top of page

39. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 24 dakikada okunur

Sağa gittim, sola gittim; yine de kurtulamadım, bana yardımcı olmak yerine kopmak bilmez bir kuyruk gibi peşimde dolanan adamdan.

Günlerdir benimle oraya buraya giderek beni mutlu edip yardımcı olurken son üç saattir bana destek olması gerektiği yerde köstek olmaktan başka bir şey yapmıyordu.

"Kızım var ya..." dedi, içi gider gibi. "Görmen lazım, ufak tefek bir şey ama nasıl güzel. Vuruldum vuruldum!"

O, bir başkasından bahsededururken kıskançlık tohumları bedenime serpilmeye başlamıştı bile çoktan.

Kaşlarım çatıldı. "Abartma o kadar." dedim, sesimi dizginlemeye çalıştığım sırada. "Sen nefes alan her kadına tav oluyorsun zaten. Bu da onlardan biridir işte. Sabahtan beri yok şöyle güzel yok böyle tatlı... Beğendiğin tipleri bilmesem, görmesem inanacağım yani!"

"Yok Defne gerçekten. Bu defa farklı gibi be. Böyle ne bileyim..." Kolumu hafifçe tutup beni kendisine yaklaştırdı ve daha kısık bir sesle "Çok farklı hissediyorum," dedi. "Allah çarpsın kalbim çıkacak gibi oluyor her mesaj bildirimi aldığımda."

Gittikçe kanımı kaynatan, avuçlarımı kaşıtan hissin üzerini kapamaya çalıştım alaycı bir gülüşle. "Bilmiyorum sanki ben seni. Bundan önceki bilmem kaç yüz milyon bin kız için de aynı şeyi dememişsin gibi."

Abartan kim acaba, der gibi bakmasıyla gözlerimi kaçırdım. "Yok be!" dedi, fark etmeden tepemi attırmak ister gibi. "Yani tamam. Öyle birkaç vukuatım olabilir ama... Yengelerin en güzeli, bir tanesi... Bak kıza ilk senden bahsettim zaten. Paylaştığın tüm fotoğraflardaki kız kim dedi. Dedim ki kendisi yengem olur, yengemden önce canım olur... Bir görsen aşırı hoş kızdır bile dedim yani."

Yaklaşmasıyla, gönlümü almaya çalışmasıyla "Tamam sırnaşma hemen," dedim yine de içim kıpır kıpır olurken.

"Gül gibi kızdır kendisi dedim. Bir tanışsan çok seversin de dedim üstelik. Beraber buluşur, eğleniriz değil mi yengecim bak kız yoksa hayatta hadi buluşalım desem buluşmaz benimle."

Ben malımı biliyordum bilmesine ama Melih de öyle bir kaptırarak anlatıyordu ki şüpheye düşmeden edemedim.

Bana yine ve yine öyle diyerek gönlümü çelmeye çalışması, aynı zamanda da bilmem hangi kıza kaptırdığı gönlünü geriye kazanmaya çalışmamız için uğraş vermesi bir yana, bana günlerdir yenge diye hitap ederek istediği her şeyi yaptırıyor olması dengelerimi bozuyordu.

Ruhen doyuma ulaştıran, kollarımı sarıp sarmalayan görünmez altın bileziklerimin şıngırdama seslerine ek olarak "Söyle yengesinin gülü..." sözleri kulaklarımda çınlarken kapadım gözlerimi sıkıca. Dedim ya, şaşmıştı tüm dengem.

Akademik kariyerle, yeni bir düzen kurmanın o esrarengiz dengesini korumaya çalışınca böyle oluyordu işte.

"Yengem benim. Kırmaz beni, bulur bir yolunu. Bak sana, kendine elti seçme fırsatı sunuyorum, değerimi bil biraz."

"Ay yeter ya yengem de yengem... Daha geçen gün İzmir'deki tüm kızlara yürümüyor muydun sen? E bu nereden çıktı o zaman? Ne zamandır konuşuyorsunuz ki!"

"24 saatten az. Sen de on beş ben diyeyim yirmi." dedi, çok ama çok uzun bir süreden bahseder gibi. "Akşama doğru mesaj attım. Uyumuyormuş o da, sabaha kadar konuştuk."

Şaşkınlıklar içinde en sonunda dayanamayıp "Ya Melih," dedim elimdeki elbiseyi bizimle ilgilenen görevliye deneme kabinine bırakması için ricada bulunmadan hemen önce.

"Bak ayarlarımla oynama benim. Zaten işim başımdan aşkın... Tüm sinirimi, stresimi senden çıkaracağım şimdi. Farkında mısın? İki güne nişanım var benim nişanım! Evleniyorum falan hani! Ağabeyin sağ olsun geleli şunun şurasında kaç gün olmuşken tutturdu tuzlu kahve istiyorum da istiyorum diye! Sizin abili kardeşli kudurukluğunuz tutmuş olabilir mi acaba?"

Ben de durmuş ciddi ciddi Melih'i dinliyordum ya aşk olsundu bana.

Gerçi olmuştu olduğu kadar ama daha çok olsundu.

"Bazen arayıp zıkkım iç diyesim geliyor da kıyamıyorum, bu heyecanlı hallerine hiçbir şey diyemiyorum... Hayır işin garibi ben de bir an önce olsun istiyorum ama fırsat bırakmıyorsun ki bana. Sanki benden güzeli varmış gibi yok şöyle güzel yok böyle güzel! Oyacağım o gözlerini o olacak sonunda. Biliyorum ben seni, böyle kaptırdıysan kendini kızı kolundan tutup getirirsin de kesin nişana falan benim arkadaşım diye millet anlamaz sanarak. Sakın rol çalma benden. Vallahi keserim seni."

İki ayağımı bir pabuca sokan ağabeyin olacak o AEK şerrosuna olan sinirimi de sana dahil edebilirdim her an!

Sol omzunu yasladığı duvardan ayrıldı, bağlı kollarını çözerken o da benim gibi askıdaki elbiselerle ilgilenmeye başladı. Sonunda!

Olumsuzca cık cıklarken "Sen iyice ağabeyim olup çıkmışsın," dedi, esefle. "Oysa nazik, tatlı, kibar mı kibar biriydin."

Ben?

Başımıza taş yağmasa bari.

Şu an ölmüşüm de arkamdan beni anıyormuş gibi konuşması olağan bir durum muydu ayrıca?

"Hoş kızdın yani yengem... Daha şimdiden bozmuş bizimki seni. Sen yakında bana "Benim asabımı bozma Melih, git ötede havla Melih, alacağım seni ayağımın altına Melih, bak benim olmayan ayarlarımla oynayıp da kendine yazık etme Melih," de dersin." dedi Alpay Emir'in o agresif halini taklit ederek.

Canım adamım kadar çekici durmamıştı bu haller onda. Birkaç beden büyük gelmişti bu sözler...

"Tamam üzülme," dedim yine de kıyamayarak. "Çok zor olur ama ben bulacağım sana en az benim kadar güzel ve tatlı birini."

Ben ona, o da benim için elbiselere bakarken askılardan birini alıp bizim atışmamızı şaşkınlıkla izleyen kadına uzattı.

Sonra bana, ona cevap vermem için fırsat tanımadan "Hadi git şunları giyin de az cüzdanımız dolsun," dedi. "Daha ağabeyime göndereceğim."

Deneme alanına doğru ilerlerken yüzündeki sinsi ifadeye sorar gözlerle bakakaldım.

Açıklama ihtiyacı hissetmesi gözlerini devirmesine neden olmuştu. Kafam o kadar doluydu ki tam anlamıyla kendimi veremiyordum bile söylediklerine.

"Sen inat edip nişan gününe kadar ne giyeceğini ağabeyime söylemeyecekmişsin ya hani."

Bu durumdan fazlaca mutlu olduğunu asla gizlemedi ve kim bilir kaç tilki ile fikir birliğine girdi.

"Yazık be o da ne yapsın... Geldi yalvardı bana, ayaklarıma kapandı. Senden başka kimsem yok, Melih. Kurbanın olayım yardım et bana, çok fena merak ediyorum falan deyince...Kıramadım. Tamam ya bu kadar eğilip bükülme aslanım, o iş bende, dedim. Şunun şurasında birkaç güne halis muhlis yengemsin ne de olsa... Kankalık da bir yere kadar."

Girdiğim giyinme alanının diğer tarafından Melih'in hayal dünyasının ürünü olan sözleri şok olmuş bir şekilde dinliyordum.

Uzun ve epey genişliği olan kalın kadife perdeyi hışımla çekip başımı uzattım ona kocaman olmuş gözlerimle bakarak.

"Duyamadım, duyamadım, ne dedin!?"

Orta alandaki yuvarlak pufta oturmuş, bir ayağını diğer dizine atıp bacağında sanki toz varmış da onu iteliyormuş gibi bir hareketle devam ediyordu sözlerine Namık Kemal'i anmamıza neden olacak şu durumda bile.

Yalanı da yalan olsa bari, ben taş kesildim burada.

"Aslında iyi çocuktur bak. Ağabeyim diye demiyorum, on numara beş yıldız adamdır ama... Onun da kusuru bu işte ben yengecim ne yapalım? Fırsat bu fırsat, geri mi tepelim yani? Defne dediğim an adamda akan sular duruyor, e benden de günah gitti valla. Aile bağı bir yana ticaret bir yana."

O kadar emindim ki Alpay Emir'in yaptığını savunduğu şeyleri kendisinin gerçekleştirdiğine.

"Sakın," dedim, netlikle. "Bak sakın adama para karşılığı bir şeyler sundum deme yine—"

İşte tam olarak bu, der gibi göz kırptı ve parmağını şıklattı. "Tam üstüne bastın, geri kaç."

Sözümü kesmesiyle perdeyi yeniden kapatıp elbiselerden birini giyinmek için üzerimdekileri çıkarmaya başladığımda duyduğum sözle duraksadım.

"Fotoğraf başı yüz kağıt." Sesi epey keyifliydi. "Tıpkı eski günlerdeki gibi."

"Ne demek eski günlerdeki gibi? Daha önce de mi yaptın yani bunu! Ya hani sadece bilgi veriyordun? Fotoğraf falan nereden çıktı abi şimdi!"

Peş peşe sıraladığım cümlelerle duraksadım.Kısa bir süre ses gelmeyince orada olup olmadığını kontrol edecektim ancak ufak birkaç öksürükle sesini kontrol ettikten sonra kem küm ederek konuşmaya başladı: İşte bu, tam da ağzından istemeden bir şeyler kaçırdığının kanıtıydı.

"Şimdi şöyle ki; eskiden sen, kaşına gözüne ayrı ayrı kurban olduğum canım ağabeyime yüz vermeyip, üstüne bir de gözünün içine bakan adamın tersine gidip günlerini zindan ederken, ben de ufak birkaç istek doğrultusunda senin bazı bazı fotoğraflarını göndermiş olabilirim."

Şayet şu an perdenin öteki tarafında iç çamaşırlarımla olmasaydım, anında buradan çıkıp Melih'in kafasını gözünü ayrı ayrı yarasım vardı.

"Hiç bu kadar abartı tepki de verme boşuna ayrıca. Çoğu haberliydi, bak kız çekeyim fotoğrafını diyordum sen de hemen bi' poz vermeler gülmeler..."

Ya da elime geçen herhangi bir eşyayla tam da beynini patlatasım.

İncecik bir sesle "Ne!" diye sesimin yükselmesiyle, görevli kadının "Defne Hanım, yardıma ihtiyacınız varsa ilgilenebilirim." demesine cevap vermeden önce "Off. Melih!" demekle yetindim. "Meliiih! Ben sanki onları ağabeyine atacağın için mi öyle yapıyordum? Manyak çocuk öyle habersiz anidden fotoğraf çekince daha samimi daha güzel çıkıyorum diye sürekli hoşuma gidiyordu benim."

Düşük omuzlu, kalp yaka, kısa ve hafif kabarık etekleri olan zümrüt yeşili elbiseyi üstünkörü üzerime geçirip gövdemi saklayarak yeniden başımı dışarı uzattım.

Tamam dışarıdaki hallerimiz neyse de evde olduklarımız bana söylemeden çektikleri...

"Bana bak," dedim, işaret parmağımı ona doğru uzatırken. "Senin ölümün benim ellerimden olacak biliyorsun değil mi? Adam zaten yaptığımız her haltımızı, her halimizi biliyor! Bu yüzden rezil olduğumuz kalmamış gibi bir de abuk subuk hallerimi mi gönderiyordun?"

Sevda denen şey bu denli gözü kör eden bir hastalık olsa da, sevdiğiniz adamın sizin kundaktaki halinizi bile biliyor olması, fazlasıyla, hem de çok ama çok fazlasıyla yüz kırtıcı bir durum olabiliyordu.

Kim bilir onun hatırlarına düşen anılarla bu durum ne denli gülünç oluyordur.

Göğsüme bastırdığım, bedenimin kapanmasını sağlayan perdeye sıkı sıkı tutunurken aklıma bağ evindeki anlarımız, onun bilgisayarında gördüğüm eski fotoğraflarımız geldi.

Onların haricinde bir de benden habersiz çekilen fotoğraflar mı vardı yani?

Kendini acındırmak ister gibi ayaklanıp başını sağ tarafa doğru eğdi. "Ya ama ne yapayım kıvırbaş," dedi, hala kıvrımlı duran saçlarıma karşın.

"Adam orda yalnız, bir başına... Alamanyalarda Helgalara Olgalara mı baksaydı? Ölüyordu aşkından ben ne yapayım? Defne de Defne diyor, başka da bir şey demiyordu. Tamam kankamsın falan eyvallah da o da abim yani sonuçta."

Sadece birkaç gün önce her gece onun kolları arasında uyumam yetmiyormuş gibi içim, dışım, her bir yanım onun özlemiyle dolmuşken onun o zamanlar ne hissettiğini az çok anlamaya çalışınca buruldum.

Yine de "Hee abin," dedim gözlerim benden istemsiz devrilirken. "Sendeki bu Alpay Emir aşkı da pek bi gözlerimi yaşarttı doğrusu!"

Yeniden içeri dönüp bir yandan da kıyafetleri denemeye devam ettim.

"Sanki canım adamıma üzüldüğünden yapmışsın gibi bir de acındırıyorsun kendini pislik çocuk. İçini biliyorum ben senin içini. Karşılığında daha söylemeye yüzün olmayan neler aldın Allah bilir."

Göğüslerimin yarısını bile kapatmayan elbiseyi ne kadar çekiştirdiysem olmadı. Böyle olunca da anında vazgeçmek durumunda kaldığım güzeller güzeli elbiseye hüzünle baktım.

"Ayrıca!" derken sesim yükselmişti yeniden. "Adama doğum günü hediyesi olarak benim için araba aldırtmaya çalıştığını da öğrendim. Neyse ki geç de olsa abin çok şükür öğrendi bu tarz hediyeler istemediğimi. Bir gün bizim yüzümüzden adamın beş kuruşu dahi kalmazsa göreceğim ben seni. Resmen doğmamış evlatlarımın rızkıyla oynuyorsun."

Sözlerime gülüp geçmesi, bir cevap vermemesi haklı olduğumun göstergesiydi.

"Tamam git kendin al o zaman arabanı," dedi, zaten bunu yapacağımı bildiği için. "Ben sanki kendim için istedim o arabayı."

"Çok merak ediyorum ne zaman çarpılacaksın acaba tüm bu yalanlarının uğruna."

Denediğim elbiselerin fotoğrafını çekmek için çantamdan çıkardığım telefonumu açtığım an ekrandaki geçmiş mesaj bildirimiyle yüzümde hoş bir gülümseme can buldu.

Onun sayesinde her an tadımladığım heyecanla hareketlenen yüreğim sağ olsun, göğüs kafesimde ince bir daralma yaşandı.

En son sabah konuşabildiğim Alpay Emir, bir diğer deyişle canım adamım, hatta daha güzel bir deyişle müstakbel kocam, parmağımdaki yüzüğün ilgili kişisi bir fotoğraf göndermişti.

Bir tanecikti ama olsundu, şimdilik yeterdi.

Bize güzel mi güzel anlar yaşatan parmaklarınının rahat durmayıp muhtemelen her sıkıntı duyduğunda dağıtıp yeniden şekillendirdiği saçlarından birkaç tutam alnına düşmüş, pek bir hoş durmuştu.

Asla ama asla uzun süre takmaya dayanamadığı kravatının çıkarılıp yine bir köşeye konması ardından açılan birkaç düğmesinin açıkta bıraktığı göğsü de gözler önüne serilmişti.

Vurgunu olduğum güzel mi güzel gözleri pek bir yorgun görünse de sert yüz ifadesi de pek bir çekici geliyordu doğrusu.

Açıkçası gözlerimiz hayli bir bayram etti Alpaycım Emircim.

Üstelik bedenini saran beyaz renkli gömleğinin kıvrılan kolları, canım her sıkıldığında üzerinde parmaklarımı dolandırdığım kollarındaki belirgin damarları sarmalamış, ağız sulandırıcı bir manzara sunmuştu.

ŞİMDİ ALLAH VAR MÜSTAKBEL KOCAMIZ DA TAM KOCA YANİ.

ERİK GİBİ?

Erik gibi!

AĞIZ SULANDIRICI OLANLARDAN. BİR DE KÜTÜR KÜTÜR OLANDAN...

Keşke burada olsaydı.

Hemen şu an.

Acilen burada olması gereken konular vardı.

BOY DESEN VAR, POS DESEN VAR, LOVE DESEN ZATEN SENİ BENİ AŞAR.

Kudurukluğun da yoldan çıkmanın da hiç zamanı değilken anında çıktım dakikalardır incelediğim fotoğraf ekranından.

Gözlerimden fışkıran kalplere son verme isteğiyle kıpır kıpır hareketlendi kıvrık kirpiklerim.

İstemeden de olsa bazı görüntüler  canlandı kendime bakakaldığım aynanın ötesinde.

Hayır yani burada olsa...

Bizim bi ağzımız sulanmadı değil yalnız.

Hani burası da geniş yani şimdi.

Rahat rahat sığardık ikimiz de ama...

Yoktu işte.

Olsa güzel olurdu yani.

Ne bileyim yardımcı olurdu bazı konulardaki muhtaçlığımıza.

Hani şimdi ben yetişemediğim fermuarlar için dışarıdaki kadından niye yardım almak zorunda kalayım ki canım adamım varken değil mi?

Ansızın hissettiğim ürpertiyle derince yutkundum, boynumu sıvazladı sadece onun yüzüğünün olduğu parmaklarım. Kasıklarıma ince bir sızı düştü zihnimin oyunlarıyla.

Tamam canım adamım yakışıklıydı, hoştu, yolumuzdan çıkmamıza neden oluyordu ama zamanı mıydı şimdi?

Yani böyle de fotoğraf mı atılırdı?

Hani bunun açısı, hani ters ışığı, hani kontrastı..?

Sanki yüzü de birazcık bulanık mı çıkmıştı?

Elindeki son model telefonla o bulanıklığı yapabilmesi için baya bi uğraşması gerekmişti anlaşılan.

Çarpılmasak bari.

Defne: Fotoğraf çekinmeyi bilmeyen AEK kişisi mi?

Defne:

Birkaç saniye bekledim, baktım cevap gelmeyecek karşımdaki boydan aynaya yüzüğümün olduğu elimi uzatıp bedenimin flu gözükmesini, elimin ise net gözükmesini sağladım.

Merak etsindi güzel bebeğini.

Defne: (fotoğraf)

DefneUnutmam mümkün değil biliyorum ama ben yine de hatırlatayım dedim hayatım.

DefneBen senin karın sayılırım.

DefneCanın böyle başka başka fotoğraflar falan da atmak isterse hiç çekinme.

DefneBiliyorum çekinmezsin sen ama

DefneBen yine de öyle bir hatırlatayım dedim.

"E hadi ne yapıyorsun sen orada? Giyinmedin mi daha?"

Şimdiye kadar benimle mağaza mağaza dolanan Melih'in sabırsızlanmalarını yavaştan duyduğum an hızlandım.

Birçok kıyafet denedim ve fotoğrafladım, işini hakkıyla yapan kadınla beraber.

Melih'e ise değil fotoğraf çekmesine, denediğim hiçbir elbiseyi üzerimde görmesine hatta almaya karar verdiğim elbiseyi bilmesine bile olanak sağlamadım.

Alpay Emir Bey çok istiyorsa bu hallerimi görmeyi, ben atardım bazı karşılıklar doğrultusunda ne de olsa ona bu görselleri.

...

İnsan; ne yaşarsa yaşasın, ne kadar inkar ederse ettsin, her şeye rağmen mutluluğu, huzuru, hatta bir zamanlar hissedemediği o saf sevgiyi günü geldiğinde yine en çok ailesiyle bir aradayken hissediyordu.

Zaman zaman plansızca kurulan sofralar, habersizce çalınan kapılar ve hiçbir çıkar beklemeden dahil olunan dostluklar...

Bulunduğum ortamda geriye çekilip baktığımda tam anlamıyla bunu görüyordum ve yüreğim sızlıyordu.

Yaşadıklarım zihnimi karartıyordu ama yine de yavaş yavaş o kara bulutların dağılmaya başlamasıyla tüm bu olanlara göz yumabiliyordum.

Bu yüzdendir ki artık annemin bana karşı olan anlayış ve sevgisini, ağabeyimin başka biri için değişen davranışlarının artık ortadan kalkmasını yadırgamıyordum. Altında bir neden aramıyordum. Bunun olması gereken şey olduğunu artık - büyümüş de olsam- biliyordum.

Tüm bunları bir kenara koyunca beni en mutlu eden şey ise artık kendimi çıkmazda hissetmiyor oluşumdu hiç şüphesiz. Ailem dediğim insanlarla değil, ailemleydim ne de olsa. Şu an yanımda olmasını istediğim müstakbel kocacığım yanımızda olamasa da.

Aklıma gelişi bile beni heyecanlandırırken Nihat amcanın açlığıyla baş edemeyip kolundaki saate sabırsızlıkla bakması, hazırlanan sofraya kısa bir bakış attıktan sonra bana bakarak "Alpay nerede kaldı kızım? Saat kaç oldu. Ara sor nerede kaldığını." demesi daha da bir elimi ayağımı birbirine dolandırdı.

Tamam Defne en azından bu defa gelinim demedi.

Daldığım noktadan uzaklaştım, istemeden de olsa çekingen bir tavırla "Yolda... Yoldaymış yani." dedim, gözlerimi kaçırarak. "Az önce aradı bir şeye ihtiyaç var mı diye, beş-on dakikaya orada olurum dedi."

Hayır, en geç on dakikaya kollarında, birkaç saate de koynunda olurum, demişti ama hiç mi hiç gerek yoktu babam yaşındaki adama kendi oğlunun tövbestafirullahlık hallerinden bahsetmeye.

Nihat amca takılmamıştı bu tavrıma ama elindeki koca sarma tabağını masaya bırakan canım bebeğimin canım olmayan annesi Emel kadını belli etmemeye çabalasa da bıyık altından kıs kıs gülüyordu bu halime.

Gözlerimi irileştirip kaşlarımı kaldırdım yapma der gibi. O ise omuz silkip içeri gitti.

Peşinden ben de mutfağa girdiğimde "Ya sen dost musun düşman mısın?" dedim yapmacık bir kızgınlıkla. "Sen böyle benim her ezilip büzüldüğüm anda bana arka çıkacağına gülüp geçecek misin? Utanıyorum, ne yapayım!"

Sesim kısıldı kapıya kaçamak bir bakış attıktan sonra. "Serap teyze de gelin kızım gelin kızım diye seslenip duruyor zaten. Elim ayağıma karışıyor! Siz kardeşler birliği kurup şimdiden beni dışlıyorsunuz bak fark etmedim sanma."

"E gelini değil misin, diyecek tabi. Hem... Görümceyim ben," dedi mutlulukla.

Eğleniyordu benim bu hallerimle. Eğlenmesi yetmiyormuş gibi bir de "Tabiki de gülüp geçeceğim, biliyorum ben bu durumu. Sendeki tam bir yelin gelin stresi." deyip iyice utandırıyordu beni. "Normal yani güzelim bu. Ama sence gerek var mı bu utangaçlığa?"

VARDI TABİ. Ne yapsaydım? 'Yok, olmaz! Ölsem de dönmem bu yoldan' der gibi adamın yüzüne parmağımdaki yüzüğü fırlattıktan sonra yeniden bir arada olunca, üstelik Alpay Emir İzmir'den döndüğümüz günün akşamında elimden tutup bizimkilerin karşısına biz evleniyoruz diye çıkarınca bendeki tüm dengeler altüst olmuş, haliyle garip bir utanç da tüm bedenimi sarıp sarmalamıştı.

İşin ilginç yanı ise bizimkilerin bu durumu asla yadırgamamış olmasıydı.

Biz öyle çok da ciddiye almamıştık zaten ayrılığınızı, demeye bile getirmiştiler bile laflarını sözlerini.

Ama işin daha ilginç yanı bu defa hiç acele ediyormuşuz gibi hissetmemiş, bu durumdan mutluluk bile duymuştum.

Bu defa tam bir abla konumuna geçip "Ayrıca bizimkilerden neden utanıyorsun ablacım?" dedi tatlı bir sitemle.

"Babam, aynı babam; annem aynı annem. Üstelik geçen günü hatırla. Bir arada döndüğümüzde ne kadar da mutlulardı hepsi. Sanki tahmin etmiyorlar mıydı bu durumu? Bak sizinkilere, özellikle de annene. Daha en başta sizden olmaz da olmaz diye sana baskı kuran kadın ne kadar mutlu şimdi yeniden bir aradasınız diye. Üstelik şu an bir yuva kurmanın eşiğindesiniz. Ama sen yok ona utanıyorum yok buna çekiniyorum... En keyif alman gereken anları kendine zehir etmekten başka bir işe yaramaz bu yaptığın." dedi ablalıktan anneliğe geçerek.

Dudaklarım duyduklarımla büzülüp sarkarken derin bir iç çektim.

Ellerim, henüz, yemek sonrası şişkinlik gibi duran karnına, yeni bebişimizin yuvasına uzandı. "Annenin bu denli haklı olması çok canımı sıktı küçük DefEz'cim." dedim şimdilik bir nokta kadar olsa da kesinlikle kız olduğunu düşündüğüm bebeğimi severken. Ne de olsa Ezgi ve benim karışımım olacağından koyduğum isimde de bir sakınca görmüyordum.

"Neyse ki buna ihtiyacım varmış bak aklım başıma geldi. Gidip eski Defne olasım ve yemek masasında küçük dayınla sona kalan tek sarma için kavga edesim geldi."

Eğilip karnına bir öpücük bıraktım.

"Teyzesinin ballı çöreği, gidip ablanı uyandırayım, o da tam biz ağız tadıyla yemek yerken annene hayatı zehir etsin," dedim pis bir şeytanlıkla.

Mutfaktan ayrılmadan önce Emel abla ise "Ay sakın Defne," diye sayıklıyordu ardımdan peş peşe. "Bırak rahat rahat uyusun çocuk. Sonraya bırakın kudurukluğunuzu bak iki dakika nefes alayım lütfen! Öpüp koklaşacak, sonra saç baş birbirinize girip üzerime atacaksın kızımı, ben bilmiyor muyum seni! Ayrıca ne teyzesi! Yengelerisin sen artık benim çocuklarımın yengeleri!"

Ben mutfaktan çıkarken annemlerin gülüşleri, babamların bilmem hangi konuyu hararetle tartışmaları, Cengiz ağabeyin Melih'e, Melih'in asla dinlemediği, dinlese de aklında tutmayıp anında uçup gittiği nasihatleriyle içimdeki bu dinginliğin nedeni olan huzurum da arttıkça arttı.

Ama yine de henüz benim canım adamım gelmediğinden canımın sıkıntısını bu küçük cadıyla oynayarak giderecektim.

Üst kata çıkıp onun odasına girdiğimde özlemim daha da katlandı. İlerledikçe ilerledim ve sonrasında, büyük yatağın tam ortasında, küçük kollarıyla sarıp sarmaladığı en az onun kadar cadıya benzeyen bebeğiyle mışıl mışıl uyuyan küçük bebeğimi gördüm.

Yanına yavaşça kıvrıldım, yan yatması nedeniyle daha da şişkinleşen yanağına dudaklarımı bastırdım.

Dolgun yanakları yüzünden aralık duran dudakları, benimkilerden daha uzun ve daha kıvrık olan kirpikleri, küçük yastığına dağılan ince, kıvrımlı püskülleri, pürüzsüz teni...

O kadar güzel ve o kadar tatlıydı ki, ona her baktığımda, daha önce hiç tatmadığım ama deneyimlemek için de fazlasıyla heyecanlandığım bazı durumlara karşı yeşil ışık yakan bir tarafım oluyordu.

En az onun kadar cadaloz, yine ve yine en az onun kadar tatlı bir bebeğe sahip olmaya özendirecek kadar yoldan çıkarıcıydı bu halleri. Neyse ki ikincisi annesinin karnındaydı da bir yenisi daha geldiğinden bu hissi bastırabiliyordum.

Üzgünüm Alpaycım Emircim. Ablanlar bizim yerimize yapmışlar zaten. Bizim yapmamıza ne gerek var?

An itibariyle dişlerimin birbirine kenetlendiğinin bile farkında değildim. Kamaşan dişlerimi düşünmemeye çalışarak bu defa biraz daha belirgince öptüm dolgun yanağını, fındık burnunu. Uyansaydı ya artık, yoksa suç benden gidecekti.

İnce, derinden gelen bir sesle "Bebeğim," dedim, tenini okşarken. "Ben geldim. Hadi uyan." Sonra yeniden öptüm art arda. Bir yanım kıyamazken bir yanım da bir an önce uyanmasını istiyordu. "Şşt. Uyansana kız." Doyamıyordum ki öpüp koklamaya.

Ufak birkaç mırıldanmayla başını sağa sola hareket ettirince, bu defa kıyamayıp dokunamadım. Hiçbir kötü emelli planlarımı gerçekleştiremedim.

Ama yine de "Hadi uyan bak, ben geldim. Hiç özlemedin mi beni..." demekten kendimi alıkoyamadım. "Defnoşun geldi diyorum, uyanman gerekirdi çoktan. Sana uğurböcekli yaş pasta bile aldım. Hatta canım çekti ama çatal bile batırmadım."

Küçük burnunun üzeri kırıştı. Gözlerini daha da sıkıca yumdu kısa bir süre. "Off!" dedi bence uykusundan kurtulmaya çalışarak.

Ama öyle olmadı.

Seslice bir nefes verdi. Sonra tam ısırmalık olan poposunu döndü bana. Kolunun altına sıkıştırdığı bebeğine başını yaslayıp uykusuna devam etti tatlı tatlı. Meme emer gibi hareketlenen minik, kırmızı dudaklarının üzerinde dolandırdım işaret parmağımı. Bu defa ben ofladım hayıflanarak. Uyansaydı ya işte!

Ezgi'yi kuytu köşede sıkıştırıp annesinden gizli gizli mıncıklaya mıncıklaya sevmeyi o kadar özlemiştim ki... "Ya hadi uyan," dedim uyandırmaya içim elvermese de uyanmasını isteyerek.

Pembe renkli eşofman takımının açıkta bıraktığı göbeğine bastırdım parmağımı. "Daha; önce bana, sonra da sana elbiseydi makyajdı takıydı falan, bunlara bakacağız. Uyanman gereken konular var. Evleniyorum ben... Kaptım yani dayını. Kendim için demiyorum bak. Sonra beni kıskanma diye seni düşünüyorum."

Başımı yasladığım elim de dirseğim de yorulunca geriye bıraktım kendimi ve onun yatağında onsuz uzanırken yan dönüp Ezgi'nin, benden güzel olmasın, güzel kirpiklerine bakmaya başladım dikkatli dikkatli.

"Ben galiba birazcık kıskanıyorum seni." derken buldum kendimi. "Tamam bana çektin falan ama benden daha güzel olursan acayip bozulurum."

Kıvrık saçlarını bozmadan buklelerine tek tek parmağımı geçirmeyi bile denedim; güzelliğine, tatlılığına dalıp gitmişken.

Ne kadar süre geçti bilmiyorum ama baldırımda hissettiğim iri elle, saçlarımın kapadığı boynumdaki dudaklarla irkildim elimde olmadan.

Ancak derinden gelen "Sonunda olmam gereken yerdeyim." sözleriyle su serpildi yüreğime.

Arkamdaki adamın boynumla ensem arasına kapanan yüzüyle elim çoktan başının üzerinden saçlarıyla ensesi arasına dolanmıştı bile.

"Aklım çıktı," dedim az önce Ezgi'yi uyandırmaya çalışan ben değilmişim gibi uyanmamasına dikkat ederek. "Öyle sessizce yaklaşılır mı? Ya bağırsaydım da Ezgi uyansaydı?"

Çıkışıma karşılık özlemle "Benim de aklım çıktı." diye dert yandı tenimde soluklanırken. "Kaç saattir şu kokuya hasretim, farkında mısın yavrum sen?"

Bacağımdaki elinin üzerine elimi bırakıp başımı, sonunda gelebilen canım adamıma çevirdiğimde yüzündeki ifade görülmeye değerdi. "Farkındayım," dedim nazlanarak. "Dalmıştım, şaşırdım birden sadece. Ben de özledim..."

Ufak bir baş hareketiyle uyuyan yeğenini gösterdi. "Bu kadar için gide gide bakacağına kalk biz de yapalım birkaç tane." dedi, göz kırpıp bacağımı parmakları arasında sıkıştırırken. "Biliyorsun, hatunumun isteklerini gerçekleştirmeyi kendisine vazife edinen bir adamım ben."

Sözlerine karşılık gülmekle kızmak arasında gidip geldim, ona olan özlemim ağır gelince de yerimde duramadım.

Bedenimi hareketlendirirken "Azıcık dur, durul ya n'olur!" dedim, gülerek. "Bendeki de kalp hani..."

Bacağımdaki eline doladığı aşağıya sarkan kravatı, diğer elinde tek bir tutuşa sığdırdığı ceketi ve muhtemelen eve girdiği an yukarıya çıkan merdivenlerde açmaya başladığı gömleğinin düğmeleriyle pek bir enfes gözüküyordu açıkçası.

Ona, uzandığım yerde tersten bakmaktansa doğruldum ve ayaklandığım gibi kolları arasına sığındım. "Sonunda gelebildiniz Alpay Beycim."

Sesim, sitemkar ve alınganlık arası gidip gelirken, boşalan elleri bedenimi kavradı, sıkı sıkı sardı. "Açıkçası ben artık ümidimi kesmiştim fırsat bulup da bizimle yemek yiyebileceğinizden. Hani geldiğimiz günden beri şirketlerde sabahlanılıyor ya... İyice unutulduk falan sandım yani! Halbuki daha bir hafta önce dibimden ayrılınmıyordu."

Elbette biliyordum tüm bu yoğunluğun benden dolayı olduğunu. Onun İzmir'e gelişi beni ne kadar mutlu ettiyse eminim ki onu da en az benim mutluluğum kadar çıkmaza sokmuştur. Yine de onun bu iş aşkına karşılık bozulmaktan alıkoyamıyordum kendimi.

Şakağımdan, saçlarımdan ayrılan dudakları, "Hoş geldin sevgilim, demen daha hoş olabilirdi açıkçası." demek için aralandı. Üstelik sesine gizlenen memnuniyet tınıları, otoriter bir tonlamayla konuşmasına rağmen kendini ele veriyordu."Hani biz de keyfimizden kalmıyoruz ya yavrum oralarda, senden uzakta."

Bana karşı bulunduğu atıfla, sarılmaya bir son verdim ve belimdeki kollarının izin verdiği ölçüde geri çekilip kısacık bir öpücük çaldım dudaklarından. Daha fazla dayanamayıp "Hoş geldin sevgilim." dedim mutlulukla. "Birazcık daha gelmeseydin, hiç gelmemen için seni bilgilendirecektim."

Küçükken Melih'i sinirlendirmek için ondan çaldığım bilyeleri anımsatan yeşil gözleri, cam gibi parıldaması gerekirken, yorgunluktan kızıllaşmış, sözlerime karşılık gülüşüyle de epey de kısılmıştı. Onun deyimiyle posta koyar gibi laf edişim sayesinde havalanan tek kaşı yeniden düz hale gelirken "Uzun süredir hiç bu kadar hoş bulmamıştım." dedi kısa bir an alnını alnıma yaslayarak.

Geri çekildiğinde, hissettiği rahatlıkla yavaşça kapanıp açılan güzel gözleri hemen arkamdaki yatakta bulunan küçük kızla benim aramda gidip geldi. "Eve adımımı attığım ilk an, seni kendi evimizde, bizim yatağımızda, bebeğimizle görmeyi bu manzaraya yeğlediğimi bilmeni isterim." dedi daha kısık bir sesle.

İsteğini, ciddiyetini ve niyetini anlamamı ister gibi "En kısa sürede." diye iyice vurguladı tok sesine rağmen yumuşak bir tonlamayla. "Düzeltiyorum; hatta bebeklerimizle."

Bir bakışıyla bir sözüyle bendeki tüm duyguları derya deniz eden adamın isteğini çekingen bir tebessümle karşıladım bu defa.

Zamanı geldiğinde ben de isterim, demek yerine çekingenlikle "Sevgilim," diyerek dikkatini dağıtmakta buldum çareyi.

Kokusuna, dokunuşuna olan ihtiyacımla daha da sokuldum göğsüne. Bu nasıl bir histi böyle? Yanımdaydı ya işte hiç mi dinmezdi bu özlem?

Parmaklarım gömleğinin yakasıyla oynamaya başladı. "Yavaşlasak mı acaba birazcık?" dedim, tatlı tatlı. Yanaklarım alev alev olmaya başlamışken gözlerimi kaçırdım gözlerinden. "Yani... Bazı faliyetlerde bulunabiliriz elbette." dedim kesinlikle Ezgi'nin uyanmaması için iyice fısıldayarak.

Yavaşça irileşen gözlerini gördüğüm an anında kaşlarım havalandı uyarmak niyetiyle. "Şimdilik senin de benim de alacağımız birtakım önlemlerle birlikte tabi." diye belirtmek durumunda kaldım. "Bebiş falan düşünmüyoruz şu an." Keskin yüz hatları, yüzündeki o çapkın ifadeyle belirginleşirken geri kaçacaktım ama izin vermedi.

Belimdeki kolunu sıklaştırıp bir beden olmamızı sağladı.  Sesine asla dikkat etmeden, "Yanlış anlamıyorum değil mi yavrum?" dedi gözleri alev alev parıldayarak bakarken. "Şimdilik sevişiyoruz ama korunuyoruz?"

Yükselen sesiyle anında dudaklarına kapandı elim. Gözlerim yuvalarından çıkacak kadar aralandı. "Bağır bağır," dedim başımı sallayarak. "Aşağıdakiler bizi beklemiyormuş gibi, her an biri çağırmaya çıkmayacakmış gibi konuş öyle açık seçik. Sonra da rüyanda gör bebeği, sevişmeyi!"

Soyun hadi evet sevişeceğiz desem sorup sorgulamadan, nerede olduğunu irdelemeden soyunacak kıvamdaydı şu an. Bundandı bu davranışı. Hayır bir de daha kötü yanı kendi edepsizliği yetmezmiş gibi bana da sirayet ediyordu bu durumun.

"Amına koyayım, ilim kemiğim kurudu, daha ne rüyada görmesi!" diye parladı ansızın. "Rüyadakilerle olsaydı o iş şimdiye süper lige iki takım yetiştirmiştik yavrum biz. Yedek oyuncularımız da rahmindeydi şu an."

Hoş geldin baba olmak uğruna bana kafayı yedirtecek Alpay Emir Koçarslan kişisi.

Sözlerinin de gözlerinin de odağında dümdüz karnım varken ofladım, "Hadi," dedim onu harekete geçirmek için omuzlarından iteleyerek. "Üzerini değiştir de inelim aşağıya. Biraz daha oyalanırsak Nihat amca bu defa topa tutacak hepimizi. Adam etrafta açım da açım diye dolanıyor. Seni bekliyor, yazık değil mi?"

İri bedenine uyguladığım kuvvet sanki işe yaramış gibi geriye adımladı ama başını öne uzatıp yanağımı hızlıca öpmekten de geri durmadı. Bitmek bilmeyen imalarıyla "Ben de, açım, diyorum beni dinleyen mi var?" dedi yine ve yine üzerine şıp diye oturan şerroluğunu konuşturarak. "Azıcık vicdanın varsa daha da aç bırakmazsın beni. Alırsın koynuna, geceyi gündüz etmezsin bana."

Ellerimi teninden çekeceğim sırada gözleri bluzumun açıkta bıraktığı gerdanımda dolandı ve dudakları ıslık çalacak gibi olduğunda "Alpay Emir!" diye uyarmadan duramadım. "Ya hadi senin edepsizliklerine bir şekilde alıştım tamam da çocuk uyuyor çocuk!" dedim Ezgi'nin rahatının bozulacağını düşünerek. "Aklınla mı hareket etsen acaba, başka bir yerlerini düşüneceğine? Yaşından başından utan diyeceğim artık."

Yüzündeki tatlı gülümsemeyle "Çocuk uyuyor diye hatunumuzu da sevemiyoruz," dedi bundan mutluluk duyduğunu belli ederek. Çok kısa bir süre olmasına rağmen öyle içli içli baktı ki yüzüme ne diyeceğimi şaşırdım kaldım.

O da artık inmemiz gerektiğini fark etmiş olmalı ki harekete geçti. "Madem öyle.... Çok yorgunum," dedi otoriterliğine geri dönerek. "Üzerimi kendi başıma değiştirmem çok vakit alır. Aşağıda onca insan... Bekletmek ayıp olur şimdi."

Omuzlarındaki ellerimi kavrayarak gömleğinin düğmelerine götürünce güldüm bu haline. "Soysana beni." dedi alev alev yakması gerekirken hoş bir serinlik yaratan güzel sesiyle. "Diğer türlü kalırız burada, inemeyiz aşağıya. Seni şu an koynuma almayacaksam eğer bil diye söylüyorum kolumu kalıracak halim yok."

Onun gülüşüne şahitlik etmek, asık suratlı adamın aslında ne denli eğlenceli ve ne denli güler yüzlü biri olduğunu öğrenmek, madalyonun öteki tarafına ulaşmak gibiydi. Onunla böyle karşılıklı gülüşmek ömrüme ömür katıyordu sanki.

Canım adamımın yeri gelince karşısındakini geren ve korkudan içini titreten bakışları, bir bana böyle olunca, bir tek benimleyken gülmekten kısılıp incecik bir hal alınca bu yaramaz oğlan ne istese yapasım geliyordu. Onu göğsümde saklayasım, güzel saçlarını okşayasım hiç son bulmuyordu.

Ah Ezgi, dedim içimden. Ah burada olmayacaktın ki...

Tavrına gülmeye son verip isteğini gerçekleştirdim ve daha az önce artık inmemiz gerektiğini söylememişim gibi oyalana oyalana ufak düğmelerini, parmaklarımın dışıyla gizliden gizliye tenini severek açmaya başladım ama laf etmeden de duramadım.

"Ooo yalnız," dedim tepkili bir sesle. "Paşamıza bak! Bir kendini soydurmadığı kalmıştı o da oldu. Sen bana daha geçen hafta demiyor muydun Defne sen bu yüzüğü parmağına taktın ya yok seni saraylarda yaşatacağım yok elini sıcak sudan soğuk suya dokundurtmayacağım... Karşımda sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlamadığın kalmıştı bir tek. Ne bu kolumu kaldıramıyorum, yorgunumlar?"

O güzel anlar canlandı yeniden zihnimde. Sözlerimi idrak edemeyişi, uzun bir süre kendine gelemeyişi ve beni kucaklayıp doğruca arkadaşlarımızın yanına götürerek biz evleniyoruz diye avazı çıktığı kadar haykırması....

O sırada "E tamam işte yavrum," dedi yüzüme dökülen saçlarımı tenimden uzaklaştırırken. Şu sözlerimi bile anında ciddiye almıştı ya yine ve yine gönlümü çalmıştı. Yanağımda, dudağımda oyalanan parmaklarıysa bozmuştu dengemi. "Hangi birini yaptırıyorum şu an sana?" dedi o ben buradayım dedirten bariton sesiyle. "Ben sende kaybolana dek tenin tenime anca böyle değiyor, bana başka çare mi bırakıyorsun? He dersen ki Alpay Emir ben seni soymam sen beni soy, seve seve."

Pantolonumun kemerine uzanan elinden kalçamı geriye çekerek uzaklaştım. Eline vurdum sofradan gizli gizli bir şeyler çalan çocuğunu ikaz eden anne edasıyla. "Senin de hiç ortan yok! İki dakika uslu dur," ikazıma hemen uyacağını hiç düşünmesem de durdu.

"Sen böyle yaptıkça benim seni daha da süründüresim geliyor yalnız." dedim kirpiklerimin ardından ona daha masumane bakarken. Önü tamamen açılan gömleğini bedeninden ayırmak niyetiyle ellerim teniyle gömleği arasına sızdı ve soğuk ellerim sıcacık teninde yandıkça yandı. "Sen böyle bana olan muhtaçlığını her an dile getiriyorsun ya hani," dedim gözler önüne serilen tenini süzerken. "Ne yalan söyleyeyim zorlanıyorum falan ama aşırı hoşuma gidiyor bu sürünen hallerin. Kızıyorum, sinirleniyorum ama eğleniyorum"

Bana ters düşsün istedim, sinir olsun, kızsın, gıcıklık yaptığımın farkına varsın.

Ama beyimiz sanki iltifat etmişim gibi böbürlendikçe böbürlendi. "Sikerler öyle işi," dedi agresifçe. "Yaptığımız hatanın ceremesini çekiyoruz diye bu sabrımız. Öbür türlü olsa ben seni hiç boş bırakır mıyım!"

Pantolonunu çözmek için kemerine ulaşan elimle beraber yüz kasları dalgalandı, tarazlı bir soluk bıraktı. Gözlerinin içine baka baka çözdüm kemerini de pantolonunun düğmesini de. O an bambaşka bir girdabın etkisine savrulurken buldum kendimi.

Dayanamadım, sanki hiç yakın değilmişiz gibi daha da yaklaştım canım adamıma. "O kadar soyduk," dedim davetkar tutumuma engel olamadan. "Bir karşılığı olur elbet değil mi?"

Ensemle saçlarımın arasına sızan eli yüzümü kendine çektiğinde kısacık ama gerçekten çok kısacık bir öpücükle ödüllendirildim. Geri çekildiğinde sıcak nefesi tenimle, dudağı dudağımla temastaydı ama ne ikinci bir ödül sundu bana ne de ben önayak oldum yeni bir başlangıca.

Fermuarını aşağı indireceğim sırada bile isteye kasığına sürtünen elimle gözleri kapandı. Ben de fırsattan istifade daha da yanaştım bedenine. Yüzüm yüzüne daha da yükselirken "Ne oldu?" dedim iyice fısıldar halde. Parmaklarım yavaşça aşağı indikçe belimdeki eli tutuşunu sıklaştırdı, dudakları aralanıp kapandı yine de bir şey demedi, diyemedi.

O böyle kendi içinde bir hesaplaşmaya girdikçe ben keyiflendikçe keyiflendim, bencilliğime ise bir şey diyemedim.

Yeniden "Ne oldu?" dedim bozuntuya vermeden. "Sen demiyor muydun tenin tenime anca böyle değiyor diye. İsteğini gerçekleştirmeye çalışıyorum sadece. Ne bu gerginlik şimdi?"

Masumane bir tavırla sergilediğim sözlerime karşılık kendine geldi, dişleri arasından esinti gibi çıkan sesli nefesiyle "Sen var ya!" dedi kendisini arkasında kalan çalışma masasına yaslayıp haline gülmekle sinirlenmek arası giderken. Bense çoktan onun tarafından bacakları arasında hapsolmuştum bile. "Öldürüyorsun beni," dedi tüm çekimimizi elinin tersiyle itip boynuma yumuşacık bir buse bırakırken. "Hem nefesimi kesiyorsun hem de marifetmiş gibi kestiğin nefesin hesabını soruyorsun. Canıma kastın varsa söyle de bileyim."

"Ohoo!" dedim şirinlikle gülerek. "Ağlayacaksan oynamayalım Alpaycım Emircim." Çıplak kollarına sardım ellerimi. "Nevrin döndü iki saniyede. En iyisi vazgeç sen bu oyundan."

"Oynayalım, oynayalım." dedi, ben senin hesabını düreceğim der gibi. "Oynayalım da kim ağlıyormuş görelim."

O böyle dedikçe ben hırslandıkça hırslandım. Bizi mi bekliyorlarmış, arkamda Ezgi mi uyuyormuş unuttum gitti bile çoktan.

Bedenine yaslanmaya son vermeden önce kendimi kasıklarına bastırdım. "Gördük," dedim kaşlarım havalanırken. "Dikkat et de ağlatacağım diye böbürlenirken ağlayan sen olma."

Duruşuma, utanmayışıma hatta bu tavrıma hayranlıkla bakıp kaşları şaşkınlıkla havalanırken boşluğundan yararlanıp geri çekildim ve kenardaki tişörtünü alıp göğsüne attım. "Giyin de gidelim, doyur karnını. Malum, çok açmışsın ya."

Kulak dolusu kahkahasını bana sunarken yaslandığı masadan doğrulup pantolonunu indirdi ve eşofmanını alıp çekti üzerine. "Her gün bu güzel kadının başka bir tarafıyla karşılaşmak uğruna nefesimi kesmene tamamım." dedi utanmama neden olacak bir şekilde. "Ayrıca hatırlatırım, bizim bir yarış meselesi vardı hani benim kazandığım. İsteklerimin sınırı genişliyor bilesin."

Ben öyle üstten üstten konuşup aşağıya inecek, onu yalnız bırakacakken şimdi onun kolunun altındaydım ve güzel bebeği olarak güzelce sevgiye boğuluyordum. "Tamam," dedim içime kaçmış bir sesle, tutuşundan kaçmaya çalışarak. "Gösteri bitti gitti, sus artık. Senin yüzünden oluyor hep bunlar. Korkutma beni öyle yok istekti her şeyi yapacaktık falan."

Az önce onun kahkahalarını sindiren duvarlar şimdiyse bizim yüzümüzden uykusundan uyanmış küçük kızın ağlayışını dinliyordu. Şaşkınlığımı üzerimden attığım gibi hareketlendim. İçli içli "Anne..." dedi, Ezgi. İçim dışım kocaman bir pişmanlıkla kaplanırken Alpay Emir'i bile görmedi gözüm. Anında yatakta onun yanında buldum kendimi.

"Bebeğim," dedim terleyen saçlarını yüzünden, boynundan uzaklaştırıp ağlayışını dinginleştirme isteğiyle onu göğsüme çekerken. "Niye ağlıyorsun ki?" dedim bizim yüzümüzden korkup uyanmış olacağını düşünürken. "Çok mu ses yaptık? Korkuttuk mu seni. Özür dilerim."

Dudaklarım tıpkı onunki gibi büzülmüştü. Senin yüzünden ağladım dese gözyaşlarımı bırakacak kıvama gelmiştim.

Eli bebeğinin kolunu bırakmazken başını göğsüme yasladı, diğer eli kolyelerime tutundu ve içli içli "Defne," dedi, Defne olduğumu doğrulama isteğiyle.

Ansızın başlayan ağlaması beni gördüğü an yine ansızın son bulmuştu bile. "Anne," dedi, başını iyice göğsüme yaslayıp uyku mahmurluğunu atmaya çabalayarak. "Annişi istiyorum."

"Tamam," dedim heyecanla. "Tamam hemen gideriz ki annişimize. Aşağıda zaten bebeğim, bize çok ama çok çok çok güzel yemekler yaptı biliyor musun? Ben de kurt gibi acıktım zaten—"

Başını uzatıp arkama bakınca da daha canlı bir sesle "Dayım," dedi burada ben dururken!

Bu da yetmezmiş gibi çirkin dişlerini göstererek hiç de güzel olmayan bir şekilde gülüp "Alpaycım Emircim Dayıcım," dedi geçenlerde benden duyduğu hitabı sahiplenerek. Ellerini çırptı mutlulukla. "Buradaymış!"

Defnecim de diyebilirdi ama o bunu seçmişti, kendi bilirdi, bundan sonra gününü görürdü!

Küçük fındık burnunu değil koca şişko sümüklü burnunu çekip gözlerini ovaladı ve beni de cadaloz bebeğini de bırakıp kucağımda ayağa kalkıp benim adamıma elini uzattı kucağına gidebilmek için.

Alpay Emir ise daha ilk andan yanımızadaydı, onu kucağına almaya çoktan hazırdı.

Aynı gülümsemeyle, aynı içtenlikle baktılar birbirlerine.

Bana değil, birbirlerine!

Bense cadalozla bir başıma kaldım yatakta. Alpay Emir sesine yansıyan tebessümle "Dayım," dedi ve Ezgi'yi havaya kaldırıp öptü defalarca. "Rahatsız mı ettik seni," deyip sıkı sıkı sardı kollarını.

"Uyandırdı Defne seni, değil mi?" dedi ilk geldiği an zorla uyandırmaya çalıştığımı gördüğünü bilmemi ister gibi. "Hep böyle yapıyor zaten," dedi bana bakıp gözlerini kısarak. "En olmadık zamanda, en olmadık yerde uyandırıyor hep uyanmaması gerekenleri."

Ezgi ise her şeyden bir haber "Yok." dedi, kocaman adama nazlanarak.

Ben öğretmiştim sana bunları. Benim adamıma yap diye mi öğretmiştim?

Alpay Emir kişisi ise buna dayanamayıp yeğeninin yüzündeki yaşları sildi, öpücükleriyle. "Affeder misin bilmem ama," dedi beni bile meraklandıracak. "Aşağıda, yemekten sonrası için sana sürprizim var."

Benim, Ezgi'nin ve dayısının dertleri epey farklı olunca ayaklandım geri plana atıldığımı düşünerek. Şayet ikisi de benimle ilgilense hiç de böyle olmazdı.

"Yumurta!" dedi heyecanla bağırıp kollarını iki yana açarak sevinirken. "Süpyüslü yumuyfa mı aldın bana!"

Canımdan çok sevdiğim iki kişinin birbirlerine olan aşklarını izlemek şu an birazcık garip hissetmeme neden olunca ve ne yapacağımı bilemeyince "Yumuyfa değil o," dedim kapıya ilerleyerek. Gıcıklıksa gıcıklıktı! "Yumurta."

Beni umursamadı bile bu defa.

Benim adamımın yüzüne kapandı elleri. "Hani biz beraber uyuyacaktık," dedi aklına nereden estiyse. "Sen hep kandırıkçılık yapıyorsun. Tamam yatacağız diyorsun ama yatmıyorsun. Sonra ağlarım çok."

Ben de ağlardım çok! Haklı bir sebepti neticede onsuz yatmak.

Dilime de zihnimde engel olamadan Alpay'ın baştaki koluna sarıldım yanağımı omzuna yasladım. "Aklın fikrin benim adamımla yatmakta mı senin?" dedim beni değil dayısını seçtiğinden biraz da bozularak. "Dayınla bir evleneyim hiç izin vermeyeceğim seninle uyumasına. Sadece benimle uyuyabilirsin."

Dağılan saçlarını karıştırdı ellerinden biri. İri gözleri daha da irileşti, minik burnu kırıştı ve ince kaşları önce havalanıp ardından çatıldı.

"Evlenmek mi?" diye sorguladı sözlerimi. Baktım ki tam kıvamı "Evet," dedim heyecan ve yanımızda Alpay'ın olması sebebiyle biraz utanarak. "Kaptım dayını. Kocam yapacağım onu. Evleneceğiz."

Tarttı, biçti, ne anladı bilinmez ama yüzü düştükçe düştü. "Hayır olmaz ki." Dolgun yanakları süzüldü sanki ansızın. "Sen mi gelin olacaksın," deyince kendimi kaptırmam nedeniyle "Ay evet,  işte dedimle dayınla evleneceğim diye." dedim ama geç kaldım.

Alpay Emir'in tatlı bir sitemle araya girerek "Ah güzelim ah," demesi Ezgi'nin ciyak ciyak bağırması peş peşe gerçekleşti.

"Hayır, ben evleneceğim!"

Sıkı sıkıya sardığı adama sığındı, bana inat yapar gibi kollarını boynuna sarıp "Ben evleneceğim!" dedi başkaldırı içinde. Bense böyle bir tepki asla beklemediğim için şaşırdım sama "Hayır ben evleneceğim." deyip parmağımdaki yüzüğü göstermeye engel olamadım. "Yani ben kaptım bir kere geç kaldın."

Biz yavaştan aşağıya inerken Alpay Emir'i boğma pahasına daha da sıkı sarıldı. "Hayır dedim, dayım benim. Ben evleneceğim."

Alpay ise keyifle müdahil olmuyordu bu tartışmaya. "Şuna bak ya," dedim şaşkınlıkla. "Müstakbel kocama göz koymuş haberimiz yok." Önümdeki adamın sırtına dokundum. "Sen de bir şeyler desene Alpay Emir, ben evleneceğim diyor!"

"Defne," dedi hoş bir tınıyla, yapma der gibi. Kucağındaki minik kızın sırtını okşayıp saçlarını öptü. "Ben ikinize de yeterim." dedi tartışmamıza çok da dahil olmak istemediğini belli ederek. "Ama sen bana birkaç defa daha müstakbel kocam diye hitap edeceksen yönüm misafir odası değil nikah dairesi olacak."

Konu şimdilik kapansa dahi yediğimiz yemek boyunca Ezgi'nin bir an olsun Alpay'ın kucağından inmemesi, herkese ama herkese "Dayımla ben evleneceğim." diye diretmesi ayarlarımı bozmuştu.

Ve şimdi tam da sırasıydı. Herkes kabullenmişti işte bizi, bu cadı mı çıkmıştı şimdi bir de başıma.

Onu banyoda kıstırmış, ellerini yıkadıktan sonra boyuna inerek "Ezgi," demiştim pek de samimi olmamaya çabalayarak. "Şimdi anlaşmamız gereken bir konu var. Dayın, benim kocam olacak ya hani. Yani seninle evlenmesinin mümkünatı yok ama istersen sen de gelin olursun bizim düğünümüzde."

Küçük tombul kolları göğsünde birleşmişti çoktan. "Dayım dedi ya," dedi bilmiş bilmiş. "İkimizle de evlenecekmiş işte. Hem bana söyledi ki, benle evlenmek istiyormuş ama sen üzülme diye diyemiyormuş. Ben de gelin olacağım.

"Şerroya bak sen!" diye yükseleceğim sırada sakin kalmaya çabalayarak derin nefesler aldım. Ve bu defa daha samimi yaklaşarak "Bebeğim," dedim incecik sesimle zihnine sızmaya çabalayarak.

Boynumdaki ince iki altın kolyeyi gösterdim.

"Hangisini istersin?"

Sorumu algılamak için zaman tanıdı kendisine. Küçük salatalık turşusuna benzeyen parmakları çenesinin altında bir araya geldi ve anında bir karara vararak kolyelerden birini gösterdi.

"Tamam," dedim, kolyeyi ona takmak için kendi boynumdan çıkarmaya çalışırken. "Ama ben de senden bir şey isteyeceğim olur mu?"

Gözleri parıl parıl parıldarken bu çocukluğum hüzünlenmeme neden oldu ama yaptığım hiçbir şeye engel olamadım.

Kolyeyi onun boynuna taktım. "Dayınla evlenmek falan yok tamam mı?" dedim ikna etme isteğiyle. "Hem şaka yapmıştım, biz evlenince istediğin kadar bizimle yatabilirsin. Sadece öyle ikinci gelin falan olmak yok.

Kolyesini kaldırıp baktı ve güldü kocaman. "Tamam ki," dedi beklemediğim bir hızda. "Alpaycım Emircim Dayıcım zaten çok kocaman nasıl evleneyim onunla ben akıllım? Şaka etmiştim."

Yaptığımız anlaşmayla huzurlu bir nefes çekerken koyun koyuna çıktık banyodan.

Böylelikle canım adamım, müsatakbel kocam, evimin direğinin yüksek mühendisi Alpaycım Emircim bir altın kolyeye yeniden tamamen benim oluvermişti.

İçeri geçtiğimizde Cengiz ağabey tebessümle karşıladı bizi. Ezgi ise babasının güzel bakışlarına öpücük atarak karşılık verdi. Karşılarına geçip oturduğumuzda bu küçük kızın sözleri bizi bambaşka bir alana yönlendirdi.

"Sen dayımla evleneceksin ya," dedi çekingen bir ifadeyle. "Ben de Mert ile evleneyim mi o zaman? Biz evcilik oynadık. O zaman benim kocam olmuştu zaten o. Bebişimiz bile olmuştu.

"Ne, ne, ne?" Yükselişi kız babası yüreği duyduklarına dayanamayan Cengiz ağabeydendi.

Üstelik bu durumu öyle beklemiyordu ki ilk işi karısına dönüp "Kim bu Mert?" diye sorup sorgulamak olmuştu.

Yanımdaki adam ise beni kolunun altına almadan önce Ezgi'nin ve benim boynumu süzdü. "Unutulmam çabuk sürmüş?" dedi sorgulayarak. "Birtakım rüşvetler ya da bazı tehditler dönmüş gibi hissediyorum ortalıkta." dedi eğlenir bir ifadeyle. Ve sonrasında beni taklit etti: "Müstakbel karım beni ne karşılığı elde etmenin sevincini yaşıyor şu an, bilmek isterim."


İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page