top of page

36. Bölüm - Kısım 2

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 30 dakikada okunur

Her hakiki aşk hikayesi umulmadık dönüşümlere yol açar. Aşk bir milat demektir. Şayet "aşktan önce" ve "aşktan sonra" aynı insan olarak kalmışsak, yeterince sevmemişiz demektir. Birini seviyorsan onun için yapabileceğin en anlamlı şey değişmektir.*

Yirmi üç yıllık yaşamımda hiçbir zaman günlük tutmak gibi bir gayem olmadı. Yıllar sonra dönüp de okuduğumda, yüzümde tebessüm oluşturacak anılarım olduğunu hiç düşünmedim çünkü.

Ancak şimdi... Şimdi çok daha başkaydı her şey.

Kıpır kıpır biri oluvermiştim şu birkaç günde. Yerimde duramıyordum ve bu beni yormaktan çok, daha da yorulma isteğiyle dolduruyordu.

Yüzümden bir an olsun düşmeyen gülümsemeyle kuruldum makyaj masasına mesela. İçimdeki dans etme arzusunu bastırmaya çalıştım etrafta yankılanan şarkıyla.

İyisiyle kötüsüyle yaşamış olduğum o güzel anıların yanında; burada, İzmir'de bulunduğum bu zaman dilimi tüm bu düşüncelerimi değiştiriyordu. Olumsuzluklar yok oluyor, yeni düşünceler can buluyordu son zamanlarda beni fazlasıyla yoran zihnimde.

Bugün, bana yeniden doğmuşum gibi hissettiren İzmir'de, gözlerimi açmamın ikinci sabahıydı ama ben sanki günlerce buradaymışım gibi hissediyordum. Bedenim de ruhum da buraya aitmiş gibiydi. Ne de olsa yıllar sonra dahi hatırlamak istediğim onca güzel anı biriktirmiştim daha şimdiden.

Neyse ki Selin zaten ara ara bunu yapıyordu eğlendiğimiz tüm anları kamerasına kaydederek. Üstelik sadece bize değil, bu anlara şahitlik etmek isteyen herkes için yapıyordu bunu. Garip geliyordu benim de dahil olduğum videonun internet ortamında kendisine yer edinmiş olması.

Selin...

Yıllar sonra yeniden hayatıma giren, yaşantımda kelebek etkisi yaratan canım Selin!

Hayata bambaşka bir pencereden bakmama olanak sağlayan güzel kadın.

Araya giren zamana düşman olur gibi tüm bu mesafeyi sıcacık hareketleri ve duruşuyla kapatmak isteyen biricik kişi.

Parfümüm mikrofonum oldu, şarkılar değişti, gülümsemem genişledi ve oturduğum pufun üzerinde salınmaktan asla yorulmadım. Aynadaki yansımamı sevdikçe sevdim, kendimi beğendikçe beğendim. Çünkü çok ama çok güzeldim!

Omzumdan kayan geceliğin askısını bile düzeltmeden makyajımı yapmaya devam ettim. "Fıstık gibi kızım he... Yok böyle bir güzellik."

Uçaktan indiğim ve at koşturabileceğim büyüklükteki otel odasına yerleşmeye başladığım andan itibaren, yıllardır görüşmediğim, enerjisini ve güler yüzünü özlediğim canım Selin ile beraber akşamın bir vaktinden gecenin bitişine kadar saatlerce konuşmuştuk o açığı kapatma isteğiyle.

Ancak şimdi biri çıkıp "Akşamın on birinden sabahın üçüne kadar dans eden onca insanın arasında fısır fısır ne konuştunuz?" dese, verecek tek bir cevabım yoktu. Her şeyden, ama her şeyden bahsetmiştik.

Küçük balkonuma ektiğim çiçeklerimden, içime ekilen o boğucu sarmaşıklara kadar anlatmak istediğim her şeyi anlatmış; anlatmak istediği her şeyi bir bir almıştım.

Biz, yıllar sonra birbirimize içimizi açmış, ruhumuzun kıyısından tüm düşünceleri bir uçuruma dağıtmıştık. Üstelik tüm dünyayı ardımızda bırakmıştık. Yeniden birbirimizin dünyalarında yaşamak için nefes almıştık.

İkimiz de değişmiş, ikimiz de büyümüştük.

Yaşlanmamıştık ama yaşamıştık.

O günün sabahında gerçekleşen büyük resmi tanışma, yeni insanlar ve yeni hayatlar tanıma derken her şey çok ama çok güzeldi.

En çok da ben!

"Keşke Serap teyzenin taktığı nazar boncuğunu alsaydım ya..."

İş hayatının haricinde Selin vasıtasıyla tanıştığım insanlarsa bir o kadar sevecen bir o kadar misafirperverlerdi. Sanki buraya iş için değil de onlara misafir olmak için gelmişim gibi hissettiriyorlardı ve ben bu ilgiyle şımardıkça şımarıyordum.

Sırf bu yüzden elimdeki allık fırçasını yüzümden çekip derin bir öpücük gönderdim aynadaki aksime. Onların dedikleri kadar tatlı ve sevecen bir kız mıydım gerçekten bilmiyorum ama bu ilgi hoşuma gidiyordu.

Yüzümdeki şapşal gülümseme dudaklarıma sürdüğüm ruju taşırmama neden olurken bu durumu fark ettiğim an daha çok gülüp sildiğim rujumu yeniden sürmeye başladım.

Her şey o kadar güzelken başka cephelerde de aynı güzelliğin devam etmesi, mutluluğumun yanında eksik hissettiğim o huzur duygusunun boşluğu da yavaştan kapanıyor gibiydi.

Elimde olmadan hüzünle büzüldü dudaklarım.

Onu çok özlemiştim.

Onu sahiden çok ama çok özlemiştim!

Ne yaşarsak yaşayalım kalbimden atamadığım bir adam vardı ve ben onu özlüyordum.

Her baktığımda içimdeki çorak arazileri filizlendiren o kara orman gözlere sahip adam, içten içe beklediğim ama yapmasında az da olsa şüphe duyduğum bir sabırla gerçekten dediklerini yapıyor, beni şaşırtıyordu.

Beni iyi ki şaşırtıyordu.

Sahiden onda bir kalp olduğunu unutarak kırgınlıkla, öfkeyle söylediğim sözler, verdiğim yeminler o yokken çok daha tutulası çok daha yaşanılasıydı.

Ancak o varken... Her şey daha farklı, daha olağandı.

Kıvırdığım dolgun kirpiklerim onun hasretiyle titredi. Binbir farklı düşünce yine ruhumu titretti.

Geçmiş denilen o kilitli sandık neden hiçbir düşüncemi içinde saklamıyordu? Neden en güzel anlarımda bir sızıntı gibi zihnime süzülüp beni üzüyordu? Asıl soru: Geçmiş neden sahiden de geçmiyordu?

Derin bir soluk bıraktım yerimden kalkmadan önce omzumdan düşen geceliği düzeltirken. Bıraktığım soluk, göğsümdeki ağrıyı alsın götürsün, geri getirmesin istedim.

Şimdi dönüp baktığımda ne kadar kolay şeylermiş gibi gelse de biz o anları yaşamıştık değil mi?

O gitmişti; ben, bitmiştim.O gelmişti; ben, bitkindim.

Beni üzmüştü, kırmıştı; karşılığında onu üzmek, kırmak istemiştim, belki de yapmıştım. Ama bu yaptığım beş yaşındaki bir çocuğun intikam planından ne eksikti ne de fazla, bunu anlamıştım. Geç olmuştu ama anlamıştım.

Ben, ona en büyük kötülüğü yapmış, elimde olmadan hiç sevmemişim gibi davranmıştım.

Nefretim de sevgim de uçlardayken ne kadar da tehlikeliydi bu uçlardan düşüp sahipsiz diyarlarda salınmak.

Kalbime söz geçirmek isteyip aynı zamanda aklımla hareket etmek için çabalamak, ucu bucağı görünmeyen bir denize yüzme bilmeden dalmak gibiydi. Ve ben o derin suda boğulmak istemiyordum. Çünkü ne zaman boğulacak gibi olsam yanımda onu istiyordum. Nefsim de nefesim de o olmuşken zordu işte onsuz yaşamak.

Ayağa kalktığımda üzerimdeki siyah saten geceliğin aksine bembeyaz, henüz güneş görmemiş bedenim gözüme bomboş geldi. Düşüncelerime kısa bir ara verip oyalana oyalana takılarımı taktım, beğenmedim, başka başka şeyler denedim. Neyse ki vaktim vardı da rahattım.

Giyinmeyi ise son ana bıraktım çünkü küçük bir cadı tarafından aranmayı bekliyordum.

Telefonu elime aldım, yüzümü gülümseten detaylara odaklandım. Uyumadan önce kısa da olsa mesajlaşmalarımız, onun yoluna koymaya çalıştığı iş hayatından bulduğu her fırsatta gün içinde yaptıklarımızdan bahsetmelerimiz ve ona ara ara uğrayan kıskançlıkları...

Ben ilk defa bundan mutluluk duymuştum.

Onun tarafından kıskanılmak ilk defa çok hoşuma gitmişti. Çünkü ilk defa kırıp dökmeden, beni de o öfkesine katmadan yapıyordu bunu. Tatlı bir sitem gibi gelmişti kimlerle neler yaptığımı merak edip sorması, ayrıntı vermediğimde laf oyunları yaparak buna ulaşmaya çalışması. Ya da neler giyindiğimi, nerelere gittiğimi görmek istemesi.

Telefonumun çalmasıyla dinlediğim şarkı yarıda kesilirken ekranda gördüğüm isim aklımda, kalbimde ve zihnimde sürekli var olan adama aitti. Kalbim ise çoktan yerinden uçup gitmişti.

...

Alpay Emir'in parmakları göğsünde yatan ufak bedenin saçlarında dolanırken aklında tek bir isim yankılanıyordu. Aradan geçen birkaç gün onun için sonu gelmeyen bir asır gibi geçerken yaptığı hatadan sonra tek bir kelime etmeyi bile hak görmüyordu kendinde.

Bir ay...

Akıl almaz bir düşünceyle karar verdiği, zehir gibi geçen, gün geçtikçe ruhunu da bedenini de çürüten onsuzluk...

Defne'sizlik diye bir hastalık yoksa dahi, onu etkisi altına alan bu buhran, öyle bir hastalığın var oluşunu gösteriyordu.

Koca bir ayı kendisine de sevdiği kadına da zehir etmişken şimdi gününü gün eden, gönlünce eğlenen sevdiğini deli gibi özlese de utancından tek bir şey diyemiyordu.

Üstelik Melih ona ulaşmasa daha kaç gün sabredebilirdi bilmezken bunun verdiği pişmanlık canını yakıyordu. Defne'ye yalan söylememişti. Gerçekten de tüm işleri bittiği gibi dönmüştü ama...

Aklına estiği gibi ilk uçakla yanına varamamak, olur da keyfi bozulur diye her an konuşamamak ne kadar da berbat bir histi böyle? İmkânı olsa yaşanmamış saymak istediği günlerde güzel bebeği de böyle mi hissetmişti sahiden?

Uzandığı yerde rahatsızlıkla kıpırdanıp marazlı bir soluk bıraktı Defnesizlik hastalığına yakalandığını düşünene adam. Bu hastalığın çaresi yine o kadındı ve uzaktaydı. Gelgelelim bir an önce Defne'ye, hastalığının çaresine ulaşsa tüm sıkıntıları yok olacaktı.

Uzaktan bakmakla yetinmeye çalışmak gücüne gidiyordu. Öfkesine yenilmiş olmanın neden olduğu esaret her şeyi omuzlayabileceğine inandığı kendisine çok ağır geliyordu.

Geniş göğsüne yayılan kıvrımlı saçlar -güzel bebeğine ait olmasa da bu his hoşuna gidiyordu- hareketlenen kızla beraber omzuna doğru yayıldı.

Farkında olmadan eğilip ufacık bir öpücük kondurdu boynuna yaslanan yüze. Ufak, tombul yanaklar sakallarına sürtününce gülmeden edemedi. Bir de boynuna minik parmaklar dolanınca gözlerini kapadı hissettiği sükûnetle.

Küçük bir Defne vardı sanki göğsünde. Kızın parmakları hareketlendi, yanağını sevdi yavaş yavaş.

Aynıydılar.

Sahiden aynılar, diye düşündü elinde olmadan. Sevdiği kadın kendisini klonlamış gibi yetiştirmişti kollarındaki küçük kızı.

Ona böyle sarıldıkça hissettiği sevgi çok başkaydı.

Kıpırdanıp durdu kucağındaki küçük kız. İlgi ister gibi daha da sığınıyordu her hareketinde dayısının koynuna. Ve bir cevap alamadıkça daha da agresifleşiyordu. O büyük kollar sıkı sıkı sarsın istiyordu bedenini. Sırtını okşasın, saçlarıyla oynasın istiyordu.

Sırf tepkisini ölçebilmek için Ezgi'nin beline ve sırtına yaslı iri kolunu çekti yavaşça, uzaklaşır gibi.

Ezgi'nin ufak burnundan çıkan sinirli soluk onu kahkahalara sokacak gibi oldu. Tutamadı kendini, güldü. Defne burada yoktu ve o gülüyordu. Bundan bile hoşlanmadı.

Ezgi, azıcık uzaklaşır gibi olan kola tutunup iki koluyla sarıldı ve başını daha da yerleştirdi altındaki bedene. Alpay Emir ise dayanamadı onun bu haline. Sıkı sıkı sardı, saçlarına buseler bıraktı bu ufak sinirli şirine gülerken.

Ancak bu uzun sürmedi. Çabuk sıkılmıştı bu temastan Ezgi. Hem sıcağa hem de filme daha fazla dayanamamış olmalı ki yüksek denebilecek bir sesle "Of!" dedi ve minik ellerini dayısının omuzlarına yaslayarak uzandığı yerden doğruldu, dağılan saçlarını iteledi ve tombul yüzünü ortaya çıkardı.

"Oof püf of! Birazcık daha of!" Şişkin bacaklarını iki yandan sarkıtıp Alpay Emir'in karnına oturdu ve çatılan minik kaşlarıyla "Çok sıkıldım ama ben!" diyerek baktı altındaki koca adama.

Dayısı, izlediği animasyonlardaki yakışıklı prenslere benziyordu ve sırf bu yüzden bile onu çok seviyordu. "Hani oyun oynayacaktık!" Acaba o bir kurbağaydı da Defne onu öpünce mi harika bir prens olmuştu?

Televizyonda izledikleri animasyon film ikisinin de artık ezberlediği filmlerden biriyken Alpay Emir yanaklarına kapanan küçük ellerle daldığı yerden ayrıldı, ana odaklandı bir defa daha bu küçük cadının büyük cadıyla aynı olmalarını hatırlayarak.

Cevap alamayan Ezgi'nin "Ağlarsam görürsün!" tehdidiyle genelde çatılan kaşları bu defa şaşkınlıkla havaya kalktı. "Anneme derim ki dayım benimlen oynamadı! Hep uyudu! Hiç oynamadı benimlen!"

Konuşurken ikisinin de ellerinin yanağına kapanması içten içe hoşuna gitmiyor değildi doğrusu. Ancak bacağının yarısına bile gelmeyen bir cadı tarafından tehdit ediliyor olmak... Korkmuştu.

Güldü bu haline ve "Seviyordun sen bu filmi? Ne oldu?" diye sormadan edemedi. "Filmi açmadan önce de böyle anneme söylerim demiştin üstelik. Kimden öğrendin sen bu tehdit işini?"

Dayısı bilmediği kelimeler kullanıyordu ve ne dediğini soracağı, ona anlatacak bir Defne'si yoktu şu an.

Ezgi, büzülen alt dudağını sarkıtarak istediğini yaptırmak niyetiyle "Artık oyun oynamak istiyorum ama." dedi sürekli, film bitsin oynarız, diyen büyük dayısına mızmızlanarak. "İstemiyorum ben bunu izlemek. Öğh."

İğrenir gibi yapıp televizyondaki kırmızı, konuşan arabaya baktı. Dayısıyla değil Defnoş'uyla izlerken güzeldi bu filmler. "İğrenç ki zaten bu. Ben hiç sevmiyorum. Sen izliyorsun sadece. Sen seviyorsun ben değil. Arabanın ağzı, gözü mü olur akıllım!"

Bu hareket Alpay Emir'i seslice güldürürken dayanamayıp kızı kendine çekti ve yanaklarıyla boynu arasına birkaç öpücük bıraktı. Ufak bir boğuşma yaşandı, Ezgi nazlandıkça nazlandı.

Küçük parmağı dayısının saçlarında dolandı. "Ne zaman kuaförcülük oynayacağız."

Ezgi, çok büyük bir sorunla karşı karşıya kalmış gibi dağılan ve kabaran saçlarını ufak parmaklarıyla daha da havalandırdı. "Baksana dayı," dedi ağlamaklı bir sesle. "Böyle çirkin mi olsun saçlarım? Çirkin kız mı olayım ben... Hadi örelim saçlarımı! Yoksa çok çirkin olurum."

Saçlarını iki yana ayırmaya çalıştı. "Ama böyle örelim tamam mı? Güzel olurum böyle. Çok güzel olurum."

Alpay Emir, duyduğu yarım yamalak kelimeleri anlamaya çalışarak istifini bozmadan nazlanarak konuşan minik kızı dinledi. Defne nasıl oluyordu da anında anlıyordu bu sözcükleri?

Yanaklarını ısırmak, evire çevire sevmek ve öpmek isterken tek yapabildiği yüzündeki ince gülümsemeyle bıcır bıcır konuşan kızın susmasını beklemekti.

İzin vermiyordu ki konuşmasına. Ayrıca, sas öğürmek, ne demekti? Tiytin olmaktan kastı da çirkin olmak mıydı yoksa?

"He? Çirkin mi olsun sonra saçlarım! Hadi örelim!" demesiyle anlamıştı örgü demeye çalıştığını. Anlamıştı anlamasına da bunu nasıl yapacaktı?

Şu an yapamazdı ama Defne öğretirse rahatlıkla örebilirdi bu birbirine karışsa dahi ipek gibi duran yumuşacık saçları. Hatta Defne isterse onunkileri de örebilirdi.

İri elleri havalandı, yumuşacık saçların arasında dolandı. Sahi niye daha önce hiç Defne'nin saçlarını örmemişti? Defne niye ondan bunu istememişti?

Merdivenlerden inen Melih elindeki telefonla uğraşırken içeriden gelen tiz sesle uğraşacak bir şeyler bulmanın mutluluğunu yaşayarak kanepede uzanan ikilinin yanına geldi.

İnternette dolanan videodan abisine bahsetmese de olurdu. Ne de olsa Alpay Emir pek ilgilenmezdi o tarz şeylerle. Böylelikle haberi olmazsa Defne'yi darlamaz, yanına gitmek için acele etmezdi.

Ezgi ise hâlâ çirkinliği bastırarak bir şeyler söylüyordu çünkü almak istediği tek cevap çirkin olmadığı ile ilgili birkaç şeydi. Defne ona böyle öğretmişti!

Dayısı ona şu an çirkin olmadığını, çok güzel olduğunu hatta prensesler gibi olduğunu söylemeliydi. Çünkü kendisi en güzel prensesten bile daha güzel prensesti! Hatta Defne Prensesinden daha güzeldi.

"Oy sen çiykin mi olcakmışsın sen?" diyerek uzanıp abisinin kucağından karpuz alır gibi aldığı yeğeninin çığlıklarını umursamadan Ezgi'yi havaya kaldırdı ve karnını yüzüyle gıdıklamaya başladı.

"Sen saçlarını öydüymek mi istiyormuşsun sen!" Gıcıklıksa gıcıklıktı. Pek alasını yapardı. "Senin bu aslan yelelerin örmekle güzelleşecek miymiş hı çirkin ördek yavrusu? Cadı süpürgen nerede bakayım senin..."

Çığlık çığlığa gülen Ezgi gülmekten konuşamazken "Bırak! Ya bıraksana!" diye bağırıyordu bacaklarını savurup Melih'e tekmeler atarak. "Dayı kurtar! Yiyecek beni! Sensin ya cadı. Kötü, pis, gıcık dayısın sen!"

"Dayın kuytayamaz seni!" diyerek onu taklit edip daha çok hırpalayarak kucağındaki kızı sevmeye başlayan Melih onları izleyen abisine döndü. "Üstüne çişimi yaparsam görersin. Bırak beni!" sesini duymuyordu bile.

Abisinin emekli amcalar gibi bir kenarda oturup bu manzarayı bu halde, çökmüş bir şekilde, incelemesi hiç hoş değildi.

Üzülüyordu, kızıyordu ama eski, ben yıkılmam diye bağıran ağabeyini de geri istiyordu.

Bir türlü susmayan Ezgi'yi ters bir şekilde omzuna attı. Ezgi ise ters dönmüş bir şekilde bu defa da sırtına vuruyordu Melih'in.

"Yav aslanım, anladık Karadeniz'de gemilerin batmasa da İzmir'de sevgilin sensiz gününü gün ediyor ama bu kadar üzmesen mi kendini? Beş çocukla ortada kaldın sanki, az biraz gül, eğlen be... Altüstü birkaç gün dayanacaksın sadece."

Yerinden doğrulup oturarak karşısında şımaran ikiliyi mutlulukla öylece izleyen adam, kardeşinin takılgan sözleriyle ciddileşti. "Melih!" diye uyarsa dahi her şey apaçık ortadaydı işte. Çoluk çocuğun maskarası mı olmuştu bir de? "Bozma benim asabımı, almayayım seni ayağımın altına."

Zaten zar zor dayanıyorum yokluğuna, bir de sen hatırlatıp daha çok zorlama beni, diye geçirdi içinden.

Ezgi gülmekten kızaran yanağını Melih'in omzuna yaslamış sakinleşmeye çalışıyordu ancak İzmir sözünü duyduğu an anında atıldı söze. İzmir'in ne olduğun yeni öğrenmişti ne de olsa. Yenmiyordu ama çok güzel bir şeydi İzmir. Defne öyle demişti. Zaten o ne derse doğruydu onun için. En çok o biliyor, en çok onu seviyordu!

Yüzünü kapatan saçlarını iteledi. "Ben biliyorum ki İzmir'i." dedi karşısındaki iki koca adama hava atarak. "Defnoş oraya gitti. Bana hediye alıp gelecek."

Küçük, pembe dili kırmızı dudaklarının üzerinde iştahla dolandı. "Çikolata da alacak! Böyle kocaman... Sonra Defne, ben, bir de bebişimiz yiyeceğiz hepsini." Beyaz tenindeki kızarık yanaklarını ellerinin arasına aldı. "Ama en çok ben yiyeceğim, bebiş sonra yesin."

"Gözün doysun be kızım!" diye yükselen ses Melih'e aitti. "Bu adam Almanya'yı taşıdı sana sen hala hediye peşindesin."

Abisine dönüp büyük adam edasıyla "Siz çok şımartıyorsunuz bu kızı çok." dedi Ezgi'yi Alpay Emir'in kucağına geri bırakıp -daha doğrusu fırlatıp- karşılarına geçip otururken. "Böyle çocuk mu büyütülürmüş canım. Bak bana... Ezgi'nin istediği her şeyi yapıyor muyum? Çocuk dediğin yokun ne olduğunu bilecek. Yoksa büyüdüğünde çok süründürür bu sizi..."

Alpay Emir sinirleri bozulmuş gibi seslice gülerken ona sarılan kızın başına yasladı çenesini.

Ezgi'nin bir eli de yanağına kapanmış ufak ufak dolanıyordu dayısının yüzünde. "Bak doğru," dedi kardeşine dik dik bakarak. "Çocuk dediğin yokun ne olduğunu bilecek..." diye tekrarlamasının tek nedeni Melih'in hala abisinin eline bakan bir çocuk olmasıydı. "Öyle eline geçen her kartı ödeyen var zaten diye kullanmayacak. Yoksa yok deyip oturacak yerinde, çok istiyorsa da çalışıp kazanacak."

İşte şimdi faka basmıştı Melih.

Abisinin Defne için çıkarttırdığı ek kartı Defne kabul etmeyip ortak hesap açma ve oradan harcama yapmayı teklif ettiğinde evin ihtiyaçları için Melih'te duran kart sadece evin ihtiyaçlarını karşılamamıştı maalesef.

Uysal bir şekilde "Ama şimdi kral abim," diye söze girdi Melih. "Sanki bilmiyoruz... Euro olmuş kaç lira. Sana dokunur mu bizim üç beş harcamamız? Ne var yani kazandığının zekatını versen... Kefenin cebi yok ne de olsa. Boş ver sen biriktirmeyi falan..."

Bu rahatlık kesinlikle Ezgi'nin de aralarında olmasından sebepti. "Hem Defne'nin benim mi var aramızda? Beraber de harcadık arada. Ne yiyip içtiysek onu ödedik. Ha Defne ha ben... Bizim harcamamız senin elinin kiri... Cimri olma bu kadar..." Cimri mi? Çarpılmasa iyiydi.

Alpay Emir zaten sinirini birinden çıkarmak isterken daha fazla dayanamadı ve bu konuyu bahane ederek "Lan bana bak," dedi öne doğru eğilip. Kardeşinin, ailesinin harcamasına laf edecek adam değildi, bunun için çalışıyordu zaten ama Defne'nin değil de bu herifin kendi keyfi için harcaması sinirine gitmişti. "Yeni haberim oluyor diye kurcalamayacağımı mı sandın, anlamadım? Bir gecede ne halt ettin de dört bin liralık hesap ödedin kim bilir? Ne bok yediğini sormuyorum diye iyice raydan çıkıyorsun."

Melih rahatlamış bir şekilde arkasına yaslandı ve "He sen onu diyorsun," dedi gülerek. "Valla git onu Defne'ye sor hacı. Bu konu beni aşar."

Alpay Emir'in bu gevşek karşısında sabrı tükeniyordu. Kafasını çevirip derin bir soluk bıraktı. Gevşekliği tutmuştu yine... Anlamadığını belli eden bakışlarla kardeşine bakan adam ağzını açıp olayı soracaktı ki Ezgi duyduğu isimle "Ben Defne'yi özledim." dedi oturduğu kucaktan aşağıya kayıp dayısının telefonunu almak için odada ilerleyerek.

Sanki daha dün akşam konuşmamışlar gibi özlem doluydu. "Defne'yi arayalım, hadi! Çok özledim, çok çok çoook!"

Alpay Emir eline bırakılan telefonun kilidini açıp Ezgi'ye verirken hala Melih'ten bir cevap bekliyordu.

Melih'e ise gün doğmuştu. "Malum," dedi kinayeyle. "Sen çekip gidince her şey aynı düzende ilerlemedi." Alpay Emir yüzüne çarpılan bu olayla duraksasa da hala merakla dinliyordu.

"Senin olmadığın günlerden birinde, biliyorsun hayli çoktu çünkü o günler hangisi olduğunu kestiremiyorum, Defne ile beraber bir gece çıktık dışarı. Baktım bu baya dağıtıyor..." dedi, karşısındaki adamın nabzını yoklayarak.

"Sonradan yaşayınca bazı şeyleri önünü de kesemiyorsun tabi... İçtikçe içti, hevesini almak istedi. Sizin izin vermediğiniz ne halt varsa yapmak istedi belki de bir şey diyemeyeceğim. Ben sadece arkadaşı olarak ona sahip çıkmak adına yanında bulundum o kadar."

Alpay Emir karmakarışık duygularla dinliyordu Melih'i. Canı acıyordu artık her daim önüne serilen hatasıyla.

"Kim sebep olduysa o ödesin deyip seninkiyle ödedim hesabı. Zaten bende o kadar para ne gezer? Sonra Defne o kafayla bunu duyunca birkaç kişiye bir şeyler ısmarladı. Hesaplar benden, daha doğrusu şerronun tekinden, kafasına bulandı. Bak arada güzel giydirdi sana ama atlıyorum oraları... Kral adamsın..." dedi asıl bombayı bırakmak ister gibi.

"Kızın yanında olsan aynı ortamdalar diye kafa göz dalacağın adamların keyif hesaplarını da ödemiş oldun. Allah bereket versin." deyip ayaklandı kusmak istediği kızgınlıkla. "Vay be... Neredeeen nereye."

O günler aklına geldikçe canından çok sevdiği ağabeyine kinle doluyordu. Sırf bu yüzden Defne'nin en ufak hatasına göz yumuyor, sadece yanında olmakla kalıyordu bırakıp gidenlerin aksine.

Bir sır gibi ondaydı bu karmakarışık geçen bir ayda yaşanılan her şey. Defne anlatmak isterse anlatırdı, istemezse bir ömür saklamaya hazırdı zaten. Karşısındaki adam abisi olsa bile hiçbir şey değişmiyordu onda. Defne büyüktür Alpay Emir'di onun için şu durumda.

Alpay Emir duyduklarıyla zihninde binbir düşünce yer edinmeye başlarken buna bile bir şey diyememenin cezasını çeker gibi ayaklanıp çıktı odadan. Sevdiği kadının tenine değen tek bir göz kalmasın isteyemeyecek kadar hatalı mıydı sahiden?

Boşuna gibi gelse de dinlediği her şey, o terapiler, aslında artık o da farkındaydı bazı eski düşüncelerinin hastalıklı şeyler içerdiğinin.

İçtiği sigara, yüzüne, boynuna, ensesine çarptığı buz gibi su bile içindeki ateşi söndüremiyordu. Bu gibi durumlarda sadece konuştuğu adamın telkinlerini yerine getirmeye çalışıyordu.

Geri içeri girdiğinde duyduğu ses gevşetmişti gerilen tüm sinirlerini.

Telefonun diğer ucundan gelen ince, narin ses, telefon ekranına büyülenmiş gibi bakan Ezgi'ye "Ama aşkım mısın sen benim?" dese dahi kendisine söylenmiş gibi çarpmıştı yüreği. "Bebeğimsin de üstelik."

Daha kaç gün, kaç asır sürecekti bu yürekten sürgün edilişi? Ona ne zaman eskisi gibi canı adamı, sevgilisi olduğunu söyleyecekti yeniden.

Kıkırdayarak "Evet! Kocaman aşkınım ben senin!" diye bağıran kız içeri giren dayısıyla oturduğu yerden ayaklanıp Alpay Emir'e koştu ve iki eliyle tuttuğu telefonu ona gösteri. "Bak! Defne var burada." dedi mutlulukla. "O da benim bebeğim."

Ezgi, Defne yanlarında olmadığı için çok üzülüyordu ama babası da bazen gidiyordu zaten. Defne de onun gibi işi bittiğinde gelecekti. O yüzden uslu durması gerekliydi. Söz vermişti, gelince yine beraber uyuyacaklar, dans edip videolar çekeceklerdi. Üstelik tüm bunları Ezgi'nin henüz gitmediği evde yapacaklardı.

Melih'in de evden çıkmasıyla baş başa kaldığı miniği kucağına aldı ve ekrandaki güzelliğe baktı.

Çok ama çok güzel olması yetmiyormuş gibi bir de süsleniyordu ya, iyice siniri bozuluyordu. Üstelik teninde emanet gibi duran ve her an iki yandan aşağıya inecekmiş gibi iki yana ayrılan ince ip askıları... Bu nasıl bir cezaydı böyle?

Derince yutkunmak bile kabaran iştahını bastırmıyordu ki. Bu kadar etkilenmek, tek bakışıyla yüreğe ateş düşürmek nasıl bir kudretti anlayamıyordu.

Gözleri, kızın, görebildiği her bir yerinde özlemle dolanırken Ezgi şen bir sesle "Biliyor musun çok özlemiş bizi!" diye şakıdı ve Alpay Emir elinde olmadan fısıltı gibi çıkan sesiyle "Ben de," diyebildi. "Ben de çok özledim."

Defne telefonu açtığı andan beri karşısındaki adamı görmek için hazırlanırken şimdi niyeydi bu fuzuli heyecanı?

Oysa zaten tahmin edebiliyordu sağdan soldan onun da çıkacağını. Ama yine de hızlı hızlı çarpan yüreğine söz geçiremiyordu. Utanmasa elini göğsünün çıplaklığının üzerine koyacak, sakinleşmek için derin nefesler alacaktı.

Onun yerine gözlerini kıpırdatamayan adama çekingen bir sesle "Merhaba," diyebildi sadece. Hâlbuki az önce karşısındaki cadıyla nasıl da rahat konuşuyordu. Bu ansızın bastıran ürkeklik niyeydi?

En mahrem anlarını paylaştığı adamdan şu an bu kadar çekiniyor olmak garip hissettirse de hoşuna da gidiyordu bir yandan bu his. Farklı bir yoğunluktu bu hissettiği şey...

Alpay Emir bir baş hareketiyle aldığı selamdan sonra tutulan diliyle ne diyeceğini bilemeyince Ezgi telefonu daha yüksekte tutup Defne'ye "Annem bizim bebişimize bakmaya gitti doktor amcaya biliyor musun?" dedi, mutlulukla.

Defne ona öyle demişti. Annesinin karnında bebek olacakmış ve sadece onunla Defne'nin bebişiymiş. "Ben dayımla kaldım, hiç ağlamadım annemin arkasından."

Defne'nin bakışları ise hala karşısındaki adamdaydı. Birbirlerine hasretle tutulan gözler aralarındaki kızın kıkırtısıyla ayrıldı birbirinden. "Büyüdüm de ondan."

Defne, hissettiği sıcaklığı bastırmak ister gibi hafifçe öksürüp "Ee, nasılmış peki bebişimiz?" dedi gözlerini adamın üzerinden zar zor alıp Ezgi'ye bakarak.

"Bilmem ki, annem gelmedi daha."

Alpay Emir ise hala Defne'yi süzerken duyulması zor bir fısıltıyla gayriihtiyari "Çok iyi... Aşırı iyi..." dedi karşısındaki güzel bebeğine. Ancak dakikasında yaptığı şeyi fark edip kendisini toparladı.

Bebekse bebekti işte. Defne'den ala güzel bebek mi vardı hayatında?

Ezgi ile beraber oturdu bir yere. Defne ise bu sırada duyduğu ve anladığı şeyle gülmemek için kendini zor tutarken Alpay Emir durumu anlayıp "Hiç öyle anlamamazlıktan gelme," dedi düz bir sesle. "İnsanda akıl bırakıyorsun sanki. Ben seni görünce ne dediğimi mi biliyorum?"

Defne hoşnutlukla gülümseyip alt dudağını dişlerken saçlarını omuzlarından iteledi ve yüzüne dökülen tutamları düzeltti. Hoşuna gitmişti az önceki dalgınlığın sonucu.

Hissettiği tüm çekingenliğe nazaran "Biliyorum," dedi şımarıkça omzunu silkip. Alpay Emir ise bu duruma karşılık özlemle gülümsedi sadece. Yeniden eskisi gibi olmak için canını bile vermeye hazırdı.

Adamın içtenlikle sorduğu "Nasıl gidiyor?" sorusuna Defne anında "HARİKA!" cevabını vermişti coşkuyla. "Her şey o kadar güzel ki... Biraz koşuşturmacalı başladık ama asla şikâyet etmiyorum. Sadece birazcık eksiğim var şu sunum için, onlarla uğraşıyorum."

Alpay'ın "Son durum ne peki? Yardım edebileceğim bir şey var mı?" sorusuyla Ezgi minik kaşlarını çattı, telefonu kendi göğsüne doğru çekti. Unutmuşlardı resmen onu. "Defne benlen konuşacak." dedi, kıskançlıkla. "Ben aradım. Sadece ben bakacağım, ben konuşacağım."

Alpay Emir ise bu beklenmedik tepkiyle ansızın "Benim telefonumla aradın." dedi, üstünlük sağlamak ister gibi. "Yok öyle sadece ben konuşacağım demek. Ben de konuşacağım. Siz zaten her Allah'ın her günü konuşuyorsunuz!"

"Ay paylaşılamıyorum galiba." dedi Defne oturduğu aynanın önünden kalkıp yatağa sere serpe uzanırken. Keyiflendikçe keyifleniyordu şu oldukları halden.

"Ben ikinize de yeterdim aslında ama... işte... maalesef bazılarının hala çabalaması gerekiyor. Hem Ezgi aradı beni. Fırsatçılık yapmasak mı?" dedi Alpay Emir'e attığı cesur bakışlarla. "Önceliğim beni fazlasıyla seven birine çünkü..."

"Ama ben de..." dese de Alpay Emir karşısındaki iki kadınla baş edemeyeceğini anladığında, hissettiği tüm özleme rağmen hiçbir şey diyemedi ve Ezgi'ye öncelik vererek onları birbirine bıraktı. Ama konuşulanları dinlemekten de kendini alıkoyamadı.

Ekrana atılan öpücüğü bile kendisine atıldı sanmak istedi. "Konuş bebeğim sen, ben bir tek seni dinliyorum."

"Biliyorum ki! Canım bebişim ben de seni dinliyorum."

Birbirlerine aşkla bakıp aralıksız konuşan iki kızı mutlulukla dinlerken Defne, Ezgi'ye neler yaptığına dair sorular soruyordu. Ezgi de ara ara yükselerek bu son günlerde yaptığı şeyleri anlatıyordu.

Aklına ansızın gelen şeyle "Dayım bana ne yaptı bak!" dediği gibi telefonu Alpay Emir'in eline sıkıştırıp dayısının kucağından yere atladı.

Alpay Emir yukarı çıkan kızın neyi getireceğini bildiğinden Ezgi'nin ardından bakarken Defne yatakta yüz üstü dönüp elini çenesinin altına aldı ve baş başa kaldığı adama baktı hiç çekinmeden.

"Şimdi konuşma sırası sende mi yani?"

Defne, karşısındaki adama nasıl bir manzara sunduğundan bihaberdi ve Alpay Emir bunun farkındaydı.

"Uslu uslu sırasını da beklermiş..."

Sırf bu manzaradan mahrum kalmamak için hiçbir şey belli etmemeye çabaladı ancak özlemi, sevdiği kadının tenine duyduğu hasreti... Her şey ama her şey bedeninin alevini harladıkça harlıyordu.

Şimdi yanında olsa... Hiç naz niyaz dinlemez anında yapışırdı dudaklarına.

"Sen baya olmaya başlamışsın, sevindim..."

Hoşnutsuzlukla "Malum, artık randevu alarak konuşabiliyoruz sevdiğimizle." dedi ve ekledi rahatça oturup karşısındaki kadınını süzerek. "Onda da iki üç kelime konuşabilsek şükredecek kıvamdayım artık. E izin de çıkmıyor senden yanına gelebilmek için... Biz burada hasretimizden kıvranalım sen geç dalganı."

Defne, kendisine sunulan fırsatla tek kaşını kaldırarak "Bence de şükretmelisin." dedi kinayeyle. "Bir ay boyunca sesini, kendini sakınan bir adam bunu sorun etmemeli ama... Ne yaparsın işte ben senin kadar acımasız biri olamıyorum. Gelme demek yerine daha zamanı var, diyorum sadece... Gelme de diyebilirdim neticede."

Kendinden emin tavrını geri kazanan adam yüzündeki gülümsemeyle "O biraz zor," dese de o da biliyordu artık Defne'nin sözlerinin kendi sözlerinden önce geldiğini. "Öyle bir şey de bak neler oluyor. Asıl sen şu an ilk uçakla yanına gelmediğime şükret."

Defne, ekrana düşen ikinci bir aramayla anında ayaklandı. Alpay Emir ise Defne'nin telefonu kapatacak olmasından rahatsızlanarak "Her kimse sonra dön bir zahmet. Konuşuyoruz şurada," dedi asabice. "Yok meşgulüm, yok işim var... Bak ben dayanamıyorum şu duruma."

Defne böyle bir şey düşünmemişti zaten. "Kızlar arıyor. Geç kalıyorum, hazırlanana kadar şansın var." dedi, o da özlemişti. "Ayrıca ben... Ezgi'yi bekliyorum." Dudakları büzülürken omuzları çökmüştü. "Ne yaptın ona? Ne gösterecek?"

İçten içe Ezgi'yi kıskanınca kızdı kendine. Telefonu masaya sabitlerken giyineceği şeyleri aldı ve aynanın önüne geçti ekranda gözüktüğünden bihaber.

"Sabah öyle bir şeyler karalarken onun da resmini çizmemi istedi, onu gösterir muhtemelen. Ayrıca sen... Nereye böyle? Bunca hazırlık... Yarın değil miydi senin yapacağın sunum hani eksik gedik vardı? Otur tamamlayalım işte. Ne yaparım bilmiyorum ama ben de yardım ederim."

Defne, hiçbir şey olmamış gibi ansızın üzerindeki geceliği çıkarıp krem rengindeki eteği bacaklarından geçirirken "Gezeceğiz bugün," dedi, mutlulukla. İç çamaşırlarıyla adamın karşısında kaldığının farkında bile değildi. "İlk günün yorgunluğu, ikinci günün koşuşturması derken anca vakit bulabildik. Belki akşama doğru denize de uğrarız bilemiyorum."

Karşı taraftan ses gelmeyince elindeki cropu başından geçirmeden önce ekrana baktı. Alpay Emir mest olmuş bir şekilde Defne'ye bakıyordu ve Defne bu durumun yeni farkına vararak utansa dahi asla belli etmedi.

"Bakmasana öyle..." dedi uyararak. "Sanki görmediğin şey, ne bakıyorsun?"

"Görmediğim şey değil," diye düzeltti karşısındaki kadını. "Dokunamadığım, bana haram kılmaya çalıştığın şey, tenin... Şimdi böyle, karşımda soyununca yine ben mi suçlu oluyorum?"

Bakışları öyle yoldan çıkarıcıydı ki Defne ne diyeceğini bilemedi. Ansızın gereksiz çıkıştığını fark edince geri adım attı. "Tamam," dedi belli belirsiz bir sesle. "Ben sana bir şey söyleyecektim aslında..."

Aldığı "Söyle, dinliyorum yavrum," cevabı kalbini yerinden çıkaracak bir kuvvete sahipti ve o böyle hissetmekten utanıyordu içten içe.

Adama günler önce onca söz söylerken aklı ve kalbi neredeydi ki? Bilmiyordu ama salmıştı artık.

"Birkaç makale var..." dedi utana sıkıla. Nedensizce çekiniyordu işte. Hiç hoşlanmamıştı bu durumdan.

Eskiden olsa... İç geçirdi. Eskiden olsa çat diye atar önüne, bunlar çevrilecek, eğer anında yaparsan gece sana harika bir sürprizim var, der eğlenceye vururdu işi.

Defne içten içe oflayıp devam etti konuşmaya. "Ben kendimce çevirmeye çalıştım aslında ama... emin olamıyorum. Çok fazla bilmediğim, anlayamadığım kelime var. Yarına kadar zaten ne yapacağım onu da bilmiyorum Emir... Her şeyi elime yüzüme bulaştırmaktan öyle çok korkuyorum ki. Sana atsam... bana yarın sabaha kadar çevirebilir misin?" dedi istekle.

Alpay Emir ise günler sonra bu güzel kadından herhangi bir istek alması hoşuna gitmişti.

Elbette ne isterse anında yapmaya hazırdı bu da soru muydu?

Ama tek şartı ne olursa olsun beraber yapmaktı.

"Öncelikle," dedi bilmişlikle. "Yarın için bir sakin mi olsak yavrum? Ben sevgilimin en güzel haliyle bu işten sıyrılacağına eminim çünkü. Ama sen de kendine biraz güvensen mi?"

Sevgilim kelimesine takılamadan "Güveniyorum zaten!" dedi, kendinden emin bir şekilde. Artık mesleğine de çalışmalarına da fazlasıyla önem veriyordu. "Ne kadar çok çalıştım biliyor musun? Her şey! Her şey aklımda ama en iyisi olsun istiyorum. Hiçbir eksik olmamalı. Bu benim için öyle büyük bir fırsat ki... Sorunsuz geçsin istiyorum."

"Orada olsam belki çalışırdık," diyerek nabız yoklamak istedi fırsatçılığı bekleyen adam. "Nelere dikkat etmen gerektiğini konuşurduk. Biliyorum ben seni, şimdiden kendini yiyip bitiriyorsundur nasıl konuşacağım onca insanın içinde diye."

Defne üzerindeki bu heyecanı atmak için adamı yanında istese de öyle bir kırılma anı bekliyordu ki gerçek düşüncelerini dillendirmek için, hala bekliyordu bu yüzden. "Yani..." dedi utana sıkıla. "Kendimi, kimse yokmuş da kendime anlatacakmışım gibi telkin etmeye çalışıyorum. Of evet, korkuyorum onca insanın önüne çıkmaya."

"Kaçıyorsun yani? Şimdi orada olsam bence harika bir prova yapabilirdik. Bence geleyim ben. Bak hazır bugün de evdeyim. Çıkayım yola, akşamında yanındayım."

"Hayır, hayır. Çalışırız ki yine. Gelmene ne gerek var! Ben akşam ararım olmadı seni olmaz mı? Sabaha kadar bir bir sana anlatırım her şeyi. Of... Sahiden ne zormuş bu böyle..."

O sırada Ezgi de elindeki birkaç kağıtla geldi Alpay Emir'in bacakları arasına. Dan diye daldı konuşmanın ortasına. "Bak bu ben." dedi beyaz kağıttaki çizimi yüzünün önüne getirip Defne'ye göstererek. "Bu daa sen," deyip diğer elini kaldırdı. İki beyaz kâğıt arasında pembeleşen yüzü vardı ve Defne bu görüntü karşısında suya düşen pamuk şeker gibi eridi anında.

Beyaz kâğıdın üzerindeki mavi tükenmez kalemle çizilmiş iki yüz de birebir çizilmişti. Defne bir kere daha adamın yeteneğine hayran kalırken "Dayım, bizi yaptı!" diyen kızın sesiyle ekrandan uzaklaştı.

"Sadece beni çizecekti ama sana yapmazsa ağlarsın diye sana da yaptık! Dayım öyle dedi. Yapmazsak Defne çok ağlar sonra dedi. Önce seni çizdi, sonra beni!"

Öylesine karalamıştı içte Alpay Emir. Sonra Ezgi gelip de görünce onu da çizmişti, böyle kandırmıştı onu. Nasıl anlatacaktı ki küçücük kıza gözlerinin önünden gitmeyen yüzü gördüğü her alana karaladığını.

Defne, Alpay Emir'in ona bakmadan dahi kendisini bu kadar güzel resmedebilmesine hem sevinip hem üzülürken fısıltıyla "Ben artık dayının yapmadıkları için değil, yaptıkları için de ağlıyorum." dedi elinde olmadan dilindeki zehri akıtarak. "Önce seni çizse de olurdu..."

Alpay Emir o an daha fazla bu kadından uzakta kalamayacağını anlarken aklına koymuştu bile hemen akşamında Defne'nin yanında yer edinmeyi.

Elinden geleni yapıyordu zaten ilişkileri için. Yetmeliydi artık bu kadar ayrılık. Yanan da yakan da kor haline düşmüşken niyeydi bunca kahır?

...

Önüme konan tabakla "Hayır, hayır... Yiyemeyeceğim." dedim anında. Oturduğum sandalyede belli etmeden kıpırdanıp karnımı içeri çekmeye çabaladım. "Bir tane daha yersem sahiden de bombalığını yapıp patlatacak bu tatlılar beni."

Masadakiler benim bu homurdanan halime gülerken "Ekşi tatları seviyorsan mutlaka denemelisin." diyerek yaklaşan kıza tebessüm ettim. "Vişneli, limonlu... Tadı farklıdır ama güzel olur." Ortadaki tabağı önüme çekti. "Tuzludan devam etmek istersen boyozlar seni bekliyor."

"Bir yudum su için bile yer yokki midemde." dedim üzüntüyle. "Yoksa hiç düşünmez anında yerdim hepsini."

Selin, "E ama olmaz ki böyle," dedi erkenden tıkanmam karşılık. "Otele geçelim, yüzelim, serinleyelim bir kendimize geliriz. Sonrasında da duruma göre kumru ya da rakı-balık yaparız bak. Diyetisyenliğin tutmasın hiç."

Zaten tutamıyordu ki şu iki gündür. Ne görsek tadıyorduk, yiyip içiyorduk ama millete gelince diyetisyeniz diye söyleniyorduk.

Bana pek bir söz hakkı bırakmayan gruba karşılık onlara ayak uydurdum ve gün boyunca yaptığımız şeylerden söz ede ede otele doğru yol aldık.

"Ben pek böyle olacağını düşünmemiştim," dedim buraları nasıl bulduğumu soran adama samimiyetle gülümseyip. "Bizim oraların kalabalığını aratmıyor ama bir başka huzuru varmış buranın. Sabahı ayrı akşamı ayrı güzelmiş."

Adımlarını adımlarımla bir tutan adam "Öyledir," dedi önümüzde kahkahalarla gülen gruba bakarak. "İzmir'in her vakti ayrı güzeldir." Yüzüme dönen bakışları beni dikkatle incelerken gözlerimi kaçırdım bu bakışmaya bir son vererek. "Ama gecesi ayrı bir güzeldir. Şehrin ışıkları söndü mü gökyüzünün incileri aydınlatır buraları. Eğer izlemek istersen bu gece..."

Üzerimdeki ilgisinin farkındaydım ancak buna karşılık yanlış anlayabileceği en ufak bir cevap vermemek adına arkadaşça yaklaşıp "İsterim tabi," dedim yıldızların buraları ne de güzel parlatacağını düşünerek. "Hep beraber gitmiş oluruz, güzel olur bizim için."

"Aslında beraber," diye söze girecekti ki sadece birkaç adım önümüzdeki Selin'in omzuna sarılarak "Gideriz değil mi?" dedim hevesli görünme isteğiyle. "Volkan şuradaki tepenin akşamları yıldızlarla donandığından bahsetti. Bu akşam gidelim diyor. Merak ettim doğrusu. Akşam eğlenmek için çıkacaktık ama sonrasında uğrayalım mı?"

Selin, benden önce yanımda duraksayan adama imalı gözlerle bakarken "Gideriz tabi kıvırcık," dedi yeniden bana dönüp. O bana öyle hitap edince de benim aklıma başka bir adamın adı düştü. "Gece pikniği! En sevdiğim. Şarabımızı açar, sohbetimizi eder hayattan bahsederiz biraz."

Beni kolunun altına alırken Volkan'a döndü. "Sen ayarlarsın artık bir şeyler. Malum, fikir senden çıktı. Bu romantik fikirler nereden çıkmaya başladıysa artık... Ama öncesinde biz kız kıza takılacağız haberin olsun."

Onlar aralarında konuşurken otele doğru yol aldık ve ben uzun süre sonra telefonumu elime aldım. Melih'ten gelen "Az etraftaki hatunları çek de gözümüz gönlümüz aydınlansın." mesajına gülüp geçerken hemen üstteki sohbet kutucuğuna girdim.

Birkaç saat öncesine ait "İzmir sokaklarının güzelliğine şahit olması ne zaman son bulacak? Otele dönünce yaz mutlaka." mesajı Emir'e aitti. Üstelik "Özledim Defne." diye bir de belirtmişti. "Sesini duyayım, yeter bana."

"Oteldeyim şu an." yazdım, mesajım tek tik oldu. "Biraz yüzeceğiz, sonrasında kızlarla çıkacağız."

Mesajı aceleyle yazmamın nedeni kızlardan yükselen "Hadi hazırlanalım artık, çok bunaldım." sözleriydi.

"Bak sonra unutma," yazdım unutmayacağını bile bile. "Yardım edeceksin bana, çevireceksin o metni. Hatta atayım ben sana." deyip gönderdim ona dosyayı ama bir cevap alamadım.

İşi vardır diye düşünerek çantama attım telefonu. Hatta elimde olmadan az önce çekindiğim fotoğraflardan birini de göndermiş, nispet yapar gibi "Ne fırsatlar kaçırıyorsun farkındasın değil mi?" yazmıştım. Yine cevap alamadım.

Yeşil renkli, bedenimi saran ipli bikinimi düzeltirken "Ya güneşi kaçırmasak bari!" sitemi kızlardan birine aitti. "Yarınki toplantıdan sonra oyalanmadan gelip güneşleniyoruz, haberiniz olsun."

Onlar kendi aralarında sohbet ederken benim aklımı kurcalayan şey yarının heyecanıydı. Şu an bile yeniden üzerimi giyinip odaya kapanmak saatlerce çalışmak istiyordum. Hazır olsam da değilmişim gibi geliyordu.

Üzerime aldığım beyaz pareoyla beraber çoktan şezlonglara yerleşmiştik bile. Üzerimizde dolanan ilgiden rahatsızlık duyduğumda oyalanmadan kendimizi serin sulara bırakmıştık.

Yüzdük, güneşlendik, fotoğraf çekindik, bir şeyler içtik...

Selin ve kızlardan biriyle biz gülüşe oynaşa oradan oraya yüzerken nefeslenmek adına duraksadık. "Bu Volkan yürüyor sana, farkındasın değil mi?" diye sordu saçlarındaki suyu sıkarken. "Daha dün bir bugün iki, hemen yol yapmaya çalışıyor."

"Farkındayım ama ilgilenmiyorum."

Cevabımı kabul etmeyip "İyi biridir." dedi sanki durumları bilmiyormuş gibi. "Gerçekten senden etkilenmese asla adım atmazdı, bir düşün istersen-"

Sırtımı havuzun kenarına yaslarken "Selin..." dedim durması adına. Kamerasını az ötede bir yere sabitlemişti yine. Gözlerim kısılmış etrafta dolanmaya başlamıştı. "Gerçekten ilgilenmiyorum."

Düşünmemi bile gerektirmeyen o cümleler döküldü dudaklarımdan, şaşırdım. "Benim aklım da kalbim de tek bir kişiyle dolu. Şu an için tatsız bir durumun içinde olsak bile bunu yalanlayamayacağım. Bir başkasını severken benden bunu bekleme."

Korkum, eğlenceme ağır basınca kızlardan ayrılıp bu gecelik izin istedim. Heyecanım da telaşım da artıyordu ve ben yarın nasıl olur da o yükün altından kalkacaktım bilmiyordum.

Banyodan sonra saçlarımdan henüz çıkarmadığım havlu, az da olsa güneş görmüş tenimi saran gece mavisi gecelikle rahat olabildiğim kadar rahattım. Tamamen çıplak üst bedenimde tatlı bir temas oluşturuyordu sadece.

Bilgisayarım ve ben geniş yatağın içinde kaybolmuşken okuduğum metinler, ezberlediğim cümleler beni yormuştu. Üstelik mesajlarıma asla dönmeyen bir adamın varlığı da sinirimi bozuyordu.

Elim benden habersiz onunla beraber olan fotoğraflarımızın olduğu dosyayı açarken kederli bir gülümseme konuk oldu yüzüme. Benim kocaman gülümsediğim, onunsa bana ciddiyetle ama en çok da sevgiyle baktığı fotoğraflar, ona saçma sapan sorular sorduğum esnada çektiğimiz videolar...

Derin bir iç çekip kapattım bilgisayarı. Hafif sitem hafif öfkeyle tuşladım ezberimdeki numarasını. İlk çalışta açıldı, ne diyeceğimi şaşırdım. Ancak hemen toparlandım.

"Hani yardım edecektin bana," dedim küskün bir sitemle. "Altüstü bir belgeyi çevirip atacaktın, hiç mi zamanın olmadı benim için. Bekliyorum kaç dakikadır!"

Özlediğim, duymayı hasretle beklediğim sesi "Beyaz mı, kırmızı mı?" dedi.

"Efendim?" dedim, yataktan kalkıp etrafta dolanırken. "Ne beyazı ne kırmızısı? Makaleden bahsediyorum ben. Yardım etmeyeceksen kendi başımın çaresine bakarım ben."

Yumuşak bir sesle "Şarap sevmez misin?" diye sordu sanki konumuz buymuş gibi. "Geldiğimde kuru kuruya mı çalıştıracaksın beni?"

"Seni çalıştırmak için bulabiliyor muyuz ki!" dedim ona neden sitemle cevap verdiğimi bilemeyerek. İflah olmaz tarafım ona kızmak, ona nazlanmak istiyordu. "Senin için çocuk oyuncağı birkaç sayfayı çevireceksin sadece- Bir dakika ne? Geldiğimde derken!"

"Kırmızı alıyorum o halde. Yirmi dakikaya yanındayım."

Benim bir şey dememi beklemeden telefonu kapattı ve ben kocaman odanın içinde elimde telefonla koca bir bilinmezliğin içinde kaldım.

Düşündüm, düşündüm, düşündüm...

Gelmiş miydi? Buraya mı gelecekti? Yoksa benimle dalga mı geçiyordu bilmiyorum ama bedenim de ruhum da yanım tutuşmuştu. Elim kolum uyuşmuş, her biri görevinden zindana sürülmüştü.

Sağa gittim, sola gittim, saçlarımdaki havluyu çıkardım ama ne yapacağımı bilemedim; üzerimi giyineyim, hazırlanayım istedim yine hiçbir şey yapamadım. Tek yapabildiğim yüreğime düşen huzur filizlerinin açıldığını hissetmek oldu.

Kapı çaldı. Elimdeki telefonu sıktıkça sıktım, ondan güç almaya çalıştım. Titreyen dizlerimle birkaç adım attım, kapıya ulaştım, açamadım.

Derin bir nefes aldım, zihnimi kurcaladım. Kendi kendimi telkin etmeye çalıştım.

"Hayat," dedim kendime dostça yaklaşarak. "Sana ne yaşatırsa yaşatsın lütfen kalbini dinle."

Elim, yaralı ama bir o kadar da karalarla bağlı kalbimin üzerine ulaştı. "Ona değil, kendine bir şans ver Defne." diye fısıldadım ister istemez. "Çünkü yaşamak... Senin de hakkın."

İkinci defa vurulan kapının ardından yükselen güçlü "Defne," ismi bana aitti. "Güzelim?" Onun sesiyle çıktığı için pek bir değerliydi.

Dudaklarım birbirine mıhlanmışken kapıyı açtım, karşımdaki bedenin kara orman barındıran yanık yeşil gözleriyle karşılaştım.

Kendinden emin duruşuyla kapımda dikilen adamın bir elinde kırmızı şarap şişesi ve iki kadeh bulunurken bir diğer elinde bir buket bulunuyordu. Gül değildi. Ben gül severdim, ancak karşımdaki adamın elinde mor renkli, hoş kokulu bir buket duruyordu.

O an tüm dünyayı ardımda bırakıp ne istiyorsam onu yapmak istedim. Hesaplaşmalar, kırgınlıklar, kızgınlıklar... Bana kötü hissettiren tüm bu duyguları dışarıda bırakan görünmez bir kalkan oluşturdum ve karşımdaki adama o ilk adımı ben attım.

Bir tek ikimizi ve ikimizi ilgilendiren tüm duyguları içinde barındıran, bizi tüm olumsuzluklardan koruyan bir kalkanımız olsun istedim. Sevgimiz, sadakatimiz, birbirimize olan şehvetimiz bu kalkanın içinde korunsun, bizi birbirimizden bile korusun istedim. Bizi herkesten çok birbirimizden korusun!

Attığım adımın yarım kalmasının sebebi onun bana gelmesiydi. O zaten hep bana gelmişti. Adımımı dışarı atmama bile izin vermeden beni sarıp sarmalamış, odanın içine doğru yol almıştı.

Bir kere gitmişti ama her defasında gelmişti.

Suskunluğu kendine galibiyet seçen dilim tutukluluk yaşarken bedenimi saran kolların arasına hapsettim kendimi. Bir kapı eşiğinde yalnız bırakılmışken yine başka bir kapının eşiğinde kendimi tamamlanmış hissediyordum.

Kapıdan çıkmama bile izin vermeden sıkı sıkı sarıldı, arkamızdan kapıyı kapattı ve yüzü saçlarımın arasında, boynumda kendine yer edindi.

Gerçekliğini teyit etme isteğiyle geri çekilip yüzümü yüzüne sabitlediğimde elindekileri bir kenara koymuş beni yeniden kolları arasına almıştı.

Bu defa parmak uçlarımda yükseldim, ince kollarımı boynuna yerleştirip daha önce hiç sarılmamış gibi sarıldım.

Dudakları dudaklarımı yasaklı bölge bilirmiş gibi yüzümün her bir miliminde dolandı. Bense bu anın tadını çıkardım.

"Senin yüzünden kalbimde hissettiğim bu büyük sancı yine senin sayende yok oluyor; bu kendime yaptığım en büyük ihanet."

Bir fısıltı gibi çıkan kelimelerim ona ulaştığında belimdeki kolları sıklaştı ve ben aylar sonra içimdeki o hissi bastıramayarak kendimi yine onun kucağında bulmak istedim. Uzandım, çenesiyle dudağı arasına küçük bir buse kondurdum.

Beni anladı, belimdeki eli kalçamı bulurken bacaklarımı beline dolamama olanak sağladı.

Saçlarıma dudaklarını bastırıp kokumu içine çekerken "Söz vermiştin," dedim, boynundan uzaklaşıp yüzünü ellerimin arasına alırken. Hiç hoşlanmadı geri çekilir gibi olmama. "Ben ne zaman dersem o zaman gelecektin."

Bulunduğumuz loş ortamda bile parıl parıl parıldayan gözleri hasetle inceledi yüzümü. "Defne," dedi iç çekerek. Bacağımdaki eli tenimi severek yüzüme dağılan saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. "Ben sana, sana gelmemenin sözünü hiçbir zaman vermedim."

Anlayamadığım cümlesiyle kaşlarım havalanırken omuzlarını kavradı ellerim. Öyle özlemiştim ki tenini hissetmeyi, onu sevmeyi, onun sıcaklığıyla ısınmayı... "Anlamadım?" dedim hayıflanmayla. "Ama söz vermiştin!"

Çenemdeki eli boynuma indi, parmakları dudaklarıma temas etti.

"Zor oldu ama biz bir anlaşma yaptık." dedi bundan hem çekinir gibi hem de mutluluk duyar gibi konuşarak. Günler önce, küçük balkonumda, onunla yan yana olan konuşmalarımız dolandı zihnimde.

"Beni sözlerinle değil, gözlerinle de öldürüyorsun artık." demişti acı içinde. "Biliyorum, seni çok kırdım, yapmamam gereken hatalar yaptım... Ama bu çıkmazdan beraber, el ele kurtulalım istiyorum." diye eklemişti.

Anlatmıştı ne hissettiğini ne kadar kırıldığını, bunlarla baş edemediğini...

Ondan tek bir şeyin sözünü istemiştim ben de.

O da kabul etmişti.

Kendisine, öfkesine, sinirine, kızgınlıklarına, kıskançlıklarına söz geçirebildiği an tamamlanmış olacaktık. Kıskançlıktan gözü dönmeyecekti mesela kendi cinsinden birini gördüğü an. Öfkesi gözlerini kör etmeyecek, bana olan sevdası her şeyin önüne geçip kendisini bile unutturmayacaktı.

Ben İzmir'de çevremdeki insanlarla bir arada olurken kıskançlığı ağır basmayacak, beni boğmayacaktı. Aklına estiği gibi gelmeyecek, beni bir kafesteymişim gibi hissettirmeyecekti.

İri eli belimde, sırtımda dolandı hasretle. "Özledim," dedi beni daldığım yerden kopartırken. Hareketlerimden dolayı geceliğimin askısı düşerken omzuma, gerdanıma ufak öpücükler bırakıp doğruldu, başka hiçbir temasta bulunmadan açıkta kalan çıplak göğsümü kapattı askımı düzelterek.

Kucağından inmek istemesem bile hareketlendim, engel oldu. İçine katmak ister gibi sıkı sıkı sardı bedenimi. Onunkilerin yanında incecik kalan kollarım geniş kollarının üzerine sarıldı ve derin derin soluklandı yüzüm omzunda.

Asla kendime engel olmak gelmedi aklıma.

Onun sözlerine karşılık ince bir sesle "Ben de..." derken indim kucağından. "Ben de çok özledim." Etrafta dolandı gözlerim durumun garipliğiyle. Kenardaki mor çiçeklere daldığımdaysa elimi avcunda hapsedip avcumu öptü, öptüğü yeri parmağıyla sevdi.

"Ben sözümü çiğnemedim," dedi tok bir sesle. "Ne buraya senin tatilini zehir etmeye geldim, ne de seni gözümün önünden ayırmamaya. Sadece artık dayanılmaz bir halde hissettim kendimi. Aklımda da kalbimde de öyle büyük ki yerin, seni görmeden, seni hissetmeden hiçbir şey yapamaz oldum. Gelmek, nefeslenmek istedim."

Ne yapacağımı şaşırdım. Az önce düşüncelerimi kaybetmiş gibi kendimi ona bırakırken çekindim biraz. Söylediklerimle yaptıklarımın tezatlığına yandım. Yerdeki şişeyi ve kadehleri aldım. Elimi uzatıp parmaklarımızı birbirine kenetledim ve onu ilerideki oturma grubuna çekiştirdim yüzüne bakmadan.

Sessizliğimden hissettiklerimi anladı, beni rahat bıraktı; o zaten beni hep anlardı.

Geç de olsa "Hoş geldin," dedim sevecenlikle. Geniş kanepeye oturduğumda hemen yanıma yerleşti ve elimi tutup ona bakmamı sağladı. Gerçek düşüncelerimi anlamaya çalışarak derince baktığında tebessüm ettim sadece.

"Bakma öyle," dedim açık pencere sayesinde üzerimizden bir hazan yeli esip geçerken. "Benim için artık herkes her şeyi yapabilir, her an her şey olabilir... Hayat mottom bu. Yarın öbür gün pişman olacaksam yapmadıklarım için değil yaptıklarım için olayım. O yüzden şimdi ne yapıyorsam yapıyorum. Ne olursun sorgulama."

Pişmanlık sözü geçtiği an gözlerine o geri dönüşü olmaz emareler yeniden bulandı.

O konuştuğumuz gece... Bana bir bebek sebebiyle geldiğini düşündüğümde, onunla yattığım için pişman olmadığımı ama yine de keşke olmasaydı aramızda o denli bir yakınlık, demeye çalıştığımı hatırladım.

Yıkılmıştı...

Zevkini istediğimi ama o zevkin sonunda asla ondan bir bebek beklemediğimi düşünmüş, o anki ruh haliyle perişan olmuştu.

Ve şimdi, yıktığı kadar yıkılmanın ne denli acı bir şey olduğunu bilen iki insan olarak sonun nereye gittiğini kestiremediğimiz bir yolda birbirimize yoldaşlık etmek için çabalıyorduk.

Şarap şişesini uzattım ne yapacağımı bilemeyerek. "Ne zaman geldin?" dedim hissettiği acıyı bastırmak niyetiyle ona gülümserken. "Açıkçası gelmen... Bilmiyorum. Hoşuma gitti." dedim omzu silkip iyice yanına yerleşirken.

Benim yerim hep onun yanıymış gibi geldi o an.

Yaşamın sonu ölümken, benim sonum da soluğum da oydu.

Bazı şeylerin dank etmesi için üzülmeliysek veyahut kırılan bir kalbin mükafatı çok daha güzel bir gelecekse ve bunlar yâr bilinen kişiden geliyorsa işte o zaman dünya dönmesini durduruyor kopmayan kıyamet iki sevgili için kopuyordu. Fakat o kıyametin sonu bile bizi ayıramıyordu.

Elimdeki şişeyi aldı, ayaklarımı altıma aldığım bedenimi süzdü ve derin bir iç çekip şişenin tıpasını açabileceğimiz tirbuşonumuz olmadığı için cebinden çakmak çıkarıp şişenin ağzını ısıtmaya başladı.

"Bir saat oluyor," dedi kısık, etkili bir sesle. "Bunun ilk yarım saati kapından kovulup kovulmayacak olmanın sorgu sualiyle geçerken diğer yarısı her şeye rağmen bir kere daha ayaklar altına alınabilecek olmanın endişesiyle geçti." dedi hiçbir hissini saklamadan. Gücenmiyordu bunları söylemekten.

"Benim senin kapından geri çevrilmeye tahammülüm yok artık Defne." dedi dakikalar sonra önümüzdeki sehpada bulunan kadehlere elindeki sıvıyı aktarırken. "Sadece birkaç saat sonra, git, desen... Sesim çıkmaz ama gidebileceğim en uzak yer nefesinin sıcaklığını hissedemeyeceğim birkaç karış öten olur o kadar."

Kısa kollu beyaz tişörtünün sardığı koluna tutundu elim. "Alpay Emir." Dilimdeki en anlamlı sözlerin bir bütünü olarak gördüğüm isimle seslendim ona.

Alpay ya da Emir değildi o benim için. Alpay Emir; lügatimdeki tüm güzel sözlerin bütünüydü.

Geldiğinden beri o kadar emindi ki ona karşı geleceğimden, ters bir şey diyeceğimden... Savunmada tutuyordu kendini. "İyi ki geldin." dedim tüm samimiyetimle. "İyi ki geldin ve şu an buradasın. Yanımdasın."

Bana öyle güzel baktı ki... Tüm kötü anları unutturmak, en kötü geceyi aydınlığa çevirmek ister gibiydi minnet dolu bakışları. Uzandım, önündeki kadehlerden birini aldım. "Beni unuttun sandım," dedim kısık bir sesle. En ufak yükselen ses bu atmosferi bozacak gibi geliyordu.

Kadehini aldı, dizine yasladı ve kolunu hemen arkama uzattı ve beni göğsüne çekti. "Unutmak?" dedi neyden bahsettiğimi anlayamayarak. "Bu ne mümkün?"

Ufak bir yudum aldım ve omzuna dayalı başımı kaldırıp arkaya, yatağın üzerindeki kâğıt yığınlarına baktım. "Çalışıyordum. Seni aradım ama ulaşamadım. Mesajlarıma da dönmeyince..." Yanağımı omzuyla boynu arasına yasladım yeniden.

"Telefona bakmaya fırsatım olmadı." Başıma yaslı çenesi hareket etti, dudakları şakağıma bir mühür gibi bağlandı. "Tek bir şartım vardı," dedi kaşlarımı çatmama neden olacak netlikte.

"Sabah seninle konuşurken düştü aklıma buraya gelmek... Sevdiğim kadın benden bir şey istiyor, yapmayacak mıyım? Elbette yapacağım ama özür dilerim sevgilim," dedi benim henüz kullanamayacağım o sıfatla. "Her şeyin bir karşılığı olmalı. Benim bu yoldaki bahanemi sen verdin elime. Yanında olmadan nasıl yardım edebilirdim ki sana?"

Güldüm onun bu çıkarcılığına. Sevindim de üstelik içten içe.

Yarın, hiç tatmadığım bir deneyim yaşayacak, meslek hayatımda büyük bir adım atacaktım. Bu yoldaki en büyük destekçilerimden birinin yanımdaki adam olması ise beni hem mutlu ediyor hem de rahatlatıyordu.

Konuşmak bize haram kılınmış gibi davrandık birkaç dakika boyunca.

Çıplak dizime yaslı olan kadehi bitirdim usul usul. Geçen onca zaman inat huzurla doldum başımı göğsüne yasladığım adamın kolları arasında. Hissettiğim hafiflikle "Ben gül severim," dedim omzundan doğrulup oturuşumu düzeltirken. O çoktan ikinci kadehe geçmişti. Ancak içmeye kendi bardağıyla değil, benimkiyle devam etmeyi tercih etmişti.

Benim ona döndüğüm gibi o da bana döndü. "Biliyorum," dedi başını usulca hareket ettirip. "Bir söz var biliyor musun?" Boştaki eli ensemle boynum arasını kavradı, sıcaklığıyla başım o yöne doğru meyillendi. "Gül düşünür gülistan olursun, diken düşünür dikenlik olursun, derler. Ben sana sunmaya çalıştığım her gülün sonunda gülü değil, dikenini düşünür olmuşum. Kendimi bulduğum dikenlikte kendimden önce seni kanattım ya ona yanıyorum ben."

Dudaklarım sözleriyle büzülürken elim elinin üzerine kapanıp sıkıca kavradı.

"Mor sümbüllerle gelmek istedim bu defa kapına. Sana olan bağlılığımın, hatalarıma karşın dilediğim affın nişanesi olsun istedim."

O an tüm bilincim kapandı ve ben belki de bundan sonra asla yapmam dediğim bir şeyi yaparak dizlerimin üzerinde yükselip sevdiğim adamın kucağına yerleştim. Sevdiğim adamdı o benim. Her şeye rağmen canım adamımdı.

Benden bu hareketi beklemediğini anlayabiliyordum ancak buna o kadar muhtaçmış gibi davranıyordu ki olur da geri adım atarım diye ben ne yaparsam onu bekliyordu.

Bacaklarının üzerinde kendime yer edindiğimde açıkta kalan bedenimdeydi iri elleri. Hiçbir şey demeden yaklaştırdım yüzümü yüzüne. Ufak, çok ufak bir çekinceyle kendimi geri çektiğimde yüzümle beraber yüzü havalandı ve aramızdaki mesafe hiç azalmadı.

Aramızdaki o çekimin bir sesi olsaydı, o ses tüm dünyayı yerle bir edebilirdi.

Yapamayacağım sanmış olmalı ki üzüntüyle yüzünü eğip alnını çeneme yasladı.

Çok kısa bir süre zaman tanıdım kendime. Artık ne kaybedebilirim ki diye düşündüm ve belki de o an sevdiğim adam üzerinden bir kumara oturdum.

Boynuna sardığım kollarımı gevşetirken "Zihnimden çok kollarım uyuşuyor aklımla kalbim arasındaki bu çetin savaşta." diye mırıldandım belli belirsiz bir sesle.

Gözlerini kapamış, beni dinliyor, yüzüme bakmaya bile çekiniyordu. "Sen beni yalnız değil, sensiz bıraktın; canım dediğin canımı yaktın." Sözlerimi tüketeyim, zehrimi akıtayım ve derin bir nefes alayım istiyordum. "Sahibi olduğun yürek, düşman biliyor seni. Sarılma, öpme, ona kanma yoksa yine canımız yanar, diyor bana." dedim uysal bir tonla.

Oturduğum kucağına yerleşirken rahat edebilmem için açtı bacaklarını. Bana bakmamaya devam edince ensesindeki kısa saçlarında dolandı parmaklarım. Rahatlasın istedim, o da benim gibi gerilmesin istediğim için sevdim saçlarını.

"Bak bana Alpay Emir..."

Bunu dememi bekliyormuş gibi anında açıldı gözleri. Açıldı açılmasına ancak az önce mutlulukla parıldayan gözlerinde kederli ağlar örülmüştü ve ben karşımdaki adamın gözlerini ilk defa bu kadar dolu dolu görüyordum. İçim sızladı, canım yandı.

Dizlerimden destek alarak hafifçe eğilip dudaklarımı dudaklarına yaklaştırdığımda kalçamdaki eli belimi sardı ve beni kendisine yaklaştırdı, sıkıca sarıldı.

Onu öptüm.

Çoğunlukla tutkuyla, şehvetle birleşen dudaklarımız ilk defa bu kadar özlem ve hasret doluydu. Yumuşacık öpüşü içimde bir yerlerde var olan ama benim üzerini örtmeye çalıştığım o duyguları uyandırdı ve minicik bir ara verme bahanesiyle geri çekildim. Alnını alnıma yaslayıp öylece bekledi sıkı sıkı sarılırken.

Gözlerini hala açmamış derin soluklar alırken yeniden uzandım hasret kaldığım dudaklarına. Küçük ama kısa aralıklarla sürdürdüğüm öpücüklerimin bir sonu olmazken geri çekilen bu defa o oldu ve yüzüne bakmama bile izin vermeden alnını çıplak tenime, göğsüme yasladı.

Duymakta zorlandığım "Özür dilerim," sözleri değildi beni hem şaşırtan hem de üzen. Bu sözleri dile getiren adamın, sesinin titrediği gibi gözyaşlarının göğüs oluğuma akmaya başlamasıydı benim tüm düşüncelerimi değiştiren.

Ben sevdiğim adamın gözyaşlarıyla tanışmıştım bu gece. Hissettiği güçsüzlükle bana sığınışını, benden çekinse dahi bana sunduğu bu yenilmişliğiyle merhabalaşmış, özrünü ömrüm boyunca kabul etmiştim.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page