34. Bölüm
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 36 dakikada okunur
Onun yokluğunda çokça ağladım, sızlandım ama en çok kendime acıdım. Ne olursa olsun kendime verdiğim, asla vazgeçmeyeceğim sözlerim olmuşken şimdi öyle savunmasız hissediyordum ki kendimi, yine ona koşmak yine ona sığınmayı istemek, olmayan gücümü de alıp götürüyordu benden.
Onsuzlukla baş etme serüvenim o olmayana dekmiş.
Allah'ın cezası adama sarılmamak için şu an kaç kasım zihnimle kalbim arasındaki savaşta can vermemek için direniyordu bu mücadelede bilmiyorum; ama hayır, böyle olmamalı. Onun içime işleyen tek bir bakışıyla kendi düşüncelerimi ayaklar altına almayacağım. Çünkü hiç şüphesiz biliyorum ki şimdi ben kendimi ayaklar altına alırsam gün gelecek suçlu yine ben olacağım.
Bundan sonra önce kendim, sonra sevdiğim. Kendime bu sözü verdim. Çünkü öğrendim, bundan sonra böyle olursa ancak bir ihtimal daha doğabilir bizim için.
Acıyorum kendime. Hâlâ 'Bir umut,' diyorum ya yazıklar olsun bana. Ama... Hayır, ağlamak istemenin sırası mı şimdi! Gidecek. Yine bırakıp gidecek ve ben hemen arkamdaki eve girip rahat rahat boşaltacağım içimdekileri. Gittiğine ağlamayacağım bu sefer. Ağlayışlarım da yakarışlarım da bir tek kendime olacak bundan sonra. Görmeyecek, bilmeyecek hiçbirini.
Ona hiç istemeden de olsa bir yabancı gibi davranarak söylediğim sözlerle öyle ani değişti ki yüz ifadesi, bir an ne yapacağımı şaşırdım. Hayır öyle düşünmüyorum demek istedim anında.
Neredeydi benim kendinden emin, onun karşısında dimdik durmak için bugünü bekleyen hallerim?
Az önce, konuşmamız için ona fazlasıyla ters olacak şekilde neredeyse yalvaran gözlerle bana bakarken işte şimdi tam da kendi gibiydi. Sinirli, asabi ve asla çekilmez duran tavrıyla sanki suçlu benmişim gibi hissettiriyordu yine ve yine. Ama beklediğim olmadı. Ondan beklenileni yapmadı. Kızmadı, bağırmadı, bana öyle bakmadı.
Sakinleşmek ister gibi sadece birkaç saniye ayırdı kendine. Kapadı gözlerini, yine mahrum etti beni o güzelliklerden. Gözlerini gözlerimden ilk o zaman ayırdı, ben hariç her yerde dolandı. Arkamdaki yoldan geçip giden birkaç arabanın ışığına minnettardım yüzünü, gözünü daha net görmemi sağladıkları için.
Özlemiştim.
Şimdi mi aklına gelmişti bir şeyler söylemeden önce düşünülmesi gerektiği? Bizim bu halde mi olmamız gerekiyordu onun kendine gelebilmesi için?
Bıraktığı nefesiyle aramızdaki ufak birkaç adımlık mesafeyi bile kendine çok görüp kapatan adam aynı zamanda aramızda koca bir uzaklığa neden olmuştu bundan günler önce. Onsuz geçirdiğim günler... Onsun yaşamama neden olduğu her bir gün için nefret ediyordum ondan. Nefret etmek istiyordum.
Sıklaşan nefesim bile bendeki yelkenlerin suya ineceğini belli ederken burada durmaya devam edersem olacaklardan, ona yenilmekten korktuğum için arkamı dönüp gitmek istediğimde koluma sarılan eli buna müsaade etmeden aramızdaki mesafeyi iyice kapattı.
Tutuşu o günün aksine yumuşakken, ben onun eline odaklanmışken kendinden emin sesiyle ''Gerekirse kapında yatacağım ama bu gece konuşmadan seni bırakmayacağım,'' demesi kırıyordu benim kararlılığımı. ''Ne dersen hakkın... Ağzımı açıp tek kelime etmeyeceğim diyeceklerine ama beni bir dinle Defne. Senin için yemin ederim sen istiyorsun diye. Ben seni kaybetmek istemiyorum.''
Ona bu denli yakın olmak, kullandığı ses tonu, bakışları... Niye yapıyordu bunu bana? Yine mi görmüyordu ne halde olduğumu? Niyeydi bu istekli ve yalvaran halleri?
Aklım; bu sefer yokluğunda değil, o karşımdayken beni oradan oraya savurmaya devam ediyordu ama onun sesi her şeyi zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Azap dolu sesiyle ''Dilin, sokaktan geçen yabancı yapmış bile beni...'' dediği sırada aramızdaki yok sayılabilecek o ufacık mesafeye güvenmek istedim. ''Ama gözlerin, bedenin, nefes alışverişin bile kendinle çelişiyor. İzin ver her şeyi düzelteyim.''
Acı çeker gibi çıkan sesi gözlerimi kapatmama neden olurken geç de olsa kendime gelebilmiştim. ''Ne olur konuşsak... Baksan bana, tamam de istediğini, ama bak bana.'' Eli çeneme değdiği an geri çekmek istedim kendimi ama sözlerine yenilen zihnim anında açmış gözlerimi, onun güzel yüzünde dolanmıştı bile. Hiç mi üzülmemişti bunca zaman? Hiç mi kahrolmamıştı en az benim kadar? Şimdi karşımda çok daha iyi duruyorken boşuna mıydı benim kendimi mahvettiğim günler?
Biliyordum, bildiğim bir şeyin gerçekliğini hissetmek bildiğimi bilmekten çok daha acıymış. Ben kendime yalan söyledim. Kandırmak istedim. Onsuz da yaşayabileceğimi herkesten önce kendime kanıtlamak içindi tüm bu hislerim. Şimdi karşımda ve bende açtığı yaralardan ziyade o yaraları kendi çabalarımla kapatmalarımın bir hiç olduğunu bana fark ettirdiğinden bihaber.
Gözlerimi hasretle saatlerce izlemek istediğim yüzünden utançla çekmiştim bile. Neyse ki o sadece ona saldırgan bir tavırla baktığımı görebiliyordu. Ona değil kendime duyduğum nefretle ''Bırak,'' diye söylenip onun hafif tutuşundan kurtulurken dolmuştu bile gözlerim. ''Ya sen niye geldin!'' Ağlamaklı çıkan sesimle biraz olsun omuzlarım çökerken bu konuşmanın şimdi burada yaşanmasını asla istemiyordum. ''Madem gelecektin, niye gittin! Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Ne işin var burada!''
Ayağımdaki ayakkabıların ince topukları yeri değil zihnimi delerken güçsüzleşen bacaklarımla dayanabildiğim kadar dik durmaya özen gösterdim. ''Sen!'' deyip parmağım göğsünü bulmuşken onunsa dokunmaya bile çekinir bir hali vardı ve bu beni mahvediyordu. Önceden olsa benim ne dediğimi bile umursamaz, çeker sarıp sarmalardı ama bu görünmez engeli kendi inşa etmişken kendi gücü bile yetmiyordu bunu yerle bir etmeye. ''Günler sonra benim karşıma gelip sen istedin diye gittim, diyemezsin!''
Ne dediğimin bile farkında olmadığıma onu inandırabilir miydim? ''Öyle hiçbir şey olmamış gibi karşıma geçemezsin.'' Ben inandırabilirim de o bana inanır mıydı ki... ''Bırakıp gittin beni, niye döndün şimdi! Ben senin gitmeni mi istedim? Ben de bir şeyler düzelsin istedim! Ama böyle değil.''
Anlayışla yaklaşmak isteyen bir sesle ''Güzelim,'' deyip eli yüzüme çıkmak isterken başımı çevirmiştim olduğum yerde. Ben sahiden ne yapıyordum burada? ''Ben seni bırakıp gitmedim,'' dedi ama kendi de farkındaydı ya olanların, anında sustu istemeden. Onu ilk defa bu denli zorlanırken görüyor olmak garip hissettiriyordu. ''Sadece dediğin gibi olsun, kendime çekidüzen vereyim-''
''Sen pislik herifin tekisin!'' diye sesimi yükseltmeden duramadım. ''Geliyorsun, hiçbir şey olmamış gibi karşıma geçip konuşmak istiyorsun.'' derken kalkmıştı elim. ''Çünkü bunca zaman konuşmak gelmedi aklına! Bu kız daha önce konuşmak istedi demiyorsun, şimdi kendin istediğin için geliyorsun. Buna ne hakkın var senin!'' Senin artık hiçbir şeye hakkın yok, diye bağırmak istiyordum yüzüne karşı. ''Sen istiyor olabilirsin ama ben istemiyorum.''
Birkaç adım gerilediğim an kolunu uzattı, yine ve yine dokunmak istedi, sanki dokunmasa karşısında değilmişim gibi bir hali vardı. Üzerimdeki yorgunluğun ağırlığıyla yalvarmıştım resmen bana yaklaşmaması için. ''Bırak kolumu, dokunma bana. Niye anlamıyorsun bazı şeyleri?''
Sesime dikkat etmek için çabalamam bir işe yaramazken arada sırada geçen arabaların ses olduğu boş cadde ne yazık ki benim yakarış dolu sesimi de silip atıyordu. ''Seninle konuşacak hiçbir şeyim yok benim diyorum, niye anlamıyorsun beni?'' İçten içe güldüm bu dediklerime, sahi zaten beni anlamadığı için bu halde değil miydik onunla? ''Ne şimdi bu konuşalım da konuşalım... Gidiyorum ben! Uğraşamayacağım senin gibi dengesiz herifin tekiyle.''
Kendimi kaybetmiş gibi söylenmek yerine onu orada bırakmak için arkamı döndüğüm gibi hızla birkaç adım geriledim korkuyla. Yola atıldığımda onun kolunun belime dolanması, beni kendine çekmesi, hemen yanımızdan hızla geçen arabanın uzun bir müddet korna çalması elimi kolumu bağlamıştı. Yol boştu, bu sebeple öylece dönmüştüm arkamı; yol boştu, gecenin bir yarısı öylece kontrol etmeden hızla geçivermişti bir araba koca yolda. Ondan adım adım geriledikçe yola çıktığımızın bile farkında olmayacak kadar mı körleşmişti duyularımız?
''Delirdin mi Defne sen!'' Hızla inip kalkan göğüslerimin altındaki koluna tutunduğum adamın sesi yüksekten çıkarken ''Ulan yola atlamak ne!'' söylemlerini idrak etme çalışıyordum. ''Bu kadar mı istemiyorsun? Kaçacak mısın sen de benim gibi! Bir boka yaramıyor ama söyleyeyim!''
Ani bağrışı son buldu. Kısa bir an kendini kaybetmiş gibiydi ve hemen toparladı kendini. ''Korkup kaçtım, bak ne haldeyiz...'' Saçlarımın arasında nefesini hissettiğim an ne yaptığımın, ne durumda olduğumuzun farkına varırken onun kısık sesi ve omzuma yaslanan çenesi üzüntüyle titretmişti dudaklarımı. ''Yalvarırım kaçma benden... Yemin ederim sen istiyorsun diye gittim o gün. Ben oradaki işimi bitirip geri dönene kadar sen benden uzakta rahat bir nefes almak istedin, bense kendimi nefessiz bırakacağımı bile bile isteğin gerçekleşsin istedim. Ama-''
Saçlarımın arasındaki nefesi enseme yayılırken söylediği şeyleri idrak edemememin nedeni bedenimi sarmalayan kolunun hareketlenmesi, belimdeki elinin yavaşça kayarak karnımın üzerinde kendine yer edinmesiydi. Dokunuşu... Çok başkaydı, bambaşka. Fazla... Özel, yoğun ve biraz... Farklı. Böyle olunca da ona vereceğim cevaplar çıkmadı ağzımdan.
''Özür dilerim,'' diye mırıldanmasından hemen sonra yeniden aynı iki sözcüğü kullandı az önceki kısık sesinin aksine daha net bir ifadeyle. ''Özür dilerim, sebep olduğum her şey için.'' Sonra da ''Ne zaman bir şeyleri düzeltmeye çalıştıysam elime yüzüme bulaştırdım. Seni her şeyden sakınayım dedikçe yine ilk seni kırdım.'' diye ekledi özrünün hemen arkasından. ''Ben, seninleyken sensizliğin fikriyle ne yapacağımı şaşırıyorum.'' Yüzü saçlarımın arasında kaybolmuşken ''Saçının tek bir teline bile bu denli hasretlik duyarken-'' diye devam ediyordu ki benim aklım bambaşka deryalarda dolanır olmuştu. Saçlarıma yüzünü saklamasın, burnunu boynuma dayayıp da kokumu içine almasın istedim, çünkü aynılarını ben de ona yapmak isterdim.
Ben kendime henüz gelememişken sürekli öptü saçlarımı. Alnını sol omzuma dayamış kendi kendine konuşurken boğazıma tırmanan acı sıvı değildi canımı yakan, karnıma kapanan elinin oraya hafif bir baskı uygulamasıyla sözlerinden çok daha fazla sızlatan bir gerçekle yüzleşmemi sağlamasıydı. Sırtımı göğsüne yasladığım adam o sırta daha kaç defa bir şeyleri yük edecekti?
''Özür dilerim, seni güzelce sevemediğim, sürekli yıprattığım için. Mahvettim her şeyi.'' Normalde bile her fırsatta orada hiçbir şey olmamasına rağmen öpücükler kondurup elini her sarıldığında oradan çekmeyen adam şimdi niye karnıma çok daha özenle dokunuyordu? Gözlerimi kapadım, yanaklarımın içlerini tahriş edecek derecede dişlerimi sıktım. O, orada bir şey olduğunu düşünmüyordu değil mi?
''Ben sensiz bir yaşam düşünemezken senin bambaşka bir yaşamın hayalini kurman benim sağlıklı düşünmeme engel oluyor Defne. Ben sensiz bir yaşam düşünemezken sen neden başka bir hayat istedin? Sana daha en başta söyledim. Benim sen tarafım devreye girdiği an gözüm seni bile görmüyor dedim!''
Öyle bir konuşuyordu ki sanki bu ayrılığa ben sebep olmuştum. Sanki bizim aramızda hiç onca kavga onca şey geçmemişti de eften püften sebeplerle bu haldeydik.
Onun konuşmasını dinleyemiyor, cümlelerini nasıl bitirdiğine bile odaklanamıyorken burnuma gelen hoş kokunun kaynağına ulaşmak isteyen zihnim başımı ona doğru çevirmişti. Burnum hafif uzayan saçlarına değdi ve içime çektiğim hava ciğerlerime bayram oldu. Eli karnımı sahiplenmiş gibi oraya kalkan olurken, beni gövdesine yaslarken koluna tutunan elim titredi yine ondan aldığım destekle. Ama sonra... Başım önüme döndü, yüzüm yere düştü. Kafatasımı çatlatacak derecede ağrılara neden olan gerçeklik ise dilimden acizliğimi belli eder derecede acıyla, fısıltıyla döküldü. ''Benim için gelmedin.'' Zihnimse bu fikri hiç onaylamak istemedi.
Daha ne kadar yanabilir ki canım dedikçe yanacak bir can bile bırakmamak için anlaşmış mıydı herkes?
Hazırda bekleyen, ne zaman tükeneceğini bilmediğim, her defasında beni daha da afallatan gözyaşlarım bir bir süzülmeye başlarken yanaklarımdan, her şeye rağmen fısıltı gibi çıkan sesimi sanki en ufak mırıltıma muhtaçmış gibi kulak kesildiği için anında duyuverdi ki dinledi beni. ''Sen...'' Yutkunamadım. Anında çöktü omuzlarım, çözüldü diz bağlarım. ''Buraya benim için gelmedin.''
Niyeydi bu, bunu kabullenmek istemeyen hallerim?
''Ne olursa olsun ben yapacağımı biliyorum.''
''Hiç acımıyorum bile ne hale geleceklerini, bak görürsün nasıl hepsi paşa paşa düşecekler peşine.''
''Abime hasta olduğunu düşündüğümü değil bambaşka bir şey söyledim.''
''Akıllanması için, kendine gelmesi için bunu yapmam gerekiyordu çünkü o kıt kafalıyı başka hiçbir şey kendine getirmezdi ve inan bana ne kadar acı çektiği bile umurumda değil.''
''Bak Melih bir şeyler yazmış... Canımdan can gitti. Aradım o doktor arkadaşını yok mok dedi ama... Gerçi ben de biliyorum senin öyle bir şey asla yapmayacağını-''
Önce Melih'in sonra da onun birkaç sözü esti geçti uğuldayan kulaklarımdan, bulunduğum yerden sökmek ister gibi kopardı attı beni daha önce söylenmiş o sözler.
Sanki fark ettiğim bu gerçekliği dile getirmem onun bana bunu inkâr etmesini istediğim içinmiş gibi olsa da bir defa daha söylemeden edemedim. Bu defa çok daha net çok daha emin çıkmıştı sesim. Çünkü herkesten önce bendim bunu kabullenmesi gereken.
Belli belirsiz bir tebessüm kondu gözyaşlarımın iki yanına süzüldüğü dudaklarıma. Kaçıncı sahte tebessümümdü bu? Buna sebep olan adam bu tebessümün aslını hak etmiyor muydu şimdi?
Avcunun sıcaklığını üzerimdeki kıyafetten bile cildimdeymiş gibi hissederken onun o yoğun hisler barındırdığını bu halde bile hissettiğim eli sanki ateş olmuştu da yakmıştı bedenimi. Onu oradan çekmek için karnımı kaplayan elinin üzerine bilmem kaçıncı kırgınlığımı öteleyen hışımla giderken elim, onun da benim bedenimin daha sağlam ayaklanmasıyla göğüslerimin altındaki sarılı kolu gevşemişti.
Hareketlerim sersemleşmiş, bakışlarım hâlâ ona kırgınlık barındırabildiğim için en çok kendime kıtlaşmışken dönüp ona bakmamla bana neler olduğunu anlamaya çalışmak ister gibi bakmasını bile umursayamadım.
Ona döndüğümde çok yakınımdaydı, anında geri kaçtım. ''Sen buraya benim için gelmedin...'' Gözlerim yaşlı, sesim tarazlı, bakışlarımsa onun bana olan bakışlarını fazlasıyla kıracak, onun ne olduğunu bile anlayamayacağı düzeydeydi. ''Ne dedi Melih sana!'' Kendi düşüncelerime inanmak istemediğimden ötürü olumsuzca iki yana başım sallanırken ağlamam yine ve yine onun yüzünden şiddetlenmiş yine onun yüzünden bütün dengem altüst olmuştu. ''Melih sana ne dedi de geldin.'' dediğim an kaçırmıştı gözlerini benden.
Bu sefer ben yalvarıyordum ona benimle konuşması için. ''Sana diyorum... Melih sana ne dedi de şimdi durup dururken gelesin tuttu! Seni aradım, gel istedim ama ulaşamadım. Şimdi ne oldu da sen gelip konuşmak istiyorum deyip duruyorsun karşımda! Fikrini değiştiren ne?''
Benimle konuşmak için elinden gelen her yolu deneyeceğine kalıbımı basacağım adam karşısında bu halde olmamdan mı, yoksa bu halde olmamın yapı taşının kendi olmasından mı bilinmez, perişan bir halde öylece duruyor, resmen gözleriyle yalvarıyordu böyle yapmamam için.
''Hiçbir şey-''
''Melih sana bir şeyler söyledi,'' Sesim yakarışla yükselmiş, ellerim de iki yanda açılmışken ondan tek bir cevap bekliyordum. ''Her ne söylediyse sen de ilk iş Büşra'yı aradın değil mi?'' Yüzüme dökülen saçlarımı savururken onlara bile bu denli nefretle dokunmama dayanamıyor gibi bir hali vardı. Oysa sırf az önce yüzünü bu saçlara sakladı diye her birini yolma isteğiyle dolup taşıyordum. ''Ne cevabı almıştın, unuttum bak. Tekrar söylesene.'' Dudaklarımdan istemsizce çıkan gülüş onun gözlerini kapatmasına neden oldu.
Alayla ''Yok mok demiş,'' deyip ağlamakla gülmek arasında gidip gelmiştim. ''Annemlere hasta olduğumu söylemişti, bak şimdi peşimden ayrılmıyor hiçbiri. Yüzüme bakmayan kadın her akşam arıyor sağ salim evimde miyim diye! Sana ne söyledi de karşımda perişan bir halde benimle konuşmak için varını yoğunu verecekmiş gibi duruyorsun söylesene!''
Başka bildiği tek bir kelam yokmuş gibi adımı zikretmekten başka bir şey yapmazken yine ve yine ''Defne,'' deyip yüzümü elleri arasına almak istedi sakinleşmem gerektiğini hissettirmeye çalışarak. Gerilmiş yüz ifadesiyle, az öncenin aksine kendinden emin, dik duruşuyla ''İnanmadım,'' dedi ne kadar net olduğunu göstermek ister gibi gözlerimin içine bakarken. ''O gereksizin,'' derken Melih'e öyle sinirliydi ki ben bile hissedebiliyordum bunu. Şimdi burada olsa tüm hıncını ondan çıkaracak gibiydi. Öyle korkutucu, öyle hırs dolu. ''Tek bir kelimesine inanmadım. Çünkü benim sevdiğim kadın bunu yapmaz. Ne olursa olsun yapmaz.'' dediği sırada buğulu gözlerime bakan keskin bakışlarından çektim gözlerimi ama buna müsaade etmedi. Kendi inandığı şeyi bana da inandırmak ister gibiydi her bir kelimesi. ''Ben bilmiyor muyum gönlüme aldığım kadının yüreğini? Sadece... Korktum. Böyle bir şeyi yapacağını düşünerek gelmedim yemin ederim. Seni özledim, dayanamadım, işim bittiği gibi geldim. Niye bakmıyorsun bana? Gerçeği söylüyorum, ne olur bak bana.''
Sık sık hasta olamayan bedenimin çektiği en ufak baş ağrısında bile annem vicdan yapıp ilgilenirken benimle, Melih bunu bildiği için tamamen vicdanlarına oynamış, onları çok güzel inandırmıştı herhangi bir hastalığım olduğuna. Ve onlar da benim için değil, kendi vicdanları için seçmişlerdi kapımdan ayrılmamayı.
Senin için değil, senin için değil, senin için değil...
Kapamak istiyordum kulaklarımı. Yine o ses, yine saçma sapan şeyler. Ya bir gün istemediğim şeyleri de söylerseler?
O da benim için burada değildi değil mi? Kimse, hiç kimse sadece benim için olmayacaktı benim yanımda.
Peki Melih onu ne ile getirmeyi başarmıştı? Benimle her daim bir aile kurma hayaliyle yanıp tutuşan adam beni sorgusuz sualsiz bırakıp gitmişken, hangi sözüyle anında getirmişti kapıma? Ona hangi yalanı söylemişti? Onu hangi isteğiyle vurmuştu da şimdi buradaydı?
''Yapmaz öyle mi?'' deyip güldüğümde söyleyeceğim tek bir kelimeyi bile kaçırmak istemez gibi dikkatle duruyordu karşımda. ''Neyi yapmaz? O gün de milletin sözüne karşı benim sevdiğim kadın yapmaz, diyemeyen adam şimdi neyi yapmayacağıma bu denli güveniyor, anlayamıyorum.''
Pişmandı. Çok ama çok pişmandı ve bunu göstermekten bir an bile çekinmiyordu ama...
Alt dudağım ağzımın içine kıvrılırken elim alnıma gitmişti hissettiğim ağrıyla. ''Özrünüz kabahatinizden büyük oldukça beni kaybettiğinizin bile farkında değilsiniz ya en çok buna üzülüyorum biliyor musun?'' Bir fısıltı gibi çıkan sesimin hemen ardından ''Ne gerekiyorsa onu yapacağım-'' diye başlamıştı ki konuşmaya, artık tutulmayacak hiçbir sözün arkasına saklanmak istemediğim için anında susturmuştum onu. ''Sen, ne gerekiyorsa bir ay önce yaptın zaten... Şimdi bana bir şeyleri düzeltmek için çabalıyormuşsun gibi yapma, inanasım gelmiyor.''
Islandığı için ağırlaştığını düşündüğüm kirpiklerim nedeniyle gözlerim kısa bir an kapandı, titreyen dudaklarımı birbirine bastırıp durmasını sağlarken titremesi bir türlü durmayan ellerimle bedenimi ne yapacağımı kestiremedim.
Bir rüya gibi başlayan her şeye neden kâbusa dönüşüyor, diyemeyeceğim bir ilişkinin başlangıcı bile bana kâbus olmuşken şimdi burada, bu halde olmak hiçbir şey kadar yaralamadı zaten yara almış canımı.
Melih yanımdayken Büşra ile telefonda konuştuğum tüm zamanları irdeledim. Aklımdaki düşünceyi doğrular nitelikte bir şeyler için en ince ayrıntıları bile inceledim.
''Sen o kadar bencil bir adamsın ki...''
Benim için değil, bende ona ait bir şey olduğunu düşündüğü için gelmişti değil mi? Bu kadar bencil ve kendini, kendine ait olanı düşünen bir adamın başka bir ihtimalle gelmesini düşünmek de benim gibi bir aptala düşerdi zaten.
Ne diyeceğimi bile bilmiyordum ama hissettiğim kırgınlığı zaten bir türlü ona belli edemediğimi düşünürken bu saatten sonra anlasa da bir şey olamayacağı için bu konuda sustum.
Ne demişti Melih ona? Hamile olduğumu ama ona söylemeyeceğimi mi? Onun çocuğunu ondan kaçırıp uzak masallar diyarında bir başıma büyüteceğimi mi? Peki o niye gelmişti? Büşra'yı arayıp sormuş ya bana sormak yerine, yok demiş ya işte hamile olmadığımı söylediği halde niye gelmiş? Böyle bir şey olursa ne bekliyordu ki ona söylemeden yaşayıp gideceğimi mi? Hiç mi tanımamıştı beni?
Zihnimdeki sözleri susturmak isteyerek aniden ''Hamile falan değilim,'' dedim dik başlılıkla. ''Senin bende, benim de sende birbirimize ait olan hiçbir şeyimiz yok.'' Dökülen yaşlarımı hırçın bir tavırla silerken sesim de kısılmıştı ister istemez. ''Bunun için geldiysen keyfini bozup boşu boşuna geldin buraya kadar.''
İlk söylediğim şeyden hemen sonra ''Biliyorum,'' dedi sanki bu defa yine sözünü keseceğimi bilirmiş gibi aceleyle. ''Değilsin, biliyorum.'' Nefesini canhıraş bir şekilde bırakırken bile bu durumun tersi olsun ister gibiydi. Bunca şeye rağmen mi istiyordu benden olacak bir bebeği?
''Ama bizim birbirimize ait olan şeylerimiz var,'' dedi kısık sesiyle. ''Ben buradaki seni nasıl yok sayayım Defne?'' dediği an elimin içine hapsettiği elimi ceketinin açıkta bıraktığı aralıktan kalbinin üzerine koymuştu bile. ''Burası böyle atıyorsa senin için. Karşımda ağlıyorsun, gözünden yaş akıyor ama burası niye yanıyor? Dayanamıyorum.''
Hızlıca kuruyan dudaklarını nemlendirip yutkundu derince. Kendimi geriye çektiğimde az önce yüzüme uzanan elleri şimdi boşta, hatta ara ara şakaklarında belli olmaya başlayan damarlarının üzerinde dolandı alnını ovuşturmak ister gibi. ''Melih... Senin bazı şeyler için sağlıklı düşünemeyeceğinden bahsedince, yani hamile olduğunu düşünmüş sanırım. Durduk yere bunu o bile demez ki Defne... Ben... Sen hamilesin sandım.'' Öyle ince bir tebessüm düştü ki dudaklarına, yeniden düz bir hal aldıklarında oluşan titreme ayaklarımın altındaki yerin kaymasına neden oldu sanki. ''Benim Almanya'ya dönmemi çok başka anladığını da o a anladım.'' derken çok kısa bir an dudaklarının hafifçe yukarı doğru kıvrılmak istediğini fark ettim ancak çok kısa bir süre sonra yüzü düştü, olduğumuz anda yeniden var oldu. Şu durumda bile hamile olmadığıma üzülecek kadar bencil bir adamdı o.
''Ben seni terk etmedim, bırakıp gitmedim. Yaptığım hataların bir sonu gelmiyor, seni paramparça etmekten başka bir boka yaradığım da yok... Sana ulaşmazsam, seni gelene kadar rahat bırakırsam...'' Konuşmakta zorlandığı an eli saçlarının arasına girdi, tüm hıncını oradan almak ister gibi dağıttı saçlarını, savurdu elini. ''Olmayan aklımı sikeyim,'' diye hayıflandıktan hemen sonra bakışları yumuşamış, dokunamasa da dokunmak ister gibi bakmıştı yüzüme. ''Yalvarırım ağlama. Bak ben sadece çok kısa bir an bana sinirli olduğunu düşünerek... Özür dilerim güzelim. Senin öyle bir şey yapmayacağını elbette biliyorum. Sarılayım istiyorum, sarıp sarmalayım, her şeyi düzelteyim... Ama sarılsam bir daha yüzüme bakmayacakmışsın gibi bakıyorsun bana, dayanamıyorum ki.''
Peş peşe özür dilemesini, benim öyle bir şey yapmayacağımdan bahsetmesini anlamadığım için kaşlarım çatılırken hala neyi yapmayacağımdan bahsettiğini anlayamıyordum. Kızarmış gözleri karnıma düştüğü an sinirlendiği kendi olmalıydı ki hırsla ısırmıştı dudağını, eli ensesine gitti, rahatlamak ister gibi ovaladı orayı. Yarım bir gülüşle ''Orada olsa...'' dedi ama devamını hemen getiremedi. ''Elbette biliyorum benden nefret bile etsen orada olsa ona zarar vermeyeceğini. Onu yok etmek istemeyeceğini-''
''Ne...''
İma ettiği şeyi yanlış anlayıp anlamadığımı sorgularken yüzümde nasıl bir ifade oldu bilmiyorum ama bakamadı bile gözlerime. Ne düşünmüştü? Karnımda ondan bir parça olduğunu ve ona olan nefretimi ondan çıkaracağımı mı?
''Nasıl yani?'' Yutkunamadım, nefesimi alıp da veremedim. Bana baksın da gözlerinden anlayayım istedim. ''Anlamadım.'' dedim saf saf. Her şey durmuştu sanki. Her şeyle beraber zihnim de nefesim de yok olmuştu. ''Yok etmek ne demek?'' diye sorup iyice saçmaladığımı fark ettiğim ana çok daha acı bir gerçekle burun buruna geldim. Yok etmekten kastı... Öldürmek miydi? Ben, kimi öldürecektim ki?
''Defne, hayır hayır.'' dediği an bir tepki bile veremedim. Buna inanmak istemedim. Ne tepki vereceğimi bile kestiremediğimde elini uzatmıştı ki bu defa bakışım bile onu geri gitmeye ikna etti. Ağlamam bir üzüntüyle başlarken yine başka bir üzüntüyle son buldu. Yüzüne bomboş bakarken ''Sana ne oluyor bilmiyorum,'' dediğimde o da yeni yeni fark ediyordu dediği şeyleri. ''Bize... Sana... Ne oluyor gerçekten bilmiyorum Emir. Ama her yaptığın şey bir öncekini öyle ezip geçiyor ki her şeye rağmen bir ihtimal diyen tarafımı öldürmekten başka bir işe yaramıyorsun.'' Dalından kopmaya yaklaşan kurumuş bir yaprak gibi savrulmamak için tüm gücümle olduğum yere tutunmak istedim, tutunacak tek bir dalım olmamasına rağmen. Bir zamanlar tutunacağım tek kişinin o olduğunu düşünmeme rağmen...
Sağlam adımlarla ona ilerlediğimde son sözlerimle, devamında ne diyeceğimi dikkatle bekler gibi bir hali vardı. Dudaklarının arasından çıkacak tek bir kelime her şeyi daha da çıkmaza sokacağından bu defa susan oydu.
''Kapında yatacağım ama konuşmadan gitmeyeceğim diyeceğine önce bir düşün bunun için yüzün olup olmadığı.'' Elim benden izinsiz eline uzanırken bileğini saramayan elime baktı, ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi yeniden bana döndü. Ellerimizi ara ara gözlerinin gittiği yere, karnıma götüren ben oldum. ''Seni günler sonra bana getiren sebep burada senden bir parça olmasının ihtimaliyse eğer... Bundan böyle nefes aldığım sürece böyle bir ihtimale mahal vermeyeceğim için bana gelişinin sonu da buymuş.'' dediğim an bir an bile çatmamak için zor tuttuğu kaşları kavislendi. ''Benim seninle konuşacak tek bir kelimem bile yok bundan sonra.'' deyip bileğindeki elimi çektiğimde karşımda donup kalmış gibiydi.
''Sen sadece beni değil, bendeki seni de tükettin.''
Yorgundu, karşımdaki adam fazlasıyla her yönden yorgunken ben yine onu düşünecek gibi oldum. Islak gözlerimle, tahminimce dağılan makyajımla karşısında fazlasıyla kötü bir haldeyken onun sözlerimden sonra değişen bakışları bile özlemle dolanıyordu yüzümde. Elini karnımdan zorlukla çekti, içtenlikle ''Sana minnettarım...'' dediğimde onunla alay ettiğimi, ona duyduğum öfkeyi böyle boşaltmaya çabaladığımı düşünüyordu ki buna izin veriyordu. Ama ben hiç olmadığım kadar ciddiydim. ''Hayatımdaki varlığın bana cesaret verdi. Ve yokluğun, bu cesareti tek başıma da devam ettirebileceğimi gösterdi. Bırakıp gittiğin için çok ağlamak bile artık kendime yaptığım büyük bir hakaretmiş gibi geliyor. Ben artık seni görmeyeceğim, sen de beni-''
''Ben seni bırakmadım!'' Bunu öyle baskın söylemişti ki o günleri yaşayan ben değilmişim gibi hissettirmişti. ''O gün o kapıdan çıktıktan sonra yaşadığım pişmanlığı bir ben bilirim,'' dediğinde son defa dikkatle baktım yüzüne. ''Kalıp seni kırmaktansa dönene kadar ne istiyorsan onu yap istedim.''
Kaşlarım yapay bir şaşkınlıkla havalandı. ''Kaç saniye sürdü peki?'' diye sormama karşılık anlamadı dediğimi. ''Pişmanlığın kaç saniye sürdü? Bana döndüğün sırtınla, yüzüme kapattığın kapıyla ben kaldım yüz yüze çünkü. Ve yine ben tüm bunlara rağmen sana ulaşmak istedim.''
Gelmeni, hatalı olmamama rağmen her şeyi kendi üzerime alıp bir şekilde devam etmek istedim çünkü sensiz bir hiçmişim gibi hissettim. Ama artık bunların hiçbir önemi yoktu benim içi. Bu yüzden de hiç dile getirmedim.
Ona söylediğim her söz keskin bir bıçak gibi saplanırken bedenine, bu defa hissettiği acıyı kendimde hissedemedim. Çünkü tüm bu olanların çok daha acısını zaten önceden tatmıştım.
Kısa bir an onu, nasıl olduğunu süzüp yeniden diktim gözlerimi gözlerine. ''Yaşadığını söylediğin pişmanlığın cezasını bana ulaşamayarak kendine kesmek isterken yine en büyük cezayı bana kestiğinden bihabersin.'' deyip güldüğümde kısa bir an dudaklarıma düştü bakışları. ''Ama bitti.'' dediğimde ''Hayır,'' diye diretmesiyle daha fazla burada olmamam gerektiğini anladım.
''Biten bir şey yok!''
Hiçbir şey demeden dönüp arkamı dikkatle ilerlediğimde arkamdan ''Nasıl kırıp döktüysem toplayacağım, sana yemin olsun çok daha başka olacak her şey.'' demelerini bile umursayamamak her şeyden çok daha acıtıyordu canımı. Çantamı açıp anahtarımı çıkarırken bir şeye tekme attığını çıkan sesten anlayabiliyordum. Onca şey söyledi, ama sesini duymak istediğim her an ona ulaşamayan zihnim yine ona sağır olmuş gibi dediği hiçbir şeyi idrak edemedi
...
Huzursuz geçen gecenin sabahında kalkıp yürüyüş yapmak, terden sırılsıklam olmak, rutin işleri halledip evi geri dönmek derken saat öğleni bulmuştu ancak ben şimdiden bitmiştim.
Neyse ki Büşra'nın kahve teklifini geri çeviremediğim için an itibari ile az da olsa rahatlamış, günlük annemin ne yapıyorsun, ne yapacaksın, şunu yedin mi, bunu yaptın mı konuşmasını da yarı kesebilmiştim.
Önüme konan sade Türk kahvesinin buram buram yayılan, anında burnuma ilişen kokusuyla daha şimdiden az da olsa dünden kalma yorgunluğum üzerimden alınmış gibi hissediyordum. İçten bir tebessümle ''Teşekkür ederim,'' dedim kafeye girdiğim ilk andan beri yüzündeki gülümsemeyle ilgilenen genç kıza. Çok tatlı bir ifadesi vardı herkese karşı. ''Rica ederim, afiyet olsun.'' diyerek ayrıldı yanımızdan.
"Ne oldu? Gece uyuyamadın mı?'' Büşra masada duran telefonuna baktı. ''Saat iki olmak üzere. Seni aradığımda biri geçiyordu ve sen yeni kalktım diyorsun ama bana sorsan hiç uyuyamamış gibisin. İlaçlar ağır geliyor değil mi?" Son cümlesi ister istemez kısık sesle çıkarken onun beklediğinin aksine benim keyfim yerindeydi. Hatta biraz fazla yerinde...
Doğrulup ''Hayır,'' dedim neye hayır dediğimi bilmeden. ''Sabah erken kalkıp yürüyüş yaptım biraz sonra yeniden kestirdim. Ondan uykulu gibiyim herhalde.'' Ağzımı yakan kahveyi masaya geri bırakırken arkama yaslanıp kısacık etrafta dolaştırdım gözlerimi. Hava çok güzeldi, soğutucunun sağladığı hafif rüzgâr sağdan soldan tenimizi yakan güneş... Şimdiden yaz ayı yaşıyor gibiydik. Mart ayı burada böyleyse sadece birkaç gün sonra İzmir'de nasıldı kimbilir.
''İlaçlarda da bir sorun yok. Sadece geceleri uyuyamadığımda kullanıyorum zaten. İlk zamanlardaki gibi bedenimde ağrı falan da hissetmiyorum. Spor sonrası genel bir yorgunluk oluyor sadece o kadar. Dün biraz fazla zorladım kendimi. O da normal zaten, yorgunum hala.''
Hiçbir şey yolunda değilken bile yolundaymış gibi davranmama alışmış olmalı ki bu dediklerimi bile sorgular gibiydi halleri.
''Çok güzel oldu bu spor işi,'' derken ince bir tebessümle inceledi yüzümü. ''Neydi o ilk zamanlardaki yok mememi yaptıracağım, yok dudaklarımı doldurtacağım kavgaları. Aferin böyle squat yaparak büyüt poponu silikona ne gerek var? Ne güzel şimdi hem daha dinç duruyorsun hem de onca verdiğin kilodan sonra aldığın kilolar seni çok daha güzel gösterdi.''
Neredeyse dört haftadır kesintisi spor yapıyordum ama sanki üç aydır yapmışım da hemen değişim görmüşüm gibi gaza getirmeye çalışıyordu beni.
Hafifçe kıkırdayarak ''Tamam tamam,'' deyip susturdum onu. ''Çok güzelim anladım. Geride kaldı o manyak gibi her gün güzelim değil mi diye sormalarım. Söz silikon yaptırmayacağım hiçbir yerime. Of çok güzelim, harikayım.'' deyip sırıttım şımarıkça. ''Hiçbirine ihtiyacım yok benim, seven böyle sevsin.''
Benim aksime o gülmedi. Gözleri kısıldığı an yine neyi sorgulayacaktı acaba diye düşündüm. Gözlerim, güneşin iyice sararttığı ipek saçlarında dolandı. Benim aksime sapsarı saçlarını sıkıca tepesinde toplamış, açık renkte giyindiği salaş bir tişört ve pantolonla sıcaktan kendini bu yöntemle korumuştu. ''Sende bir şeyler var...'' diye mırıldandı belli belirsiz bir sesle. ''Açılmış kendimi koruyorum kalkanların. Başlamış gerekli gereksiz her şeye gülmelerin.''
Dirseğim oturduğum sandalyenin kolçağına yaslanıp boynumdan göğüs oluğuma dökülen ince kolyelerle oynamaya başlarken üst üste attığım bacaklarımdan biri de aşağı yukarı oynamaya başlamıştı bile. ''Ne gibi bir şey doktorcuğum?'' dedim tek kaşımı kaldırırken. ''Tek bakışta iyice teşhis koyar oldunuz. Faruk Bey baya iyi anlatıyor herhalde derslerinizi. Soruyor musun yapamadığın sorularını? Gösteriyor mu bari üzerinde...'' İmayla sorduğum soruya karşılık utançla kaçırdı gözlerini.
Alayla konuşmam ona önayak oldu. Beni taklit ederek ''Asıl siz artık bir kaçmaz mısınız Defne Hanımcım.'' dedi masanın üzerine eğilmiş kollarını da masaya dayarken. ''Hani karşınızda artık bir salak olmadığını anlasanız mı? Her şey bitti gitti kafasından çıkıp arkadaşınıza iki kelime bir şey anlatsanız mı? Naber nasılsın faslını da geçtiğimize göre...'' deyip dikti renkli gözlerini. ''Bekliyorum dökülmeni!''
Açık saçlarıma taç görevi gören güneş gözlüğünü alıp gözlerimin üzerine koyarken ''Keşke içeri geçseydik ya, güneş vuruyor gözüme.'' demem onun olmayan yanaklarını havayla doldurmasına neden olmuştu. Sıcaktı, güneş gözlerimi sulandırıyordu ne yapayım.
Elim hala dumanı tüten kahveye uzanacaktı ki ''Yok yok. Var sende bir şeyler. Bu sıcakta şu kaynar kahveyi içmek istemenden belli zaten.'' dedi abartarak. Haklıydı, onun önünde buz dolu soğuk bir limonata duruyordu. ''Sen iyice delirdin diyeceğim, bana ben zaten deli doktoruna gidiyorum diyeceksin de beni iyice çıldırtacaksın diye korkuyorum. Sabır mabır kalmadı çünkü bende.'' Üst üste attığım bacaklarımı sallandırdığım sırada ''Sana diyorum alo.'' diye seslendi yeniden.
''Hı canım?''
''Sabır!''
Onu dinlemediğimi düşünmüş olmalıydı çünkü güneş gözlüklerini taktığım ilk andan beri sapık gibi milleti dikizliyordum. Mesela hemen çaprazımızdaki masada oturan kız gurubu ara ara buraya bakıp bizim hakkımızda konuşuyordu ve ben gittikçe sinirlenmek yerine bundan fazlasıyla keyif alıyordum. Tabi bazı bakışların aksine...
''Hepimize inşallah.''
''Defne!''
''Of, tamam be.'' diye serzenişte bulunduğumda zafer kazanmış gibi gülümsedi. Üzerimdeki kalın askılı kırmızı atletin üzerine dağılan uzun, geniş dalgalı saçlarımı omuzlarımdan arkama bırakıp oturduğum yerde dikleştim. ''Gece o geldi.'' dedim direkt. ''Yani... Dönmüş. Dışarıdaydım. Eve döndüğümde kapının önünde dikilmiş beni beklerken buldum onu.'' Uzatmanın anlamı yoktu. Çünkü Büşra'nın da söylemesi gereken onca şey vardı. ''Onu görünce de bendeki düzen bozuldu gitti oldu mu? Bir garip hissediyorum, ondan böyleyim.''
Hemen yanımızda oturanlar garsondan, üzerlerindeki geniş şemsiyeyi hafif eğmelerini istediklerinde bize düşen güneş de geçip gitmişti üzerimizden. Güneş gözlüğümü çıkarıp masaya seslice koyduğumda Büşra ise buna şaşırmış gibiydi. Gözlerim sorgulayıcı bakışlarla ona dikildi. ''Ve ne garip ki benimle bir ay boyunca iletişime bir kere bile geçmeyen adam seninle konuşmuş. Ama benim bundan haberim olmuyor.''
Sanki bunu kötü niyetle söylemişim gibi ''Sana söylemem gerektiğini düşünemedim-'' diye anında kendini savunmaya geçmişti ki ''Büşra,'' dememle sustu. ''Gerçekten mi?'' Bu sefer masanın üzerinden ona yaklaşan ben olmuştum. ''Adam,'' deyip hışımla dudağımı ısırdığımda adını anmamak için kırk takla atıyor olmam sıkıyordu canımı. ''Onun çocuğunu öldürebileceğimi düşünerek gelip dikilmiş karşıma, sen hâlâ sana söylemem gereken bir durum yok falan diyorsun bana.''
Bu durum benden yıllar götürmüş gibi hissettirmemişçesine çıkarken dudaklarımdan, Büşra'nın incecik kaşları havalandı. ''Ne?'' dedi şok olmuş gibi. Gözleri irileşmişti, söylediğim şeyleri anlamak ister gibi bakıyordu. ''Ne öldürmesi- Ne diyorsun sen?''
Bıkkınlıkla arkama yaslanıp küçük şişedeki soğuk suyu açıp dayadım dudaklarıma. ''Bana sadece hamile olup olmadığını sordu. Hatta aradığında fazlasıyla şaşırdım. Zaten çok olmadı ki birkaç gün önceydi. Anlamadım bile gecenin bir vakti aradı, sordu. Açıkçası pek düzgün de konuşamıyordu kafası güzeldir diye düşünerek ciddiye bile almadım ki. Adımı söylemese yanlışlıkla aradı bile derdim yani. Bir de sen böyle gittikçe iyileşirken açmak istemedim konusunu.''
''Neyse ne,'' diye kestirip attım söylediği şeyi. ''Hiçbir şey ilgilendirmiyor beni tamam mı? Sadece... Keşke haberim olsaydı.'' Cümlenin sonunu mırıldanmakla kaldım. Çünkü eğer bilseydim benim için gelmeyişi bu kadar yaralamazdı ki beni. Ben sadece onun da daha fazla dayanamadığını düşünmüştüm. Tıpkı benim gibi.
''Hiç ilgilenmiyorum ne düşündüğüyle ne yaptığıyla. Seninle ne konuştuğuyla... Ben artık yoluma bakmak istiyorum çünkü. Biliyorsun.'' Sanki onun konuşmasına müsaade etsem her şeyin büyüsü bozulacak gibiydi. O yüzden oturuşumdan ötürü kısalan minik çiçekli, yazlık şortlu eteğimi çekiştirip kalkmak için hareketlendim. ''Kalkalım mı?'' dedim gelmemizin üzerinden on dakika bile geçmezken. ''Başka bir yere gidelim.'' Saçlarımı değiştirmek istiyordum. Onun dün gece kendini saklamak istediği saçlarımı. ''Sıcak zaten burası, alışveriş merkezine de gidecektim zaten orada bir yere geçelim. Daha kuaföre gideceğim... Nasıl gün içinde yetişecek zaten bunlar? Gelsene sen de benimle-''
''Dur bi' dur.'' diye hafif baskınca konuşup kolumdan tutarak durdurdu beni. ''Otur bir şuraya. Tamam umurunda değil bir şey, anladım. İnanıyorum. İlgilenmiyorsun bir şeyle. Anladık onu. Bir saki ol.''
Çocuk kandırır gibi söyledikleriyle çatıldı kaşlarım. ''Dalga mı geçiyorsun benimle?''
Küskünce çıkan sesime mi güldü, çocuk gibi yüzümü buruşturduğuma mı bilmiyorum ama bakışlarındaki anlayış parıltıları ve göstermekten asla çekinmediği sevecenliğiyle tuttu elimi. ''Hayır canım, ne dalga geçeceğim. Sadece... Bence artık gerçekten hissettiğin şeylerden konuşmalıyız. Defne bugüne dek tek bir şey için bile zorlamadım seni. Tanıştığımız ilk günden tut bugüne kadar bir kere bile senin anlattıkların haricinde tek bir şey bile sorarak senin özeline girmedim.''
Elimin üzerinde elini çekti dirseklerini iki yanına dayayıp karnında birleştirdi ellerini. ''Ama arkadaşlık dediğin böyle ilerlemez. Sen her şeyi alayım, sırtlanayım ama ben karşımdakine hiçbir şey katmayayım diye düşünüyorsun sürekli. Bazen bazı şeyleri anlatmak gerekir ki kurtulabilesin... Ben sana Faruk ile neredeyse her şeyi anlatıyorum, bu seni kendime yakın gördüğüm için ama sen...'' Tam da benden bekleneni yapıp mızıkçılıkla ''Konuşuyorum ya işte o doktora.'' demem bile durdurmadı onu. ''Alıyor parasını, dinliyor beni. Anlamış gibi yapıp geçiyor. Onun haricinde de anlatacağım pek bir şey yok zaten. Spor salonu hastane ev arası dolanıyorum.''
Sahiden mi, der gibi baktı. O da biliyordu öyle olmadığını. ''Doktora, doktor gözüyle bakarak anlatıyorsun bir şeyleri.'' dedi bilmiş bilmiş. ''Tamam bak, bana anlatma. Ama o balkonunu donattığın çiçeklere değil, canlı kanlı birine anlat ne anlatacaksan. Arkadaşça!'' Baskın bir tonla söyledi son kelimesini. Söyleyeceklerinin sırasında ne vardı bilmiyorum ama gözlerini kaçırdı. ''Yeni bir çevre ediniyorsun onu da biliyorum ama birkaç gündür tanıdığın insanlara da anlatma bi zahmet. Her önüne gelenle arkadaş olamazsın, olmamalısın. Bir açılayım pir açılayım derdindesin ama biraz yavaş...''
Onun bu kıskanç çocuk gibi tavrına her şeyi bir kenara bırakıp gülerken o da saçmaladığını fark etmişti. ''Gez toz tamam benim vaktim yok sana katılamıyorum şu sıralar ama diyeceğim o ki, ben iyiyim, harikayım o her şey geçti gitti kafasından çık artık. Senin yapmak istediklerinin geceleri dağıtmak, içmek olmadığını biliyorum, Defne. Bir arayıştasın ama bunu tek başına yapamazsın. Çünkü mutlu değilsin. Senin istediğin bu değildi biliyorum.''
Onun da bildiği gerçeği daha fazla saklamadan ''Ben iyi falan değilim,'' dedim direnmeden. ''Bunu sen de ben de biliyoruz zaten. Ne diye eşeliyoruz ki? Bırak bir şekilde ilerleyeyim işte.''
''Bazen karşımda ufacık bir çocuk varmış gibi hissediyorum cidden.'' deyip devirdi gözlerini. Önünde duran, ben gelene kadar buzları çoktan erimeye yüz tutmuş limonatasından derin bir yudum aldı. ''En basitinden gelmiş deyip kestirip atıyorsun Defne. Bu normal mi? Tamam hiç umurunda değil, hiç ama hiç ilgilenmiyorsun, bak inanıyorum ama benimle konuştuğunu öğreniyorsun, bunu bile irdelemiyorsun. Adam içmiş, kafası güzelleşmiş, beni arayıp hamile olup olmadığını soruyor diyorum. Sen bana bana ne diyorsun. Bilmen bir işe yarayacak mı bilmiyorum ama hamile olmadığını söylediğimde üzüldü bence.''
''Neyini irdeleyeceğim!'' diye yükseldim istemeden. Bunun farkına vardığım an utançla kaçırdım gözlerimi. ''Bana ne kimi arayıp ne sormasından? Bana ne onun üzülmesinde!''
Bu süreçte benden daha çok Büşra ve Melih çekmişti bu saçma durumun getirilerini. Her şeye rağmen hala karşımdaysa bu kız benim de gerçekten bir şeyler için adım atmam gerekiyordu belki de. Ona güvenmediğimden falan değildi her şeyimi paylaşmamam. Açamıyordum ki kendimi. Yoksa ben de istiyordum bu yükten kurtulmayı.
Omuzlarım çöktü, masadaki su şişesini parmaklarımın arasına alıp oynamakla kaldım. ''Neyi nasıl anlatacağım ki?'' diye ağzımın içinden konuştum öylece. Ama o yine de dikkatle dinliyordu beni. ''Her şey çok çabuk geçip gidiyor. Yetişemiyorum hiçbir şeye. Ne ara ne oldu, daha neler olacak kestiremiyorum bile.'' Ofladım. Gözlerimin dolmasını falan istemiyordum. ''Bak, benim bir halt becerebildiğim yok tamam mı?'' diye ona diklenmem istenmedikti. ''Yıllarca kendi paramı kazanır kazanmaz yeni bir hayat kurmanın hayaliyle yaşadım. Ama bu böyle olmasını istediğim bir şey değildi hiçbir zaman.''
Konuşmaya başladığıma sevinmiş gibiydi. Masaya bakarak konuşuyordum ama bunu hissedebiliyordum. ''Nasıl?'' diye sormasıyla ''Böyle işte!'' diye cevaplayıverdim onu aniden. ''O evin kapısını kapatıp yeni bir evin kapısını açmak değildi benim hayalim. Ailem bir şeyleri başardığımı, ayaklarım üzerinde durabildiğimi görsün, benimle gurur duysunlar istedim. Ama görüyorsun işte. Ben ne zamandır istediğim şeyi bile onun sayesinde gerçekleştiriyorum.'' Güldüm acıyla. ''Gidişi sebep oldu buna, ne saçma sapan bir ikilem bu. İyi mi oldu şimdi? Sevinmeli miyim buna! Artık bir evim var, işimi seviyorum daha iyi geliyor ilgilenmek, bir şeyler öğrenmek ve kendimi geliştirmek ama...''
''Bazı şeylerin olması için iyi veya kötü bir şeyler olması gerekir. Senin bu saatten sonra yapacağın tek şey geçmişi geride bırakıp yaşanılan şeylerin doğrultusunda ilerlemek. Ben her şeye rağmen seviniyorum senin adına. Her şey çok güzel olacak senin için, buna da inanıyorum.''
Ona bakmamı beklediğini anladığımda derin bir nefes alıp yüzümü kaldırdım masadan. ''Büşra ben bu yaşıma kadar hiç uçuk kaçık bir hayal kurmadım,'' dedim hissettiğim yorgunlukla. ''Tek isteğim sevmek ve sevilmek, yaşadığım hayatın hakkını verebilmekti. Ama şu olanlara bak. Bu bile mi fazla bana? Buna bile mi hakkım yok?''
''Ne öyle geçmiş zamanlı konuşmalar, umutsuzluğa kapılmalar...''
Güldüm onun bu tavrına. ''Kapılmayayım mı? Şu hale bak.'' dediğimde devam etmemi ister gibi bakıyordu bana. Elim kolumda dolanmaya başladı, ara ara bileğimdeki ince bileklikte oyalandı. ''Her şey çok karışık, neyi nasıl düzelteceğimi bilmiyorum. Hala bunun hayalini kuruyorum diyorum ama yapabilecek miyim..?'' Dudaklarım büzüldü, düşündüm. ''İşte bunu hiç bilmiyorum. Girişime çıkışıma karışan, evden çıktığımda gözü üzerimde olan kimse yok, mutluyum galiba, ama... Huzurum yok.''
Kafamı sallamakla kaldım öylece. ''Çok kötü hissediyorum kendimi.'' dedim büyük bir üzüntüyle. ''Hiç gücüm yokmuş gibi, hiçbir şeyi başaramayacakmış gibi. Baksana,'' dediğimde dolmuştu bile gözlerim. Derin bir nefes alıp masanın altında bacaklarımın üzerine dayadım ellerimi. ''Başımı yastığa koyduğum her gece ondan nefret ettiğimi, onu artık hiç sevmek istemediğimi söyleyip durdum ama...'' Yapamadım.
''Öyle olmadı.'' deyip devam ettirdi sözümü. ''Onu görünce hiç de öyle olmayacağını fark ettin.'' Kendi kendine durum tespiti yaparken bebek gibi pürüzsüz ve makyajsız yüzüyle güzelce baktı gözlerime. ''Sen ne dersen de onu ne kadar çok sevdiğini biliyorum, görebiliyorum. O da seni çok seviyor Defne. Evet bu ilişki sağlıksız ve yıpratıcı bir birliktelikti ama benim ikinizin de bunun üstesinden geleceğinize inancım tam. Onun senin için yapmayacağı tek bir şey bile yok. Ki ben sadece birkaç defa görerek diyebiliyorum bunu. İnan bana senin pohpohlamak için söylemiyorum. Sadece öyle hissediyorum.''
Ondan bahsederken adını kullanmak istemediğimi bilirmiş gibi devam ettiriyordu bunu. ''Dünyada ilk ayrılan çift siz değilsiniz. Sen kendini çok fazla yıprattın orası ayrı ama ben anlayabiliyorum seni. Bir arada büyümüşsünüz, elbette birbiriniz için her anlamda farklı ve özeldiniz ama senin ilk ilişkindi ki onu sadece erkek arkadaşın değil ilk günden beri ailen yerine de koydun bence. Bu yüzden de onun tek bir sözüyle havalara uçarken bir bakışıyla da yere çakılacak kadar kaptırdın kendini.''
Uslu uslu oturmuş onu dinliyordum. Yalan değildi onu kendimden de öteye koymam. Bunun bin tane sebebi olabilirdi, bir sürü bahaneler üretebilirdim ama ne olursa olsun bu hiç olmaması gereken bir şeydi. Kimseyi kendimden de öteye koymamam gerektiğini anlayabiliyordum artık.
Büşra'nın hala bir şeyleri düzeltebiliriz gözüyle bakmasından ötürü ''Büşra bu adam sonrada böyle olmadı ki,'' dedim gözlerim dolu dolu. Ağlamayacaktım. ''En başından beri böyleydi ama ben onu tanımıyordum. Tanıdıkça da bağlandım. Her imasını yuttum. Her kötü sözünü unuttum. Bu adam bana senden sonrasına izin verme dedi...'' dedim içim yana yana. Çok sonra anlamıştım bu sözünün omuzlarıma bıraktığı ağırlığı. ''Ben şimdi nasıl-''
Ağlamamak için ellerimi yüzüme kapatırken ''Tamam,'' dedi Büşra anında. ''Tamam konuşmayalım, anlatma ama sen bazı şeyleri içine atıp üstünü kapattıkça daha çok üzüleceksin canım benim. Ağlayacaksan tek seferde ağla, döveceksen dizlerini tek bir gecede yap bunları ama ertesi sabaha dimdik kalk ayağa artık. Defne sen bir aydır her gün bir şeylerin üzerini örte örte ilerleyip aslında tek bir adım bile atamıyorsun farkında değil misin? Sence de zamanı gelmedi mi artık gerçekten iyileşmenin?''
Ağlamadım. Sulanan gözlerimi uzattığı peçeteyle kurularken akan burnumu hafifçe çekip sırtımı arkama yasladım, ellerim kucağıma düştü. ''Aptal mıyım ben?'' diye sordum tüm saflığımla. ''Hala çok seviyorum onu. Ben istedim ki bir şeyler için çabalasın, bunu benim için değil kendi için yapsın istedim aslında. Safın tekiyim ben gerçekten. Melih haklıymış. Var ya bendeki bu akılla yine onun her şeyine katlanırdım o zamanda olsak. İstedim ki benim yanımdayken olabildiğince rahat olsun, ondan başkasını istemediğimi bilsin... Ama o bir türlü kabullenemedi bunu. Ben aslında anlıyorum biliyor musun onu?'' dediğimde anlamadı beni, bu yüzden de ne tepki vereceğini kestiremedi.
''O sevdasını içinde saklamış bunca zaman, bense adamdan bir defa etkilendim diye hemen aklım kaydı, bir de yetmezmiş gibi dayanamayıp gittim karşısına seviyorum seni dedim ama o da biliyordu sevdiğimden aşkından öldüğümden değil de onun bedeninden, sözlerinden hatta duruşundan etkilendiğim için halde olduğumu. Bak aptalım gerçekten ben.'' deyip gülerken yüzüme düşmüştü saçlarım.
''Büşra benim onu gördüğüm zamanlar kısıtlıydı zaten. Yok okuluydu, yok işiydi bizden hep uzaktaydı. Burada olduğunda da ben uzaktım ona. Ben de aslında sanırım Melih'i, abimi, hatta onu içten içe hep kıskanıyordum. Hepsinin tersine gidiyordum hep onları çileden çıkartıyordum aslında. Nazımıysa bir tek o çekiyordu, yani bunu dönüp baktığımda görebiliyorum.''
Gülümsedim içten içe. Melih'in abimin beni umursamayıp her şeye rağmen onun yanımda kalıp beni dinlemeleri, terslese bile bir şekilde fikirlerime karşılık vermeleri geldi aklıma. Oysa onun tek derdi benden uzak durmakken ben yapışmışım adamın yakasına.
''Ama bir türlü de affedemiyorum içten içe onları. Kendileri istedikleri her an istedikleri hayatları yaşadılar. Üçü de dışarıda rahat rahat okudu, gezdi eğlendi... Ama hangi biri çıkıp da babama anneme Defne de istediği bölümü istediği okulda okusun dedi? Hangisi yaşamak istediğim hayat için bana daha ilk zamandan destek oldu? Hiçbiri. Çünkü bence... Kendileri öyle pis hayatlar yaşadı ki belki de benim de dışarıda olacağım vakit o gördükleri insanlardan biri olacağımı düşündüler bilmiyorum.'' dedim bu söylediklerim içimi acıtırken. ''Ama kızamıyorum da onlara. Çıkıp ben burada bunu okumak istiyorum, demedim ki. Onlar gibi tutkuyla bağlandığım hiçbir şeyim olmadı. Ben kendi kendimin arkasında olmadıktan sonra onlar bana arka çıkmamış diye kızamıyorum bile onlara. Ama her şey değişecek bak, görürsün.''
Gülümsedim kocaman. Bir şeyleri değiştirmek o kadar da zor değildi artık. Kariyerime odaklanıp kendime uğraş bulmam gerekiyordu. Bunun ilk durağı ise İzmir'deki topluluğa katılmak olacaktı. Bu yüzden de hazırladığım valizlerdeki eksikliklerimi alacaktım daha.
Konuyu bir başka yöne çektim istemeden. ''Ben tüm bunlara rağmen ona deli gibi güveniyordum. Gözüm kapalı kalbinde ben varken gözü bir başkasına kaymaz diyebiliyordum ama... Kişi kendinden bilir işi derler ya hani... Gerçekten öyle.'' Çenem açılmıştı ve ben üzerimdeki bu sakinlik kendini koruyorken konuşmak istedim. ''Bir kere bile düşürmedi dilinden bizi imkânsız olarak gördüğünü, hala bu duruma inanamadığını ve bir gün bozulacağını... Aslında onun güvensizliği de inançsızlığı da bana değil kendineydi bence biliyor musun? Hiç anlayamadım bunun nedenini. O her anlamda gerçekten harika biri ama kıskançlığı gözünü boyadığı an öyle farklı biri oluyor ki... Sanki ondan çok daha iyisini bulsam onu bırakacakmışım gibi düşünüyor.''
''Seni çok kıskanıyordu değil mi?'' diye sorduğunda çok az kalır der gibi bakmak istedim ona, bakamadım ama o anladı. ''Seni kısıtladığını sanmıyorum. Senin isteklerin için yaratmayacağı ortam yok bence-'' dediği an ''Kısıtlamıyordu ki zaten,'' demem durdurdu onu. ''Kısıtlamasına gerek kalmıyordu çünkü zaten ben nerede ne giymesini gereken biriydim Büşra, onun ortam yaratmasına falan gerek yoktu ki. Benim elimi kolumu bağlayan tek şey annemin bana dayattığı saçma sapan namus kavramıydı, elalemin ne diyecek olduğuydu. Şu üstümdekilere bak,'' deyip elimle kendimi gösterdiğimde çatıldı kaşlarım.
''Üzerimde her zaman giyinmek istediğim şeyler var, süslenip geldim yanına ama elli defa etrafımı kontrol ediyorum çünkü üzerime değen her bir gözden midem bulanıyor. Zihnime kazınan düşünceleri çabucak atamıyorum. Ben haksız mı görüyorum onun kıyafet konusunda kıskanmasını, bir şey demesini, asla. Çünkü haklı. Ne yazık ki haklı. Kapımın önünden taksiye bindim kafenin önünde indim ama şu sandalyeye oturana dek kaç defa etrafımı kontrol ettim ben biliyorum. Otobüs, metro konusunu hiç açmıyorum bile! Ama sorun bu değil.''
Hırsla konuştuğumu fark ettiğim an durulup bekledim. Büşra ise susmama olanak sağlamamak için açmıyordu ağzını. ''Sorun onun iyi kötü herkesten her şeyden kıskanıyor olduğu, bana güvenmediğini hissettirmesi. Kılık kıyafet değil yani. Öfkesini, kaba kuvvetini bir başkası üzerinde denemekten zerre çekincesi yok. Bir gün yakacak başını olan ona olacak.''
Her şeyi bir yana bırakıp ''Bu mu özgürlük?'' diye sormak istedim aniden. ''Özgür olmak istiyordum ya bu mu yani? Gecenin bir vakti giriyorum eve. Kim ne diyecek düşüncesi olmadan giyiyorum alıp dolabımda sakladığım kıyafetleri. Özgür mü oldum şimdi ben sence? Benim istediğim bu değildi ki. Dolapta şarap şişesini görünce kızmıştın ya hani. Hayatımda hiç alkol almadım, hep merak ettim ama hiç almadım. Şimdi ipini koparmış danalar gibi oradan oraya savruluyorum.''
Güldüm huysuzca, saçlarımı çektim yüzümden. ''Hiç hoşlanmadığım bir grupla bulunmayı hiç istemediğim tarzda yerlere gidiyorum ve benim özgülük anlayışım bu değil. Evet, denedim ama o kadar. Evet bunlar hep merak ettiğim, yapmak istediğim şeylerdi ama... Yaşamak istediğim hayat bu değil anlatabiliyor muyum? Yanımda olmalarını istediğim insanlar o kızlar değil. Bulunduğum ortamda konuşulmasını istediğim konular...'' Yüzüm buruştu kulaklarımda çınlayan şeylerle. ''Onların iğrenç düşünceleri değil. Eren hariç hiçbirinden hoşlanmıyorum zaten. Nasıl kurtulacağım onu da bilmiyorum.''
Cevap vermesini beklemeden devam ettim konuşmaya. ''Az önceki şeye gelecek olursak... Onun kıskançlık sorunu tamamen bambaşka. Benimle kötü olmuyor, bana kızmıyor ama bana değen gözü de sökmekten başka bir şey bilmiyor. Ne farkı kaldı diğerlerinden? Ona kalsa çıkmayayım o zaman evden, kimseyle konuşmayayım, kimseye gülmeyeyim. Böyle mi sadece onu seveceğimi ona sadık kalacağımı düşünüyor? Kendine duyduğu güvenin şu kadarını bana duysa,'' dediğimde elim havaya kalkmış işaret parmağımla başparmağım arasında kısacık bir mesafeyi Büşra'ya gösteriyor olmuştu. ''Şu an bu halde olmazdık.''
''Bu düşüncelerini onunla paylaştın mı peki? Bana pek bu konu hakkında karşılıklı düşüncelerinizi belirtmişsiniz gibi gelmiyor Defne. Gerçekten çok ince düşünceli biri gibi duruyor sana karşı. Yani evet biraz kaba saba bir tip ama hastanede de gördüm, senin yanında da, eviniz için gidip geldiğimde de... Senin anlattığınla gerçekten bazen uyuşmuyor. Diyorum ki birbirlerini mi yanlış yorumluyorlar-''
''Bizim onunla konuşup anlaşabildiğimiz mi var Allah aşkına,'' Olumsuzca iki yana savruldu başım. Tek bir yudum aldığım kahvem soğumuştu. Su, güneşin altında ısınmıştı ve hemen ileride çalışan soğutucu artık soğuk hissiyatı vermiyordu. ''Bunu söylediğim için çok özür dilerim ama bizim onunla öpüşüp koklaşmaktan başka anlaşabildiğimiz tek bir ortak konumuz bile yok. Onunla konuşmak gerçekten çok zor. Çünkü onun kendi doğruları var. O kalın kafasının içinde ne tür düşünceler yatıyor bilmiyorum ama benim söylediğim şeyler ona ulaşmadan o beni bambaşka anlayıp çekip gidiyor bak...'' Sonra da pişman olup geri dönüyor, demek geldi içimden ama sustum.
''En başından beri düzgün ilerleyemedik ki biz. Hep bir şey çıktı hep. Tam rahata erdik diyorum hop başka bir şey.''
Büşra benim bu denli açık konuşacağımı beklemiyor olmalı ki henüz şaşkınlığını atlatabilmiş değildi. Üstelik bu kadar daldan dala atlayıp konuşmama rağmen beni anlamak ister gibiydi duruşu da susuşu da.
''Ve ben salak gibi hala çok aşığım ona Büşra,'' dediğimde sanki bu söylediğim çok ayıp bir şeymiş gibi çekinmiştim. ''Çok seviyorum. Evet, o olmasa ne yaparım ben, demiyorum artık ama... Asla istemiyorum bu saatten sonra.'' Yüzümü sıvazladım, açık saçlarımı yanımda asılı duran çantamdan aldığım tokayla rastgele topladım. ''Dün... Öyle korktum ki hislerime yenileceğim diye. Kaçıp gitmek istedim. Baktığım yerde olmasın, ben yine hayal görüyorum olayım istedim. Ne yapacağım bundan sonra? Öyle kararlıydı ki onu orada bırakıp kaçarak apartmandan içeri girdiğimde. Affettireceğim kendimi, çok daha iyi olacağız eskisinden deyip durdu. Beni bırakmamış biliyor musun güya? Sadece bana yaptıkları için resmen kendini cezalandırmak için çekip gidip mahrum etti beni kendinden ama öyle bencil ki... En büyük cezayı bana kestiğini bile bilmiyor. Aptal herif!''
''Defne,'' dedi koluma uzanırken. ''Sen ne karar verecek olursan ol ben senin yanındayım biliyorsun değil mi? Kendini bir şeyler için zorlama lütfen. Biliyorum; bana bunları yaşattı, asla bakmayacağım suratına da diyorsun keşke koşup sarılsam da... Ben arkadaşımı tanıyorum.'' deyip dudaklarını birbirine bastırdı ne diyeceğini bilmeyerek. ''Eminim ki bu süreç senin kadar onu da yaralamıştır. Şöyle oldu böyle oldu diyerek seni dolduruşa getirmek istemiyorum asla. Eğer o da istiyorsa bence elinden geleni yapacaktır. İkiniz için de en güzeli ne olacaksa o olur zaten.''
''Çok geç kaldı Büşra.'' dedim tebessüm ederek. ''O gün ona kaç defa ayrıldık dedim ama bir kere bile içimden geçmedi ayrılmak. Bana deseydi ki tamam, nasıl istiyorsan öyle olsun, ben gelene kadar nerede olmak istiyorsan ol, geldiğimde de ne yapmam gerekiyorsa yapayım... Anında tamam der devam ederdim. Yemin ederim bazı huylarını değiştirmeyeceğini bile bile devam ederdim ama artık çok geç.''
Karşımdaki kadın benden bu denli kararlı sözler beklemezken yavaştan kalkmak için hazırlandığımı fark ettiği an o da hareketlendi.
''Benim bize olan inancım da ona olan güvenim de önceki kadar sağlam değil, üzgünüm. Kaç yaşına gelmiş koca adam benim bir sözümle değişecek değil ya, ne yapalım en azından denedik deyip avutuyorum kendimi. Ama... En çok ne acıtıyor canımı biliyor musun? Keşke onunla aramızda bir bebeğin olabilirliğini konu edecek kadar yakınlık yaşamış olmasaydım.''
Onunla olduğuma asla pişman değildim, şimdi olsa gözüm kapalı yine olacakken... Dönüp baktığımda onunla yine ve yine her şeyi yaşamak isterken bu acımasız sözler nasıl oluyordu da bir bir çıkıyordu dudaklarımdan bilmiyorum. Canım yanıyordu. Her şeye rağmen onunla yaşadığım her güzel anı yeniden yaşamak için her şeyi yapabilecek olmam fazlasıyla canımı yakıyordu.
''Ne yapacağım diyorsun ya hani. Bence nasıl istiyorsan öyle ol bundan sonra ona karşı. Kasma kendini karşılaştığınızda. Ne olacak şimdi diye korkutma kendini. Emin ol zaman gösterecek zaten ne olacağını.''
Duyduğum sözleri zihnimin bir kenarına yazdım. Tüm konuşulanları bu masada bıraktım ve günün keyfini çıkarmak isterken ne planladığım gibi kuaföre ne de alışveriş merkezine gidebildim.
...
İşaret parmağım ufak zil tuşuna dayandı ve sinir bozucu bir şekilde kapı açılana dek oradan ayrılmadı. Kapı açıldı ama beklediğim gibi bunu yaptığım için azarlanmadım. ''Çek şu elini başım şişti.'' bağrışını duymadım.
Onun yerine Emel abla kolumdan tuttuğu gibi içeri çekerken beni, zar zor bir ayağımla diğer ayağımdaki ayakkabıyı çıkarmaya çalıştım. ''Ay ne oluyor be!'' dememe kalmadan kapı kapandı ve ben banyoya doğru çekildim. ''Bekle burada.'' deyip banyoya giren kadınla yüzüm anlamsız bir hal aldı. Tövbe tövbe diye geçirdim içimden. Banyonun önünde niye bekleyecektim?
Emel ablanın ''Çabuk bize gel.'' sözlerinden hemen sonra zaten gelmişken bu acelesini anlayamıyordum. Gelene kadar aklım çıkmıştı zaten.
''Ne yapıyorsun orada ya?'' diye söylendim durduğum yerde. Sonra kendime gelip koridora ilerledim, Ezgi yoktu. Çantamı kenara koyup saçlarımı omzumda topladım, yüksek sesle konuşmaya başladım. ''Evde tektin de işemeye korkup beni mi çağırdın anlamadım ki, bari bir hoş geldin deseydin. Buna mı geldim ben?''
Sadece birkaç dakika sonra telaşlı bir yüz ifadesiyle banyodan çıktı. Yıkadığı ama kurulamadığı ellerini boynunda ensesinde dolandırdı. Duvardaki saate bakıp ''3 dakika sonra gir banyoya, bak, sonra bana söyle tamam mı?'' demesiyle ''Yahu ne oluyor?'' diye sormama karşılık ''Ben de bilmiyorum ki.'' diye saçma bir cevap verdi.
Azıcık süre geçti, ''Geçti mi üç dakika?'' diye sordu daha bir dakika olmadan. Yerinde duramayan bir halle oradan oraya giderken ağlamaklı bir sesle ''Şimdi bayılacağım.'' demesi yetmişti benim banyoya girmeme.
İçeri girdim, tezgâhta gördüğüm şeyle hiç düşünmeden ''Şu banyoda şu teste bir ben işemedim galiba,'' dememin saçmalığını anladığım an daha yüksek bir sesle ''Oha!'' diye çığırmış bulunmuştum.
''Sen mi işedin buna! Yani işedin mi derken... Senin değil mi bu?''
Heyecanla ''Ne oldu? Olmuş mu?'' diye içeri girdi Emel abla ben daha teste bakamadan, testin varlığını yeni yeni kabullenirken. ''Geçti mi üç dakika bilmiyorum ki bir saat gibi geliyor bana.''
''Dur!'' diye yükseldi sesim elini uzattığı an. ''Ben bakacağım, bekle. Anlamadım ki az önce salak oldum iyice.'' İteledim onu, sadece ben baktım. Silik de olsa görünen ikinci çizgi yüzümdeki şapşallığı silip atarken çenem ağrıyacak kadar gülmekle kalmıştım olduğum yerde.
''Aa- Anaa... Ezgi'nin adadan ayrılma vakti geldi galiba. Ah benim bahtsız bebeğim.'' diye kendi kendime konuşurken ''Ne oldu söylesene.'' dedi.
Sesi hem umutlu hem de umutlanmak istemez gibi gitgelliyken ''Ne kadar para vereceksin bana?'' dedim ona yüzümü döndüğüm sırada ama boş boş sırıtmamı gördüğü an o da daha fazla bekleyemeyip baktı teste, gördü sonucu, ağlamaya başladı.
''Ya ne ağlıyorsun,'' desem de ben de ağlamaya başlamıştım saçma bir şekilde. Sarıldı bana kocaman, ''Arayalım Cengiz'i.'' dedi sesi titrerken. ''Gelsin hemen hastaneye gidelim Defne. Ya yanlışsa test. Kesinleşsin iyice. Ben pek umutlanmak istemiyorum.''
''Valla baya baya iki çizgi işte,'' diye oynamaya başladım. Benden daha mantıklı düşündüğü zaten kesinken titreyen ellerimle tuttum kollarından. ''Ben gidiyorum,'' dedim hemencecik. ''Sen kimi arıyorsan ara. Vallahi ben söyleyeceğim Serap teyzeye. Geçen sefer çeyrek altın vermişti şimdi beşi bir yerde isteyeceğim. Vermezse de göstermeyeceğim çocuğun yüzünü. Bedavaya değil bu işler.''
Ben kendimi kaptırmış konuşurken salona gelmiştik bile. ''Ne?'' dedi ağlamasını durdurmaya çalışırken. Bir eli de karnındaydı sanki onu hissetmek ister gibi. Bir de dua ediyordu mırıl mırıl. ''Geçen sefer sen mi söylemiştin! Yıllarca düşünüp durdum ne diye tepki göstermediler, normal karşıladılar diye. Bir altına sattın mı Defne!'' Sesi de sözü de kızmak isterken bir yandan da mutluluğuyla boğuşurken beni unutmuş gibiydi. Ben de onu. ''Yazıklar olsun.''
''Aman canım neyse ne,'' Eğilip yerden aldım çantamı, kapıyı açtım. ''Hiç senin önce kesinleşsin demelerini çekemeyeceğim. Kahkahalarla gülesim geliyordu. ''Hissediyorum şu an. Çocuğumuz olacak.'' diye saçmalarken onu evde yalnız bırakmış bir başka kapıya da dayanmıştım alelacele.
İçim kıpır kıpırdı. Emel ablanın birkaç gün önce böyle bir şeyden şüphelendiğini zaten lafları arasında anlamışken şimdi sadece birazcık dengem şaşmıştı. Açılan apartman kapısından içeri girdim, asansörü bekleyemeden koşar adım eteğimin uçlarını tutarak tırmandım tüm merdivenleri. Artık hareketli bir hayatım olduğundan bedenen çabuk yorulmuyordum, işime gelmişti bu durum.
Serap teyze beni gördüğü an şaşırırken hiç ifadesindeki değişikliği umursamadan eğilip ayakkabılarımı çıkardım içeri geçtim. ''Sana çok çok çok güzel bir haber getirdim,'' diye mutlulukla konuşurken kocaman sarılıp yanaklarından öpmüştüm bile. Arkamdan kapıyı kapadım, kendi evim gibi rahatça çantamı kenara koydum. ''Vallahi bak öğrendiğim gibi dedim ki ilk Serapçığım duymalı bu haberi. Yoksa bu mutluluğu asla tek yaşayamam. Gerçekten!''
O sırada zaten Nihat amcanın da içeriden ''Hayırdır Serap kim gelmiş?'' sesi duyulurken asıl hediye kaynağımın Serap teyze değil Nihat amca olmasıyla Serap teyzenin elinden çekiştirmiş içeri girmiştim. Benim için Serap teyzenin pabucu dama atılmıştı bile.
''Ben geldim,'' dedim tüm sevecenliğimle. Anında ilerleyip Nihat amcanın elini öptüm zorla. Utanmasam elimi açıp hadi harçlığımı verin diyecektim de neyse ki bayrama daha vardı. Yapmadığım şey değildi neticede.
Ben şu an bir üzülmedim değil, harçlıklar üçe mi bölünecekti yeni bebiş gelince? Aman neyse, büyüyene kadar onunkileri de ben alırdım ne de olsa. Tabi Ezgi bana bırakırsa...
''Müjdemi isterim.'' deyip ellerimi kucağımda birleştirirken Nihat amca benim yüksekten konuşmamdan pek memnun değilmiş gibi kısmıştı gözlerini, utanmasa ellerini kulaklarına kapayacaktı. ''Ablama beşibiryerde dedim ama şimdi düşününce fikrim değişti. Kolye ya da küpe de olabilir.'' deyip tüm dişlerimle sırıttığımda Serap teyze ''Kızım Allah mutluluğunu arttırsın ama,'' deyip yanımdan geçerken Nihat amca bence anlamıştı bile beni. Ama yine de sahip olduğu o ağırlıkla benim sözümü bekliyordu sabırlıca.
''Ben pek bir şey anlayamadım. Nefes nefese kaldın zaten. Hele bir nefeslen. Otur bakayım şuraya.'' diye kolumdan tutup hemen yanına oturttu beni. ''Pek bir neşelisin, hayırdır inşallah.''
''Valla hayır mı şer mi onu dokuz ay sonra Emel ablamdan öğreneceğiz. Şimdiden söyleyeyim, yok siz büyüdünüz artık yenisi geldi eskisi çöp deyip benle Ezgi'yi es geçerseniz yüzünüze bile bakmam Ezgi'yi de size göstermem ona göre. Yeni gelen bebişi de tabi.''
Eli gözlerinde, bu saatte yeni kalkmış gibi uyanmaya çalışan Melih en az benim kadar yüksek sesle ''Senin sesinin ayarına-'' diye söylenerek içeri girmişti ki Nihat amcayı gördüğü an sustu. ''Canım benim,'' dedi yalandan bir gülücükle. ''En sevdiğim gelmiş, hoş gelmiş.'' deyip gözlerini açıp kapattı sonra babasına baktı. ''Çok seviyorum, keşke her gün gelip si- sevse böyle kulaklarımızı. Sökse yerinden o zili de parmağı bir daha böyle güzel basamasa o zile. Öyle çok seviyorum.''
''Dur bir oğlum,'' diye kızdı Serap teyze. ''Şimdi atışmanızın zamanı mı?''
Bana döndü, eli sırtımdan aşağı salınan saçlarımın üzerine gitti. ''Sen dokuz ay, Ezgi... Bir şey diyordun. Yoksa...'' deyip yaşaran gözleriyle bakarken ''Tamam ağlama kız, bir torun daha geliyor işte.'' demek yerine gözlerimi açtım, kaşlarımı kaldırıp dudaklarımı büzdüm. ''Bilemiyorum artık, var galiba öyle bir şeyler.''
Altı üstü bir çocuk dünyaya gelecekti niye böyle duygusallaştırıyorduk bilmiyorum ama garip hissediyordum. Herkese sarılasım, herkesi öpesim geliyordu. Ne de olsa kız takımımıza bir yenisi eklenecekti ve ben birazcık gururluydum ablaları olarak. Bir yandan da hüzünlü. Gitti maaşın yarısı...
Serap teyze ayaklandı, telefona koştu. Nihat amca belki de bu işi birazcık ayıp bulduğundan ağzını açmazken ben yine de utanmadan ''Öyle çok şaşalı bir şey gerek yok Nihat amcacığım. Gönlünden ne koparsa.'' dediğimde Melih kahkaha attı. Nihat amca ise gülüp elini cüzdanına atıyordu ki Melih'in lafa atılıp ''Bizde nakit geçmiyor yalnız.'' demesiyle başıma çıkan ortakçıya döndüm hemen. ''Sen bi sussana sen ayrı ben ayrı.'' Nihat amcaya döndüm eteğimin ucuyla oynayarak. ''Melih ile ben bir miyim Nihat amca, elbette bizde senin paran geçmez.''
''Evet, paran geçmez ama kuyumcu Vedat amca ile olan dostluğun baya iyi gelebilir Defne'ye'' deyip sinir ederken beni elimi kaldıracaktım ki ''Tamam yemedik paranı.'' deyip ayaklandı. Kollarını gerip kendine gelmeye çalıştığı sırada ''Nişan için aldıkları bileziklerden birini şimdiden veririm sana, benim odamda bak değerimi bil. Hiç olmadı yukarda boş boş duran alyanslarınızı bozdurur yeriz-'' deyip gülmüştü ki ne diyorum ben, kıvamına girip susması çok ani oldu. ''Siktir-'' Sonra ettiği küfrü fark etti, Nihat amcaya baktı. ''Dilimin kemiğini-'' Sonra sustu.
''Melih!''
Melih laf arasında söylese de duymazlıktan ve bilmezlikten geldiğim gerçekle yüzleştim. O gün geldiğinde almış sanırım. Sonra da ne vermeye ne de bunun hakkında konuşmaya bir fırsatımız olmuştu onunla.
Benim tüm keyfim kaçmıştı bile. Nihat amcanın gülen yüzü sertleşmiş ''Gerzek herif!'' demişken ister istemez nerede olduğumu sorguladım. Buraya bu kadar rahat girmeyeli günler olmuştu ve nedense kötü hissettim kendimi.
Nihat amca bu durumdan rahatsız olmuş gibi kalkarken ayağa, ben de kalktım, bozulan yüzümle gülümseyip sonra görüşeceğimize dair bozuk birkaç cümle kurup odadan çıkmak istediğimde arkamda kalan Nihat amcanın bıçak gibi keskin sesiyle ''Nerede o?'' diye sorduğunu duydum. ''Gelir baba şimdi,'' diye kedi gibi mırıldanan Melih'in bu denli içerlemesi sanırım bu iki adamın da babalarına karşı duydukları sonsuz saygı ve sevgidendi. ''Gece kendinde değildi pek, ben dedim ayılmadan gelmemesini...'' diye konuşmaya başlamıştı ki Serap teyzenin mutfaktan ağlayarak Emel abla ile konuşma sesleri geliyordu şimdi.
Sanırım bir bebeğin haberi herkes için mutluluk verici bir durumken istendiği halde olmayan, daha bir istekle beklenen haberin aniden gelmesi daha başkaydı. Ancak bu bambaşkaydı.
Gün boyu bir kere bile aklıma getirmek istemediğim gerçekle sessizce kapıyı açıp çıkarken bir başka ihtimale kaydı aklım. Şimdi her şey başka olsaydı bu hafta sonu onunla ciddi bir yola adım atacak hayatlarımızı birleştireceğimiz gerçeğini herkese duyurmuş olacaktık. Onun o bir günlük gelişinden önce ayarlanmaya başlanmışken her şey şimdi konusunun bile açılmak istenmemesi kadar doğal bir şey yoktu. Oysa ilk zamanlar annem de Serap teyze de bizimkini basit bir küslük sanıp her defasında bana sorular sormaktan çekinmeyerek iyice kötü bir hale girmeme neden olmuşlardı.
Ayağıma tam anlamıyla geçiremedim ayakkabılarımla doğruldum olduğum yerden, buruk bir tebessüm yerleşti yüzüme. Yine kendi kendime uçmuş yine ve yine kendi kendime bir güzel çakılmıştım. Koşar adım çıktığım merdivenleri ayağıma beton ağırlıklar bağlamışlar gibi zar zor inerken saçımın yüzümü kapatmış olması görüş açımı kapatıyordu ve aşağıdan yukarıya doğru gelen adım sesleri sayesinde önümü görmek için saçlarımı çekmek durumunda kalıyordum. Buraya gelmeden önce kestirseydim böyle bir derdim olmayacaktı. Bunu bile düşünemeyen aptalın tekiydim.
Birkaç merdiven daha indim, onun sesinden ''Defne?'' adı bir kere daha kulaklarımda yankılanırken dünyanın en gereksiz karşılaşmasını yaşamak istemedim ama evine gelen bir adama da niye şimdi evine geldin diyemezdim.
Duymazlıktan, görmezlikten geldiğim sırada sıcacık eli buz gibi olmuş tenime değdi, koluma sarıldı. Yüzüne ısrarla bakmazken havada kalan adımımı tamamlayıp durdum. Eli yüzümü kapatan saçlarıma gitti, sever gibi geriye iteledi. Biraz şaşkınlık biraz merakla ''Ne bu halin?'' sorusuyla göğsüm yavaşça havalanıp inerken kuru kuru yutkundum. ''Her zamanki halim. Niye şaşırdın ki?''
Gözlerimi yüzüne çıkardığımda uyumadığı, belki de çok uyuduğu için oluşan gözaltları ve kıpkırmızı gözleriyle yüzümü incelerken kaşları çatılmıştı bile. Fazlasıyla bitkin duruyordu. Arakama baktı kısa bir an. ''Bizden mi iniyorsun?'' diye sordu sanki başka bir ihtimal varmış gibi. Ağır ağır yutkundu. ''Ne oldu?'' diye yineledi sorusunu. ''Bizimkiler bir şey mi dedi? Kötü bir şey mi oldu? Bembeyaz olmuş suratın-''
Daha fazla dayanamadım ve gözlerimin kapanması, kuraklık yaşayan dudaklarımın birbirine yapışarak ıslanmak istemesini gerçekleştirip kolumun üzerindeki elinin üzerine koydum elimi yavaşça, onu oradan uzaklaştırmak için harekete geçtim.
''Bir şey olmadı.'' Dünün aksine onu terslemeden, nefret kusmadan cevaplamama daha fazla şaşırırken gözlerini açtı kapadı. Gülümsedim, gerçekliğini sorguladı. ''Tebrik ederim'' dedim bu defa onun koluna elini koyan ben olurken. ''Kendi bebeğini öldürebileceğini düşündüğün kadın bir yeğenin daha olacağının haberini verecek biraz saçma biliyorum ama Ezgi'ye kardeş geliyor.'' Elimin altındaki kolunu hafifçe sıkıp geri çekilirken ''Ben, bana her şeyin harika gideceğini vadederek taktığın bilekliği hediye edersin diye düşünmüştüm ama alyans almışsın...'' sözü çıktı ağzımdan birdenbire.
Ve ben ister istemez içimde yara olan konuyu kendimi ele vererek açmış bulundum. Ne diyeceğimi de bilemediğim için ''Bozdurup alırsın artık hediyeni.'' diye yükselmiştim ister istemez ancak bir adım aşağı inmeme müsaade vermeden karşıma dikildi. ''Kullanılmayacak bir şey neticede, boşa gitmez değil mi?''
Ondan yüksekte olmama rağmen benden uzun durduğundan neredeyse burun buruna yakın durduğumuz vakit geri dönülmez bir yeminin ilk düğümünü atar gibi baskın bir tonla konuştu. ''Günü geldiğinde parmağında taşıyacağın yüzüğün için bu teklifi bana sunamazsın.'' dediği an biraz daha bu tonda konuşsa, bu yakınlıkta beni etkilemeye çalışsa her şeyi bir kenara koyacakmışım gibi hissetmemek adına aramızda doğacak olan en büyük inatlaşmanın fitilini ateşlemiş bulunmuştum.
Boynuma doğru çekilen yüzüyle ister istemez gülerken kendimi çekmeme bozulmuştu, sanki buna hakkı varmış gibi. ''Sana bu saatten sonra senin yüzüğünü parmağımda taşıtmayı düşündüren şey ne tam olarak?'' dediğim an bakışları yeniden donuklaştı. Yeniden koluma uzanan elini iteledim. ''Değil bedenime tenin, sana ait tek bir şey bile değmeyecek bundan sonra bana. Her gördüğünde elimi kolumu tutup beni durdurmaya çalışma artık. Ben öyle her önüme gelene kendimi dokunduracak bir kadın değilim. Olur da birileri yanlış anlar, oldu ya bana sormadan farklı şeyler düşünür... Hiç ağrımasın başım.''






Yorumlar