top of page

37. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 29 dakikada okunur

Ansızın havalandığımı hissettiğimde, üzerimdeki tüm mahmurluğa rağmen gözlerimi açmaya çalıştım. Çok kısa bir süre sonra fazlasıyla tanıdık gelen güçlü, kaslı kollar tarafından bedenimin sarılmış olduğunun farkına vardım.

Huzurla yeniden kapanan gözlerimle kucağında olduğum adamın boynuna sarıldı ellerim. Ensesindeki kısacık saçlarının arasında oyunlar oynamak istedi parmak uçlarım.

"Alpay..." diye mırıldandım, duymadı; ama duymalıydı, buradaydı.

Gerçekliğini, yanımdaki varlığını kanıtlamak ister gibi, hareketlenip daha sıkı sardım omuzlarındaki kollarımı ve yüzümü mis gibi kokan boynuna sakladım.

Teni çıplaktı. Bedeni sıcacıktı ve pürüzsüz bedeni sertliğine rağmen yumuşacıkmış gibi bir his bırakıyordu.

Ateşimi harlayan teninin sıcaklığı, geceliğimin kapatamadığı bedenimi yakıyordu ve ben bu yangında yanmaktan korkuyordum. Ama yanaşmaktan da hiç çekinmiyordum.

Yüzüm boynuna kapanınca dayanamayıp dudaklarımı bastırdım o aralığa. Şakağımda hissettiğim sakalarının hissiyatıyla gülümsedim istemeden. Öpmeden öylece dolandırdım dudaklarımı teninde, belli belirsiz bir dokunuşla.

"Canım adamım..?"

Bir akşam vakti melteminin oluşturduğu fısıltı gibi çıkan sesimi duyduğu an bir bebeğin uykusunu bölmek istemez gibi yatıştırıcı bir tonda "Uyu yavrum," diye fısıldadı. "Daha fazla açılmasın uykun."

Belimden sırtıma uzanan eli ise tenimi elinin içinde sıkıştırarak varlığını kanıtladı. Hemen ardından ise saçlarımın arasında hissettim dudaklarını.

Bedenim, kor alev gibi yanan tenden ayrılıp soğuk çarşaflar üzerine bırakılınca buz dolu küvete bırakılmış gibi aniden titredim, uykunun esaretinden firar ettim; elleri bedenimden hiç ayrılmasın, yeniden sıkı sıkı sarsın istedim.

Huzursuzlukla "Ama ya..." sızlanışı bana aitti.

Beni yatağa bırakan adamın üzerimden geri çekilmesine izin vermeden koluna tutundu ince, birkaç altın bileklikle çevrili olan kolum.

Homurdanarak "Saat kaç?" diyebildim kuruyan dilim damağımın acısıyla yüzüm buruşurken. "Biz en son... çalışmıyor muyduk? Ne ara uyudum ki?"

Zihnimi kurcalamaya çalıştım ancak pek başarılı olamadım.

Güzel gözleri yüzümü talan ederken belime kadar açılan ve alt çamaşırımı açıkta bırakan geceliğimi indirdi, eğilip boynuma derin bir öpücük bıraktı. "Saat dördü geçiyor." dedi, sessizce. Hala yeniden uyuyacağımı düşünüyordu. "Evet, en son çalışıyorduk."

Geceliğimi düzelttikten sonra bacağımı saran eli yanağıma çıktı ve parmaklarını tüy misali dolandırdı, tenimi okşadı. Ancak ansızın çıkagelen iflah olmaz tarafım elini bacağımdan çektiği an huzursuz oldu. Kalsaydı ya bacağımı çevreleyen uzun parmakları orada.

"Çalışıyorduk çalışmasına ama birileri uyumayı benimle çalışmaya tercih etti ne yazık ki." Keyifli sesi alınganlık yapar gibi çıkıyordu.

Tenime değen teni, dokunduğu her yeri ateşe verip beni küle çeviriyordu farkında değil miydi? Ayrıca bu sıcaklık da neyin nesiydi?

Uykum gittikçe açılırken biraz şaşkınlıkla biraz da üzüntüyle "Ya..." diyebildim, omuz kırıp nazlanarak. O sırada da ellerim kolundan omzuna çıktı. "Ne ara uyudum, hiç bilmiyorum ki. Yanındaydım, beraber makaleleri okuyorduk."

Duraksadım.

Zihnime üşüşen zamanlamaları anında arşivden çıkardım.

Canım adamımın gözyaşları tenime düşmüş, tenimde derin çukurlar açmışken birbirimizde soluklanmamız uzun zaman almıştı.

Bir bebek gibi saçlarını okşamalarım onu sakinleştirirken güzel gözlerinin yaşlarla çevrelenmiş olması bende de ağlama isteği uyandırmıştı ve ben asla istemiyordum bunu.

Bir bakanın dönüp de bir daha bakmak isteyeceği çekici yüzüne sayısız öpücükler kondurmuş, özrünü kabul ettiğimi, kötü anlarımızı en ulaşılmayacak yerlere itelediğimi hatta silip atmak istediğimi söylemiştim.

Sonra dakikalarca sustuk. Bu, bizim şimdiye dek yapabildiğimiz en anlamlı konuşmamızdı. Sessiz iletişimimiz, birbirimizde nefeslenişlerimiz aramızdaki en anlamlı diyalogumuz olmuştu.

Sonrasında ise benim tatlı çabam, onun kendine olan öfkesi derken kendimizi hem içerken hem de gülüşerek çalışırken bulmuştuk.

Sonra zihnime düşen görüntüyle seslice güldüm elimde olmadan. "Sen en son benim tüylü, pembe kalemimle bir şeyler yazıyordun, şurada." dedim elimi uzatarak. "Of nasıl unuturum ya!"

Gözlerim, içi gülen gözlerinden ayrılıp ilerideki masaya ulaştı. Parmağımın ucuyla gösterdiğim alana baktı. "Durup durup, ya bu ne biçim kalem, senin başka kalemin yok mu, deyip duruyordun sanki."

Seslice güldüm yeniden. Yazı yazdığı an bakışları elindeki kaleme düşüyor, kaşları çatılıyor ve yazma hevesi kaçıyordu. "Has erkeğim benim ya..." dedim kahkahalarla. "Prensipleri de varmış, taşlı tüylü kalemlerle yazı da yazamazmış."

Gülüşüme, sözlerime, hareketlerime içi gide gide bakarken gülümsüyordu bu halime. Oysa o kadar içmeye onun sarhoş olması gerekirken tık yoktu. Bense hafiften ayrılmıştım yoldan.

"Eline çok ama çok ama çok yakışmıştı." dedim gülmelerimin arasında. "Bence sana da alalım bir tane."

Beraber içtiğimiz ilk kadehten sonra onun kadehinden çaldığım yudumlarla eşlik etmiştim ona. Ondandı sanırım üzerimdeki bu hafiflemişlik hissi.

Omzunu sıkan elimi avuçladı ve küçük bir buse kondurdu avcuma. "Aynen," dedi güler gibi. "Sen de benimle dalga geçip aynı zamanda garip garip şarkılar söyleyerek notlar alıyordun, hatırlatırım. Ayrıca bilmiyorum sanki ben seni. Kalemi siktir et, orası hikâye. Bilerek elime onu tutuşturmadıysan ben de bi' sik bilmiyorum."

Seslice gülüşüm kahkahaya dönüşürken kendimi iyice yatağa bıraktım ve elimi elinden kurtarıp yüzümü sıvazladım.

"Türkçe poptan garip garip şarkılar diye bahsetmen hiç hoş değil yalnız." dedim yavaştan aklım başıma gelirken. "Hayır çünkü ben onları söylemesem ağıt yakacağım bunca işin içinden çıkmak için. Fena mı iki Serdar Ortaç dinlememiz, Sibel ablacığımla kıvırtmamız? Sanki sen her akşam Mozart dinleyip şampanyanı yudumluyorsun."

Ben böyle konuştukça susup beni dinliyor kısılan gözleriyle beni inceleyerek izliyordu ya hani... Koşulsuz şartsız boynuna sarılasım geliyor, saçma sapan hareketler yapmak istiyordum.

Mesela dans etseydik ya şarkılar açıp. Kızardı belki bu nasıl şarkı bunlar nasıl hareketler derdi ama bana katılmasa dahi hevesimi kırmaz, ciddiyetinden ödün vermeden izlerdi dakikalarca.

İyice gerindim yatakta ve birazcık kayıp ona da yer açtım. "Bak aklıma geldi şimdi! Bir de bana laf çarpıtıyordun bu da mı çevrilecek diye." Yanıma uzanmak istese de öylece durup aynı zamanda emin olup olmadığımı anlamak ister gibi bana bakarken iri elini iki elimle tutup hafifçe çekiştirdim kendime doğru.

Yanıma oturur gibi yatağa yerleştiğinde elimdeki eline sarılıp ellerimizi göğsümün üzerine koydum. Saçlarımın arasına karışan parmakları tüm bedenimi dağıtıyordu.

Gözlerimi kapayarak konuşmaya devam ettim. "Sen bunun için gelmedin mi zaten? Benimle dalga falan geçemezsin bu konuda. Neyi çevirmeni istersem çevireceksin. Böyle yazınca, yani ucunu bastırınca içinde renkli renkli ışıklar saçan kalemimi veririm istersem, onla yazmak zorunda kalırsın. Kalemi kâğıda bastırdıkça tık tık renkli ışıkları yanar da sen de homurdanıp durursun bak sonra."

Aklıma gelen şeyle anında çatıldı kaşlarım. "Ay hayır ya," derken buldum kendimi. "Işıklı kalem falan yok sana. Şimdi sinirlenir fırlatırsın oradan oraya. Bir daha nereden bulayım ben öyle güzel kalemi?"

Üzerime doğru eğildi ve diğer eli yüzümdeki, boynumdaki saçlarımı iteledi. "Sarhoş olmakla beni sarhoş etmek arasında gidip geliyorsun," dedi kısık ama net bir sesle. Sesi ne kadar da güzeldi! "İçince değil, sana bakınca başım dönüyor; bundan herhalde."

Şımarıkça "Benimle dalga geçemezsin!" dedim dediklerini idrak edemediğim için. Yanağıma bastırdı dudaklarını. Belki de ediyorumdur da edesim gelmiyordur. Dudak büzdüm, omuz silktim ve bana ne canım, dedim. Tabi bunların hiçbirini canım koca adamım göremedi.

Derin bir iç çekiş sonrası yüzüme değen dudaklarıyla yüreğimdeki canım sarmaşıklarım renkli renkli çiçeklendi.

"Dalga geçmedim," dedi, en güzel melodiden daha güzel olduğu için ceza alması gereken derinden gelen sesiyle. "Madem uyumayacaksın... Gözlerini açsan da baksan ya bana. Güzel bebeğimin güzel gözlerine bakayım doya doya."

Ağzımın içinden olumsuz birkaç ses çıktı. "I-ıı." Bakmadım. Güzel gözlü olan oydu ve o bunu bilmiyor muydu?

Güldü bu halime.

Göğsümdeki elini yanağımın altına aldım ve uyumayacak olsam da huzurla uzanmaya devam ettim.

"Sarhoş falan değilim," dedim yalan söylemeden. "Ama canım sana sarhoş olmak çekti."

Gülmekle gülmemek arası çıkan o ses beni de güldürdü.

Yakındı, hissedebiliyorum, çok yakınımdaydı. Gözlerim hala kapalıydı ve onun konuşması bana ninni gibi geliyordu.

Parmakları yüzümde dolanırken "Sırf bana iş olsun diye zaten bildiğin kısımları da çevirmemi istediğinin farkındayım." dedi ve bir sır veriri gibi devam etti. "Beklediğinin aksine kızmıyorum, yorulmuyorum, gocunmuyorum yavrum, hoşuma gidiyor. Bu benim buraya geliş biletimdi ne de olsa. Ne istersen kabulüm."

Benden uzaklaştığını hissettiğim an, gözlerim, şiddetli yağmur sonrası şehri ortadan ikiye bölecek kadar kuvvet sahip bir yıldırımmışçasına açıldı. Ancak benden uzaklaşmak şöyle dursun, daha da yakınlaşmak ister gibi yanıma uzanmak için hareketlenmişti. Tek sorun artık ona ait değil de bana aitmiş gibi olan ellerimdeki koluydu.

Kolunu değil kolumuzu ona geri vermezken "Elbette kabulün olacak," dedim, bunun gururuyla.

Sonra da daha agresif bir sesle içimdeki ukdeyi dile getirdim: "O masadaki tüm kağıt parçaları... hepsi sabaha hazır olacak ve ben kahvaltıdan sonra her birini okuyup iyice hazırlıklı olacağım. Tek bir eksiğim bile olmayacak."

Kanıma işleyen öfke beni diriltti ve üzerimdeki tüm mahmurluk uçup gitti.

Canım adamımın kolunu bırakırken ansızın doğrulmama şaşırdı, ne diyeceğimi dikkatle bekledi.

"Sonra da bana inanmayan herkesin canına okuyacağım." Başımı salladım hararetle konuşurken. "Bak gör, yarın nasıl ağzı beş karış açık kalacak o çakma turunç kafanın. Pörsümüş havuç!"

İçimi şenlendiren erkeksi gülüşü birdenbire beni etkisi altına alan öfkemi yatıştırırken kolumdan tutup beni çıplak göğsüne çekti.

İyi ki de sıcaklayıp çıkarmıştı üzerini. Ben de sıcaklamıştım, çıkarsa mıydım üzerimi?

Gülmeye devam etti. "Bir dakika bir dakika," dedi, gözlerindeki parıltılarla. "Pörsümüş havuç mu? Neler oluyor?"

"Evet," dedim elimi karnına yaslayıp bedenimi kaldırırken.

Belime sarılan kolu ve karnımdaki eliyle rahatlayamadım bile. "Salak kadın ya! Neymiş efendim tecrübesiz, yeni mezun olmuş birinin bu sempozyumda konuşmacı olarak ne işi varmış? Çok yıllık pörsümüş havuç! Ne yeni mezun olması ya! Ben kaç yıldır çalışıyorum, haberi bile yok."

Gözlerim kocaman açılırken hemen yanımda uzanan adamın dibinde dizlerimin üzerinde durmaktansa karnının üzerine oturdum ve ona tepeden bakmaya başlayarak anlatmaya çalıştım hissettiklerimi.

"Ya inanabiliyor musun Alpay Emir!" derken sesim yükselmiş, sinirim artmıştı. "Yönetimle konuşmuş, yönetimle! Bir yanlışlık olmuş, benim adım yazıyordu listede ilk, demiş."

Ellerim altımdaki adamın omuzlarına tutunurken içtiğimiz şarapla ayrı renk boyanmış tırnaklarım çoktan yer edinmişti bile onun teninde. Bir şeyleri parçalama isteği onun teninde gerçekleşecek gibiydi.

"Neymiş... O hazırlanıyormuş bu sunum için. Ona öyle demişler öncesinde. O yüzden günlerini vermiş bu çalışmaya... Kadına bak! Sanki biz durduk bekledik öylece olduğumuz yerde."

Öyle büyük bir öfkeyle dolmuştu ki içim, ne yaparsam rahatlardım hiç kestiremiyordum.

Hareketlerim yüzünden omzumdan düşen askımı hışımla geri alırken bir şeyleri ısırma isteğiyle titreyen dişlerimin arasına hapsettim alt dudağımı.

Ofladım.

Seslice inleyip sinirimi atmak istedim.

"Ama yarın görecek o gününü!" İşaret parmağımı, elleriyle belimi sarıp etimi sıkan adama doğrultup salladığımda, hiç anlamlandıramadığım bakışlarıyla izliyordu beni.

"Hele bir mani olsun bana... Bak lütfen olsun hatta. Lütfen olsun ki ben de şu sinirimi bir atabileyim."

Derin bakışları bile durduramadı beni. Üzerine doğru eğildim ve "Çiğ çiğ yiyeceğim onu." dedim kızgınlıkla. Oysa benim aksime hayranlıkla bakıyordu bana. "Hayır sen kimsin ki beni tehdit ediyorsun!"

Aylarımı verdiğim, her gün daha da fazla çalışmak için çabaladığım şeyin sonucunu elde etmeme azıcık kalmışken önüme çıkan engeli ezip geçmek benim için hiçbir sorun teşkil etmiyordu.

Tırnaklarımı omzundan çekerken avuçlarım belime uzanan geniş kollarına kapandı. İrili ufaklı birkaç yüzükle dolu parmaklarım, yarısını bile saramadığı kollarını sıktı güçlükle.

"Kolaydı çünkü öyle gelip benim emeğimi boşa çıkarmak!"

Geri çekildiğimde kasıklarım, olduğu yere, bacaklarımın arasındaki adamın sert karnına yaslandı. Teninin sıcaklığını hisseder olmuştum iyice.

Bir gülüş çıktı dudaklarımın arasından. "Bir de gelmiş alttan alttan tehdit ediyor beni. Akıllı sanıyor kendini. Hayır zaten iki gram aklı var, onu da yarın ben elinden alacağım haberi yok-"

Boynuma sarılan hafif baskılı el tarafından aşağı çekildiğimde ellerim telaşla onun başının iki yanından yatağa yaslandı.

Nefes alamıyordum çünkü dudaklarım altımdaki adamın dudakları arasında emiliyor, hoyratça öpülüp dişleri arasında talan ediliyordu.

Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu çünkü kapanan gözlerimle zihnime düşen görüntülerimiz beni bambaşka alemlere götürüyordu.

Ansızın içine çekildiğim bu büyük saldırının şaşkınlığını üzerimden attığımda hiç düşünmeden az önceki öfkemi çıkarmaya yer bulmuş gibi sevinerek, sevdiğim adamın dudakları arasına bıraktım kendimi.

Uzun uzun öptü dudaklarımı. Uzun uzadıya aldı karşılığını benden.

Hiç çekinmeden, en az onun yoldan çıkmışlığı kadar öptüm, emdim, ısırdım dudaklarını.

İstediği karşılığı aldığında, boynumu sıkan eli gevşeyip enseme ulaşırken dudaklarımdan ayrılan ama tenimden asla ayrılmayıp çeneme ve boynuma inen dudakları sayesinde derince soluklandım.

Ciğerlerime ulaşan havayı değil onun dudaklarını istedim yeniden.

O kadar arsızı olmuştum o hissiyatın.

Kısa sürede yüzümde, boynumda, çenemde hissettiğim nefesinin sıcaklığı şu an boynumdayken, dili öyle güzel ıslaklıklar bırakıyordu ki tenimde, daha fazla karşı koyamamış, uyuşmaya başlayan bacaklarımın arasındaki karıncalanmayı geçirmek ister gibi iyice bastırmıştım kendimi altımdaki sert, boğumlu karnına.

Dudaklarımın arasından firar eden inlemem onu harekete geçirirken belimi ve kalçamı kavradı; sırtım yumuşak yatakla temas etmişti böylece.

İri bedeninin üzerimdeki baskısı hoşuma giderken çıplak göğüslerim, onun geniş göğsü tarafından eziliyor, aramızda geceliğimin incecik kumaşı yokmuş gibi uyarıldıkça uyarılıyordu.

Kolunun altından sırtına uzanan ellerim çıplak tenini okşarken onun yüzü çoktan boynuma kapanmıştı bile. Elleri ise tenimdeki hissiyatını devam ettiriyordu.

Ona karşı daha yavaş hareket eden ellerim dişlerinin arasında tenimi çekiştirdiği an en az onun kadar hararetlendi.

Bacaklarımı birbirine bastırma hissiyle kapamaya çalıştığımda kemikli parmakları bacağıma kapanıp bacaklarımı kendisi için araladı ve bedeni bedenimin uyumlu bir parçası gibi en mahrem yerime kapandı.

Pantolonun üzerinden hissettiğim kabarıklığıyla bedenimi yoğun bir titreme esir alırken onu daha çok hissetme ihtiyacıyla kalçam havalandı.

Dişlerinin arasından seslice bıraktığı soluk beni kendime getirmek için bir uyarı olurken hangi ara bu hale geldiğimizi düşünmeye çalıştım ancak nafileydi.

Zihnim de tenim de onun bedeniyle bütünleşme isteğiyle uyarılar verip duruyordu.

Hareketlerimiz sebebiyle bedenimi asla kapayamayan geceliğimin onun tarafından bedenimden ayrılmasıyla ikilemde kalmış gibi hissettim kendimi.

Onun elleri altında çıplak kalmıştım.

Kalçamı kapatamayan küçük bir iç çamaşırı harici ruhum da bedenim de çırılçıplaktı günler sonra onun karşısında.

Peki ben hazır mıydım bu adamın karşısında hem ruhen hem de bedenen çıplak kalıp ona kendimi açmaya?

Alpay Emir ise bu ikilemin sonucunu bilirmiş gibi hoyrat hareketlerini az da olsa yumuşatmış, apaz denebilecek kadar geriye çekmişti kendini.

Edepsizce bedenimi süzen zehir yeşili gözleri karnımda duraksadığında aradığını bulamamış olmalı ki hicap dolu gözlerle bana baktı sorar gibi.

Elimde olmadan kaçırdım gözlerimi. Konusu bile açılmasın istiyordum artık. Parmakları, incecik bir dokunuşla yanağıma kapanıp yeniden ona bakmamı sağladı. Sonrasında ise belimi iki yandan kavradı ve başparmakları karnımı, tenimi okşadı usul usul.

Onun görmeyi beklediği, gördükçe kendisini mahvettiği bir bıçak yarası yoku artık tenimde ancak onun ezberindeydi o yaranın konumu.

Ben sustukça, ona bir açıklama yapmadıkça gözlerindeki parıltılar kendisini geriye çekiyordu.

Üzerimden çekilip derince bastırdı dudaklarını o hayali yere. Ellerim saçlarını kavrarken onu oradan uzaklaştırmak isteyerek kendime çektim.

Az önce hoyratça öptüğü dudaklarım titreyerek açılıp kapandı. "Sildirdim," dedim belli belirsiz bir sesle. "Bana eskiyi, kötüyü anımsatan ne varsa çıkarıp atmak istedim hayatımdan da bedenimden de."

Böyle dediğim an sanki hayatımdan çıkarıp atmak istediğim o unsurlardan biriymiş gibi hissetti kendini ve üzüldükçe üzüldü.

Güven vermek isteyen bakışlarımı güzel gözlerine diktim. Daha net bir sesle devam ettim: "Ben, aynada kendimi gördüğüm her an geçmişi hatırlamak istemiyorum. Hayatımda da senin her defasında sevgiyle öpücükler kondurduğun karnımda da beni eskiye götürüp zihnimi meşgul edecek hiçbir şey bulunmasın istiyorum."

Bakışlarındaki o belirsizliğin uçup gittiğini gördüğüm an sıcacık bir gülümseme bahşettim ona. "Sana baktığımdaysa sevdiği için çabalayan bir adam görüyorum." dedim fısıltıyla. "Geride bıraktığımız, ama gereğinden fazlasıyla aldığımız dersleri görüyorum sadece."

Saatler önceki durgunluğu onu ele geçirmek isterken buna müsaade etmedim.

"Geç oldu belki ama iyi ki de görüyorum artık bu adamı."

Ağzını açıp konuşacaktı ki kendimi ana kaptırıp bu defa ben uzandım dudaklarına. Az önceye nazaran daha masumane bir öpüştü benimki.

İri elleri iki yanımdan kaburgamı kaplarken başparmağı çoktan uyarılmış göğüs ucuma sürtündü ve ben olduğum yerde kıvranmakla kaldım.

Bu yavaş ve sanki yokmuş gibi olan dokunuşu daha çok çıldırttı beni.

Hasret kaldığı tenimde dolandı dudakları. Öyle büyük bir muhtaçlıkla dokunuyordu ki bana, irademle isteğim arasında kanlı bir savaş başlamıştı; henüz kazanan belli olmasa da çokça kaybımın olduğu.

Bacağım bacaklarının arasına sürtündüğü an kısık ama kalınca sesiyle önce inledi, ardından adımı zikretti. "Defne..."

Bedenine dokundurduğum dudaklarımla nefes nefese kalmış bir haldeyken hareketlerimin sonucu olarak hissettiklerimi anlamış gibi özlemle, övgüyle, ihtiyaçla, ihtirasla hatta ve hatta muhtaçlıkla "Defne!" dedi, beni benden aldı.

Sıcak nefesi göğüs oluğuma dökülürken parmağı yeniden, daha sıkı bir baskıyla hareket edip onun için bu hale gelen göğüslerimi okşadı.

Kasığı karnıma dayanırken "Senden izin çıkmayacak, biliyorum ama bir izin versen..." dedi pek de izin istemeyen bariton bir sesle. Kızgınlığı benden çok kendineydi. Kalçamı sıkan eli bacaklarıma, oradan da kasığıma hareket ederken gözlerimi sıkıca kapayıp başımı iyice yastığa bastırdım.

Dilim mi lal olmuştu yoksa aklım bana oyun mu oynuyordu bilmiyorum ama şu an tek isteğim bu adamın ellerinden de bu güzel eziyetinden de kurtulmaktı; kendime yalan söylüyorum, kurtulmak istemiyorum.

İnce iç çamaşırım yaşanılanlardan sonra zaten sırılsıklam olmuşken parmaklarıyla temas eden kadınlığım, daha fazlasını isteyerek elini bacaklarımın arasına hapsetmek istedi ve bunu yaptı. Bunu yaptı ve ben utançla gözlerimi kaparken o keyifle karşıladı benim bu hareketimi.

Bacaklarımın arasına sıkışan elini beni çılgına çevirmek ister gibi yavaşça hareket ettirdi.

Buğulanmaya başlayan gözlerimi açıp zar zor ona baktığımda bu istemsiz hareketimden büyük keyif aldı ve dudaklarına oturan o ince gülümsemeyle baktı gözlerime.

Az önce suçlu suçlu bakan adam şimdi başladığı işi bitirmek ister gibi büyük bir kararlılıkla bakıyordu bana.

Kime, neye meydan okumak istedi bilmiyorum ama haz dolu bir bakışla gözlerimi gözlerinden ayırmadan dilini sol meme yaklaştırdı ve bedenimin açıklığının aksine göğsümün etrafını boyayan koyuluğun etrafında ıslak bir çember oluşturdu.

Saçları arasına karışıp ensesine ulaşan ellerim onu kendime çekmekle geriye itmek arasında kalmıştı.

Sinirle soluyup gözlerimi yeniden kapatırken tüm hıncımı çıkartmak ister gibi sıkıyordum elimin altındaki çarşafı.

Aheste aheste yapıyordu ne yapıyorsa. Bense ağzımı açıp tek kelime edemiyordum bu canımdan can götüren adama.

Dilim, dur, demek isterken bedenim de kalbim de, yalvarırım durma, diyordu. Ama biliyordum henüz çok erkendi ve ben eğer bir daha bu adam tarafından dağıtılırsam asla toparlanamazdım.

Diliyle sağa, sola evirip çevirdiği göğüs ucumu dişleri arasına alıp çekiştirdiğinden beklediği oldu ve sonunda dilimden ismini duyabildi.

"Alpay..."

Ağzının içini doldurmak istediği göğüslerimle oyalanıyordu ve ben oradan oraya savruluyordum ağzımdan firar eden inlemelerimle.

Nefes nefese kaldığım an zafer kazanmış gibi daha da keyiflendi ve aldığı keyfi vermek ister gibi bedenimin nabız noktalarından biri haline gelen tepe noktamı okşadı aralıklı baskılarla.

Biçimli parmakları öyle büyük bir zevkin eşiğinde bekletiyordu ki beni, tek bir adım atsam çok daha fazlasıyla karşılaşacaktım.

Ağzının içinde yoğurduğu göğüslerimi sonunda rahat bırakırken inlemelerim odanın içinde yayılır olmuştu.

Tenimi hissetme ihtiyacıyla ufak çamaşırımı çekiştirip parmakları için yer açmaya çalışırken onu sinirlendiren neydi bilmiyorum ama kumaşın yırtılma sesiyle açtım hissettiğim hazdan yaşarmak üzere olan gözlerimi.

"Sikeceğim ama!" dedi yüksek sesle öfkesini kusarken. "Bu bile engel oluyor sana dokunmama amına koyayım, bu."

Bedenimi bir oyuncakmış gibi rahatlıkla hareket ettiriyordu. Ve ben bundan fazlasıyla zevk alıyordum. Ama içten içe, istemeyerek de olsa içimde bir his vardı ve bu zevki tam anlamıyla yaşamama engel olmaya çalışıyordu. Canım adamımın pürüzsüz, tapılacak derecede beni benden alan bedeninde dolanan ellerim benden istemsizce durdu, duraksamamdan rahatsız oldu.

Ancak beni benden o kadar iyi tanıyordu ki istediğimi vermeye kendini kaptırmış, kendini düşünmeden, beni, tadabileceğim en yoğun zevkin doruklarına çıkarmaya programlamıştı kendini.

Islaklığıma bulanan parmakları hızını arttırırken dudaklarından ayrılıp nefes nefese "Biz..." dedim zorlukla. Biraz daha konuşmasam her şey başka olacaktı çünkü. "Ne ara bu hale- AH!"

Parmaklarından birini aşağıya kaydırıp giriş noktama baskı yaptığında seslice inledim, adını sayıkladım ve onun hırıltılı nefesini dinledim.

Şu halime mest olmuş gibi bana baktığında zar zor konuşabildim: "Daha az önce uslu uslu oturuyorduk! Şimdiyse..."

Beni tamamlayarak "Sevişiyoruz," dedi, arsızlığını konuşturdu. Yüzüme öpücükler kondurdu. "Kendini sıkmasan," dedi yatıştırmak ister gibi kulağıma fısıldayarak. "Bıraksan kendini kollarıma, rahatlasan..."

Derin nefesler aldım, onu dinledim. "İsteklerine uysan, gerginliğini alsak..." Öyle bir konuşuyordu ki kulağıma doğru, daha fazlası için yalvaracak kıvamdaydım.

"Dolmuşsun," diye devam etti beni mest eden sesiyle. Sesi gülümsüyordu sanki. "Bu öfke çok fazla... Boşalman gerek." Ancak hangi kelimeyi hangi anlamda kullanıyordu kestiremiyordum. "Kendini bırakmayı başarabilirsen rahatlayacaksın ama, yok! İllaki önce savaşalım."

Olan oluyordu ve ben bir şey yapamıyordum.

Elim aramıza girip onun kemerine ulaştığında bana bırakmadan kendisi halletti ve bacaklarındaki fazlalıktan kurtularak onu daha yakından hissetmeme sebebiyet verdi.

Benden çok daha kötü bir durumdayken sertleştikçe boyut kazanan erkekliği şimdi daha çok başımı döndürüyor beni daha çok yoldan çıkarıyordu.

Onun hareketliliğini hissetmek için kendimi ona bastırdım.

"Senden nefret ediyorum!"

Bu sözler, benim istemim dışında ağlar bir ifadeyle benden ona giderken "Ben de!" dedi ıslaklığımla bulanan parmaklarından birini içime doğru itelerken. "Ben de kendimden nefret ediyorum."

Gözlerim yerinden çıkacak gibi olduğunda sıkı sıkıya sarıldım ona. Bu da neydi böyle?

Benden duyulan "Siktir!" lafı onu güldürürken içimdeki parmağı duvarlarıma baskı yapıyordu. Onun için kasılan yuvası parmağını değil onu sarmak isterken içimde hareketlenen eliyle artık hiçbir şey düşünemiyor, kendimi ona bırakıyordum. Ama bunu istemiyordum.

Hızlı olmasını, daha fazlasını istediğimi söylemesem de hareketlerimle belli ediyor olmalıydım ki isteklerimi yerine getiriyordu.

Kulak mememi dişlerken "Şimdi içinde olmak vardı ki..." diye söyleniyordu kendi kendine. "Saatlerce, hiç durmadan seni nefes aldırmadan si-"

"Sus artık!" diye bağırırken buldum kendimi. Yapmak istediği eylemi alenen dile getirmek ona sonsuz bir zevk verirken beni utanç içinde bırakıyordu. "Rüyanda görürsün artık onu!"

Onu içine hapsetmek isteyen kadınlığımı yalnız bıraktı ve hemen ardından ikinci parmağını da ilerleterek beni başka başka diyarlara götürdü.

Her şey anlamsızlaştı, zaman geçti, her şey ayrı bir anlam kazandı.

Kıvrandırmak, ama aynı zamanda da daha çok zevk aldırmak ister gibi parmaklarını benden mahrum edip daha hızlı bir şekilde içimde yer edindi. "Görmüyor muyum sanıyorsun?" dedi beni daha çok utandırarak. "Neler yaptığımızı, benden neleri talep ettiğini bir bilsen... şu halimize gülüp geçersin."

Sesim tizleşmiş, nefes alışım zorlaşmışken "Yeter artık." demekle meşguldüm. Çünkü çok bile dayanmıştım onu tamamen kendime katmamak için. Ancak tüm bu isteğime rağmen henüz bunu yapmak... zordu benim için.

"Dayanamıyorum." diye çıkışırken "Onca günden sonra, benim ellerimde rahatlamak istemiyor musun?" diye soruyordu bir de. İstemez olur muydum? Deli gibi istiyordum ama bu işin sonucunda henüz katlanabileceğimi düşünemiyordum, bundan çekiniyordum.

Onu kendime katmaktan çekiniyordum.

Bencillik olmaz mıydı, onun yaşattığı zevkten dört köşe olurken sonrasında ona köşe kapmaca oynatmak?

Bacağımın sürtünüşüyle içimde olmasını istediğim erkekliği aklımı yerinden oynatacak gibi olduğunda kendi hayal dünyamda salındım. Hareketleri yavaşlarken diğer eli bedenimde keşfe çıkmıştı bile.

Bir sona ulaşmanın hayaliyle nefes aldım. O sonu ona yaşatır mıydım bilmiyorum ancak şu an bu adamın tüm hizmetlerini doya doya kullanma taraftarıydım?

Duraksaması hiç hoşuma gitmezken kasıklarına sürtündüm ihtiyaçla.  Boğuklaşan ve beni daha çok yoldan çıkaran sesiyle "Ben, yuvama yerleşemeyerek cezamı çekeceğim zaten, onu anladım." demesi, ardından tüm bedenimi elleri arasında talan etmesi, beni bu uçsuz bucaksız yolculuğun bitiş noktasına hazırlıyordu.

Üstelik bunun farkında olması sevindirdi beni. O da anlamıştı onu istesem dahi henüz buna cesaretimin olmadığını.

Hele ki bana gelişinin nedeni bizim birleşimimizin sonucu olmuşken bu hazzı yaşamak istiyor ama sonucundan da kaçmak için çabalıyordum. Bunu bildiği için kendine kesilmiş bir ceza olarak görmek istiyordu bu halimizi. Kendini böyle rahatlatıyor, vicdanını böyle susturuyordu.

Bile isteye onun temposuna ayak uydurup kalçamı hareket ettirirken içimdeki parmakları gittikçe hızlanıyor, hareketleri hoyratlaşıyordu. Ve ben her an, artık seni hissetmek istiyorum, diye mızmızlanacak kıvama geliyordum.

Tatmak için günler saydığım bu his öyle çok doldurdu ki bedenimi, doğruyu yanlışı düşünmeden kendi isteklerime açtım sadece kalbimi de zihnimi de.

Sevdiğim adamın dokunuşlarıyla eridim onun sıcaklığı altında.

Kalbimi açtığım adamın bizi birleştirmeden beni diriltme isteğiyle yeniden doğdum.

Sona geldiğini bilir gibi sarsılan bedenim, tatmin olacak olmanın enfesliğiyle keyiflendikçe keyiflendi ve anın tadını çıkarmaya bıraktı kendini.

Ağlar gibi sızlanışlarım bir yana, birbirine karışan nefeslerimiz ve gülüşlerimiz temasımızı yükselttikçe yükseltti.

Onun yangınını söndürmesi gereken sıvılarım erkekliğini değil ellerini sararken, evrenin en dertsiz, en tasasız insanı olmuştum ansızın.

Tüm edepsizliğini fısıldadığı kulaklarım şimdi yatıştırıcı sözlerini, bana olan aşkını ve bedenime olan muhtaçlığını dinliyordu.

Bense dudaklarımdaki tebessümle, gözlerimdeki geçici karartı ve hazzın getirisi yaşlarla terden nemlenen bedeni üzerinde, sarsıntılarımın geçmesini bekliyordum. Beni kolları arasına alan adam, tatmin edilmişliğin zevkini çıkarmamı bekledi dakikalarca.

Benim ürpermelerim bir son bulana ve zihnim yerine gelene kadar koynuna sığınan bedenim onun kasılmışlığını, doluluğun verdiği huzursuzluğunu yeni idrak ediyordu.

OH OLSUNDU ONA!

Pelte kıvamındaki bedenim henüz kendine gelememişken yanağımın yaslı olduğu tenini okşadı parmaklarım. Hınzırca gülümseyesim, onu daha çok zora sokasım geliyordu.

İnce parmaklarım geniş göğsünde dolandı bir süre. Düzensiz nefesi onun zorlandığının kanıtıydı üstelik. Yutkundu, aşığı olduğum teni bu yutkunuşla hareketlendi; uzanıp âdemelmasına bastırdım dudaklarımı.

Bir şey diyemiyor ama bu teması da kesmemin iyi olacağını düşünüyor olmalı ki uzanıp üzerimizi kapadı. Bedenime çektiği beyaz çarşaf tenimi soğuttu ve ben huzursuzca kıpırdanıp daha çok sığındım ona.

"Defne!" dedi can çekişir gibi. "Kurbanın olayım, çok az... Çok az bir süre kıpırdanma yavrum."

Omzuna tutunan, orada dolanan parmaklarım yavaş yavaş kaydı karnına doğru.

Bir fısıltı yayıldı dudaklarımdan tenine doğru: "Emir..."

Siyah renkli çamaşırının sınırına ulaşan parmaklarımla açtı gözlerini.

"Ben..." diye başladım ancak ne diyeceğimi bilemedim. Öyle istekli baktı ki bana, kendimde hissedemediğim o şeyle kaçırdım gözlerimi. "Ben diyecektim ki eğer sen de... Off!" Devamını getiremediğim sözle ofladım öylece. Sonra da yüzümü göğsüne saklayıp ondan kaçarken yine ona sığındım.

Ama hevesle "Sen de ben de sonumuzu biliyoruz zaten." dedim bilinmezliğe bir adım atarak. Sesimin kısık olması utandığımdandı. Çenesini öptüm yavaşça, sonra boynuma sarılı olan kolunu, başımın yaslı olduğu omzunu... Ben ona, o da bana hiç olmadık anda bile çekilirken biz zaten nasıl ayrı durabilirdik ki birbirimizden?

Aniden gelen hisle çekinsem de tüm içtenliğimle "Ama şimdi ben de seni rahatlatabilirim-" derken buldum kendimi. Korkarak da olsa elimi uzatıp ilk defa ona çamaşırının üzerinden dokunduğumda tıslarca bir ses çıktı dişleri arasından.

Onu sarmalamak istediğimde parmaklarımın ucunda hissettiğim his beni yeniden dolduruyordu. Hiç hareket etmeme müsaade etmeden elimin üzerine kapandı iri eli. Buna izin vermedi.

Beni açık alanlardan kör kuyulara atan sesi "Defne!" dedi uyarır gibi. "İstemiyorsan istemiyorsundur, bu kadar." Ancak daha yatıştırıcı bir sesle "Güzelim..." diye devam etti. "Kendini zorunda hissettirecek bir şey mi yaptım istemeden?"

"Hayır!" dedim anında. Yüzünde dolanan yoğun bakışlarımı görse eminim ki onun çok hoşuna giderdi. "Hayır ama ben sadece sen de en az benim kadar mutlu ol istiyorum bu gece." Derin bir nefes çektim içime. "İstiyorum ama yapamıyorum." dedim sanki ona daha çok sığınmam mümkünmüş gibi bedenimi küçülterek.

Ben kendimi bu denli iradeli bilmezdim ancak ne yazık ki bazı kırgınlıklar insanı olgunlaştırdığı gibi bazı bazı hislerini de törpülüyor, her şeye başka bir çerçeveden bakmaya olanak sağlıyordu.

Yaptığım en büyük bencilliği sevdiğim adama yapmış olmak beni üzse de onun tüm isteğine rağmen anlayışlı bakışları beni şaşırtıyor, içi umutla dolduruyordu.

"Ben zaten mutluyum. Yanındayım, yatağındayım, sevdiğim kadının kollarındayım. Nasıl mutlu olmayabilirim ki?"

Ne diyeceğimi bilemediğim için dudaklarım büzülürken çıplak kolumu tek severde çevreleyen parmakları hareketlendi. "Tamam, yavrum." dedi belli belirsiz bir sesle. Avcuna sakladığı elimi karnına yasladı. Öylece uzanmış, hislerinin, şehvetinin, bedeninin dinmesini bekliyordu.

Kapalı gözleri aralandı ve beni güzel kara orman gözleriyle buluşturdu. Derin bir öpücük bıraktı alnıma.

"Böyle oluyor hep," dedi esrarengiz bir sesle. "Ben ansızın sende buluyorum kendimi. Zaman ve mekan fark etmeksizin, her an sana kapılasım geliyor ve gördüğün gibi bazı durumlarda benim iradem de bir işe yaramıyor."

Ona ne demek istediğini anlamaya çalışarak baktığımda güçlükle gülüp derince soluklandı. "Ne ara bu hale geldiğimizi sormuştun," dedi burnunu saçlarımın arasına gizleyip yavaş yavaş soluklanırken. "Öfkeliyken öyle baştan çıkarıcıydın ki... Gözlerinden çıkan alevler yaktı beni."

Güler gibi çıkan sesiyle tebessüm ettiğimde boynuna sarıldı kollarım. Canım adamım da sarıldı bana sıkı sıkı. Karnıma temas eden ve bir tek bana ait olan iri erkekliği hala o halini korurken resmen yanımdan kalkmayarak kendine eziyet ediyordu. Üstelik kendine değil, bana da...

"Farkındayım kendine ne yaptığının," dedim burnumun ucunu sakallarının pürüz oluşturduğu yanağında dolaştırırken. "Kendine karşı bu kadar acımasız olman hoş değil."

Bacağımı hafifçe üst bacağına sürttüğümde derin bir iç çekti. Bense ondan çekinerek konuştum: "Şu an ben seni bir sona getiremiyorsam, sen neden getirmeyesin ki? Kendini tatmin etmen-"

Keskin bir bıçağın kâğıdı ortadan ikiye jiletmişçesine kesmesi gibi kesti sözümü.

"Hayır!" Bu fevri çıkışı ondan beklenecek bir hareketti zaten. "Ya senle ya da hiç!" dedi kaşları bunu teklif etmiş olmama dahi çatılırken. "Kadınım yanımdayken gidip kendimi mi sıvazlayacağım?"

Dudaklarım büzülürken tatlı bir sesle "Ama," deyip yanağını okşadığımda hızlı ama telaşsız bir öpücük çaldı az önce hoyratça yemek istediği dudaklarımdan. "Hayır dediysem hayır yavrum." dedi daha düşük bir sesle. "Ben seni tamamen kazandığım güne dek böyleyse böyle. Ben halimden memnunum."

Ona inanamayan gözlerle baktığımda ayaklanmak için hareketlendi beni göğsünden yatağa bırakırken. Bedenime sardığım çarşafı tutan koluma bastırdı dudaklarını. Yüzüme yapışan saçlarımı iteledi, birkaç buse kondurdu.

Keyifle "Yatakta fazlasıyla bencil olan bir kadınım var," dedi benim sahiden de bu durumdaki bencilliğimi dile getirerek. "Ama eminim ki kendisini hazır hissettiğinde, beni kabul ettiğinde, yapacak bana şovunu."

Onun bu haylaz tavrına gülerken üzerimden çekilmesi için omzuna vurduğumda sanki vuruşlarım canını yakıyormuş gibi uzaklaştı benden.

"Hiç şüpheniz olmasın Alpay Beyciğim." dedim kışkırtmak ister gibi. "O gün geldiğinde, dahil olacağınız şov eminim ki fazlasıyla hoşunuza gidecektir."

Ve şimdi o, kendini banyoda soğuk sular altında eski haline döndürmeye çalışırken, ben de yaşadığım hazzın inanılmaz muntazamlığıyla bu geniş yatakta huzurla kapadım gözlerimi.

Uykunun huzurlu kollarına dalmadan önce canım adamımın kokusuyla doldum, taştım; günler sonra uykunun en güzel evrelerine ulaştım.

...

Tedirginliğimin beni ablukaya aldığı vakitlerdeyim.

Kendime olan güvenim, ince parmaklarımın arasındaki boğumları saran bir diğer el ile arttıkça arttı. Üstelik kendimi her an iyi hissetmeme neden olan canım topuklu ayakkabılarım bu defa aynı etkiyi yaratamadı.

Dizlerim titriyordu.

Beni ayakta tutan güç ise yanımdaki adamdan başkası değildi.

Konuşmacaların sunumlarına başlamasından bu yana elini bir an bile mini eteğimin yırtmacının açıkta bıraktığı bacağımdan çekmemiş, sürekli salladığım ayağımı ara ara dokunuşlarıyla durdurmaya, beni rahatlatmaya çalışmıştı.

"Hiçbir şey bilmiyormuşum gibi hissediyorum kendimi." dedim hüzünlü bir tonda. "Sabahtan beri kaç defa okudum senin gönderdiğin mailleri... Ama sanki... Sanki çıktığım an hiçbir şey diyemeyecekmişim gibi."

Etrafımızdaki onca insanı umursamadan yüzünü yüzüme yaklaştırdığında bir başka heyecan kapladı yüreğimi.

Sonra ne derse desin benim heyecanımın azalmayacağını anlamış olmalı ki gözleri salonda dolandı. Aradığını bulduktan sonra çenesiyle bir köşeyi gösterdi ve sorar gözlerle bana baktı. "Pörsümüş havuç bu mu?"

Hemen kastettiği yere baktığımda dinlediği her şeyi harıl harıl önündeki deftere not alan kadına, pörsümüş havuca baktım. "Ta kendisi!"

Kulağıma doğru yanaştığında sıcak nefesi boynumdan üzerimdeki ince askılı ipek bluzun ve ceketin içine süzülüyordu. "O halde güzelim," diyerek beni kendime getirdi. "Bir an önce kendini toparlasan iyi olur çünkü en ufak açığında önüne engeller çıkarmaya çalışacaktır. Memnuniyetsizliğini görmemek için kör olmak gerekir."

O böyle konuşunca içimdeki hırs tohumları yeniden filizlendiğinde kendimi o kadar hazır hissediyordum ki.

Yaptığı şey ters psikoloji miydi yoksa beni atağa geçirmek miydi bilmiyorum ancak fazlasıyla işe yarıyordu.

"Kim kimin önüne engel çıkarıyormuş ya," diye çıkışıverdim kısılan gözlerimle. "Rüyasında görür anca."

Bacağımın üzerindeki bileğinde bulunan akıllı saatin ekranına tıkladığımda sadece birkaç dakikam kaldığını gördüm, kendimi hazır hissettim.

Minik ekrandaki görüntüyü gördüğümde ise dudaklarım çoktan iki yana kıvrılmıştı bile.

Yüzü ellerimde, onun yanağına dudaklarımı sıkıca bastırdığım bir görüntüydü bu.

"Her şey hazır, Her şey! Tek bir eksiğim bile yok."

Şevk dolu bir tebessümle bana baktığında fazlasıyla mutlu ve huzurlu hissediyordum kendimi.

Öyle şanslıydım ki, yanımdan ayrılmayan ve bir an bile olsa elini elimden ayırmayan adam, varlığıyla heyecanımı yok ediyor, bana görünmez, güvenli bir alan sağlıyordu.

Uyandığım andan bu yana her şey hızla ilerleyince, ne onun eşyalarının benim odama taşınmış olmasına, ne bana sabahtan beri bir şeyler yedirme çabasına ne de bizimkilerin sürekli arayıp şans dilemesi ve beni daha da heyecanlandırmalarına bir şey diyebiliyordum.

Selin şu an sahnede "Yanlış Diyet Uygulamaları ve Sosyal Medya" konulu konuşmasını yaparken onu dinleyemiyordum bile.

Dakikalar sonra adımın anons edilmesiyle ayaklandım, büzülen dudaklarımla canım adamıma baktım.

Ne yapmış ne etmiş benimle girmişti içeri.

Bana gözünü kırptığı an boynuna sarılasım geldi sıkı sıkıya.

Hiç ilgisi olmadığı konuların konuşulduğu ortamda hiç sıkılmadan beklemiş, benim ısrarla sorduğum şöyle mi yapmalıyım, böyle mi duracağım, bunu mu diyeceğim, sorularıma sabırla cevaplar vermiş, gözlemlediği kadar yardımcı olmuştu.

Eteğimi düzeltip emin adımlarla sahneye çıktığımda beni en mutlu eden şey, odadan çıkmadan önce yaptığım kombin dolayısıyla ufacık bir sürtüşme yaşadığım adamın şu an bana karşı olan gurur ve memnuniyet dolu bakışlarıydı.

Ona genişçe gülümseyip katılımcılara kendimi tanıtarak başladığım konuşmada, aynı hastanede görev aldığım meslektaşlarımın desteği ve çoğu insanın yüzündeki beğeniyle kendime olan güvenim arttıkça arttı ve ben rahatladıkça rahatladım.

Metabolik sendromlar, beslenme bozuklukları ve online diyet, diyetisyen iletişimi gibi konuları anlatmaya devam ettikçe kendimi sanki bir topluluk önünde değil de bir arkadaşıma bu konularda bilgiler veriyormuşum gibi hissettim.

Hastanedeki mesai arkadaşım Mercan Hanım'ın aralarda sunduğu bilgilerin boşluğundan yararlanarak üzerimdeki ince ceketi çıkardığımda, bakmadığım için görmesem de karşımdaki adamlardan birinin kaşlarını çattığını hissedebiliyordum.

Ona odadan çıkmadan önce yaptığım minik defilemden fazlasıyla keyif almış olsa da bunlardan biriyle topluluk önüne çıkmama karşılık hiç hoşnut değildi, görebiliyordum.

Şimdi böyle kalmama ise dayanamıyordu, görebiliyordum sürekli hareket halinde olmasından.

Ancak hevesimi kırmamış, benim tercihime bırakarak sadece hoşlanmadığını belirtmişti. Bakışları, radarına kapılacak birini aramış olsa da eskisi gibi bir tepki vermemesi bana iyi ki dedirtiyordu.

Cümleleri toparlayıp bir sona geldiğimde ne ara başladım ne ara bitirdim bilemiyordum.

Teşekkürleri kabul edip sunulan beğenilerle utanarak aşağı indiğimde kızlarla üzerimizden attığımız yükün sevinciyle sıkı sıkı sarıldık.

Benim sunumumla sempozyumun bugünkü oturumu son bulurken herkes ayaklanmış, birbiriyle sohbet ediyordu ve ben tanıdığım tanımadığım herkesin memnuniyetini kabul ediyordum.

Tanışma esnasında ismini aklımda tutamadığım ancak hastanenin Ankara şubesi yetkililerinden biri olarak katıldığını bildiğim orta yaşlı, zarif görünümlü kadın "İnanmıyorum, ne kadar kapsamlı hazırlanmışsınız." dedi beğeniyle. "Sizin gibi gençlerin böyle işler çıkarıyor olması beni gönülden etkiliyor."

Ona baktığımızda gözleri üzerimdeydi. Eli koluma çıkıp dosta sıktı. "Defne'ydi değil mi?" dediğinde dudağım dişlerimin arasında yanaklarımdaki sıcaklığın geçmesini bekliyordum.

Başımla onu onayladığımda yanımızdaki kızlara kaçamak bir bakış atmakla kaldım.

"Bana ayırabileceğin birkaç dakikan vardır umarım."

"Elbette."

Onun yönlendirmesiyle bir kenara geçtiğimizde gizlice Alpay Emir'i aramaya çalıştım.

Üzerindeki şeytan tüyünden midir bilinmez çoktan kendi kafasına göre birileriyle tanışmış, sohbet ediyordu bakışları beni takip ederken. Hafifçe elimi kaldırdığımda başıyla onayladı beni.

"Böyle ayaküstü sohbetler hiç adetim değildir aslında ama..."

Omzundaki hırkayı eline alan kadına döndüm yeniden. Kısa saçları onda maskülen bir hava estirirken taktığı zarif takılar gözlerimi kamaştırmıştı. "Ne yazık ki programın sonuna kadar kalamayacağım. Bu akşam dönüyorum ve eğer sana ulaşmadan dönmüş olsaydım çok üzülürdüm."

"Anlayamadım," dedim yüzümdeki tebessümle. "Bir sorun mu oldu? Neden öyle düşünüyorsunuz?"

Benim telaşım onu güldürürken sevecenlikle sesli bir gülüş sundu bana. "En önemli şubemizin gözbebeği diyetisyeni ile tanışmak istemiş olamaz mıyım? Kulağımıza gelmese de önümüze sunulan istatistiklerde görüyoruz ne de olsa marifetlerinizi Defne Hanımcım..."

Sözlerinin devamında dile getirdiği şeylerle ne hissetmem gerektiğini bilemedim. Kulaklarım duyduğum sözlerle uğuldarken ne hissedeceğimi ne diyeceğimi bilemeyerek dinledim karşımdaki kadını.

Beş dakikaya yakın bir süre karşılıklı yapmış olduğumuz sohbetin sonucu, bu hayatta kendi adıma verecek olduğum en güzel kararlardan biriydi belki de benim için.

Gözlerim dolu dolu ayrıldım bana sıkıca sarılan bedenden. "Çok teşekkür ederim," dedim ağlamamak için kendimi zor tutarak. "Ben ne diyeceğimi bilemiyorum, özür dilerim. Şaşkınlığımı maruz görün..."

Leyla Hanım'dan "Olur mu canım öyle şey?" cevabını aldıktan sonra bana uzattığı kartvizitini tuttum sıkıca. "Kararını bekliyorum o halde." dedi ciddiyetle. "Ve senden bir randevu istiyorum uzun uzadıya tanışma niyetiyle."

"Ne zaman isterseniz."

Avcumda saklanan kartvizit bir kâğıt parçasından çok daha değerliydi benim için. Hayallerimin giriş bileti miydi yoksa kurmak istediğim hayatın kapı kilidi miydi bilmiyordum.

Leyla Hanım'ın yanından ayrıldıktan hemen sonra hızla Alpay Emir'e ilerlememin tek nedeni kızların sorgu dolu bakışlarından şimdilik kaçmak istememdi. Onlar da anlamış olmalı ki "Bir saate denizde görüşüyoruz bak, ona göre." diyerek ayrılmışlardı salondan.

Alpay Emir'in yanına ulaştığımda tüm ilgisi bendeydi. Bana olan bakışları içimi titretiyordu.

O sormadan ben anlatayım istiyordu az önce yaşananları. Ancak şimdi sırası değildi.

Gözlerindeki parıltılar içime işlerken kaşları havalandı ve gözleri büyürken gülümsedi. "Ne cevherler saklıymış benim kadınımda..." dedi ve kolunu belime dolayıp beni kendisine çekti.

O da anlamıştı bu konuyu açmak istemediğimi. "Sabah, ben yapamayacağım galiba diyen birileri vardı sanki?"

Eğilip yanağımla dudağım arasına bastırdığı dudaklarıyla kapandı gözlerim. Tabi bu biraz da etrafa gözdağı verme niyetiyle gerçekleştirilen bir hareketti.

Neredeydi benim bu birazcık uzak duracağız kararlarım?

Elimdeki kartviziti, kaybetmemek için canım adamın beyaz gömleğinin cebine bıraktım.

"Sahiden mi?" Göğsünden ayrılıp koluna tutundum. "Beni kandırmıyorsunuz değil mi? Herkes çok beğendiğinden bahsediyor. Arada aklıma gelen şeyleri de ekleyince acaba çok mu konuştum dedim ama..."

Kaşları çatılırken "Şu mesele..." dedi etrafa bakarak. "Yavrum, sana hiç yalan söyleyemeyeceğim." dedi samimiyetle. "Seninle ne kadar gurur duyuyor olsam da içim içimi yiyor saatlerdir. Şart mıydı bu kadar sevecen olman? Hayır millete göz zevki yaşattığın yetmiyormuş gibi bir de güldürüp akıllarında yer etmene ne gerek var?"

Takıldığı şeye güldüm.

"Altüstü hastalara az yiyin, boğazınızı tutun, demelerini söyleyip inecektin..." dediğinde kıkırdadım seslice.

O kadar samimi bir hisle dile getiriyordu ki düşüncelerini, kızamıyordum bile.

"Hayır çünkü benim sabrım sınanmakla sikilmek arasında baya bir gidip geldi."

Kısık sesle dile getirdiği edepsizliğine karşılık omzumu silktim. "Ne yapayım kaptırdım kendimi. Orası hiç de düşündüğüm gibi değilmiş ki. Çok rahat olunca birazcık şey oldu işte." dedim tatlılıkla. "Valla ben sevdim bu işi. Herkes gözünün içine bakıyor acaba ne diyecek diye-"

"Sonra Alpay niye bakan gözleri oymak istiyor diyorsunuz? Al işte!"

"Off!" dedim gülerek. "Senin bu halin de pek çekilir değilmiş benden söylemesi. Fena mı bak herkesin gözleri hala bizim üzerimizde."

"Ben asıl fenanın ne olacağını göstereceğim sana," dedi diklenerek. "Ayrıca işin yoksa çıkabilir miyiz artık şuradan? Gerçekten hiç istemediğimiz şeyler yapacağım diye tedirgin oluyorum."

Alpay Emir'in sahneden aldığı ceketimi giyindim.

Saçlarımı düzeltirken "Sayı saysana Alpaycım," dedim alayla. "Seversin sen bildiğin dillerde saymayı."

"Defne." Adımı uzatarak demiş olması yetmiyormuş gibi bir de belimdeki elini sıklaştırınca kapadım dudaklarımı. "Çıkıyor muyuz?" dedi bir çocuk sabırsızlığıyla. "Yoksa ben çıkmadan önce çakacağım birkaç kişiye."

Üzerimizdeki bakışlardan ben de hoşlanmazken "Tabii, bir işimiz yok zaten." deyip boşalmak üzere olan salona baktım. "Gidip hazırlanalım da akşam güneşini kaçırmadan yüzelim, güneşlenelim... Acıktım gibi sanki. Belki bir şeyler de yeriz."

Neşem onu da mutlu ederken "Yeriz tabi," dedi, eğilip boynuma bastırdı dudaklarını. Bense üzerimizdeki bakışlardan utandım o an.

"Yalnız kalmayı arkadaşlarınla olmaya tercih ederdim etmesine de sen pek onları bırakacak gibi değilsin."

"Evet," dedim onaylayarak. "Çünkü hatırlatırım, planlarımıza sonradan dahil olsan sensin."

Homurdanmalarıyla kaldı öylece. Etraftaki insanlarla selamlaşırken, kendi aramızda sohbet ederek odamıza çıkıp yüzmek için hazırlandık.

Aşağı indiğimizde garip bir sükûnet vardı üzerimde.

Tabi bir de koridorda karşımıza çıkan pörsümüş havuca haddini bildirmiş olmanın dinginliği vardı.

Akşamın tatlı esintisi tenimi okşarken kulağıma çalınan kahkahalar yaşamak istediğim hayatı yaşadığımın farkındalığını sağlıyordu.

Alpay Emir, biraz ileride telefonla konuşurken yanımdaki geniş masadan kısa sürede sağlam dostluklar edindiğim arkadaşlarımın gülüşmeleri yükseliyordu.

Telefonumu çıkarıp Alpay Emir'in fotoğrafını çektiğimde o an içimden gelen şeyi yaptım.

(Defne'nin paylaştığı fotoğraf instagram öne çıkanlarda mevcut)

Henüz ona karşı hissettiğim şeyi dile getirememiş olsam da hayatımdaki varlığı huzur katmıştı bana. Paylaşacağım fotoğrafını bir tek ona gizlemek geldi içimden. Herkes bilsin, herkes öğrensin istiyordum bendeki yerini; henüz ona bundan bahsetmezken.

Telefondaki konuşması bittiğinde biz de yavaştan hareketlenmiştik denize girmek için. Güneş çoktan kendini gizlemeye, bize de kızıllığını bırakmaya başlamıştı bile.

Parmaklarımın ucu soğuk deniz suyuna değdiği an birkaç adım geriledim. "Buz gibi ya burası," diye homurdandım memnuniyetsizce. "Ben hayatta giremem buna."

Alpay Emir hemen yanımda az önceden beri üzerimdeki beyaz bikini takımını yok etmek ister gibi bana bakarken elimi tuttu. "Bence de," dedi karnımı karıncalandıran sesiyle. "Biz çıkalım odamıza, girelim yatağımıza-"

Ona dönüp "Neler söylüyorsun ya!" diye çıkıştım. "Deniz olmazsa havuza gireriz. Ne sendeki bu hemen kaçıp gitme isteği."

"Kaçıp gitme isteği değil," dedi eğilip beni kucağına alırken. "Seni kaçırıp götürme isteği."

Kucağında benimle beraber soğuk suyun içine doğru adımladığında "Ben denize değil havuza girmek istiyorum." dedim tenimize değecek olan soğukluğu düşünerek. "Hadi geri dön, bırak beni."

Nazlanarak konuşmama karşılık boynundaki yüzüme yaklaştırdı yüzünü. O an öncelikle kalçama değen buz gibi suyla inleyip kendimi yükseltmek istedim. "Ya deli misin sen! Su buz gibi. Ben girmek istemiyorum."

Bacaklarımı bıraktığı an beline doladım titremeye başlayan bedenimi dizginlemek amacıyla.

"Her isteyen istediği yere giremiyor maalesef," dedi büyük bir ima ile.

Omuzlarına tutunduğum sırada su çoktan sırtıma kadar gelmişti. İri eli belime yaslanıp beni iyice kendine çektiğinde diğer eli de kalçamdan destek veriyordu bana. Bense kendimi kasmamdan sebep tir tir titriyordum.

"Mesela ben," diye başladığı cümlenin devamı nereye gidecekti biliyordum. Bu yüzden "Sen var ya!" diye yükseldi sesim. "Bu caniliğin nereden çıktı senin? Hiç mi üşümüyorsun?"

Bana bir cevap vermeden ikimizi birden suların içine bıraktığında hem suya alışmış hem de daha çok üşüme arasında gidip geliyordum.

"Don-dum!" dedim yüzeye çıktığımızda titreyen ellerimle yüzüme yapışan saçlarımı iteleyerek. "Donuyorum, görmüyor musun?"

Benim aksime yüzündeki gülümsemeyle "Ne garip..." dedi. "Senin aksine ben yanıyorum." Gözlerimin içine içine bakıyor olması ona bakmama engel olurken yutkundum derince.

Sıkı sıkıya sardığım bedenini serbest bıraktı bacaklarım. "Madem yanıyorsun, beni bırak da git yüz. Malum, bu su anca hararetini alır."

Sözlerime karşılık kaşları havalanırken "Benim hararetimi alacak tek bir sıvı var, o da sende saklı." dedi ve benim dudaklarım hayretlikler içinde aralandı. "Ya sen... Sen ne kadar edepsiz biri oldun böyle!" dedim omzuna vururken. "Hep bir bel altı hep bir ima... Ateş başına vurmuş senin!"

Tepkime karşılık gülerken kalçamdaki eli önce etimi sıktı sonra havalanıp ıslak saçlarını geriye iteledi, bana seyirlik zevk bahşetti.

Bu defa tüm imalardan uzak bir gülüşle baktı bana.

Yanaklarımda dolandı yeşil renkli öldürmeyen ama süründüren silahları. "Hoşuma gidiyor bu hallerin." İki yanağıma ayrı ayrı bastırdığı dudaklarıyla gözlerim kapandı. "Sen, bendeki seni görebilsen bir saniye bile boş durmazdın biliyor musun?"

Suyun içinde durdukça bedenim bu ısıya alışırken beni iki yandan saran kollarına tutundum. "O ne demek şimdi?" Üstten üstten bakan gözleri "Hiç," dedi, gözlerini benden kaçırdı.

Sorgulamadım bakışlarını da, sözlerini de. Donuyordum!

İkimiz de bir süre sonra suya alışınca birbirimizle yarışa girmiş gibi yüzdük, durduk. Arada bizimkilere dahil olduk.

"Ya bırak!" diye çığlık atmak zorunda kaldım bileğime elini sarmayan çalışan adamla. "Küçük çocuk gibisin, bir rahat bırak beni." Az daha yakalayacak, beni dibe çekecekti.

Suyun içinden çıktığında bana bakamasın diye yüzüne doğru suya vurdum. "Bir de bana mızıkçı der durursunuz. Utanır mısın azıcık. Bir yarış kaybettin diye bu kadar da hırs yapılmaz ki be adam."

Gür kahkahası etrafta yankılanırken kaşlarım çatıldı. Bu güzel sesi kimse duymasaydı olmaz mıydı?

"Ne?" dedi inanamazmış gibi. "Yavrum sen sahiden bu yarışı kazandığına inanıyor musun?" Arkasını dönüp geldiğimiz alana baktı. "Hayır çünkü ben yolun yarısını benim sırtımda geldiğini anımsıyorum da."

"Çok yanlış anımsıyorsun," dedim bana doğru gelen adama kaçamak bakışlar atarak. "Yarışmanın da bir adabı var neticede. Ben niye senin üzerinde geleyim ki canım..."

Hemen çaprazımda bir yere bakarken tüm keyfi kaçmış gibiydi. Nereye baktığını görmek istedim.

Selin, elindeki su altı kamerasıyla etrafı, arkadaşlarımızı hatta bizi çekerken Alpay Emir bedenimi sarıp bizi tek beden yaptı.

Boynumdaki ince zincir kolyeme takılan saçımı nazikçe çekerken dokunuşunun aksine agresiflikle konuştu: "Gerçekten bir şey demeyeyim, kalp kırmayayım diyorum ama... Hiç hoşuma gitmiyor şu durum Defne."

Hoş bir sesle "Rahatsız mı oluyorsun?" diye sordum temkinli davranarak. Parmak uçlarım alnına uzanan saçlarını çekti tenini severek.

Şaşırdı böyle dememe. "Sen olmuyor musun?"

Düşündüm.

Başımı canım adamın omzuna yasladıktan sonra arkaya dönüp baktım. Karnıma kapanan eli tutarak etrafındaki her şeyi kayda alan kıza baktığımda "Neden olayım ki?" dedim pek emin olamayarak. "Baksana ne güzel anılar biriktiriyor kendisine."

Histerikçe gülmesiyle yeniden ona döndüm ve sıkı sıkıya sarıldım koca bedenine.

"Anılarını saklamıyor," dedi başını iki yana saklayarak. "Anılarını, hatta anlarımızı üç beş kuruşa millete satıyor."

Ona hiç katılmayarak baktığımda bacaklarımı beline dolamam için bacağımı kaldırdı. Tüm hayatımı şu pozisyonda geçirebilmek için her şeyimi verebilirdim.

"Bunlar bu kadar değersiz mi senin için? Paylaşıyormuş bir de..." Güldü yeniden. "Milletin aklı nasıl çalışıyor hiç anlamıyorum," dedi üstünlük taslayarak. "Mahremiyet denen şeyden bihaber... "

Sırtımdan enseme çıkan eli ıslak saçlarımı avcunda toplayıp başımı geriye çekerek ona bakmamı sağladı. "İstemiyorum, Defne." dedi uzlaşma isteyen bir sesle. "Ben kimseyi mahremiyetime sokacak adam değilim. İstemiyorum, kısa ve net."

Eli bedenimde dolandı, gözlerim kapandı. Bikinimin çevresini çizen parmakları bedenimde afrodizyak etkisi yaratıyordu.

"Seni, üzerindeki şu bez parçalarıyla kimsenin görmesini zaten istemiyorken bir de hiç tanımadığım, eli uçkurundan başka bir halt tutmayan şerefsizlerin görecek olmasına susmamı bekleme benden."

Sıkıntılı bir soluk verdi. "Rica ediyorum konuş arkadaşınla, dikkat etsin bu duruma..." Oysaki sesi ricadan çok emir verir gibiydi.

O böyle isteklerini uygun bir dille bana iletmeye çalışırken bana da mantıklı gelen noktalar oluyordu ve ben kayıtsız kalamıyordum.

Çeneme bastırdığı dudaklarıyla kendime geldiğimde "Alpay..." dedim belli belirsiz bir sesle. "Ben sana bir şey söyleyeceğim."

Dümdüz bakışlarla bekledi, "Dinliyorum." dedi.

"Şimdi sen benim böyle, bu halde internet ortamında olmamı istemiyorsun ya hani." Ellerim saçlarının arasında dolanırken daha önceki videoyu nasıl söyleyeceğimi düşündüm. O yüzden de ne kadar tatlı ve sevecen olabiliyorsam o kadar olmaya çalıştım.

Oysa Selin o videoda fazlasıyla sevildiğimizi hatta çok ama çok fazla yorum geldiğini söylemiş benimse hoşuma gitmişti.

"Bebeğim," dedi yatıştırıcı bir tonda. Bir yandan da üzerimize çöken karanlığa sığınarak bedenimde hiç utanmadan dolaştırıyordu ellerini. "Eğer söylemeye çalıştığın şu daha önce paylaştığınız videoysa..."

"Ne!" dedim benim kıvrana kıvrana bahsedemediğim şeyi bilmesine karşılık. "Senin ondan haberin var mı?"

Benden kaçar mı, der gibi kalkan tek kaşıyla dudaklarım büzüldü.

"Kızılacak hiçbir şey yok onda, benim haberim vardı, hata Selin sordu bana-"

Kendimi savunma ihtiyacıyla konuştuğumda susturdu beni. "Her ne kadar şu an üzerindekini de o yeşil bikinini de üzerinde parçalamak istesem de susuyorum ama kararım kesin Defne. O video da silinecek. Herhangi bir maddi kaybı olacaksa ben ödemeye tamamım ama dediğim gibi, kararım kesin. "

Benden nasıl bir tepki bekliyordu bilmiyorum ama dudaklarına uzanıp öptüğümde kısacık bir an duraksama yaşadı.

Aramızda kısacık bir mesafe bırakarak çekildiğimde alnımı alnına yasladım hislerimi nasıl dile getireceğimi bilemediğim için.

"Teşekkür ederim," dedim minnetle.

O ise "Sebep?" dedi anlamlandıramayarak.

Hemen arkamızdan gelen ufak dalgalar bedenimize çarparken bunun bahanesiyle dahası mümkünmüş gibi iyice yasladım kendimi onun bedenine. "Önceden olsa, o videoyu izlediğinde esip gürleyecek, benimle kavgalar edecek, kendi imkanlarıyla her yerden sildirecek bir adam vardı hayatımda. Ancak şimdi, önceden haberi oluyor, hiçbir şey demeyip uygun bir vakit bekliyor. Üstelik bana gelip rahatsızlığını dile getiriyor... Bunun için tabi ki, başka ne için olabilir ki..."

Sıkıca sarıldım canım adamıma. Başımı omzundan çektiğimde uzun uzun öptüm dudaklarını. Sonrasında ise bizim şu pek de sonuçlanamayan yarışımız geldi aklıma. Kazanan ne de olsa diğerimizin istediğini yapacaktı tam bir gün boyunca.

Kollarımı ve bacaklarımı aynı anda bıraktım ve onu itip kıyıya var gücümle yüzmeye başladım. Şaşkınlığı, arkamdan "Defne! Ah Defne!" diye bağırmasından bile anlaşılıyordu. "Sonra mızıkçısın dediğimde ben suçlu oluyorum! Yaramazlık yapmak kanında var senin kanında!"

Ciğerlerimi patlatacak derecede nefes alıp verdiğim sırada asla zaman kaybetmemiş, bir defa bile ona bakıp rotamı şaşırmamıştım.

Ve ben kazanmıştım.

Bir gün boyunca kölem olacak adama yaptıracağım şeyleri düşünerek sudan çıktığımda şezlongumuzun yanında elindeki havluyla saçlarını kurulayan bir Alpay Emir beklemiyordum tabi ki.

Yüzündeki sinsi gülümsemeyle beynimden vurulmuşa döndüğümde yüzümdeki şaşkınlık onu fazlasıyla eğlendirdi.

"Pis oyuncu!" diyerek yaklaştım yanına. Oysa anında havlumu açmış beni ablukaya almıştı. "Ne ara geldin! Ne ara çıktın da kurulandın..."

"Var işte bizim de öyle birkaç sırrımız." deyip göz kırptı beni yenmiş olmanın ona verdiği hazzı yaşayarak. "Öyle tek bir noktaya kitlenip yüzene dek kendine kısa yol arasaydın, ohoo.."

Yanağıma kapanan eliyle bile yumuşayamadım. Dudağımın üzerinde dolandı başparmağı. "Bir gün," dedi mest olmuş gibi. "Bir gün boyunca ne istenirse... Yaktım seni!"

Aklından neler geçiyordu bilmiyorum ama benim aklıma gelenler hiç hoş şeyler değildi.

Hoş şeylerdi de benim için hoş değillerdi.

"Hayır, hayır, hayır!" Parmak uçlarımda yükseldim üzerimdeki havluya tutunarak. "Şu an hiç güven vermiyorsun bana... Kesinlikle hayır. Başka bir ceza bulalım."

"Ödülümden memnunum." Dolgun alt dudağını dişlerinin arasına aldı, gözlerini kaçırıp sakallarını sıvazladı. "Bilemiyorum artık," dedi beni iyice harlayarak. "Ne istediğime de o gün geldiğinde karar vereceğim."

Oyunu kaybettiği halde bunu kabullenemeyen o küçük şımarık çocuk hissiyatı vardı üzerimde. Yüzüm düşmüş, keyfim kaçmıştı.

Alpay Emir neyi teklif etse yüz asıyor, omuz silkiyor, onun keyfini yerine getiriyordum.

Alpay Emir yine bir telefon görüşmesi için yanımdan ayrılmıştı. Bugün kaçıncıydı bu?

Karşıdan gelen adamla kaşlarım çatıldı. Volkan. İki elinde kokteyl bana doğru geliyordu. Bakışlarım Alpay Emir'e döndüğünde o da bana bakıyordu ve üstelik bana doğru gelen adamın da farkındaydı.

Tek bir mimiğini bile çözemedim.

Telefonunu kapadı, yanıma gelip beni kolunun altına alırken Volkan'ın adımları kısa bir an duraksayıp yeniden bize doğru hareketlendi.

Onun buraya gelmesini istemiyordum çünkü gerçekten de Alpay Emir'in sabrı bugün fazlasıyla sınanıyordu.

"Merhaba,"

Volkan bugünkü sempozyuma katılmamıştı. Bunun sebebi sanırım sabahleyin fazla yürek yemesi ve hastanelik olmasıydı.

Bize verilen selamla Alpay Emir her şey çok normalmiş gibi adamın elindeki içecekleri alıp "Eyvallah." dedi.

Volkan da ben de şaşkınlıkla Alpay Emir'e bakıyorduk. Kokteyllerden birini bana uzattı. "Al güzelim."

Diğerinden ise kendisi koca bir yudum alırken hala tepemizde dikilen adama "Başka bir şey istediğimizi sanmıyorum koçum, olmadı sesleniriz." dedi.

Ben ona uyarı dolu bakışlarla bakarken Volkan yumruk olmuş elleriyle sıkıntıyla soludu. Bana bakarak "Afiyet olsun," dedi ve yanımızdan ayrıldı.

"Ya ne yapıyorsun?" dedim bu yanlış anlaşılmayı çözmek isteyerek. Gülmemek için zor tutuyordum kendimi. "Volkan, Selin'in arkadaşı-" dedim ancak "O ismi ağzına almamanı tavsiye ederim," dedi beni daha çok şaşırtarak. Tanıyor, biliyordu yani öyle mi? "Çünkü arkadaş anladığım kadarıyla fazlasıyla kaşınıyor ve ben kendimiz zor tutuyorum."

Ağzım şaşkınlıkla açılmışken "Şu şaraplı, yıldızlı bir gece fikrinden de haberim var üstelik." dedi huysuzluk ederek.

Bizimkilerin olduğu yere baktı. "Neyse ki sevenin halinden anlayan adamlar var da neyle karşılaşacağımdan önceden haberdar olduk çok şükür."

Elinde henüz yakmadığı sigarasıyla yanımdan ayrıldığında tutamadığım kahkahamı bırakmak zorunda kaldım. Sinirlerim bozulmuştu belki de bilemiyorum.

Ben de kalkıp kızlara katılacakken yanımda kalan ve ona ait olan telefona peş peşe düşen mesaj bildirimleriyle elim telefonuna gitti.

Gelen mesajlar Çağatay'dandı.

Alpay Emir'e baktığımda edindiği yeni arkadaşlarıyla sigara içip sohbet ederken hiç buralı bile değildi. Gözleri Volkan'ın üzerinde bir hata yapmasını bekler gibi duruyordu.

Peş peşe üç mesaj daha gelince dayanamadım ve baktım önemli bir konu olabilme olasılığıyla.

"Ev tamam," yazıyordu mesajlardan birinde. "İzmir merkezde. Birkaç pürüz çıktı ancak hallettim." bir başka mesajdı. Harika bir villanın fotoğrafları vardı üstelik.

Devamında ise "Unutmadan, haberin olsun işlemler için Defne'nin kimliği lazım bana." yazıyordu.

Kendi adımı gördüğüm an meraklandıkça meraklandım.

"Haberi olmadan nasıl halledilir bilmiyorum çünkü nüfus müdürlüğüne uğramak gerekebilir."

Ben mesajları okudukça iyice meraklanırken "Biz de işleri halledebilirsek birkaç gün erken gelmeye çalışırız. Ama baştan söylüyorum abicim geldiğimde Defne'den tek bir olumsuz söz duyayım, istemediğini hissedeyim tüm işlemleri durdururum." mesajı beni iyice çıkmaza sürükledi.

İki samimi arkadaşın arasında geçen konuşmalar benim de adımın dahil olmasıyla beni iyice meraklandırırken kendimi büyük bir çıkmazın içinde gibi hissetmiştim.

Bilinmezlik denilen o kör kuyu, ucu gökyüzüne uzansa dahi insanı nefessiz bırakabiliyormuş meğer.


İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page