim babamda şok etkisi yaratırken anneme bakamadım bile. ''Sevgisizliğini, ailenle samimiyet kuramamanı anlarım, ne de olsa anne babanı yakından tanıyoruz baba, nasıl insanlar olduğunu, nasıl bir ortamda büyüdüğünü tahmin edebiliyorum ama merak ediyorum gerçekten. Bi adam nasıl olur da aynı yastığa baş koyduğu kadının evlat kaybettiğini anlamaz?''
''Ne?'' diye yükselen babamı fark eden anneme döndüğümde duyduklarının gerçekliğini sorgular gibi bakıyordu. Yeniden babama döndüm, evden gelmeden önce öyle doldurmuştum ki ağlama, acıma ve perişan olma olaylarını... ''Ama şuna bakın ki kaderim daha en başından belliymiş.'' dedim yine de gülümseyerek. ''Şans bu ya! İstenmeyen bir bebek her şeye rağmen dünyaya geliyor, anne karnında bile istenmediği anneden hissettirilirken bir türlü bırakmıyor yakalarını...'' Anneme döndüğümde mimikleri donmuştu ancak gözleri... Birçok kötü anıyla dolmuştu. ''Kusura bakma annecim sana da yük olduk bunca zaman... Malum bana sorulmadı çünkü isteyip istemediğim.'' Serap teyze anlattığında bir de bu olanlara üzülmüşken artık hiçbir şey yakmıyordu canımı. Ben neye, kime üzüleceğimi bile bilmiyordum.
Sorumsuz bir kocanın kolları altına sığınan bir kadının ilgisiz kalması zaten acıyken böyle bir dünyaya evlat getirmeleri... Bu kadar acımasız insanlar mısınız gerçekten?
Benden önce iki düşük yapan kadının ilkini kocasına söylemesi ve yeniden hamile olduğunu söyleyemeden ikinci düşüğünü yaşayıp bundan söz dahi edememesi, her şeyi geçtim eşinin bunu fark edememesi...
Sevgisizliğin, ilgisizliğin dokunduğu her birey bir sonraki nesline aynı şekilde bunu devam ettirirken, eğer bu zincirin bir parçası da bensem buna engel olmak, bundan kurtulmak da benim paramparça olacak olmamsa ben tamamdım, buna vardım.
Ne yaşandı, nasıl yaşandı o kadar ilgilenmiyordum ki... İstenmeyen bir gebelik sonucu dünyaya gelmemiştim belki ama istenmeyen bir bebektim. Yani öyleymişim. Ama detaylar, sonuçlar... Bunların hiçbiri umurumda değildi artık.
Babamın anneme dönmesi, bunları sorması bile doldururken gözlerimi annemin bana bağrışlarını bile dinlemek istemedim. Şok olmuş gibiydi ikisi de. Tıkadım kulaklarımı onların sözlerine.
''Sizin kurduğunuz sevgisizlik zincirinizin bir parçası olmayacağım.'' dedim kararan kalbimle buna inanarak. ''Gözünüzün içine bakıp beni de sevin diye yalvaran biri olmayacağım ne olursa olsun. Yazık bak bana hamileyken psikoloji yerinde değilmiş, e eşi de yanında değilmiş deyip sineye çekmeyeceğim hiçbir şeyi. Senin psikolojin bir tek bana mı bozuktu da bunca zaman o elin ya ateşim çıktığında ya da o hastane yatağında buldu alnımı, saçlarımı? O evde kimsesizim ama eve her girdiğimde beni görmeyen gözlerle karşılaşmaktansa bomboş duvarlarla bir başıma kalırım daha iyi.''
Babamın gözü de kulağı da beni görmez olmuşken gözlerimin yuvalarından kopup çıkacakmış gibi acı veren baş ağrısıyla kalktım yalpalayarak. Biraz daha burada onların bağrışları arasında kalsam yığılıp kalacaktım.
Hızlıca çıkarken dışarı, merdivenlerde dengemi kaybedecek gibi olduğumda yukarıdan gelen seslerden dolayı açılmıştı büyük ihtimalle aşağıdaki dairenin kapısı da. Hepinizin canı cehenneme diye bağırarak ayrılmak istiyordum buradan. Ancak adımlarımı da hızlandırıp çıkarken sokağa tek isteğim bir an önce Büşra'nın yanına gitmekti. Çünkü bu ağrı ve sebepleri öldürmezse beni, zihnimin içindeki bilinmezliğin sesi yiyip bitirecekti her bir hücremi. En azından onun kolumdan tutup zorla da olsa beni hastaneye götürmesine ihtiyacım vardı.
Havaların gittikçe sıcaklamasıyla çoğu kişi dışarıda olurken üzerime düşen bakışlardan kaçamayacağım için doğruca taksi durağına ilerledim. Robotlaşan hareketlerim, buğulaşan gözlerimle zar zor görürken önümü zaten hangi ara korkuyla Büşra'yı aradım hangi ara hastaneye geldim ben bile kestiremedim. Kulaklarımda uğuldayan ''Her şey senin suçun.'' sesleri nefesimi bile keser olmuştu.
Kolumdaki pamuğu olmayan gücümle bastırmaya çalışırken hemen tepemde, elleri göğsünde bağlanmış Büşra kızgınlıkla bakıyordu bana. En başından tüm bu hissettiğim yaşadığım şeyleri ona, ya da bir doktora anlatmalıymışım.
Derin bir nefes alıp ayağa kalkarken ''Bakma öyle,'' diye mırıldandım ister istemez. Geniş koridora çıkmış yan yana oturuyorduk sessizce. ''Hadi bana söylememeni geçtim Defne.'' dedi azarlar gibi. ''Ne zaman bir doktora görünmeyi düşünüyordun? İş işten geçtikten sonra mı? Sağlık konusunda bu tarz ihmalkârlıklar bizler için neler doğuruyor biliyor musun sen? İnsanlara bunu ne zaman anlatabileceğiz inan bilmiyorum ama zaman denen şey bizim için çok değerli. Sonuçlar ne olursa olsun bizim bunun karşılığında yapacağımız en ufak şey için bile zamanımızın olmaması ya da geç kalmamız-''
''Aynı şeyi yapıyorsun. Yalvarırım rahat bırak beni. İnan o kadar umurumda değil ki her şey... Baktım internetten bir sürü hastalık çıktı karşıma. Yok burnun kanıyor öleceksin, yok başın ağrıyor öleceksin. E bana ne bundan hepimiz öleceğiz zaten ha şimdi ha sonra.''
Şok olmuş bir ifadeyle baktı yüzüme. ''Ne oldu sana? Bu kadar kolay mı bunları söyleyebilmek!'' Yüzünü sıvazlayıp bedenini de çevirdi bana doğru. ''Üzerine geliyorum biliyorum ama inan şu an olması gereken bir duruş sergileyemiyorum. Bahsettiğin belirtilerin ne denli tehlikeli olduğunu bilsen... Ne kadar evlilik dışı ilişkiye karşı da olsam şu an aklıma gelen en kötü ihtimaller arasında tek isteğim hamile olman.'' diye fısıltı halinde konuşurken duygularımı kaybetmiş gibi hissediyordum kendimi. ''İnan bana bu tüm ihtimaller içinde en masumu.''
Kesinlikle paniklemişti ve bu onu saçma sapan konuşmaya itiyordu. Yanımdaki kadın asla bir doktor gibi değil daha çok sevdiği birini kaybetmekten korkan biri gibiydi.
Ne?
Öyle miydi?
Sormak istedim. Saf bir merak ve cılız bir heyecanla ''Ölsem üzülür müsün?'' diye sormak istedim. Sonra alacağım cevaptan korkup sustum. ''Değilim,'' diye kestim sözünü. ''Olamam, öyle bir şey olmayacak.'' Ne yazık ki benim bedensel temaslara yenik düşebileceğimi biliyor ve belki de o gün hastanede bana yaralı dahi olsam o sözleri söylerken olanları tahmin edebiliyordu.
Bana sen ne saçmalıyorsun der gibi baksa bile umursamadım onu. Şu an bir tartışmayı daha kaldıracak gücüm yokken tek yapabileceğimiz burada oturup sonuçların çıkmasını beklemekti.
''Senin için dahiliyeden randevu alacağım. Yarın aç karnına vereceğin kan daha kapsamlı...'' diye yine başlamıştı ki konuşmaya dinlemeye bir son verip sürekli hareketlenen ayaklarıma diktim gözlerimi.
Konuştukça konuştu, bense dinlemedikçe dinlemedim.
En geç bir saat demişti kanımı alan genç kadın. En geç bir saatte çıkacak sonuçlar bir ihtimalin üzerini karalayacak ve beni başka bir ihtimalle yalnız bırakacaktı.
Umarım, bırakırdı.
1 Ay Sonra
Unutmakla alışmak arasındaki farkı öğrendim bugün. Ve tam iki haftadır o ikisinin arasındaki ince çizgide gidip gelmekle geçiyordu günlerim. Sonra korktuğum için kapaklarını bile açmadığım o kitaplarla tanıştım. Aşk denen şeyin daha başka, sevgi denen o ihtiyaç duyulan şeyin bambaşka bir şey olduğunu gördüm.
Hiç üzülüyorlar mıydı hayatımdaki insanlar bu duyguları bile kitaplardan öğrendiğime, kendilerinin veremediklerine?
Aynı zamanda anladım ki ben ona sadece âşık olmamışım, varlığına alışmışım. Acı ama söylemeliyim ki sevdiğim; sensizliğe de alıştım, tıpkı sevgisizliğe ve sessizliğe alıştığım gibi. Tıpkı artık sana sevgilim değil sevdiğim demeye başladığım gibi.
Aldığım ilaçlar sonucu her yerde onu görmeler bir son bulmuşken ne olurdu sonrasında bilmiyorum ama bu aynanın tam karşısında dik bir duruşla dikilirken tek isteğim güzel bir gün geçirmekti.
Yüksek tansiyon, dönemsel alerji, hormonsal nedenler, ITP, lösemi, burun ve paranazal sinüs tümörleri ve en kötüsü gebelik... Bunların olasılığı ve o olasılıkların her an olabilirliğiyle diken üzerinde oturarak geçirdiğim berbat günleri geride bırakıyor olmanın sebebiydi bu dik duruş. Bunların hepsi olabilirdi Defne, diye diye telkin ediyordum kendimi. Son zamanlarda müdavimi olduğum acıdan kurtulmak ister gibiydi verdiğim mücadelenin sonuçları.
''Yalnız değilsin,'' diye mırıldandım yüzümün her bir zerresinde dolanan gözlerimi kaparken. ''Yalnız değilsin, kendinlesin.''
Özenle kıvırdığım kirpiklerim, gözlerimi açtığım an şekilli kaşlarıma değerken benden ayrılmak zorunda kalmayan kıvırdığım saçlarımı omuzlarımdan arkaya attıktan hemen sonra sağlıkla yeniden şekillenmeye başlayan bel kıvrımıma oturan kemeri düzeltmekle oyalandım. Spor işe yarıyordu.
Güzel olmuştum.
Bilmem kaçıncı defa ''Varlığında yanında olmak istemeyenlerin, ölümün korkusuyla yanında olmak istemelerine izin vermeyeceksin.'' diye diye kendimi şartlandırırken bir defa daha çaldı telefonum. Annem arıyordu ve ben yine ve yine kapıyordum; çünkü bekledikleri gibi ölmüyordum.
''Of Melih!'' diye öfkeyle solurken yine derin bir soluk çekip içime, ayakkabılarımı giyinmek için yatağın ucun oturmuş eğilip ince burunlu siyah yüksek topuklu ayakkabıları ayağıma geçirmekle uğraşmıştım.
Üzerimdeki mini ceket elbiseye dikkat ederek kalkarken göz ucuyla saate baktığımda Eren'in beni alması için gelmesini söylediğim saate henüz yarım saat vardı ve ben bu sıcakta evin içinde bu halde kalmaktan terleyecektim neredeyse.
Çalan telefonumla Eren'in geldiğini anlayarak direkt meşgule atıp çantamı da aldıktan sonra aşağı inecektim ki bugün neredeyse yüzüncüye arayan Melih ile en sonunda dayanamamış açmıştım telefonu.
''Engellememi mi bekliyorsun artık? Bunu da yapmamı mı bekliyorsun Melih! Yetmedi mi sence?'' Tepkili çıkan sesimle evin içinde dolanıp çantamı ararken hele ki son yaptıklarından sonra iyice beni sinirlendiren adamın konuşmasını bekliyordum. ''Kapatma hemen.'' dedi soluk soluğa. ''Sabahtan beri sana ulaşmaya çalışıyorum. İnsan bi merak eder ne olduğunu.''
''Ulaşılmak istemediğimi fark etmen için daha ne yapabilirim?'' Buz gibi çıkan sesim aramızda kısa bir sessizliğe neden olurken devam ettim onun konuşmasına müsaade vermeyerek. ''Ben bir şeyleri düzene koymaya çalıştıkça iyiliğimi düşünerek ya da düşünmeyerek yaptığınız şeylerin bana yük olmasına katlanamıyorum artık Melih. Ben sana bana izin ver, yaptığın şeyin saçmalığını bir hazmedeyim dedikçe sen benim tepemin tasını attırıyorsun. Sence de buna hakkım yok mu? Biraz uzak kalıp her şeyden bi' haber olmak sence benim de hakkım değil mi?''
Tıpkı abin gibi.
Evden çıkıp aşağı indiğimde biraz ilerideki tanıdık arabayla kaşlarım çatıldı. ''Senin burada ne işin var? Ben sana seni görmek istemiyorum dedikçe hem de!'' Konuşmamdan hemen sonra o da beni görmüş olmalı ki ''İki dakika. İki dakika bir şey söylemem gerek sadece.'' deyip indi arabadan. O sırada zaten kapamıştı telefonunu.
Yaptığı öyle büyük bir çocukluktu ki... Kabullenemiyordum. Bir türlü kabullenemiyordum. Kabullenemediğim şey yaptığı değil yaptığı şeyin sonucunda elde edemediği bir diğer sonuçtu.
Üç Hafta Önce
''İyi misin?'' diye sormuştu Büşra, ben elimdeki kâğıt yığınlarıyla karşısındaki sandalyeye oturmadan önce. ''Çok solgun görünüyorsun, bir şeyler yedin mi?'' dedikten sonra kalktı ve arkamdaki buzdolabına yöneldi.
Onu umursamadan ağrıyan kollarımı masaya dayayıp başımı koydum ve yüzümü kapadım. Keşke yok olsaydım. ''Şimdi sen diyorsun ki ölmeyeceksin, hasta değilsin ama delirmiş olabilirsin öyle mi?'' Güldüm yorgun bir şekilde. ''Ben fiyakalı bir hastalığa yakalandığımı düşünmüşüm oysa.''
Boğuk çıkan sesime karşın beni anlarken ''Çoğu psikolojik rahatsızlık senin aklında kurup durduğun o hastalıklardan çok daha tehlikelidir, haberin olsun.'' dedi net bir ifadeyle. ''Her şey olabilir, en ufak düşünce seni bambaşka bir şeye çekebilir.'' Dolaptan bir şeyler çıkarıyordu sanırım haşır huşur sesler geliyordu. ''Şu ölsem de kurtulsam tavırların yüzünden bile bir destek alman şartken psikiyatri servisine görünecek olmana kalkıp da göbek atmadığım kaldı bir tek.'' Sesi gittikçe sertleşirken ''Bunlar ne ya!'' diye yükseltti sesini. ''Alkolik mi olacaksın bir de başıma. Bu şarap şişeleri ne Defne, içmeye mi başladın?''
Onu umursamadan başımı kaldırdım ve ifadesiz bir yüzle yüzüne bakarken bir türlü aklımdan çıkmayan o şeyi dillendirdim. ''Ne olacak peki bundan sonra? Kollarımı delik deşik ettiniz yok şu testi de yapalım yok bunu da yapalım... Sizin yüzünüzden kısa kollu giyemez oldum kollarım mosmor oldu! Sizin bir şey bulamıyor olmanızın acısını ben niye çekiyorum onu anlamıyorum. Yok şurana da bakalım, yok burana da bakalım. Çok sıkıldım ben bir şeylerin altına yatıp kalkmaktan. Beynimi uyuşturacak birkaç ilaçla hallolacak mı bu nedensiz döngüler?'' Hissizce gülüp çevirmiştim başımı. ''Ben biliyorum ne yaşadığımı, nelerle boğuştuğumu... Sizin tüp tüp aldığınız kanlarda bir bok çıkmayabilir ama neden sürekli aynı şeyler oluyor o zaman? Elinizden gelse benim uydurduğumu düşüneceksiniz tüm o ağrıları, kafamın içindeki bağrışları... Yanında da burnum kanayıp midem bulanıyor da inanıyorsun azıcık da olsa.''
Benim alaylı sesime karşılık dolabın kapağını sertçe kapatırken kollarını göğsünde dolayıp sinirle bakıyordu bana. ''Çünkü kendi kendini hasta ediyorsun!'' diye yükseldi sesi. ''O kafanın içinde her ne kuruyorsan bedenin zihnine yenilip seni hasta sanıyor! Sen hiç hastalık hastalığı diye bir tabir duydun mu? Hiçbir şeyin yok senin ama sen anlamak istemiyorsun bile!'' demesiyle ister istemez kıkırdamıştım seslice. ''Sapasağlamsın ama kendine öyle büyük eziyetler ediyorsun ki-''
''Bana bilmediğim bir şey söyle doktorcuğum. Hiçbir şeyimin olmadığını zaten biliyorum.''
''Bak yine yapıyorsun bunu.'' Seslice bıraktığı nefesle omuzları çökerken yanıma oturup daha ılıman bir sesle ''Bak bunu diyorum işte,'' dedi yüzüme bakarken. ''Dünyanın sonuymuş gibi davranıp duruyorsun. Yarınlar yokmuşçasına yaşamaya çalışmalar, aklına ne esiyorsa yapmak istemeler. Sen bu musun gerçekten? Dünya üzerinde sevgilisinden ayrılan tek kadınmışsın gibi. Senin için ilk olması belki de bu kadar bağlanmanın sebebi. Bak Defne-''
Hiçbir şey demeden kalktığımda ''Uykum var, uyuyacağım.'' dedim üzerimdeki uzun örgü hırkanın düşen omzunu askılı pijama takımının üzerine çekerken. ''Kal istersen burada. Yarın konuşuruz... He bu arada ben ayrılmış olabilirim ama terk edildiğimi de bir kenara ekleyelim lütfen.'' Odadan çıkarken elimi kaldırıp bağırmama homurdandı ''Başlayacağım aşkına da ıstırabına da.'' diye.
''Yarın falan konuşmayacağız!'' demesine ona dönüp bir cevap vereceğim sırada telefonumun bu saatte peş peşe çalmasıyla korkuyla hopladı yüreğim. Elim kalbime giderken aptal gibi bir ihtimal belki odur diyerek koşmuştum telefona. Çünkü henüz akıllanamamıştım.
Ekranda gördüğüm 'annem' isimli çağrıyı yanıtlamak istemezken hemen ardından babam, abim... Uzayıp durdu bu. Annemle babamla konuşmamdan hemen sonra çıkıp gitmişken o evden hiç uğramamış olmak onların sesini bile duymamak benden hiçbir şey götürmemişti onun götürdüğü kadar.
''Bu kadar ısrar bana hiç normal gelmiyor açıp baksan mı bir?'' Büşra'ya baktığımda benden daha telaşlı görünüyordu. ''En azından abine dön Defne. Adam çabalıyor senin için.''
Telefonu tamamen kapatıp kenara bırakırken bıkkınlıkla konuştum, çünkü artık yorulmuştum. ''Ne olur artık bana ne yapmam gerektiğini söyleme.''
Ben odama geçmişken Büşra'nın içeride olduğunu bilmenin rahatlığıyla öyle bomboş otururken yatakta en azından günler sonra evde biri var diye düşünerek rahat bir uykuya dalmak istiyordum ki alacaklı gibi çalınan kapıyla neye uğradığımı şaşırdım.
Ne yazık ki tek başınıza genç bir kadın olarak yaşamanın verdiği en büyük ikinci dert en ufak kapı sesinden bile bu saatte kim geldi acaba diye korkmaktı.
''Meryem teyze?''
Büşra'nın şaşkınlık dolu sesleriyle üzerime hırkamı geçirip odadan çıktım. Annemin ağlar gibi çıkan sesiyle yine ve yine saçma sapan halüsinasyonlar gördüğümü düşündüm. Çünkü annemin burada ne işi vardı? Bir de niye ağlıyordu bu kadın?
''Defne nerede? Bize niye söylemediniz?''
Ansızın bedenime sarılan kollarla donup kalmışken kimin ne dediğini bile duyamaz olmuştum. O an yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu zaten belliyken ortada dolanan bir yalanın bir annenin evladına beslemesi gereken sevgiyi yeşertmesi her şeyden çok daha ağır gelmişti ama yine ve yine beni kimse anlayamamıştı.
*
''Melih, sen beni mahvettin. Niye anlamak istemiyorsun bunu?''
Tüm gardımı indirip üzüntüyle sorduğum soruya karşılık ne diyeceğini bilemez gibi bir hali vardı. Sessizdeki telefonu elinde titrerken kısık sesli bir küfür savurup sertçe yutkunmuş göz ucuyla üzerimdekilere bakmıştı.
''Bir şey söylemem gerek-''
Onu umursamadan konuştum bıkkınlıkla. ''Ben artık benim için yaptığınız bir şey istemiyorum. Bak ne oldu?'' diye sordum ellerimi iki yana açarken o sırada Eren'in kırmızı renkteki arabası da yolun başında göründü.
''Sen saçma sapan bir çocuklukla düşündüğün gibi benim ciddi bir hastalığım olduğunu uydurup bizimkilere vicdan azabı çektirince ne oldu söyler misin bana? Ölecekmişim, hastalığımın son demlerindeymişim...'' Güldüm ve iki yana salladım başımı. ''Çok sağ ol cidden. O akşam annem de babam da kapıma dayandı ayaklarıma kapandı resmen. Neden hiçbir şeyden haberimiz yok diye. Kollarımdaki iğne izlerini bambaşka şeyler sandılar... Bana neredeyse yalvarmadıkları kaldı eve gidelim diye. Ama benim için değil, öleceğimi düşündükleri içindi bunlar biliyorsun. Şimdi soruyorum sana. Zaten ölmeyecek miyiz hepimiz bir gün? Ha şimdi ha sonra. Ben hastaymışım, az zamanım kalmış falan filan... Herhangi bir şey olmasa ölmeyecek miyiz yani?''
Bana olan bakışları içimi acıtırken hiç geri atmayacak bir biçimde baktığımı görünce gözlerini kaçıran o oldu. ''Bir kere Melih... Sadece bir kere siz de beni anlayın istiyorum.''
''Senin ne halde olduğunu bizzat ben gördüm Defne. Yaptığım şey için hiç pişman değilim.'' dedi tüm bakışlarına rağmen sertçe. ''Ben hasta bile demedim. Onlar kendi kafalarında uydurdular bir şeyler çünkü onlar da biliyorlardı bu kadar şeyi senin bile kaldıramayacağını. Sonra geç de olsa akılları başlarına geldi. Şu an gözünün içine bakıyorlar. Ama-''
Araba hemen yanımızda durunca kısa bir bakış atıp Melih'e döndüğümde o da çatılmış kaşlarıyla arabaya bakıyordu.
''Amasını ben sana söyleyeyim canım.'' dedim yapmacık bir gülümsemeyle. ''Ailem dediğim insanlar artık beni sevmek için çabalıyor ama karşılarında o sevgiye muhtaç Defne yok. Çünkü hepinizden önce artık ben kendimi sevmeye başladım. Ve inan bana bu hepinizin vereceği sevgiden çok daha değerli benim için. Şimdi, başka bir şey söylemeyeceksen bu geceyi arkadaşlarıma ayırmak istiyorum.''
Sorarcasına ''Arkadaşlarınla?'' dediği sırada kaşları da şaşkınlıkla havalanmıştı. ''Sadece birkaç haftadır tanıdığın insanlarla gecenin bir yarılarına değin dışarıda dolanacak kadar güvende hissediyorsun yani kendini? Sadece birkaç defa spor salonunda gördüğün insanlarla mı takılmaya başladın?''
Eren beklemekten sıkılmış olmalı ki kısa bir korna çalarak kendini belli etmişti.
''Evet öyle,'' dedim tebessüm edip içten bir şekilde Melih'e bakarak. ''Her şeyi geride bıraktığımı ve yeni bir hayat kurmak istediğimi söylediğimde şaka yapmıyordum. Ayrıca bir insana karşı güven duygusu beslemek için ne kadar süredir görüştüğünün de bir önemi yokmuş biliyor musun? Sürekli bir şeyler öğreniyorum bak senin beğenmediğin yaşantımda.''
Aralanan camdan o ince sesi duyduğumda ikimiz de başını eğmiş bize bakmaya çalışan kıza dönmüştük. Eren ise Melih'e dönmüştü sinirli bir yüz ifadesiyle. ''Hadi abicim ya bırak kızı ne konuşacaksanız konuşursunuz sonra. İşimiz gücümüz var.'' Ufacık gözlerini kocaman açmaya çalışınca komik durmuştu tüm sinirine rağmen. ''Hani daha gidip kızları alacağız ya birazcık kısa mı kesseniz?'' diye sormuştu kızgınlıkla.
Melih kesinlikle bu minyon kızdan bu kadar tiz bir ses beklemediğini şaşkınlığıyla belli ederken daha ılıman bir sesle ''Melih,'' dedim elimi koluna koyarken. Onunla aramın düzelmesini her şeyden çok istiyordum ama artık o da durmalıydı bazı şeyler için. ''Ne olur bana zaman ver. Yaptığın, yapmaya çalıştığın şeyin benim için olduğunu elbet biliyorum ama bak saçmalıktı bu yaptığın kabul et. Hele benim aptal gibi bir de sana uyup bir cevap beklemem... Abinin bir şekilde bunu duyup da gelecek olmasını beklemek hataydı zaten, yani o anki duygularıma yenik düşmüştüm sadece. Bilirsin sağlıklı düşünememeye her şeye sebep olabilir. Ayrıca ben artık o kadar da kötü hissetmiyorum... Onun burada olmamasına.''
Bakışları üzüntüyle dolandı yüzümde.
Bacaklarımdaki incecik çorap esen rüzgârı engelleyemezken hafif kıpırdandım yerimde. ''Bu arada aramızda kalsın. Şu hastalık meselesi... Yalan değil, yani senin uydurduğun gibi öyle yataklık döşeklik bir durum yok ama... Psikolojik destek almaya başladım birkaç haftadır. Sürekli hastaneye gittin mi, sonuçlar ne durumda diye beni bunaltıyorsun diye söylüyorum bunları. Büşra'dan başka kimsenin bilmesini istemiyordum aramızda kalırsa sevinirim. Kimsenin haberi yok çünkü. Hele ki bizimkilere öyle bir hastalığım falan olmadığını sert bir dille söylememe rağmen benden af dilemeye çalışmaları... Ben artık yoluma bakmak istiyorum. Birileri gelmiş mi gelecek mi gelince ne olacak... Bunlarla yormak istemiyorum kendimi. Anla beni olur mu? Yani ben kendi içimde bir şeyleri bitirmeye çalışırken-''
Ben daha cümlemi bile bitiremeden ''Abim geldi,'' demesiyle yüzümdeki gülümseme tekledi. ''Çocuk gibi hiçbirimizle iletişim kurmadığı için ona sinirliydim mail attım. İş harici başka bir şeye bakmayacağını biliyordum çünkü. Geleceği ana kadar sana zamanı böyle tanıyor kendince-''
Zar zor yutkunurken öncelikli olarak nefesimi kontrol altında tutmaya çalıştım. Elimi kolundan çekip çantamın askısına sarıldım. ''Bana bunları söylemene gerek yok. Yani... İlgilenmiyorum.'' dememle fazlasıyla şaşırdı.
Evet, böyle olmalıydı. Sakindim, andaydım.
''Gelmesini de istemiyorum Melih. Dedim ya başka düşünüyorum artık. Her şey daha farklı... Yani onun gitmesi bana zaman tanımak mıymış? Umurumda bile değil. Çünkü ben ona o zamanı aramıza mesafe sokmadan istediğimi düşünüyordum ama o gitti. Ve gitmesi başka bir şehir başka bir ülke falan değil...'' Dolmaya hazırlanan gözlerimi engellemek niyetiyle kocaman gülümsedim. ''Senin abin benden gitti. Ve inan bana bundan sonrası beni ilgilendirmiyor.''
Bakışları derinleşirken belli belirsiz bir sesle ''Ne demek ilgilendirmiyor?'' demesine karşılık gözlerimi kapatıp yeniden gülümsedim. Gitseydi ya artık, sıkılmıştım gülümsemekten.
''İzninle, arkadaşlarımı daha fazla bekletmek istemiyorum. Abini görünce benden selam söylersin ya da hoş geldiğini söylediğimi söylersin, ama bu kadar. Başka bir şey yok. Sen de zorlama olur mu bazı şeyler için? Çünkü her ne kadar benim arkadaşım olarak mutluluğumu istesen de bir kardeş olarak istemeden taraf tutuyorsun.''
Her ne kadar bir şey yok diyerek kendimi telkin etmeye çalışsam da onun burada olduğunu bilmek garip hissettirmişti. Gelir miydi gerçekten bana? Gelince ne olacaktı peki? Ne diyecektim? Ya da onu görünce de böyle düşünebilecek miydim?
Arabanın kapısını açtığımda Melih elini koyarak kapatınca Eren'in ''Ne oluyor be!'' sözlerini bile umursamadı.
''Abime hasta olduğunu düşündüğümü değil bambaşka bir şey söyledim.'' dedi kısık bir sesle. ''Akıllanması için, kendine gelmesi için bunu yapmam gerekiyordu çünkü o kıt kafalıyı başka hiçbir şey kendine getirmezdi ve inan bana ne kadar acı çektiği bile umurumda değil.''
Dediklerinden bir şey anlayamadığımda o da bir şey dememişti.
Zaten başımıza ne geliyorsa Melih'in ya yanlış anlaşılacak şeyler söylemesinden geliyordu ya da aptallıklarından.
...
Arkada çalan şarkıyla hem masada dönen sohbete odaklanmaya çalışıyordum hem de bir yandan şarkının sözlerini tekrarlayarak zihnimi kurcalamakla meşguldüm. Geldiğimizden beri nelerden bahsedilmiş neler konuşulmuştu ama benim aklım hala bugündeydi.
''Oğuz Bey'in teklifini düşündün mü?''
Eren'in kulağıma yaklaşarak söylediği şeyle pipetiyle oynayıp durduğum bardağı masaya bıraktım. Sesimi duyamayacağı için ben de ona yaklaşırken gözlerim de kısacık sarı saçlarının arasındaki mavi kıvrımlardaydı. ''Düşündüm.'' dedim asla düşünmeden cevabım belli olmasına rağmen. ''Ve Hamdi Bey'in teklifini kesin bir dille reddediyorum. Henüz bundan haberi yok, yarın konuşacağım.''
Geri çekildi ve tam karşımızda oturan kadına yüzünü düşürerek ''Defne'yi kazanmadan kaybettik. Yastayım.'' dedi yüksek sesle. ''Kabul etseydi şu sürekli getirdiği sağlıklı bilmem neli bilmem nelerden yiyebilirdik.'' Bana dönüp yüzümü inceledi gülümserken. ''Sahi hiç canın çekmiyor mu ya abur cubur? Ben asla yemeden duramam ama sizde de böyle demek. Seni bir kere bile görmedim sağlıksız bir şey yerken. Alkol hariç tabi...'' deyip yeniden önüne döndü anında susup.
''Pek hoşlanmıyorum sağlıksız besinlerden,'' diye verdiğim cevaba azıcık içten içe gülüyordum. Nereden nereye...
Melis ise yüzünü buruşturmuştu bu söyleme karşı. ''Eğer şu iş teklifinden bahsediyorsan sonuna kadar haklı. Kim öyle bir hastaneyi bırakıp bir spor komlpeksinde çalışır ki. Üstelik bu kız,'' deyip beni gösterdi gülümseyerek. ''Spora bile stiletto ayakkabı etek ceket takımla geliyor. Sence taytın eşofmanın içinde çalışabilir mi? Ayrıca o Oğuz da şu kızı müşteri çekmesi için istemiyorsa benim de adım Melis değil.'' deyip siz görürüsünüz der gibi bakıyordu. ''Seni ilk gördüğümde kuyumcu dükkanındaki kadar takı vardı üzerinde... Kız iki üç kuruş için sence bu zorluğa katlanır mı sence Eren?''
Yani hastaneden direkt spora geçtiğim günler öyle oluyordu evet ama sanki sporu öyle yapıyormuşum gibi ilk günden beri takılmaları... Hem gerçekten de çalışma saatleri ile verdikleri ücretler... Asla oluru yoktu. Gerçi onlar da bir yandan haklıydı aslında. Cidden hangi akılla spora giderken bile kolye bileklik uydurmakla vakit harcıyordum ki? Eren'in zumba, Melis'in ise pilates hocası olması sebebiyle her gün spor kıyafetlerle olmaları da bana garip gelirken ben bir şey diyor muydum onları her gün eşofman tişört görmeye? Şu an bile karşımda şort, büstiyer tarzı şeylerle oturuyorlardı üstelik. Onların yanında kendimi fazla süslü buluyordum ve bu birazcık garip hissettiriyordu.
Ceren ve Yeliz hemen arkamızdaki dans pistinde kıvırmaktan kan ter içinde kalmış bir şekilde yanımıza gelip bardaklarını kafalarına dikerken ''Ondan değil ya,'' diye başlamıştım konuşmaya. ''Çalışma şartlarım iyi ve ben işimi, çalışma ortamımı seviyorum.'' Sevmeye başlıyorum. ''Bu yüzden de kabul etmeyeceğim. Umarım en yakın sürede bir diyetisyen bulabilirler ama o ben değilim.''
Hepimizin hafif alkollü içecekler içmesinin aksine Ceren geldiğimiz ilk andan beri peş peşe devirdiği biralarla bile şimdiden hafif bir dalgalanma yaşamaya başlamıştı ve gözleri fıldır fıldır etrafta dolanıyordu. Bu da ne yazık ki etraftaki aç ayıların dikkatinde olmamıza neden oluyordu ve bu durum kadar berbat bir şey yoktu. Neyse ki bulunduğumuz mekânda bu tarz sarkıntılıkların olmayacağını en azından hepimiz biliyorduk.
Ceren elini çenesinin altına koymuş herkese ama herkese –buna biz de dâhil- flörtöz bakışlar atarken birden oturduğu yerde doğruldu. ''Şu şey buraya mı geliyor!'' diye bağırdı durduk yerde ve ister istemez masadaki herkes onun parmağıyla gösterdiği yere döndü.
Bak, ama belli etme hesabı yapmamız gerekirken hepimizin dönmüş olmasına gülmüştüm ister istemez. Ve ne yazık ki adam bizim avcı gibi ona göz dikmemizi bir tarafına takmayıp yanımızdan geçip giderken hepimiz göt olmuş gibi kalmıştık öylece. Üstelik şaka maka ben de buraya geldiğini düşünüyordum... Melis üzüntüyle ''Ben galiba bozuldum biraz.'' deyip masadaki atıştırmalıklara döndüğünde gülüşmüştük. Sahi biz ne ara gerekli gereksiz her şeye güler olmuştuk?
Aradan geçen kısa bir süre sonra benim bu bir ay boyunca spor salonundaki bütün derslere katılıp en sonunda iki tanesinde karar kılmamdan kızların daha önce nasıl tanıştıklarına kadar her şey dönerken masada, saate bakma ihtiyacıyla telefonumu çıkardığımda denk geldiğim birçok cevapsız aramaya alışık olduğumdan şaşırdığım şey o değil.
Ona ait olan numaraydı.
Belki çocukluktu bilmiyorum ama onun numarasının kayıtlı olmaması bile bende verdiğim kararlara karşı güven hissi oluştururken ezberimdeki numaradan aldığım aramalar garip hissettirmişti.
Bu ilişkide benim de birçok hatam vardı. Bunu kabul ediyordum ancak onun bir türlü beni anlamak istememesini, bencilliğini hatta tüm fevriliklerini anlayamıyordum.
Gerçi onu anladığım noktada tüm oklar suçluyu ben yapıyordu.
Bu ilişkinin daha en başında onu sevdiğimi kendine inandıramazken benim her şeyden önce onun temaslarından, yakınlıklarından etkilenmem ve tenini istemem belki de onun tüm düşüncelerini daha da çıkmaza sokuyordu, bilmiyorum. Benim ilk ilişkimin o olması, bir ilişkide olması gereken şeyleri bilememem belki de bizi bu noktaya getiren şeylerdi. Onun aksine ben onu anlayabiliyordum mesela.
Son zamanlarda fazlasıyla eğlendiğim, kendimi gerçekten kendim gibi hissettiğim, yaşadığımı fark ettiğim gecelerden birinde şimdi saçma sapan düşüncelerle masada oturmak sinirimi bozarken kızlardan özür dileyerek kalkmıştım masadan.
İnsan her şeyi yerine koyduğu insanı hayatından çıkardıktan sonra hayatına nasıl devam eder, sorusuyla yanıp tutuşmuştum günlerdir. Yanan da tutuşan da bir tek o sorunun nedeni değildi elbet.
Elimde bir mum, o mumun aydınlattığı ışıkla ararken yolumu; kayboldum, çıkmaza girdim, belki de bazı hatalarda buldum kendimi ama şimdi dönüp baktığımda şimdiki ben için yine de olsun isterdim tüm bunlar.
Şimdi çıksa karşıma, ben geldim, dese yine aynı şeyleri hissederim; biliyorum ama ben artık büyüdüm. Koşmam mesela kollarına. Sığınmam koynuna, onun yüzünden akan yaşlarla onun tişörtünü ıslatmam bundan sonra.
Geçse karşıma, seni çok seviyorum dese bundan sonra hissetmediğim sevgiye görmediğim güvene asla inanmam.
Bomboş bakışlarım akıp giden yoldayken taksinin durmasıyla ücreti ödeyip indim arabadan. İçime çektiğim hava getirmedi kokusunu burnuma ama getirmedi diye de küsmedim bu sefer havaya. Dedim ya, büyüdüm.
Birkaç adım atacaktım apartmana girmek için. Sadece birkaç adım. Ama öyle güçlü bir histi ki bu, o birkaç adıma bile izin vermeyen... Yutkunmuş, dudaklarımdaki ruju umursamadan kuruyan dudaklarımı ıslatıp dönmüştüm arkamı.
İnsan denen şey hisleriyle yaşar düşünceleriyle plan yapar kaderiyle o planı uygular.
Bunca zaman sonra gözü gözüme değdi an ikimizde de kırgınlıklar değil mutluluklar olsun isterdim. Onu gördüm diye heyecanlanayım koşum boynuna atlayayım isterdim. Karşımda çöken omuzlarıyla bakmasın bana isterdim en çok.
Yıllardır görmemişim gibi açlıkla süzmek isterken arabanın kaputuna yasladığı bedenimi bakışlarımın tam da istediğim gibi olduğunu bildiğimden rahatlıkla bakarken ona dudakları arasındaki sigarasını içmeye devam ederken yerinden kıpırdamadı bile.
Defalarca düşündüm. Ne zaman, nerede karşılaşacağımızı, onu gördüğümde ne hissedeceğimi defalarca düşündüm hatta kendimce planlar bile kurdum. Ne diyecekti mesela bana ''Ben geldim, kaldığımız yerden devam.'' mı? Ya da ''E görüşmeyeli nasılsın mı?''
Birbirine karışmış iki insanın birbirine bu kadar yabancı duruşu çok ağırmış.
Yolun ortasında durmuş ona bakarken bitmek üzere olan sigarasını söndürüp geldi karşıma. Bakışları öyle derindi ki rahatsızca yerimde kıpırdanmak bile istemiştim. Bunca zaman yok olmak istemiştim ya şimdi de hep var olmak derdindeydim.
Uzun uzun baktı gözlerini kırpmadan. Gözlerini en ince ayrıntısına kadar görmek istiyordum ama gece vakti yolu aydınlatan sarı ışıklı sokak lambası buna asla izin vermiyordu. ''Saat bire yirmi beş var.'' dedi dudaklarıma bakarken. Sesini duymayalı öyle çok olmuştu ki... Çektiğim videoları dinlemeyi bırakalı da öyle.
Dudaklarını birbirine bastırdı. Ne diyeceğini mi düşündü bilmiyorum ama elimde olmayan bir mesafeyle ''Saatten haberim var.'' dedim sanki günük bir konuşma anı yaşıyormuşuz gibi. Bunları konuşmamız... Garip değil miydi?
Elinin kıpırdanıp elime gideceğini gördüğüm an duruşumdan bile mesafeli olduğumu anlamış olmalı ki anında geri gitti eli. Daha kısık bir sesle ''Defne,'' demesiyle çatılan kaşlarıyla kendini bilmez bir hali vardı ve bu canımı yakmıştı. Yanaklarımın içini dişlemiştim sertçe. Olur da bir şey derim korkusu ağır basmıştı o an.
''Konuşalım mı?''
''Konuşalım?'' dediğim an şaşkınlıkla kalkmıştı kaşlarım. ''Ne konuşacağız? Bizim- Seninle benim konuşmalarımız her defasında birinin gitmesiyle son bulurken ne konuşacağız merak ettim şimdi?'' dedim onu ilk defa görmüyormuşçasına dururken. Evet boynuna atlamamak için sıkı sıkı çantamı tutmuştu ellerim.
Dili dudağında dolandığı an burada durmak istemediğimi fark ettim. Tam gideceğimi söyleyecektim ki gergin ve kısık bir sesle ettiği küfrün hemen ardından elimi buz gibi olmuş koca elinin arasına almıştı. ''Lütfen,'' dedi sanki bu yaptığı normalmiş gibi.
''Bak Melih bir şeyler yazmış... Canımdan can gitti. Aradım o doktor arkadaşını yok mok dedi ama... Gerçi ben de biliyorum senin öyle bir şey asla yapmayacağını-''
Elimi geri çekerken ''Elimi bırakır mısın?'' dedim sertçe. Dokunmasındı, o zaman her şey daha kolaydı. ''Melih'in sana ne saçmaladığı umurumda bile değil. Şimdi izninle.'' Kırgınlıkla bakan gözlerine aldanmamak adına ona bakmazken ''Evime gireceğim.'' dediğimde benden bu kadar soğuk bir tavır beklemediği o kadar açıktı ki.
''Geleyim,'' dedi ikna etmek ister gibi. ''Tamam ben de geleyim, konuşalım. Bitsin bu hasret. Bak ben kendimce bir şey-''
Söylediklerine karşılık gülerek ''Ne?'' derken ''Ben seni rahat bırakırsam, senin dediğin gibi boğmazsam-'' diye başlamıştı ki cümlesine benim ona ''Yolda gördüğüm bi yabancıyı gecenin bu saatinde evime alacak kadar delirmedim.'' dememle durdu sözleri. ''Konuşmakla hallolsaydı bazı şeyler o gün de konuşuyorduk, o gün hallolurdu. Ama bazen gitmek sanırım daha etkili oluyor. O yüzden şimdi müsaadenle. Benim seninle konuşacağım neyim varsa o gün o kapıda seninle beraber çıkıp gitti. Ve senin gibi keyfine göre de geri gelmiyor ne yazık ki.''






Yorumlar