35. Bölüm
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 34 dakikada okunur
Ruhumun çiçeklerle bezendiğini hissettiğim her an etrafta gördüğüm rengârenk yapraklar çok daha anlamlı geliyor, sırdaşım olmaları da onları benim için değerli kılıyordu. Evlatları arasında ayrıma sebep olmak istemeyen bir anne gibi her birinin bakımıyla ayrı ayrı ilgilenmek beni yormaktan çok yorgunluğumu alırken öyle mutlu oluyordum ki, bir an olsun ayrılmak istemiyordum yanlarından.
Bu yüzden hissettiğim sükûnet ve hoşnutlukla sabahın erken saatinde onlarla ilgilenirken çiçeklerin sulamasını bitirdiğim gibi balkondan içeri geçtim, göğüs kafesimin içinde hissettiğim çırpınışla odama ilerledim.
Dakikalardır önünde beklediğim dolaptan pembe renkli ince bir gömlek alırken altına giymek için çıkardığım açık tonlardaki mavi etekle hemen iş çıkışı Emel ablalara gidip hadi cinsiyet partisi yapalım daha şimdiden, demek istiyordum. Tabi bu fikir Cengiz ağabeyle aramı açabilirdi çünkü daha şimdiden bebeklerini sahiplenmiş olmama içten içe sinirleniyordu.
Hayır, şimdiden bebeğimin kız olduğunu iddia etmeme ve evi bir sürü bebek kıyafetiyle donatıyor olmama kızıyordu. Üstelik "Gözünü seveyim al Ezgi'yi de gidin kendinize alın ne alacaksanız. Beni de karımı da rahat bırakın," demesi cabasıydı.
Ten rengindeki ince topuklu, sivri burunlu ayakkabıyı giyinirken kendinden dalgalı saçlarım son defa bu uzunlukta değiyordu sırtıma. Bugün iki elim kanda da olsa gidecektim o salona. Emel abladan başkasına saçlarımı kestirecek olmak sıkıyordu canımı ama artık çok da umursadığım bir durum değildi bu.
Bu yüzden oyalanmadan küçük halka küpelerimi ve birkaç bilekliğimi takıp ayrıldım ayna karşısından.
Elime tutuşturduğum şeylerle evden çıktığımda onun birkaç gündür durduğu ve beklediği kaldırıma değdi gözlerim. Sonra biraz ileride uyumaya devam eden canavara bakma ihtiyacıyla doldum. Çünkü dün gece saatlerce koşturmamış gibi uslu uslu yatıyordu yerinde.
Günler sonra, canavar dediğim köpeğin sayesinde onun gülüşünü görmüştüm bir sokak lambası altında. Günlerdir bir umut aşağı inmemi, onunla konuşmamı bekleyen adam benim keyfimi beklediği sırada denk geldikçe bu canavar da beklemişti onunla. Oyunlar oynamıştı, onu oyalamıştı, yorgunluğunu almıştı.
Üstelik oturduğu kaldırım kenarındaki kırılmış dalları, bulduğu şeyleri atıp bu canavarla oyunlar oynaması onu mutlu ettiği kadar benim de kafamı karıştırıyordu her defasında.
Git desem gitmiyor, istemiyorum desem beklentiyle ''İstersin belki, Defne. Fikrin değişir, konuşmak istersin... Beni dinlemek istersin diye bekliyorum işte... Beklerim ben burada, çağırdığında da gelirim hemen yanına.'' deyip bekliyordu her defasında tüm yorgunluğuyla.
Hiç uyumuyor muydu, gün içinde sürekli koşuşturuyor muydu bilmiyorum ama hiç hoşuma gitmiyordu bu yorgunluğu; yorgunluğuna rağmen bitmek bilmeyen çabası, çabasının sonunda sonuçsuzlukla evin önünden ayrılması.
Canavar dediğim için bile beni yiyebileceğini düşündüğüm hayvan her şeyden habersiz ileride uzanırken, dizlerimin üzerinde biten eteğimin pilisini tutuşturdum elime. Sanki birden kalkacak bana saldıracak gibi korkuyla dolmuştum anında. Bu yüzden de etrafa birilerini görme ümidiyle bakındım, ama onu göremedim.
İlerleyip yola çıktığım an tüm tatlı mı tatlı görüntüme zıt bir şekilde hızla uzaklaşırken buradan, ayağa kalksa neredeyse benim boylarıma ulaşacak bir köpeğin beni yiyebilecek olma hayaline bir son vermeye çalışıyordum, tıpkı başka başka hayallere bir son vermek istediğim gibi.
Sıcaklardan ötürü sıkıntıyla yanaklarımı havayla doldurduğum sırada yerdeki taşları itelemekle meşguldüm aynı zamanda.
Bunalmıştım İzmir öncesi biriken onca işe yetişeceğim diye koşturmaktan, erkenden her gün hastaneye gitmekten. Artık buralardan gitmek ve aldığım onca elbiseyi, bikiniyi giyinip sıcak havanın güzelliğini yaşamak istiyordum. Az kalmıştı ama sadece bir iki gün sonra oradaydım.
Başımı yerden kaldırdığımda her hareketimin dikkatle izleniyor olmasının şaşkınlığıyla duraksadım. Yüzündeki buruk gülümsemeyle yaslandığı arabadan uzaklaşıp bana doğru gelen adamı izledim nasıl hissetmem gerekliğini bilmeden.
Şaşkınlığım kısa sürdü ama. Alışmıştım ne de olsa her gün bu tarz karşılaşmalara. Tek alışamadığım şey onu her gördüğümde kalbimle aklımın ters düşmesi ve beni fazlasıyla yormasıydı.
Duraksayan adımlarımı devam ettirdim yeniden o da bana doğru gelirken. Hafiften çatılan kaşlarımla ''Ne yapıyorsun burada?'' diye sormadan edemedim yine ve yine. "Yine dikilmişsin işsiz güçsüz gibi..."
Ben ona yakalanmamak için bunca saat erken çıkmışken evden, bunu da mı tahmin edip dikiliyordu artık kapıya?
Argın bir gülümsemeyle gözlerindeki beğeniyi saklamadan üzerimi uzun uzun inceledi dalgın bakışlarıyla. Bacaklarımda oyalanan bakışlarını çekmesinin hemen ardından ''Günaydın,'' dedi onu hiç terslememişim gibi. "Erkenciyiz bugün."
Bekledi, etrafta kim var kim yok inceledi, muhtemelen benim de ona bir şeyler söylememi istedi ama ben sadece onu defalarca kovmama karşın hala niye burada olduğunu sorguladım sanki bilmezmiş gibi.
"Yine niye geldin acaba?" diye sordum bezginlikle. "Daha dün akşam ne dedim ben sana? Artık gelmesen de benim de günüm aysa mı, hım?"
İrileşen gözlerime karşılık başını hafifçe eğip kırgın tebessümünü sakladı, kabullendi bu durumu. Kelimeleriyle eşzamanlı olarak adımlayıp yaklaştı iyice. ''Pekâlâ. Sen bana demeyeceksin belli ki, ama benim günüm aydı.'' dedi benim aksime fazlasıyla samimi karşılayarak. ''Seni görmeden aymıyor günüm bir türlü ne yapayım?'' diye sordu sanki çocuk kandırır gibi tatlı tatlı. "Gözüme söz geçirsem gönlüm dinlemiyor beni. Burada buluyorum kendimi."
Gözlerim bu defa sabah ışığının bile aydınlatamadığı koyulaşmış yeşil gözlerinden ayrılıp üzerinde dolandığında spor giyimiyle bugün de şirkete gitmeyecek olduğunu anlamıştım anında. Son günlerde sürekli buralara kendine bir uğraş buluyordu ne de olsa.
Elinden gelse kendisi dizecekti o tuğlaları ama yine de ayrılmayacaktı kendi çalışması olmayan inşaattan.
Hızlanan kalbimle derin bir nefes alıp biraz daha ona baksam başıma gelecekleri bildiğimden anında çektim gözlerimi üzerinden. Açılmak isteyen kollarımı bedenime sardım sıkı sıkı, ellerim kollarıma kapandı herhangi bir kazaya mahal vermemek adına.
Onu incelemiş olmam nedensizce utandırırken ''Her akşam kapıya dayanman yetmedi, sabahları da mı değerlendiresin tuttu?'' deyiverdim dediklerini umursamadan diklenerek.
"Bana başka çare mi bırakıyorsun?"
Çöken omuzlarımla bu defa farklı bir yönden baktım olaya. ''Ne laftan anlamaz adamsın sen. Ben seni her daim etrafımda görmek zorunda mıyım?'' Bu defa hırçınca değil ciddi manada yorgunca sarf ettiğim sözlerime karşılık iyice geldi yanıma, tam karşımda durup sanki dün akşam görmemiş gibi hasretle baktı her bir zerreme.
Gözlerini tenimden bir kere bile ayırmazken ''Ne laftan anlamaz adammışım ben...'' diye mırıldandı belli belirsiz bir sesle. "Sen niye böyle güzelsin o halde," dediğini bile duymuştum üstelik.
Görmediği her günün acısını çıkarmak ister gibiyken bakışları, o acının benden fazlasıyla çıkmış olması sebebiyle taviz vermek istemeyen duruşum değişmedi yine de.
Bu yüzden de duyduğu ıstırapla ''Keşke ben de seni her daim görebilsem.'' dediği gibi gözlerimi kaçırıp etrafta dolandırdım. ''Keşke sen de artık beni görebilsen.'' diyerek bıraktı nefesini yavaşça.
Ne yazık ki keşkeler; özlemlere ve pişmanlıklara bir son olmuyordu.
Keşke demek geçmişi geri getirmiyor, getirmediği gibi de düzeltme olanağı sağlamıyordu.
Ne de olsa deneyimlemiştim bunu. Bu yüzden ona tavsiyem kırık bir tebessümle ''Keşke demen bir işe yaramıyor farkındasın değil mi?'' demek olmuştu. ''Sen ya da ben keşke dedikçe bir şey değişmiyor. Anlasan mı artık bunu?''
Bacaklarını saran siyah kot pantolonunun ceplerine ellerini yerleştirip ince bir tebessümle ''Bugün de nasipleneceğiz yani kelimelerinin kör bıçak olup acımasızca yaralamasından.'' dedi ve bunu da hemencecik kabullendi. '' Varsın şimdilik bu olsun, Defne. Şu terslemelerine, yüzüme bile bakmayan hallerine muhtaç ettin ya beni, harbiden helal olsun.''
Giderek sen de beni kendine muhtaç etmiştin, diyemedim. O kadarını demeyi gerçekten cesaret edemedim. Ama eğer deseydim yine kendime olacaktı bütün ihanetim.
Kararlı duruşumun karşısında gülüşü solarken dikleştirdi bedenini, bendeki geri adım atmayan görünüme karşılık ''Sen istediğin kadar geri püskürtmeye çalış beni, ben buradayım.'' dedi bakışları keskinleşirken. ''Dün de kovdun, ama bak ben yine buradayım. Belli ki bugün de kovacaksın, ben yarın yine burada bulacağım kendimi.''
Meydan okuyan, kendinden emin sözlerine karşılık durdum öylece taviz vermeden. Yanağımı kapatan saçlarımı kulağımın arkasına iliştirirken ''İşe geç kalacağım senin yüzünden.'' dedim düz tutmaya çalıştığım sesimle. ''Her gün her gün aynı şeyleri konuşuyoruz, sen de sıkılmadın mı artık?''
"Defne biz konuşmuyoruz," dedi beklentiyle. "Ben konuşmak için kendimi paralıyorum, sen beni bir tarafına bile takmıyorsun ve biz her zamanki gibi bir adım bile atamıyoruz!"
Havalanan kaşlarımla beraber parmağım da kendi göstermişti anında. "Ben mi seni takmıyorum?" diye sordum hayretle. "Ben seninle konuşmak istediğimde sen neredeydin peki?" Seslice gülüp kendi soruma kendim cevap verdim anında. "Ben en azından senin karşındayım, benim karşımda hiç kimse yoktu, hatırlatırım."
Anında çehresine yayılan pişmanlığı nefesini keserken "Benim yaptığım hatayı sen yapma istiyorum, olmaz mı?" diye sordu ümitlenerek. "Biz aynı yönden bile bakmamışız ki olaya. Ben bunun pişmanlığını her daim yaşıyorum zaten. Sen yaşama istiyorum, bunun için çabalıyorum."
"Geç kaldın," diye mırıldanmama karşılık "İzin ver telafi edeyim." dedi.
Onunla inatlaşmak istemiyordum bu defa. Gerçekten çok yorulmuştum bu savaşta. Konuşacaksak bile şimdi değildi. Ben hazır değildim.
''Son dakika çıktım zaten evden. Gerçekten oyalanmak istemiyorum, lütfen.'' dedikten sonra küçük adımlarla ilerlemek için hareketlendiğimde beklediğimin aksine durdurup onlarca söz heba etmedi.
Bileğindeki saatini kontrol etti, arabayı kilitleyip o da yanımda yürüdü ve tek kelime bile etmedi süregelen birkaç dakikada.
Böyleydi işte. Hazırda tutuyordu kendini. Dudaklarımın arasından çıkıp onun bedeninde derin yaralara açacak her bir sözü yutuyor, sessizce yol alıyordu yanımda. Onun yerine benim canım yanıyordu da o bir türlü vazgeçmiyordu onu ateşe atan bu bekleyişten.
Ve ben geçen birkaç dakika sonunda dayanamayıp döndüm ona. ''Ya seni kovmuyorlar mı?'' diye sordum merakla. ''Ciddi soruyorum bak bu sefer. Kafana göre istediğin saatte istediğin yere gidip geliyorsun. Sizin mesai saatleri baya esnek herhalde. Hadi beni dinlemiyorsun sürekli dibimdesin. Patronun da mı bir şey demiyor? Her şeyden çok sevdiğin işinden de olacaksın bir gün, göreceksin sonra gününü.''
Dayanamayıp konuşmam hoşuna gitmişti ne yazık ki. Cevap beklediğimden sebep kısılan gözlerime karşılık içten bir gülüşle karşılık verdi hafifçe uzayan sakallarını sıvazlayıp benimle eşdeğer adımlar atarak. Eminim ki şu an beraber birkaç adım atıyoruz diye bile umut ediyordu bu durumdan.
"Her şeyden çok sevdiğim şey işim değil, biliyorsun bunu." Öyle içli söyledi ki bu birkaç kelimeyi yeniden çektim gözlerimi gözlerinden. "Ayrıca adam acıyor ne yapsın? Bu halde benden verim mi alacak da benim çalışmama takacak..."
Öyle muhtaç gibi davranıyordu ki dudaklarımın arasından çıkacak birkaç kelimeye, konu fark etmeksizin konuşma ve benimle iletişimde olma çabasındaydı her defasında.
Eğlenceli, güldürmek isteyen bir tonla ''İçin rahat olsun, kovmayacaklarmış.'' demesine gözlerimi devirirken takındığı şirin tavrı görmezlikten gelmeye çalıştım. Samimiyetle ''Yani o biraz sıkar...'' diye devam ediyordu ki attığım yan bakışlarla yüzündeki o çokbilmiş tavrı gördüğüm an aklıma gelenlerle ''Kovamazlarmış,'' diye homurdanırken buldum kendimi. ''Kasıntı herif.''
Onun az önce ortamı ısıtmaya çalışan tavrına bir son verip ciddileşerek ''Ayrıca evet, gerekirse her günümüz böyle olacak Defne. Sen benimle oturup konuşana dek böyle...'' demesiyle huysuzluk etmem bir son buldu.
''Dikkat et de hiç beklemediğin bir an koymasınlar seni kapının önüne. Malum senin başına ne geliyorsa kendine olan bu uçsuz bucaksız güveninden geliyor.'' demem, beklemediği bir cepheden vurulmasına neden olurken susmak zorunda kaldı eğlenen bakışlarımın altında kalarak. "Deneyimlemediğin şey değil ne de olsa her daim kendine olan güveninden vurulman."
Kelimelerimin son bulmasıyla keyfi kaçtı, bariz bir şekilde rahatsız oldu ve anında dik duruşu bir son buldu. ''Defne...'' dedi sanki her defasında bu ismi özlemle söylemiyormuş gibi. ''Gör artık beni yalvarırım...''
Ona bakışlarımı gördüğü an yutkunup kısa bir an kapadı gözlerini, derin bir nefes alıp konuyu değiştirerek saatine baktıktan sonra ''Kahvaltı yapalım mı?'' diye sordu bir umut. ''Birkaç dakika geç gitsen seni de kovmazlar bence. Hem randevuların bugün de yokmuş, öğrendim. Ne olur beraber bir şeyler yesek... Birkaç dakika oturacağız sadece... Söz zorlamayacağım seni, sadece birkaç dakika ver bana. Öyle özledim ki seni...''
Bildiği ayrıntıyla şaşırdım. Bu, sadece bu haftalık bir durumdu çünkü. İzmir öncesi bölüm çalışanları olarak elimize geçen program doğrultusunda birkaç çalışmayla meşguldük sadece.
Birlikte neden olduğumuz başarılardan çok hastaneye reklam olması adına bugüne dek yapmış olduğumuz çalışmaları, görüşmeleri ve etkinlikleri düzenlemekle meşguldük gece gündüz.
Hasretini dile getirmesini görmezden gelip ''Sen benim işlerimi mi takip ediyorsun şimdi de?'' diye sordum hayretle. ''Bak zaten senin yüzünden hastanede adım çıktı çıkacak... Oraya buraya müdahil olma artık!''
Küçük adımlarımı hızlandırdığımda bu ona etki etmedi bile. ''Ne yapayım Defne?'' dedi hüzün barındıran sesiyle.
Ses tonu içimden bir şeylerin kırılıp dökülmesine neden olsa bile yine de geri adım atmadım. ''En ufak fırsatı lehimize çevirmeye çalışıyorum.'' deyip sinirle devam etti sözlerine. "Şansıma tüküreyim senin de yoğun olacağın bu haftayı mı buldu yani? Bir an bile çıkmıyorsun ki odandan... Ne çalışmaymış anasını satayım sürekli dip dibesiniz o şerefsizlerle. Randevularını bile bilerek kapattırdığını düşüneceğim artık.''
Bu defa bana hissettirmemeye çabaladığı kıskançlığını görmezden gelip derince soluklandım.
"Aynen işim gücüm yok, sen gelip de vaktimi öldürme diye kapattırdım randevuları. Allah'ım ya!"
Böyle bir şeyin mümkün olmayacağını ona elbette anlatamayacaktım. O da beni dinlemeyecekti zaten. O yüzden hiç duraksamadan devam etti sözlerine.
''Ne olur sen de yardımcı olsan? Kolay mı bu kadar sahiden bunca çabayı yok sayman? Anlayamıyorum bir türlü Defne... Bu kadar mı kapattın kendini bana?''
Durdurmak için elinin elime dolanacağını fark ettiğim an elimi çekip ona döndükten sonra ''Ya ben senin neyine yardımcı olacağım,'' deyip geçtim önüne.
İyice sıcaklamama neden olan saçlarımı hırsla geriye itelerken atacağı adımı yarım kaldı. Sonra bunu da fırsat bilip tamamladı, iyice yüzüme yanaştı. Oysa bakışları havadan çok daha fazla sıcaklatmıştı.
Ben ona içimde neden olduğu yangınların ateşiyle bakarken onun kendine huzur bulma ümidiyle bakıyor olması bile dindirmedi o yükselen alevleri.
''İstemiyorum diyorum neyini anlamıyorsun?'' diye ben sordum bu sefer onun da benim gibi acıyla kıvranmasını isteyerek. ''Ben de bunu anlayamıyorum. Sürekli dibimdesin, nereye baksam seni görüyorum... Evden çıkıyorum sen varsın, hastaneye gidiyorum sabah akşam gönderdiğin onca şeyle milletin gözüne batıyorum, eve geliyorum kapımdasın... İstemiyorum diyorum istemiyorum.'' diye söylenirken buldum kendimi. ''Ben seni de senden gelen en ufak şeyi de istemiyorum anlasana artık bunu!''
Her istemiyorum dediğimde dilimden kendiliğinden çıkan zehirli sözlerim yüreğine batan kırık cam parçaları gibi onu yaralarken ''Asıl sen bunca sözüme karşılık hâlâ nasıl çıkabiliyorsun karşıma?'' demem en az onun kadar benim de canımı yakıyordu.
Hayır, konuşmayı çok istiyordum. Merak ettiğim onca şey varken sadece onunla bir yerde oturup konuşma fikri geriyordu beni. Üstelik doktorumun bu konuda onunla konuşmam ve sorunlarımız hakkında karşılıklı kararlar almamızı söylemesi bile beni dindiremiyordu.
Dilimden çıkan hiçbir söz gönlümden kopmuyor, ne oluyorsa kendiliğinden oluyordu.
Sırf çektiği acıyı fark ederim de yine benim canım acır diye uzun uzun bakamadım gözlerine.
Hiç onaylanmak istememesine rağmen acı bir sitemle inanamadan ''İstemiyor musun?'' diye sordu ellerini ceplerinden çekip nereye koyacağını bilemeyerek. ''İstemiyorum diyorsun yani öyle mi!'' diye gittikçe gürleşti sesi. "Tam olarak neyi istemiyorsun! Sana olan sevdamı mı yoksa şu siklemediğin çabamı mı?"
Sesindeki kırgınlık, sitem, öfke öyle yerli yerindeydi ki cevap versem buna dayanamayacakmış gibi olması susmama neden oldu. Ve susuyor olmam onu çok daha beter bir hale soktu.
Hissettiklerine yabancıydı belki ama bana o kadar tanıdıktı ki bu karmaşa, aynıları bizzat bende de baş göstermişti sadece birkaç hafta önce ve ben bunları kusacak bir adam bulamamıştım karşımda. Değil karşımda, bir telefonun ucunda bile bulamamıştım ya en çok o yakıyordu canımı.
Şimdi ise kendime hak görüyordum tüm bu sözleri. İçimdeki tüm olumsuzlukları bir bir kusmak istiyordum ona karşı.
Ne yapacağını, ne diyeceğini hatta nasıl bi tepki vereceğini bile bilemez bir halde dolandı bomboş bir ara sokağın ortasında tam karşımda dikilirken. ''Bir şeyleri düzeltmeye, hatta düzelmeye çalışıyorum görmüyor musun?'' diye sordu istediği cevabı vermem için ihtiyaçla bakarken. ''Daha ne yapayım Defne beni görüp duyman için? Ne yapayım, söyle. Söyle ki bir şeyleri düzeltebileyim."
Üzerime diktiği gözleri hırçınlığının aksine hissettiği buruklukla kısılırken sözlerini bana dokundurmak istemediği için aralanan dudaklarını kapatıp çekti gözlerini de sözlerini de üzerimden.
Ben sağını solunu düşünmeden onu yerle bir ederken, o en ufak sözünün gideceği yeri düşünür olmuştu.
''Hiç mi acımıyor ulan için şu halimize?'' Yakarışı kalbimi sızlatırken ''Sen ne ara bu kadar keskin düşüncelere sahip oldun?'' diye sordu sanki cevabını bilmezmiş gibi. ''Ben sana nasıl yaklaşacağımı bilemez oldum. Ne olur bir yol göster bana. Benim elimi kolumu bağlama artık yalvarırım!''
Eli, bilinmezlikle nasıl mücadele edeceğini bilemediğinden çaresizce dolandı saçlarının arasında. Kasılan yüz hatlarını rahatlatmak ister gibi kapayıp açtı gözlerini, sıkıntıyla sıvazladı yüzünü. "Defne..."
Titreyen eli saçlarıma gidip omzuma uzanan tutamlara sarılırken ''Ya kurban olayım... Öfkeli misin bana?'' diye sordu alacağı cevabı kabullenmek istemezmiş gibi. Aldığı nefesle aynı anda gerilediğimde eli havada kaldı ve kasıldı bedeni, titredi çenesi ama yine de tek bir kötü söz söylemedi.
Üzüntüyle ''Kırgın mısın, kızgın mısın..?'' diye sıraladı peş peşe, cevaplarını bilerek. ''Hepsine tamam. Tamam ama her ne hissediyorsan yine benimle çöz istiyorum, bunu bile çok görüyorsun sen bana. Öyle bir koruyorsun ki kendini benden... Benim ulan ben!'' derken boğuktu sesi. ''Öyle bir bakıyorsun ki bana... Kendimden şüphe ediyorum.''
Sesinin yükseldiğini, öfkesinin ve siteminin fazlalaştığını fark ettiği an geri adım atıp düşürdü sesini. ''Bir hata yaparsan düzeltmek istersin değil mi?'' diye sordu bir umut. "Hatalıyım... Allah kahretsin ki çok hatalıyım! Ama sen de bi müsaade et be güzelim."
Yüzüme kenetlemek istediği ellerini iki yanında sıkıca kaparken ''Ben hatamı düzelteme çalıştıkça... Bunun için çabaladıkça senin duvarlarına öyle sert çarpıyorum ki ne yapacağımı şaşırıyorum.'' dedi acıyla. "Değil yıkmama, sana yaklaşmama bile izin vermiyorsun ki yavrum sen."
''Ben de her defasında senin benim etrafımda örmek istediğin o duvarlara çarpmıştım ama son raddeye kadar ağzımı bile açmamıştım.'' demekle kaldım kısa bir süre.
Sonra da devam ettim daha ılıman bir sesle. ''Sen benim çaresizliğimi, sana olan muhtaçlığımı hatta sırf senin yüzünden daha kazanamadan kaybetmeye başladığım benliğimi görmezken, görmek istemezken ben senin bu çaresizliğini görüyorum ya bu o kadar ağır ki," dediğimde ilgiyle dinledi beni.
"Ama sen de beni anla ne olur. Gelmiyor içimden. Konuşmak istiyorum, bazı şeylere cevap bulmak istiyorum ama olmuyor. Anında son buluyor."
Tavrımı anladığı an kızmak, sinirlenmek yerine kapadı gözlerini, sakinleşmek için derin derin nefesler aldı önce. Sonrasında ise ''Tamam,'' diye mırıldandı kendi kendine. ''Tamam ulan tamam. Buna da tamam...'' diye yeniden sesi yükseliyordu ki dişlerinin arasında dudağını ezerek susturdu kendini.
Çöken omuzlarıyla ''Defne...'' diye daha net bir ifadeyle konuşmaya başladı benim aksime yüzünden hissettiği onca şey okunurken. ''Beni yerle bir eden her sözüne tamam ama... Sahiden hiç mi görmüyorsun ne halde olduğumu? Ben nefes alamıyorum sensiz.'' demesiyle gülümsememi zar zor durdurdum.
Göğsümde bağlanan kollarımı gevşetirken ''Görüyorum,'' dedim alaya alan bir tavırla. ''Bu da soru mu? Görüyorum elbet. Seni de çabanı da...''
Ben böyle konuştukça tavrımı görmezden gelip gözleri parıldayarak baktı resmen. Ta ki son sözlerime dek; ''Ama görmem bir işe yarıyor muymuş, bir sor bakalım?''
Kararlı duruşumu gördüğü an ciddi manada sabrı kalmamış gibi sağa sola bakıp ağzının içinde birkaç şey geveledi. En sonunda dayanamayıp koluma sardığı parmaklarıyla ''Ona da tamam Defne,'' dedi karamsarlıkla. ''Bırak ben elimden ne geliyorsa yapayım ama sen de bir son ver şu bakışlarına kurbanın olayım. Boşa kürek çektiriyormuşum gibi hissettirme bana. Canım yanıyor, hiç mi görmüyorsun şu halimi? Üstelik sadece benim değil senin de canın yanıyor. Görmüyorum mu sanıyorsun? Niye yapıyorsun güzelim bunu bize?''
Koluma sarılan parmaklarımı tenimi severken, aceleyle ''Ben bir şey hissettirmiyorum, hissetmiyorum da.'' dedikten sonra ne diyeceğimi bilemediğim için kolumdaki elini ittirip yeniden ilerlemeye başladım. ''Sadece yaptıklarına bir anlam veremediğim için sana olan öfkem bir türlü dinmiyor.'' diye mırıldandım belli belirsiz bir sesle. ''Tamam diyorum, alttan alacağım, dinleyeceğim konuşacağım ama seni görünce... Öldüresim geliyor seni.''
''Bana bakışların bile her defasında öldürmekten beter ediyor ya zaten... Sen nefes alıyorum diye beni yaşıyorum mu sanıyorsun? Sevdiğim kadın adımı ağzına almıyor, yüzüme bakmıyor, beni gördüğü yerde yolunu değiştiriyor bu mu ulan yaşamak! Günümü gün etmişim gibi davranıp durma artık!''
Sözlerine karşılık kayıtsız kalmam onu fazlasıyla üzüp rahatsız ederken sabır dilendi. Hemen ardından dişlerini kıracağına inandığım bir baskıyla çenesini sıkıp ''Güzelim,'' demesiyle anında kapadım gözlerimi, kalbime söz geçirmek için duymazlıktan geldim onu da onun için atan kalbimi de.
Düş kırıklığıyla ''Lütfen,'' diyerek onu durduran ben oldum bu defa. Hiç kendime engel olmadan ona özlemle bakarken ''Bak lütfen diyorum, bırak gideyim.'' demem karşılığında sustu, ona bakışımı izledi uzun uzun. ''Böyle yaparak sana daha çok bilenmeme neden oluyorsun, niye anlamıyorsun?"
Sözlerim karşılığında tavrı aniden değişirken ''Sen benden ölmemi istiyorsun farkında mısın?'' diye sordu sesinin gürlüğünü umursamadan. ''Seni görmeyeyim, sesini duymayayım istiyorsun. Sen ciddi ciddi benim ölümümü istiyorsun!''
Hissettiği çaresizliği iliklerime kadar hissetsem de dilimin ucundaki o zehir ondan önce beni zehirledi. Tüm üzüntüm uçtu gitti. "Yapma rica ediyorum," dedim kış gününde etrafı ısıtacağına inandıran güneşin parıldaması kadar yanıltıcı bir tebessümle. "Kaç gün oldu bunları yapalı? Bu saydıklarını günlerdir yaptın ya zaten Emir... Kestin ya hani kendine cezanı benim sana ulaşmamı bile engelleyerek... O zaman ölmediysen şimdiye hiçbir şey olmaz merak etme. Duymadın, görmedin ama bak ölmedin.''
Hatasını bildiğinden kaçırdı gözlerini, yutkunamadı bile. Sahiden hiç mi görmedin seni aradığımı, hiç mi umursamadın beni, diye soramadım bile.
''Ama baksana,'' dediğimde yeniden özlemle baktım her bir zerresine. ''Eskisinden de dinç görünüyorsun. Demek ki sana yaramış bu süreç. Ne güzel, sevindim senin adına.'' dedikten sonra titreyen dudaklarımı olur da görür korkusuyla bastırdım birbirine. ''Ne sen benim sesimi duymadığından, beni görmediğinden öldün ne de ben sensizlikten... İkimizin de korkuları boşaymış anlayacağın.''
Sustuğum an edecek tek bir kelimesi olmadığı için ağzını bile açamayan adamın gözlerinde gördüğüm burukluğa, kırgınlığa hatta kendisine olan kızgınlığına maruz kalmamak için yanından geçip gittiğimde onca sözüme rağmen sessizce arkamdan geldiğini bilecek kadar tanımasaydım keşke onu.
İstisnasız birkaç koca gündür dediği gibi yapıp her akşam kapıma gelen ve onu konuşmak istemediğim için her defasında göndermek istememe karşı olur da fikrim değişir diye evdeki en son ışık kapanan dek bekleyen adamı her anlamda zorladığımı biliyordum.
Lakin bunun önüne geçemiyordum. Geçmem gerekiyordu onu da biliyordum. Benim isteğim ne onun peşimde koşmasıydı ne de çocuk gibi inatlaşmam. Sadece pişmanlığını görmek bir sadist gibi hoşuma gidiyordu. Üstelik onu sabrıyla sınadığımın da farkındaydım ancak içimdeki yangını söndürmek için aynı ateşin onda başlamasını ister gibi davranıyordum elimde olmadan.
Bende açtığı yaralar onda da kanasın istiyordum en ufak sızısını bile kendimde hissetmek istediğim adamın.
Sürünmesini, pişmanlık duymasını, hatta en az benim çektiklerim kadar çekmesini istediğim adamın hiç usanmadan istekle bunları yapıyor oluşu, her sabah hastaneye gönderdiği çiçeklerle, akşam kendi gelişiyle kırmaya çalıştığı kararlığım, çetin dalgalar içinde oradan oraya savrulan bir yelkenliye sızan ufacık su damlası gibi batırmaya hazırlıyordu beni.
''Defne...'' demesiyle kurtuldum daldığım girdaptan. Benim özenle onun adını dile getirmememe karşılık o, bir an bile adımı söylemekten, sürekli diline almaktan vazgeçmiyordu. Ve bunu benim ördüğüm duvarları bir bir yıkma isteğiyle yapıyordu. Çünkü onun dudaklarından benim kulaklarıma ulaşan her bir kelime benden bir şeyleri uçurup götürüyordu, bunu çok iyi biliyordu.
''Bugün gelemeyeceğim yanına büyük ihtimalle, ama eğer öğlen beraber yemek yemek istersen ayarlamaya çalışırım.''
Ona bakışlarımdan yine ve yine aynı cevabı vereceğimi anladığı gibi ''Bu konuda seninle tartışmayacağım Defne,'' dedi, bilerek adını ağzıma almadığımı fark etmiş gibi ismimi bastırarak. ''Sen isteyene kadar ben şansımı deneyeceğim, ne olursa olsun.''
Gür sesi güçsüzlükle bezenip ''Senin kestirip attığın gibi atamıyorum ben içimdeki bu meseleyi.'' diye dağıldı etrafa. ''Sen beni kabul edene kadar böyle... Kovsan da kovalasan da böyle! Hiç düşünme bu adam elbet bir gün sıkılıp vazgeçecek diye.''
Hastaneyi gördüğüm an oflayıp ''Ne yapıyorsan yap o zaman,'' dedim tüm düşüncelerime zıt bir şekilde. ''İşlerimizi kendi meselelerimiz yüzünden aksatacak halimiz yok, ben senden böyle bir şey istemediğimi defalarca söyledim ama sen... Her fırsatta buradasın.''
Az önceki durgun duruşu bir son bulmuş, kendinden emin o sert tavrına bürünmüştü ansızın. ''Benim sana olan sevdamın bir sonu yok,'' dedi bir adım daha atarak yakınlaşırken. ''Sen beni kovsan da ben sana gelmekten gücenmem.'' dediği sırada saçıma dokunmayı, yüzümdeki tutamları itelemeyi bahane bularak parmaklarını dolandırmıştı o tutamlarda ben kendimi geri çekene kadar.
''Ben sana bir kere kavuşmuşken bırakmam, bırakamam. Bana bunca şeyi o siktiğimin ihtimali yaptırmışken bundan sonra ne kendim dinlerim en ufak olumsuz düşünceyi ne de senin böyle bir şeye inanmana izin veririm.''
Güçlükle ''Bilmiyorum,'' dedim, bakışlarım yeniden yüzüne çıkarken. ''Ben artık hiçbir şey bilmiyorum. Seni bir türlü içimde aklayamıyorum, sana bunu anlatamıyorum... Ben anlatamadığım gibi sen de anlamak istemiyorsun.''
Tüm samimiyetimle konuşmama karşılık aklından ne geçti bilmiyorum ama öyle büyük bir beklentiyle baktı ki bana, yeniden etrafta dolandırdım bakışlarımı, bakamadım yüzüne. ''Geç kalıyorum,'' deyip bu bahaneye sığındım ama dinlemedi beni.
''Ben de çok geç kaldım,'' diye sessizce bir itirafta bulundu. ''Ben sana çok geç kaldım Defne,'' dedi hatasını kabullenir gibi.
''Senin bir gün beni seveceğini bile düşünmediğimden kendi içimde yaşatmak istedim seni... Üstelik bir halta yarayacakmış gibi söküp atmak bile istedim... Ben sana çok ama çok geç kaldım ve bunun altında kıvranıp duruyorum her defasında. Biliyorum, kendi kurduğum şeyler yedi bitirdi bizi ama bir daha asla." Hissettiği karmaşayla ara verip devam etti sonra. "Defne ben çok düşündüm. Anlıyorum artık yemin ederim. Yani daha önce ilişkiler hakkında söylediklerin, bana karşı olan düşüncelerin... Eskiye ait ve gün yüzüne çıkmayacak şeyler. Bak bunu artık kabul edebiliyorum.''
Bunun için geç kalmadın mı, demek istedim ama devam etmesine izin verdim.
"Aklımın bir ucunda her daim bulunan o yetememe duygusu, olur da fikri değişir korkusu yedi bitirdi beni." Güldü sonra, aklına gelen şeyi dillendirdi benim bu gülüşü anlayabilmem için. ''Senin gibi yürekli olamadım ki ben. Karşına geçip seviyorum ya ben seni, diyemedim.'' dedi o gün aramızda geçen konuşmayı yeniden dillendirip sesini inceltirken beni taklit ederek.
''Ben senin kadar cesaret edemedim sevdiğimin karşısına dikilmeye. Kaybetme korkum her şeyin önüne geçmişken yine bu ihtimal yüzünden bu hale ben getirdim bizi.''
Dayanamayıp en sonunda ona kendimi açtığım günden bahsedince utançla kaçırdım gözlerimi. Gülüşümü saklamak istedim sonrasında söylediği hüzünlü şeyleri yok sayarak.
''Kaçırma güzel gözlerini,'' dediği an yüzümü kendine çeviren çenemdeki tutuşu oradan ayrılmak istemez gibi yavaşça ayrıldı tenimden. Dişlerimin arasında didiklediğim dudaklarımı serbest bıraktığımda hevesle konuştu yeniden.
''O gün bana bunları söylediğinde öyle sinirlenmiştim ki sana... Ben seni içten içe severken, eğer söylersem olur da yüzüme bakmazsın diye ödüm koparken senin yaptığın iş miydi yani? Bir kere bile sana söylemeye cesaretlenemeyip senin bu ihtimali bir kere bile düşünmeden karşıma dikilmen... Hiç mi korkmadın Defne? Hiç mi geçmedi aklından olmayacağı, olmazsa ne yapacağın..?''
Yine zihninde neleri gün yüzüne çıkardı bilmiyorum ama yüzündeki bu huzurlu ve dingin ifadenin neyden ötürü oluştuğunu fazlasıyla merak ettim, sormaya da çekindim. ''Sendeki korkusuzluğun çeyreği bende olsaydı eğer, biz şu an bambaşka bir yerde olurduk.'' dedi hayallerinde yaşayarak. ''Sevdiğim kadının değil, güzel karımın peşinden koşacaktım istediği şeyler için. Özür dilerim... Bana nazlanamadığın, kırgınlığını göstermek niyetiyle seni yorduğum için.''
Geldiği akşamlardan birinde sevgilim demesi benim ona artık onun sevgilisi olmadığımı söylediğim gecelerden biriydi. O günden sonra sevgilisi değil sevdiği olmuştum.
Güzel karım hitabı mıydı tüm duygularımı alaşağı eden yoksa bunları dile getirirken yüzünde beliren o perişan gülümseme miydi beni başka âlemlere sürükleyen bilmiyorum ama bahsettiği şeyleri yaşayamamış olmamızın nedeni oydu. Ona olan öfkem sırf bu yüzden bir türlü dinmiyordu. Ben onunla yeni bir hayata adım atmaya alışmışken, bu fikri benimseyip heyecanla beklerken onun neden olduğu şeyleri bir türlü aklayamıyordum.
Beni, daha önce hiç hayal edemediğim güzel anıları yaşayacağımıza inandırmış, sonrasında ise o hayallerde bir yerim yokmuş hissiyatıyla bir başıma bırakmıştı ve ben içimdeki bu müşkülatı bir türlü aşamıyordum.
Kırgınlıkla ''İyi ki de yokmuş,'' dediğimde vurgun yemiş gibi sarsıldı yüz ifadesi. ''İyi ki sende o korkusuzluk yokmuş. Cahil cesareti denen şeyi duymuşsundur zaten... Benimki de o hesap işte. Bir heves geldim dikildim karşına sen de söylemiştin zaten o zaman.''
Ne diyeceğini bile toparlamasına izin vermeden devam ettim ona değil o hariç her yere bakarken. ''Benim düşünmeden attığım adım bizi ne hale soktu bak, çok da umursama yani yok şöyle olsaydı nasıl olurdu yok böyle olsaydı şöyle olurdu diye. Senin yok olmayacak, yok bozulacak korkuna benim bir ilişkideki deneyimsizliğim ve belki de çocukluğum eklenince olmadı işte. Bizim sonumuz daha en başından belliymiş anlayacağın, sevmek de sevilmek de işe yaramıyormuş yani. Dönüp baktığında sen de anlayacaksındır her şeyin göz açıp kapayana dek olduğunu.''
Yeri göğü inletir dediğim oturmuş gür sesi, boğazına dizilen birkaç kelam yüzünden belli belirsiz bir mırıldanmaya dönmüştü. ''Ne..? Ne demek istiyorsun, anlayamıyorum?''
Şu an rakibini yerle bir etmek için kural tanımadan yakıp yıkan birinden farksızken ''Ben de çok düşündüm.'' dedim, onun panik dolu gözlerini görmezlikten gelirken.
''İkimiz için de öyle beklenmedikti ki bu birliktelik... Çabuk yaşadık, çabuk bitirdik. İlişkimize de herkesi dahil ettik. Biz aslında birbirimizi tükettik, çokça da bocaladık. Biliyorum senin korkuların, benim uçsuz bucaksız isteklerim-'' dediğim an bilinmezliğin ve kaderin acı sillesiyle tanışmış gibi kederle iki yana kıvrıldı dudakları.
''Bunları söylemek istemiyorsun, sadece canımı acıtmak için... Anlayamıyorum seni Defne. Daha ne kadar mahvedeceksin beni? Bir de çok pişmanım her şey için, de; iyice al canımı.''
Sözlerine karşılık sessizliğimi ne olarak algıladı bilmiyorum ama gözlerimin önünde geçen her saniyede yerle bir olmak istediğine şahit olmak ondan daha çok yaraladı canımı.
''Ben hep aynı şeyi diyorum ama asıl sen beni anlamak istemiyorsun,'' diye ısrarla belirttiğimde kafasını salladı iki yana olumsuzca. ''Bu kadar kolay kestirip atamazsın. Saçma sapan her şey bitmiş gitmiş gibi konuşamazsın. Bizim beraber çabaladıktan sonra üstesinden gelemeyeceğimiz ne olabilir gözünü seveyim?''
Tıpkı onun gibi benim de dudaklarım titrer gibi olurken ''Bunların hepsi bir anda olmadı farkındasın değil mi?'' diye sordum yine onun sesini duyma ihtiyacıyla. ''Üstelik düşündüğün kadar kolay olmadı böyle düşünmem... Biz bu raddeye gelene kadar neler neler oldu.''
Sonra ne diyeceğimi bilemediğim için öylece durdum, ve o da öylece bekledi beni.
''Birkaç saat, gün, hafta değil... Kırk beş günü aşkın bir süre beni kendimle bıraktın sen.'' dedim en saf gerçeğimizi yüzüne vurarak. Madem konuşmak istiyordu konuşacaktık o zaman. ''Ve ben kendimle tanıştım ilk defa. Kendi isteklerimle, kendi düşüncelerimle, kendi gücümle, güçsüzlüğümle... Senin beni bırakıp gitmiş olman beni kimsesiz hissettirmemeliydi ama ben öyle hissettim ve bu his çok ağırdı.''
Yüzümde oluşan kırgınlık dolu gülümsemeye, titreyen dudaklarıma, terleyen avuçlarım yüzünden elime sıkıştırdığım eteğime düştü bakışları sırayla ve ben ilk defa onun, karşımda bu denli savunmasız kaldığına şahit oldum.
''Ben o hisle bir daha karşılaşmayı istemeyecek kadar seviyormuşum kendimi, bunu da senin sayende öğrendim.'' dedim acıyla. "Ben bir daha böyle bir acıyla karşı karşıya gelecek kadar güçlü biri olduğumu sanmıyorum."
''Defne,'' dedi iç çekerek. "Ben böyle olsun ister miydim güzelim? Sen bin kere de kovsan ben kapından bir kere bile ayrılmayacağım biliyorsun değil mi? Ben sana kendimi affettirene dek ne olursa olsun bir kere bile ayrılmayacağım dibinden. Sen ne zaman istersen o zaman olur her şey.'' Aramızdaki iki adımlık mesafeyi yarıma indirgedi ve daha kısık bir sesle ''Bugün değil yarın, yarın değil diğer gün,'' diye sıraladı teker teker. ''Ama elbet bir gün yeniden olur. Bu yüzden söylemesen böyle... Tamam yak canımı, nasıl hissetmemi istiyorsan öyle hissettir ama bu çok ağır... Ben bekliyorum seni. Hep bekledim, yine beklerim.''
Her bir kelimesi eminlik kokan cümlesini bitirdiğinde hissettiğim hayal kırıklığının yansıdığını düşündüğüm bir gülüşle soluklanıp kendimin bile duymakta zorlanabileceği bir sesle ''Keşke ben de en az senin kadar ümitli olabilsem.'' diyebildim zorlukla.
''Sen bana defalarca söyledin bunu. Yok elimi tutup asla bırakmayacağım demeler, burnunu boynuma dayayıp buradan ayrılırsam şöyleyim diye söylemeler...''
Aklıma gelen anılarla güldüm istemsizce.
''Bunları söyleyenle yapamayan kişi ne yazık ki aynıydı. Ben sana laf ediyordum bana güvenmiyorsun diye ama ben kendimden beklerdim de senden beklemezdim biliyor musun? Sırf bu yüzden belki de kabullenemiyorum bu durumu, bilmiyorum. Sen istediğin kadar senin düşündüğün gibi değil de ama yapamıyorum ne yapayım?''
Biraz zaman tanıyıp ''Bak ben tüm hatayı sana yıkmıyorum.'' dedim her şeye rağmen anlayışla. ''Elbette benim de hatalarım vardır. Bilmeden kırmışımdır seni, üzmüşümdür, sıkmışımdır belki... Biliyorsun beni, sevmeyi sevilmeyi gördüğüm an uçuyor aklım... Pek yaşımın insanı da olamıyorum zaten sizin yanınızda. Şımarasım, çocuklaşasım geliyor. Kaç yaşında adamsın uğraştığın şeye bak. Sen pek sevmezsin zaten o tarz şeyleri-''
Anında "Hayır, bak asla böyle düşünmeni istemiyorum. Kızıyorum, kırılıyorum ama ben her daim çabalarım Defne bizim için." diye kesti sözümü ama ben yine de deva ettim konuşmaya. Bunu istiyordu ne de olsa.
Titreyen sesime karşılık gülüşüm büyüdüğü sırada yutkunmam zorlaşırken o günkü utancım geldi aklıma. O ise karşımda beni bu halde görmek istemez gibi bakıp böyle bir şey olmadığını söylemek ister gibi bekliyordu.
Ama haklıydım. Ben sevince, sevilince düşünemiyor, ayaklarımı yere değdiremiyordum. En basit örneği Nihat amcaya dediklerimdi mesela. Her şeye rağmen eski samimiyetimle yaklaşmak isteyip öyle konuşmuştum ama sonra düşününce, büyük rezillikti.
''Biz gerçekten beceremedik bazı şeyleri...'' Kollarıma sarıldı ellerim yeniden. ''Hislerin, olan şeylerin önüne geçiyor belki de. Göremiyor olabilirsin ama-''
''Görebiliyorum,'' diye atıldı hemen lafa. ''Defne yemin ederim şimdi baktığımda görebiliyorum seni ne kadar yaraladığımı ama düzeltmeye çalışıyorum. O gün o kapıdan çıkarken bir kere bile senin düşündüğün gibi düşünmemiştim ki ben... Bir an bile geçmedi aklımdan o niyetle gitmek. Orada kalıp seni kırmaktansa-'' dediği an ''Gideyim de ne hali varsa görsün dedin, değil mi?'' diye ben tamamladım cümlesini zayıf bir tebessümle.
"Merak ediyorum hiç mi düşünmedin, etrafta dolanan onca sözü susturdum ama bu kız o evde bir başına ne yapacak diye. Abim eve çıkmak istediğimi duyduğunda seninle rahat görüşmek için olduğunu ima etmişti, hatırlıyor musun? Sense sensiz bir hayat istediğimi düşündün ve bu ikisi benim gözümde aynı seviyede. Ben artık size beni hiç mi tanımıyorsunuz demek bile istemiyorum. Çünkü sizden önce artık ben kendimi tanıyamıyorum."
Dolmak üzere olan gözlerini gördüğüm an şaşırsam da gördüğüm değil görmek istediğim görüntüdür belki diye düşünerek uzatmamak adına samimiyetle ''Sorun değil, olan oldu.'' dedim etrafı incelemeye başlarken. ''Ben anlamak istediğim gibi anlamışımdır belki, boş versene. Klasik Defne işte deyip geçin her zamanki gibi... Ben bile kendime öyle yapıyorum artık.''
Kırmızıya çalan gözlerini yeniden kapadığı an anladım gerçekten de o niyetle gitmediğini, böyle düşünmediğini. Yüzündeki geç kalmışlık hissini fark ettiğim an yanmaya başlayan gözlerimi kırpıştırıp başka şeyler düşünmek için zorladım kendimi.
''Şöyle konuşma yalvarırım.'' Elinde olsa kolumdan tutup götürecek gibi dururken dokunamıyor olduğuna bile kızıyordu kendince. ''Sözün yetmiyor bakışın başlıyor beni öldürmeye.'' diye pişmanlıkla söylendi kendi kendine.
"Ben nelere neden olmuşum?" dediği sırada inip kalkan göğsündeydi gözlerim. Bakışlarım çenesinde, boynunda, göğsünde bir bir dolandı özlemle. ''İçindeki ateş benim perişanlığımla sönecekse senden gelen her şey kabulüm ama kurbanın olayım böyle konuşma, öyle bakma...''
Zihnimdeki binbir düşünce düşüp de önümü kesince dolmak için hazırlanan gözlerimi kırpıştırıp ''Sen istedin konuşmayı.'' dedim önemsiz bir şeyden bahseder gibi omzumu silkip saçlarımı geriye itelerken. ''Ben seni kırmamak, içimdeki yarayı senden bilip bir benzerini de sende yeniden kanatmamak için konuşmak istemezken sen zorluyorsun beni bunları duymak için. Ben de istiyorum konuşmayı, aklımı kurcalayan şeylerin hesabını sormayı ama buna cesaret edemiyorum.''
"Ne istersen, nasıl istersen öyle yapalım. Bak şu yaptıklarımın hiçbir açıklaması yok senin nezdinde biliyorum ama anla beni ne olur. Her şey öyle güzeldi ki, Defne ben ne yapacağımı kestiremedim. Elim ayağım birbirine karıştı gerçek mi sahiden bu yaşadıklarımız diye düşünürken. Ne sana duyduğum güvensizlik bu ne de başka bir şey. Öyle saçma sapan bir ana denk geldi ki her şey... Ben sadece gidip gelene kadar senin gönlünce olsun her şey istedim."
"Benim gönlümce olsun istediğim şey bu muydu sahiden? Yapma Allah aşkına ya. Bırakıp gideceksin, bir kere bile arayıp sormayacaksın, ne halde olduğunu bilmeme izin bile vermeyeceksin sonra da Defne ben senin düşündüğün niyetle gitmedim... Pardon da ne düşünecektim?"
"Ya aklım almıyor benim senin niyetle bıraktığımı nasıl düşünebildin sen?" diye kızdı kendince ve ben yine o günlere gidemeden edemedim.
"Peki sen bunca güzel şeyi nasıl mahvedebildin? Her şeye rağmen susup da hevesle bu ilişkiye devam etmek için çabalayan benken sen nasıl her şeyi mahvedebildin Emir? Konuşalım diyorsun, konuşuyorum ama laflarımın altında ezilen de sen oluyorsun. Ne yapayım şimdi burada bir bir hatalarımızı mı sıralayayım?"
Sırf saçlarımın yüzümü yeniden kapatmasını istediğim için başımı eğip çantamla oyalanırken çantamdan çıkardığım telefonumdan saate baktım. ''Geç kalıyorum...'' diye mırıldandım geç kalsam bile bir sorun çıkmayacağını bilerek. ''Gerçekten geç kalıyorum, senden kaçmak için söylemiyorum. Ben de istiyorum seninle konuşmayı, bir şeylerin önünü aydınlatmayı ama buna gücüm yok.''
"Güzelim," diyerek yaklaşmasına karşılık başım omzuna düşmüş susması için yalvaran bakışlarım ortaya çıkmıştı. "Ben senin gözlerindeki bu kırgınlığı yok etmek için gücümün yettiğince çabalayacağım. Seni bunaltacağım, sıkacağım belki ama hiç vazgeçmeyeceğim."
Ona inanmak ister gibi baktığım an anında devam etti bu fırsatı kaçırmadan. "Bana olan uçsuz bucaksız güveninin sarsıldığını görmek yerine ölmeyi yeğlerken bu bakışlarının altında kalmamak için senin cephende kendime karşı savaş açmaya, bu uğurda her daim koşuşturmaya bile razıyım. Ama ne olur gardını kuşanmadan bir kere dinle beni."
Daha fazla devam edip benden bir şeylerin eksilmesine neden olmak istemediğim için ıslanan kirpiklerimi kırpıştırıp "Tamam," dedim güçlükle. "Tamam dinleyeceğim seni ama bu seni başka düşüncelere çekmesin olur mu? Ben sadece gerçekten dinlemek istiyorum, bilmek istiyorum bunca zamanın ne uğruna heba olduğunu."
Ağzının içine yuvarladığı dudağını bırakırken gözlerinin içi parıldadı resmen. Heyecanla "Bu akşam çıkarken alırım o halde seni." deyip kolunu boynuma sarmak için kaldırmıştı ki bir adım gerileyip buna müsaade etmedim. Çünkü olur da sarılırsa ben devam edemeyecektim.
...
Sıcak havadan üşütücü bir serinliğe geçtiğim vakit anlamıştım hastaneye vardığımı, içeri girdiğimi, hatta çıkmam gereken kata çıktığımı. Dudaklarımda kendine yer edinen o hafif tebessüm, gözlerimin değdiği tanıdığım, tanımadığım herkese uğrarken ulaşmıştım bile gelmem yere.
Lakin beni gördüğü gibi kıpırdanan kadınla durdum olduğum yerde. Yine mi, diye geçirdim içimde.
Gözlerimi kapadım ve düşündüm. Bu adam israfçının, gecesini gündüzüne katarak kazandığı paraları oraya buraya çarçur eden müsrifin teki miydi sahiden? Yok muydu bu döngünün bir sonu?
Uzun ve yüksek masanın arkasındaki kadın beni gördüğü an kalkıp başıyla selamlarken ''Günaydın Defne Hanım,'' dedi. Yüzünde hafif zafer edalı bir tebessüm vardı.
Bakışları; bugün de geldi, bakın sizi dinlemedi, demek ister gibiydi.
Buna karşılık ne diyeceğimi bilirmiş gibi başladı hemen açıklama yapmaya. ''Dediğiniz gibi, çiçekleri getiren görevliye söyledim ancak...'' dediği sırada, aldığı buketi yüksek masanın üzerine bıraktı. ''Yapabileceği bir şey olmadığını, görevinin bu olduğunu söyledi.'' deyip kan kırmızısı koca gül buketine baktı, sonra bana döndü ve sevecenlikle konuştu. ''Siz yine kızacaksınız ama ben yine de size sormadan göndermek istemedim. Çok güzeller, kıyamadım. Belki fikriniz değişir diye düşündüm.''
Kısa sürede alıştığım bu karşılamaya içten içe alışıyor olmak sinirlerimi bozarken ilerleyip kırmızı güllerin arasından gözüme ilişen koyu lacivert zarfı aldım.
''Kusura bakmayın lütfen, sizi uğraştırıyorum ama...'' desem de bu soğuk savaşın müdavimi olan kadın benden daha çok eğleniyordu bu inatlaşmaya. Üstelik taraf tutar gibi bir de hangimizin galip geleceğini bekliyordu merakla.
''Sormanıza gerek olmadığını söylemiştim. Bunları da hasta kabule gönderirseniz sevinirim. Diğerleri gibi... Ve bundan sonra gelecekler gibi.'' diye bizzat belirtsem de daha sonraları yine aynı konuşmayı yaşayacağımızdan emindim.
''Tabi, nasıl isterseniz...''
İsteğimi memnuniyetle kabul eden kadına teşekkürlerimi sunup içeri geçtiğimde ilk birkaç dakika kendime gelmekle uğraştım. Kapıyı pencereyi açıp ''Yetmiyor klimalar, bana sıcak basıyor.'' diye bağırma isteğiyle dolduğum sırada bugünkü buketin içinden çıkan kartı açtım, ''Yaptıklarının hangi birini unutturacak bunlar acaba?'' diye fısıldayarak.
Hissettirdiklerinin ve hissettirdiklerimin affedilecek hiçbir yanı yokken onun bu istekli hallerine karşılık savaş boyalarımı yüzüme çalmış, gardımı indirmeden emin adımlarla ilerlemeye çalıştığım yoldan şaşmamaya çalışmıştım. Tek isteğim bunu devam ettirebilmekti lakin her defasında öyle bir adımla geliyordu ki bana...
"İhtimal dahi vermek istemediğim şeyle yüz yüzeyim.
Bunun sebebi olduğumun da bilincindeyim üstelik.
İzin ver; kırdığım kalbi öpeyim, bizi yeniden bir edeyim."
''Bir kalp bıraktın sanki! Hayvan herif. Yüzsüz ya,'' diye söylenip kartı masanın üzerine bırakırken omuzlarıma dökülen saçları hışımla çektim oradan uzaklaştırabilmek için.
Bembeyaz kartın üzerindeki kelimeler onunla geçirdiğim nice güzel vaktin üzerinde dolanıp hatıralarımın en tenha yerinde kendine kalıcı bir yer ararken tıpkı diğerleri gibi elimdeki bu kartı da bir yerlere tıkıştırmakla kaldım.
''Yok beni affet, yok ne olur müsaade et her şeyi düzelteyim...'' Kısacık sürede sıcaklamıştım, aceleyle saçlarımın arasına dolandı elim, havalandırdım kendi kendime konuşurken. ''Ne kolay öyle kırıp döktükten sonra gel bir daha yapayım demek! Yıktığı duvarı örüyor sanki pis inşaatçı!''
Odanın içinde deli danalar gibi oradan oraya giderken seslice düşünmeye de devam ediyordum. ''Yok ama yüzsüz işte. Kovuyorum gitmiyor, istemediğimi söylüyorum sanki dünyanın sonu gelmiş gibi davranıyor. Utanmasa eteğime yapışıp ağlayarak yalvaracak ne olur sev beni diye. Hayır bunlar olana kadar aklın neredeydi senin diye sormazlar mı adama? Şimdi mi aklın başına geldi?"
Geçen dakikalar sonucunda sakinleşmiş olsam da bir türlü kendimi veremiyordum karşımdaki işe.
Kapı çaldı, sarışının teki içeri daldı. Büşra, İzmir öncesi biriken şeyleri halletmek için her gün hastaneye geldiğimden ötürü her sabah yaptığı gibi yine ilk fırsatta kendini buraya atmıştı.
Kaşı gözü ayrı ayrı hareketlenirken ''Bugün gelenleri göremediğim için acilde konuşulanları duyduğum gibi geldim. Kaçırmadım değil mi bir şey?'' dedi kışkırtıcı bir şekilde gülümsedikten sonra karşıma geçip otururken. ''Bu sabah da geldi mi çiçeklerimiz?'' diye sahiplendi hemen bu davayı. ''Herkesin dilinde malum... Ben de ne yapayım, benim arkadaşıma geliyor diye prim yapıyorum üzerinden. Öğrenmem lazım son gelişmeleri.''
Onun bu coşkun tavrına gülmeden edemedim. ''Geldi...'' diye mırıldandım hemen ardından onun aşağıda konuşulanları bana iletmelerini dinleyerek ancak yeniden çalınan kapıyla Büşra gitmek zorunda kalmış biz de İlker Bey ve Mercan Hanım ile beraber İzmir'de yapacağımız sunuma hazırlığımızı devam ettirmek durumunda kalmıştık.
...
"Emir, Allah aşkına sizin burada ne işiniz var?"
Elindeki su şişesini dolgun dudaklarına yaslarken derin bir yudum alıp terli alnını sildi. Tuncay ise aynı Melih gibi gözleri fıldır fıldır etrafta dolanıyordu.
"Sen dersim var, biraz daha geç buluşalım deyince merak ettim ne dersi olduğunu?" dedi normal bir şeyden bahseder gibi.
Şaşkınlıkla aralanan dudaklarım anında geri kapandı. Alnımdaki saçları iteledim hiddetle. "Sen de çareyi ne işim olduğunu öğrenip erkenden spor salonuna kurulmakta mı buldun?"
Gözleri yeniden saçlarıma düşerken mutlulukla tebessüm edip "Öyle oldu kıvırcığım," dedi beğeniyle saçlarıma bakarak.
İşten erken çıkıp kuaföre gitmek benim için fazlasıyla ağır gelirken onun bana kıydığı gibi kıyamamıştım saçlarıma. Dokunduğu, soluklandığı, yan yana otururken omzuma attığı elinin parmaklarına dolayıp kendince oyunlar oynadığı saçlarımı ondan sebep değil, kendim için değiştirmiştim ani bir farkındalıkla.
İri ve gevşek buklelerim hiç olmadığım kadar enerjik hissetmeme neden olurken alnımdan salınıp kirpiklerime değerek az da olsa rahatsız eden dalgalı kâküllerimle Ezgi'nin dalga geçtiğim o porselen bebeklerine benzemiştim iyice. Ama yine de fazlasıyla memnundum halimden. Çünkü aynaya baktığımda yüzü gülen bir kadın vardı karşımda.
Burnumdan seslice verdiğim nefesle "Bak bana bir daha kıvırcığım dersen eğer!" diye yükseldim sesimle beraber ona doğru. "Şuradaki ağırlıkları geçireceğim kafana. Gereksiz samimiyetler sokma aramıza."
Ona uzattığım parmağıma bakarken ne yaptığımı sorgulayıp kendime geldim anında. "Sporunuzu yapacak başka salon mu bulamadınız?" diye Tuncay'a sordum bu defa. "Sen de uymuşsun arkadaşına başka bir sebepten gelmişsin buraya belli ki! Susup tartışmamızı dinlediğin yok çünkü. Gözlerin maşallah etrafta dört dönüyor."
Etrafta dolanan gözleri beni bulurken "Üzerime iyilik sağlık," dedi abartıyla. "Sen daha demin demedin mi sevmiyorum ben seni sus bize karışıp durma diye. Susuyorum işte." deyip ellerini açtı iki yana. "Alpay demişti ama bak ağzını açıp bilendirme iyice kendini yoksa ömrü billah sevmez seni diye. Haklıymış adam."
Duyduklarımla şaşkınlığıma şaşkınlık katılırken benden bir an olsun gözlerini çekmeyen adam yanaştım iyice. "Sen millete böyle akıllar vereceğine önce kendin mi dediğini uygulasan?" diye sordum diklenerek. "Malum sen de zorluyorsun baya şansını."
Dişlediği dudağını serbest bırakırken "Ne dedin duyamadım," dedi yüzünü yüzüme eğerek. "Öyle güzelsin ki odaklanamıyorum bir türlü dediklerine."
Dikkati bizde olmayan adama baktım kısa bir an. Sonra da karşımda geldiğinden beri bir farklı davranan adamın koluna sardım elimi, kendimle beraber biraz daha uzaklaştırdım Tuncay'dan.
"Ya sen iyi misin?" diye sordum merakla. "Pek bir neşelisin. Ben sonra konuşalım dedim diye bozulursun falan sanmıştım." Havalanan kaşlarımla saçlarım da gözüme gelirken artık bir refleks haline gelen şey gerçekleşti. Parmaklarım anında alnımdaki saçları dağıttı. "Senin baya değişmiş dengelerin."
"Neşeliyim," diye onayladı beni. "Çünkü günler sonra sevdiğim kadının yanındayım ve kovulmadım."
"Ne?" diye sordum saf saf. "Nereden kovacağım ki?"
"Buradan?"
Hala kolunda duran elimin üzerine elini kapatırken anında yakınlığımızı fark edip geri çekildim. Çatıldı kaşlarım. "Buradan niye kovayım sizi?" diye çıkıştım anında. "Ne halt ediyorsanız edin bana ne? Gideceğim şimdi zaten ben."
"Tamam güzelim, niye sinirleniyorsun?" dedi sakin sakin. "Sen yaparsın sporunu, sonra çıkarız beraber."
"Bak ben çok yoruldum bana şöyle hitaplarda bulunma demekten." diye bıkkınlıkla konuştum.
"Abicim siz madem kuytu köşede böyle fısır fısır konuşacaktınız beni niye çağırdın?" diye aramızda girdi Tuncay. "Dikildik kaldık böyle gidip bir şeylerle uğraşayım bari."
"Git o zaman bize ne?"
"Nereye istiyorsan siktir git Tuncay."
Aynı anda sarf ettiğimiz sözlere karşın Tuncay gözlerini kocaman açarken ellerini çırptı durduk yerde. Birkaç kişinin dikkati üzerimize çekilirken "Ben sizin kadar uyumlu başka bir çift görmedim," deyip devam etti sözlerine. "Asabilik desen var, sinir, öfke kin. Ohoo gırla. Nemrutluk üst düzey. Bakışlarla nefret kusma... Sanki Defne'de bir tık daha fazla ama Alpay da az anamızı ağlatmıyor sonuçta-"
"Ya kendisi ne ki arkadaşından hayır bekliyorum," deyip ayrıldım yanlarından. Emir "Ulan ben ne yaptım şimdi," diye sordu hayretle.
Ellerimi üzerimdeki kapüşonlumun cebine koyarken "Derse geç kalacağım." diye söylendim arkamda kalan iki adama da. "Çocuk gibisiniz, uğraşamayacağım sizinle."
"Yahu tamam bir dursana," Kolumdan tutup beni durduran adamla gerilerken cebimdeki elim çıkmış, derste ellerimi koruması niyetiyle sardığım elastik bandajlarım da cebimden aşağıya doğru sarkmıştı hızlıca.
Emir'in de Tuncay'ın da dikkati siyahla kaplı bedenimden sarkan kıpkırmızı şeride kayarken alıp yeniden sarmaya başladım avcumda.
Tutuklukla "Bir dakika bir dakika." dedi geldiğinden beri asla ciddi bir ton kullanmayan ve benimle her daim konuşmaya çabalayan adam. "Bu bandajlar ne alaka?"
Saçlarımı savurmak hoşuma gittiği için omuz silkip avcumu gösterdim. "Derste kullanıyorum, niye sordun?"
"Derste derken?" diye soran Tuncay oldu bu defa. Önceden olsa şu an kendisini kumam ilan etmiştim bile, ancak öncesinde falan değildik.
"Benim bildiğim kadarıyla senin az sonra gireceğin derste büyük top mop kullanılıyor. Bazen de lastik gibi bir şey."
Bu saçma konuşmayı idrak edemediğim için "Yo.. Bunları sarıyoruz işte bak böyle." deyip toparladığım şeritleri açtım ve henüz beceremediğim için temsilen göstermeye çalıştım. "Yumruk atarken derinin tahrişini önleyip eklemlere destek oluyormuş. Rengi kırmızı falan diye mi şaşırdınız siz anlayamadım. Hem top ne alaka ki?"
"Defne sen pilates dersi almıyor musun burada?"
Gözleri kısılmış, az önce birkaç ağırlık indirip kaldırdığından ötürü kollarındaki damarlar belirginleşip hiç olmaması kadar dikkatimi çeken adam hayretle döndü arkadaşına. "Ulan sen bana demedin mi saat 19.45'te pilates dersi varmış," diye.
Tuncay da şaşırdı. "E ama bana öyle söyledi o sarışın hatun," diye kendi aralarında bir tartışmaya başlamışlardı ki "Bana baksanıza siz!" diye yükseldim ister istemez. "Benim hangi derse gireceğim niye bu kadar ilgilendiriyor sizi?"
Boş yapmaya yer arayan Tuncay "Şimdi şöyle canım yengecim," diye konuşmaya başlamıştı ki tepkimi bile görmezden gelerek heyecanla devam etti. "Senin spor yapmaya başladığını öğrendiğimiz an Alpay'a bir şeyler oldu. Sonra ona olan bize oldu. Sonra ben bu salonu buldum ki meseleyi çözelim seninki bizim bir taraflarımıza zarar vermesin-"
"Bir sus amına koyayım," diye homurdanan adam bana döndü ilgiyle. "Yavrum sen pilates dersi almıyor musun burada? Bu bandajlar ne iş, yumruk falan?"
Yüzündeki o ilk andaki rahatlık yok olmuşken gözüm duvardaki koca saate ilişti. "Geç kalıyorum sizin yüzünüzden," diye söylendim rahatsızca. "Ne soracaksanız sonra sorarsınız. Ayrıca ikiniz de ne yüzsüz adamlarsınız ikiniz de yılışık yılışık davranıyorsunuz ya."
Hızlı adımlarla ilerleyip dersi yapacağımız stüdyoya girerken peşimden gelen Emir ile uğraşamadım bile. Gözleri duvara yakın yerde asılı olan kum torbalarına takıldı. Boydan aynada göz göze geldiğimizde üzerimdeki kapüşonlunun fermuarını indirirken gözleri kocaman açıldı.
"Soyunuyor bir de!"
Oflayıp "Soyunmuyorum," dedim bıkkınlıkla. "Böyle mi spor yapacağım? Ayrıca sana ne be!"
"Sana neymiş. Elbet bir gün güzelce acısını çıkaracağım canımı çıkaran bu sözlerinin."
Ağzının içinden homurdanırken yüksek bel taytımın belini düzelttim. Karnıma düşen bakışlarıyla fark etmesini istemediğim ayrıntıyı düşünerek dikkatini üzerime çektim yeniden, taytım yüksek belliydi ne de olsa görmesine imkân yoktu.
"Saçma sapan kıskançlık krizlerine girdiğinin farkındayım," dedim meydan okuyarak karşısına dikilirken. "Ne senin bağrışını çağrışını çekmek istiyorum ne de şu dersin heba olmasını. O yüzden lütfen git sporunu yap."
Etrafta gezdirdi yeniden bakışlarını. Yarım sporcu sütyenimin üzerinde bile takmış olduğum kolyelerde gözü dolanırken "Bilekliğini versem takar mısın?" diye sordu alakasızca. "Soyunma odasında pantolonumun cebindeydi. Babamların aldığı kolyeyi de Ezgi'ye vermek istemişsin zaten."
"Ya ne alaka şimdi?" dediğim sırada Tuncay geniş salonu ve cam duvarın ardında bizi fark ettiği an içeri girip bizi rahatsız etmeden kum torbalarına ilerleyip birkaç hareket yapmaya başladı.
"O alaka işte. Yüzüğün de yanımda ama-"
"Sus bence."
Ondan uzaklaşıp aklımda kaldığınca ısınma hareketlerini yaparken "Madem öyle biz de burada çalışırız," deyip ilerledi arkadaşının yanına. "Hani boks dersi alıyormuş ya hanımefendi, görelim bakalım. Belki biz de alırız belli mi olur."
"Tuncay şuna bir şey söyle alttan alttan laf çarpıtıp durmasın."
"Ben ne alaka ya şimdi? Susuyorum suç susmuyorum suç"
Emir ise bana arkasını dönmüş kenardaki ağırlıklarla ilgilenirken aynadan kısa bir bakış atıp "Değil mi?" diye destek çıktı arkadaşına. "Defne'ye göre zaten ne yapsan suç."
"Şimdi Alpay tamam iyi hoş beni aranızda şamar manyağı olarak kullanın da bunun karşılığında-"
"Pis menfaatçi işte ne olacak," diye yükselttim sesimi. Bileğimdeki tokayla saçlarımı toplarken buklelerimin bozulmasından korktum gereksiz bir endişeyle. "Kendisini sevmiyorum ki arkadaşını da seveyim."
Bilmem kaç kiloluk plakayı yere seslice bırakırken geldi karşıma yaslandığım minderlerin iki yanına ellerini koyup kafesledi bedenimi. "Sen ne zamandır buraya geliyorsun?" diye sordu yakınlığını umursamadan. Dakikalardır bu soru aklını kurcalıyordu demek ki. "Kaç defa ders aldın? Kaç defa burada o siktiğimin hocasıyla çalıştın?" diye dişlerinin ardından konuşurken geri çekemedim kendimi.
Nefesi nefesime karışacak kadar yakınlıkta olsak bile "Sana ne?" diye sormama karşılık alnını alnıma yaslayıp anında geri çekildi benim onu itmeme bile izin vermeden.
Geri çekilip elime aldığım şeritleri titreyen ellerimle sarmaya çabalarken gördü yapamadığımı, yüzünde belli belirsiz bir gülüş peyda oldu. "İki ya da üçüncü derse geçmeden şunları bağlamayı kavrardın," diye söylendi kendince. "Belli ki yeni."
Pilatesi düzenli yapıyor olsam da haklıydı bu boks dersini sadece üçüncü alışımdı. Haftada bir defa kırk beş dakikalık hafif bir antrenmandı sadece.
Tek kaşım alayla havalanırken "Bandajları kendim sarmaya ihtiyaç duymuyorumdur belki," dedim onun anbean yüz ifadesinin sertleştiğini izlerken. "Yardım eden olunca insan kendi yapmak için çaba sarf etmiyor ne de olsa." Kaşları çatılıp alnı kırışırken fazlasıyla cezbedici olan bedeninde gezdirdim bakışlarımı aheste aheste. Yüzüne döndüm yeniden. "Bilemezsin," dediğim an uyuz bir gülüş de anında yer edinmişti kendine dudaklarımda.
Ona alenen kıskanması ve devrelerini yanması için açık kapı bırakmamışım gibi kapadı gözlerini, elleri belinde kafasını arkaya atarak rahatlamaya çalıştı. Gözlerimin önüne serilen boynu aklımı karıştırırken "Yarın," dedi yeniden bana bakıp başını sağa sola yatırırken. "Bir yerle mi gitsek? Hani buradan çıkışta konuşacağız ya. Yalnız kalacağımız, sadece birbirimizi dinleyeceğimiz bir yere. Öyle günübirlik. Çünkü ben şu an burada senin sözlerinden sonra bir başıma kalıp aklımdan geçenleri dinlersem eğer... Sen beni dinleyemeyeceksin. Sen beni dinleyemezsen ne olacak. Biz bir bok yapamayacağız. Biz bir-"
"Bozdun adamın devrelerini," diye güldü Tuncay. Ciddi bakışlarım Emir'deyken o ise sıkıntıyla saçlarını karıştırıp "Geliyorum ben şimdi," deyip ayrıldı stüdyodan.
Koca alanda bir başımıza kaldığımızda Tuncay geldi yanıma. "Defne hazır yalnız kalmışken bir şey diyeceğim" dedi sakinlikle. Az önceki o çocukça davranan adam gitmiş yerini ağırbaşlı biri almıştı.
Ters bakışlarımın altında kalırken "Çok gitme üzerine," dedi anlayışla. "Bak sorguluyorsundur belki bu adam niye yanımızda şu an diye. Ben de sorguluyorum çünkü, saçma bir durum. Ama bunu Alpay istedi." demesiyle anlamayarak baktım ona.
"Niye ki?"
"Bak bir şeyler için gerçekten kendini zorluyor, çabalıyor. Tahmin edebiliyorum az çok aranızdaki meselenin ufak tefek noktalarını. Öfkesi kıskançlığı ya da başka şeyler işte. Buraya onunla gelmemi istedi çünkü o da az çok tahmin edebiliyordu burada bulunduğunuz an etraftaki onca insan yüzünden başına gelecekleri. Seni kırmak istemiyor, bana güvenir misin bilmem ama bu aşırılığı yenmek için gerçekten çabalıyor. Geldiğimiz andan beri gözü bir sende bir de sana bakan var mı diye her yerde. Olur da bir şey olur, tersine denk gelir, sinirlenir birine dalaşır diye taktı beni yanına. Yani şimdi sen de böyle tersine gidersen inan onu zor duruma sokarsın. En azından bunun için çabaladığını bil, ona göre davran bence."
Bahsettiği şeyleri zihin süzgecimden geçirmeye kalmadan bizi yan yana gören adam içeri girdiği an göz ucuyla bakıp yeniden spor aletlerinin yanına gidip onlarla ilgilenmeye başladı.
Güleçlikle "Valla anlayacağın ne haliniz varsa görün istiyorum. Çekip gitmemek için zor tutuyorum kendimi." dedikten hemen sonra o da gitti arkadaşının yanına. Onlar beraber sporlarını yaparken ben de dalgınlıkla onları izler olmuştum.
Koridorda ilerleyen otuzlu yaşlarının sonunda olduğunu tahmin ettiğim adam buraya doğru gelirken arkası bana dönük Emir ise oflayıp "Defne ben dayanamayacağım daha fazla. Çıkalım başka zaman katlanalım bu eziyete." deyip döndü bana.
Ona bir şey söylememe vakit kalmadan cam kapı açıldı içeri giren adam benden önce yanımdaki iki adama baktı.
"Merhabalar," diyerek içeri giren adama Tuncay sırf inat olsun diye "Aleykümselam" derken Emir ağzını bile açmamıştı.
Yavuz Hoca "Siz?" diye sordu neden burada olduklarını sorgulayarak. Bir yandan da vakit kaybetmemek için ilerleyip eldivenlerini alarak hazırlanmaya başladı. Bir cevap alamayınca bozularak
"Ders sırasında stüdyoda bir başkasının olmaması tercihimdir."
Emir yavaştan öfkelenirken "Hadi Defne, işimiz gücümüz var. Sonra uğraşalım bunlarla," dedikten sonra benden bir cevap alamazken kıvırcık saçlarıma bakıp kısacık sesle püsküllü merinos koyunu," diye söylenmişti aksi bir tavırla. Anında kâküllerime dokunurken onlar gibi kabarık kıvırcık olup olmadığımı düşündüm.
"Öyle olmaya devam etsin o halde." dedi ters bir ifadeyle. "Aşağıdaki arkadaşlar kayıt alırken böyle bir bilgilendirme yapmadılar bana. İstediğim saatte istediğim kişilerle stüdyoları kullanabileceğimi ve bunun bir sorun teşkil etmeyeceğini söylediler ve gördüğünüz gibi çalışıyoruz."
Korkutucu derecede robotik bir tavırla konuşan adama hayretle bakarken "Elbette öyle," diyerek geri adım atan adama döndüm anında. "Ancak belli saatler arasında bireysel derslerimiz olabiliyor. Biz de Defne Hanım'ın isteğiyle burayı kullanıyoruz."
Kısacık bir an her şeyi boş verip o itlik serserilik yapmam için yalvaran sesi duyar gibi olduğumda ikisi kapışsa kim alır kavgasına girdiğim. Emir'in uzun boyu ve beslenme artı sporla dengelediği kalıplı vücudunun karşısında neredeyse benimle aynı boylarda ancak çok daha abartı bir kaslı yapıyla yanımızda dikilen sporcu adam arasında git gel yaptığımda ben ne yapıyorum ya farkındalığı kazanıp anında kendime geldim. Çünkü ciddi manada Emir'in sabrı falan kalmamıştı.
İnce bir sesle ''Hocam,'' dedim eline bandajlarını saran adamın dikkatini kendi üzerime çekmek adına. ''Siz bakmayın arkadaşların kusuruna, lütfen. Biz başlayalım dersimize. Onlar da zaten çıkıyorlardı şimdi.''
Sakinleşmek ister gibi burun kemerini sıkan Emir, dengesi şaşmış olmalı ki gülerek ''Dersimiz diyor hâlâ!'' diye salladı başını. Kendi kendisine homurdanmasını duymazlıktan geldim. Sanki dayanamayıp gülsem sinirden kendini duvardan duvara vuracaktı, kendime hâkim oldum.
"Sınırdayım Defne," dediği an ''Ya gidip sporunuzu yapsanıza siz,'' diye döndüm Tuncay'a. Emir ile aramızda laf taşıyan olmuştu bu birkaç dakikada. ''Bizim vaktimizi niye çalıyorsunuz? Koca komplekste başka yer kalmadı sanki. Söyle arkadaşına gitsin başka yerde yumruklasın nereyi yumruklamak istiyorsa. Orada da var kum torbaları... İlla insan mı yumruklamak istiyormuş canı. Gitsin kendini yumruklasın o zaman.''
Görevini yapıp dersine geçmek isteyen adamın bu durumu anlayışla karşılayıp ''Sorun yok, diğer salonu kullanabiliriz ders için.'' demesiyle Emir'in olmayan sabrı yavaştan ortamı terk etmeye başladı. Ki bence iyi bile dayanmıştı. Şaşıyordum onun bu haline.
"Senin dersini si-"
Sinirle dilini dudaklarında dolandırıp dudağını dişledi sertçe. Kıpkırmızı olmuş elleriyle yüzünü sıvazladı. ''Bak bir boka yaramıyor o adamın dedikleri,'' diye yükselirken sesi, döndü Tuncay'a dert yandı.
''Daha kaça kadar sayayım amına koyayım. Türkçe, Almanca, İngilizce, Fransızca... Ulan ustalardan öğrendiğim yarım yamalak Kürtçeyle bile... Hepsiyle saydım hepsiyle! Geçti mi? HAYIR! Kötüyü değil iyiyi düşüneyim diyorum. Daha kötüsü geliyor aklıma. Olmuyor!"
Tuncay ise yazık, susmuş dinliyordu sadece. "Senin bulduğun psikoloğu sikeyim Tuncay...''
Gür sesi yükselirken elini şortunun açıkta bıraktığı spor yapmasından ötürü iyice gerilmiş bacağına vurdu iki defa. ''Benim kaşınan avuç içlerim bir türlü dinmiyor! Kaşıyayım istiyorum, kaşıtmıyor.'' deyip bana baktı kısılan gözleriyle. ''Görmüyor, duymuyor, bende sabır bırakmıyor.''
Anında kaçırdım gözlerimi, suçumu bilirmiş gibi. Yine de sırf ona gıcıklık olsun diye bedenimi saran taytımın belini düzelttim. Umursamazca omzumu silktim. ''Dinmiyorsa dinmiyor, bize ne?'' derken bir yandan da uzanıp kırmızı, uzun şeritleri elime dolamaya başladım beceriksizce ama az önce ''İnatçı keçi!'' demesi yetmiyormuş gibi yine ve yine iyice dibime yanaşmış ''Bak bana yavaştan yavaştan geliyorlar kıvırcık.'' deyip bozmuştu asabımı.
Anında Tuncay'a döndüm. ''Söyle şuna bana kıvırcık deyip durmasın.'' Elim alnımdan dökülüp kirpiklerime değen kıvrımlı tutamlarıma gitmişti. Kirpiklerimden çekip homurdandım olduğum yerde. ''Yok merinos koyunu, yok kıvırcık marul... İki konuştuk diye ne bu samimiyet?!''
Tuncay ise aramızda kalmış çocuk gibi bir ağlamadığı kalmışçasına kıvranıyordu. Yalvarır gibi, ''Yenge beni aranıza sokmasan mı artık?'' dedi ensesine elini sıkıntıyla atarak.
Bakışlarımı gördüğü an yenge dediğine pişman oldu tabi. ''Ağzıma sıçıyor sonra ama Defne.'' dedi acıyla. ''Valla bak ekip olarak barışmanızı dört gözle bekliyoruz. Sana ne kadar miyavlıyorsa bize o kadar hırlıyor." deyip Emir'i gösterdi ama Emir kendini bizden soyutlamıştı, gözleriyle adam öldürebilme özelliği kazandığını düşünüyor olmalıydı ki bize asla karışmayan uslu uslu beni bekleyen adama dikmişti gözlerini.
En ufak ters hareketini bekliyor gibiydi.
''Hadi bu sürünsün, kapımda köpek olsun istiyorsun ama bizim ne suçumuz günahımız var?'' diye yakındı bilmem kaçıncı defa. "Siz yine barışacaksınız edeceksiniz olan bize olacak."
Emir daha fazla dayanamayacağını bilir gibi geldi yanıma, elimdeki bandajları çekip çözerken "Saracaksan ben sararım bunları," dedi belli belirsiz bir sesle. Öğrenmek istiyorsan ben öğretirim ama eğer şimdi benimle gelmezsen sahiden kafayı yiyeceğim ben."
Yakınlığı, teması başımı döndürürken tıpkı onun gibi kısık bir tonda "Niye geleyim seninle," diye sordum kararımı şimdiden vermiş olsam bile.
"Çünkü buna ihtiyacım var."
Başımı kaldırıp ona baktığım an ciddi manada istekli söylüyordu bunu. "Kafamın içindeki seslerden önce seni dinleyeyim istiyorum. Sen bana söyle anlat istiyorum burada neler yaptığını, kimden hangi dersleri aldığını..."
Elimden çektiği bandajı şortunun cebine sokuştururken Tuncay ile konuşan adamın ne dediğini bile umursayamadım. Hemen yanımdaki kapüşonluyu alıp omuzlarımın üzerine koydu, derin bir soluk çekip "Çıkalım şuradan," dedi anlayış bekleyerek. "Nereye istersen oraya gideriz. Sözün var bana. Konuşacağız bugün."
"Kaçmıyorum bir yere," diye mırıldandım belli belirsiz bir sesle. Fermuarımı çekerken Tunca belli ki baya baya hocayı oyalıyordu. "Bu üçüncü dersim ama ikinciyi de tamamlayamamıştık," dedim nedensizce. "Baya baya boşa gidiyor param senin yüzünden."
Onu dinlediğim için bile gözlerimin içine minnetle bakarken "Ben sana ücretsiz hizmet sağlarım çoğu konuda." deyip gülmesine karşılık derin bir nefes bıraktım. "Sadece gerçekten sınırda olduğunu fark ettiğim için yardımcı olmaya çalışıyorum," dedim anlayışla. "Şu tavrımdan bir şey bekleme olur mu?"
Yan yana, bulunduğumuz stüdyodan çıkarken arkamızdaki sesleri umursamıyor oluşumuz garipti. Neden böyle davranıyordum onu bile kestiremiyordum.
"Sadece birkaç dakika sonra ben yine aynı ben olacağım." diye devam ettim sözlerime, gözlerindeki umutlu ışıltıları gördüğümde. "Yani ne bileyim sırf seninle geldiğim için ya da seni dinleyeceğim için bir şeyleri kabullendiğimi ya da unuttuğumu düşünme."
Beraber zemin kattaki kafeye doğru ilerlerken durdurdu beni. "Yarın bir yerlere gitme konusunda ciddiyim. Biliyorum yoğunsun ama eğer bir günlüğüne bile vaktin varsa uzaklaşırız buradan. Defne ne olur hemen kestirip atma. Biliyorum bunu kabul edersen de olanları unutmadığını ya da sana olan hatalarımı kabullenmediğini bileceğim."
Aklım mı kalbim mi diye düşüne düşüne kararsızlıkla gözlerine bakarken benden bir cevap bekliyordu.
İstediği cevap bu muydu bilmiyorum ama "Yarın akşam İzmir'e uçağım var." dememin onu bu denli şaşırtacağını bilmiyordum. "İstediğin planın gerçekleşmesini ben zaten istemezken şartlar da elvermiyor zaten."
"Ne uçağı?" diye sordu şaşkınlıkla. "İzmir ne alaka?
Yüzüne dağılan endişe bana bu kadar çok kötü hissettirmemeliydi. Bu hissettiğim kargaşaya anlam vermek istemezken şimdilik açıklama gereği duymadan "Tatil," deyip geçiştirdim öylece. Yanından geçip merdivenleri tüketmeye devam ettim. "Eğer şansını kaybetmek istemiyorsan burada bir kahve eşliğinde konuşmayı kabul edeceksin."






Yorumlar