38. Bölüm
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 24 dakikada okunur
Mutluluğu; edindiğim hobide, hayranlık duyduğum antik bir kentte ya da yediğim tatlının damağımda bıraktığı o muhteşem tatta bulabilirdim elbette.
Lakin beni mutlu eden bunlar olsa da mutluluğumu var eden bunlar değildi.
Aklımı yerinden alan, her an hayranlık duygusunu en uçlarda yaşatan ve yaşattığı her duyguda fazlasıyla bonkör olan adamın hayatımdaki varlığı tüm bunları fazlasıyla karşılıyordu.
Tıpkı şimdi, sadece yanımda var olmasıyla bile bende bu coşkuyu hissettirmesi gibi.
O yokken kırık dökük harabe bir evden farksız olan yüreğim, o yanımdayken en güzel ve en özel yuvadan daha sıcak bir yerdi sanki bizim için.
Şehrimden geçerken her şeyi yerle bir eden fırtınalı yağmur sonrası açan gökkuşağı gibiydi onun bendeki yeri.
En ufak gök gürültüsünden korkan bedenim, bir camın ardına saklanmış, bedenini ısıtmayan battaniyeye sarılmış, bu fırtınanın dinmesini bir başına sabırla bekleyip sonrasındaki güzelliğe kavuşmuş olmanın huzurunu yaşıyordu sanki şimdilerde.
Ve uslanmaz gönlüm, bu fırsatı kaçırmamak adına elinden gelen her şeyi yapıyordu.
Sevdiği, ancak henüz sevdiğim bile diyemediği adamı kullanmaktan asla geri durmuyordu.
Bundandı gözlerindeki sarsılmaz inanç ve gönlündeki sonsuz sevgiyle bu durumu kabullenip bana ayak uydurmak için elinden geleni yapıyor oluşu.
Ve elbette yine bundandı radyoda çalan şarkıya mırıldanarak eşlik etmeye bir son vermem, gözlerimi çiçeklerle dolu arazilerden çekip ona hayranlıkla bakmaya başlamış olmam.
Beni ağlatacak derecedeki yakışıklı yüzünü uzun süre incelemem dikkatini çekmiş olmalı ki boş yoldan gözlerini bana çevirdi.
"Bir şey mi oldu yavrum?" dedi can almayı ve yaşam sunmasını aynı oranda barındıran sesiyle. "Az önce ne de güzel ötüyordun güzel(!) seslim. Niye sustun şimdi?"
Gülerek sesime laf etmesine karşılık gülmek istesem de kendimi tuttum, "Al işte!" dedim alınmış gibi çıkan sesimle. "Ben neler düşünüyorum, adam bana neler söylüyor?"
Hayıflanmama karşılık keyiflendi. Fazlasıyla gıcıktı.
Oysa uzanıp onu öpmek, sarılıp dikkatini kendi üzerime çekmek istiyordum!
Küskün bir tavırla kollarımı göğsümde bağlayıp sağımdaki cama doğru döndüm.
"Daha önce de imasını yapmıştın." Beni ne zaman şarkı söylediğimde yakalasa bunu yapıyordu işte. "Sensin güzel(!) sesli!" dedim çarpılma ihtimalimi bile hesaplamadan.
Sesi, sahipsiz ve kimsesiz bir vadinin tekinde yankılansa, duyan herkes bir yolunu bulur, bu sesin sahibine ulaşmak için varını yok ederdi ne de olsa.
Bacak bacak üzerine attığım dizim sallanırken omuz silktim. "Yol boyu susayım da gör gününü. Sonra çok ağlarsın ama Defne n'olur konuş benimle diye."
Ayrıca kim kimin adamının sesini duyup arayıp bulmak istiyormuş, pardon?
Dudaklarıma görünmez bir fermuar çektikten sonra "Sana bundan sonra şarkı falan da yok," dedim alınganlığa devam ederek.
Hızla ilerleyen araç hızını düşürürken açık camdan içeri giren serin havanın dağıttığı dalgalı saçlarımın arasına sızdı direksiyondaki eli. Sözlerimi taklit etti: "Sonra çok ağlarım ama Defne'm benimle konuşmuyor, diye."
Ensemle boynum arasındaki elektrik akımı, bedenimi anında etkisi altına aldı. Üstelik oyunbozan sesi...
Nefes al, nefes ver.
İnce askılı, bebek sarısı yazlık elbisemin açıkta bıraktığı bedenimle temas eden teni anında yumuşama önayak olurken "Nazlanmanın sırası mı?" dedi gülümseyen ses tonuyla. "Şaka yaptığımı bilmiyorsun sanki. Bu alınganlık da nereden çıktı?"
Bana uzanan koluna sarıldı parmaklarım. Kısılan gözlerimle ona döndüm. Başımı iki yana eğip alayla "Ah canım ya ne kadar da şakacı biri! Tam benlik..." dememe karşılık en güzel tatlıdan daha tatlı duran iştah açıcı dudakları iki yana kıvrıldı.
Küstahlık taslayarak "Aradığın her şeyin tek adresiyim, fena mı?" demesi, hemen ardından göz kırpması beni güldürürken boynumdaki kolunu iteledim hafifçe. Sıcak oluyordu teni tenime dokunduğu an, anlayıp çekilseydi ya!
"Birazcık," dedim ona sen iflah olmazsın bakışları atarken. "Birazcık yüceltmesen kendini ölür müsün acaba? En mükemmel sensin tamam, anladık! Harikasın. Bir tanesin. Yok eşin benzerin!"
Canım adamımın konuşmasına dahi izin vermeden atladım hemen lafa: "Hem... daha çok var mı gideceğimiz yere?"
An itibariyle elliyle bile gitmeyen araç iyice yavaşlarken bana enfes vaatlerde bulunan yeşil karası gözleri haylaz parıltılarla parladı.
Telaş barındırmayan bir hızlılıkla eğilip dudaklarını bastırdı dudaklarıma.
Ben cevabımı almıştım lakin o bunu sesli olarak dile getirmekten de hiç çekinmedi. "Evet, ölürüm." dedi, soruma cevap olmaktan çok bana nefes olmak ister gibi. "Peki sen cevabını bildiğin sorularını sormaktan ne zaman vazgeçeceksin?"
"Vazgeçmeyeceğim," dedim, ona nelerden vazgeçmeyeceğimi hissettirme ümidiyle uzanıp sakallarının pürüz oluşturduğu yanağına şeftali tonlarındaki rujlu dudaklarımı bastırırken.
Omuz silktim, omzumdan dökülen saçlarımı savurdum. "Huyum değil sevdiğim şeylerden öyle kolayca vazgeçmek."
Arkama yeniden yaslandığımda ulaşmak istediği yere bir an önce gitme isteğiyle aracın hızını artırdı, elini hayli açılan bacağıma kapattı.
İçime işleyen sıcaklıkla "Ne güzel konuşuyorsun sen öyle." dedi, aklımı karıştırdı. Üstelik hiç uslu durmuyordu elbisemin daha da açılmasına neden olan parmakları.
Uyarır bir tonda "Alpay..." diye mırıldanmam hiçbir etki yaratmadı.
Parmakları tenimi okşayarak aheste aheste ilerledikçe ilerledi.
Bense çareyi elinin üzerine elimi kapamakta bulmuştum. "Yaramazlık yaptığı iddia edilen, bunun için suçlanan her defasında ben oluyorum ama senin de elin kolun rahat durmuyor ki!"
Çünkü buraya geldiği andan beri beraber geçirdiğimiz birkaç günde biz kendimizi hep birbirimize çekilirken buluyor, sonunda da bir kazanan bir kaybeden olduğumuz yerde kalıyorduk.
Ve her defasında kazanan ben olurken kendisi kazanmışçasına keyif alıyordu bu durumdan.
Karıncalanan tenimi hissetmemek adına bedenimde gerçekleştirdiği oyunlarını düşünmemeye çalıştım.
Bu defa yoldan çıkarma isteğiyle konuşan ben oldum: "Söylemeyecek misin artık nereye gittiğimizi?" dedim yine ve yine.
Bacağımı kavrayan elini çevirdi, bu defa da elinin üzerindeki elimi avucuna hapsetti. "Kaçırıyorum işte seni diyorum, hala ısrarla soruyorsun yavrum." dedi arabaya bindiğimiz andan beri sorduğum soruya karşılık sahte bir sitemle. "Az daha sabret."
Kaşlarım havalandı. "Senden kaçmak için gelmeye karar verdiğim şehirde, senin tarafından kaçırılıyor olmak mı?" Dudaklarım büzüldü düşünür gibi. "Ben bu bilinmezlikten hiç hoşlanmadım."
Avucuna hapsettiği elimin üzerine kondurduğu buse bile beni kandıramadı. Ya da ben öyle sandım. Oysa çoktan sol yanımdan ona bağlanmıştım.
"İnatçı olduğu kadar meraklı bir sevgilim var ve bu beni çok zorluyor." dedi anlayış bekler gibi.
Nazlı nazlı yaklaşarak tatlılıkla "O zaman..." dedim uzatarak. "Sevgilinin sinirlerini hiç bozma ve sorularına cevap ver. Yoksa çok fena olur! Çıktığımızdan beri nereye gidebileceğimizi düşünüyorum. Kafamın içi çorba oldu. Oraya mı diyorum yok, buraya mı diyorum yok. Azıcık insaf ya. Çatlayacağım merakımdan şuracıkta."
Benim şirinliğime karşılık yumuşamasını beklediğim adam, düşündüğümün aksine ciddileşti. Olduğu yerde daha dik bir konuma gelerek derinleşen sesiyle sözlerimi tekrar etti onaylar gibi başını sallayarak: "Sevgilinin sinirlerini hiç bozma ve sorularına cevap ver..."
Konuşmamızın nereye doğru meyillendiğini az çok tahmin edebildiğim için yutkunmak ve sözlerinin devamını beklemekle yetindim.
Bana kısa bir bakış attıktan sonra "Bu sözler benim için de geçerli olacak mı yoksa biz tek taraflı oynamaya devam mı edeceğiz?" dedi, gözlerime baktığı an yumuşar gibi olan bakışlarını saklamak ister gibi çektiği gözleriyle.
Gerilen yüz ifadesinin aksine kaşları ilgiyle havalandı. "Çünkü henüz yeni keşfettiğim, benim de en az senin kadar meraklı bir tarafım varmış ve senin aksine ben, sorularımın cevabını alamadıkça daha çok meraklanmak yerine, alacağım cevaplar tarafından ne kadar derin etkileneceğimizi düşünmekle kalıyorum."
Aklı hala sunum sonrası Leyla Hanım'ın benimle özel olarak ne konuştuğundaydı.
Sunduğu anlayıştan çok daha fazlasını isteyerek "Ama daha zamanı var Alpay Emir," dedim onun asla karşı koyamayacağı ince sesimle. "Tahmin ettiğin gibi. Evet bir şeyler için düşünüyorum, tartıp biçiyorum ve bir karara varmaya çalışıyorum. Ama seninle paylaşmak için, bir karara varabilmem için gerçekten zamana ihtiyacım var. Bu defa, kendim için bir tercih yaparken olumlu ya da olumsuz etrafımdan etkilenmek istemiyorum. İlk defa bu bencilliği ben de tatmak istiyorum."
Parmaklarımızı birleştirip boğumlarımızın arasında bile mesafe bırakmak istemezken "Ben de bundan bahsediyorum yavrum." dedi sabrındaki son demleri de tüketmemek için çabalayarak.
"Ortada bir şey olduğu bariz belli, onu anladık. Bir karar vereceksen sana yardımcı olayım istiyorum. Yol göstereyim, yanında olayım, sorularına beraber cevaplar bulalım... Ama sen her neyi bu kadar derin düşünüyorsan senden çok bana ağır geliyor bu mesele. Geceleri seni uyutmayacak kadar düşündüren şeyi öncesinde bilmek istemem kötü mü?"
Onu bu kadar geren, başka bir ayrılık sürecine girecek olmamızı düşündüren herhangi bir şey miydi bilmiyorum ancak beraber geçirdiğimiz şu birkaç günde, gündüzleri katıldığım etkinliklerin haricinde her zaman yan yana olmamızın sonuçları olarak geceleri benim uyuduğumu düşündükten sonra bilgisayar başında saatlerce çalışmasından çok, benim aklımı karıştıran düşüncelerle uyuyamıyor olmam onu yoruyordu.
Oysa bilmiyordu ki beni uyutmayanın vereceğim karar değil, onun son günlerde planlamaya çalıştığı organizasyon olduğuydu. Yoksa ben çoktan vermiştim kararımı. Sadece sahildeyken gördüğüm mesajların ne anlama geldiğini bilmek istiyordum. O mesajların anlamını bilmek tamamen kesinleştirecekti verdiğim kararı.
Bana sormadan planladığı her ne ise henüz aramızdaki buzulları, aşılması güç yaşanmışlıkları yeni yeni yıkmaya başlamışken ondan gelecek olan ufacık bir olumsuzluk benim tüm düşüncelerimi altüst edecek gibiydi.
Ve ben bundan korkuyordum. Onu bir daha ne pahasına olursa olsun kaybetmek istemiyordum. Şayet o da bizim bir sonumuzun olmasını istemiyorsa yavaş yavaş değiştirdiği bazı tutumlarını bu şekide düzelte düzelte devam ettirmeliydi.
Çünkü ben bu yeni sürüm AEK'ten gayet de memnun olma yolunda emin adımlarla ilerliyordum.
Sıcaklamaya başlayan elimi kucağıma çektiğimde elbisemim eteğiyle oynarken buldum kendimi. "Hayır tabii. Kötü değil ki." dedim kendimden emin sesimle. "Bir sonuca ulaştığımda ilk sana söyleyeceğim zaten. Sadece aklıma takılan birkaç ufak mesele var. Onları da aştığım gibi, ilk sana koşacağım."
O gün, o sahneye çıkıp altından kalkamayacağımı düşündüğüm sunumu fazlasıyla iyi yapmış olmak, onun gönlündeki yerim olan zirvedeki mevkiini korurken gözündeki yerimin çok daha iyi yerlere terfi ettiğini biliyordum.
Alpay Emir'in tanıdığı, bildiği, komşuları konumundaki sevdiği o küçük kız çocuğu çağ atlayıp her şeyi başarabilen güçlü kadın kilidini kırmış, sınırlarını aşmıştı.
Bakışlarındaki hayranlıktan bile bunun arttığını görebiliyor olmak beni fazlasıyla mutlu ediyordu.
Ancak o gün Leyla Hanım ile aramızda geçen konuşma dikkatinden kaçmamıştı.
Sabırla ona bu konuşmadan bahsedeceğim günü beklese de ara ara merakına yenik düşüyor, bunun bir iş teklifi mi ya da herhangi bir görüşme isteği mi olduğunu öğrenmek istiyordu.
Beni ondan uzaklaştırabilecek herhangi bir şeyin olasılığını düşünmek bile onu deli ediyordu.
Aramızdaki sessizlik büyürken derin bir iç çekti. Çekindiğimi, çıkmaza girdiğimi anladığı gibi yumuşak bir tavırla "Güzelim," diyerek dikkatimi üzerine çekti.
Aklındaki tüm soru işaretlerine rağmen "Nasıl istiyorsan öyle olsun." dedi güven vermek ister gibi. "Benim senden gelen her duruma karşı zaten ayrı ayrı bi' eyvallahım var Defne. Ama sen de beni anla." Ne diyecekti bilmiyorum ancak zorlandığı bariz belliydi.
"Geriliyorum." dedi daha kısık bir sesle. "Sensiz geçirmek zorunda kalacağım tek bir güne daha tahammülüm yok benim. Bunun ağırlığı bir defa daha taşıyabileceğimi hiç sanmıyorum."
Sözlerine karşılık içtenlikle sunduğum o küçük tebessüm onu rahatlatırken yola odaklandı tekrardan.
Asıl beni geren: O, her koşul ve fırsatta benim için hayallerini ertelemekte şüphe duymazken benim kendim için bir şeyler yapmak istiyor oluşumdu.
Ancak artık öyle şanslı bir kadındım ki, kendim için vereceğim en ufak bir karar bile benden önce beni seven adamı memnun ediyordu.
Yerimde doğrulup kollarımı boynuna doladığımda yaptığım şımarıkça bir hareketti belki ama direksiyon başında oluşunu bile umursamadan sayısız öpücük kondurdum yüzüne.
Bu zamansız durgunluğu bozmak adına "Canım adamım!" dedim şen şakrak bir sesle. "İşte şimdi kaçırabilirsin beni istediğin yere. Sen benimle böyle güzel güzel konuşunca benden mutlusu olmuyor! Ama sıkıldım artık. Daha çok var mı yolumuz? Oturmaktan uyuştu her yerim!"
Üzerindeki polo tişörtün yakasının açıkta bıraktığı ensesine tutunan tırnaklarımı hissettiği an sahici bir kızgınlıkla "Defne!" diye uyardı beni yol bomboş olsa da.
Aracın hızını dikkatlice düşürürken "Şu an kucağıma çıkmaya çabalaman aklının almayacağı derecede hoşuma gidiyor ama, sırası mı yavrum şimdi?" dedi içi gide gide.
Yandan bir bakış atıp tepkimi ölçmek istedi çünkü en ufak bir onay alsa dediğini yapacak kadar sapık bir adama sevdalıydım.
"Hayır arabayı çekeyim sağa, bir güzel seveyim seni diyeceğim..." dediği an bunu istiyormuş gibi çapkın bir ifadeye büründü göz kamaştırıcı yüzü. "Anında yok olacak bu hatun." Dalgalanan bakışları beni utandırırken o sorgulayıcı tek kaş çoktan havalanmıştı bile. "Yanılıyor muyum?" dedi güler gibi bir sesle.
Son cümlesiyle beraber yüzündeki o sinsi ifadeden bile belli olan tavrına karşılık geri çekildim, yerime sindim. Yine de onun yanında kontrolsüzce gerçekleşen nazlanmamla "Tamam ya, duruyorum işte uslu uslu." demeden duramadım.
Yeniden ekrana uzanıp dikkatsizce listemdeki şarkılardan birine dokundum. Lakin asla istememiştim listemdeki en olmadık şarkının çalmasını, an itibariyle "Savaşma seviş benle..." sözlerini söyleyen Sezen'i anında kapatmayı.
Gür kahkahası yankılandı etrafta. Benim bu tavrıma keyifle karşılık veriyordu. Düşündüm de oysa haklı falan değildi. Hiç de kaçmazdım bir yere. Ama şimdilik çalan şarkıya eşlik etmek, yolculuğumuzun tamamlanmasını beklemek en iyisiydi. Yoksa kalbimin sesi beni ele verecekti.
...
Gözlerimi etraftan alamazken bilmem kaç yüz milyon defa "İnanamıyorum!" demekle yetindim.
Bulunduğumuz alanın cezbedici güzelliği sanki cennetten sunulan ufak bir ön gösterimdi. "Böyle bir yerin varlığını biliyordun ve daha önce hiç bahsetmedin öyle mi?"
Ona döndüm ve olabildiğince korkutucu olmaya çalıştım. "Seninle günlerce konuşmamamı hak ediyorsun!"
Benim etrafa baktığım gibi bana hayranlıkla bakan ve bundan fazlasıyla memnun olan adam, kolunu belime dolayarak beni tamamen gövdesine çekti.
Tek kaşı tehlike arz ederek havalandı, "Pişman ediyorsun ama buraya getirdiğime." dedi düz bir sesle. "Bu kadar güzel bakılır mı? Böyle güzel hayran kalınır mı? Ulan bana şöyle bak diye kırk takla atıyorum. Pervane oluyorum etrafında ama yok..."
Masallar diyarındaymışız hissi yaratan kasabanın dinginliğine bakarken boynuma bastırdığı dudakları aklımı karıştırıyordu.
Kolları arasında döndüğümde karnıma kapanan eline tutunup omzumun üzerinden ona döndüm. "Ne hayran kalması ya! Buraya bayıldım, bayıldıım!" dedim ağladı ağlayacak bir sesle. "Hayran kalmak çok basit kalır. Beni tutmasan, gerçekten de bayılabilirim..."
Kısık sesli gülüşü günümü şenlendirdi. Sıkıca doladı kollarını. "Eksik söylemişim," dedi dudaklarını saçlarımın arasında kaybederken. "Bu kadar tatlı olunur mu? Madem öyle," dedi daha kısık bir sesle konuştuktan sonra kollarını daha sıkı sıkıya bedenime sararken. "Tutayım o zaman."
Kollarının arasında yeniden ona yöneldim, ellerimi omuzlarına yerleştirdim.
Asla duramıyorum yerimde.
An itibariyle öyle sevimli ve öyle şirin olmalıydım ki sözlerime karşılık tek kelime edememeliydi. "Ben şimdiden burada kalmak istiyorum," dedim dudaklarımı büzüp başımı omzuma düşürerek. "Ne olur dönmeyelim otele. Lütfen, lütfen, lütfen..." Utanmasam zıplayıp duracaktım olduğum yerde. "Gezelim, keşfedelim tamam ama dönmeyelim. Şimdiden anlaşalım bak. Ben hayatta geri dönmek istemiyorum. E işimiz de yok orada."
Ellerim yüzüne uzanırken parmaklarım sakallarının arasında dolandı aheste aheste. Onun anlayabileceği dilde anlatmak istedim derdimi, ne de olsa o çok severdi şerbetlileri: "Burası kaymaklı fıstıklı şöbiyetse, orası dünden kalma tulumba tatlısı gibi Emir! Ne olur bundan sonra burada kalsak? Hem vardır ki pansiyon. Gitmeyelim otele."
Gidip geliyordu düşünceleri. Öyle olunca daha sıkı tutundum gardıma. "Ama Alpaycım Emircim..."
Uzanıp ufacık bir öpücük kondurdum dudaklarına. "Niçin kalamayalım ki..." dedim nazla niyazla. "Kıracak mısın güzel bebeğini?"
"Defne..." Tebessüm barındıran ses tonuyla yeniden omuzlarına inen ellerimi çekip birleştirdim ve çenemin altına yerleştirdim. "Ya lütfen dedim ama," dedim ince bir sesle.
"N'olur kalalım. N'olur... Zaten şunun şurasında birkaç gün daha kalacağız İzmir'de sonra iş koşuşturmasıydı, evdekilerdi derken hasret kalırsın bak yüzüme! Bilseydim bizi böyle güzel bir yere getireceğini yolu sana zehir eder miydim hiç canım adamım?"
Yanağıma uzanan eli, dudağımda dolanan parmağı, onun kendi içinde hesap kitap yaptığının göstergesiydi.
Bedenimi bedenine yasladım sarılırken. "Kalsak ya gece burada," dedim yeniden daha esrarengiz bir tonlamayla.
Parmaklarım onun geniş omuzlarında turlarken sınırdaydı kararlılığı. "Hani bizim şu yarışmanın cezası... Belki kullanmak istersin burada kaldığımız süreçte."
Sıktığı çenesi sebebiyle dalgalanan yanakları, içine çektiği derin solukla kaldırdı başını, dikleştirdi bedenini. Çok az kalmıştı yenilmesine.
Buranın her bir sokağında fotoğraf çekinmek, aşkımızı, sevdamızı buradaki herkese duyurmak ister gibi karış karış keşfetmek istiyordum buraları. Ondandı bu ısrarım. Kasaba öyle güzel renklere bürünmüştü ki her bir kafesine uğramadan, sokaklarında kaybolmadan dönmemizin imkanı yoktu.
Onun sırtı dönük fotoğrafını ufacık bir kalple paylaştığımda ilişkim olduğunu öğrenen tebrik mesajlarına ek anında onun hesabına üşüşen insanların varlığını hatırlayınca kıskançlık zehri yine kaynattı damarlarımı yakan kanımı.
Yumuşar gibi olsa da aklına ne geldi bilmiyorum ama kısa bir öksürme sonrası kendini toparladı, "Hayır." dedi sert bir sesle.
Bir diktatör edasıyla "Geceyi burada geçirmemizin mümkünatı yok." diye de ekledi despot adam. "Üstelik sana dayanamayacağımı bildiğin için böyle yapıyor oluşun... Beni çok fena zorluyorsun."
"Ama neden ki? Tamam akşam başka bir planımız var dedin de sonra geri dönemez miyiz buraya? E yarın da işimiz var deyip baya esrarengiz bir adam gibi takılıp geriyorsun zaten beni. Araba sürmekten yorulduysan ben sürerim ki, yol boyu konuştum diye başın ağrıdıysa eğer ağzımı bile açmam, öyle kötü şarkılar da söylemem. Tamam bazen seni öpesim gelir ama uslu uslu otururum yerimde. En azından iki Türkçe Pop dinlersek bir senin sevdiğin benim asla anlamadığım şarkılardan açarız. Ödeşmiş oluruz yani."
Yalan söylüyordum, açtığım şarkılar hiç de kötü değildi.
Ama köprüyü geçene dek ayıya dayı deniyorsa Alpay'a da azıcık dayanırız denilebilirdi.
Ansızın beni göğsüne çekip sıkıca sarılırken "Senin şu hallerin öldürecek bir gün beni," dedi sanki bakmaya da duymaya da dayanamıyormuş gibi.
Etrafımızda kimsenin olmamasından faydalanıp kokumu içine çeke çeke öptü. "Yemin ederim ölümüm senin ellerinden olacak." dediğinde teklifimi kabul edecek sanmıştım ki benden daha inatçı olan adam kararından vazgeçmedi.
"Sonrası için sözüm olsun ama şu an imkânı yok. Başka planlarımız olduğunu söylemiştim."
Ben öyle böyle homurdanırken ellerimizi birleştirdi ve bizi kasabanın taş döşeli sokaklarında ilerletti.
İki katı geçmeyen taştan evler bembeyaz renge boyanmışken duvarlarına tırmanan renkli çiçekler, ufak bahçelerine misafir ettikleri iç açıcı duran süslemeleriyle sahiden de masallar diyarını andırıyordu.
Kim bilir kimler nasıl güzel hayatlar yaşıyordu buralarda.
Kaşlarım çatılırken sessizlikle "Sen çok kötü bir adamsın," derken buldum kendimi. "Dayanamıyorum edemiyorum diyorsun ama sendeki kararlılık da maşallah yani! Sanki çok büyük bir şey istedik senden."
Ellerimiz birbirine kenetliyken küçük kol çantamı sapından tutan elim havalandı öyle sağa sola sallandı. "Sen görürsün ama bundan sonra. Öyle her istediğinde öpüp koklamak yok. Hayır hata bende zaten. Daha dün bir bugün iki ne bu samimiyet?"
Güldü bu çocukça tavrıma. "Ne bu samimiyet mi?" Ben ona daha neler neler ekleyip tehdit listesi oluştururken bizi bir sokağa yönlendirdi. "Ayrıca küçükhanım," diyerek dikkatimi üzerine çekti. "Benim sana hasretliğim öyle kolay kolay son bulmaz. Döndüğümüzde de senden ayrı kalmak gibi bir niyetim yok. Hele ayrı yatmak gibi bir ihtimal mi? İşte o hiç yok!"
Haklı haklı konuşup benim sinirlerimi bozmasını görmezden gelmeye çalışırken koluna sarıldım. "Burada kalsaydık beraber yatardık ama... Artık şansına küs." dedim netlikle. "Otele döndüğümüzde kendine tuttuğun odada tek başına kal da ağla, keşke Defne'nin istediği gibi kalsaydık orada diye."
Ben sürekli bir şeyler söyleyip onun başının etini yerken kendimizi kaybettik, gezdik, eğlendik, gülüşlerimizi duyurduk her bir tarafa.
Aldığımız atıştırmalıklar ve kahvelerimizle, yerleştiğimiz yeşillikler arasında sohbet ediyor, birkaç metre ötemizdeki uçurumun daha da inanılmaz kıldığı deniz manzarasını izliyorduk.
Sırtım Alpay Emir'e yaslıyken yerimde doğrulup ona döndüm. "Ben İstanbul'a dönmek istemiyorum." dedim üzüntüyle. "Döndüğümüz an sanki her şey bozulacakmış gibi geliyor." diye de ekledim hissettiğim korkuları gizlemeden. "İlk defa geldiğim yer, sanki her zaman buradaymışım gibi yakın geliyor bana. Keşke hep burada kalabilsek. Bu şehrin sınırlarında olmak garip bir huzur vermiyor mu sana da?"
Yüzümü süzen bakışları öyle korunaklıydı ki ne hissettiğini anlayamadım.
Aklını kurcalayan neydi, onu düşündüren şeyler nelerdi bilmiyordum.
Sevdiğim adamı anlayamadıkça, ona yardımcı olamadıkça içten içe kötü hissediyordum kendimi.
Dayanamayıp yanağına ufak bir öpücük kondurduğumda gülümsedi, yüzüne renk geldi. "Benim için sınırların bir önemi yok." dedi, alnımdaki kıvrımlarımı gözlerimden uzaklaştırırken. "Yanımda sen olduğun sürece pek de önemli olmuyor zaman ve mekan kavramları..."
"Benim için de öyle elbette." dedim büyüyen gülümsememle. "Seninle geçirdiğim her vakit benim için daha bir başka oluyor."
Sesim düşerken, "Hiçbirini unutmak istemiyorum," diye iç çektim. Bakışları kuşkuyla dolsa da devam ettim konuşmaya. "Bazen yaşadığım her an sanki bir hayalmiş gibi geliyor. İyisiyle kötüsüyle beraber yol aldığımız her anımız kurmacadan ibaretmiş gibi. Sanki bir gün uyanacakmışım da tüm bunları sadece ben hatırlayacakmışım, gözlerimi bambaşka bir yaşama açacakmışım..."
Benim karamsarlıkla söylediğim sözler onu daha da gülümsetti, bana sıkıca sarılmasına neden oldu. "Bu his uzun uzadıya bende de oluyordu da ne oldu güzelim?" dedi kendine olan kızgınlığıyla. "Daha biz yaşadığımız ilişkiyi kabullenememiş gibi hayallerde dolanırken gelmedi mi başımıza bu yaşanılanlar?"
"Tamam tamam," diyerek değiştirmek istedim konuşmasını. Bacakları arasında ona doğru dönüp oturdum. "Yok artık kötüyü düşünüp moralimizi bozmak."
He şöyle der gibi bakıp göz kırpınca ufak birkaç öksürük sonrası "Ben yabancı dilimi geliştirmek istiyorum," dedim ondan yardım istemek niyetiyle. "İngilizceyi pratikle bir şekilde hallederim de Almanca da öğrenmek istiyorum."
İlgiyle "İyi olur," dedi bacağımdaki elini hareketlendirirken. "İstersen iyi bir kurs ayarlarız istersen ben yardımcı olurum." Dudaklarına incecik bir gülümseme yerleşti anında. "Karşılığını alırım ama."
İmasına karşılık yapay bir kızgınlıkla "Alpay!" dediğimde gülümsemesi genişledi.
Onun güzel yüzüne bakakaldığımda garip bir hüzünle "Bana neden hiç hayallerinden bahsetmiyorsun?" derken buldum kendimi.
"Yani... Ben istediğim ne varsa, aklıma ne geliyorsa sana rahatça söylüyorum," dedim minnetle. "Ama sen bu konuda hep kapalı kutu gibisin."
Bize gölgesini sunan ağacın geniş gövdesine yasladı kendisini. Bir elinde soğuk kahvesi, diğer elinde ise bacağının hemen yanında duran ayak bileğim bulunurken "Bu da nereden çıktı şimdi?" dedi merakla.
Büyük, çikolatalı kurabiyeden ufak bir ısırık aldım. "Nereden çıktıysa çıktı işte." dedim heyecanla. "Sevdiğim adamın hayallerini merak ediyor olmam niye soruluyor ki şimdi? Ben seni tanımıyorum Alpay Emir. Yıllardır bir aradayız, aylardır beraberiz ama ben bir gelecek kurmak istediğim adamın hayallerini ondan bir kere olsun duymadım."
Kaşları havalandı, sorgu dolu bakışlarının yerini mutluluk parıltıları aldı. Anında dudaklarımı birbirine bastırdım tatlı bir utançla.
Kaçırdığım gözlerim onun belli belirsiz bir netlikle "Bilmiyorum," demesiyle yeniden onun esmer tenini, yeşil gözlerini buldu.
"Senin karım olman," dedi tepkimi ölçmek ister gibi. "Sonra çocuklarımın annesi olman," dedi benim gözlerim git gide büyürken. "Tabi sonra daha çok çocuklarımın annesi olman..."
Gitgide ısınan soğuk kahvemden koca bir yudum aldığımda seslice güldü. Güldü gülmesine ama günlerdir aklımı kurcalayan mesajları düşürdü zihnime.
Tedirginliğimi, kendi kafamda kurduğum senaryoları gizleyerek "Bunlardan bahsetmiyorum," dedim ciddiyetle.
Biliyorum, yapmazdı. Ancak yok evdi, yok kimliği lazımdı, yok istemezsen bu iş olmazdı mesajları derken içimdeki o ses sanki sonumun benden habersiz bir nikah masası olduğunu, Alpay Emir'in bana danışmadan alelacele bir evliliğe adım atmamıza neden olacağını fısıldıyordu.
"Hayattaki tek gayesi evlenmek ve çocuk yapmak olmayacak kadar donanımlı ve fazlasıyla iyi kariyer sahibi biri olduğunu düşünürsek, ben bunların da haricindekileri öğrenmek istiyorum."
Sözlerime karşılık düşündü kısa bir süre.
"Hangi birini söylesem içinde sen varsın Defne," dedi elleri ellerime ulaşırken. "Bulduğumuz her fırsatta kaçalım mesela böyle. Nereye istersen oraya gidelim, tıpkı istediğin gibi karış karış keşfedelim her yeri."
Farkında olmadan hayallerimi kendi hayalleri yapan adama baktım içtenlikle.
"Benim asıl merak ettiğim... Almanya-Türkiye arası gidip gelmekten pek hoşlanmadığını biliyorum az çok. Bunun son bulması için çabaladığını da."
Şimdi adama önceden Melih'ten duymuştum bir şeyler aslı astarı ne diye de sorulmazdı ki.
Ardını arkasını düşünmedim ama bu defa. Direkt sordum: "Uzun süredir ertelediğin terfi meselesi... Niye bekletiyorsun Alpay Emir? Bekletmeyi geçtim, bu adamlar niye bu kadar ısrarcı da hala senden bir cevap bekliyor?"
Bunları nereden bildiğimi sorgulamadan ürperen kollarıma dokundu kalmamız için hareketlenerek
"E yavrum sorsaydın suç ortağına anlatsaydı o sana devamını." dedi alaya alır gibi. Melih'ten başka kimseden öğrenemeyeceğimi bildiği için kolay olmuştu bu.
Bense öğrenecek olmanın verdiği şevkle "Ya sordum," dedim gözlerimi irice açıp. "Hiç sormaz olur muyum? Bilmiyormuş ki. Yemin etti bilmediğine inanmam için. Biliyor da söylemiyorsam bir daha hiçbir kızla konuşmak nasip olmasın, elim kız eline değmesin falan dedi. Sahiden bilmiyormuş yani."
Ben ciddi ciddi şurada bir şeyler anlatırken onun gülüşü yayıldı etrafa. Ancak ben onun kadar eğlenemiyordum şu an.
Ayaklandığımızda "Seni kalıcı olarak istiyorlar değil mi Almanya'da?" diye sordum durgunlaşan sesimle.
"Öyle," dedi pek de istemeden. Kolundaki saate bakıp "Geç olmadan gitsek iyi olur yavrum." dedi konuyu değiştirmek isteyerek.
Ancak bu defa olmazdı.
"Konuşacağız," dedim onunla beraber toparlanıp geldiğimiz yollardan geri dönmek için hazırlanırken. "Neden kabul etmediğini tahmin edebiliyorum ve bunun bana nasıl bir yük olduğunun farkında mısın? Ne evet demişsin ne hayır... Çünkü istediğin başka yaptığın başka." dedim elini sıkı sıkıya tuttuğum adamın sol profilini incelerken.
Hiçbir şey söylemeyince üzüntüyle konuştum bu defa: "Konuşmayı geçtim, konusunun açılmasından bile kaçıyorsun. Hayallerini benim yüzümden erteliyorsun ve bu fırsatı kaçırırsan eğer-"
"Güzelim," dedi, yeter der gibi. "Bunu daha sonra konuşalım. Mesele tam olarak terfi falan değil."
Garipti. Benim bildiğim, konu kariyeri olunca bülbül gibi şakıyan, kendisini öve öve bitiremeyen Alpay Emir Koçarslan değildi sanki yanımdaki adam. Garip bir durgunluk vardı an itibariyle üzerinde.
"Konuşmak istemeyeceğin bir konu olduğunu düşünmemiştim." dedim tüm samimiyetimle.
Ve aynı samimiyetle aldığım "Ben de senin bu konuyu konuşmak isteyeceğini düşünmemiştim," dedi ulaştığımız aracımızın kapısını benim için açarken.
Geçip oturduğumda emniyet kemerimi takıp şakağıma derince bir öpücük bıraktığında söylediği "Ama bu meselenin az çok şu kadının sana teklif ettiği şeyden açıldığını da anlayabilecek kadar tanıyorum sevgilimi." sözleriyle bana kırıldığını anlamış oldum sebep olduğum hatayı anlayarak.
Ağzından laf almak isterken resmen karşılıklı menfaat bekler gibi olmuştum istemeden.
Neyseki isteklerimiz, hayallerimiz, hedeflerimiz aynıydı da canım adamımın kırgınlığını bu yanlış anlamayı açıklayarak çözebilecektim.
...
Sohbet muhabbetle geçen yolculuk sonrası Alpay Emir ufak bir işi olduğunu söyleyerek tek göndermişti beni yukarıya.
Aklım öyle doluydu ki ne sorgulama ihtiyacı duymuş ne de ne işi olduğunu sormuştum.
Yorgunluğum gözlerimden akarken içeri girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey yatağın üzerindeki koca paket oldu.
Çatılan kaşlarımla bilinmezliğe merakla ilerledim.
Bu durumda ilk yapılması gereken neydi, kime haber vermekti bilmiyorum ama hiç beklemeden kapağını açtığım kutunun içinde toz pembe renklerinde kısa, uçuş uçuş tatlı mı tatlı bir elbise ve üzerinde de ufak bir not bulunuyordu.
Bugün bir perikızı için görevlendirilmiş olmalıyım ki onu aşağıda sabırsızlıkla bekliyorum.
Doğruca telefonuma koştum, önce onu aramayı düşündüm.
Sonra aklıma kötü kötü şeyler geldi ve nikah memurlarının da normal memurlar gibi sabah 8 akşam 5 çalışıp çalışmadığına baktım.
Çünkü şu an mesai saatleri dışındaydık ve ben her nereye hazırlanıp gideceksem karşılaşacağım görüntü asla nikah memurunun da olduğu bir ortam olmamalıydı.
Panik insana birçok şey yaptırabilirdi ve ben de o anlardan birini yaşıyordum.
Yatağa geri döndüğümde bir başka kutuda elbiseyle uyumlu topuklu ayakkabılar olduğunu gördüm.
Ve sonra belki de tüm düşüncelerimden utanacağım bir şey oldu.
Telefon ekranına daha dikkatli baktığımda tarihi fark ettim: 24 Mart 2020
Çok değil, sadece birkaç saat sonra 25 Mart'a girdiğimizde yaşamımdan bir yıl daha silinmiş olacaktı.
Yani ben neler neler düşünüyordum da benim için hazırlanan herhangi bir etkinliğimi mi akıl edemiyordum?
Bir bir akmaya başlayana gözyaşlarım düşüncesizliğime ama en çok da mutluluğuma aktı akabildiği kadar.
Sorgulamadan, düşüncesizliğimi gün yüzüne vurmadan benden istenilen gibi hazırlandım olabildiğine hızlıca.
Aşağı indiğimde yakışıklı mı yakışıklı bir prens tarafından bekleniyor olmak daha da mutlu etti beni.
"Düşlediğimden de güzel olmuşsun," dedi buğulu sesiyle beni utandırırken.
Bedenime sardığı kollarına bıraktım kendimi.
Gözleri aramıza girdiğinde elbisemin kalp yaka detayıyla kaşları çatılacaktı ki parmaklarım alnına gitti.
"Doğum günü kızı sayılırım," dedim ince bir sesle. "Kendi doğum gününü unutacak kadar dalgın da olsam sadece birkaç saat sonra doğum günü kızıyım ve anın tadını çıkarmak istiyorum."
Gözleri etrafımızı tararken biz çoktan arabaya yerleşmiştik bile.
"Nereye gidiyoruz?" dedim mutlulukla.
İçimi ısıtan tok sesiyle "Sürpriz kelimesini ne zaman ekleyeceksin kelime haznene." demesi beni güldürürken "Tamam bu sefer susuyorum." dedim heyecanımı gizlemeden. "Ama bari nasıl bir yere gittiğimizi söyle. Yemek mi yiyeceğiz, kendi aramızda eğlenecek miyiz?"
Üzerini değiştirmişti. Sabahki spor görünümünün aksine pantolon gömlekle çok daha şık duruyordu. Geldiği ilk an kendisine başka bir oda tutmuş olması fazlasıyla işini görmüştü.
"Ayrıca," dedim henüz cevabımı alamadan. "Elbiseye bayıldım. Kim seçti bunu?" Onun seçmediği boyundan da dekoltesinden de gayet anlaşılıyordu. "Çok ama çok güzel, aşık oldum."
Aşık olduğumu belirtmeme karşılık "Şu sihirli sözlerin öznesi ben ne zaman olacağım?" dese de o hariç her şeye aşık olduğumu belirtmeme homurdandıkça homurdandı.
Güzel mi güzel bir evin önünde durduğumuzda belime sarılı olan koluna tutundum. "Biz bu sahneyi daha önce de yaşadık farkında mısın?" dedim gülmekle gerilmek arası giderken.
Anlamayan gözlerle bana baktı. Bense izlediğim filme atıfta bulunarak "Kafasına her estiğinde havalimanı almasan da ev almak huy olmamalı." Dedim onun yönlendirmelerine ayak uydururken. "Sen var ya her özel günde böyle ev falan alırsan bizim baya işimiz var."
Şakağımdaki dudakları, bedenimdeki eli aklımı karıştırdığında gülümsemesini hissettim. "Almak mı?" dedi garip bir tınıyla. "Evi almadım ama istersen..."
Dondum kaldım. Elbette sorun herhangi bir evi alıp almaması değildi lakin niyeydi o mesajdaki yok kimliği lazım yok Defne de lazım gibi sözler.
"Yok yok," dedim hızlıca ama o duraksadı bu sefer. "Sen..." dedi az çok bir şeyleri fark ederek ancak bu defa ben çekiştirdim onu.
Bahçe kapısının önüne geldiğimizde etrafı süzemiyordum bile karanlıktan ötürü. Bendeki heyecan garip bir şekilde yanımdaki adama da yansıdığında ufak bir fısıltı duydum ve o an daha sıkı tutundum canım adamımın eline.
"Birileri var," dedim havalanan kaşlarımla. Ancak geç kalmıştım.
Geniş bahçeye adımımızı attığımız an tüm ışıklar yandı ve tüm sevdiklerim karşımdaydı.
Alpay Emir'in arkadaşlığından çok daha fazla yararlandığım insanlar benim için buradaydı.
Şaşkınlığımı gizlemeye fırsatım olmadan hep bir ağızdan yükselen seslere kapandı zihnim.
Yüzümdeki kocaman gülümsemeyle döndüm her an yanımda olan adama. Gözlerim dolu dolu olunca tutmadım kendimi.
Mutluluk gözyaşlarımı akıtırken "Alpay ya," diye sızlanıp sıkıca sarıldım boynuna. "Herkes burada!"
Tüm gözlerin üzerimizde olması asla umurunda olmazken boynuna sakladığım yüzümü çıkarıp küçük bir öpücük bıraktı dudaklarıma.
Yanaklarıma ulaşan parmakları ıslaklıklarımı sildi.
"Mutlu yıllar sevgilim," dedi daha da ağlamama neden olacak derinlikle. "Yeni yaşında, tüm isteklerini yapmak için emrine amadeyim." dediği an seslice gülerek ayrıldım ondan.
"23 yıl önce, yaydığın güzel defne kokunla gözlerini açtığın bu dünyada, yıllar sonra da böyle yan yana olmamız dileğiyle."
Titreyen kirpiklerimin ardından baktım mutlulukla."İyi ki varsın," dedim gözyaşlarımla. "İyi ki benimlesin."
Sarıldım, öptüm, ona olan özlemimi gideremedim.
İncecik bir ses yankılandı, "Defne!" diye haykırdı ve sadece birkaç saniye sonra bacağımda ufak, sıcacık elleri hissedildi. "Çok özledim ki," dedi kıkırdayarak. "Kucak istiyorum. Bana da sarıl."
Biz birbirimizden ayrıldığımız an utançla, yeniden coşkuyla konuşan insanlara döndüm. Herkesin gözlerinden okunuyordu mutlulukları.
Ezgi ise çoktan kucağımdaki yerini almış ufak dudakları yüzümün her yerinde dolanmıştı.
"Ben de çok özlediğim bebeğimi," dedim kokusunu içime çeke çeke onu öperken.
Alpay ise belimdeki eliyle bizi yönlendirmişti.
Güliz, Ferit, Tuncay, Cenk, Burcu ve ufak oğlu, abimler, Melih, Emel abla, Cengiz ağabey...
Hepsi bir şekilde benim için buradaydı ve ben ilk defa birçok kişi tarafından bu kadar sevildiğimi fazlasıyla net hissettim.
Kocaman balonların önünde elindeki patlamamış konfetiyle hızla bana yaklaşan Melih daha da güldürdü yüzümü. "İsterseniz öyle kapıdan bir teşekkür edip eve çıkın," dedi alınmış gibi. "Ne mıç mıç çiftsiniz ya. Daha kapının başında öpüşüp koklaşmalar... Aile var burada."
Ağabeyinin "Git ötede havla," demesini umursamadan gelip sıkı sıkı sarıldı.
"Fıstık gibi olmuşsun," dedi geri çekilip göz kırparken. " yanındaki nasıl da kuduruyordur bar ya şimdi."
Dayak yememesi adına "Kaşınıyorsun bak," dedim gülmemeye çalışarak. "Tüm sinirini öfkesini senden mi çıkarsın?"
Beni haklı bulmuş olmalı ki sonrasında "Doğum günün kutlu olsun." dedi mutlulukla. "23 bitti, yaşlanma karşıtı kremler alırsın artık bundan sonra."
Kaşlarım çatılırken "Alpay ya!" diyerek ona sığındım. Bir şey söyle şuna.
Saçlarımla oynayan Ezgi küçük dayısının dediklerinden ne anlayıp da güldü bilmiyorum ama tüm sese rağmen kulağıma yaklaşıp sesini duyurmaya çalıştı. "Ben abla oldum ya. Kardeşim var benim ama annemin karnında. O da özledi seni. Onu da öp tamam mı?" dedi ciddiyetle. "Sonra çok ağlar."
Duygusallığımın nirvanasını yaşadığım şu anlarda Ezgi'nin bu sözleri daha da ağlatmıştı beni.
Garip bir ruh hali içerisindeydim. Hamile olan Emel ablayken her şeye ağlayan, duygusallığını karman çorman yaşayan bendim.
Sırayla herkese sarılıp güzel dileklerini kabul ettim.
Abimle giderdiğim özleminle onunla yeniden eskisi gibi olduğumuzu fark ettim.
Selin, burada tanıştığım arkadaşları ve Volkan.
Onlar da buradayken Alpay'ın bakışlarından bir türlü ayrılamadım.
"Bunun ne işi var burada?" diyen adamın elini tuttum sıkı sıkıya. Edeceği küfür Ezgi'yi görene dekti.
Zaman geçti, kendimi anın tadına bıraktığımda eğlencenin dibine vurup çalan her şarkıda Melih'le deli gibi dans etmiyormuşuz gibi dinçtim.
Herkes kendi halindeyken bana doğru gelen Çağatay'la ufak bir tebessüm gönderdim ona.
İçimdeki garip güven duygusu ona koşulsuz şartsız uzanıyordu.
"Selam,"
Terden alnıma yapışan saçlarımı iteleyip elimdeki içecek bardağını bıraktım yanımdaki masaya. "Merhaba," dedim coşkuyla.
"Nasıl gidiyor? Beğendin mi?"
"Harika." diye cevapladıktan sonra "Çağatay," dedim samimiyetine güvenerek. "Seninle bir şey konuşabilir miyim?"
Sorgulayıcı bakışları kısıldı, "Tabi," dedi yine de.
Etrafa baktığımda Alpay Emir ve diğer birkaç kişiyi oturma alanında bir şeyler içerken gördüm. Bakışları ara ara bize uğrasa da tıpkı bende olduğu gibi onda da farklı bir huzur etkiliydi.
"Siz ilgilenmişsiniz galiba tüm bunlarla," dedim gözlerimi kocaman balonlardan, etraftaki hazırlıklardan alamazken. "Öncelikle, teşekkür ederim her şey için. Aklımı kurcalayan birkaç şey var da..."
Tedirginliğimi hissetmiş gibi "Dinliyorum," dedi merak ettiklerimi rahatça sorabilmemi sağlayacak içtenliğiyle.
"Ya bak ben aslında öyle telefon kurcalayan biri değilimdir."
Savunmayla başlamış olmam kendimi ele veriyordu bile.
"Ama sen öyle peş peşe mesajlar atınca, Alpay'ın da işi olunca..."
"He anladım." dedi gülümsemesi büyürken. "O gün mesajlara sen baktın değil mi?"
Kaçırdığım gözlerimle, oynadığım ellerimle kabul ettim bu durumu. "Alpay söylemişti de ben, görse bir şeyler sorardı sana demiştim adama, harbiden tanıyor sevgilisini."
Gözlerim şokla açılırken "Ne?" dedim telaşla. "Alpay biliyor mu yani telefonuna baktığımı?"
Ufak bir baş sallamasıyla onayladı beni. "Tahmin etti diyelim. Malum akıllı telefonlar..."
Ben de battı balık yan gider hesabı çekinmeden devam ettim.
"Biliyorsun," dedim daha kısık bir sesle. "Biz yeni yeni bazı şeyleri yoluna koyuyoruz. Ve beni endişelendiren birkaç şey var."
Alpay Emir elindeki sıvısı bitmiş bardağı cam masaya bırakıp ayaklandı ve biraz ileride Selin ve Volkanların olduğu alana doğru ilerleyince uzatmadım.
"O mesajda adım geçince, sen de kimlik falan yazmışsın.. Benim aklıma türlü türlü şeyler geldi ve gerilmekten alıkoyamadım kendimi. Arkadaşını satmanı istemem elbette ama eğer bilmem gereken şey Alpay'ın bu çocuksu heyecanının sebebi. Planladığı şeyin bizim için doğuracağı sonuçlar... Ben günün sonunda herhangi bir emrivaki ile karşılaşmak istemiyorum ama ona sormaktan, böyle bir şey yoksa onu kırmaktan çekiniyorum."
"Ben seni anladım," dedi dostane tavrıyla. "Sizi böye mutlu görünce açıkçası sana sormaktan vazgeçmiştim."
Alpay, Volkan'a ulaştığında gruptakilerle konuşuyordu sadece. Kenara ayrıldıklarında yüksek sesle "Bak ben Defne'ye bir söz verdim." Dediğini işittim. "Küfretmeyeyim, elimi kirletmeyeyim diyorum ama sen şerefsizlik yapmaktan yorulmuyorsun. Bak! Edebinle adabınla duruyorsan dur. Yoksa da siktir git nereye gideceksen. O gözlerin de öyle dolanmasın yasaklı kişilerin üzerinde."
Bu konuşma onun için gayet medeni bir seviyede olduğundan yeniden karşımdaki adama döndüm.
"Sürprizini bozmak istemem ama için rahat edecekse eğer kimlik meselesi pasaport içindi." dedi beni daha meraklandırarak. "Evi de anlamışsındır, burası zaten. Kalabalığız, kiraladık rahat edebilmek için. Sizi de bekledik aslında ama Alpay yalnız kalmak istedi. Tahmin edebiliyorsundur bunu söyleyiş tarzını tabi."
Arkadaşının kabalığına alışmış olmalı ki güldü geçti.
"Almadı yani değil mi?" dedim rahatlayarak. "Adamda huy olacak yoksa yatırım olur boş ver deyip beğendiği her evi almak."
"Buraya geliyor," dedi keyiflenerek. "Onun aklından kim bilir şu an sana neler söylediğim geçiyordur. Bu arada almak da fikirlerinin arasındaydı. Şu an için böyle bir şey yapmaması yaptığı yatırım için en iyisi."
"Rahatladım valla," dedim içtiğim birkaç yudum alkolun de etkisiyle.
"Benim doğum günümde sürpriz diye beni kendisine eş yapacak diye aklım çıktı." Diye mırıldandım belli belirsiz. Çünkü eskiden bu denli bencil bir adamdı o.
Son kelimelerim onu seslice güldürürken "Düşündü aslında biliyor musun?" sözleri öksürmeme neden oldu. "Seninle evlenmeyi çok istiyor ve bunu dike getirmekten de geri kalmıyor. Hem... Resmiyette şu an eşi olsan vize işleri bizim için çok daha kolay olur elbette ama kesinlikle reddetti."
"Ya..." diye mırıldandım yanıma gelen adama kalp dolu gözlerle bakıp. "Demek düşündü ama yapmadı."
"Seni yeniden kaybetmekten çok korkuyor."
Canım adamım geldi.
Beni omzunun altına çekip sarılırken sorgular gibi bir ifade vardı yüzünde gizlemediği. "Siz ne kaynatıyorsunuz böyle?"
"Dedikodu!" dedim mutlulukla. Çağatay'a döndüm yeniden. "Çok teşekkür ederim," dedim tatlılıkla.
"Söylemeden geçemeyeceğim, en çok seni tutuyorum ben."
Gizlice diğerlerine baktım. Tamam onları da Alpay'ın arkadaşı olarak elbette seviyordum ama Çağatay bir başkaydı işte. "Benim favorim sensin."
Güldü. "İşte yenge gibi yenge," dedi gururlanarak.
"Ne demek, her zaman." derken Alpay'ı çıldırtmak ister gibiydi. "Yengemiz merak etmiş anlatmasak olmazdı."
Bana bakıp daha da güldü. "Bundan sonra merak ettiğin bir şey olur, seninkinin gizli saklı işleri için lazım olurum... Bir telefonuna bakar."
Yanımızdan ayrılırken "Ne anlattı bu sana?" dedi, elimi tutup oturma alanına gitmek için ilerlediğinde. "İki dakikada jöle kıvamına gelmiş, kaşı ayrı gözü ayrı oynuyor."
Kahkahalarım yankılanırken "Dedim ya sevgilim," dedim günler sonra gözlerindeki o parıltıların verdiği mutlulukla. "Dedikodunu yapıyorduk."
Sevgilimdi o benim. Sevdiğimdi, canım adamımdı ama en çok da hayatımdaki tek dayanağımdı.
Masanın önünden geçtiğimizde ağzına kanepelerden ikişer üçer atan canım arkadaşımı gördüm. Melih'in sanki içinden dansöz çıkacakmış gibi kocaman yaptırdığı pastaya baktım kıkırdayarak. "Ben alıyorum bak bir dilim, ne zaman gelip keseceksin şunu?"
"Daha vakti var." dedim heyecanla. "Belki sadece doğum günü pastam olmaz. Bazı haberleri de kutlarız beraberinde."
Alpay Emir daldığı noktadan kurtuldu. "Sevgilin..." Sesi sorar gibi, daha çok sözlerime inanmak ister gibiydi. "Senden duyacağım bu kelimeye fazlasıyla ihtiyacım olduğunu şimdi daha net anladım."
Elini tuttuğum adamı oturma alanına gitmektense evin içine doğru çektim.
"Bana herhangi bir doğum günü hediyesi aldın mı?"
Sevinçle sorduğum soruya karşılık cevabının hayır olmasını istemiştim çünkü tüm bu olanlar bile çok fazlaydı.
Lakin o, "Elbette," dedi bunu sormuş olmamın bile hata olduğunu belli ederek. "Evimizde. Seni bekliyor."
Evimiz. Bizim bir evimiz vardı, o benden gittiği günden beri bir kere bile ayak basmadığım evimiz.
İçinde nice anılar biriktireceğimiz, kavgalarımızı, mutluluklarımızı misafir edeceğimiz yere onsuz gidememek, onunla da hiç oradan çıkmak istememek.
Benim düşüncelerim değişiyor Alpay Emir.
Tıpkı senin değişimin gibi, benim de kötü tecrübelere şahitlik ettiğim için oluşan düşüncelerim değişiyor.
Gördüğüm merdivenlerden üst kata çıktım ve kapısı açık odaya girdim.
"Ama ben başka bir hediye istiyorum," dedim onun aklını çok daha başka yerlere çekerek.
Elini bırakıp önünde durduğumda bakışlarımda yakaladığı hisler kaşlarını havalandırdı. "Burada?" dedi sorar gibi.
Ellerim sıkı omuzlarına ulaştı.
Alt dudağım ağzımın içine yuvarlanırken "Hıhım," dedim başımı aşağı yukarı hareketlendirerek.
Belimi bulan elleri ise tenimi sıkmaya başladı.
"Burada." dedim ancak istediğim o değildi, ondan bir şeydi.
Yaklaşıp dudaklarına onun karşılık vermesine izin veremeyecek kısalıkta bir öpücük bıraktım. "Ben çok özledim seni," dedim daha kısık bir sesle. "Yanımda olman da geçirmiyor bu özlemimi baksana."
Şu an yoldan çıkmak için benden daha istekli olması gerekirken "Bir şey mi oldu?" dedi bana kendimi güzel mi güzel bir bebek gibi hissettirerek. Yanağıma kapanan eli tenimi sevdikçe sevdi. İlgiyle yaklaştı düşüncelerime.
"Oldu." dedim, onun için atan kalbim nefesimi keserken. "Ben sana aşık oldum ve ne olduysa işte tam da ondan sonra oldu."
Yüzünde dalgalanan hoşnutluk ve bilinmezlik tüketmişti sözlerini.
"Alpay Emir ben seni çok seviyorum." Dedim titreyen sesime engel olamadan. "Hayatımdaki varlığın ne şimdi ne de öncesinde öylesineydi, hissedebiliyorum. Sen bende hep vardın. Biz sevgiliyken de, çocukken de..."
"Başka bir şey olmuş," dedi tedirginlikle. "Ne oldu yavrum böyle birdenbire."
Derince yutkundum. "Bana bugün şu teklifin ne olduğunu sormuştun." dedim sabahki kırgınlığını alma isteğiyle.
"Leyla Hanım, kendi referanslığında yüksek lisan yapmamı istiyor." Tepkisini kontrol ettim. "Yurtiçi, yurtdışı fark etmeksizin nerede istersem... İşimi kaybetmeyeceğim, sonrasında yine aynı şekilde Ankara'da onun yanında istersem devam edeceğim."
Ben senden ayrı kalmak istemiyorum ama hayallerimi de yaşamak istiyorum.
Rahatlayan yüz kaslarını okşadım çenesini öpmeden önce. "Çok güzel bir haber bu..." dedi yine de temkinlice. "Doğrusu ben bizim için çok daha kötü ihtimaller düşünmüştüm."
"Ben artık hayallerimizin ertelenmesini istemiyorum."
Sevdiğim adamla beraber yaşamak istiyordum ne yaşayacaksak.
Üstelik az önce öğrendiklerim, onun bu davranışı beni fazlasıyla derinden etkilemişti.
Zaten aklımda olan şeyleri çok daha erkene çekmeme olanak sağlamıştı.
Sonuçta karar verilen her birliktelik içinde olduğum aile gibi olmayabilirdi ki.
Yanından bir an olsun ayırmadığı şey yine cebinde mi bilmeden elimi ürkekçe kumaş pantolonunun cebine uzattım.
"Ve düşünüyorum ki," dediğim an dişlerinin arasından kesik bir soluk döküldü elimin kasıklarına yakın olması sebebiyle. "Bu adam ondan isteyeceğim her hediyeyi önümü serebilecek kadar sevdalı bana."
Parmaklarımın ucundaki yüzük aramızda yer edindiğinde emrivakilerle değil, beraber çizeceğimiz bir yolla birleşsin istedim hayatlarımız.
Kaderimiz birse şayet, ne yaşanırsa yaşansın yolun sonunu düşünmeden beraber, el ele , göz göze her şeye rağmen birlikte ilerleyelim istedim bu yolu.
"Bu yılki hediyemi kendim seçmek isterim." dedim şaşkınlığından yararlanıp bana ait olan yüzüğü yeniden parmağıma geçirirken. "Senin için de sorun olmayacaksa eğer sevgilim, ömürlük bir hediye olarak en kısa sürede seni kocam yapmak gibi, döndüğümüzde sana en tuzlusundan kahve içirmek gibi bir hayalim var."

Yorumlar