top of page

4. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 25 Kas 2025
  • 32 dakikada okunur

Emel ablanın cümlelerinden sonra nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Üzülmüştüm, onun bir başkasıyla olma düşüncesi bile nasıl da üzmüştü beni. Ona gittikçe daha da kapılıyor olmam hiç hoş değildi ve ben fark edemeden gerçekleşmişti bile bu. Geç kaldığımı hissediyordum kalbime söz geçirebilmek için ama bundan sonrası daha önemliydi.

Dün gece telefonda yüzümün ifadesinden bir şey anlamasın diye annemin çağırmasını bahane edip kapatmıştım telefonu. Gece boyunca uyuyamadığım gibi içimdeki sıkıcı duygular yüzünden huzursuz ve rahatsız bir gece geçirmiştim. Gece boyu tek bir damla yaşım düşmemiş olsa da saatlerce ağlamışım gibi yanmıştı gözlerim. Zaten yorgundum bir de bu uykusuz gece eklenince üzerine iyice ölmüşüm de ağlayanım yokmuş gibiydi.

İşe gitmek için hazırlanırken başımda yataktan kalktığımdan beri hissedilen keskin bir ağrı vardı. Elimi yüzümü bu soğuk havaya rağmen buz gibi suyla yıkamış az da olsa dinç gözükmeye çalışmıştım.

Solgun yüzüme renk olsun diye makyaj yapmam gerekiyordu ama onunla bile uğraşacak halim yoktu. Yine de hastaneye gittiğim gibi 'Hasta mısın, iyi misin, bir şey mi oldu?' tarzı sorularla uğraşmak istemediğim için hafif bir makyaj yapmış ardından üzerime giydiğim uzun, kışlık triko elbiseyi düzeltmiştim. Ne olur ne olmaz telefondan hava durumuna bakmıştım ve bugünün yağmurlu gözüktüğünü görmüştüm. Eve dönüşümde yağmura yakalanıp hasta olmak istemiyordum.

Bazen metro bazen taksiyle gitsem de neredeyse üç haftadır kendi başımın çaresine bakıyordum ve alışmış sayılırdım. Araba alma konusunu hâlâ düşünsem de ne tek başıma alacak kadar birikmişim vardı ne de abimin düğün arifesinde babama ve abime bu konuyu açıp onları maddi olarak zorlamaya gerek vardı.

Büşra arkadaşıyla beraber hastanede yakın bir yerde kalıyordu ve zamanında bana ettiği ev arkadaşlığı teklifine şu an ihtiyacım olacağını hiç düşünemezdim. İşimden ve kazancımdan memnundum bu sebeple işten ayrılmayı düşünmemiştim bile ama bu böyle uzun sürmezdi. Yani yollarda sürünmek istemiyordum. Ev konusunu uygun bir zamanda açıp bizimkilere duyursam iyi olacaktı. Hemen kabul etmeyeceklerini biliyordum, bu yüzden zamanla onları bu fikre alıştırmalıydım.

Küçük, katlanabilir siyah şemsiyemi geniş kol çantama attıktan sonra üzerime ince uzun kabanımı da geçirdim. Yılın son aylarında olsak da ilk kar henüz düşmemiş kış kendini sadece birden soğuyan havasıyla belli ediyordu. Arada açan iç ısıtıcı güneşe aldananlardan biri olarak bu aylarda hasta olmaya pek meyilliydim doğrusu.

Bugün üzerimdeki yorgunluktan dolayı taksiyle gidecektim ve az önce çağırdığım taksinin gelmiş olması ihtimaline karşın henüz uyanmayan ev halkını uyandırmadan çıktım evden. Apartman kapısını da açıp dışarı çıktığımda sabahın da etkisiyle keskin bir rüzgâr vardı.

Üzerimdeki kabana sokulma ihtiyacıyla yanıp tutuşurken kapının önüne yanaşan taksiyle derince soluklandım. Bu soğukta beklemek zorunda kalmayacağım için mutluydum. Arabanın arka kapısını açıp oturacaktım ki şoför koltuğunda oturanın Yunus ağabey olduğunu görünce şaşırıp ön koltuğa geçmiştim. Arkaya oturursam sanki ayıp olur gibi hissetmiştim nedensizce. Kendisi az önce taksi çağırmak için aradığım durağın sahibinin oğluydu.

Aralarındaki yaş farklarına rağmen mahallenin oğlanları hep bir arada büyümüştü. Az çok hatırlıyordum da abimler kavgalara karışır arkalarını toplamak da Yunus ağabey ve arkadaşlarına kalırdı. Yunus ağabey yanlış hatırlamıyorsam otuzlu yaşlarının sonlarına gelmek üzereydi ve yaşına göre saçları erken beyazlamaya başlamıştı.

Dikkatini çeken şeyin bu olması da bir garip yani Defne...

İki çocuk babası olmasına rağmen ara ara beyazlar bulundurduğu saçları hariç bakımlı ve yakışıklı duruyordu.

Göbeği hariç.

Kendisi başka bir yerde çalışsa da ara ara taksiye çıkar duraktaki kişi eksiğini tamamlamaya çalışırdı. İşe kendim gitmeye başladığım günden beri hiç denk gelmemiştik. Onu gördüğüme sevinmiştim aslında. Yolculuk konuşmayla daha hızlı geçecek benim de aklım dağılmış olacaktı. Yani, umarım.

Sevecen bir şekilde ''Günaydın,'' dedikten sonra yerime yerleşip emniyet kemerini takmıştım. ''Size de günaydın Defne Hanım da'' derken başıyla da selam verir gibi bir hareket yapmıştı. ''Hayırdır işe mi?'' Sorusuna olumlu cevap verdikten sonra hâlâ aynı hastanede çalışıp çalışmadığımı sorup yola koyulmuştu.

''Seni bizimki bırakıyor diye biliyordum ben. Giray'ın laf arasında öyle bir şeyler dediğini hatırlıyorum.''

Gözlerini sabah trafiğinden ayırmadan konuşması üzerine onu yanıtsız bırakmayıp doğru cevabı biraz değiştirerek sunmuştum.

''İşleri var bu sıralar Yunus ağabey, bir de ben yük olmayayım ona.'' Önümüzde sıralanan ve ışığın yanmasını bekleyen arabalara bakmaktansa bana dönmüş öyle konuşmuştu bu sefer. ''Doğru, düğün de yaklaştı iyice göremez olduk beyimizi. Senin abin bir evlensin hiç bakmaz artık suratımıza.'' Gülerek konuşması benim de suratsız yüzümde hafif bir tebessüme sebep olmuştu. Ben de öyle düşünüyordum. Abim evlense hepimizi unutacak gibiydi.

Gündelik konulardan konuşup yola devam ederken son zamanlarda görüşemediklerini söylemişti. Eskiden bazı akşamlar mahalle gençleri olarak toplandıklarını sohbet muhabbet ettiklerini biliyordum ama hâlâ gerçekleştirdiklerini düşünmezdim. Buna hâlâ devam ediyor olmaları hoşuma gitmişti. Aralarındaki bu bağlılığın devam ediyor olması onların arkadaşlıklarını kıskanmama sebep oluyordu.

Mahallede hiç o kadar samimi bulduğum arkadaşım yoktu ve mahalledeki kızların bir arada olması beni bazı zamanlarda üzerdi. Evet, görüşüp konuştuğum kızlar vardı ama hiçbir zaman çok samimi olamamıştık. Bunun sebebi az da olsa annemdi. Küçükken pek sokakta oynamama izin vermez izin verdiği zamanlarda da hemen geri çağırırdı. Arkadaşlıkların sokaklarda oyun oynarken kurulup sağlamlaştığı bir dönemde büyümüştüm ve bu nimetten yararlanamamak şimdi canımı sıkıyordu.

Annemin o dönemler düşünmüş olduğu bu fikirler ne kadar da saçmaydı oysa. Kız dediğin sokakta koşturmazmış... Çocuk olduğumuzu ve bunun kız, oğlan bir farkı olmadığını öğrenmişti evet ama geç kalmıştı. Kendini geç geliştirmiş olması benim zararıma olmuştu.

Daha sonra ev halkından, eşi ve çocukların neler yaptığı hakkında konuşmuş yol boyunca aklım dağılmış moralim düzelmişti ama gözlerim o kadar sızlıyordu ki hep kaşıyasım geliyordu ve bu daha da acıyıp kızarmasına sebep oluyordu.

Hastanenin önüne geldiğimizde ücreti almak istemeyen adama ciddi bir ısrarda bulunmuştum ve sonunda kazanmıştım. Saçma olurdu yani ödemesem. Hiç sevmezdim üstelik böyle şeylerin konu edilmesini. O işini yapmıştı ben de karşılığını vermek zorundaydım sonuçta. Böyle şeylerde tanıdıklarla yaşanan zıtlaşmalar sinirimi bozuyordu.

Hastaneye girmeden önce karşı caddede bulunan pastanenden kendime sandviç aldıktan sonra hastaneye girmiş ve bir çay alarak odama geçip karnımı doyurmuştum. Ben düşünmemeye çalıştıkça aklıma o ve dün akşamki konu geliyor sürekli kafamda soruların oluşmasını sağlıyordu. Görüştüğü kişi çok mu güzeldi, seviyorlar mıydı birbirlerini? Üstelik biriyle görüştüğünü niye daha önce öğrenememiştim ki? Emel abla yeni öğreniyordu belli ki ama Melih mutlaka bu konu hakkında bir şeyler biliyordur. Onunla konuşabilirdim.

Ne diyecektim ki ona, 'Canım ya ben sanırım abinden hoşlanıyorum da var mı görüşüp konuştuğu birileri? Ona göre işimize bakalım biz de' mi?

Daha fazla saçmalamamak için kaşınan gözlerimi ovmaktan kızarttığım ve makyajımın göz çevreme dağılmasına sebep olduğumdan az önce odamdan çıkan danışanımın ardından bir başkası girmeden önce müsaade isteyip yüzümdeki makyajı acelece çıkarıp krem ve dudak nemlendiricisi sürmüştüm.

Uykum geliyordu, özellikle odanın ısısı arttıkça benim bir kenara kedi gibi sırnaşıp hemen gözlerimi kapatasım geliyordu. Çok şükür yarın evden çalışacaktım da rahat edebilecektim. Her ne kadar annem evden çalıştığım zamanlarda sanki çalışmıyormuşum gibi muamele yapsa da odama kapanıp bir şekilde günü kapatabiliyordum.

Birkaç kişiyle daha ilgilendikten sonra öğle molasında Büşra'nın ara veremeyeceğini öğrenmiş bu yüzden de yemekhaneye çıkmak istememiştim. Bir şeyler sipariş edip burada bir şeyler izleyerek yemek daha iyi ve çekilebilir bir fikirdi benim için.

Üzerimdeki önlüğü çıkarıp kırışmaması için askıya asmış üzerimdeki elbisenin uzun kollarını dirseklerime kadar çektikten sonra bileğimdeki birkaç bilekliği ve saati de bileğimden biraz yukarı çekerek sıkışmasını ve sallanmamasını sağlamıştım. Ezgi'ye süslü diyerek alay ediyordum ama kızı bu süse kimin alıştırdığı da apaçık ortadaydı. Ufak ve sade takılar takmayı, şık olmayı seviyordum ve Emel ablanın tüm ısrarlarına rağmen Ezgi'yi kendim gibi yetiştirmeye çalışmak hoşuma gidiyordu. Giydiği elbiseler, taktığı kocaman tokalar onu o kadar şirin gösteriyordu ki...

Düşüncelerden kurtulmak için başımı sağa sola sallamam yetecekmiş gibi bunu yapmış ardından da masaya geri dönüp az önce gelen tavuklu salatayı poşetinden çıkarıp yemeğe başlamıştım. Bu sırada boş durmamak adına çevredeki kiralık ilanları açıp onları inceliyordum. Fazlasıyla lüks ve pahalı evlerden gözlerimi alamazken buralarda kimlerin hangi paralarla yaşadıklarını da merak ediyordum.

Oyalanmamak için kendime uygun olanlara baktıkça tek kişi için pek de uygun olmayan kiralar umudumu yitirmeme neden oluyordu. Birkaç defa, sağlık bölümünde okuyup son senelerini hastanede geçiren öğrencilerin ev arkadaşlığı için ilanlarını duyuru panosuna astıklarını görmüştüm. Oraya bakmak şimdilik benim için daha iyi olacak gibiydi.

Önümdeki az önce ağzına kadar salatayla dolu olan kap şimdi bomboş dururken onu kaldırıp geri dönüşüm kutusuna atmak için ayaklanmış ve biraz hava almak için az kalan zamanımda dışarı çıkıp nefeslenmek istemiştim.

Üzerime kabanımı giydikten sonra elimdeki karton poşetle kapıdan çıkmış koridorun sonunda bulunan çöp kutularından birine attıktan sonra katta bulunan asansörü beklememe gerek kalmadan binip aşağı inmiştim.

Ben başımın ağrısı geçti zannederken dışarı adımımı attığım gibi saçlarımı savuran rüzgârı hissetmemle saklandığı yerden kendini belli etmek adına ansızın çıkıvermişti. Birden ağrıyı duyumsayınca istemeden elim başıma gitmiş güya bir etkisi olacakmış gibi alnımı ve şakaklarımı ovmak istemiştim. Az da olsa ovalamam işe yarayınca gözlerim çevrede dolanmış sigara içen birkaç kişiyle buluşmuştu.

Açık hava vücuduma iyi gelmişti ve geri içeri dönmek için adımladığımda tanıdık gelen birkaç simaya baş selamı verdikten sonra içeri geçip kaldığım yerden devam etmiştim çalışmaya.

Az önce biriyle ilgilenirken sessizde ve masanın üzerinde olan telefonumun uzun süre titremesinden birinin aradığını anlamıştım ama müsait olmadığımdan bakmamış sonraya bırakmıştım.

Şimdi kapı kapanıp odada tek kaldığım için az önce uzunca çalan telefonumu merakla elime aldığımda arayanın yengem olması şaşırtmıştı beni. Acaba kötü bir şey mi oldu diye düşünmeden edemedim. Geri aradığımda ikinci çalışın ortasında açıldığında ''Yenge?'' dedikten sonra konuşmasını bekledim ama konuşan sesin yengem değil annem olması duraksatmıştı beni. ''Defne, ne yapıyorsun annem?'' Sorusuna karşılık saate bakmıştım ve bu saatte iş harici nerede olabilirim diye düşünmüştüm. Anneme işte olduğumu söyledikten sonra başka nerede olabileceğimi sorup aynı zamanda niye yengemin telefonuyla aradığını da merak etmiştim ama onu soramadan annem kendi söyleyivermişti zaten.

''Benim telefonum yukarda kaldı, babaannenlerdeyim şimdi. Yengenin telefonundan sana bir liste atacağım gelirken eksiksiz al. Hikmet dedenler yoldalarmış yeni haber verdiler akşama burada olurlar biz şimdi yemeklerle uğraşıyoruz. Hadi annem kırma beni.''

Annemin sözlerinden hangi birine ne tepki vereyim şaşırdım kaldım. Abimin düğünü için geldiklerini tahmin etmek zor değildi ama erken gelmelerini gereksiz görüyordum. Kendileri dedemin kardeşi babamın amcasıydı ve erkek torun sevdasından abimin düğününde yakın uzak tüm herkesin geleceğini tahmin edebiliyordum zaten. Ama anlamadığım Hikmet dedemlerin geleceğini öğrendiğinden beri herkesin dedemlerin eve doluşacağı ve hazırlık yapacakları olmasıydı. Orada onca insan alışverişe gidecek kimseyi bulamamışlar mıydı? Onu geçtim aldığım üç beş parça bir şey olsa hiç sorun etmezdim ama adımın Defne olduğu kadar emindim ki gönderecekleri listede bir ben olmayacaktım.

''Söyle abimlere ya da diğerlerine alsınlar anne marketle mi uğraşacağım bir de?'' Abim yoksa kuzenlerim vardı ki çoğu eve yakın yerlerde çalışıyorlardı yani her hâlükârda benden daha önce orada olacaklardı.

Annemin ısrarlarına hiç kulak asmamış işim olduğunu söyleyip kapatmıştım telefonu. Allah bilir şimdi ne terbiyem ne de saygım kalmıştı ona göre. Ben alttan almaya çalıştıkça bir tepeme çıkmadıkları kalıyordu ve bu durum sinirlerimi bozuyordu. Yengemden hazzetmesem de onun çocuklarını aileye karşı koruyup el üstünde tutması neden annemle babamın böyle davranmadıklarını sorgulatıp duruyordu. Dedem ya da babaannem bir şey istesin annem ve babam hemen Defne koş, Giray koş konumuna getiriyorlardı bizleri.

Almayacağımı, zaten gelirken yorulup bir de onlara uğraşamayacağımı söylememe rağmen listeyi atmışlardı. Göz ucuyla incelediğimde istenen şeylerin mahalleye gidince de yol üzerinden alınabilecek şeyler olduğunu görmüştüm ama onca lafımdan sonra annemin üstelemesi işi inada bindirmeme sebep olmuştu.

Camdan baktığımda hafiften çiselemeye başlayan yağmuru görünce çıkmadan önce çantama attığım şeysiye için bu kadar mutlu olacağımı düşünemezdim.

Çıkma saatim geldiğinde üzerimi giyip çantamı da aldım ve odadan çıktıktan sonra danışmadakilere iyi akşamlar dileyip hastaneden ayrıldım. Bahçeye çıktığımda derince bir nefes çekmiştim içime. Yağmurun toprakla buluştuktan sonra etrafa yaydığı kokuyu pek sevmezdim ama huzur verdiğini de inkâr edemezdim.

Şemsiyemi açmamı gerektirecek bir yağmur yoktu şimdilik. O yüzden kabanımın kıvrımlı boyun kısmını boynumun üşümemesi için kaldırmış kendimi soğuktan korumak istemiştim. Merdivenlerden ineceğim zaman duyduğum erkek sesiyle, pardon aynı anda duyulan iki farklı yerden gelen iki farklı erkek sesiyle önüme mi yoksa arkama mı bakacağımı bilememiştim.

''Defne Hanım.''

''Defne.''

Başımı kaldırıp ileriye baktığımda arabasının kapısını kapatıp bana doğru adımlayan Alpay Emir, hemen arkamda da bir öğle yemeğinde yemekhanede tanıştığım ve birkaç karşılaşmamızda da selamlaştığım Faruk Bey.

Yanıma kadar gelen Emir'e baktıktan sonra Faruk Bey'e bir cevap verip bir an önce gitmesini istediğimden ona dönerek ben de adını sorarcasına zikrederek ne diyecek diye merakla beklemiştim.

Yanımda, hatta etrafta boş yer yokmuş gibi dibime kadar gelen adama baktıktan sonra ''İyi akşamlar dilerim.'' dedikten sonra başıyla da Emir'i selamlayıp yanımızdan geçip gitmişti.

Kendimi salak gibi hissetmiştim doğrusu. Sırf iyi akşamlar demek için seslendiğini düşünmemiştim. Bu konu üzerinde çok durmayıp bu saatte hastaneye gelen Emir'le beraber ilk düşündüğüm şey gerçekten de hastaneyle ortak çalışacak olmalarıydı.

Yanımızdan geçen adamın arkasından ''Puşt herife bak,'' dedikten sonra elini belimle sırtım arasında konumlandırıp sabırsızca ve anlamsız bir sinirle ''Hadi Defne, dondum.'' deyip arabaya doğru yönlendirmişti.

Üzerinde incecik gömlekle bu soğukta dışarda olması gerçekten de üşümüş olacağını gösterirken hâlâ neden burada olduğunu bilmiyordum. Ayrıca biz niye arabaya gidiyorduk, bu adamın üzerindeki gergin ve sinirli tavır ne zaman yok olacaktı?

''Ne işin var senin burada?'' Sorgusuz sualsiz açtığı arabanın kapısından geçip koltuğa yerleşmiş onun da gelmesini beklemiştim. Arabanın içi sıcacıktı ve soğuktan birden sıcağa girince vücudum gevşemek yerine kasılmıştı.

O da yerine yerleşip kemerini taktıktan sonra arabayı çalıştırırken sorumu cevaplamadan kendi sorusunu sormuştu.

''Sen ne zamandır kendin gidip geliyorsun?'' Arabayı çalıştırdıktan sonra keskin bir manevrayla yolda dönmüş ve ana yola girmek için olan ara yollardan birinde ilerlemeye başlamıştı. Biz nereye gidiyorduk ve neden ben şu an buradaydım? Az önce aceleyle ne olmuştu öyle?

''Sen niye buradasın, nereye gidiyoruz?'' İkidir niye burada olduğunu sorarak artık burada başlayacak inşaatla ilgisi olup olmadığını öğrenmeye çalışıyordum ama o cevap vermek yerine kendi sorularına önem veriyordu.

İki eliyle sıkıca tuttuğu direksiyonu sola kırarak şerit değiştirmiş ardından boynunu kendini rahatlatmak ister gibi sağa sola hareket ettirmişti.

''Seni eve bırakmayı teklif edecekti.'' Duyduğum şeyle şaşkınca ona doğru döndüğümde yüzünde mükemmel bir gülüş vardı ama mutluluğundan değil sinirinden sırıttığına adım kadar emindim. Delirmiş olma ihtimali kaçtı?

''Ne?'' Olayı kavramaya çalışarak yüzünü incelerken aklıma dün gece aniden geliverdi. İstemsizce sıkmaya başladığım dişlerim çenemi ağrıtmaya başlamıştı. Ben daha fazla kapılmamak için çabalayacağım hakkında tüm gece düşünmüşken şimdi onunla yan yana arabasında olmak üstelik nereye gittiğimizi bile bilmemek ne tür bir saçmalıktı.

Nefret eder olmuştum bir günde bana olan yakınlığından, benim bu yakınlıktan etkilenmemden, üstelik onun görüştüğü başka biri varken bunları hissediyor olmaktan. Az önce sorduğum sorunun cevabını vermesine izin vermeden tekrar konuşmuştum acelece. ''Apar topar çektin arabaya hiçbir şey söylemeden ne şimdi bu, nereye gidiyoruz?'' Sesim istemeden yüksek ve tiz çıkmıştı.

Ona karşı sinirle dolmak ve bunu ona belli etmek elimde olan bir şey değildi. Sanki evrendeki en saçma şeyi sormuşum gibi bana baktığında ''Eve gidiyoruz Defne, nereye gideceğiz?'' demiş hızlanan yağmur ve iş çıkışı dolayısıyla oluşan trafik yüzünden dur kalk dur kalk ilerlemeye başlamıştık.

''İşim vardı buralarda sen de kendin dönüyormuşsun uğrayıp aldım işte,'' dışarıya baksam da bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. ''Bırakayım istersen durağa.'' Alay eder gibi çıkan sesi kulaklarıma ulaştığı gibi bu saatten sonra ne derse desin bana batacaktı.

Ona baktığımda duran arabalar yüzünden hâlâ bana baktığını görmüştüm ama cevap vermek istememiştim. Bu yağmurda hiç uğraşamazdım metroyla. Onunla konuşmak isteyen tarafıma söz geçirmeye çalışıyordum. Çünkü sesini duymak, onu görmek istemiyordum. İstiyordum da... İstemesem daha iyi olacaktı. İçinde yeşiller barındıran güzel gözlerinden gözlerimi ayırıp dışarıya bakmaya devam ettim.

Arabanın içi üzerimdeki kabandan dolayı fazla sıcak olmaya başlamıştı. Emniyet kemerini çıkarıp biraz öne doğru kendimi çekmiş ardından üzerimi çıkarmaya çalışmıştım. ''Kapatayım mı klimayı?'' sorusuna memnuniyetsizce ''Hayır.'' cevabını verdikten sonra geri yerime yerleşmiştim.

Ona diklenir gibi çıkan sesime karşın direksiyona tek eliyle yön vermeye başlamış sol eliyle de burun kemerini sıkmıştı.

Birkaç dakika süren sessizliği sağ tarafımdaki camdan süzülen su damlalarını izleyerek doldurduğumda ben konuşsun istediğimde susan ama şimdi de hiç susmaya meyilli olmayan adamın tok sesi doldurdu arabanın içine ve kulaklarımı.

''Yunus bırakmış bugün seni.'' İçinde soru işaretleri barındıran sesine karşılık hiç ona bakmadan sadece olumlu mırıltılar çıkarıp başımı sallamakla yetinmiştim. Ona yüz vermediğimi anladığı gibi sesini yükseltme gereği duyarak sorgusuna başlamıştı. ''Giray bırakmıyor muydu kızım seni? Ne oldu şimdi?''

Benimle konuşma desem mi daha iyi olacaktı yoksa sesini duymak istemiyorum mu, demeliydim.

Daha fazla nasıl belli edebilirdim benimle muhatap olmamasını istediğimi. Bıkkınca ''Bilmiyorum.'' dememin üzerinden saniyeler geçmemişti ki ''Defne!'' diye tekrardan sesini yükselterek ikaz etmişti beni. Bu büyük ihtimalle bana düzgün cevaplar ver demekti. Yüzüne karşı sanane diye bağırsam anlar mıydı acaba?

''İşleri var işte, ne diye taktıysan buna.'' Fazlasıyla sitem içeren sesime karşılık ''Kaç hafta oldu sen kaçıyor musun hâlâ? ''

Kaçmıyordum ki ben, sadece o gün onlarla karşı karşıya gelmek istememiştim.

''Kaçtığım falan yok benim sen de şu konuyu açıp durma!'' Başım tekrardan ağrımaya başlamıştı uykum vardı ve sesini duymak istemiyordum ama hâlâ konuşmaya çalışıp bir şeyleri sorgulama peşindeydi.

''Ulan bir kere düzgün cevap ver bana bir kere! Kafamı kıracağım seninle anlaşabildiğim gün.''

Birden sesini yükseltmesi ve sinirle konuşması benim zaten asabi halimi körüklüyor bir de dengesiz ruh halim eklenince hiç altta kalasım gelmiyordu. Az önce tıkanan trafiğin aksine arabaların hızla ilerlediği yolda o da hızını azaltmadan aksine daha da hızlanarak ilerlemeye başlamıştı. Sinirini benden değil de gaz pedalından çıkarmak ister gibi bir hali vardı.

Sinirle ona dönüp ağzıma ne gelirse düşünmeden etmeden konuşmuştum. ''Sana benimle anlaş diyen mi var? Konuşmak istemiyorsam zorlama işte! He ama kafanı kırmakta ciddiysen ben seve seve anlaşırım seninle Emir abi.''

Tek nefeste ağzımdan çıkan şeyler karşımdaki adam kadar beni de şaşırtmıştı. Evet, sinirimi çıkarmak istiyordum ve şu an birbirimize zıt gidiyor olmamız buna engel olamamamı sağlamıştı. Ona karşı hiç böyle bir tavır sergilemediğimden çatılı kaşları gittikçe şaşkınlığıyla orantılı olarak kalkmış ardından da düz bir halde gelmişti. Üstelik istemeden de olsa abi kelimesini imalı bir şekilde söylemiş olmam nasıl bir rezillikti.

Hâlâ önüne bakmıyor olması ve hızla yağan yağmura ek arabanın hızı tüm hücrelerimde hissettiğim asabiyetin yerine korkunun yerleşmesini sağladı. ''Önüne baksana.'' Diyerek onunla son defa konuşup kendimi koltukta küçültebildiğim kadar küçültüp kafamı soğuk cama yaslayarak yolu izlemeye başladım.

Hızını azalttıktan sonra seslice nefes alıp vermiş ardından kinayeli bir sesle ''Senin bi' derdin var ama...'' derken bana dönüp ''...kokusu çıkar yakında.'' dedikten sonra ne ben ne o bir şey söylemişti.

Ara ara akıp giden bazen de tıkanan trafiğe rağmen bir şekilde eve gelmiştik ve beni bıraktıktan sonra yarın sabah kaçta gideceğimi sorduğunda bunun gereksiz olduğunu söylesem de ısrar etmiş en sonunda yine saat belirtmeden sadece evde çalışacağım yarın demiştim o da daha fazla uzatmadan gitmişti zaten. Yoksa yine ciddi ciddi bilenecektik birbirimize.

Apartmana girdiğimde giriş katta oturan dedemlerin kapısının önündeki ayakkabılar, içeride fazlasıyla birilerinin olduğunu gösteriyordu. Kimseye yakalanmamak için hızlıca yukarı bizim kata çıkmış içeri girdikten sonra rahat bir nefes almıştım.

Evde kimse yoktu. Bunu fırsat bilerek ve çok da aç olmadığımdan hemen kendimi duşa atmış sıcak suyun bedenimi rahatlatmasından sonra hiç hoşlanmasam da sırf hasta olmamak için saçlarımı kurutmuştum. Odama geçip evde rahat edebileceğim ama bugün illaki beni aşağı çağıracaklarından misafir yanında da saçma durmayacak bir şeyler giydikten sonra mutfağa geçtim.

Geçtim geçmesine ama annem gün boyunca babaannemlerde olmalıydı ki evde yiyecek hiçbir şey yoktu. Dolaba bakıp belki dünden bir şeyler vardır diye baktığımda aldığım sonuç pek de iç açıcı değildi.

Kendime ekmek arası yapmak için domates, marul, salam çıkardığım sırada kapı anahtarla açılmış ardından da annemin sesi duyulmuştu. ''Ben sana ne diyeyim Defne? Kızım madem evdesin telefonuna ne diye bakmıyorsun!''

Gittikçe benden uzaklaşan sesi odama doğru gittiğini düşünmeme neden olurken ''Mutfaktayım mutfakta,'' diyerek seslenmiş buraya gelmesini beklemiştim.

Telefonumu çantamdan çıkartmamıştım, banyodan sonra da hiç kontrol etmeyince görememiştim aradığını, gerçi Allah bilir yine ne için aramıştı.

''Aşağıda çeşit çeşit yemek var sen burada ekmekle karın doyur.'' Annemin keyifsizce konuşmasına karşılık bir şey dememiştim. Ben de isterdim çeşit çeşit yemeklerin olduğu mutfağa girmek ama evde yemek yoktu ve aklıma başka fikir gelmemişti. Ayrıca aşağıda onca insan varken hiç istemiyordum oraya gitmek üstüne bir de yemek yemek.

''Hayırdır, sen niye aradın beni?'' Domatesi ve birkaç yaprak marulu yıkamak için musluk altına bırakmıştım.

''Bir iki saate geleceklermiş onu haber verecektim, bir de geldin mi diye işte.'' Annem bir yandan konuşuyor bir yandan da mutfak dolaplarının en üst raflarındaki misafir yemek takımının servis tabaklarını almaya çalışıyordu.

''E aşağıda onca ayakkabı var? Ben gelmişlerdir diye düşünmüştüm.''

Boyunun yetmediği yere sandalye çekip çıktığı sırada ben de yavaş da olsa ekmek kesmeyle uğraşıyordum. Az önceki soruyu boş verip asıl önemli şeyi söyledim. ''Anne ya bana yemek göndersene, hiç aşağı inmek istemiyorum.'' Elimdeki ekmeğe bakıp yüzümü buruşturarak ''Tabi sandviç de yemek istemiyorum.'' demiştim.

Allah'ım sen affet nimete lafım yok. Sadece iki kat altımızda çeşit çeşit yemek varken burada kuru ekmek yemek mideme hakaret olurdu.

Olumsuz homurtular çıkarıp in aşağı bir selam ver gelenlere, tarzı şeyler söyleyip beni ikna etmeye çalışıyordu. Ben de çareyi duygu sömürüsü yapmakta bulmuştum. ''Bugün çok yoruldum, başım da çatlıyor. N'olur çocuklarla göndersen bir şeyler?''

Başımın ağrıdığını söylediğimde beni ciddiye almaya başlamıştı çünkü genelde çok nadir başım ağrır ve bunu dile getirirdim. Ciddi bir şey olup olmadığını sorduğunda içini rahatlatıp gitmesinin ardından dolaptan çıkardıklarımı geri yerleştirmiş yemek gelene kadar telefonumu alıp şarja takmıştım. Kapı çaldığında yemeğe kavuşacak olmanın mutluluğuyla hızlıca gidip açmıştım kapıyı.

Karşımda yengemin yeğeni ve elinde koca bir tepsi duruyordu. Onlarda bizim birkaç bina yanımızda oturuyor ve dedemlerle uzaktan akrabalıkları bulunuyordu. Elindeki tepsiyi aldığımda ne kadar gelmesi ve beraber yememiz için ısrar etsem de aşağıda yediğini söyleyip tatlı tatlı güldükten sonra ''Görüşürüz Defne abla'' deyip gitmişti.

Annem abartabildiği kadar abartmış her şeyden fazla fazla göndermişti. Hepsini mutfağa götürdükten sonra kendime bir tabak hazırlamış afiyetle yemiştim.

Mutfaktan mutlu ve doymuş biri olarak çıktığımda telefonumu alıp biraz oyalanmış bilgisayardan da yarın görüşeceğim kişilerin bilgilerine baktıktan sonra saçlarımı da örüp ayıp olmasın diye inmiştim aşağı.

Sesten beni duymuyor olmalılardı ki iki defa zile bir defa da kapıya vurduğum halde kimse kapıyı açmıyordu. En sonunda abim kapıyı açınca içeri girmiştim. Sanırım gün geçtikçe pişmanlığı artıyor yüzüme bakamaz hale geliyordu ya da ben öyle olsun istiyordum. Gerçi onun bakamaz hale gelmesine hiç gerek yoktu. Çünkü ben gerekmedikçe bakmıyordum zaten.

Hoş geldin demesine bir şey demeden içeri geçmiş misafir odasında oturan dedem, amcam, babam ve yengemin babasıyla yanındaki adama kapıdan selam vermiştim. Hâlâ bir o yana bir bu yana koşuşturan annemleri görmezden gelerek oturma odasında kendi aralarında sohbet edip gülen babaannem ve yanında oturan kendi yaşlarındaki kadına yaklaşıp ellerini öpüp nasıl olduklarını sormuştum.

Ne kadar laf etsem de sonuçta misafirin gelme sebebi bizdik bu yüzden hiçbir şeye dokunmadan oturacak kadar bencil değildim. Mutfağa girdikten sonra annem ve yengem sanki bir iki yılda bir gelen birilerini değil de kraliyet ailesini ağırlayacak gibi telaş ve panikle hareket edince bu hallerine gülmek istemiştim ama ikisinden de laf yemek istemiyordum.

Ben de bana ne görev verirlerse yapıyor onların yükünü azaltmaya çalışıyordum. O sırada elinde mutfak torbalarıyla içeri giren benden ay farkıyla büyük olan kuzenim içeri girmiş dert yanıyordu. ''Şunları aldıracak adam mı yoktu anne, Giray abim ne diye evde o zaman?'' Masada yer bulamayınca yere koyduğu poşetlere baktığımda bana gönderdikleri listede bulunan birkaç ürün olduğunu gördüm. 'Kızım zaten hepsini almamışsın, ağlama ya' demek istemiştim ama hiç onunla tartışasım yoktu.

Aile içi ilişkiler kadar yoran bir şey yoktu bu hayatta. Kuzenim olmasa belki de samimi dost olacağım kişi sırf kuzenim diye sırf aynı ailedeniz diye neredeyse düşmanı belleyecekti beni. Bir de yaşıtsanız eğer siz çocuklar bir şey yapmasanız bile aileler arasında oluşan rekabet ve benim çocuğum daha iyi düşüncesi arayı açmaktan başka bir işe yaramıyordu. Hatırlıyorum da lise, üniversite sınavı zamanları ve sonuç bekleme dönemi ne de gereksiz konuşmalarla geçmişti.

Yengemin sesiyle düşüncelerim bir toz bulutu gibi dağılmış âna geri döndürmüştü beni. ''Abin gelirken aldı zaten her şeyi bazı eksikler vardı, çok konuşma hadi. Çık üzerini değiştir in hemen.'' O da işten yeni geliyordu sanırım oysa çalıştığı yerin buraya yakın olduğunu düşünüyordum yani geç gelmesi şaşırtmıştı. Kendisiyle aynı zamanda üniversiteye başlasak da yeni mezun olmuştu ve kendi mesleğini yapmıyor bir giyim mağazasında satış danışmanlığı yapıyordu.

Annesine laf ettikten sonra bana göz ucuyla bakmış ardından çıkmıştı. Ben de tabakları üst üste koyduktan sonra mutfaktaki yemek masasının üzerine konan her şeyi misafir odasında bulunan geniş yemek masasına götürmeye başlamıştım. Dedem tüm ailenin bir arada olduğu yemekleri çok severdi ve sırf bu yüzden yüzünde pek göremediğim o gülümseme vardı. Ne yalan söyleyeyim ne dedemi ne de babaannemi öyle pek sevmezdim ama böyle ufak şeylere bile seviniyor olmaları biraz üzmüştü. Yaşları ilerledikçe herkesi dizinin dibinde istiyor olmaları belki de haklarıydı bunca yıldan sonra.

Koca masayı kısa sürede kurduktan sonra su bardaklarını da yerleştirmiştim. O sırada gelen canım(!) kuzenim Esma hiçbir şekilde susmadan sürekli konuşuyor ve başımızı şişiriyordu. Her şey tamamlandığında annemlerle beraber oturma odasına geçmiş gelmelerini bekliyorduk. Ben zaten karnımı doyurmuştum. Zaten onları bekleyecek de değildim açıkçası yani dayanamazdım bir kere. Normalde olsa annem buna laf ederdi ama şu an onların işine geliyor olmalıydı. Yengem de annem de yorulmuşa benziyorlardı ve bundan sonrasını Esma ile ben devralabilirdik.

Biz odada oturmuş düğün hakkında konuşurken babamın kapıyı açmak için giderken oturduğumuz odanın kapısından görünmesiyle odadaki herkes ayaklandırmıştı. Böyle tören yapar gibi misafir karşılamak da bir garip geliyordu yani. Çoğunluğa ayak uydurup ben de kalktım ama kalabalık yapmamak adına odadan çıkmamış perdenin ardından dışarıyı gözetleyerek gelenlere bakmıştım. Kapının önündeki iki arabadan sırayla dedemin kardeşi Hikmet dede büyük oğlu diye hatırladığım babamdan birkaç yaş küçük olan adam ve eşi inmişti.

Hemen arkalarındaki arabadan ise Hikmet dedenin iki torunu ve torunlarından abimle yaşıt olanın eşi ve kucağında çocuğuyla inmişti.

Kalabalıklardan hoşlanmadığımı söylemiş miydim?

Üstelik benim jeton da yeni düşüyordu. Esma yukarı çıktıktan sonra üzerinde bu soğuğa rağmen affetmeden giydiği güzel ve çekici bir elbise ve üzerinde de ince hırkası vardı. Birkaç defa daha dikkatimi çeken bu şey yine ve yine düşünmeme sebep oluyordu. Bizden birkaç yaş büyük olan adının Ömer olduğunu hatırladığım misafirimizden hoşlanıyor olduğuydu.

Sesler artık içeriye de gelmeye başladığında bakışlarımı dışarıdan alıp ne yapacağımı bilemez bir şekilde pencere kenarında dikilmeye başladım. Zaten devamı büyük curcuna şeklinde geçmişti. Gelenleri selamlayıp içeri geçmelerini bekledikten sonra herkes aç olduğundan direkt sofraya geçilmişti. Ben zaten yediğimden yemek servisini yapıyor bir şey lazım olursa ilgileniyordum. Uykusuzluğuma bir de bu koşuşturma eklenince baş ağrım gün içinde de olduğu gibi ara ara kendini gösteriyordu.

Esma da sonunda bir şeyler atıştırdıktan sonra kalkıp bana yardım etmeye başlamıştı. Dedem hiç beklemediğim bir şey yapıp kızgınca ''Kızım oturup yesene sen de,'' dediğinde şaşırmıştım. Kendisi bize sevgisini pek belli etmez bizim yararımızı düşündüğü zamanlar bile azarlarcasına konuşurdu. Yine öyle olması ama bu sefer başkalarının da yanımızda olması duraksatmıştı beni. Tüm gözler bana dönünce ne desem ayıp olacaktı. Kalk o zaman sen uğraş mı deseydim yoksa ben sizi beklemeden yedim mi?

Sakin ol Defne, ne diye hemen saldırı pozisyonuna geçiyorsun?

İşten geldiğim gibi yediğimi söylediğimde kafasıyla onayladıktan sonra konuşmalarına geri dönmüşlerdi.

Esma'nın Ömer ile gerçekten de ilgili olduğunu fark eden bir tek ben değildim. Mutfakta servis tabaklarını hazırladığımız bir vakitte yengem içeri girip Esma'yı uyarmıştı. Uyarılacak bir şey de yoktu gerçi kız sadece adama her baktıkça gözleri parıldıyor salak gibi sırıtıyordu.

Yemek faslı bitmiş her şey toparlanmış herkes büyük misafir odasında oturup erkekler ve kadınlar olarak ikiye ayrılarak kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Ara ara gönderilen okul nasıl, iş nasıl, e kızım siz neler yapıyorsunuz sorularına Esma ile cevaplar veriyor sıkıldığımızı belli etmemeye çalışıyorduk.

Onlar güzelce sohbet ederken benim aklımdaki tek şey yarın evde bu kargaşayla nasıl çalışacağımdı. Hikmet dede ve oğluyla gelini üç hafta kadar buradaydı, diğerleri yarın akşam gidecekler düğün günü geleceklermiş. Bu yüzden de yarınki kahvaltı da fazlasıyla kalabalık geçecekti. Üstelik evden çalışacağımı dile getirsem sanki evdeymişim diye çalışmayacakmışım diye anlayacaklar üzerime iş yıkacaklardı.

Çaylar içilip seslerin birbirine girmesi devam ederken abim ayağa kalkıp gözleriyle bana işaret verdiğinde ona sorarcasına bakmıştım ama odadan çıkıp gidince ben de peşinden çıkmıştım.

Oturma odasında etrafında yastıklarla uyuyan çocuğu uyandırmamaya çalışarak sessiz bir sesle konuşmuştu.

''Abim, bakmayacak mısın yüzüme?'' Salondan gelen ışık odayı az da olsa aydınlatıyor bu da abimin yüzünde olması gereken bakışlarımın başka her yerde olduğunu açığa çıkarıyordu.

Sanki bakacağım bir yüzü varmış gibi konuşmasıyla beni sinirlendirdiğinin farkında mıydı?

''İçeride millet var abi ne oldu, niye çağırdın?''

''Defne Allah aşkına yapma şöyle, kızım o şeyler bir sinirle çıktı ağzımdan, öyle düşündüğüm falan yok benim.'' Kendinden emince kurduğu cümlelere o kadar inanmıyordum ki üzerinden kaç hafta hatta ay geçmişti yeni mi aklına gelmişti bu konuyu açmak. Üstelik şimdi zamanı mıydı?

''Sen ne dersen hep bir sinirle diyorsun zaten.'' İstemeden de olsa küskünce çıkan sesim ona karşı yumuşadığımı sanmasına sebep olmuştu sanırım.

Ellerini yanaklarıma koyup kendisine bakmamı sağladıktan sonra ''Bundan sonra Feyza için kalbini kırarsam gel kır kafamı.'' demişti. Bugün kafa kırmayla ilgili duyduğum ikinci şeydi ve iki adamın da kafasını kırmak istiyordum şu an. Daha sonra sanırım şirince şeyler yaptığını sanıyor olmalıydı ki yanaklarımı sıkıp ''Kızım, sen yüzüme bakmadıkça ne şerefsiz bir adamım ben diyorum.'' dediğinde sesimi yükseltmemeye çalışarak ''Öylesin zaten geri zekâlı.'' deyip yanağımı sıkmasına engel oldum. Elimle kendimi gösterdikten sonra ''Sanki aranıza fitne sokmaya çalışan biriymişim gibi konuşmanızdan çok sıkıldım ben. Ayrıca iyi böyle, dediğin gibi karışmıyorum hiçbir şeye. Kafam rahat gönlüm ferah benim.'' demiştim.

Bir şey demesine fırsat vermeden odadan çıkıp mutfağa girmiş ve su içmek az da olsa ferahlatmıştı içimi. Orada kalsaydım bu konu uzar giderdi yoksa.

Tekrar odaya döndüğümde annem kısık gözlerle beni inceliyor nerede olduğumu anlamaya çalışıyordu. Bir şey demeden yemek masasının sandalyelerini dizip kenara koyduğumuz yere geçmiş sandalyelerden birine oturmuştum. Gözlerim o kadar acıyordu ki uykusuzluktan ölecekmiş gibi hissediyordum. Başımı koysam sızmam an meselesiydi. Dalgınca bileğimdeki bileklikle oynayıp öylece vaktin geçmesini bekliyordum ne de olsa az bir vakit sonra evimize götürmek için misafir seçecek ve beraberce yukarı çıkacaktık. Klasik gün kapanması olacaktı.

Bilekliğin klipsini açıp kapatarak kendimce oyun oynarken adımın söylenmesiyle kimin seslendiğini anlamak için birkaç kişiyle göz göze gelmiştim ama anında babam ''Hikmet deden bir şey sordu, kızım.'' deyip nerelerdesin sen bakışı atmıştı.

Hikmet dedeyi kendi dedemden daha çok sevdiğimi inkâr edemezdim. Abisine göre çok daha sevecen ve daha samimiydi. Ona dönüp mahcupça baktıktan sonra ne dediyse tekrarlamasını bekledim.

''Sen neler yapıyorsun güzel kızım?''

Daha az önce kadınlar tarafından gelen soruya yine aynı cevabı vermiş hastanede çalıştığımdan bahsetmiştim. Yorgunluğumu fark edip aman dikkat et şeklinde nasihatlerine içten bir gülümsemeyle karşılık vermiştim.

Ömer'e baktığımda onun da Esma'ya baktığını gördüğüm sırada ona baktığımı hissetmiş olmalı ki gözlerimiz buluşmuştu. Bakma sebebimi anlaması amacıyla kuzenime bakıp tekrar ona bakıp sırıtmıştım. Çünkü bizimkiler genelde ailedeki yaşıt ve karşı cins olanları sanki kardeşlermiş gibi göstermeye çalışıp herhangi bir gönül davasının önüne geçmeye çalışırlardı. O da tepkime gülüp önüne dönmüştü. Esma'ya tekrar baktığımda onu ilk defa utanırken görüyordum. Anneannesinin yanında oturduğundan kadın da bir şeyler sezmiş olmalıydı ki farklı bakışlarla bakıyordu torununa.

Gerçekten dayanamayacağım bir anda anneme yukarı çıkacağımı belli etmeye çalışıyordum ama kadının ilgisi asla bende olmuyordu.

Sonunda dayanamayıp ayaklanmış erken kalkacağımı bugün de çok yorgun olduğumu söyleyip formaliteden izin istemiş herkese iyi geceler diledikten sonra eve çıkmıştım. Annem bu hareketimden hiç hoşlanmamıştı ama yapacak bir şeyim yoktu.

Telefonumu da aldıktan sonra yukarı çıkıp pijamalarımı giymiş ardından da başımı yastıkla buluşturduğum gibi deliksiz uyumuştum. Gün içinde iyi bile dayanmıştım yani.

...

Sabah, evde olacağımdan normalden biraz daha geç çalan alarmımın sesiyle uyanmış kalkıp elimi yüzümü yıkadıktan sonra alt pijamamın üzerine görüşmede sadece üzerim görüneceğinden düzgün bir gömlek giyerek bilgisayarımı da alıp odamda çalışmaya başlamıştım. Annem erkenden babaannemlere inmiş bunu da arayarak haber vermişti.

İki görüşme arasında bir şeyler atıştırmış tekrar devam etmiştim ve bu günlük pek de işim kalmamıştı. Vakit çoktan akşama yaklaşıyordu ve abim eve gelmiş bana sesleniyordu. İçeri geçip ne olduğunu sorduğumda kendince affetmem için getirdiği bir kutu dolusu ekleri gözüme sokar gibi masanın üzerine koyup buna da hayır demezsin artık der gibi bakıyordu. Bu meselenin benim için bu tarz gönül alma çabalarıyla geçemeyeceğini anlatmak çok daha zordu onu affetmemden. ''Bu ne?' Sorumun üzerine ''Defne, hadi abim zorlama ne olur. Lan evlenip gideceğim birkaç güne arkamdan ağlamak mı istiyorsun?''

Çocuk gibiydi ve onun böyle olmasını ben bu saatten sonra değiştiremezdim. ''Ne ağlaması ya, sen gittiğin gibi huzurla dolacak bu ev.'' Gözlerim ekler poşetindeyken abime inatla laf çarpıtmaya çalışıyordum ama evleri yakın da olsa üzülüyordum işte.

Sırf uzatmaması için ''Bundan sonra ne karın ne de başkası için kır kalbimi, mumla ararsın beni. Senin dengesizliklerini çekecek değilim ben.'' dedikten sonra ekler poşetini alıp mutfağa geçmek için adımladım ama açık saçlarımı karıştırıp kuş yuvasına çevirdikten sonra omzumdan tutup kendine çekmiş ardından da karıştırdığı saçlarımdan öpüp ''Bir tanesin kızım sen.'' demişti. Bunları yaparken benim tek yaptığım ona bağırmak, ellerini çekmesini söylemek ve itmekti.

Yüz verecek değildim. Ben böyle alttan aldıkça o beni üzüp duracaktı evet ama dayanamıyordum ona karşı.

Umarım bundan sonra böyle bir hatada bulunmazsın abi, çünkü öyle bir şey olursa ne seni affetmek için laflarının altında kalırım ne de huzurun bozulmasın diye yaptıklarınızı göz ardı ederim.

...

İki gün üst üste evden çalıştıktan sonra hastaneye gitmek hep zor geliyordu. Üstelik iki gün önce abimle aramızı yavaş yavaş düzeltmeye başladığımızı sanarken o hiçbir şekilde beni bırakmayı teklif etmemiş nasıl gidip geldiğimi bile sormamıştı. Bunun üzerine ben de hiç konusunu açmamıştım ama abimle konuştuğumuzun akşamı Emir mesaj atmış yarın hastaneye gideceğini beni de bırakacağını yazmıştı, yarın da evden çalışacağımı yazıp teşekkür ettiğimde 'diğer gün için de aynı şekilde geçerli Defne' deyip bir şey yazmama bile müsaade vermemişti.

Şimdi de en son hastanede bulunduğum gündeki halsiz ve bakımsız olarak hissettiğim halimi herkesin aklından silmek ister gibi hazırlanmak istemiştim.

Belki de Emir vardı diye, bilmiyorum...

Resmi ve şık bir şekilde giyindikten sonra açık bıraktığım saçlarımı dalgalandırıp yüzüme gelmeyecek şekilde toplamış ardından Emir'in aramasıyla hızlıca aşağı inmiştim. Kapının önünde beklerken onu bekletmeden arabaya geçip ''Günaydın'' dedikten sonra yerime yerleşip onun cevabını beklemiştim.

Ya çok uyumuştu ya da hiç uyuyamamıştı çünkü gözaltları şişkin dururken ve sabahları daha fazla asabiyken onu sinirlendirecek hiçbir şey söylemek istemiyordum. Sessizliğim çok sürmemiş merakıma yenik düşmüştüm ve tam ağzımı açacağım zaman ''Defne yerinde kıpırdanıp durma, sor ne soracaksan.'' demesiyle açılan ağzım geri kapanmıştı. Ona dönüp baktığımda üzerinde lacivert bir takım vardı ve bu rengin kesinlikle bu adam için olduğunu bas bas bağırıyordu.

Konuyu uzatmaya gerek yoktu. ''Hastanedeki inşaatla siz mi ilgileneceksiniz?'' Aslında sizden kastım direkt sen olmalıydı ve böylece alacağım cevap onu hastanede görebileceğim anlamına gelebilirdi ama ben adamdan uzak durmak istiyorum dedikçe kalbim başka aklım başka konuşuyordu.

''Proje bana ait değil ama bazı sorunlarıyla ilgileniyorum.'' Böyle kestirip atar gibi de cevap verilmez ki ama. Gerçi yeni uyandığından ya da uykulu olduğundan çıkan boğuk erkeksi sesi ondan yine ve yine etkilenip gönlümü kaptırmama zemin hazırlıyordu.

Ee yani? Bu ne demek şimdi, seni görecek miyim görmeyecek miyim?

İki koltuğun arasındaki boşlukta duran telefonu çaldığında sanırım kulaklığına bakınmıştı ama bulamayınca açıp konuşmuştu. Karşı tarafın sesini duyamasam da Emir'in verdiği cevaplardan nerede olduğuna, ne zaman geleceğine dair sorular olduğu anlaşılıyordu. Telefonu kapattıktan sonra geçen sessiz sakin yolculukta onun yanında olmak bile heyecanlanmama neden oluyordu.

Düşünüyorum da önceden de böyle miydi, yani o yanımdayken daha mı rahattım yoksa şu an olduğu gibi kendimi kasıp hareketlerime dikkat mi ediyordum?

Yan yana hastaneye girdiğimizde üzerine geçirdiği şişkin montu yapılı vücudunun daha kaba durmasına neden olurken yanında küçücük kaldığımı hissetmiştim.

İçeri girdikten sonra ona kolaylıklar dileyip ayrılmayı düşünürken onun kahvaltı yapmadığımı bilmesi ve ''Kahvaltı yapmayacak mıyız?'' diye sorması o kendini bilmez düşüncelerin tekrardan gün yüzüne çıkmasına ortam hazırlıyordu. Birlikte olduğu kadını umursamadan ona bir şeyler hissetmem beni kötü biri yapar mıydı ya da bana göstermiş oldu samimiyeti yanlış yorumlayıp ona daha fazla kapılmam?

Bu teklifini kabul etmek istemememin tek sebebi onunla sürekli yan yana durmak isteyen Defne'yi az da olsa dizginleyebilmekti.

Ona olumsuz cevap verdiğimde huysuzluğunu saklama gereksinimi duymadan bunu kabul etmemişti ki ileriden Büşra'nın bana seslenmesi ile ona acelece görüşürüz deyip yanından ayrılmıştım.

Büşra'nın kimdi o, sorularına kaçamak cevaplar vermem az çok bir şeyler anlamasına yetmişti bile. Beraber ilerlerken cuma günü çıkışta beraber onlara gideceğimizi hafta sonu da alışveriş yapacağımızı söylemişti. Kendince yaptığı plana ben de ayak uydurarak kabul etmiştim.

Günün ilk yarısı için biraz fazla yorulsam da şu an kahvaltı da yapmadığımdan dolayı yemek istediğini çıkardığı garip sesleriyle belli eden midemin bir an önce dolması gerekiyordu.

...

''Niye son dakika haber veriyorsun sürekli, nefret ediyorum senin şu huyundan!'' Abim odamın ortasında pantolonunun üzerine geçirdiği gömleğinin açıkta kalan birkaç düğmesini de iliklerken ben de saçlarımı tarayıp şekil vermeye çalışıyordum sürdüğüm şekillendirici kremle.

Artık daha fazla dayanamayacağını belli eden bıkmış sesiyle cevapladı beni. ''Defne, ha şimdi haber vermişim ha bir saat önce abim. Zaten eve gelip hazırlanmayacak mıydın her hâlükârda?'' Doğru söylüyordu ama olsun yine de son dakika verilen kararlardan en son haberimin olması aşırı sinirimi bozuyordu.

''Kızım oldu mu bu ya, beyazı mı giyseydim yoksa?'' Hemen arkamdan aynadan üzerine bakmaya çalışıyordu. Altındaki koyu renk pantolonun üzerine açık mavi giydiği gömlek bence çok da güzel duruyordu ama aklı hâlâ beyazdaydı. ''Böyle daha güzel boş ver beyazı falan.'' dememin ardından daha fazla sorgulamayıp yakasını düzeltti.

Tam işten çıkmak üzereydim ki abim aramış kendisinin alacağını söylemişti. Buna şaşırsam da kendi çıkarları için olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Abimin arkadaşları düğünden önce kendi aralarında kutlama yapmak istemişler ve olur da kabul etmezler diye de her şeyi ayarladıktan sonra haber vermişler. Abimin okul dışındaki tüm arkadaşları mahalledendi zaten. O yüzden benim de gelmemi istemişti, zaten çoğu kişiyi tanıdığım için kabul etmiştim. Ayrıca ilk defa onlarla bir arada olacak olmanın heyecanı da vardı, ne yalan söyleyeyim.

''Hadi daha Feyza'yı alacağız.'' Yine ve yine sabırsızca konuşmasının ardından abim üzerimdeki elbiseye hoşnutsuzluğunu belli edecek cinsten göz ucuyla bakmış yine de elbise hakkında bir şey dememişti. Keşke deseydi, böyle imalı imalı bakıp rahatsız etmesi daha kötüydü. Gerçi üzerimdeki elbisenin de laf edilecek bir şeyi yoktu. Uzun kollu her yeri kapalı ve oldukça güzeldi sadece biraz fazla kısaydı bunu da altına uzun çorap çizmelerimi giyerek halledecektim zaten. Normalde kısa giyen biri değildim ama abimin de yanımda olduğu bir yerde rahata giyemeyeceksem nerede giyecektim. Gönül isterdi ki hiç böyle kuşkularım olmadan gönlümce giyip kuşanmak ama nerede...

Zaten altı temiz olan çizmeleri de ayna karşısında giyinmiş ardından da nasıl olduğuna bakmıştım. Kıvrık kıvrık duran saçlarımı ensemde gevşekçe topladıktan sonra birkaç tutamının açıkta kalması ve yaptığım hafif makyaj tam da istediğim görüntüyü elde etmemi sağlamıştı.

Elbise ve çizmeler arasında sadece 5-10 santimlik boşluk vücudumdaki tek açıklıktı. Bu görüntü fazlasıyla hoşuma giderken üzerime alacağım ceketle küçük düz renk çantamı alıp odamdan çıkmıştım.

Abime seslendiğimde odada telefonla konuşuyordu. Konuşması bittiğinde telefonunu cebine attıktan sonra arka ceplerini kontrol etmiş şöyle bir etrafına bakmıştı. Pek belli etmese de heyecanlı olduğunu sezebiliyordum. ''Hadi çıkmadan fotoğraf çekinelim.'' Abimle aile yemekleri hariç hiç fotoğrafım yoktu ne yazık ki. O da bu isteğimi kırmamış başını olumsuzca salladıktan sonra ''Gel başımın belası, gel.'' diyerek yanına çekmişti. Ama ben kesinlikle onunla ön kameradan çekinmek istemiyor aynada şu görüntümü saklamak istiyordum. Girişteki boydan aynaya yöneldiğimde arkamdan söylenmekten başka bir şey yapmıyordu. ''Sen öp de başına koy benim gibi abiyi. Ulan başkası olsa bacaklarını kırarım diye laf edip evden çıkarmazdı seni.'' Alay eder ve kendini bir şey sanar gibi çıkan sesine karşın oldukça sakince ''Olur mu Giraycığım, senin daha güzel yaptığın şeyler de var,'' dediğimde bunun ne olduğunu merak eder gibi bakıp onu terslemediğime mutlu olmuştu, yazık. Genişçe sırıttıktan sonra devam etmiştim. ''Kalp kırmak.''

Yüzündeki gülümseme donuklaşırken öylece suratıma bakması üzülmeme neden olsa da bu sefer de o üzülsün istediğimden bunu umursamadım bile. ''Hadi, çok konuşma.'' dedikten sonra elindeki ceketini diğer eline verip kolunu omzuma attı ve beni hafifçe önüne alarak ikimizin de aynada görünmesini sağladı.

Bir fotoğraf kendi telefonumdan çektikten sonra onun telefonunun kamerasının daha iyi olduğunu söyleyip istediğimde homurdanıp geç kaldığımızı söylese de beni alttan almaya çalıştığı belliydi ve ben bunu kullanmamak için hiçbir sıkıntı göremiyordum.

Acelece fotoğraf işini hallettikten sonra arabaya yerleşmiştik bile. Abim geç kalacağız diye başımın etini yerken ben de oturduğum için yukarı çıkan elbiseme dikkat etmek adına ceketimi bacaklarıma bırakmış abimin telefonundaki fotoğrafları kendime gönderiyordum. İşim bittikten sonra telefonunu arabaya bağlayıp şarkı açmış şarkıyı dinlerken Feyza'yı alana kadar fotoğrafı düzenleyip paylaşmayı düşünüyordum.

Sosyal medyayı çok sık kullanmasam da hiç kullanmıyorum diyemezdim. Seviyordum fotoğraf çekmeyi de çekilmeyi de. Her şeyi paylaşma taraftarı olmasam da elimde olmadan paylaşasım geliyordu. Zaten çok takipçim de yoktu öyle. Gerçekten tanıdığım insanlar haricinde tanımadıklarımın isteklerini kabul etmemeye özen gösteriyordum.

Ayağımdaki topuklular sayesinde neredeyse abimle aynı boya gelmiş olduğum bu fotoğrafı şu an her yerden paylaşmak sokaklara asmak istemiştim. O kadar hoşuma gitmişti. Ama ben de Defne isem birkaç güne hevesim geçecek bu ne çirkin fotoğraf ben bunu mu paylaştım her yerde, diyecektim. Sürekli bakmaktan gözüme artık hoş gelmeyecekti büyük ihtimalle.

Renk ayarıyla çok oynamadan ve altına hiçbir yazı yazmadan fotoğrafı paylaşmış ardından da gelecek olan bildirimlere takılmamak için internetimi kapatmıştım.

Sessiz sedasız sadece hafif şarkı sesi duyulan yolculuğumuz devam ederken beş altı dakika geçmişti ki abimin telefonu çalmıştı. Göz ucuyla baktığımda ekranında 'Aşkımmm❤️' yazdığını görmüştüm. Yüzümü ekşitmek ve 'bu ne yaa' diye haykırmak istesem de bozuntuya vermemiştim. ''Efendim balım?'' dedikten sonra biraz karşı tarafı dinlemiş ardından bıkkınca soluklanmıştı. Her neyi dinliyorsa keyfinin kaçtığı belliydi. ''Tamam Feyza, yoldayız geliyoruz işte.'' dedikten sonra tamam, bir şey olmaz tarzı şeyler söyleyip kapatmıştı.

Abimle neredeyse hiç konuşmadan yolu tamamlamıştık. Onların sitesine yaklaştığımızda şimdi de öne oturmak gibi bir çocukluk yapmamasını umuyordum. Abimin Feyza'yı çaldırmasının ardından bir iki dakika geçmiş arka kapıyı açıp yerine yerleştikten sonra fazlasıyla yapmacık bulduğum ya da bana öyle gelen sesle selam vermişti.

Ben muhatap olmadıkça onun ''Defnecim ne zamandır görüşemedik. Neler yapıyorsun?'' gibi sözleri bizi zorunlu bir konuşmaya itiyordu. Ben de normal cevaplar verip susmasını umuyordum ama orta koltukta oturmuş kendini abimle benim aramdan uzatıp sürekli konuşuyordu. ''Aa az önce çıkmadan şöyle bir dolandım da fotoğraf atmışsın, arkadaşların da yalakalık yapacağım diye bir şeyler yazmışlar maşallah.'', deyip saçma bir şekilde gülmüştü. Kendince alay ettiğini falan mı sanıyordu anlamıyordum ki ben bunu. Abim dut yemiş bülbül gibi ağzını açmıyor öylece bizi dinliyordu. Şimdi bir şey desem kötü olan yine ben olacaktım. Sus Defne. Sen yine ve yine sadece sus.

Ona aynadan yapmacık olduğu her halinden belli olan bir gülücük atıp cevapsız bırakmıştım.

Abimle Feyza konuşmaya başladığında onların bu yılışık halleri midemi bulandırıyordu. Gideceğimiz mekâna az kalmıştı ve biraz daha dayanmak için kendimi sıkıyordum.

Gideceğimiz yer fazlasıyla güzel ve şık bir yerdi. Bildiğim kadarıyla genelde özel organizasyonlarda tercih edilen ve toplu yemekler için fazlasıyla ideal olan bir yerdi. Daha önce gelmemiş olsam da internetten edindiğim bilgiler bunlardı. Annem büyük ihtimalle alkol servisinin olduğunu ve bizimkilerin de tüketeceğini bilse etmediği laf kalmazdı. Alkole kesinlikle karşı olan anneme karşın abimin bazı zamanlar alkol kullandığını biliyordum. Bu günahına beni de bazen sınırı aştığı zamanlar onu koruma görevine ortak ediyor olması benim için sıkıntı değildi. Karşılığını fazlasıyla alıyordum ne de olsa. Para...

Feyza'yla aralarının bozuk olduğu bir gün yarınlar yokmuşçasına içip sarhoş olduğu gece ne yapacağımı bilememiş onun yerine ben panik olup sarhoşmuş gibi tepkiler verir olmuştum. O günün rezilliği bambaşkaydı zaten... Şu an onu düşünüp hiç keyfimi kaçırmak istemiyordum.

Araba açık otoparka girdiğinde hava kararmış ben de fazlasıyla acıkmıştım. Arabadan inip ceketimi üzerime geçirdiğim sürede abimle canım(!) yengem birbirleriyle görüşmüyormuş gibi sarılmış hasret gidermişlerdi. Oturduğum için aşağı kayan çizmeleri düzelttikten sonra çantamı da alıp ikisinin ardından ilerliyordum. Zaten abimin, kızı gördüğü an beni unutması kanıma dokunuyordu. Bunu hazmetmeye çalıştığım sürede etrafı inceleyip arkalarından ilerliyordum sadece.

Önceden haberleşmiş olmalılar ki içeri girdiğimiz gibi yukarı çıkıp üç ayrı grubun bulunduğu bu geniş ve ferah mekânda ortada bulunan ve henüz boş sandalyelerden herkesin gelmediği anlaşılan masaya yaklaştık. Bizimkiler biz geldiğimiz gibi ayaklanınca başka masada oturanların bu haraketlilik dikkatini çekmiş olmalı ki dönüp bakmışlar ardından da devam etmişlerdi. Yakınımda bulunan kızlarla sarılıp selamlaşırken masanın karşı tarafında oturan tanıdıklarıma selam vermiştim. Abim ve Feyza masanın başlarına yakın otururken ben boş yerlerden birine geçmeden önce ceketimi ve çantamı sandalyeye asmış rahatça kurulmuştum.

Herkesin bir arada olması hoşuma gitmişti. Koca masada tanımadığım birkaç kişi vardı ve onlarla da başkaları tarafından tanıştırılıp merhabalaşmıştık.

Arkada çalan hoş müzik çok dikkat verilmezse duyulmuyordu. Genel olarak kahkahadan kırılan ortamda kimse kimseden şikâyetçi değil gibiydi. Hemen arkamda kalan kısımda bizim gibi erkekli kızlı, daha gündelik giyimle buluşanlar ve önümde de saymasam da neredeyse on on beş kişiye yakın erkek grubu vardı.

Hem kızlarla günlük şeylerden konuşuyor hem de etrafta göz gezdiriyorken Selçuk'u görmemle şaşırsam da sonuçta abimin arkadaşı olarak onun da burada olması normal bir şey olduğundan ona selam verip devam etmiştik konuşmaya. Masaya gelen garsonları daha gelecekler var diyerek geri gönderseler de en sonunda daha fazla beklememek adına siparişleri almaya başlamışlardı.

Emir'in burada olmamasını şimdilik sorun etmiyor geç kalanlardan birinin de o olduğunu düşünmek istiyordum. Böyle düşündükçe kendi dengesizliğime kızıyor bir karar versem iyi olacağını hatırlatıp duruyordum. Ayrıca Melih'in gelemeyecek olduğunu öğrendiğim an biraz keyfim kaçmış ardından pek de takmamıştım canım arkadaşımın yokluğunu. Affet Melih'im... Siparişler verildikten sonra masadaki çoğunluğa uymayıp içecek olarak sadece su istemiştim.

Zaman geçmiş yemeklerimiz gelmeye başlamışken masada dönen muhabbeti gülerek dinliyordum. Gelen kişilerle gülümsemem yüzümde istenmeyen misafir gibi zoraki olarak kalmış ve öylece birden yok oluvermişti.

Emir yanında bir kadınla bizim masamıza doğru adımlıyor bir yandan da etrafa bakışlar atıyordu. Yüzündeki sert ifade kendini korurken sesten rahatsız olmuş gibi kaşları çatılmış bizden önce önümüz ve arkamızdaki grupların üzerinde göz gezdirmişti. Buraya dönmek üzereyken yakalanmamak adına tabağıma dönmüş kesilen iştahım yüzünden suyumdan derince bir yudum almıştım. Bakma Defne.

Demek görüştüğü kişi buydu. Bakma Defne.

Üstelik beraber davete katıldıklarına göre gerçekten de beraberlerdi. Bakma ve saçmalama Defne.

Şu an verdiğim tek savaş keşke sadece onlara bakmama savaşı olsaydı. İşin içine bir de tam karşıma kızın, hemen yanına da onun oturması eklenmişti.

Ben tabağımdaki yemekle oynarken sesler boğuk boğuk gelmeye başlamıştı artık. Belki de ben öyle duyuyordum. Tam doyamamıştım belki ama yiyesim de yoktu artık. Üzerimde hissettiğim bakışların ağırlığa yenilmemek için kendimi tutuyordum.

''Defne! İnanamıyorum gerçekten mi?'' Duyduğum tiz ses ve ismim, merakla kafamı kaldırmama neden oldu. Sesin kimden geldiğini anlayamadığım bir sürede etrafa bakınırken aslında pek de bakınmaya gerek kalmadığını karşımdaki kadının, Emir abinin yanında oturan kadının bana baktığını gördüğümde ona 'ne var?' der gibi bakmış ardından bana bakan Emir'e ve yanındaki birkaç kişiye bakmıştım.

''İnanamıyorum gerçekten tanımadın beni!'' Zaten tiz olan sesini bir de arkasındaki erkek grubundan gür kahkaha eklenince daha da yükseltmişti. Bizimkiler uyarır biçimde adamlara baktığında birkaç kişi pardon dercesine el kaldırıp devam etmişti. Çoğunun kafasının güzel olduğu su gibi alkol aldıklarından belliydi zaten.

Ben karşımdaki kadının sözlerinden sonra sen kimsin ki tanıyacağım diye düşünmeye başlamış, birinin bir şey demesini bekliyordum. Benim boş boş bakmam çok mu keyif vermişti Alpay Emir Bey'e bilemiyorum ama yerinde rahatça oturmuş önündeki mezeyi çatallayıp duruyordu peş peşe. Dudağını dişleyerek sırıtmasını sakladığını mı sanıyordu bu?

''Çıkaramadım?'' Soğukça verdiğim cevaba karşılık bozulduğu bariz belli olurken alıngan bir sesle tekrar konuştu. ''Mahalleden ya, Fevzi amcaların dükkânının üstünde oturuyorduk eskiden. Çıkalı oldu baya ama unutmamışsındır sandım.''

Fevzi amca dediği mahallemizdeki marketin sahibiydi. Marketin üzerindeki iki kat ev de onlara aitti. Şimdi söylediğinde hatırlamıştım az çok ama yine de Emir'den dolayı ona duyduğum sinir ona ters gitmeme sebep oluyordu. Umursamazca suyumdan yudumladıktan sonra ''Kusura bakma, hatırlayamadım.'' deyip yanımda oturan Yunus abinin kız kardeşi Ayça'yla konuşmaya başlamıştım.

Kendisi benden sadece bir yaş büyüktü ve kuzeniyle beraber mahalledeki kuaför salonunu işletiyorlardı. Kuaför demek bir mahallenin karakutusu demekti. Kendisinden şu ana kadar kimsenin özelini duymasam da ara ara dedikodu sırasında ağzından kaçırırdı bir şeyler. Ya da kim kimle ne yapmış hemen duyar ve başkalarına duyururdu. Bazen komik buluğum bu olay ucu bana dokunmadığı sürece gülüp eğlenebileceğim bir şeydi.

Konuşmanın sonunda kendisi lavaboya gitmek istediğini onla eşlik edip edemeyeceğimi sorduğunda kabul etmiştim. Beraber yerimizden kalktığımızda bizimkiler ne olduğunu anlamak için bakmıştı, abime baktığımda umurunda bile olmadığımı görmüştüm. Bakışlara cevap verdikten sonra ben de çantamdan sadece telefonumu alıp Ayça'nın peşinden ilerledim. Merdivenlere doğru ilerlediğimiz sırada yanımızdan hızlıca geçen iki kişiden birinin iri cüssesi omzuma çarpınca dengemi kaybedecek gibi olsam da Ayça'dan destek alarak anında kendime gelmiş şaşkınlıkla uçar gibi giden adamların arkasından bakakaldım. Ayça arkalarından birçok şey söylerken bizimkilerden birinin dikkatini çektiyse olayı boşuna büyütüp olay çıkarmamaları adına hızlıca bizim masaya baktığımda kimsenin bu tarafı görmediğini görmek rahatlamamı sağladı.

Omzumun acımadığını söylesem yalan söylemiş olurdum. Acıyan kolumu ve omzumu tutarak aşağı inmiş benden daha çok sinirlenen Ayça'nın laflarını dinliyordum hâlâ. ''Ya tamam bir şey olmadı. Belli ki aciliyetleri vardı.'' Aslında ben de sinirlenmiştim, yani insan bir dönüp özür dilerdi ama hiç farkına bile varmadan çekip gitmişlerdi.

Lavaboya girdiğimizde o ihtiyaçlarını gidermek için tuvalete girerken ben de ellerimi yıkayıp telefonumda oyalanmaya başladım. İnternetimi açtığım gibi yüzlerce bildirim gelmiş bunlardan çoğu beğeniyken bazıları da güzel ve beni şımartan tarzda yazılan yorumlardı. Hesabımdaki en beğenilen fotoğrafın şu an bu olması aptal aptal sırıtmama neden olmuştu.

''Neye gülüyorsun öyle?'' Yüzümdeki gülümsemenin aynısı Ayça'da da vardı ve merakla cevabımı bekliyordu. ''Fotoğraf atmıştım da onun yorumlarına bakıyordum.'' Daha eline telefonunu almadığından görmediğini söylemişti. Merakını gidermek adına benden baktığında o da çok beğenmişti.

Yukarı çıktığımızda az önce hızlıca çıkan adamların oturduğu masadan kimse kalmamış sadece iki grup kaldığı yerden devam ediyordu. Saat epey geç olsa da kimse halinden şikâyetçi değildi. Sanki çoğu yarın erkenden kalkıp işe gitmeyecekti...

Masaya doğru ilerlediğimde Emir, yanındaki konuştuğu adamdan gözlerini kaldırıp önce üzerime sonra da gözlerime bakmıştı. Şu an yüz ifadesi o kadar soğuk ve donuktu ki ne bir şey anlayabiliyordum ne de tahmin edebiliyordum. Zaten ben bu adamın bırak yüzü ve bakışını söylediği şeyden bile bir şey anlayamıyordum.

Ayrıca beraber geldikleri kadınla da bir kere bile konuşmamış olması acaba ben mi yanlış anladım diye düşünmeme neden oluyordu. Sonuçta sevgilisi olsa böyle iki yabancı gibi durmazlardı değil mi? O zaman niye beraber geldiler?

Sofradaki yemek tabakları kalkmış mezeler, meyveler, çerezler ve içecekler dururken herkes kendi âlemindeydi. Saat epeyce geçerken kimsenin kalkmaya niyeti yoktu ama benim hem canım sıkılmaya başlamış hem de yarın sabah pardon artık bu sabah nasıl erkenden kalkacağımı düşünüyordum. Abime baktığımda kolunun altındaki nişanlısıyla yiyişmekten başka bir halt yaptığı yoktu.

Masanın üzerine koyduğum telefonumun ekranı yanıp sönünce alıp bakmıştım. Mesaj gelmişti.

Alpay Emir Abi

Kalkacağım seni de bırakırım

Telefondan başımı kaldırdığımda az önce de gördüğüm hissiz ve ifadesiz yüzüyle bakıyor soru sormamış olsa da bir cevap bekliyordu. Sadece kafamı sallayıp onaylamıştım onu. Az önce etrafa bakarken mi görmüştü acaba beni ya da nasıl anlamıştı ki gitmek istediğimi? Çoğu zaman bir şey dememe gerek kalmadan beni anlayan adama minnet duygusuyla dolmuştum birden. Çoğu zaman hatta çoğu değil neredeyse her zaman ne istediğimi anlar ve olaya el atardı. Abimin aksine...

İkimiz aynı anda kalktığımızda bu sefer abim de dâhil olmuştu bakanlara. Tok bir sesle ''Size iyi eğlenceler.'' dedikten sonra ben ceketimi ve çantamı aldığım sırada abime yaklaşıp bir şeyler söylemiş abim de gülerek sadece kafa sallamıştı. Ben herkese ayaküstü el sallarken Emir birkaçıyla kafa tokuşturup vedalaşmıştı. Abim bir şey sormayınca Emir'in abime ne söylediğini merak etmiştim.

Eli üzerine geçirdiği ceketinin iç cebinde Yunus abiyle bir şey konuşuyordu, bunun hesap hakkında olduğunu düşünmüştüm. Ayrıca kalktığı sırada yanındaki kadına bakmamış bile olması içeri beraber girseler de beraber gelmedikleri anlamına mı geliyordu?

Yanıma geldiğinde sırtımdaki eliyle merdivenlere doğru yönelmemi sağlamıştı. Son zamanlarda daha sık yaptığı bu hareket beni rahatsız etmiyor aksine ardımda hissettiğim eli hoşuma gidiyordu. Beraber aşağı indikten sonra tam kapıdan çıkmak için adım attığımız anda arkamızdan birinin seslenmesi oraya dönmemize neden oldu. Bir çalışanın elinde güzel bir çiçek buketiyle bize doğru gelmesi beklenmedikti bizim için.

''Hanımefendi bu size.''

Çiçeğe, garsona, Emir'e ve tekrar çiçeğe şaşkınlığımı saklamadan bakarken benim kaşlarım ne kadar havaya kalktıysa Emir'in kaşları da bir o kadar aşağı inmişti. Elimle kendimi gösterme ihtiyacı duyarak ''Bana mı?'' diye sorunca, koca eliyle adamın elindeki buketi kavrayıp çocuğu göndermiş ardından bana dönüp ''Ne bu?'' demişti.

Aynı anda haberdar olduğumuzun farkında değil miydi?

''Ben ne bileyim,'' dedikten sonra elindekini sanki rengârenk güzel bir çiçek değilmiş de zehirli bir sarmaşıkmış gibi tutuyor olması komik gelmişti. Emir'in sinirle güzelim buketi bir o yana bir buyana çevirmesi sonucu çiçeklerin arasında beyaz zarf görmemle tam elimi uzatıp alacaktım ki benden önce davranıp almıştı.

''Hanımefendi misin sen? Versene şunu!'' Ağır ağır kafasını elinde tuttuğu küçük zarftan kaldırıp bana bakmış gözlerimin içine baka bak güzelim buketi hemen kapının yanında bulunan çöp kovasına atmıştı.

Bu hareketine şaşırmak istesem de gram şaşırmamış sadece kafamı olumsuzca sallamıştım. Bunun yine klasik 'abin yoksa ben varım' tripleri başlamıştı anladım kadarıyla.

''Hadi açsana,'' Merakımı saklamam için hiçbir neden yoktu. İlk defa karşı cins birinden çiçek alıyor olmayı geçtim çiçeğime bile kavuşamadan çöpü boylamıştı güzelim şey. Üstelik böyle beklenmedik bir anda gelmesi de merakımı katlıyordu. Bana gelmişti, sonuçta buradaki tek hanımefendi bendim.

Güzelim çiçeğim nasıl da çöpü boylamıştı ya.

Benim sabırsız hallerimle seslice soluklandıktan sonra ağzının içinden her ne dediyse sonuna ağzıma bile almak istemediğim bir küfür savurmuştu.

Açtığı zarfa bakmasıyla kükremesi aynı anda oldu desem abartmış sayılmazdım. ''Ulan bu ne!''

Kafasını kaldırıp bedenini iyice bedenime yaklaştırdıktan sonra bu sefer de olayı anlamaya çalışarak yüzüme doğru bağırmıştı. ''Defne, bu ne bu?''

Yüksek sesinin ardından elindeki kâğıdı okumaya çalışmayı bırakmıştım, gerim gerim gerilen bedeni ve alnında belli olmaya başlayan damarıyla gerçekten de korkutucu duruyordu. Tek eliyle yüzünü sıvazlayıp saçlarını da karıştırdığı sırada avucunda buruşturmak üzere tuttuğu kâğıdı alıp okumak gibi bir hata yapmıştım. O sırada Emir'in çiçeği getiren çocuğa doğru gittiğini ve ''Kim bıraktı bunu, isim ver bana!'' diye bağırdığını duyabiliyordum. Vermiş olduğu tepkiye bile laf edemiyor oluşum tamamen merakım ve şaşkınlığımdandı.

Saatlerce güzelliğinizden gözlerimi alamamışken böyle güzel bir kadına aceleyle ayrıldığım süreçte dikkatsizliğim sonucu zarar vermek istemezdim. Umarım tekrar karşılaşırız.


İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page