36. Bölüm - Kısım 1
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 43 dakikada okunur
Ucunu bucağını bilemediğim bir özleyişle girdim eve. Nereden geldiğimi bilmiyorum ancak nereye ve kime gittiğimi bilir gibi çıktım onca merdiveni hızlı adımlarla. Sonra zaten duyduğum seslerle her şey ayrı bir anlam kazandı, kararan dünyam aydınlandı.
Yüzümdeki gülümsemeyle, evde bıraktığım ikiliyi nerede bulacağımı bildiğimden dolayı konumlandığım yer bir banyonun önüydü.
Uzata uzata "Ben geldim. Özlediniz mi beni?" diyerek içeri girmek yerine aralık duran banyo kapısının ardında bekledim, seslerini işittiğim canım adamlarımın sohbetini dinleyebilmek adına birkaç dakika.
Küvetin içindeki ikilinin birbirine su atma kavgasından ziyade etraflarında irili ufaklı yüzen, hatta birkaçı yaşadıkları boğuşmadan ötürü yere düşen sarı renkli ördekler gülümsememi genişletti.
Biraz daha kapıyı araladım ancak öyle dalmışlardı ki birbirlerine, fark etmediler bile beni. Alpay Emir, güvenli elleri arasında sıkıca tuttuğu küçük bedeni bir yandan hareket ettirip bir yandan da sohbet ediyordu sanki karşısındaki beden bir bebeğe, kendi bebeğine ait değilmiş gibi.
"Hiç yorulma zaten." Bacaklarını öne arkaya hareket ettirerek suyu havalandıran küçük adama tatlı bir sitemle "Sen şimdiden böyleysen ayaklandığında ne yapacağız biz?" demesine rağmen bunu yapmasına olanak sağlamaya devam ettirmesi en az oğlu kadar kendisini de yaramaz bir oğlan çocuğu yapıyordu benim gözümde. "Anca koşturacağız peşinden başka işimiz yokmuş gibi... Nereden geliyor bu hareketlilik anlamıyorum ki oğlum."
Babasının sitemine sinirlenen canım bebeğim elini, bedenini saran iri ve ıslanmış kola birkaç defa vurunca duyduğu ses hoşuna gitmiş olmalı ki bu defa da buna devam etti etrafa yaydığı kıkırtılarıyla. Alpay Emir ise oğlunun yeni bir şeyi fark etmesi ve bunun keyfini yaşamasını mest olmuş bir şekilde izlerken duyduğum kahkaha sesleriyle gülüşüm büyüdükçe büyüdü. "Sen beni dövmeye mi çalışıyorsun, şşth!"
"Mızmızlanmayacağını bilsem..." diyerek iç çekmesi bir yana, oğlunun isteğini gerçekleştirerek suyun içinde küçük bir girdap oluşturmaları bir yanaydı. "Şimdi çoktan batırmıştım seni şu suyun içine küçük adam."
Bebeğini daha da sinirlendirmek ister gibi kaldırdığı küçük bedenin göbeğine ve bacaklarına sesli sesli öpücükler bırakırken boğuk sesiyle "Anneye gelince öpücükler, babaya gelince anca tekme tokat..." diye dert yanıyordu bir yandan da. "Oluyor mu böyle aslanım?"
İyice yanaşıp canım adamlarımı gizli gizli izlememek için hareketlendim. Bebeğimin tiz çığlıkları, babasının kısılmış gözleri, erkeksi gür kahkahalarının arasında "Hoşuna gidiyor değil mi?" demesiyle eşzamanlı olarak onu hemen ardından köpüklü suyun içinde hareketlendirmesi beni bile keyiflendiriyordu.
"Yeter ama bu kadar, yakalanacağız yoksa biraz daha kalırsak." Daha durgun bir sesle "Benim de hoşuma gidiyor ama çıkmamız gerek." demesi bunu asla istemediğini de bildiriyordu aslında. "Annene yakalanırsak eğer çok fena olacak-"
Bebeğimin minik ve tombul bacaklarını hareketlendirerek babasının yüzüne su atmasına gülmekten ziyade Alpay Emir'in başını yana çevirerek "Bana bak sıpa..." diye homurdanmasına güldüm seslice. "İşin gücün serserilik, sevimlilik... Bu kadar annen olamazsın. Az uslu dur, bir şey konuşuyorum şurada. Ağzım gözüm köpük oldu senin yüzünden."
Bu tepkiyi almaya fazlasıyla sevinen ve yerinde hiç durmayan benim canım bebeğim ise daha da hareketlendi ve babasının onu güvende tutan kollarına ellerini vurarak bacakları üzerinde tutup kalkmaya, suyu dalgalandırmaya devam etti.
"Yağız!"
Alpay Emir'in otoriter sesi her ne kadar gür olsa da onun endişesi ne yüzüne sıçrayan su ne de oğlunun yaramazlık yapmasıydı. "Oğlum dursana..."
Onun ne yapacağını bilemeyen, ne yapacağını bilse bile acaba bir zarar verir miyim düşüncesiyle gerçekleştiremediği şeylere karşılık gülüşüme bir son vermeye çalıştım, başaramadım.
"Bak şimdi kızacağım ama."
Dalgalanan su sesi yine bastırmıştı sesimi. Ben yokmuşum gibi devam ediyorlardı eğlenmeye ve bir yandan da kavga eder gibi boğuşmaya.
"Dinlesene sözümü!"
Alpay Emir ne kadar homurdanıyorsa Yağız da o kadar bu işi inada bindirip babasının onu tutan kollarına tutunarak su atmaya devam ediyordu tombul bacaklarıyla.
Yüzü köpük olan canım adamın endişesi yerinde durmayan bebeğini sağlam tutmaya çalışmasındandı. "Ulan balık gibisin zaten. Çırpındıkça çırpınıyorsun, kayacaksın şimdi elimden."
Lafını dinletemediği için daha fazla dayanamayacakmış gibi olunca daha baskın bir tonda "Isırayım mı bacaklarını?" dedikten hemen sonra elleri arasındaki bedeni havaya kaldırmış, Yağız'ın ıslak bacaklarına ufak ufak ısırıklar bırakmıştı. "Yok öyle paşa gönlüm ne isterse yapayım, sonra da kaçayım. Böyle yerler işte adamı. Hiç çırpınma boşuna. Seni elimden kurtarabilecek sadece annen, o da yok zaten burada."
Bu iki adamın baba-oğul saadetlerini bozma pahasına yanlarında yer edinmek istiyordum, çünkü daha fazla dayanamayacaktım bu görüntüye.
Alpay Emir, oğlunu huylandıran ve zaman zaman onu sinir eden sakallarını bile isteye Yağız'ın boynuna değdirerek onu öperken duyduğum kahkahalar paha biçilemezdi. "Eğer biraz daha bir yerinde kurt varmış gibi hareketlenmeye devam edersen ciddi ciddi yiyeceğim seni." diye tehdit ediyordu bir de. "Dişleyeyim mi bana vurduğun parmaklarını, hı?"
İçi gidiyordu kolları arasındaki bedenin oraya buraya kaçışmaya çalışmasına ancak tehditlerini savurmadan da duramıyordu. "Az sonra göreceğim ben seni... Sudan çıktığın gibi bitecek pilin. Parmağını bile oynatamayacaksın..."
Yağız ise böyle bir şey olmayacağını belli etmek ister gibi çıkan küçük dişlerini göstererek yüzünü buruşturmuş, kendini çirkinleştirerek babasına meydan okumaya devam etmişti. Alpay Emir ise oğlunun hareket etmesini engelleyerek tombul bedeni kolları arasında sıkıştırdı ve ufak, canını asla yakmayan ısırıklarına devam etti. "İşte şimdi hiçbir yere kaçamazsın. Artistliğin kime senin aslanım? Şimdi de yapsana az önceki hareketlerini, hadi."
Çocukla çocuk olması yetmiyormuş gibi oğlunun yüzüne değen en ufak köpüğü anında siliyor olması ve onu yeni bir oyuna çekiyor olması bu durumdan hem memnun olduğunu hem de kaygısına devam ettiğini anlatıyordu bana. Bir de çok güzel ve eğlenceli vakit geçirebilecek oyun arkadaşı olduğunu kamıtlıyordu sevecenliği.
Yağız'ın çenesine bulaşan köpüğü silerken ani bir hareketle babasının parmağını ısırmaya çalışan canım canavarım, yanaklarını ısırma isteği doğuruyordu bende.
"He asıl sen yiyeceksin bir de beni! Başka?"
Öcünü almak ister gibi "O iki tavşan dişin ne kadar can yakıyor haberin var mı senin?" diye sordu oğlunun yanaklarını ısırırken. "Ben sana parmağımı, yüzümü kaptırır mıyım hiç?"
Yağız'ın, babasının yüzünü silmesiyle Alpay Emir'in parmağını kaşınan damaklarına kıstırmaya çalışması, bunu başaramayınca da dil çıkarması babasına da oyun olmuştu.
Üstelik Alpay Emir'i her defasında itmeye çalışıyordu kendisinden. "Demek babaya karşı gelmek ha."
Küçücük çocuğa meydan okur gibi dikleştirdi bedenini. "Baksana sen bana... Bende sana yenilecek göz var mı?"
Kısa bir an ciddi ciddi bakıştılar ve ben kendimi gülmemek için zor tuttum.
Tabi bu ciddi bakışma bir süre sonra Yağız'ın dudaklarını büzmesiyle son buldu.
Ağlayacağını anladığı an kısık sesli bir kıkırtıyla buna son veren babası, oğlunu fazlasıyla sinirlendiriyordu aslında. "Annen olsaydı yanımızda şimdiye azarlamıştı bizi." dedi suçunu bilirmiş gibi. "Oysa sen halinden memnunsun değil mi babacım? Ağlamak falan yok. Eğleniyoruz şurada."
Yağız bu soruya karşılık kaşınan dişlerini dilini ağzında gezdirmekle ve babasını ısırmaya çalışmakla rahatlatmaya çalışarak verirken boğuşmaları bir son buldu.
Alpay Emir yorgunlukla başını geriye yaslayıp iri bedenini geniş küvette rahatça uzattı ve hâkimiyeti ele geçirdi ancak göğsüne yatırdığı oğlu küçük elleriyle babasının omuzlarına baskı uyguluyor, havada kalmaya çalışıyordu.
Alpay Emir ise "Kolay değil öyle beni yıkmak." diye böbürlenirken sıkıca tuttuğu küçük bedenin ayaklarını kendi karnına yasladı ve ayakta durmaya can atan oğluna destek oldu iki elini de tutarak. "Sen babanı ne sandım aslanım, iki üç tekmeye yıkılır mıyım ben? Tamam biraz yorulmuş olabilirim ama olsun o kadar da."
Henüz cevap alamayacağını bilmesine rağmen cevap niyetine aldığı kahkahalarla o da güldü ancak durulur gibi olan Yağız'ın daha da büyük çırpınışlarla şımarması ve zafer kazanır gibi seslice gülmesi babasının "Hayır, hayır." diye hayıflanmasına sebebiyet verdi. "Ya annen nasıl zapt ediyor oğlum seni? Az dursana yerinde!"
Baba oğul birbirlerinin kopyası değillermiş gibi kırışan alınları ve çatılan bakışlarıyla bakmaya başladılar birbirlerine.
"Uykun yok muydu senin? Suyun içinde ne oluyor sana kurban olayım. Az dur ne olur..."
Yüzünü babasının yüzüne yanaştırmaya çalışan canım bebeğim minik alnını babasının alnına dayadı ve onu ittirmeye çalıştı.
"Ananın kucağında uslu uslu duruyorsun ama." derken Alpay Emir de bu kafa kafaya tutuşu devam ettirdi ciddi ciddi somurtarak. "Senin garezin bir bana mı lan?"
Yağız'ın çıkardığı sesleri ikimiz de olumlu olarak algılarken çöken omuzlarıyla geri çekildi canım büyük adamım.
Her yere saçılan sulara kısa bir bakış attı ve "Annen bir öğrensin var ya bugünkü yaramazlığımızı..." dedi dudağını dişleri arasına alıp yeniden oğluna dönerken.
"Canımıza okuyacak... Bu defa ikimizi de anında keser memeden... Boş ver şimdi boğuşmayı, dövüşmeyi. Gel uslu uslu takılmaya devam edelim bak, yoksa işimiz yaş."
Suyun içinde, babasının karnında kendince oturup kalkmaya çalışan oğlumu korkutmaya çalışırken bu durumdan asıl korkan kendi gibiydi aslında. "Bak sonra ikimiz de zararlı çıkacağız bu işten." diyerek ikna etmeye çalıştı bir de ufacık çocuğu.
Sonra bebeğinin yorulduğunu fark edince göğsüne yatırıp sırtını okşamaya başladı. Yağız ise çoktan babasının boynunu keşfe çıkmıştı. "Şimdi çıkarız diyorum ama... Ne yapayım kalalım istiyorum biraz daha böyle." diye mırıldandı kısık sesiyle.
Düşündü biraz, sonra da "Aman ya," diye rahatlattı kendini. "Annen dönene kadar hallederiz her şeyi. Hiçbir şey olmaz. Ruhu bile duymaz. Gelince de uslu uslu dururuz ikimiz de. Ben senin, annen gittiği gibi zırlayıp evi başıma yıkmaya çalıştığını söylemem sen de benim seni buraya kaçırdığımı söylemezsin. Böylece ödeşmiş oluruz. Bence baya kârlı bi' anlaşma. Yoksa ikimizin de başı yanacak."
Pardon?
Kısık sesle "Yaa. Duymazmış..." diye mırıldanırken buldum kendimi. "Sizi düzenbazlar," Belli ki bu işbirlikçilikleri ne ilkti ne de son. "Siz öyle sanın."
İkisi ne kadar süredir burada vakit geçiriyordu bilmiyorum ancak suda yoruldukları bariz belliydi.
Bir yandan konuşup bir yandan da oğlunun başına öpücükler konduran, bedenini sürekli okşayan adamın, oğlunun uslu uslu uzanmasına rağmen babasının bedenine elini ve ayaklarını kaldırıp vurması ve buna kıkır kıkır gülmesi Alpay Emir'in aklına bir şey getirmiş olmalı ki yeniden havaya kaldırıp yüzlerini eşitledi.
Başını iki yana sallayıp göz kırptı sorguya çeker gibi. "Kime çektin oğlum sen?" diye sordu ters yaparak. "Tamam, annenin karnında sulaktaydın da... Sen bana hep böyle banyoda mı güleceksin? Sonra annen bizi yakalayınca ben suçlu oluyorum. Nasıl inandırayım kadını, oğlun bir tek burada susuyor bana, diye. Aklı bizde kalmasın diye elli tane yalan uyduruyorum senin yüzünden karıma."
Yağız, ona somurtarak bakan babasından hiç hazzetmediğini belli ederek tombul elleriyle babasının sakallarına asılıp yüzünü yüzüne getirdi ve babasının yüzünü, burnunu yemeye çalıştı.
Alpay Emir ise anında değiştirdi tavrını. "Tamam bir şey demedim. Anası kılıklı..." diye söylendi kaşlarını çatarak. "Bir şey konuşuyoruz şurada. Az dinle. Hemen oynaşayım, gönül alayım derdindesin."
Suç yine benim üzerime atılınca daha fazla susamadım ve bu tatlı manzaraya dayanamadığım için içeri girdim. "Sizi yalnız bırakalı sadece iki saat oluyor ve ben, neden bulduğum manzaraya şaşıramıyorum acaba beyler..." dememle dikkatler bana çevrildi. "Üstelik neler neler duyuyorum... Yok anneden gizli kalacakmış da yok gelene kadar hallederizmiş de."
Alpay Emir memnun bir gülümsemeyle bana bakarken Yağız'ın eğlenceli çığlıklarıyla oğluna döndü. "Ben sana demiştim," diye söylendi yeniden boynunu, yanaklarını öperek. "Yakalandık senin yüzünden. Annen üstelik bir de gizli gizli bizi dinlemiş aslanım. Akşama kesin ikimiz de postalanacağız odadan. Hadi sen neyse, bir iki ağlamaya kurtulacaksın ama... Annen hiç acımayacak bana."
"Ne de güzel biliyorsun olacakları." Gülüşlerimin arasından zar zor "Kurunun yanında yaşı da yakmaya çalışma hiç," diyerek ilerlerken "Bu defa fena yakalandınız hem de." demeden duramadım. "Ne bu sizdeki banyo sevdası anlamış değilim. Hayır, bir de bensiz... Kırılıyorum artık. Baba oğul istemiyor musunuz siz beni?"
Yanlarında bittiğim gibi eğilip ikisinin de ıslak yanaklarına uzun birer buse kondururken Alpay Emir enseme doladığı eliyle geri çekilmeme izin vermeden dudaklarıma bastırmıştı dudaklarını.
Aldığı karşılıktan hemen sonra "Benim hiçbir suçum yok." dedi keyifli bir tavırla. "Annen kıskanıyor sonra, bekleyelim dedim ama istemedi oğlun. Tutturdu illa şimdi girelim diye... Ne yapayım sizin sözünüz de bana emir olunca karşı çıkamadım. Tamam dedim, oğlum nasıl istiyorsa öyle olsun."
Şirinliğe devam ederek Yağız'ı bana çevirdi ve "Anlat annene babacım," dedi meydan okur gibi. "Senden duysun da hiç bakmasın bana şöyle. Yalan borcumuz var sanki."
"Yaa" diye uzattım sözümü, canım küçük adamımı da yeniden öperken. "Bilmez miyiz hiç..? Ne yalanı, ne oyunbazlığı? İkiniz de sütten çıkmış ak kaşıksınız ya çünkü. Asla yapmazsınız öyle şeyler."
"Valla ya." Bakışlarıma karşılık kaşlarını kaldırıp küçük bir çocuk gibi büzdüğü dudakları bana kahkaha attırırken "Yaşını bile doldurmayan oğlunla bu denli iletişim kurabiliyor olmana hayranım." demiş olmam onların da bana gülerek bakmasına neden olmuştu. "Kesin elinden tutup zorla sokmuştur seni buraya da sen söylemiyorsundur bana. Yoksa sen hiç kaçırır mısın çocuğu ilk fırsatta banyoya..."
Yağız ufacık ellerini gömleğimin yakasına kenetleyip beni kendine doğru çekerken dağılan etrafta dolandı bakışlarım. "Allah'ım ya... Ördeklerinizi bile eksik etmemişsiniz." Alpay Emir ise oğlundan farksız elinin ıslaklığını umursamadan belime koymuş, bir an olsun uzaklaşmama izin vermeden hemen yanlarında dizlerimin üzerinde oturur durumda kalmama devam ettirmişti.
Kucağındaki bebeğinin yaşıyla yaşı birmiş gibi sevimlilikle "İnanır mısın?" diye sordu alttan altan gülerek. "Tam da söylediğin gibi oldu karıcım. Ama düşündüm, benim güzel karım belki hoşlanmaz bu durumdan dedim. Malum çünkü sen pek hoşlanmıyorsun Yağız'ın her dediğini yapıyor olmama-" diye devam ediyordu ki gülüşümü ıslanan saçlarının dağıldığı şakağına dudaklarımı bastırarak durdurdum.
"Yok şımaracakmış yok şu olacakmış. Hiçbir şey olmaz benim aslanıma. Yani alt tarafı sen gelene kadar oyalanalım dedik birazcık. Ayrıca senin oğlun babasına değil şu tipsiz ördeklere kanıp geliyor banyoya." diye dayanamadan itiraf etti bozulduğu durumu.
"Bir dahakine biraz daha çalışsan daha iyi olacak Alpaycım Emircim. Çünkü bu şirinliklere kanmıyorum."
Oğluna baktı, bir şeyler demesini ister gibi medet umdu. Bana dönüp "Hiç mi?" dedi kaşlarını kaldırarak.
"I-ıh. Hiç."
"Birazcık?"
"Alpay Emir!"
"Sanki amcası gibi karıya kıza götürdük çocuğu." demesiyle kocaman oldu gözlerim. "Alt tarafı oyun oynuyoruz şurada." diye homurdandı agresifçe ağzının içinden. "Senin oğlun anca böyle susuyor bendeyken. Ben ne yapayım?"
Kaşlarım havalandı. "Pardon da benim canım adamım niye işine gelince senin aslanın oluyor da işine gelmeyince benim oğlum oluyor?"
"Çünkü senin oğlun da işine gelince yüzüme bakıyor, işine gelmeyince beni tanımıyor. Babasını!"
Gördüğüm manzara öyle keyifliydi ki ne bensiz bu halde olduklarına kızabildim ne de evde yalnız kaldıkları ilk fırsatta kendilerini burada bulduklarına. "Hiç kaçarınız yok. Yaramazlıklarınızdan çok yoruldum."
Yüz ifademi izledi, geri adım atmayacağımı gördüğü an "Hadi be..." diyerek hayıflandı küskünlükle. "Neyse aslanım bu defa fena faka bastık." İkisinin de anlaşmış gibi beni bırakmalarıyla arkalarına yaslanarak keyiflerine devam etmelerine bozulurken çete başının omzuna vurdum hafifçe.
Alpay Emir, gözlerinin içi gülerek beni karşılarken yeniden ensesini yasladığı yerden doğrulup uzanır halden kurtuldu. Böyle olunca da bizim tospiğin keyfi bozuldu ve anında suyun içindeki hareketliliğini arttırarak etrafa sular sıçratmaya başladı.
Küvetin kenarına oturup yanlarında yer edinirken bir elim Alpay Emir'in ensesinde bir elim de Yağız'ın sırtındaydı. Yağız çoktan kollarını bana uzatmaya başlamıştı bile onu kucağıma almam için. Ancak eğer şu durumda alırsam Alpay Emir'in huzursuz olacağını bildiğimden görmezlikten gelmeye çalışıyordum sadece içim gide gide.
Tabi bunu fark eden canım büyük adamımın keyfi kaçtı, kaşları çatıldı. Bozulduğunu belli etmemeye çalışsa da bariz bir şekilde belli oluyordu bu durumdan hoşnut olmadığı.
Nefesini seslice bırakarak "İki dakika..." dedi ciddiyetle. "Ulan iki dakika annen yanımızdayken de kal kucağımda. Hemen gideyim, kurtulayım derdindesin sahtekâr."
Bu durum beni şımartırken Yağız'a havadan gönderdiğim öpücükleri gördüğü gibi köpüklü eli yanağımı iki yandan kavrayıp ona dönmemi sağladı. "Kaç aylık çocuk yaptığın işveye, cilveye düşüyor." dedi güldürücü bir kıskançlıkla. "Niye ikinci plana atılan hep ben oluyorum?"
Bu sorunun cevabı bendeymiş gibi baktı uzun uzun. "Anlamıyorum ki. Niye hep unutulan ben oluyorum! İkiniz birbirinizi görünce ben anında dış kapının dış mandalı oluveriyorum farkında mısınız?"
Baskı sonucu büzülen dudaklarıma düşerken bakışları "Yani..." deyip düşünür gibi durdum kısacık bir süre. Kısa bir an dikkati dağılsa da toparladı kendini. "Unutulduğunu kim söyledi sevgilim? Biz sadece oğlumla birbirimizi birazcık fazla özlüyoruz. Öyle olunca da seni azıcık ihmal edebiliyoruz... Ama azıcık."
Bizi kocaman gözlerle ve birbirine yapışan uzun kirpikleriyle dinleyen küçük adamımın ıslak ve köpüklü yanağına, boynuna yeniden dudaklarımı bastırırken onu kucağıma almadan geri çekilip üzerimdekileri çıkarmaya başladım.
Alpay Emir'in kolu dengemi sağlamam adına belimden kalçama doğru uzanırken Yağız'ın dudakları da babasının yanağında dolanıyordu yeniden. Neyse ki Alpay Emir bu temasla anında eski haline geri dönmüştü.
Şımarıkça "Paylaşılamıyorum, ne yapayım?" diye sormama karşılık bir cevap bekliyordu hâlâ. Şaşkınlıkla "Bir de ağla istersen Alpay Emir." desem bile bakışları değişmezken "Ağlatacağım ben seni." diye bariz bir şekilde çok ama çok başka manada konuşurken gözlerim irileşmişti.
"Çocuğun yanında yapma bari!"
"Siz benim önümde yapıyorsunuz ama." demesine karşılık seslice gülerken dudaklarına kısacık bir öpücük kondurdum ama bu onu kesmedi, yine de kendini geri çekti. "Hanginiz kucağımdaysa, biriniz diğerini görünce göze gelmeyen ben oluyorum her defasında. Siz baya baya unutuyorsunuz beni."
Ayağımı küvetin içine yerleştirdiğimde bir kolunu bedenine yasladığı bebeğine sararken diğer eli bacağımı kavramıştı. "Orantısız güç kullanıyorsun," dedi iç çamaşırlarımla kaldığım bedenimi süzerken. "Hangimizi etkilemeye çalışıyorsun kestiremiyorum ama ikimizi de ağına düşürüyorsun."
Alpay Emir yanlarına yerleşmem için elimi tutarken küstahlıkla "Var öyle maharetlerim," dememin tek nedeni mutlulukla parıldayan iki çift yeşil gözün gözlerimin tam içine bakıyor oluşuydu. "Ne yapayım iki adamım da bana çok ama çok aşık. Paylaşılamıyorum ve bu durumdan asla şikâyetçi değilim. Babamızın aksine..."
Yağız'ı kucağıma almak için hareketlendiğimde bacağımda dolanan eli dikkatimi dağıtıyordu.
İç çekerek "Çok özledim sizi." demem hareketini durdurdu. Dudaklarım kucağıma aldığım bebeğimin bedeninde dolanırken Alpay Emir bizi çoktan bacaklarının arasına almıştı bile.
"Çok ama çok özledim sizi. Dayanamadım döndüm hemen." Sırtımı yasladığım göğsü huzurla inip kalkarken onun da dudakları omzumla boynum arasında dolanıyordu. "Çok zorladı mı seni? Arasaydın eğer hemen dönerdim ki sevgilim. Neden aramadın?"
Olumsuzca çıkarılan birkaç ufak mırıltının nedeni toplu saçlarımın arasına konan öpücüklerdi.
"Birkaç ağlayışla yönetime el konulmaya çalışıldı." dedi hükümdarı olduğu topraklarda çıkarılmaya çalışılan isyanın raporunu bana sunarak. "Bu küçük sahtekârla yemek yerken de ufak bir anlaşamamış olabiliriz ama... hallettim."
"Nasıl bir hallettim bu tam olarak?"
Bizim Yağız ile birbirimize aşkla öpüşlerimizi kıskanmış olacak ki karnıma doladığı eli iyice göğsüne çekti bedenimi. "Ben de buradayım..." dedi soruma cevap vermeden. "Bak hala unutuluyorum."
Onun kulağıma doğru mırıldanmasını duymazlıktan gelirken ayaklarını bacaklarıma yaslayıp bedenime tırmanmaya çalışan küçük adamım ise ensemdeki saçlarıma tutunarak sütyenimi aşağı doğru çekiştirmeye başladı.
Ufak elleri boynumdaki kolyeye, hatta göğsüme doğru şıp şıp ses çıkararak küçük vuruşlar bırakırken Alpay Emir'in konuyu değiştirmek için gururla "Kimin aslanı be," demesi gözlerimi devirmeme neden olmuştu.
Kendini geriye çekip sırtımda, sütyenimin kopçasında dolandı eli. "Nasıl da biliyor işini. Bence de annen çıkarmalı üzerindekini aslanım. Ne bu böyle giyinik giyinik..."
"Siz baba oğul çok fena sapıksınız." dememin tek nedeni babasının, bacakları arasındaki bedenimi kendine bastırması; oğlunun ise aç olmasa dahi meme diye tutturmasıydı. "Siz ben yokken nasıl duruyorsunuz anlamıyorum ki! Oyuncağınız mıyım ben sizin?"
Yağız oyun oynamak ister gibi göğüslerime ulaşmaya çalışırken ikisinin de aynı anda seslice boynumu öpmesi gözlerimi kapamama ve yüksek perdeden gülmeme neden oldu.
Bu kadar aynı olmaları hiç normal değildi. Omzumun üzerinden, ilgi görmeyen ama kolları arasındaki bedenleri yine de sarmalayan canım adama döndüm.
"Az önce biri annesi kılıklı diyordu ama... Nedense ben küçük bir Alpay Emir büyütüyormuş gibi hissediyorum."
Bacağımda dolanıp zihnimi karıştıran eli omuzlarıma çıktı. "Ben halimden memnunum aslında." dedi kısık sesiyle. "Sadece sana üzülüyorum; bu küçük huysuzla nasıl baş edebileceğimizi henüz bilmediğim için, sana nasıl yardım edebileceğimi kestiremiyorum."
Hareketliliğinden ötürü yorgun düşen bebeğim omzuma başını yaslamış uzattığı kolunu da arkamdaki babasının omzuna duyduğu sesten hoşlandığı için vururken hissettiğim huzur çok tanıdık geliyordu.
Yanağıma yasladığı yanağıyla oğlunu izleyip gülerken "Sen beni değil kendini düşün kocacığım." demem Yağız'ı hareketlendirdi.
"Malum, aklı fikri yaramazlıkta olan aslanın seni koruyamayacak." dedikten hemen sonra sesimi inceltmiş, nazlanarak "Anne, babamın bir suçu yok ben istedim banyoya girmeyi, asla babam beni zorla sokmadı, diyemeyeceğine göre... Sana salonun yolu görünüyor büyük aslancım." demiştim onu da yoldan çıkararak. "Duydum sizi. Baya baya kandırıyormuşsunuz siz beni babalı oğullu."
Omzumdan boynuma, oradan da yanağıma doğru çıkan öpücükleri son bulduğunda iyice yüzümü döndüm omzumun üzerinden.
Dudaklarıma bastırdığı dudakları hiç de öyle bir şey olmayacağını bariz belli ederken "İyi baksaydın," dedi efsunlu bir sesle. "Bana görünen yol sana da görünüyordur."
Ben tam onun bakışlarına düşecekken Yağız'ın ansızın bacaklarını çırpması ve tüm suyu sağa sola hareketlendirmesiyle şaşkınlıkla kaldım.
Alpay Emir'in "Ulan eşek sıpası!" diye homurdanması ve ayağa kalkmak için hareketlenmesi aynı anda oldu tabi.
Ben kahkahalarla onların birbirlerine olan ters bakışlarını izlerken Yağız'ın babasının yapacağı şeyi bilirmiş gibi çığlıklar atması beni de kahkahalara boğuyordu.
"Sakın yapma," dedim ben de onlarla ayaklanırken. "Bak sonra ne zaman banyoya girsek hep istiyor Alpay Emir, hayır. Beni çok zorluyor."
Ben kime ne anlatıyordum bilmiyorum ama karşımdaki iki adam da çoktan unutmuşlardı beni.
Açtığı suyun altında koluna yatırdığı oğlunun ayak bileklerini ve gövdesini sıkı sıkı tutan adam ters yönde Yağız'ı eğerken benim evhamlanmamı umursamıyorlardı bile.
Eğlenceli bir tehditkârlıkla "Yaramazlık yapacak mısın bir daha?" sorusunu duyan ancak algılayamayan canım küçük adamım bunu da yaramazlık saymış, bedenine değen su damlalarıyla eğlenirken bir yandan da oltaya takılmış bir balık gibi kurtulmaya çalışıyordu babasının kucağından sesli kıkırtılarıyla.
Onlara bunu yapmamalarını, birazcık sakin olmalarını söyleyecektim lakin ansızın duyduğum "Geç kalacaksınız yoksa." sesi nereden geliyordu idrak etmeye çalışıyordum.
Banyonun buğusu gözlerimin önünü kapatmış, canım adamlarımı görmemi engellemişken "Hadi uyan annecim." sözü de o şen kıkırtıları duymamı engelliyordu.
Duyduğum annecim hitabıyla kaşlarım çatılırken bu anlamsız olayı da idrak etmeye çalışıyordum bir yandan.
Ben anneydim. Yağız'ın annesi bendim. Ama ben dememiştim ki, hadi uyan anneciğim, sözünü.
Yağız uyanıktı. Hatta babasıyla oyun oynuyordu, boğuşuyordu. Uyuması gerekliydi aslında ama uyumuyordu. Benim canım bebeğim üstelik çok yorulmuştu...
Saçlarımın arasında bir el hissettiğim an gözlerimin önündeki görüntü yok olmuştu. Ne biri kara biri sarı birbirinin kopyası olan iki adam vardı karşımda ne de birbirleriyle şakalaşan ve beni duymayan baba-oğul ikilisi.
Yarım yamalak açabildiğim gözlerimle etrafıma bakınırken evde, odamda uyuyor olduğum yetmiyormuş gibi annem başımda dikiliyor kalkmamı bekliyordu.
Kuruyan boğazımdan ötürü sesim ne kadar çıktı bilmiyorum ancak "Ne oldu?" dediğimi duymuş olmalı ki "Beni uyandırırsınız demiştin ya annecim." demesi beni bir bilinmezlikten alıp başka bir bilinmezliğe batırdı. "Hafi uyan bakalım."
Yataktan kalkmaya, yüzümdeki saçları itelemeye ve az önce yaşadığım anın gerçek olmadığını kendime kanıtlamaya çalıştığımda annem de gülen yüzle bakıyordu bana. "Senin uykun ne zamandır bu kadar derin? Kaç defa seslendim Defne." dedi benim bu şapşal halimi izlerken. "Hiç dikkat etmiyorsun değil mi yalnızken uyuyup uyandığın saate..."
"Saat kaç?"
"Dördü geçiyor. Hadi kalk anca kendine gelirsin." demesiyle son bulmuştu evde ne yediğine ne içtiğine ne de yattığın saate dikkat ediyorsun gibi ilgili sözleri.
Yüzümü ovuşturan uyuşmuş elimi çekerken "Hadi ya... Olmuş mu o kadar?" derken buldum kendimi. Sonra yavaş yavaş aklım başıma gelirken doğruldum uzandığım yerden.
Gözlerimin önüne sarı renkli plastik ördek oyuncakların gelmesi ne kadar normaldi?
Su sesi duyuyor gibiydim sürekli. Bir de küçük bir erkek bebek.
Kaşlarım anında çatıldı tekrardan gözlerimin önüne gelen o bebekle.
Erkek bebek?
Kız olmayan hani...
Böyle pipili mipili hiç de sevecen olmayanlar hani.
Cengiz ağabeyle Emel ablayla o kadar lafını etmiştik ki erkek, kız bebek laflarını bilinç altıma mı yerleşmişti şimdi de?
Annemin beni bir başıma bırakmasıyla yalnız kaldım o garip hisle.
Çok ama çok güzel bir rüya görmüş olmanın verdiği hazzın yanında o rüyayı tam olarak hatırlayamıyor olmak nasıl bir zulümdü bilmiyorum ancak alelacayip bir his kuşatmıştı yüreğimi.
Hâlâ kulağımda çınlayan o bebeksi kıkırtılar devam ederken bu gülüşlerin kime ait olduğunu bilmemek ne kadar can sıkıcıysa aynı rüyayı tekrar görebilmek adına uyumak için sağa sola dönmek de bir işe yaramamıştı.
Tek isteğim her ne gördüysem yeniden görmek, o anları yeniden yaşamaktı sadece.
Ancak bu mümkün olmadı. Üzerimdeki durgunlukla kalktığım gibi hazırlandım ve yeni maceralar yaşayacağım İzmir'de nelerle karşılaşabileceğime hazırladım kendimi.
...
"Açıkçası iki hafta için iki büyük boy valiz bana biraz az gibi geldi. Yetecek mi bunlar sana?"
Durgunluğumu yok etme çabasıyla, havaalanına geldiğimiz andan beri beni canlandırmaya çalışan abimin sözlerine karşılık Feyza'yı, kocana bir şey der misin, bakışlarımla harekete geçirmeye çalışıyordum.
Lakin canım yengem halimize gülüp "Hiç bana bakma." diyerek sıyrılmıştı aramızdan. "Arabaya yerleştirmeye çalıştığı andan beri bunu dert ediyor sanırım. Baksana beline gidiyor arada sırada eli. İçinde ceset taşıdığını bile düşündü hatta."
Alnımdaki kıvırcıklarımla ilgilenirken etrafta koşuşturan insanlara bakıyordum. "Aslında bir büyük bir de orta boy hazırlamıştım." diye savundum kendimi. "Birkaç gün önce bir arkadaşım arayınca tüm valizimi neredeyse sıfırdan hazırladım. Sonra bir baktım hepsini yanıma almam gerekiyor. Hatta alamadıklarım da var..."
Sorgu dolu bakışlarla Feyza'ya döndüm yeniden. "Büyük hasır şapkamı ve o beraber aldığımız kırmızı stilettoları da alsa mıydım acaba? Hani arkası ipli, siyah gece elbisesi var ya onunla güzel giderdi aslında. Keşke beyaz sandaletlerimi de alsaydım, o son gün aldığım saks mavisi bikinilerimi de çıkarmıştım son anda."
Anında oturduğum yerde hareketlendim ve eşofmanımın cebindeki telefonumu çıkarıp saati kontrol ettim. Tarfikti, kontroldü derken bu kadar erken gelmemizin nedeni neydi bilmiyorum ama bana fırsat doğmuştu.
Abime döndüm tüm sevecenliğimle. "Canım Giraycığım... Aslında gidip o küçük valizimi de alsak-"
Ne diyeceğimi anladığı an kocaman açtı gözlerini.
"Hayır!"
Homurdandım "Sensin hayır." diye. "Aklımda kalacağıma valizimde kalsın, ne olacak?"
Sıkılmıştım zaten. Yok trafikti yok oydu buydu diye erkenden getirmişti bizi buraya. Gider alırdık hemencecik ne olacaktı ki?
"Defne her gün bambaşka bir kıyafet giysen bile, ki martta olsak bile yaz ayında sayılırız, hepsi incecik ve sen benim avcumu bile kapatmayan şeyler giyeceksin tahminimce. Bunlar nasıl oluyor bu kadar fazla yer kaplıyor anlamış değilim." dedi ciddi ciddi bunu anlamaya çalışarak.
"Bir de aklın hâlâ yanına almadıklarında mı yani... Kış ayında olsak hadi bir ihtimal aldıkları kalın, çok yer kaplıyor falan diyeceğim. Hayır bir de değer mi ya ekstra ücret ödemeye..."
"Değer değer. Öyle valla," deyip omuz silktim umursamazsa. "Sandaletlerim neyse de topuklu ayakkabılarım çok yer kapladı ne yapayım?"
Yeniden Feyza'ya bakmak için eğildim oturduğum yerde. "Ya ben hep etek aldım. Acaba kumaş pantolonlarımdan birkaçını alsa mıydım gün içindeki sempozyum için? Öyle resmi resmi şeyler. Pantolon falan özellikle bu havada hiç benlik değil ama tüm kombinlerim etek-gömlek ya da elbise oldu."
"Bence çok da gerek yok. Zaten çoğunlukla sana kalacak zaman. Sonuçta aldıkların da resmi parçalardı-"
Abimin jeton yeni düşmüş gibi "Bir dakika bir dakika." diyerek kesti Feyza'nın sözünü. "Biri aradı o yüzden yeniden valiz maliz hazırladım derken?"
"Aa, ben size o meseleden bahsetmedim değil mi?"
Bir bacağımı diğerinin altına alarak yan bir şekilde oturdum ve ikisini de daha net gördüm. Kucağımdaki sırt çantamın ucuyla oynarken konuştuğum ve şimdiden anlaştığım ufak birkaç şeyden onları da haberdar etmek için başladım anlatmaya.
"Selin vardı bizim fakülteden, hatırlıyor musun?"
Feyza'nın bakışları abime döndü ancak abim onu görmüyor, benim verdiğim isimle zihnini kurcalıyordu. "Benim boylarımda, sarı saçlı, mavi gözlü... Bize de gelmişti hani. Birkaç gün kalmıştı."
"Bu kadar ayrıntıya gerek var mı?" diye sordu Feyza rahatsızca tebessüm ederek. "Niye hatırlasın ki abin senin arkadaşını?" demesiyle abimin "Hatırladım hatırladım. İzmir'den miydi o?" demesi aynı anda oldu. "İzmir'e tatile gittiğimizde uğramıştık yoldan geçerken hani öyle birkaç saatliğine."
"Evet o. Okul bitince bizim sohbetimiz de bitmişti gerçi ama bizim hastanenin İzmir'deki şubelerinden birinde çalışıyormuş o da. Ev sahipliğiyle de onlar ilgilenince adımı falan görmüş işte listede."
Bana ulaşma serüvenini anlattığı an aklıma gelince gülmeden edemedim. "Gerçi bana daha adımı gördüğü ilk günden mail atmış ama ben işbirliği konu başlığını görünce çok da umursamamışım. Bilmiyordum yani onun olduğunu. O da bilerek dönmedim falan sanmış. Kısa bir yanlış anlaşılma yaşandı aramızda."
Abim telefonuna düşen mesajla kısa bir an bizi dinlemese de devam ettim Feyza'ya anlatmaya.
"Selin daha biz öğrenciyken sosyal medyayla ilgileniyordu. Ara sıra blog yazarlığı yapıyordu. Sonra baya ilerletmiş tabi bu işleri. Biliyorsun bizim meslekte kimi çevirsen %85'i sosyal medyanın gücünü kullanıyor."
Feyza da meraklanmış olacak ki "İş birliği dedin, içerik üreticisi falan mı bu kız?" diye sordu dikkatle dinlerken. "Yani YouTube'la falan mı ilgileniyor?"
Başımı sallayarak onayladım onu, abim birini arar gibi etrafa bakarken. "Öyle... Yani ben de önceden denk gelmiştim bir iki videosuna ama pek üstünde durmamıştım. Ay uzattıkça uzattım ben de. Numaramı bulunca aramış işte. Konuştuk öyle uzun uzun. Oraya gidince beraber bir şeyler yapma şansımız olup olmadığını sordu. Ben de olumlu baktığımı, onun gibi iş birliği düşüncesiyle değil ama eğlenmek adına kabul edebileceğimi falan söyledim işte."
"Aslında bence mantıklı," dedi Feyza bu işe olumlu bakarken. "Ben de bazen internetteki önerileri dinlerken buluyorum kendimi. Ne bileyim, sizin hastanedeki diğer diyetisyenler mesela. Takip ediyorum ben onların sosyal medya hesaplarını. Böylelikle daha büyük bir kitle tarafından tanınmış oluyorsun neticede. Ya da tarifler falan-"
Kremlediğim buklelerimden biriyle oynarken buldum kendimi. "A yok... Selin daha çok vlog tarzı videolar için kullanıyor kanalını. Günlük yaşam yani. Diyetisyen kimliğiyle değil. Ben kanalını incelediğimde öyle anladım en azından. Zaman zaman da farklı mesleklerden arkadaşlarını konuk ediyor sanırım kanalına. Bilmiyorum ki bir gideyim de... Sadece oradayken mutlaka vakit geçirmemiz gerektiğini ancak bu iki haftayı vloglayacağı için rahatsız olup olmayacağımı sordu işte sonrasında. Sevindim açıkçası aramıza onca vakit girmesine rağmen soğukluk hissetmemeye."
Abim açmıştı konuyu ancak dikkati hiç bizde değildi.
Biz Feyza ile uzun uzun dakikalarca konuştuktan sonra sıkıntıyla yeniden yüzüme baktığında "Hiç söylenme şimdi bana," derken buldum kendimi. "Sen erkenden gelelim diye tutturmuştun. Üstelik ben size gitmenizi de söyledim. Bunca saat bekledin, şimdi mi sıkıldın?"
Saate baktığımda biraz daha vaktimin olduğunu görünce oflayıp abime döndüm yeniden. "Yani senin kadar biz de sıkıldık anlayacağın. Beklemeseniz mi daha fazla? Kalkacağım şimdi ben de zaten..."
"Yok, abim." dedi sözlerimden hemen sonra kısa bir an gülerek. Sonra belli ki bir şey diyecekti ki kıvrandı olduğu yerde.
"Ne oldu? Niye bakıyorsun öyle?"
"Emir..." diye başlamıştı ki söze usulca bıraktım nefesimi. "Abi." dedim yapma der gibi. "Bak bu konuda gerçekten sana çok kırgınım. Ama inan o kadar uğraşmak istemiyorum ki artık bu meseleyle... O yüzden, tamam arkadaşıydı bir şekilde aklı kaydı, deyip susuyorum ama lütfen."
"Yahu yok." diyerek durdurdu konuşmamı. "Gelmiş, burada." demesiyle ister istemez kendimi etrafa bakınırken buldum.
Sonra anında telefona gitti elim lakin ne bir arama ne de bir mesajla karşılaşmıştım. "Daha dünden Melih ile vedalaştığını biliyorum Defne." dedi dikkatini üzerime çekerek. "Gitmeden önce Emir ile de görüşmek istediğini ama bunu dile getirmeyeceğini bilecek kadar da tanıyorum üstelik kardeşimi." diye devam etti pek istemeyerek. "Yani saat daha yedi, iştedir şimdi o, diye hiç kandırma kendini. Hiç hazzetmesem de adam buralarda."
Yüzümdeki ifadeden ne anladı bilmiyorum ancak bundan memnun olmuştu. "Konuştunuz. Bir karar verdiniz ya da vermediniz sizin bileceğiniz iş ama ben Emir'i tanıyorum. Seninle vedalaşmadan buradan ayrılmana izin vermez. Hadi verdi diyelim, düşer peşine tüm hafta ayrılmaz dibinden o it."
"Peşimden gelmeyecek," dedim netlikle. Konuşmuştuk, anlaşmıştık. "Hiçbir yere gelmeyecek. Ona da söyledim. İzmir'de yalnız olacağım, kafamı dinleyip sadece kendimle ilgileneceğim. Bana söz verdi. Üstelik biz onunla vedalaşmıştık. Ona buraya gelmesine gerek olmadığını söylemiştim."
Yani bence vedalaşmıştık konuştuğumuz gece. Korkularımızı, hatalarımızı ve birbirimizle paylaşmadığımız düşüncelerimizi bir bir çıkarmıştık gün yüzüne.
Abim de aynen böyle olmasını ister gibi bana bakınca yine de mırıl mırıl bir sesle, pek de ilgilenmeden "Siz ne zaman gideceksiniz?" diye sormadan duramadım, göğsümde bağladığım kollarımla. "Beklemeyin yani burada. Az kaldı zaten."
Feyza, abimden önce ayaklandı ve abime elini uzattı. "Bence de daha beklemeyelim canım." dedi eğlenceli bir tonda. "Malum biz beklersek başka biri daha bekleyecek bizi." Sonra bana dönüp tebessüm etti anlayışla. "Ne de olsa ağabeyin erkenden seni buraya getirerek kendi ayağına sıkmış oldu."
Onların bu haline gülerken ben de ayağa kalktım onlar gibi.
Feyza ile kısa bir sarılmanın ardından iyi dileklerini alırken abimin bana uzun uzun sarılıyor oluşu bir garip hissettirmişti.
Vedalar hangi niyetle olursa olsun insanı bir huzursuz ediyormuş, bunu da öğrenmiştim şimdi.
Elleri arasına aldığı yüzümle, yanaklarımı sinir bozucu bir şekilde sıkarken "Bana bak cimcime," dediği an devirdim gözlerimi. Geliyordu annemle babamın orada burada kendine dikkat et söylemlerinin devamı.
"Dinliyorum, söyle Giraycım." deyip kırpıştırdım kirpiklerimi. "Sen de söyle şuna dikkat et buna dikkat et diye. Çocuğum ya çünkü ben."
"Şımarık," diyerek susturdu beni. "O telefon aradığım ilk anda açılacak. Yok duymadım, yok işim vardı duymak istemiyorum." dedi emir verir gibi bakarken. "Elbette çocuk değilsin ama insanın aklı kalıyor işte. Merak etme zırt pırt arayıp rahatsız edecek halim yok. Keyfine bak istiyorum ama yine de haberdar olayım senden."
Yanağımdaki eline ufak bir tokat atarak uzaklaştırdım onu kendimden. "Yabancıların verdiği hiçbir şeyi yiyip içmeyeceğim. Hatta otel odasından hiç çıkmayacağım. Hatta ve hatta istersen ben tüm toplantılara da odamdan online bağlanacağım."
Güldü, saçlarımın arasına küçük bir öpücük bırakırken "Yok o kadar da değil," dedi lütfedermiş gibi. "O koca valizleri boşuna taşımadım ben. Onların hatırına süslenip takılabilirsin arkadaşlarınla."
"Şaka maka sen baya baya eski haline dönüyorsun." dediğimde ikimizin de yüzünde o anları özlemiş olmanın durgunluğu vardı.
Saçlarımı bozacaktı ki "Ya tamam git artık." diye homurdanırken iteledim onu.
Dışarıdan bakan herkes koca iki insan değil, birbirinden ayrılamayan ama bahaneleri olmadığı için didişen iki küçük çocuk görüyordu sadece. "Sanki on yıllığına gidiyorum. İzmir ya, şurası..."
Yeniden sarılmadan önce "Sen yine de süslenip püslenip fotoğraf atma bir yere. Henüz o kadarına dayanamaz kalbim." dedi göz kırparak. "Ya da engelle beni ne bileyim. Gelince toplu görür, öyle kalpten giderim artık."
Yüzümdeki gülümsemeyle abimleri gönderirken yeniden beklemeye başladım tümüyle hissettiğim endişe, heyecan ve merakla.
Sadece birkaç dakika sonra buradan tamamen gitmek için yürümeye başlayıp etrafa bakındığımda onu gördüm.
Ciddi yüz ifadesinden hiçbir şey eksilmezken dikkatli bakışları etraftaydı. Elindeki telefonunu ve cüzdanını ceketine yerleştirmekle meşguldü ve bu görüntüsü bile iç çekmeme neden oluyordu.
Sonra beni gördü, aradığını buldu. Adımları hızlandı ve anında geldi karşıma.
Uzun uzun baktı bana, "Evden çıkarken beni aramanı söylemiştim," dedi isteğini gerçekleştirmediğim için hafif sitem ve üzüntüyle. "Üstelik eğer giderken aramazsan peşinden geleceğimi de söylemiştim Defne."
Etraftaki bakışlarımı üzerine çevirdiğimde alnımdaki saçlarımı düzeltecektim ki benden önce davrandı. Alnımdaki saçlarımı düzeltti ve "Biliyorum, söz verdim sana ama yine de gelmek istiyor bir yanım." dediğinde gülümseyen ben oldum. "Aramamanı bahane etmeli miyim şimdi gidip bilet bulmak için? İyi ki aramamış bu inatçı keçi beni demeli miyim?"
Ağzımı araladığım an "Biliyorsun, tatil için sadece." dedi tıpkı konuştuğumuz akşam onu ufacık bir an yalnız bıraktığımda İzmir'e bilet bakarken yakaladığım andaki gibi kendini savunarak. Bunu yapmayacağını bildiğim için rahatlıkla devam ettirdim oyununu.
Sonuçta anlaşmıştık.
Gözlerimi büyütürken "Hiç tatile ihtiyacım var deme bana." diye direttim sözlerimi. "İstediğin yere tatile gidebilirsin. Ama benim peşime takılıp gelebileceğin anlamına gelmiyor bu. Üstelik bunu yapamazsın zaten... Şirkette işlerin yolunda gitmediğini biliyorum."
Güldü sözlerime karşılık. Orman barındıran gözleri kısılırken usulca bıraktım göğsümü havalandıran havayı elimde olmadan. "Arayacaktım aslında... Ama onca işinin arasında bir de benimle uğraşmanı istemedim. Sonra... Buraya gelmeni istemediğimi de söylemiştim. Sonuçta o gün görüşmüştük. Arasam da ben gidiyorum deyip kapayacaktım ki."
Gözlerini kısa bir an kapatırken uysal bir tonla "Böyle düşünmeni istemiyorum," dedi beni ikna etme isteğiyle. "Şirkette çıkan her zamanki problemler, seninle alakası yok. Benim kendi plansızlığımdan ötürü olduğunu daha önce de söylemiştim."
"Evet söylemiştin ama..." Elimde olmadan incelen sesimle "Keşke gelmeseydin," derken buldum kendimi. "Böyle, bir yere giderken uğurlanmak biraz kötü hissettiriyormuş insana. Yolculuklar böyle duygusal hissettirmemeleri bence. Sonuçta kötü bir şey için gitmiyorum ki. Gideceğim, yeni insanlar tanıyıp eğleneceğim, güzel anılar biriktireceğim..."
Eli havalandı, başparmağı serserice kaşının kenarını kaşırken ağzının içinden "Sen gel bir de bana sor." demesini anlamlandıramadım.
İçlenerek sesli bir soluk bıraktı ve kısa bir kararsızlık yaşamanın peşinden karşıma geldiği andan beri elini kolunu nereye koyacağını bilmeyen bir tek o değildi elbet ama dayanamayan o oldu.
Yumuşak yanağımı kavrayan eli çıplak boynuma uzanırken saçlarımın da arasına karıştı. "Bana bunun için kızma olur mu?" diye fısıldadı yavaşça. "Dayanamıyorum Defne, ne olur kızma bana."
Yutkundum, ne yapacağını bilmediğim için öylece bekledim. Dudaklarına oturan o titrek gülüş kaybolmak üzereyken alnıma bastırdı dudaklarını.
Kapandı gözlerim, yüreğime süzüldü özlemim. Ancak bu defa olumsuz tek bir şey demek istemedim.
İkimiz de çok yorulmuştuk, bu yüzden de artık durulmuştuk.
Dudakları tenimden ayrıldı ancak çenesi başımın üzerinde yer edindi. "Nereye gidersen git, vedalar her zaman insana hüzün olur." dedi bu anı defalarca yaşamış olmanın bilgeliğiyle. "Ben giderken sana veda edemedim. Sensiz geçirdiğim bir dakika bir asırmış gibi geldi, geçmek bilmedi. Ama sen bunu yaşama istiyorum. Benim yüzümden hayallerin mahvolmasın, kırgınlığın omuzlarına yük olmasın istiyorum..." dedi kısacık bir an susmadan önce. "Bırak her şeyi sırtlanayım diyorum buna bile izin vermiyorsun."
Etrafın uğultusuna karışan fısıltılı sesi, onun yakınımda olmasından sebep fazla netken sırtımdaki çantanın askılarına tutunan ellerim ne ara oradan ayrılıp karşımdaki adamın boynuna sarıldı anlayamadım.
Boynuna daha sıkı sarılmak için ona uzandığımda sıkıca sardı kolları bedenimi. Beni kendine çekti ve isteğimi gerçekleştirerek eğilip daha sıkı sarılmama izin verdi. Hatta benim ne istediğimi bilirmiş gibi belimdeki kolu daha da destek oldu lakin... yapmadım. Kucağına tırmanıp ona sığınamadım.
Evet, vedalar hüzün doluydu; hangi amaçla gidilirse gidilsin hüznü de yanında taşıyordu. Ve ben buradan ayrılırken bir defa olsun bu adamın kolları arasında yer edinmeseydim yaşayacağım hüzün çok daha kötü olurdu.
Öyle uzun zaman olmuştu ki onun kolları arasına sığınmayalı, bu huzuru barındıran his fazla yoğun olması sebebiyle anında dolmuştu gözlerim.
Ne o bir şey söyledi ne de ben. Zaten ne konuşacağımı bilmezken bir de boynuna dayanan burnum kokusunu içine çekmek için sık sık soluklanırken ağzımı açmaya bile izin vermiyordu ki bana. Üstelik içgüdüsel olarak beni kucağına alması isteğim de zorlaştırıyordu her şeyi. Ama hayır, o kadar da değildi. Dedim ya bu defa yapmadım. Kucağına sığınmadım.
Dostça bir sarılmaydı sadece bu. Saçlarımın arasına bastırdığı dudakları kısa bir an geri çekilirken titrediğini sandığım sesiyle "Defne..." dedi iç çeker gibi. "Eğer biraz daha bunu yapmamış olsaydın, benden nefret etmen pahasına dayanamayıp ben yapacaktım." Konuşmasaydı ya. Kalsaydık böyle. Bana hatırlatmasaydı hiçbir şeyi. Sadece sarılsaydı.
"Bana o sokakta koşarak gelip sarıldın ya böyle..." dediğinde o kötü günü değil, o günün sabahında onun benden habersiz hemen ardımda olmasını ve kucağına atlayıp kocaman sarıldığımı hatırladım. Keşke o anda kalabilseydik. Keşke ben yeniden bu adama öyle hesapsızca sığınabilseydim.
Ensesindeki elim onu boynuma bastırırken sıcak nefesi öyle ferahlattı ki içimi, karıncalanan bedenim dengesini kaybetmiş olsa dahi rahatça hareketlendi. "Bu öyle ağır bir his ki, sadece birkaç saniye daha yanında olduğum halde kolların bedenimi sarmasaydı bir hiçmişim gibi hissetmeye devam edecektim."
Göğsüme yaslı göğsünde saklanan kalbi öyle güçlü atıyordu ki bunu fark ettiğim an yüzümde oluşan gülümseme başka bir hal aldı. Üstelik nefesi de sıklaşmıştı.
Hafif esen rüzgârın sebep olduğu o ince fısıltı gibi çıkan sesimle gülerek "Sen heyecanlandın mı?" demem ona etki etmezken söylediğim sözler yerine ulaşmıştı.
Kalbi, yerinden çıkacakmış gibi olan atışını karşısındaki bedene hissettirecek düzeyde kuvvetliydi. "Sana sadece sarıldım diye mi böyle heyecanlandın? Kalbin beni dövecek sanki."
Güldüğünü hissettim. "Ne bekliyordun ki?" dedi fazlasıyla kısık bir sesle. "Şu an kollarında can vermediğime dua et."
Solumuzdaki kalpler yine ve yine sağ yanımızın boşluklarını doldururken kaç dakika boyunca onunla böyle iç içe geçmiş vaziyette kaldığımı umursamadan usulca geriye çektim kendimi.
Ensesindeki kısacık saçlarının arasında ona tutunan parmaklarım boynuna, oradan da yanaklarına çıkarken bana bakan gözlerinin içi parıldıyordu.
Teninin sıcaklığını ellerimde hissederken "Unutma, bana söz verdin." diyerek verdiği sözü hatırlattım ona. "Sana sarıldım." dedim yaptığım şeyi yeni fark edermiş gibi şaşkınlıkla. Sonra anında toparladım tabi. "Sana sarıldım çünkü... Canım birine sarılmak istedi."
Kısıkça çıkan sesim olanları ona değil bana hatırlatmak ister gibiydi. "Ben sana yenilmedim." dedim titrek sesimle. "Seni affetmedim. Evet, sen bana bir söz verdin ama her şeyden önce ben kendime verdiğim sözleri hiç unutmadım. Unutmayacağım. Benim kendime verdiğim söz senin bana verdiğin sözden çok daha değerli benim için."
Belimde yer edinen elleri ince tişörtümün üzerinden bedenimi rahatlatırken sessizce dinliyordu beni. "Senin beni ne kadar üzdüğünü, ağlattığını... Hiçbirini unutmadım. Ne affettim ne de unuttum." diye bizzat belirttim. "Ben artık verilen sözlere değil o sözlerin gerçekleşip gerçekleşmediğine bakıyorum. Sen de bunu unutma olur mu?"
Belimi çevreleyen kolu kasıldı, parıldayan orman gözlerindeki alevler onu yerle bir ederken sanki ezberimde yokmuş gibi yeniden milim milim ezberlemek istedim bana iç çektiren çehresini. "Sana olan özlemim, kırdığın kalbimin acısını bana unutturmuyor." Dolan gözlerimin yutkunmamı zorlamasıyla titrek bir soluk çıktı dudaklarımın arasından. "Unutturmasın da zaten... Hiç unutmayayım istiyorum. Eğer ben o kalbin acısını unutursam seni de unuturum Alpay Emir."
Tenine dokunma ihtiyacıyla titreyen parmak uçlarım uzayan sakallarının arasından boynuna oradan da omuzlarına tutunurken "Asla," dedi yemin verir gibi. "Sen unutsan ben unutmam, sen beni affetsen ben kendimi bir an olsun affetmem Defne." demesiyle havalanan göğsü değdi bedenime.
O an siyah kadar koyu bir lacivert takımın ve bir beyaz gömleğin onun tenini benden saklıyor olmasına bu denli üzüleceğimi bilmesem de alnıma yaslanan alnıyla kapandı gözlerim yavaşça. "Söz verdim," diye devam etti sözlerine. "Sevdiğim kadının beni içinde barındıran kalbine yük olmamak adına söz verdim."
Her zamanki gibi oraya buraya fırlatılmış, olmayan kravatının açıkta bıraktığı yakasını elimde sıkıştırtırken ciğerlerimi dolduran ve burnumun direğini sızlatan o enfes kokusu buraya gelmeden önce gördüğüm rüyadan ufak birkaç kesit getirdi gözlerimin önüne.
Birbirinin aynısı, biri büyük biri küçük ki oğlan çocuğu... Üstelik biri baba olacak yaşta ama bebekle bebek olmayı tercih ediyor çünkü kucağındaki oğlan çocuğu kadar tatlı biri kendisi. Köpük dolu küvette oyuncak ördeklerle oynayacak kadar hem de.
Sonra yeniden duydum o içimi ısıtan kahkahaları. Yüzümde oluşan o hüzünlü gülümsemeyle geri çekilirken ellerim göğsüne inmişti bile. "Ben bugün bir rüya gördüm," derken buldum kendimi.
İtinayla inceledi yüzümü ancak hem hüzünlü bakışlarımı hem de tebessüm ettiğimi görünce meraklandı, dikkatle dinledi sözümü. "Çok ama çok güzeldi. Tam hatırlamıyorum ama keşke rüya olmasaydı diyebileceğim güzellikteydi."
Tedirginlikle "Anlatmak ister misin?" diye sordu kısılan gözleriyle. "Senin hem üzen hem de böyle güzel ve içten gülmene sebep olan şeyi merak ettim doğrusu, bilmeyi çok isterim."
Etrafta kimse yokmuş da koca evrende bir tek biz varmışız gibi bana bakıyor olması dikkatimi dağıtsa da "Hayır," dememi beklemiyordu. "Çok güzeldi dedim ya hani... Sen, benim tıpkı o rüyadaki gibi bir anı yaşama hevesimi kırdın. Ve ben sırf bu yüzden bile sana çok kırgınım."
"Özür dilerim," dedi gözlerini gözlerimden bir an olsun ayırmazken. "Bunu dile getirmekten hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim gibi bir başka hata için de dile getirmemek için her şeyi yapacağım. Biliyorsun değil mi güzelim?"
Bu kadar samimi olmamalıydık...
Tenimi sevebilmek için yüzümü kapatan kıvırcıklarımı iteledi. "Gördüğün her ne ise çok daha güzellerini yaşayacağının teminatını veriyorum sana." dedi kendini zorla güldürmeye çalışırken. "Ben ne pahasına olursa olsun tutacağım o sözü sana öylesine vermedim. Tutmadığım değil tutamadığım an başıma geleceklerin korkusunu bir an olsun zihnimden silmiyorum ki böyle bir şey asla mümkün olmasın."
Gülmek istedi bana bakarken. Oysa öyle düşmüştü ki yüzü, bunun acısı bile yetiyordu ona. "Ama yine de bilmek istiyorum seni bu denli sarsan yaşanmamışlığı."
Geç kalmamak, bir yerlere dalmamak ve uçağı kaçırmamak adına kurduğum alarmım çalarken titreyen dudaklarımda dolandı dilim zaman kazanmak adına. Ama öyle istekli bakıyordu ki bana bir an o güzel anları onun da bilmesi gerektiğini düşünerek hareket edecektim ancak ansızın vazgeçtim bundan.
"Eğer bir gün... Kendimi senin yanında en az o anlardaki gibi huzurlu hissedersem, söz anlatacağım." dedim kolları arasından çekilmeden önce. "Sen bana bir söz verdin. Ben de bunun sözünü veriyorum sana."
Tamamen ondan ayrıldığımda artık bedenimi sarmayan kolları oyalanmak için gömleğinin yakasını düzeltirken kısa bir an çekti gözlerini benden, gerginlikle dolandırdı etrafta sertleşen yüz ifadesiyle. "Eğer bir gün, olur da kendini benim yanımda benden ötürü huzursuz hissedersen ve ben bunu fark edersem," derken yeniden bana odaklanmıştı biçimli kaşları düz bir hal alırken. "İşte o gün zaten benim sonum olur."
Ne yazık ki öyleydi. İşte o gün ikimizin de sonu olurdu.
Derin bir nefes aldıktan sonra yeniden çalan alarmla rahatsız olduğum titreşimden ötürü telefonumu alıp alarmımı kapattım.
"Gitmem gerek artık..." sözü ona ulaşırken ikimizi de çevreleyen sessizlik içimizdeki çığlıkları susturmuyordu ne yazık ki.
O da ben de ne yapacağımız bilmezken bu defa sıkı sıkı sarılan o oldu. Saçlarımın arasında dolandı dudakları. Hatta bana duyurmak istemez gibi çekinerek "Benim güzel bebeğim," dediğini bile duymuştum tüm çabasına rağmen.
Uçuşa dakikalar kala onun kolları arasından çıktığımda öyle zorlu geçti ki benim için sonrası, şimdi iş arkadaşlarımla bir uçakta aklımdaki düşüncelerle başka bir şehre yeni yaşanacak olaylara uçmuyor olsaydım beni boğan bu şehirde nasıl kalmaya devam ederdim hiç bilmiyorum.
...2 Gün Önce (Spor Salonu Çıkışı)
Parmaklarımın arasında salınan anahtar sadece birkaç saniye sonra kapıyı açmama yardımcı olurken arkamdaki adam sessizce beni bekliyordu. Oysa ne denli bir kargaşada olduğumu bilse zihnimden yükselen seslerin beni yiyip bitirmemesi için en alakasız şey için bile saatlerce konuşabilirdi ancak bu halimden bihaberdi.
Omuzlarım, açtığım ve itelediğim kapıyla aynı anda aldığım nefesten ötürü kımıldanırken içeri geçtim; ikimizi de sarıp sarmalayan tutukluğa bir son vererek ona küçük bir tebessüm sunduktan sonra onun da geçmesini bekledim.
"Başka bir yere de gidebilirdik. Biliyorsun değil mi?" diye sordu yine de girmeden önce. "Kalabalıktan rahatsız oldun diye eve gelmek zorunda değildik. Eğer girmemi istemezsen..."
Evet, spor salonundan çıkıp zemin kattaki kafeye gitmekti niyetimiz. Ancak günler önce onu ilk gördüğümde, bu evde onu görmek istemediğim için kesinlikle söylediğim sözlerin ağırlığı benim bile canımı yakarken her şeye rağmen o sözleri hak etmediğini bilecek kadar aklım başıma geliyordu yavaş yavaş. Bu yüzdendi kalabalığı bahane ederek onu kafeye değil eve davet etmem.
"Biliyorum, ama ben burada konuşmak istiyorum." Kararsızlığını gördüğüm an tebessüm edip "Hadi gir içeri." demekle yetindim.
Işıkları açıp elinde tuttuğu bana ait olan spor çantasına uzanırken ona bakmamaya özen gösteriyordum nedensizce. "Seni sadece birkaç dakikalığına yalnız bıraksam olur mu? Üzerimi değiştireyim, hiç rahat değilim böyle."
Günlerin getirmiş olduğu alışkanlıkla anında kapıyı kilitleyip anahtarları kenara koyarken meraklı bakışları üzerimdeydi. "Hemen gelirim." dedim onun buraya gelmeden önce aldığı duş sebebiyle nemli olan saçlarına bakarken. "Sadece üzerimi değiştireceğim. Çok bekletmem."
Beni başıyla onayladığı an ona bakmaya bir son verip hareket ettiğimde elimi tuttu, beni durdurdu. "Ne olur geri döndüğünde bu üzerindeki endişe ya da gerginlik olmasın." dedi büyük bir istekle. "Yanımda, en rahat olman gereken yerde rahat olmadığını gördüğüm her an bitiyor benim için her şey."
Rica niyetiyle söylediği sözlere hak verirken omuz silktim. Belli belirsiz çıkan sesimle "Gergin değilim." demem onu ikna etmezken elimi sıkıp bıraktığı sırada dikkatli gözlerle bakıyordu bana. "Sadece bu durum biraz garip hissettiriyor o yüzden bu sessizliğim. Yoksa rahatım yani. Ayrıca senin düşündüğün gibi bir zorlama meselesi de değil bu. Sırf sen istiyorsun diye spor yapmaktan vazgeçip gelmedim seninle. Konuşmaya, kafamı dağıtmaya ve bu garip durumdan kurtulmaya ihtiyacım vardı anlıyorsun beni değil mi?"
"Anlıyorum elbet," dedi silik bir gülüşle. "Benim için değil, kendin için... Yine de teşekkür ederim. Ben sadece daha fazla dayanabileceğimi düşünemediğim için bir an önce konuşmak istedim seninle. Buna gerçekten çok ihtiyacım var Defne."
Bakışlarındaki o içtenlik onu sahiden anlamama neden olurken "Benim de." demem bir nebze olsun onu rahatlatmıştı.
Ona içeriye geçmesi için öncülük ettikten sonra yanaklarımı ellerimin arasına aldığım gibi banyoya koştum. Buz gibi suyla kendime gelmek için elimden gelen ne varsa yapmak için koşuşturdum.
Elimi yüzümü yıkamamın hemen ardından üzerimdekilerden kurtulup ince bir tişört ve şort giydikten sonra odaya, yanına geçtiğimde onu pencerenin önündeki berjerlerden birine oturmuş dışarıya bakıp sağı solu incelediğini görmeyi beklemiyordum.
"Kolonlara vurup duyduğun sese göre sağlamlık testi de yaptın mı?" Eğlenerek söylediğim sözlere karşılık geldiğimi fark edip beni incelediğinde, kollarımı kaldırmış enseme yapışan kıvırcıklarımı toplamakla meşguldüm. "Hayır, sağlam değilse bile söyleme de başımı yastığa koyduğumda içim rahat etsin."
Geçip karşısına oturduğumda gülecek gibi olduysa bile bunu anında saklayıp ağırbaşlılıkla "Elim bi' gitmedi değil aslında." dedi ve oluşan kısacık sessizlikten sonra devam etti bambaşka bir tonda. "Hep istiyordun ama bir gün böyle bir evde yalnız başına kalacağını hiç düşünmemiştim."
İçine çektiği hava göğsünü hareketlendirirken "Biz birlikte olduktan sonra böyle bir şeye zaten hiç ihtiyaç duymazsın sanmıştım." dedi, dudaklarına konan o cefalı, kırık gülümsemeyle. "Ne de olsa kendi evimizde olacaktık. Ama şuna bak ki buna sebep olan yine benim... Birkaç yıl önce bu isteğini gerçekleştirmiş olmana en çok ben sevinecekken şimdi en çok üzülenin ben olması nasıl bir sınav?"
Bugüne dek onun duyguları, düşüncelerini yüzünden ve hareketlerinden ilk defa bu denli net hissetmemin nedeni kesinlikle kendine bir koruma kalkanı oluşturmamasıydı.
Her daim suratsızlığına ve eğlenmeyi bilmeyen suskun tavrına mizacı böyle deyip geçtiğim adamın kahkahalarını da bana duyurmaya çalıştığı haykırışlarını da duymuştum sonunda.
Ne dersem diyeyim asla yadsıyamayacağım tek bir şey vardı. Gerek okul gerek iş hayatında alacağım herhangi bir kararda öncelikle kendi arkamda kendimin durduğunu görseydi elimden tutup ilerletecek olan bir tek o olurdu. Ve şimdi bu durumda bunu gerçekleştirmiş olmam ona fazla geliyordu.
"Sana bunun için teşekkür etmiştim." Bu defa ağzımdan kulağına taşınacak her sözü tartıp onu daha fazla yaralamamak için özen gösterirken omuzlarım havalanmıştı. "Ben de elbet istemezdim hayalimi gerçekleştirmek için böyle bir durumda kalmayı ama ne yapayım? Bazı şeylere cesaret etmek için tetiklenmek gerekiyormuş. Evet ayrı bir eve çıkma fikri hep dilimdeydi ama buna cesaretim var mıydı, hayır."
Gözlerini kaçırdı, yeniden odada dolandırdı. "Sen... İlk defa kaldığın yerde kalamazsın. Nasıl alıştın?" diye sordu tutuklukla. "Rahat edebiliyor musun?" Rahatsızlıkla sorduğu soruya karşılık gülüp geçtim ve bu onu daha çok rahatsız etti.
"Çocuk muyum ben?" diye gülerek devam edecektim ki, yapma artık şunu, der gibi keskinlikle bakan gözlerine uyarı ve rica niyetiyle eklenen "Defne!" sözü beni etkisi altına almıştı bile.
Alnımdaki saçlarıma uzanan parmaklarım onları sağa sola itelerken kısacık bir an ondan çekmiştim bakışlarımı.
İlk haftaları silip atmak isteyen zihnim hiç sevmemişti bu soruyu. Bu yüzden de anında bu evde geçen o birkaç güzel günü hatırlamak için odağımı değiştirdim.
Sonrasında ise "Melih ile beraber kaldık," dedim her şeyi bir yana bırakıp. "Ben korkmam falan sanmıştım ama ne bileyim rahat edemedim yine de. Sorun olmadı, rahatım yerinde en azından. Saat kaçta girdin çıktın derdi yok. Çıkarken ayak sesine açılan bir kapı ve nereye gidiyorsun diyen herhangi bir aile üyesinin olmaması her şeyi geride bırakıyor."
Bakışları bir an olsun benden ayrılmazken ayrıntı isteyen hallerine karşılık samimiyetle devam edip "İlk gün Melih'i aradım." diye bizzat belirttim. "Açtı. Korktuğumu bile söylemedim gelmesi için. Zaten anlayıp dakikalar sonra kapıdaydı. İlk gün burada kaldı ama biliyorsun kardeşin rahatına düşkünün teki. Sonrasında kendi başımın çaresine baktım bir şekilde onu rahatsız etmemek için. Kafanda ne kuruyorsun bilmiyorum ama zor olmadı, hiç bakma öyle."
Bacağının üzerindeki eli sözlerimden sonra sanki bacağını sıkması bir işe yarayacakmış gibi kaskatı kesilirken seğiren çenesi kendine olan öfkesini gözlerimin önüne seriyordu.
Onun kendine olan kızgınlığını görmek istemediğim için "Bir şeyler içmek ister misin?" derken ayaklanmıştım bile. "Akşamları çok sıcak oluyor burası, hem balkonda oturmuş oluruz."
"Aradığını buraya dönerken gördüm," demesi beni, "Görmek için de çok geç kalmıştım her zamanki gibi." diye fısıldaması ise düşüncelerimi durdurmuştu. "Sonra indiğim gibi de yanına geldim zaten Defne."
Açıklamasını yaparken aklına düşen ayrıntıyla duraksadı. "O gün evdeki ilk günün müydü?" diye sordu yüreğinden yüreğime dökülen hüznüyle. "Ben... Giray'la konuşmuştum aslında... Yani ne yaptığın hakkında, ev meselesini hallettiniz mi gibisinden. Tuttuğunuzu ama henüz senin kalmaya başlamadığını söylemişti bana. O günden sonra mı kalmaya başladın burada?"
Gözlerim yavaştan büyüğünce "Abimle konuştunuz demek," diye mırıldanırken abimin bundan hiç bahsetmemesine mi şaşırmalıydım bilemedim. "Onunla konuştun, ama benim seni aradığımı sonra gördün öyle mi?" Güldüm öylesine. "Ne güzelmiş karşındakinin seni merak edip etmediğini umursamadan onun hakkında bir şey öğrenmek... Rahat mıydı bari için?"
Bir cevap alamayınca devam ettim.
"Hiç mi korkmadın bu koca bir ayda herkesten bihaber kalmaya..." Kalkıp bana doğru gelirken, durmaya bir son verip mutfağa ilerlemek için hareketlendim. "Kendimi geçtim," dedim anlayışla. "Gerçekten kendimi geçtim. Herkes merak etti seni. Annen ya... Annen! Ne kadar üzüldü."
Benimle beraber mutfağa girerken rahatsız bir soluk bıraktı. "Sen nasıl istersen öyle olsun istedim." dedi netlikle. "Bu süreçte, yani dönene dek seni rahatsız etmemek için ne gerekirse yapmak istemiştim sadece." dediğinde buzdolabının kapağını açmış son dönemde özel durumlar hariç ağzıma bile sürmeyeceğime karar verdiğim yarılanan ve iki haftadan fazadır dolapta bekleyen şarap şişesine bakıyordum ancak yanımdaki adamı zehirlemek istemiyorsam çoktan bundan vazgeçmeliydim.
İlk defa, normal bir şeyden bahsedermiş gibi konuşuyor olduğumuza alışmaya çalışırken "Keşke bu isteğinden bana da bahsetseydin." dememle "Ne içmek istersin?" diye sormam peş peşe gerçekleşti. "Bira seveceğini düşünmüyorum ama şarapla seni zehirlemek istemiyorum, bozulmuşlardır çoktan. Kahve yapayım mı?"
Ona değil kendime konuşurken gördüğü hatta dile getirdiğim alkollü içeceklere şaşırmazken hiçbirini istemiyor oluşu eminim ki benim içmemem içindi. Çünkü öyle bir hali vardı ki tek dileği sarhoş olmak ve neden olduğu her şeyi bir anlığına da olsa unutmak ister gibiydi.
Kahve hazırlamaya başladığımda "Seni aradığımı o an görmemen iyi olmuş." dedim sadece. "Sana çok sinirliydim. O aramayı açmış olsaydın eğer... Büyük ihtimalle güzelce sövüp yüzüne kapamış olurdum. Ve sen de yeni duyduğun küfürlere merhaba derdin."
Kırgınlığımı sesli bir gülüşün arkasına saklamak zorunda kaldığımda; tezgâha yaslanmış, kolları göğsünde, yan durup beni izlerken ben de önümdeki kahve makinesiyle ilgileniyordum. Bir an olsun bana bakmaktan vazgeçmiyor oluşu garip hissettiriyordu.
"O an sesini duymak bile benim için geri dönüş bileti olurdu." dedi dalgınlıkla. "Yaptığım hiçbir şeyin haklı bir yanı olduğunu asla savunmuyorum. Hele ki sende açtığım yaralardan sonra... Ben sadece düşünce yetimi kaybetmiş gibiydim o gün. Çok başka hayallerle gelmiştim oysa. Aldığım yüzükleri verecektim mesela, ben gelene kadar sende kalması adına. Ya da Almanya'da hiç de yolunda gitmeyen onca şeyi anlatacak, ben ne anlarım desen bile beni dinle isteyecektim. Buna çok ihtiyacım vardı Defne." dedi üzüntüyle. "Benim sana çok ihtiyacım vardı."
Dudakları tek bir kelime söylemek istemezmiş gibi birbirine kenetlenirken susmasın istedim. "Sonra peki?"
"Bazen omuzlarıma öyle bir yük biniyor ki üst üste gelen her şeyin sorumlusu olmak ne yapacağımı şaşırtıyor bana" Ona kısa bir an baktığımda evet bedenen buradaydı, hatta etrafa bakıyordu lakin burada değil gibiydi. "Ben böyle olsun istememiştim." dediğinde ise alt dudağında dolanan başparmağı dikkatimi dağıtıyordu. "Yemin ederim hiç böyle olsun istememiştim."
"Ama oldu." dedim tıpkı onun gibi başka yerlere dalmışken. Sen tüm güzel şeyleri mahvettin demek yerine yeniden "Oldu ve inan bundan sonra ne olacak hiç bilmiyorum." diye mırıldanırken buldum kendimi. "Kontrolsüz öfken, zaman zaman tutan düşüncesizliğin bak nelere sebep oldu. Senin bana ihtiyacın varsa ben senin yanında olurdum ki... Sen bu ihtimali bile yok ettin."
Hatasını büyük bir olgunlukla geç de olsa kabullendi. "Her şey sarpa sardı..." dedi alnını sıvazlarken. "Sana yenildiğimi düşündüm. Seninle olan her şey benim için en şanlı yenilgi olmuştu zaten. Hayalini dahi kuramadığım şeyleri yaşamaya yakınlaştık ve ben fena bocaladım. Her şey bozulacak diye korkarken bozan da ben oldum. Defne biz evlenecektik... Bu ne kadar imkânsızdı benim için biliyor musun?"
Tam olarak duyulamayacak kadar kısık bir sesle "Buraya gerçekten işin bittiği için mi geldin?" diye sormuş bulundum ansızın. "Benimle konuşmamanı, gerçekten beni düşünerek rahat bırakmak istediğini bir nebze de olsa anlarım ama... Dönüşün. Hele ki dönüş sebebin... Beni her şeyden daha çok yaraladı. Ben bunu nasıl atlatacağım? Senin imkansız olarak gördüğün şeyleri yaşamaya yaklaşman neden bizi bitiriyor?"
Dağılan dikkati benim titreyen sesimle toparlandı ve ansızın duruşunu dikleştirdi. "Ev-şirket arası mekik dokuduğum her gün, gün saydım dönebilmek için." dediği sırada eşofmanının cebindeki telefonunu çıkardı, birkaç saniye oyalandı. "Ben zaten oradaki tüm uğraşım bittiği gibi hemen dönecektim Defne." dedi inanmamı ister gibi.
Sözüne inanmayacağımı mı düşündü bilmiyorum, elime uzattığı telefonunu aldım sorgu dolu bakışlarla. Ekrana baktığımda telefonunun değişmiş olması çekmişti dikkatimi. Bir sinir harbinde zarar verdiğine o kadar emindim ki.
"Melih bana ulaşmadan günler önce dönüş biletim hazırdı zaten. Onun araması sadece bu uçuşu iki gün öne çekti." dediğinde hâlâ göz ucuyla ekranı incelemekle meşguldüm. Gördüğüm uçuş geçmişi ve bilet bilgileriyle kaşlarım havalandı. Sahiden de dediği gibiydi.
Kısa bir sessizlikten sonra ona dönmem için eli yanağıma çıktığında istediği gibi başımı kaldırıp baktım ona.
Başım, onun koca avcuna kedi gibi mayışmak için meyillendiğinde ikimiz de aynı anda fark ettik bunu ve öyle çabuk toparladı ki yüzündeki o huzurlu ifadeyi, onun benim fark edip de elini itelememem için yapıyor olması, huzurunu gizlemek zorunda hissetmesi can yakıcıydı.
Parmağı gözümün altında hafifçe hareketlendi, "Melih'in bunu yapma amacı benim geri dönmem değildi." derken iki yana olumsuzca hareket etti başı. "Yok şirket mailini bulmuş, yok geri dönmem için zırvalamış... Hepsi kendi işleri. Madem benim şirket bilgilerime ulaşabilecek kadar eli kolu uzun, neden son gün mahvediyor beni? Neden bunu şimdi yapıyor Defne?"
Tenimde hissettiğim sıcaklık yüreğimi hareketlendirip göğüs kafesi boşluğumu daraltırken parmakları tenimi sever gibi hareketlendiğinde gözlerini gözlerimden ayırmadan devam etti sözlerine. "Döneceğimden, senin kendine ya da... bir bebeğe zarar vereceğinden en ufak şüphesi olsa bana neredeyse bir ay sonra mı ulaşırdı yavrum?" dedi sanki uyuyan bir bebeği uyandırmamaya özen göstererek sevmek için kısık sesle konuşur gibi.
"Onca gün... Onca günden sonra mı bana ulaşırdı dönmem için? İşimin bittiği gibi döneceğimi o da biliyordu elbet. Neden yaptı bilmiyorum ama onun tek isteği canımı yakmak, beni korkutmaktı. Şerefsiz herif sanki benim canım yanmıyormuş gibi, sanki arkadaşım arkadaşım diye dolandığı kadın benim sevdiğim kadın değilmiş gibi posta koymaya çalışıyor bana. Bilmiyor ki onun canından daha beter yanıyor benim canım."
"Onca gün..." Mırıldanmama karşılık bakışları yüzümde dolanırken "Gidip de haber alamadığı ağabeyine onca gün sonra ulaşmak istediyse demek ki..." dediğimde kapadı gözlerini. Omuzları sessizce bıraktığı nefesiyle çökerken yan dönerek elinden ayrıldım.
"Ben dayanırım sandım, yaparım sandım." dedi yalvarır gibi. "Senden bir an olsun haber alamadan yaparım sandım ama yapamadım. Ulan ne istiyorsa yapsın dediğim kadından ona ulaşmadan, rahatsız etmeden etrafından nasıl haber alabilirim derdine düştüm ya bunun çaresizliğini nasıl anlatayım ben sana?"
Söyledikleriyle eşzamanlı olarak kavis kazanmaya başlayan kaşlarımla, ellerim alnımdaki saçları düzeltmeye yeltenecekti ki benden önce davranıp gözlerimi rahata kavuşturmuş, kâküllerimi düzeltmişti.
"Tamam ben de o an aklımı toparlayamadım, attığı oltaya düşer gibi oldum bir an ama bir düşün ne olur. O herifin tek amacı benim deli gibi acı çekmem ve pişmanlık duymamdı." diye belirtti gür sesine yeniden kavuşurken. "Sanki yaşatmak istediği pişmanlığı zaten hiç yaşamamışım gibi. Hiç kahrolmamışım gibi." Taviz vermek istemeyen duruşuyla dikildiğinde kimden ne haber aldı durumuyla ilgileniyordum daha çok.
Doğruları söylemesi için gözlerine dikkatle baktığımda "Melih sana benim hakkımda tek bir söz söylemezdi bu durumda," dedim netlikle. "Abimle konuştuğunu söyledin. Umuyorum ki o da kardeşine acı çektiren bir adama acıyıp bir bir ne yaptığımı anlatacak biri değil."
İfadesi asla değişmezken aklıma gelen başka bir fikirle yüzüm gerildi. "Gitmeden önce arkana birini taktım de, tam olsun!"
İri gözbebeklerinin etrafını sarmalayan koyulukları daha da koyulaşırken "Hayır." diye anında koydu tavrını. "Böyle bir şey yapmayacağımı sen de biliyorsun." demişti ancak geçen onca günde hastanede karşılaştığım hatta bir akşam Tuncay ile dışarıda bile karşılaştığım aklıma gelince ne olur bunu yapmamış olsun diledim.
"Arkadaşlarını falan takmadın yani öyle mi?" Güldüm saçlarım iki yana savrulurken. "Güliz ve Tuncay'la birkaç defa karşılaştım." dedim beni bu düşünceye iten şeyi söyleyerek. "Evet, ikisi de bir şeyleri bilirmiş gibi asla senin hakkında konuşmadılar benimle. Hatta sadece selamlaşıp ayrıldık ama... Senin sağın solun hiç belli olmaz. Ben senden bir an olsun haber alamayacağım ama onların sana benim hakkımda bir şeyler söylemediği ne malum?"
Ağırlığını belli ederek "Bak ben yaşadığım ilişkiyi öyle ağzıma sakız edecek adam değilim, ters bana bu işler." dediğindeki ciddiyeti hiç şaşırtmadı beni. "Güliz ve Tuncay... Yakın arkadaşlarım diye her şeyimi bilecek değiller. Ama ben kendim yetmezmiş gibi onlara da hayatı zehir etmeye başlayınca anladılar elbet bazı şeyleri. Bense onlardan medet umar oldum. Sadece seni hastanede birkaç defa gördüklerinde neler yaptığından bahsettiler. O kadar. Biliyorum karşılaşmışsınız ancak bu durumun benimle hiçbir alakası yok."
Sorgu dolu bakışlarla onu incelediğimde "Defne," diye uyarmadan duramadı. "Ben sana ne zaman yalan söyledim?" Huysuzca bakındı etrafa. Sonra da "Sen benden habersizken benim senden haberim olduğunu bilirsen bana dünyayı dar edersin, biliyorum." dedi, bundan bile mutluluk duyarak.
"Et zaten kurban olayım. Hayatı zehret, dünyayı dar et ama bunları sen yap bana! Bu yüzden işte ne kadar kafamı yoruyorsam sporda o kadar bedenimi yorup siktiğimin tüm ihtimalini silip atmak için yatıp kalktım sadece. Sonra da kendimi senin dibinde buldum zaten, olması gerektiği gibi."
Kendinden emin olamayan buruk sesimle "Geri dönmeyeceğini bile düşünmüştüm," dediğimde afalladı. "Neden şaşırıyorsun ki?" diye sordum zar zor yutkunurken. "Sen öyle ne yapmak istiyorsan yap der gibi gidince... Her şey bitti sandım, başka ne düşünebilirdim? Geri dönmene, sürekli benimle konuşmak istemene bu yüzden bu kadar tepki gösterdim belki de... Biliyorum üzerine çok geldim ama ne yapayım? Senin yüzünden oldu tüm bu olanlar."
Oluşan sessizlik ikimizi de zorlarken "Yaptıkların ve hissettirdiklerin... Hiçbirinin affedilecek bir tarafı yok farkındasın değil mi?" diye konuşan yeniden ben oldum.
Benden bakışlarını kaçırdığı an ona zaman tanıyıp bardaklarla ilgilendim. Elimdeki kupaları ince, tiz sesine bir son veren makineye yerleştirdiğimde ona dönmüştüm vereceği cevaptan önce günlerdir dilimin ucunda kalan o birkaç cümleyi ona söyleyebilmek için.
"Günlerdir sadece konuşmak için bir şans istiyorsun benden. Değerlendirmediğin fırsat, göz ardı ettiğin tek bir boş anın bile olmadı Emir. Her defasında bu adam onca işi arasında vakit yaratmaya çalışıyor ve bir şeyleri düzeltmek için çabalıyor, biraz uslan ve dinle diyorum ama ben senden önce kendime söz geçiremiyorum."
Kollarım göğsümde bağlanmış kalçam tezgâha dayalı ona bakarak konuşurken burnuma ilişen kokusundan ziyade mutfağı saran kahve kokusuna odaklanmaya çalıştım. Çünkü kollarım onu sarıp sarmalamak için zorluyordu beni.
Evet hissettiğim hiçbir şeyi unutamıyordum lakin bu isteğime de söz geçiremiyordum.
Bu garip atmosferi bozmak istemezmiş gibi gözlerindeki girdaba kapılmama neden olan mecalsiz sesiyle "Affetme Defne beni." dedi. "Affetme. Yaptığım her şey için her an burnumdan getir, ağzımı açarsam namerdim ama benden de gitme kurbanın olayım. Bugün söylediklerin... Gücümü kırıyorsun," dedi yorgunlukla. "Canımı yakıyorsun. Tamam senden gelen her şeye eyvallah ama sen bende de bir kalp olduğunu unutuyorsun."
Renkli gözleri her daim kendini gösterirken kırmızıya çalan beyazlıklarla bakışlarımı anında çektim yüzünden. "Ben ne sende bir kalp olduğunu unutuyorum ne de seni affedebiliyorum," dedim üzüntüyle.
"Düzeltmeme izin verirsin ama değil mi?" diye sordu bir umut. Tam karşımda gözlerimin içine bakmaya başladığında elleri iki yanımda, tezgâhın kenarında yer edinmişti bile. "Seviyorsun," dedi dudakları iki yana hafifçe kıvrılırken. "Çok seviyorum." diye hemen ardından ekledi. "Bu ikisi daima bir olduktan sonra aşamayacağı ne var? Bir şeyleri düzeltmeye çalışıyorum. Bunu bile sensiz beceremiyorum. Sen de farkında değil misin? Elimden tut istiyorum yolumu bulmak için çabalarken."
"Ben çok sevilmek istemiyorum." dedim yorgunlukla. "O sevginin altında kalıp boğuluyormuş gibi hissetmek istemiyorum." Çıplak kollarımı sarmalayan ellerim tenimde tırnaklarımın izini bırakırken yutkunamadım bile. "Ne olursa olsun senin o çok sevgin o günkü gidişini de, benim bu evdeki ilk gecemi de unutturmayacak bana."
Uzun uzun baktı, ağır ağır yutkundu ama bozulan ifadesini bir türlü düzeltemedi.
"Ben buradaydım, sen yoktun. Çok korkmuştum, hatta tahmin ettiğinden bile çok korkmuştum. Ama yanımda sen yoktun." Kollarım açılırken bir elim kolunun üzerinde yer edinmişti benden izinsiz. "Sen yoktun diye üzülemiyorum, çünkü sen zaten benimle olsaydın ben bu evde bir başıma olmak zorunda kalmayacaktım."
Bir şey demesi için bakışlarına karşılık verdiğim an dolduğunu fark ettiğim gözlerini kaçırdı gözlerimden. Ellerini de kendiyle beraber çekip döndü arkasını saçlarını karıştırdı hışımla. Onu böyle görüyor olmak beni daha da kötü yaparken dolan bardağımı aldığım gibi balkona çıkıp kendimi yerdeki puflara bıraktım.
Şu an bile yanımda değildi ama içeride olduğunu bilmenin verdiği güven bambaşkaydı. Başımı, sırtımı yasladığım duvar tenimi üşütürken birkaç dakika gökyüzüne bakakaldım.
Buraya her oturduğumda hayalini kurduğum kişi de burada, o yıldızların altındaydı lakin ne ikimizin de hemen tepemizdeki yıldızları izleyecek kadar sakindi düşünceleri ne de aramızdaki kalabalık sığardı bu gökyüzü altına.
Yanıma bıraktığı heybetli bedeni zaten geldiğini belli ederken dönüp de bakamadım yüzüne. O, uzun boyundan ötürü dizini katlamak zorunda kalırken ben ayaklarımı balkon duvarına yaslamış bardağımı da havalanan dizime bırakmıştım.
"Ben çok yoruldum." dedim sıcak havayı içime çekip içimdeki yangına soğuk etkisi yaratması adına. "Yatmak için başımı yastığa koyuyorum, aklımdakilerle savaşıyorum. Sabah kalkıyorum senin kararlılığınla, işi gidiyorum onca yoğunlukla, eve dönüyorum yalnızlıkla... Ben gerçekten çok yoruldum bir şeylere karşı savaşmaktan Alpay Emir. İstediğim her şeyi yapabiliyorum ama hiçbir şeye gücüm yokmuş gibi hissediyorum."
Ağzımdan çıkan tam adı, benim ona söyleyebileceğim tüm sevgi sözcüklerinin tamamıyken ansızın dudaklarımdan firar etmiş olması utandırmıştı. Bana bakıyordu. Dayanamayıp ben de ona döndüğümde bacaklarının üzerindeydi dizlerim. "Neden hiç güvenmedin bana?"
Cevabı bu defa sadece sözlerinde değil gözlerinde de aradım. "Ben çok düşündüm. Acaba fark etmeden güvenini kıracak bir şey mi yaptım ya da benim öylesine söylediğim herhangi bir sözün ucu bambaşka bir anlam mı taşıdı diye çok düşündüm ama hiç çıkamadım işin içinden."
Yüzünü başka yöne çevirdiği an güven meselesi değil, diyecekti yine ama bunu istemiyordum. Elim benden habersiz yanağına çıkarken bu defa ona dokunanın ben olması onu şaşırtmıştı. Yüzünü kendime çevirmeme gerek kalmadan o bana dönmüştü zaten elim yanağındayken.
"Ne olur bir cevap ver bana."
Bu sessizlikte bile güçlükle duyulabilecek sözlerimi duyduğu an yanağındaki elimi alıp avcuma bastırdığı dudaklarını. "Ben sana bu denli güvenirken sen neden hep şüphe duydun benden? Bunu bilmek istiyorum. Zaman zaman yaşımın insanı olamıyorum, biliyorum ki bunu ben. Ama bile isteye yaptığım bir şey değil bu. Düşündüğümle yaptığım da bir olmuyor aslında çoğu zaman. Belki dengesizimdir senin gözünde. Ya da çocukça davranıyorumdur belki-"
Titrek bir soluk bırakıp "Senden şüphe duymadım," dedi kısık sesiyle. "Bir an olsun sana güvensizlik duymadım. Üstelik ben senin bu hallerine nasıl sevdalıyım bir bilsen. Sadece... Korktum Defne."
"Seni bu denli korkutan, bizim bu halde olmamıza neden olan şeyin sebebi ben miyim peki?" diye ürkeklikle sorduğumda dolaysız yoldan direkt "Hayır." dedi. "Senin beni yeniden nefes alıyormuşum gibi hissettiren sevginden nasıl şüphe duyabilirim yavrum ben?"
Yakınır gibi konuşan ben oldum bu defa. "Niye böyle oldu o zaman? Ya biz niye bu haldeyiz o zaman!"
Hafiften yükselen sesime karşılık "Sana yetememekten korktum." dediğinde kaşlarım duyduklarımla anında havalanırken beni beklemeden devam etti. "Olur da bir gün isteklerin değişir ve beni istemezsin diye belki de. Defne ben çekilecek bir adam olmadığımın farkındayım," dediği an şaşkınlıkla baktım yüzüne.
"Seni sıkmak istemedikçe daha çok geldim üzerine. Bocaladım... Sanki en ufak şeyde her şey yok olacakmış gibi geldi... Oldu da zaten. Şu halimize bak anasını satayım. Yüzünü güldürmek için ant içtiğim kadının gözünden yaş eksik olmuyor benim yüzümden."
Bir bacağına yaslı olan dizime kapanan eli orada kendine yer edinirken bir diğeri ensesini ovuşturmaya başlamıştı bile. Gerginliği öyle belliydi ki bunu gizlemeye çaba sarf etmiyordu bile.
Gülerek "Sana inanamıyorum." diye mırıldanırken aklıma gelenlerle duraksadım. "Benim şaka yoluyla aramızdaki samimiyete güvenerek kurduğum cümleler mi böyle düşündürüyor sana? Yetememek, isteklerini karşılayamamak... Ben anlayamıyorum seni sahiden. Bak çok çabalıyorum ama kafamı karıştırıyorsun Emir." diye söylendim ister istemez.
"Kaybetmekten korkuyorum diyorsun, ama buna neden olacak şeyler yapıyorsun. Sevgine de sana da güveniyorum diyorsun ama ya fikrin değişirse diyorsun-"
"Defne hayır." diye başlamıştı ki konuşmaya buna müsaade etmeden devam ettim.
"Çok seviyorum seni." dediğim an gözlerindeki o parıldamaya şahitlik ediyor olmak yeni yeni deneyimler yaşıyormuşum gibi büyük haz veriyordu. "Allah kahretsin ki çok seviyorum seni!"
Dizimin üzerindeki eli beni sakinleştirmek ister gibi hareketlenince üzerine kapandı elim hareket etmemesi için. Güldüm anında. "Fikrim değişecekmiş... Ne düşündün peki? Senden daha yakışıklısını bulursam mı bırakacaktım seni yoksa daha zenginini mi? Çok çalışıyorsun, biliyorum çoğu zaman hiç vakit ayıramıyorsun. Bunu da düşündün mü peki, olur da daha çok vakit ayırana gider belki diye?"
"Yanlış anlıyorsun beni." dedi baskın ses tonuyla. Suçlulukla "Sana her şeyin en güzelini sunmak istiyorum sadece." diye devam etti hafiften baş gösteren sitemiyle. "En iyisini, en güzelini... Bunları bizim için istememin neresi suç? Evet ulan, onu da düşündüm!" diye hafiften yükseldi sesi. "Zamanı gelecek bir şeyler yapmak isteyecek ama ben belki de zaman bulamayacağım. Hatta evlendiğimizde belki çocuklar bile bu durumdan hoşlanmayacak-"
Söyledikleriyle fazlasıyla şaşırırken "Bu hiç normal değil," dedim anında. "Böyle düşünmen, böyle istemen... Hiç ama hiç normal değil."
"Biliyorum... Yani öyleymiş." diye duruldu anında. "Geleceğe odaklanmak bugünümüzü mahvetmeme neden oluyormuş bak hayatın sillesini yedim bunu öğrenmek adına."
Gözlerimi kısacık bir an kapamış daha olağan yaklaşmaya çabalamıştım. "Tüm bu olasılıkları düşünerek mi önündeki engelleri aşmaya çalışıyorsun?" Ellerim yüzümü bulup sıvazlarken ofladım ne yapacağımı bilmediğim için. "Ben en iyisini falan istemiyorum, seni istiyordum." dedim hiçbir şey düşünmeden. "Sadece sağlıklı düşüncelerle ilerleteceğimiz bir ilişki istiyordum senden."
"Bunun için çabalıyorum. Yemin ederim çabalıyorum. Ne zaman bunu tam anlamıyla başarırım bilmiyorum ama elimden geleni yapmaya çalışıyorum."
"İstiyorum demedim, istiyordum dedim..."
Fark edemediği ayrıntıyı dile getirmemle yeniden dolduğuna şahit oldum gözlerinin. "Ben seni etrafımdaki en yakışıklı, en çekici adamsın diye sevmedim." diye mırıldandım ister istemez. "Biliyorum, öyle hissettirdim belki ama bu yüzden sevmedim ben seni." Çünkü eğer düşündüğüm sebepten ötürü böyle düşünüyorsa bunu bilmeye hakkı vardı.
Kapadığı gözleri benden çekilirken yanağına ulaştı elim. "Seni gerçekten fark ettiğimde," dediğimde dudağının yanında durmaya devam eden parmağım aklımı allak bullak ediyordu. "Senden çok etkilendim. Hatta bundan çok ama çok utandım."
Bana baktı uzun uzun. Kirpiklerim üst üste kırpıldığı anda rahatsız olduğumu fark etmiş gibi düzeltti kâküllerimi. "Utandım, ama tam da utanmazın teki olduğum için değişti her şey birdenbire."
Bunları ilk defa dile getiriyor olmak yanaklarımı kızartırken şimdi de gözlerimden başka bir yere bakmasın istiyordum. "Ben seni düşünmek istemedikçe sürekli aklıma girdiğin için senden daha çok nefret ettim aslında. Etrafımda görmek istemedikçe sanki bunu bilirmiş gibi abim beni ne zaman işten alamayacak olduğunda, buralarda işim vardı çıkarken seni de alayım dedim, deyip hastaneye gelmelerine bile sinirlenir olmuştum ki öncelerde sen bunu her yaptığında benim gibi keyfine düşkün birini almaya geldiğin için sana dualar ederdim." dediğimde güldü belli belirsiz.
"Sonra ne oldu bilmiyorum; yaptığın söylediğin her şey çok daha başka gelmeye başladı. Değil bana takılmaların, sataşmaların... Susmaların bile. Bunları nasıl tam anlamıyla anlatabilirim bilmiyorum ama gerçekten sanki bambaşkaydı her şey."
Yüzünü çevirip yanağındaki elime dudaklarını sıkıca bastırdı. "Biliyorum," dedi minnetle. "Kendi yaşadığım o karmaşanın aynısını senin gözlerinde gördüğümde yanılmayı çok istedim. Çünkü daha o gün tüm endişelerim savruldu önüme. Ya yanlış anladıysamdan tut da, ya gelip geçici bir hevese kapıldıysa düşüncesi yedi bitirdi beni. Ama sonra..."
"Ama sonra, ben senden sadece etkilendiğimi değil, senin rüzgârına kapıldığımı da fark ettim." diye onu tamamlamamla duruldu bakışları. "Önceden bir yere mi gidecekmiş, uzun süre dönmeyecek miymiş umursamadığım adamın yolunu gözlediğimde anladım her şeyi. Zaten sonrasında küçük bir kız çocuğu gibi hayaller âlemine dalmış seninle kendimi çoktan eş yapmıştım."
Yan duran dizlerim ne zamandan beri onun bacağına dayalıydı, ya da ben ne zamandan beri onunla böyle iç içe geçmiş gibi olmuştum bilmiyorum ama fark ettiğim yakınlıkla toparlandım anında. Bunu fark edince üzüldü gibi oldu ama bir şey demedi, diyemedi.
"Ama ben her kavga ettiğimizde bu adam beni arkasında bırakıp yine bir yerlere çekip gidecek mi diye düşünmek istemiyorum." dedim üzüntüyle. "Ya da birileriyle atışacak mı, kaba kuvvete başvuracak mı diye düşünerek kendimi yormak istemiyorum."
"Bir daha olmayacak bunların hiçbiri," dedi başını arkaya yaslayıp gökyüzüne bakarken.
Bacaklarımı kendime çekip sarıldım, yanağımı dizime yasladım onu hem izleyip hem de dinlerken. "Gittiğimde ilk işim profesyonel bir desteğe başlamak oldu zaten eğer seni endişelendiren buysa. Ne kadar işe yaradığı tartışılır elbet," derken bile sinirli yüz ifadesiyle konuşurken seslice gülmeden edemedim spor salonundaki hali aklıma gelince.
Neye güldüğümü anlamak için bana baktığında omuz silktim sadece. "Bazen ne düşündüğünü çok merak ediyorum." dedim bozuntuya vermeden. "Mesela şu an keşke benden bir tane daha olsa da evirip çevirip dövsem, der gibi duruyorsun." Yanaklarımı içten ısırırken gülmemeye çabalıyordum. "Başkasından değil ama kendinden mi çıkaracaksın artık sinirini, öyle bir halin var?"
"Öyle olur herhalde," dedi yüzüme hayranlıkla bakarken. Bu bakışına bir son vermesi adına konuyu değiştirdim. "Sahiden sinirlendiğinde sayı saymanı öneren bir psikoloğun mu var? Bence seni kazıklamışlar. Hayır baştan söylüyorum... Ne sen heveslen düzelmen konusunda ne de ben bir beklentiye gireyim senin için..."
Kısık sesli gülüşü içimi şenlendirirken "Tam olarak öyle değil." dedi dudağını dişleyerek gülmesine bir son verme isteğiyle. "Üç defa falan görüşmüşümdür belki ama bir an sen boks moks deyince bende devreler karıştı. Sadece o da değil Defne işte de birçok şey saçma sapan bir hal aldı. Öyle olunca da her şey üst üste geldi. O an psikoloğun bu tarz durumlarda ne yapmam gerektiği hakkındaki söylemlerini falan unuttum haliyle," dedi ve ben onun neye bu denli gülümsediğini bilmediğim için onun gülüşüne gülmeye devam ettim.
"Klasik ilkokul taktiği... Bir nebze de olsa işe yarıyormuş ama. Nefes al-ver egzersiziyle doğuma teşvik gibi bir hale sokmuyor en azından. Tuncay'ın bulduğu adamdan ne bekliyorsak zaten."
Gülüşümün arasında konuşabildiğim an merak ettiğim bir başka konuya değindim ister istemez. "Devam edecek misin?"
Neye, der gibi bakınca usul usul bıraktım nefesimi. "Destek almaya..." dedim alacağım cevabı merakla beklerken. "Almanya'ya gittiğim gibi başladım dedin ya hani. Döndün şimdi... Gerçekten o hallerini düzeltmek istiyor musun?"
Derin bir iç çekip arkasına yaslandı, gökyüzünü seyre daldı.
"Elbette devam edeceğim." dedi aksi mümkün değilmiş gibi. "Ben sadece senin yanında kontrolümü kaybediyorum Defne. Düşündüğümle dile getirdiğim değişiyor, yapmak istediklerimle yaptıklarım çelişiyor... Bunu inkâr etmiyorum ki ben... Sadece nasıl yapacağımı bilmiyorum işte."
"Bana bir söz vermeni istesem... Bunu tutabilir misin?" dediğimde hiç beklemeden elini uzattı sanki bir şey vermemi ve onu tutmayı bekler gibi.
Yapmaya çalıştığı şeyin sebebi aklıma gelirken güldüm ve uzattığı eline vurdum. "Dalga geçme benimle... Çocuktum o zamanlar."
Kim küçükken sana bir sır ya da söz vereceğim ama bunu tut ve kimseye söyleme dendiğinde elini uzatmazdı ki.
Eskilere gitmiş olmalı ki gülümsedi ve "Sana bir sır vereceğiz ama sakın kimseye söyleme dediğimizde hadi verin verin diye bizden bir şeyler isteyen bir çocuktun." dedi gözlerini kapayarak. "Çok güzel bir çocuktun; benim, Giray'ın ve Melih'in tüm kötülüklerimize rağmen..."
Sonra da "Ne istersen," dedi az önceki meseleye geri dönerek. "Sonucu ne olursa olsun istediğin söz her neyin sözüyse tutmak için ne gerekiyorsa yapmaya razıyım."

Yorumlar