top of page

4. Cezayir Menekşesi

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 31 dakikada okunur

Cihan Mürtezaoğlu - Zulmün Buysa

Erkan Oğur, İlkin Deniz, Derya Türkan - Naci Derler

4. Bölüm

"Cezayir Menekşesi"

🥀

Azem Devran Payaslı'nın karşısında nefretini dilindeki zehirle akıtmak isteyen bir kadın vardı, farkındaydı. Son günlerde yaşadıklarının ağırlığını kaldıramamış, birkaç dakikalık daldığı uykunun mahmurluğuyla karşısına dikildiğinde dudaklarından firar eden sözcükleri yutamamıştı.

Şimdi ne sözünden dönebiliyor ne de karşısındaki adamın gözlerinde beliren öfkenin gazabından kaçabileceğini düşünüyordu.

Öfkeli bir kadının nefretiyle nasıl baş edilir biliyordu Payaslı. Bildiğini sanıyordu belli ki. Yirmi dokuz yaşındaki kız kardeşini; yirmi beşinde, çiçeği burnunda hayat dolu bir gelinken silahından çıkan tek kurşunla dul bırakmıştı.

Otuz dört yıllık ömründe nice derdi sırtlanmıştı da öz kardeşinin her daim diri tuttuğu nefreti kendisine bile ağırdı. Ancak karısının sözleri şimdi kardeşinden de yaralayıcıydı. Üstelik Ahra onun zalimliğini bile tatmamıştı.

Şimdi her şey bir yana, yavru ceylan bildiği kadının iki dudağı arasından firar eden her söz nasıl oluyor da bu denli yaralayıcı olabiliyordu, anlayamıyordu. Tıpkı aşina olduğu yüreğe tek görüşte vurulmasına anlam veremediği gibi.

Aşka inanmazdı, sevdaya zaman ayırmazdı ancak nasıl oluyorsa vurulmuştu bir çift ahu gözün imkansızlığına. Ve şimdi o kadın yüreğimde sana yer vermektense yatağına girmek daha az üzer beni demeye getirmişti lafı.

Ahra Erdenil, taş kalpli bildiği Azem Devran Payaslı'nın yüreğini deşmişti.

Sabırlı bir adamdı Payaslı. Nedenlerini biliyor, onu anlamak istiyordu ama yine de yüreğine söz geçiremiyordu. Biliyordu sevilmeye, değer görmeye, karşısındaki yavru ceylanın yüreğine layık bir adam olmadığını. Yine de ondan yüreğini, bedenini, ahu gözlerinde elbet bir gün kendini görmeyi istiyordu daha ilk andan.

Üstelik sözleriyle kendine biçtiği değer rahatsız etmişti Payaslı'yı. Kendisine sunduğu itham umurunda bile değildi ancak Ahra'nın ikidir kendini kattığı cümleler canını sıkıyordu.

Öyle derin bir öfkeyle doluydu ki gözü gözüne değmesin istediği adamın yatağına girmeyi kabul etmiş; kalbine değer olmadığını söylemekten çekinmemişti. Akıl alır gibi değildi. Bir tercihte bulunması gerekiyorsa eğer, o çoktan kararını vermişti ve bu akıl alır gibi değildi.

Yüreğini eli kanlı zalim bildiği adama açmaktansa bedenini sunmayı daha olağan karşılamıştı bu mümkünmüş gibi. Payaslı'nın kafası içinde bu sözler devam etti sürekli. Bir yanı göster zalimliğini, görsün sözlerinin nelere sebebiyet vereceğini dese de bir yanı koruyordu sakinliğini.

Soğuk söz duymuş gönlün kırk yaz görse ısınmayacağını bilirdi de bir çift ahu gözün dilinden akan zehri derdine devaydı sanki. Değil sevgisine, öfkesine bile ihtiyacı varmış gibi hissediyordu acizlikle.

Sakinliğiyle bilinen adamın sinirden çenesi seyiriyordu şimdi kaldığı ikilemde.

Duyduğu sözlere derinden çatılan kaşlarıyla saniyesinde gözlerini kapattığında sözlerinin yeni yeni farkına varan kadının gözlerindeki kırgınlığı göremedi. Ahra pişmandı ama geç kalmıştı. En çok kırgındı ama. Zorlayışına, dağ olup arkasında durduğunu düşündüğü adamın onu soktuğu yola ve hatta kimsesizliğinin verdiği çaresizliğe çok kırgındı.

Kırgındı kırgın olmasına da karşısındaki adam birkaç günde nasıl bir yer edinmişti de tüm kırgınlığını, kızgınlığını akıtmak istediği biri olmuştu anında? İçinde ne var ne yok dökmek isityordu ona. Güveniyordu, sığındığı liman sayıyordu ama kırıp dökmekten de kendisini alamıyordu.

Payaslı az önce dolaptan aldığı parmakları arasındaki kumaşı sıkıyordu kendini dizginleyebilmek adına. Dişlerinin arasından "Senin..." dedi ağzından yanlış bir şey çıkmaması için zorla. "Senin ne dediğini duyuyor mu o güzel kulakların?"

Bedenini saran havluya daha sıkı sarılmış, uzun saçlarının omuzlarından dağılmasıyla teninin kapalılığına güvenerek dikiliyordu hala her şeyin farkına varsa da.

Karşısında ağır ağır konuşan adama "Sana söylemiştim," dedi titreyen, narin sesiyle. Birkaç dakika önceki pençelerini çıkarmış Ahra yoktu karşısında. Kırılgan ve zırhlarını kuşanmaktan yorulmuş biri vardı. "Karın olmak istemediğimi sana söylemiştim... Ama sen..." Bedeni ne kadar kendinden emin durmak istese sözleri o kadar çaresiz ve çekingen çıkıyordu. "Ama sen zalimliğini göstermekten hiç çekinmiyorsun!"

Zalim zalim deyip duruyordu da asıl kendi zalimliğinden habersizdi Ahra. Payaslı öfkesini yutmak zorunda kalıyor, karşısındaki masumun tek sözüyle kendini sorgularken buluyordu.

Ahra zalimliğini ona karşı gösterdiğini mi düşünüyordu sahiden?

İp üstünde yürüyen bir cambaz misali sakladı hislerini, karşısındaki kadının bedenine düştü keskin bakışları. Odaya girdiği ilk an rızası olmaz düşüncesiyle başını eğdiği, ışığı kapattığı gerçekti ama Ahra'nın sabrını sınaması nelere neden oluyordu, anlamalıydı.

"Sen beni eşin olarak kabul ettin mi? Ettin!" dedi sert bir şekilde, kıyılan nikahı unutmuş olmasına istinaden. "Ben sana oyun oynamadığımızı söyledim mi? Söyledim!"

Şayet odaya girdiğinde yatağında güzeller güzeli kadının uyuduğunu gördüğü ilk an üzerini değiştirip çıkmak vardı. Yakacaktı sigarasını, aklını kurcalayan kadının hayaliyle tutsak olduğu gözleri düşleyecekti. Oysa şimdi başkaydı. O yatağa başını koyacak, yanında karısı varken huzurla uyuyacaktı. Ahra uyanmış, hiç acımadan o sözleri fısıldamıştı.

"Ben sana güle oynaya evet demedim..." dese de kumar misali ortaya attığı sözlerin kabul görmemiş olması onu rahatlattı. Ona duyduğu güvenin sağlamlığını anladı.

Cılız gece lambasının altında ay gibi parıldayan tenine dokunmak isteyen parmakları Payaslı'ya derin bir iç çektirdi. Gece karası saçlarının sakladığı omuzlarına uzandı parmakları.

Ahra saçlarına uzanan elle olduğu yere mıhlanmıştı sanki. Oysa hiçbir güvencesi olmasa dahi biliyordu bu adamın ona dokunmayacağını, gönülden emindi ama şu an onun için de beklenmedikti.

İri parmaklar boynundan göğüslerine dağılan saçları tek omzundan zarifçe sırtına dökülmesine neden olurken "Nefsime ağır geliyor sözlerin," dedi Payaslı.

Derinden gelen sesi Ahra'yı anbean kendisine getiriyordu. "Aklımı başımdan alışın yetmiyormuş gibi el kadar havluyla dikilmişsin karşıma korkusuzca damarıma basıyorsun. Senin yakınından bile geçmemiş zalimliğimden dem vuruyorsun. Yapabileceklerimden hiç mi korkmuyorsun?"

Ahra'dan yana, ben öyle demek istemedim, demek için çok geçti ama "Korkmuyorum..." diye fısıldayan kızın sesini duyuyordu Payaslı. Koskoca adam hislerine laf söz geçiremiyordu.

Alnına dökülen saçlara dokunmak, uzun kirpiklerine saatlerce bakmak, gözlerinde kendini görebilecek kadar ay yüzüne yakınlaşmak ve mis kokusuyla göğsünü doldurmak istiyordu. Parmaklarını dolamak istediği saçların göğsüne yayılmasına, boynunda onun sıcak nefesini hissetmeye can atıyordu. Sırf bunlar için bile Ahra'nın ondan korkması gerekiyordu.

"Çünkü bana bakışını görebiliyorum," dedi Ahra karanlığın içindeki o kara gözlere öylesine bakakaldığında. Oysa karşısındaki adam ona hiç de öylesine bakmıyordu. "Sen bana kıyamazsın." Sesi ne kadar yumuşak çıksa da kendinden emindi.

O an boynuna geçen urganın kimin elleri arasına bıraktığını anladı Payaslı. Ahra ilk andan bu yana her şeyin farkındaydı. Asıl korkması gereken kişi Payaslı'nın kendisiydi. Tehlikeliydi Ahra'nın sözleri. Sadece sözleri de değil üstelik. Farkındalığı ona ne fırsatlar sunacaktı.

"Doğru," dedi başını sallayıp derin bir soluklanışla. Ne söylenecek sözü vardı ne de çiğnediği kuralların cezası. "Ama sen bana ilk fırsatta kıyacak gibisin."

Payaslı'nın sözlerine sessiz kaldı Ahra. Az önce sözleriyle canını yakmak istememiş gibi gözlerini kaçırdı. "Burada giyebileceğim hiçbir şeyim yok," dedi onun karşısında havluyla kalışına içten içe utanarak. "Eşyalarım anneannemlerde kaldı."

Hangi akla hizmet ilk fırsatta banyoya koşuşuna, aklını kaybedişine şaşıyordu sadece. "Ben... Bu halde yatamam." dedi çekinerek.

Kabullenmişti.

Öfkeyle gönlünü değil de bedenini sunduğunda hiçbir çekince duymasa da şimdi birkaç parça kıyafet istemeye utanıyordu.

Gözlerine bakamadığı adam başıyla duvarları kaplayan dolapları gösterdi. "Senin için hazırlık yapıldı," dedi karşısındaki karanlık manzara yutkunmasına, aklını kullanamayışına sebep olurken. "Yarın neye ihtiyacın varsa hepsini hallederiz."

Yetmedi eliyle koymuş gibi açtığı ilk dolapta birkaç parçayı gözlerine serdi. Ahra ben kurcaladım, yoktu hiçbir şey; demek yerine başını sallayıp dolaba yöneldi. Yanaklarında hafif pembelikler oluşturacak kadar utanmasına sebebiyet verdi yakından gördükleri.

Gecelikler, çeşit çeşit çamaşırlar ve bedenine asla dokundurmayacağı kumaş parçaları.

"Yok artık," dedi öfkeyle. Neyse ki yanında doğruca içini rahatlatan giyinebileceği günlük rahat takımlar da vardı. Birkaç elbise de özenle yerleştirilmişti. Oysa daha ilk an dolaplara iyice baksa bu haliyle karşısına çıkmayacaktı.

"Kim ayarladıysa aklı fikri başka yerlerde olmalı!" diyerek kızdı Ahra. Kızgınlığı kendisine ve başında bekleyen adamaydı. Bir de bu günahkar parçaları çekmeceye yerleştirenlere.

Karşısındaki kadının kızaran yanaklarına baktı içi gide gide. Oysa dışı kapı duvardı. "Karımla geliyorum, dedim. Akıllarına ne gelmesini bekliyordun?"

Sırf birkaç kelime daha konuşabilsinler diyeydi bu çabası ama Ahra ağzını açacak gücü bulamıyordu kendisinde. "Ailene yaptığın evliliğin detaylarından bahsetseydin o zaman..." diye çıkıştı. "Üzerimdeki havlu bunlardan çok daha korunaklı."

Payaslı hiçbir şey olmamış gibi "O senin bileceğin iş," dediği an alev alev gözlerle döndü Ahra ona. Karşısındaki adam ona "Az önceki teklifinden sonra birkaç kumaşa bu denli utanman beni şaşırttı," diyerek yanlışını yüzüne çarpıyordu hala.

"İzin verirsen giyineceğim," dedi üzerindeki havlunun izin verdiği ölçüde eğilip pijama yerine lacivert bir eşofman takımını alırken. "Bu kadarına da hakkım var değil mi? Sana özel hazırlanmayarak aileni hayal kırıklığına uğratacağım ama onlar da kusura bakmasınlar artık!"

Cevap vermedi, Payaslı. Dudaklarına yerleşen gizli bir gülüşle baktı ince kaşlarını çatan yavru ceylana.

Alan tanıdı, yalnız bırakıp doğruca banyoya adımladı. "Yazık," dedi sadece arkasında bıraktığı Ahra'yı sinirlendireceğini bile bile. "Sadece ailemin hayal kırıklığına uğrayacağını düşünmen ne acı."

"Sen hayatımda tanıdığım en kötü adamsın," diye kendi kendine homurdanan kadını duymadı bile. Ne alev alan bedeni ne de zihnini kurcalayan düşünceler ona rahat verecekti. Kapının ardındaki narin beden bedenini sarmalayan havludan kurtulduğu sırada kendisini soğuk suyun tesirine bıraktı.

Suyun sesini duyduğu an rahat bir nefes alırken Ahra hızlıca giyindi üzerini. Daldığı birkaç dakikalık uyku bile onu kendisine getirmek için yeterliydi. Saatin geç olması önemsizdi. Ne uyuyabilecek uykusu vardı ne de söylediği sözlerden sonra onunla aynı yatağa girebilecek cesareti.

O adamın banyoda oluşu, az önceki bakışları... Boynuna doğru usulca yükselen sıcaklığa anlam veremiyordu. Dengesini bozuyor, onu sinir ediyordu. O banyodan çıktığında burada olmak istemiyordu. Etrafı gezeyim dese çekiniyordu. Atlarına gitmek istese bu saatte nasıl gideceğini bilmiyordu. Eli kolu bağlıydı sanki.

Başucunda gördüğü dolu sürahinin yanındaki boş bardak bahane için yeterliydi ona.

Bardağı kaptığı gibi sessiz adımlarla çıktı odadan. Bu koridorlardan geçtiği an aklı yerinde değildi, çoğu yolu hatırlamıyordu bile ama bir yandan etrafı süzüyor bir yandan da içindeki hesaplaşmanın sesine kulak veriyordu.

Elinde olmadan sert çıkıyordu Payaslı'ya, biliyordu ama kabullenemiyordu. Ona sunduğu öfke, kusmak istediği nefret... Bile isteye yapıyordu ancak farkında değildi. Mecburiyetini kabullenmek zor geliyordu ruhuna. Payaslı'nın ona sunduğu her fırsatın yanında öfkesinin kurbanı oluyordu her defasında. Babası uğruna çıktığı yolda kaçtığı adamların safında bir zalime sığınmak ağır geliyordu her daim dik dursun istediği omuzlarına.

Tanıdığım en kötü adamsın derken bile haksızlık ediyordu, ondan gelen hiçbir kötülük uğramamıştı Ahra'ya.

Üstelik farkında bile olmadan bugüne dek koruyucu bir melek gibi üzerine düşen gölgelerden birinin ona ait olduğunu öğrenecekti yakında.

Sessizliğin kol gezdiği hanedanlıkta dakikalar sonra mutfağa ulaştığında içeride konuşanlar vardı. Sesleri hemen tanıdı. Kız kardeşi Şahsenem ve kuzeni İzel kendi aralarında gülüşüyorlardı.

Yadigar Hanım ise kızlara ara sıra kızmakla meşguldü. Nezir Bey'in kardeşi Erhan'ın eşiydi kendisi.

Ahra o an daha çok hissetti ömrü boyunca yaşadığı yalnızlığı. Bu hayattaki tek ailesi dedesi ve anneannesiydi. Onlara da her daim hasretti. Oysa bu çatı altındaki herkes kan bağı taşısın yahut taşımasın bir aradaydı. Özendiğini hissetti, hoşlanmadığı kalabalığı düşündüğünde.

"Söz verdin ama bak. Sergiye kadar yetişmesi lazım elbisemin. Konuşacaksın benim için."

"Ne sergisi kızım, önce düğünde giyeneceğini düşün sen..." dedi Yadigar, İzel'in aylar sonraki sergiye önem verişine karşılık.

"Doğru ama hiçbir şey bilmiyoruz ki! Abim de ne adammış ama," diyordu İzel, Ahra iyice kulak kabarttığında. "Hiçbirimize hissettirmedi, kimse bugüne kadar bir şey anlayamadı baksana... Evlendim dedi tuttu getirdi manken gibi kadını. Anne acaba Ahra Ahenin yengemin akrabası falan mı? Yabancı zaten kız belli de... Konuşması falan bir garip. Senin haberin var mıydı?" diyerek döndü masada oturan Şahsenem ablasına.

İzel'in annesi Yadigar Hanım bir cevap vermeden Şahsenem'in sesi duyuldu. "Annemin bir şeyden haberi yoktu bence. Şaşırdı o da. Zaten söz konusu Devran olunca akıl aramaya gerek var mı? Paşa hazretleri konu kendi hayatı olunca kimseye laf ettirmiyor. Bir şey demiyor... Kız masada bizi insan yerine koyup tek kelime konuşmadı bile. Onun aşık olduğu kadından da ne beklenirse gerçi..."

"Sen de bir hoş geldin bile demedin kıza!" dedi İzel ayıplar gibi. "Ne günahı var o kızın? Zaten neye uğradığını şaşırdı bence böyle bizi görünce. Azem abim kesin bahsetmedi bizden. Aşk olsun ona da. Her konuştuğumda özellikle soruyordum, ağzını arıyordum ama sır gibi saklamış bunca zamandır. Bu kız kesin sevmedi bizi. Pek hoşlanmadı kalabalıktan falan da... Ay anne abimin aklını kurcalayıp başka eve çıkmasınlar bunlar?"

"Olur mu öyle şey?" diye kızıyordu kızına ama kendisi de böyle düşünüyordu.

"Keşke yapsa... Devran'ın kanına girmeyi başardıysa yapar o şeytanlığı da." Şahsenem minnet dolu bir dilekle önündeki bardağa odaklandı. Oturduğu masada nefes alamaz olmuştu anında. "Onun karısıyla yaşayacağı mutluluğu görmek istemiyorum ben. Nereye gidiyorlarsa defolup gitsinler."

"Deme öyle. Böyle olmasını uygun görmüşler demekki, bize bir şey demek düşmez." diyordu Yadigar Hanım aynı anda ama o da merak ediyordu bu denli hızlı davranılmasını. "Kızı da anlamak gerek. Biraz zaman tanıyın siz de. Geldi sevdiği adamın ailesine girdi. Çekiniyordur belki. Nasıl güzel ama değil mi?"

"Güzel olmasına güzel de biraz değişik sanki. Abim masada gözünün içine bakıyordu da kız bir defa olsun yüz vermedi kimseye. Ya bunlar ne biçim evli? İnsan kocasının ailesine ne bileyim böyle daha samimi davranmaz mı?"

"Ben insanı gözünden tanırım. Yorgundu o yorgun. Bak yarın sabah nasıl düşüncelerin değişiyor."

İzel, annesine karşılık iki yana salladığı başıyla "Yok. Bu işte kesin bir iş var." diye diretiyordu hala. "Düğün evi değil cenaze eviyiz sanki."

Masada oturmuş, ölü gözlerle bitmiş bardağına bakan Şahsenem'e hitaben "Sen de fark etmedin mi şu garipliği?" dese de tersleyici bir bakıştan başka karşılık alamadı.

Mutfakta birilerinin varlığını fark ettiği an içeri adımlayamadı Ahra, kaldı kapıda. Çekingenliğini saklayabilmek bir yana, hakkında konuşulduğunu hissedince elindeki su bardağına sıkı sıkıya tutunup kaldı kapının ardında.

İri iri açtığı gözleriyle "Her şeye de burnunu sokma, İzel!" diye uyarıyordu Yadigar, kızını. "Vardır bir bildikleri. Sakın abinin yanında da böyle ileri geri konuşup sıkma canını."

"Yıllarca dilinden tek bir kadın adı bile duyamadığımız koskoca Azem Devran Payaslı eşim diyerek eve bebek gibi bir kadın getirecek ve biz kırk gün kırk gece düğün yapmak yerine evdeki matem havasını mı soluyacağız?"

Şahsenem'in elindeki bardağı sertçe masaya koyup ayaklanması, dönen muhabbete duyduğu rahatsızlığı ayan beyan belli ediyordu ancak İzel'e karşı öfkeyle "Devran'dan bahsediyoruz..." demesi duruma netlik kazandırmıştı. "Neyi irdeliyorsun ki daha? Kim bilir yine nasıl mahvedecek hayatımızı!"

İzel o an karşısındaki kadının alışıldık tavrına takılmadan aklına gelenlerle anında kapadı dudaklarını elleriyle. "Hih!" Şaşkınlığı annesini de meraklandırmıştı. "Yoksa..." dedi fısıltıyla. "Ahra hamile olmasın!? Belki de bu yüzden bu kadar hızlı—"

Yadigar, bir duyan olur korkusuyla "Ay delirdin sen iyice!" deyip susturdu kızını. "Sen ne dediğinin farkında mısın?" dedi korkuyla. "Vallahi bir duysun bu dediklerini, bak o zaman nasıl biriyle karşılaşıyorsun."

Ahra duyduklarıyla daha fazla sabredememiş, tüm çekingenliğine inat içinde bulunduğu durumun öfkesini zor da olsa perdeleyerek girmişti mutfağa.

Üç kadın da karşılarındaki kişiyle neye uğradıklarını şaşırdı tabi.

Duydu mu duymadı mı ikileminde kaldıkları o anda Ahra asaletinden ödün vermeden minik bir tebessümle karşılayıp doldurdu suyunu.

Yadigar büyüklük edip "Kızlara seslenseydin keşke," dedi içtenlikle. İlk gördüğü andan bu yana Ahra'ya içi kaynamış, derin bir şefkatle ısınmıştı. "Zahmet etmeseydin buraya kadar."

Üzerinden çekilmek bilmeyen o nefret dolu bakışların aksine Şahsenem'e hiç bakmadı Ahra. "Yok," dedi mesafeli bir sesle. "Teşekkürler. İyi oldu aslında geldiğim."

İzel'in yüreği ağzında atarken endişeyle bakıyordu karşısındaki kadına.

Duymuştu besbelli her şeyi. Söylenenleri yok sayabilecekmiş gibi, samimiyetle "Bu saatte kızlara ulaşamazsan, bir isteğin olursa bana söyleyebilirsin." dedi ama beklediği içtenliği alamadı.

Ahra aynı samimiyetle "Tabi, söyleyeyim o halde." dedi daha birkaç saattir hayatındaki insanlara karşı resmiyetini ve ciddiyetini sunmaktan çekinmeden. "Mahremiyetimin böyle köşe bucak gizlice konuşuluyor olmasından hiç hoşlanmadım. İsteğim oldukça açık mı?"

Şahsenem komik bir durumla karşı karşıyamışçasına gülmesini tutamazken bir de alay eder gibi "Çok pardon ya," diyordu gülmeleri arasında. "Ne yapacaksın? Bir de gidip kocana şikayet mi edeceksin bizi? Kendi evimizde, kendi aramızda konuştuğumuz için!"

Yengesi uyarmak niyetiyle "Senem!" dese de Ahra aldırmadı. "Hayır," dedi dolgun dudaklarını usulca birbirine bastırıp kaşlarını üstünlükle havalandırırken. "Senin iyiliğin için Devran'a bu olanlardan bahsetmeyeceğim."

Karşısındaki genç kadının istediği karşılığı alamayışıyla yaşadığı sinir gözle görülecek derecede artarken Ahra durmadı.

"Onu benden daha iyi tanıdığın ortada. Tahmin edebiliyorsundur olanları söylediğimde karşılaşabileceklerini."

Ondan ilk defa seslice adıyla hitap ediyor olmak Ahra'yı içten içe şaşırtmıştı. Devran demişti. Sanki dili özellikle Azem'i kabul etmemişti.

Adını anmamak için özen gösterdiği adamın adıyla karşısındaki kadına had bildirmek zorunda hissetmişti kendini.

Üstelik kendi evimde diye diretmesi karşısındaki kadının onu burada istemediğini açık açık bağırıyordu ama Ahra geri adım atacak biri değildi.

"Bundan sonra konuştuklarınıza dikkat ederseniz sevinirim." dedi sahici bir içtenlikle. "İyi geceler."

Aldığı suyla mutfaktan ayrıldığında arkasından "Şuna bak ya, daha geleli gün olmadan evin hanımı rolüne bürünmüş!" diye söylenen Şahsenem'i susturmaya çalışan kadınları duyabiliyordu.

Şahsenem kabul etsin veya etmesin Ahra, Azem Devran Payaslı'ya evet dediği gün bu evin hanımı olmuştu ve bunu kabullenemiyordu.

Yadigar, "Şahsenem!" diyerek uyarıyordu onu. "Sen ister kabul et ister etme, bu evin hanımı o. Dinmek bilmeyen öfkeni suçsuz bir masuma yıkma sakın. Kızın ne günahı var!"

"Ne mi günahı var?" Güldü sorunun cevabını bilmiyor musun der gibi. "Devran gibi bir caninin karısı olduğuna göre pek de günahsız sayılmaz..."

Ahra biliyordu ki onu zorlu günler bekliyordu. Duyduğu sözler onu derinden üzüyordu. Ve yine biliyordu ki dilindeki zehirle kırmaktan çekinmediği adam tüm bu zorlu günlerde onun arkasında dağ gibi duracaktı. O an anladı. Eli kanlı zalim dediği adamın elini tutmak zorundaydı bu insanlara karşı. Onun kendisi için yaptıkları ve yapacaklarında hakkını yemek bir yana, çıktığı yolda yaptığı seçimin arkasında durmalıydı.

Bu yüzden yukarı çıkarken de, titreyen ellerindeki suyu kana kana içerken de düşündüğü tek bir şey vardı. Ne kadar dayanabilirdi, bunu başarabilir miydi bilmese de; gönlü Payaslı'nın istediği sevdaya kapalı dahi olsa onun yanında yer alacaktı bu savaşta. Dili müsaade eder miydi, gözlerindeki nefrete mani olabilir miydi bilmiyordu ama deneyecekti. Gerekirse elini tutacak, yanında kendisine yer bulacaktı.

İzel'in, yoksa hamile olmasın, lafı ise ilk andan beri kulaklarında çınlamaktaydı. Bu evlilikte bahsettiği durum mümkün olmasa da, bu ithamdan hiç hoşlanmamıştı.

Akıllarından dahi geçirmesinler istiyordu ve ilk adımı bu uğurda atacaktı.

Geri geri giden ayakları onun kapısında son bulduğunda derin bir nefes aldı. Onun değil, diyordu az önce bir anlaşmaya varan zihni. Sadece onun odası değil, senin de odan.

Sesizce araladığı kapıdan onun baskın sesini duyduğunda elindeki boş bardağa daha sıkı sarıldı parmakları.

Payaslı kalbini ve zihnini dolduran kadının gözlerinin önünden gitmek bilmeyen efsunlu haliyle soluklanmıştı kendisini attığı buz gibi suyun altında az önce.

Şimdiyse bir telefon görüşmesinde gücünü göstermekten, karşısındakileri açık açık tehdit etmekten zevk duyuyordu geniş odada eli cebinde volta atarken.

"Bu gece Erdenil'e ait tek bir teker bile geçeyecek sınırdan." dedi aksi mümkün olmayacak bir ifadeyle. "Irak'ta malları bekleyenler tek bir ceza bile kesmeyecekler ona. Ben kendi ellerimle vereceğim cezasını. Taşıdıkları kimyasalları da imha edin Servet'in gözü önünde."

Azem Devran Payaslı başını yastığa koymak, yanına kıvrılacak bedenin rahatlatıcı kokusuyla uykuya dalmak isterken seslice kapatılan kapıyla karısının geldiğini anladı.

Ancak odaya giren kadın onu yok saydı, elindeki boş bardağı ayna önüne, kurşunların öylece beklediği deri kaplı kutu yanına bırakıp pijama almak için dolaba adımladı.

Gözlerini üzerinde tuttuğu beden bir defa olsun ona bakmadı. Durgundu Ahra. Yorgundu ve gözle görülecek derecede düşünceli.

Telefon başında karşı tarafın çekincelerini hissettiği anda "Ne zamandır sözümün üzerine söz söylenir oldu?" diye yükseldi kalın sesi. Siniri telefondakilere değil, güzel yüzünü kendisinden gizleyen karısınaydı aslında.

"Yarın gece topla herkesi," dedi kucakladığı pijamalarla banyoya ilerleyen kadının peşinden bakakalırken. "Masadaki tek bir eksiği ihanet bilirim." dediğini duyabiliyordu Ahra. "Konseyde adı bulunan herkes ya gelecek ya da kendisine mezar yeri beğenecek."

Ahra duyduğu o ihanetin sonucunda Payaslı'nın elini kana bulayacağının da farkındaydı üstelik. Şayet içerideki adamın Türkiye Cumhuriyetini temsil eden eski devlet büyüklerinden biriyle görüştüğünü bilseydi daha büyük şok geçirirdi.

İçeri girmemek adına oyalanabildiği kadar oyalanıyordu banyoda. İlk anda fark etmediği tüm bakım ürünlerini kurcalıyordu sanki kullanacakmış gibi. Fırçaladığı dişleri, soğuk sularla defalarca yıkadığı yüzü ona hiç zaman kazandırmadı. Sanki geçmiyordu zaman onunla aynı odada olduğu zaman.

Irak ile aralarını bozmak istemeyen adama karşı Payaslı'nın şaşkınlıkla havalanan kaşları yüz hatlarındaki sertliği yumuşatamadı. "Öyle mi?" dedi bariz bir tehditle. Erdenil'in sevkiyatının engellenecek olması korkutuyordu devlet erkanını. Oysa korkulması gereken bizzat kendisiydi. "Bahsettiğin o savaşı benim sana açmamı istemiyorsan dediğimi yap, sonra ülkece canımız sıkılmasın."

Karşısındaki adam söylenenleri kabul etmek zorunda kalınca durmadı. "Erdenil'in tırları yerine başka bir hediyem var o halde size." diyordu sıradan bir tavırla. "On dört milyon dolar, İhsan. Aramayı sonlandırdığım an Hatay'dan Suriye'ye iki tır dolusu silah göndereceğim seninkilere. Bizzat kendi adıma yapacağım bunu. Ayağıma bulaşacak çamur olursa vereceğim isimler belli. Taşın altında kimin boynu kalır bilmem, ama işime engel olacak adam çıkarsa ilk fırsatta kendi ellerimle alırım kellesini. Bu sen bile olsan hiç acımam, yaparım dediğimi."

Ahra banyodan çıktığında omzundan düşen askıyı düzeltirken kara gözler üzerindeydi. Akıl almaz bir güzellikte tüm sadeliğin ihtişamıyla göz kamaştırıyordu. Özellikle ona bakmıyor, bacaklarını saran toz pembe ipek pijamaların bedeninde bıraktığı rahatlık hissiyle kendisini yatağa bırakmak istiyordu ama duyduğu telefon konuşmaları onunla aynı yatağa girecek olmaktan daha çok geriyordu.

"Gölgesine sığındığın o babaların her biri benim sözümle adım atıyor, sen kime ne anlatıyorsun?" diyerek damarına basıyordu telefondaki adamın.

Üstelik bir an önce de kapatmak istiyordu. Çünkü gözlerini Ahra'dan alamıyordu. Kusursuz teni tüm albenisiyle ışıldıyor, ince askılı pijamasının açıkta bıraktığı gerdanı gördüğü andan bu yana zihni yüzünü o boyun girintisine saklayabileceğini fısıldıyordu. Dokunmaya kıyamadığı tende saatlerce soluklanmak istiyordu. Nefesinin nefesine karışacağı anların hayaliyle kafası karışıyordu.

"Sahip olduğun gemi filolarını kimin sayesinde işlettiğini hatırlatmak lazım sana yakın zamanda." dediği anda bir güzelin hasretine karşı kurumuş dudakları yutkunuşunu sakladı. "Senin armatörlüğün bana işlemez." dedi ama karşı tarafın sözlerine kulak veremedi. "Unutma, yarın o masada görmediklerimin verdiği son nefeste yanlarında ben olacağım." diyerek son verdi konuşmasına.

Ahra sessiz sedasız yatağa adımlıyordu tüm zerafetiyle. Hala Payaslı'ya bakmıyordu. Özellikle dikkat ediyordu buna. Ne hissetmesi gerektiğini bile bilmiyordu çünkü. Biçimli keskin yüze baktığı her an detaylıca izlemek istediği adamın bedeni artık hep yanında olacaktı. Çekiliyordu ona daha ilk andan, bunu hissedebiliyordu. Gönlü bu adamın sevdasına kapalı, etkilendiği beden karşısında nefsi ise gözü gözüne değdiği ilk andan bu yana düşmanıydı.

"Bakmayacak mısın yüzüme?" sözü onu durdurmadı. Elindeki telefonu sıktığını bile sonradan anladı Payaslı. Dengesi şaşmıştı. Az önce uyuya kaldığı köşeye kendi isteğiyle yerleşen kadından gözlerini hiç ayırmadı.

Uzun saçları omuzlarına, açık renkli çarşafa yayılırken Ahra kısık bir sesle "İstemiyorum," dedi sadece. Sesi olabildiğine güçsüz çıkıyordu elinde olmadan. "Yüzünü görmek de sesini duymak da istemiyorum." diye mırıldandı tüm narinliğiyle. Yalan söylüyordu. Yüzüne bakmak istiyor, sesini duymak için can atıyordu sanki birkaç saniyelik bir his de olsa.

Bugüne dek evlenmeyi, beyaz atlı bir prensin çıkıp da onu yaşadığı cehennemden kurtardığını hiç düşlememişti.

Ahra daha önce yaşayabileceği bir gelecek hayal etmemişti.

Yazdığı hikayenin sonunda ne olursa olsun her defasında babasını aklıyor ve tüm iradesiyle yaşamına son verdiği gibi özlem duyduğu anne babasına kavuşuyordu. Kurtuluyordu. Ama şimdi farklıydı. Şu an yaşadıkları bile ona rüyaydı. Sanki kabusu son bulmuş da nefes almaya başlamıştı. Oysa asıl kabus bundan sonraydı.

Güvenle başını yastığa koyabiliyordu arkasındaki adam sayesinde. Babası için konmuş adının yazdığı gerçek bir kimliği vardı.

Yatağına girip sırtını döndüğü adama hem minnet duyuyor hem de yüreğinde taşıdığı nefreti biraz da olsa dindiremiyordu. Payaslı soyadını duyduğu andan bu yana yüzleşemiyordu derinlere sakladığı yaşadıklarıyla. Eli kanlı zalim bildiği adamın yüzüne gülemiyordu hiçbir şey olmamış gibi.

Yetmedi başucuna uzanıp ışığı kapadı, Ahra. Zifiri karanlıkta uzandığı yatak hareketlendiğinde onun da girdiğini anladı, gözlerini sıkıca kapadı. Üzerindeki ince örtünün hareketlenmesiyle kendisini tutamadı. "Ama bizim daha resmi nikahımız yok," dedi aklına gelen ilk bahaneyle.

Yatağa oturmuş elindeki örtüyle uzanamadan öylece kalmıştı Payaslı. "Bence aynı yatakta yatmayalım." dedi yeniden. "Yani yatmamalıyız."

Biliyordu ki kifayetsizdi. Üstelik sözleri arkasındaki adamı gülümsetmekten öteye gitmemişti.

Örtüyü kaldırdı, yatağa uzandı. "Sen benim nikahlı karımsın." dedi son zamanlarda en keyif aldığı hitapla. "Seni bilmem ama benim yerim karımın yanı. Gönlünden beni kovmak geçiyordur... Ancak ben bu gece verdiğin huzurla uyumaya kararlıyım."

İri bedeni geniş yatakta epey yer kaplarken Ahra olabildiğince uçtaydı. İçten içe ondan kapıyı kilitlemesini istese de söyleyemedi. Az önce nasıl uyuduysa yine öyle uyuyabilirdi pek tabii ancak uykusu olmadığı gibi bulunduğu durum da uyumaya müsait değildi.

"Beni zorladığın her şey için sana hayatı zehretmek istiyorum sadece."

Kızın sessiz mırıltısını duymuştu Payaslı. Pek yakından duyduğu efsunlu kokuyu soluklanıyordu sadece. "Senden gelen her şey başım üstüne," dediğinde Ahra onu duymuş olmasına, kabullenişine bile sinirliydi.

Bundandır ki kendi dilinde "Nasıl endişe duymazsın, hiç mi korkmuyorsun sabah uyandığında zorla başımı koydurduğun yastıkla seni boğabileceğimden." diyordu meydan okur gibi. "Ben sana güveniyorum diye sen de bana güvenecek değilsin ya!"

Payaslı hiçbir şey söylemedi bu sözlere. Dudaklarına yerleşen ince bir tebessümle kaldı öylece. Tavana bakan gözleri, hareketlenen bedeniyle sırtı dönük kadına odaklandı şimdi. Ahra ise anlamadığını düşündü rahatlıkla sadece.

"Sabah uyandığımda benimle herhangi bir temasta bulunduğu görürsem eğer..." demesi arkasındaki adamın döndüğünü fark etmesindendi. Ancak cümlesini devam ettiremedi. Ne diyecekti ki?

Çokça insan arasında uyumaya, biraz olsun tetikte kaldığı halde kendisini tamamen uykuya teslim etmemeye alışıktı ama girdiği yatak da güven duyduğu adam da bas bas bağırıyordu sanki çekeceği en rahat uykuyu çekeceğini. Önce kendisine söylemeliydi bu sözleri.

"Görürsen eğer?" diyerek devam etmesini bekledi Payaslı ama bir cevap alamadı. Onun yerine birkaç dakikalık sessizlik ve iç hesaplaşması sonrası Ahra da ona dönmüştü şimdi.

Karşılaştığı gözlerle "Devran," dedi sadece. Adını onun dudakları arasından ilk defa duyması yetmiyormuş gibi bir de canını yakmak ister gibi o adı seçmişti

Devran "Söyle..." derken tek bir kelimeye bin bir anlam katmıştı şimdi. Tam da şimdi ömrünü bir çift ahu göz uğruna verebilecekti tek bir isim söylemeyle bile.

Ahra ona döndüğünde, saçları omuzlarından ayrıldığında boynundaki o küçük izi görmüştü şimdi tüm karanlığa rağmen. Onun ışıltısı yetiyordu sanki karanlık dünyasını aydınlatmaya.

Eli gayriihtiyarı Ahra'nın yüzüne çıktığında, parmakları o minik iz üzerine değiyordu şimdi.

Ahra'nın yutkunuşu onun temasından değil de dokunduğu alandaki yaradandı.

"Neden öldürmedi beni?" dedi sadece cevapların peşine düşmek ve tüm olanlardan kurtulmak niyetiyle. "Ne istiyor benden?"

Başparmağı önce gözünün kenarındaki bende, oradan da dudağının üstündeki minik, silik noktaya ulaştı keşfe çıkmış bir denizci edasıyla aklındaki tüm dalgalara açtığı savaşta.

Ademelmasının hareketlenmesindeydi Ahra'nın gözleri. Kapattı gözlerini, yanağındaki elin üzerine kapandı eli. Çok ama çok kısa bir an o eli tutmakla onu oradan çekip almak arasında kalınca sardığı eli oradan çekip aldı, onun kucağına geri bıraktı.

"Canının istediği her an dokunma bana," dedi sözünün sahiciliğine kendi bile inanmazken. "Böyle bakma. Sanki yıllarca hasret kalmışsın gibi izleme beni."Engizisyon mahkemelerinde sonunu bekleyen bir mahkumun acizliği gibiydi sesindeki tını.

"Hasretlik çektiğim sensindir belki, ne biliyorsun?" Payaslı'nın sözleri Ahra'nın düşüncelerine hükmedecekti neredeyse. "Senden haberim olmadan seni beklemişim meğer yıllarca."

"Gerçekten haberin yok muydu bizden?" Babasına küskün bir kız çocuğuydu sanki. Yakınım dediği adam bile ne kendisini ne de annesini bilmiyor muydu yani? Bu dünyadaki varlığının değeri yoktu öyle mi?

Gün içinde inişe geçtikleri andan bu yana bunu düşünüyordu Ahra. Babasının konusunu açtığında kapatmıştı sanki bile isteye. Şimdi kaçacak bir yer yoktu, anlatmalıydı.

"Beni neden öldürmüyor?" dedi karşısındaki adamın yüzüne bakmaktansa yastıktaki başını eğip gözlerini kapatırken. "Onun için önemliyim değil mi?"

"Benim için daha önemlisin."

Sözlerini silah ettiği, dilindeki zehri akıtmaktan geri durmadığı adamdı bu cümleyi kuran. İnanmıyordu tek bakışta vurulduğuna, inanmak istemiyordu öncesinde ondan habersiz kalışına.

"O halde onu neden öldürmedin?" Yolda önlerine çıktıkları ilk an Servet Erdenil'in gözleri önünde geberip gitmesini dilemişti. Ama Azem Devran Payaslı'nın planlarından habersiz kalışıyla sonuçlanmıştı. "Öyle bir bakıyordu ki sanki ona sunduğun hayatın karşılığında ilk fırsatta çıkacak karşıma, alacak öcünü."

Devran'ın eli ona bakmayan, bir adım olsun yaklaşmayan kadının çenesini bulup yüzünü kaldırdığında yeniden yüzüne baksın istedi. "Ölüm ona kurtuluş," dedi yatağındaki yaralı yavru ceylanın çektiklerini misliyle ödetmek isteyen zihni.

"Baban inanılmaz bir kimyacıydı. Ben pek anlamazdım onun dediklerinden, kafası zehir gibiydi; kurduğu cümleler de beni aşardı zaten. Tepkime mepkime, hep bunlardan örnek verip dururdu."

Devran'ın gözlerine yerleşen geçmişin acısı Ahra'nın bir başkasından babasını dinleyecek olmasının sevinciyle harmanlanmıştı. Daha bir ilgiyle dinliyor, gözlerine sanki yaşadıkları anları görebilecekmiş gibi içtenlikle bakıyordu.

"Hiç unutmuyorum, Ahra. Servet için, son nefesini vermek ona nasip olmasın, demişti. Anlamamıştım o zaman ne demek istediğini. Ama şimdi... Çektirdiğini çekmeden ayrılmasın istiyordu bu dünyadan. Hayallerini çalmıştı, tek bir yaşamı vardı ve ona bile el koymuştu Servet. Sizi sır gibi saklayışına şaşmamalı."

Babası ve onun hayatı hakkında hiçbir şey bilmiyor olması bile üzmüyordu şimdi onu. Sesini duymak istemediği adam susmasın sabaha kadar ona olanları anlatsın diye yalvaracak kıvamdaydı.

"Biraz duygusal biriydi ama," dedi sanki bundan hoşlanmıyormuş gibi. Tıpkı az önceki gibi eli Ahra'nın yüzünü bulmuş, alnına dağılan saçları düzeltirken yanağında soluklanan eli yeniden gözünün kenarındaki siyah noktayla süslenen teninde kendine yer edinmişti. "Beni pek sevmezdi. Seçtiğim yolu doğru bulmaz, babasının baltaladığı işler benim de ayağıma dolanınca ters düşerdik çoğu zaman."

Ahra bu dokunuşa laf etmedi, onu itelemedi. Yastığıyla yanağı arasına ellerini yerleştirmiş merakla bekliyordu sözlerini. Devran'ın gözleri parmağının kıyısında kalmış dolgun dudaklara düştü. Beyaz tenine özenle seçilmiş dolgun pembelikten gözlerini alamadı.

"Anlamalıydım ama," dedi kendine duyduğu öfkeyle. "Cezayir'e her gidişindeki telaşından, döndüğündeki ruhsuzluğundan, bir çift ahu göz uğruna elini kana bulayışından..."

Masal gibi geliyordu Ahra'ya tüm bunlar. Dahasını bilmek ve her detayı yeniden defalarca irdelemek istiyordu.

"Diğer Payaslı kim?"

Ahra'nın uyku mahmurluğuyla dile getirdiği soruyu ilkte algılayamadı Payaslı. "Benim için Erdenil'in tek varisi demiştin ama... Başka kim var? Kim onun damadı olmak istedi?"

İşte bunu anlatmak zordu. Biliyordu ki oturdukları yemek masasına amcasının gelmeyişi bundan sebepti. Seymen amcam nerede, sorusundaki bakışmaları Ahra anlayamamış olsa da bahsedilen adamla karşılaştıkları ilk an kendiliğinde çözecekti her şeyi.

"Yarın zor bir gün olacak," dedi Payaslı kapandı kapanacak gözlere içi giderek bakarken. "Uyusan iyi olacak."

"Seninle aynı yatakta uyumak istemiyorum desem de gitmeyeceksin değil mi?"

"Gitmeyeceğim," derkenki hali bile Ahra'nın bu adama neden zalim dediğini açıklar nitelikteydi. "Bugünden sonra da sensiz hiçbir yatağa girmeyeceğim."

Ahra'nın cevap verecek gücü yoktu artık. Üzerindeki örtüyle beraber yeniden dönmesi, ona arkasını çevirmesi ve koca yatakta en uca yerleşmesi Payaslı'nın beklediği şeydi. Hiçbir şey diyemedi. Gözlerinin üzerine kapanan iri koluyla yanındaki narin bedenin kendi dilindeki mırıltılı söylenmelerini dinledi.

En son "Benimle evlendiğin güne pişman olacaksın..." dediğini işitti.

Varsın Ahra onu anlamadığını düşünerek bu denli rahat sarf etsindi sözlerini.

Sarhoşluk nedir bilmem. Hayatım boyunca tüm algılarımı sıfırlayıp kendimi bilinmezliğe atacak bir an da yaşamamıştım zaten. Bu nedenle ne tür bir tesiri olduğunu bilmiyordum ancak sanki şimdi anlıyordum.

Zihnim karıncalanıyor, pelte olmuş bedenim sığındığı limandan ayrılmamak için türlü bahanelerle koruyordu yerini. Koca yatakta özenle yerleştiğim uçtan epey uzaktım ama.

Sıcaktı yanağımın yaslandığı parmaklar; aramıza uzanan kolunu hapsetmişim parmaklarımla sarmaladığım kalın bileğini ona vermeyerek.

Beynimden vurulmuşa döndüm. Tüm sıcaklığa inat buz kestim.

Yataktan uzaklaşmıştım uzaklaşmasına oysa ondan da uzakta olmalıydım.

"Uyandın demek."

Boğuk, baştan çıkarıcı denebilecek kadar albenili ve bir o kadar da huzurla çıkan sesin başımı yasladığım avucun sahibinden çıkıyor olmasının şokunu yaşarken anında kendime geldim. Yatakta öylece uç kısma sığınmış olsam da aramızdaki elini kapmış, resmen ondan almış elini kendime yastık yapmıştım.

Başımı kaldırdığımda, nerede olduğumun farkına vardığımda kolunun uyuştuğunu anlamam zor olmadı. Epey önceden uyandığını belli eden gözleri yüzümde dolanırken bir iki defa elini açıp kapayarak sanırım o uyuşukluk hissini yok etmek istedi.

"Ben..." dedim ama devam edemedim. "Yorgundum," diyerek açıklamak istedim kendimi. "Nasıl oldu anlayamadım..." Yutkundum onun bakışları altında. "Kusura bakma."

Ondan kaçırdığım bakışlarım içinde oturur hale geldiğim dağınık yatakta dolandığı sırada "Neyi kusur saydın?" dedi, sorgudan uzaktı sesi. Aksine ince bir memnuniyet tınısı saklıydı. Uzandığı yerden kalkmış, gözlerini üzerimden alamamıştı. "Şunca yıldır çektiğim en huzurlu uykuya sebebiyet vermeni mi?"

Benimle böyle konuştuğu her an suskunlukla kalıyordum karşısında. "Gerçekten yorgundum," dedim inanmasını isteyerek. "Yoksa senin olduğun yatakta bir daha nasıl uyurum bilmiyorum. Yanımda yabancı birinin olduğunun farkında bile değildim."

Sözlerime öfkelenmek şöyle dursun, keyifli bir gülüşle baktı yüzüme. "Uyumak istemezsen uyumayız o halde." dedi sadece. Dudaklarım önce aralanmış sonra ise edecek söz bulamayınca usulca kapanmıştı. Bakışları altında dik duramıyordum, gardımı alamıyordum.

"Bana böyle bakmanı istemiyorum."

"Nasıl bakıyormuşum?"

"İçin gider gibi."

Sözlerimi beklemiyordu ama sanki doğru noktaya değiniyor olmamdan hoşnutluk duyuyordu.

"Doğru, içim gidiyor sana. Gündüz hayalimdesin, gece düşümde baksana. Ne yaptın, nasıl yaptın bilmiyorum. Eline bıraktığım silahla beni vurmaya niyetin vardı anladım ama sen tek kurşunla canımı almak yerine canıma can katıyorsun yanımdaki yerinle. Bense artık seninle, bana olan öfkenle ne yapacağımı düşünüyorum sadece."

Dün akşam ona sinirle sunduğum teklifin ağırlığı bir yana ailesinin sözleri zihnimde yeniden çınlanınca ben de kalktım yataktan. Birkaç güzel sözü daha çok bozuyordu her şeyi niye anlamıyordu.

"Aklından tam olarak ne geçiyor bilmiyorum ama önce kendine sonra da ailene olur olmadık hayallere kapılmamaları gerektiğini hatırlatsan iyi olur."

Sözlerim sanki ondan çok kendimeydi de kabul edemiyordum içten içe. Neyden bahsettiğimi anlamadığı keskin bakışlarından belliydi.

Bir çırpıda "Benim hamile olduğumu düşünüyorlar," dedim bundan utanması gereken ben olmadığım halde çekinerek. "Ve bu yüzden hızla evlendiğimizi."

Dolgun dudağım dişlerimin arasında ezilirken tek niyetim dilimi tutmaktı ancak beceremedim. "Senin karın olarak anılmak zaten yeterince ağırken bir de çocuğuna anne sanılmak... Ailene karşı mutlu aşık rolü üstlenmeyeceğim. Bu kadarı çok fazla."

Dinledi beni. Hem de öyle bir dinledi ki sessizliğinden anlamalıydım zalimliğini. Hangi sözüme bu denli sinirlendi, öfkesi bana mıydı yoksa kendine miydi ayırt edemediğim anda "Tam da öyle yapacaksın, Ahra." dedi sanki bunu sen istedin der gibi. "Sen hariç herkes gerçek bilecek bu evliliği. Şimdi hazırlan da inelim. İlk günden geç kalmayalım kahvaltıya."

Bana bir söz hakkı bile bırakmadığında önce banyoya sonra da dolaba yöneldi. Çehresine aşılmaz bir kalkan inmişti.

Hissizdi bakışları da, yaptıkları da.

Hiçbir çekince duymadan üzerini değiştireceğini fark ettiğim an banyoya girmek kurtardı beni. Zaman tanıdım ona ama en çok da dengemin bozulduğu aklıma. Daha dün o benim arkamda olduğu sürece ben de onun yanında yer alacağım derken şimdi elimde olmadan kırıp döküyordum onu.

Saçlarımın sırtımı kapatıyor olmasına minnet duyarak kendime çeki düzen verdim. Çıktığımda jilet gibi simsiyah bir takımla ayna karşısında saatini takıyordu. Dolaptan elime gelen ilk elbiseyi aldığımda yine bembeyaz bir kumaşla kalakaldım orada. Sıra silahını beline yerleştirmeye geldiğinde göz göze geldi benimle.

Yeniden banyoya girişimi, elbiseyi orada giyinişimi beklerken birkaç telefon görüşmesi yaptığını işittim.

Aynada kendime baktığımdaysa anında değiştirmek istedim üzerimi. Alışmak istemediğim kadar güzel, kendimi daha önce hissetmediğim kadar efsunluydu gördüğüm görüntü. Tek açıklığı derin göğüs dekoltesiydi ancak bu bile göz kamaştırıyordu.

Birkaç benin gökyüzüne yerleşen yıldız misali süslediği tenimi açıkta bırakıyordu ve dizlerimin altında biten uçuş uçuş etekleri, geniş uzun kolları inanılmaz güzel hissettirmişti. Odaya girdiğimde, uygun bir ayakkabıyı anında giyindiğimde camdan dışarı bakıyordu.

Sessizlikle "Ben hazırım," diyerek çektim dikkatini.

"Henüz değil," dedi elinde bir kutuyla bana geldiği sırada. Bordo renkli deri kutuyu açtığında önce yan yana duran iki halkaya düştü bakışlarım. Sonra da ona.

"Zorla sahiplendiğini bir de böyle mi göstereceksin insanlara?"

"Yanlış yerden bakıyorsun," dedi dümdüz bir ifadeyle. Parmaklarımı parmakları arasına aldığında neden nefesimi tuttuğumu bile bilmiyordum. Sıcak tenime yerleşen soğuk halka sanki parmağıma değil boynuma takılıyordu.

"Bu yüzük sahiplenilmeyi değil, aitliği temsil ediyor."

Güldüm yaklaşımına inanamayarak. "Ne değişiyor ki?" Sabrının sınandığını bildiğinden sessiz kaldı. Sözlerime karşılık versin istiyordum.

"Bu yüzük bana büyük," dedim sanki ilan ettiğim savaşın mağlubu olunca sesimi dahi çıkarmamam gerekiyormuş gibi mırıldanarak. "Takmayayım bence..."

Kendi parmağına da parlak metali taktığında "Yüzük geniş değil, senin parmakların ince." diyordu derin bir soluklanmayla. Öyle çok bir büyüklüğü yoktu ama dönüyordu parmağımın etrafında.

"Biraz olsun kilo aldığında takmamak için bulduğun bahanen kalkacaktır ortadan."

İnanamazmış gibi dalgaya vurup "Ne kadar düşünceli bir kocasın," dediğimde onunla didişir bir halde olduğumu yeni fark ediyordum. Odadan çıkmamız için hareketlendiğinde de bir şey demedi, yavaş yavaş tüm sesleri duyabileceğimiz kadar yol aldığımızda da.

Merdivenlerden inerken elime sarılan eline baktım önce, sonra da koca bir masa etrafındaki insanlara.

Herkes gülüyor, birbirine laf atıyor ve sanki önlerindeki yemeklerle değil de sevdiklerinin eğlenceleriyle karınlarını doyuruyorlardı.

Dünkü hesaplaşmamı hatırladım ve bu defa sözlerimin arkasında kaldım. Parmaklarıma dolanan adamın karşısında değil yanındaydım.

Ersoy'un bizi gördüğü, bizi el ele karşılarında gördüğü, ilk anda tüm dikkati üzerimize çekmesi benim için beklenmedikti. "Ooo... Sabah şerifleriniz hayırlı olsun efendim. Günaydınlar." Gülümser ifadesi, hemen yanında oturan annesi Yadigar Hanım tarafından ayıplanarak susturulmak istenmesi peş peşeydi.

"Ne hikmetse bu evin kuralları bir tek bize işliyor." Herkese günaydın söylemlerimizden sonra yerlerimize geçerken Şahsenem'in kendi kendine olan fısıltısıyla baktım ona. Kimse duymuyor sanıyordu. Kimseler duymasa da ben duyuyordum dikkatle yaklaştığım her kısık sesi. Masa tamamlanmadan başlanmış kahvaltıya ithafendi belli ki sözleri. Gecikmiştik anlaşılan.

Yanında oturan İzel ise sanki Şahsenem'in damarına basmak ister gibi çok daha kısık sesle "Karısının kolları arasından çıkmak zor gelmiştir belki, niye laf ediyorsun ki?" diye laf yetiştiriyordu. Duyulacağını bilse, benim onlara kulak kabarttığımı bilse, asla buna cesaret edemeyeceği belliydi. "Yeni evliler onlar." Yanakları al al olsa da abisini savunuyordu sanki. Bizden çok Şahsenem'eydi sanki sözlerinin keskinliği.  "Zaten burada işleri ne? Balayına falan gitmeleri lazım onların."

Henüz yirmili yaşlarına girmemiş genç bir kızın kendinden oldukça büyük kadına bu sözleri söyleyip onu susturması içimi acıtsa da üstünde durmadım.

Bir yandan servislerimiz açılırken bir yandan da Nezir Bey'in yanında oturan adamın sözlerine odaklandım. "Çıkmadan önce Seymen amcana bir uğra," diyordu bakışlarını benden kaçırıp. Erhan'dı adı. Devran Payaslı'nın üç oğlundan ortancası. İlki Nezir Bey'di de dünden bu yana bahsedilen diğer kişi neredeydi?

"Harun Erdenil'in avukatları Ahra ile görüşmek için bizden bir cevap bekliyor," diyen Ersoy'a baktım. Kolundaki saate bakmış "Zamanımız az, amcama sonra uğrasan daha iyi." demişti Payaslı'ya karşı. "Bugün Fransa'dan istenilen güvenlik sistemlerinin ilk toplantısı var, katılman gerek."

O ise ilk anda bana baktı. "Önce ben görüşeceğim avukatlarıyla," dedi ortaya ancak ben anlayacağımı anlamıştım. "Sonrasında Ahra, Erdenil ailesi üzerindeki haklarını almak isterse yeniden görüşürüz beraber."

"Mezarı açtırmaya yanaşmayacaklardır. DNA eşleşmesi, soy sorgulaması, Harun ağabeyin tüm alacak verecek hesapları... Servet uğraştıracak hepimizi—"

Şahin'in ne diyeceğini merakla beklediğim sırada Ahenin Hanım girdi araya. "Kahvaltı masasında konuşulacak konular mı bunlar?" dedi tüm zerafetiyle. "Lütfen daha sonra devam edin."

Parıldayan bakışları beni bulduğunda öyle içtenlikle tebessüm etti ki kayıtsız kalamadım. "Haksız mıyım?" dedi aldığı karşılıkla. "Konuşacağımız çok daha güzel şeyler var. Düğünü ne zaman düşünüyorsunuz?"

Parmaklarıma düşen bakışlarımla ben de bir cevap bekliyordum ondan. Biçtiği rolde neye tekabül ediyordu bir sonraki görevim bilmeliydim.

"Aile arasında küçük bir davet vereceğiz şimdilik." Eli masa üzerindeki elimi bulup sıkıca tuttuğunda öylece bakakaldım. "Sonrasında Ahra nasıl isterse öyle hareket ederiz."

"Hiç korkmuyorsun değil mi?" Şahsenem masadan kalkmış, hüzünlü gözlerle bakıyordu. Dün gece ipek fular taktığı ince boynu açıktaydı şimdi. Üstelik derin bir makyajla olabildiğine kapatılmak istenmiş gibi ten rengine boyanmıştı boynu ve ben gördüğüm gerçeklikle gözlerine bakakaldım. "Yaşattığın acıları sen de yaşayacaksın elbet bir gün ama anlamıyorsun. Varsa yoksa sen... Senin isteklerin..."

Aldığı "Otur yerine, saçmalıyorsun yine!" ikazını bile umursamadı. "Kıracağım kalbini sonunda o olacak."

"Size afiyet olsun," dedi biz hariç herkese karşı. "Sanki daha önce hiç kırmamışsın gibi..." diye mırıldandı kırgınlıkla. Hıncını alamayıp bana döndüğünde ise her ne diyecekse demedi. Diyemedi. Çünkü Devran'ın can yakıcı tavrıyla "Sakın!" uyarışı onu susturmaya yetip de artmıştı. "Sakın Şahsenem! Kendi mutsuzluğunu sakın benim evliliğime sıçratayım deme!"

Herkesin az önceki mutluluğu söküp alınmıştı sanki. Şimdi tamamen sessizlik hakimdi. 

İçeri giren korumalardan birinin Devran'ın kulağına eğilip de sarf ettiği sözler, sonrasında aniden gerilmesi derken şu birkaç dakikada ne yaşandığını sorgular duruma düşürmüştü beni.

"Misafirlerimiz var." dedi masaya karşı. "Birkaç saate gelirler. Ersoy sen şirkete geç, ben sonra geleceğim."

Devran'ın sözlerine karşılık babasının "Nereden çıktı bu? Bu saate mi haber gönderiliyor artık?" sorusu sanırım herkesin merakını giderecekti.

Rahat bir tavırla "O kadar acilmiş demekki," dediği sırada kalkmış ve hatta benim de kalkmamı sağlamıştı. "Şahin, Erdinç'e haber ver. Yarım saat içinde burada olsun. "

Nezir Bey'in "Hayırdır, ne oluyor?" sözlerine karşılık "Bir şey yok. Sadece emin olmak istediğim şeyler var." demesinin ardından bana bakması bile kendimi sorgulatıyordu her defasında. "Sen benimle geliyorsun."

Sen benimle geliyorsun.

Bir piyon gibi hissettiğim her an bu cümleyi duyuyordum.

Gelen misafirler her kimse Ersoy'un Devran'a gizlice bir şeyler söyleyişi kaçmadı gözlerimden. Üstelik yine bir kulak kabartma anında bir vakit kendi aralarında "Koskoca adamın sıradan bir gofret gördüğünde gözlerindeki yaşı tutamayışından anlamalıydım aslında. Anlamalıydım Ersoy, gerekirse hüzünle bindiği attan her indiğinde darısı ahu gözlüme demesinden anlamalıydım yavru bir ceylana duyduğu hasreti." demesi dağlamıştı yüreğimi.

Suskunluğumla peşinden onu takip ediyordum şimdi usulca. Açtığı kapıdan girmem için elini uzattı. El oyması ahşapların tüm görkemiyle süslediği çalışma odasında dolandı gözlerim.

Duvardaki büyük fotoğrafta kaldım öylece.

Devran Payaslı'yı daha önce hiç görmemiş bile olsam, bu isim ancak böyle bir adama ait olurdu, der yine de onu anında seçerdim.

Arkamdaki adamın belki de en fazla on yaşında olduğu bir fotoğraftı bu. Gücü kudreti ta buradan kendini belli eden adamın bakışları bir fotoğrafta bile capcanlıydı.

Yüksek bir örgü iskemlede oturmuş, omuzlarına yerleşen ellerle ve o dinç bedenin torunu üzerine düşen gölgesiyle ne kadar gülüyorsa küçük Devran Payaslı bir o kadar çatık kaşlarla bakıyordu fotoğrafı çekene.

"Hiç kahkahalarla gülen fotoğrafın yok değil mi?"

Neden böyle bir soru sorduğumu biliyordu. Sanki bu hiç mümkün değilmiş gibi. Oysa her çocuk gibi- onu seven, koruyup kollayan koca bir ailede büyümüş her çocuk gibi- elbet onun da güldüğü, neşeyle hatırladığı anlar olmalıydı. Yine de sadece şimdi değil, çocukluğunda bile aynı ağırlık vardı yüzünde. Aslında biraz düşününce tahmin etmesi zor değildi öyle bir fotoğrafının olmadığı.

"Kamerayı tutan sen olduktan sonra... Bakmışsın bir gün olmuş." dedi sadece. Bunları söylerken gözleri masa üzerindeki birkaç belgedeydi. Dileği bu yönde miydi yoksa dalga mı geçiyordu anlayamadım.

Sessiz kalışımla "Ahra," dedi nefes alır gibi. Adımı söylemek onun için o kadar mühimdi. "Gelen adamlar... Görevden alınmış bir savcı ve görevini pek de iyiye kullanmayan iki emniyet adamı. Babanı eskiden tanırlar. Ama ne onlar eskideki o adamlar olarak kaldılar ne de gittikleri yol aynı yol."

"Benimle tanışmak isteyecekler... Ama sen istemiyorsun değil mi?"

"Aynen öyle," dedi anında onu anladığımı, sanki omuzlarından bir yük almışım gibi davrandığımı bana fark ettirir gibi başını salladığında.

"Ayak altında dolanmaya getireceksen eğer lafı ben çocuklarımı görmek istiyorum. Ya da bahçede dolaşıp etrafa bakınmayı... Kapalı kapılar ardına saklanmak istemiyorum artık."

Şaşırmasını, çocukların mı demesini beklediysem de olmadı. "Atların burada, elbette görebilirsin ya da bahçede vakit geçirebilirsin." diyerek beni rahatlattı. "Seni saklamak değil niyetim. Sadece aklını karıştıracak kelamları olacak adamlar bunlar. Bu nedenle, en azından şu an için, karşı karşıya gelmenizi istemiyorum. Haber vereyim Şahin sana eşlik etsin o halde. Çıkarken üzerine bir şeyler al, üşütme."

Ağustos'un son günlerinde hava ne kadar soğuk olabilir ki diye düşünsem de anında "Tamam..." dedim. O telefonunu almış birini arayacakken "Ünal buradaysa bana o eşlik edebilir mi?" diye sormamla söylediklerimi doğru anlayıp anlamadığını sorguladı. Zikrettiğim ismi duyduğu anda öyle bir baktı ki neyi yanlış söylediğimi düşündüm.

"O iyi biri," Kaşlarım havalanmış, masumane bir tavırla ricamı kabul etmesini istemiştim. "Hem... Bana demişti ki bir tek ona güvenmem gerekiyormuş. Bunu sen söylemişsin ona."

Derinden gelen sesiyle "Evet Ünal iyi biridir," dedi tuşladığı numarayla telefonunu kulağına götürürken. "Ancak biraz olsun şu dünyada yaşayacağı daha fazla günü olsun istiyorsan Ünal ile değil, Şahin'le yürüyüş yapman onun için çok daha hayırlı olacaktır."

"İsterseniz sizi araçla bırakalım dediklerinde abarttıklarını düşünmüştüm ama haklılarmış."

Üzerimdeki ince şala sarılmış ahırdan çıkıp Şahin ile yavaşça etrafta adımlarken evin bulunduğu arazinin genişliği yeni yeni idrak edebileceğim bir ölçüye sahipti.

Güldü Şahin. Etraftaki korumaları gösterdi çenesiyle. "Yorulduysan söyleyelim, almaya gelsinler."

Açık havada özgürce adımlayabilmek, yüzünü örtbas etmeden etrafı seyredebilmek büyük nimetti. "Yok, ben yürümeyi seviyorum." dedim birilerinden kaçabilmek için nefes nefese koştuğum günlerin acısını silmek ister gibi.

"Senin yaramazlar seni görünce nasıl süt dökmüş kediye döndüler ama."

Atlarıma kedi demesini anlayamasam da onları görmek, istediğim zaman onlara kavuşabileceğimi bilmek hayat dolu bir an bahşetmişti bana.

İçime çektiğim nefes öyle güzel kokular getirdi ki burnuma, sadece birkaç adım sonra gördüğüm beyaz gül bahçesi gözlerime inanamayacak bir hale getirdi beni.

Tam Şahin'e dönüp de bu bahçeyi, hemen ilerisindeki minik evi ve burada kimin yaşadığını soracaktım ki çalan telefonuyla izin istedi benden.

Şimdi tek başıma adımladığım bu korunaklı yolda sanki hiçbir şey değişmemişti, sadece hapsolduğum kafesin sınırları genişletilmişti.

Adımlarım beni bembeyaz güllerin irice açmış yapraklarına götürdüğünde dayanamadım, eğilip derince soluklandım, kokusuna bulandım.

Uzattığım parmaklarım kadife hissiyle dolandı üzerlerinde. Birkaç tanesini alıp da kendime saklamak istedim ancak köklerinden koparmak gelmedi içimden.

"Yolunuzu mu kaybettiniz Küçük Hanım? Gül hırsızı mısınız yoksa?"

Duyduğum yabancı sesle öyle büyük bir panik yaşadım ki parmağıma saplanan dikenin acısını yaşayamadan bir de dengemi kaybedecek gibi oldum.

"Aman dikkat, kızım." deyip o endişeyle dirseğime sarılan el aynı sesin sahibine aitti. "Kusura bakma, korkutmak istemedim. İyi misin?"

Düşmeden kalktığımda ve dönüp de arkama baktığımda ellili yaşlarda, epey çökmüş görünen bir adamla karşılaştım. Benimle yüz yüze geldiği anda elini kor aleve basmış gibi hızla çekti kendini. Gözleri şaşkın, yüzü gördüğü yüzü algılayamamış gibi endişeliydi.

"Ben... Gülleri koklamak istemiştim sadece," dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. "Koparmak değildi niyetim."

Adam gözlerini dahi kırpmadan yüzüme bakıyor, beni büyük bir endişeye sevk ediyordu. Hemen ilerimizdeki korumaların varlığı beni güvende hissettirse de endişeleniyordum işte.

"Asıl siz iyi misiniz?" dediğim anda sanki bir şok dalgasına kapılışı son bulmuş gibi aralık dudakları kapandı, gözleri yavaşça kapanıp açıldı. Bana bir hayalden ibaretmişim gibi bakıyordu yalnızca.

Üzerimdeki ince şala daha sıkı sarıldığımda "Parmağın," dedi dili damağı kurumuş gibi sessizlikle. "Parmağın kanıyor, kızım. Diken mi battı benim yüzümden?"

O anki can havliyle batan iri dikeni ilk anda çıkarıp atmıştım. Bu nedenle damla damla kan akıyordu az da olsa hala.

Benden bir cevap almadan üzülmesini dahi gizlemeden "Benim yüzümden," dedi kendisine hayıflanarak. "Canını acıttım senin de."

Daha bu yaşında kırışmış göz kenarları, ak düşmüş saçları ve ışığı sönmüş kara gözleri her şeye rağmen kim olduğunu, kimlerden olduğunu anımsatıyordu dikkatli bakıldığında.

Devran Payaslı'nın en küçük oğlu her ne yaşamışsa ve nasıl bir kahrı sırtlanmışsa en büyüklerinden çok daha yıpranmış görünüyordu.

"Siz Seymen Bey misiniz?" dedim kendimden emin dahi olsam bir kanıt ister gibi. "Devran'ın amcası."

Adam sorum karşısında küçük düşmüş bir edayla gözlerime bakmaktan uzak durdu. Başını hareketlendirip "Öyle," dedi yalnızca. Hemen arkasında kalan evi gösterdi. "Dur da sana bir yara bandı getireyim."

Benim herhangi bir cevabım olmasa da kendince hızlı denebilecek bir adımlamayla uzaklaştı benden.

Arkasından bakakaldım. Saray gibi bir evin koca bahçesinde neden ayrı bir evde kalıyor sorgusuna düşmeden önce adımlarındaki aksaklıkla çatıldı kaşlarım.

Başı önünde, sırtlandığı tüm görünmez dertlerle gidiyordu evine.

Oysa benim dikkatimi çeken tek şey topallaması ve aynı sırada o iğrenç katilin, Servet'in, bir yol üstünde sarf ettiği sözlerdi yalnızca.

Elimde tuttuğum hoş kokulu beyaz güllerin dikeni sanki parmağıma değil de yüreğime değmişti. Anlamlandıramadım bir sızı, adını koyamadım bir sıkıntı yer edinmişti kendine.

Kim hiç tanımadığı bir yüze baktığında bu kadar acı çekerdi ki?

"Seymen amcam içine kapanıktır biraz. Böyle tanışmanızı o da istememiştir."

Şahin ile eve yaklaştığımızda sessizdim. Seymen Bey'in bir yara bandıyla dönüp bir de bakmaya kıyamadığı gül bahçesinden gözünü kırpmadan kesip verdiği birkaç gülü taşıyordum şimdi parmaklarımın arasında.

"Benden hoşlanmadı," dediğimde Şahin her ne biliyorsa bana karşı susmakta son derece kararlıydı. Bense hiç sormadım sorgulamadım çünkü anlatmayacaktı, anladım. "Yüzüme bakmak bile istemedi." dedim üzüntüyle.

Olayların nereye uzandığını bilmek istiyordum sadece. Bir de her neredeyse onu görmek. Belki de bu yüzden şu an kimlerle olduğunu bile umursamadan eve girdiğim ilk an, bile isteye geçmiştim bulundukları odanın önünden. Beni görsün istemiştim.

Beni gördükleri an ayaklanan adamlara kısa bir reveransla karşılık verdim. Üzerimden çekilmeyen bakışların yerini alev alev bir çift kara göz aldı. Geçip gitmek bir yana yukarı çıktıktan sonra odaya geçip de istediğim vazoya çiçeklerimi yerleştirirken birkaç dakika sonra hızla açılan kapıyla döndüm arkamı.

Hatta öyle aniydi ki elimde bir gül dalı varken elimin tersiyle alnımdaki saçları düzelttiğimde dönüp de ona bakınca binicik bir çizik eklendi şakağıma.

"Sen ne yapmaya çalışıyorsun?" Keskin bir bıçak gibiydi sözleri. Ne yaptığıma bile bakmadan dikildi karşıma.

Dudaklarım kendiliğinden bilinmezlikle büzülürken "Eski bir savcı, birkaç emniyet adamı..." Güldüm yalnızca. Şahin ile geçirdiğim birkaç saatlik gezi bana birkaç bilgi de vermişti elbette. "Üstelik bu savcı babamın cinayetini soruşturan savcı!"

Bunu öğrenmiş olmama hiç şaşırmadı. "Neler dönüyor?" dedim çiçeklerimle ilgilenmeye son verip ona döndüğümde. Bakışları şakağıma düştü anında. Ve elleri diken batan ellerimi tuttu.

Tutuşundan kurtuldum ve "Koca bir bilinmezliğin içinde boğulduğumu hissediyorum daha şimdiden," dedim tüm samimiyetimle. "Daha ilk andan sebepsizce güven duyduğum adama karşı şüphelerim çoğalıyor her defasında. Seymen Bey'i gördüm... Topallıyordu. Dünkü sözleri de birleştirince... Neden anlatmadın bana."

Sanki aldığı bu darbe hiç hoşuna gitmemişti. Dolaplara ilerledi büyük bir kasanın şifresini girdi ve sözlerimi duymazlıktan geldi.

"Dün milyonlarca dolarlık sevkiyat yaparak devletine gözdağı veriyorsun, bugünse evinde neredeyse tehdit ettiğin devlet büyüklerini ağırlıyorsun. Senin gibi bir adamın iki yüzlü olacağını hiç düşünmemiştim."

Sinirlenmesini beklediğim sözlerimi sakinlikle karşıladı. Kasada aradığı her neyse elinde birkaç belgeyle yeniden kapattı demir yığınının kapısını. Sözlerimle aynı anda bana döndüğündeyse derin bakışları hiç değişmedi, hatta anlamlandıramadığım bir manayla yüzümde takılı kaldı.

"Yine yanlış yerden bakıyorsun," dedi ağır ağır. İç çekti. "Güzel olduğun kadar zekisin de. İlk günden yaptıklarına bakılırsa çözmen çok zaman almaz ama."

Eğleniyordu benimle. Üstelik bunu öyle ciddiyetle yapıyordu ki şaşıp kalıyordum olduğum yerde.

"Aslında hiç de yanlış yerden bakmıyorum biliyor musun?" Yaslandığım dolaptan uzaklaşıp tam da karşısındaki yerimi aldığımda gün ışığıyla aydınlanan yüzüm açıktaydı artık. Gözleri anında kaşımın bitiminde kendine yer bulan ince çiziğe düştü. "Nasıl oluyor da ülkenin dokunulmaz denilen adamlarına dokunabiliyorsun? Senin onları affedebilmen için nasıl oluyor da sana bir tek yalvarmadıkları kalıyor?"

Şahin belki isteyerek belki de elinde olmadan elime öyle güzel kozlar bırakmıştı ki...

Boştaki eli ansızın yanağımı kavradığında, başparmağı neden olduğu yaraya dokunduğunda gözlerimi dahi kırpmadan çehresindeki değişimi izledim. Ciddiyetle bakan gözleri öfkeyle doluyordu. Kara gözlerini aydınlatan alevler kimleri yakacağını düşünerek zihnini bocalıyordu.

Canımı yakmak istemeyen hali yaranın etrafındaki parmağını oynatmasıyla ortaya çıkınca "Evcilik oyunu izletmemiz gereken herhangi bir aile bireyin yok etrafta." diye fısıldadım güçsüz bir tonlamayla.

Beni duymadığını biliyordum. Dokunuşuyla geriye çekmek istediğim başımı hareket ettiremediğim bir güçsüzlük belirdi bedenimde aynı anda. Birkaç santimlik çiziğe dokunan sıcak teni, acıyla kısılan bakışlarımı bahane ederek gözlerimi kapatmama neden oldu. Oysa acımıyordu bile dokunduğu yer. Fiziken acımıyordu sadece.

Dişlerimin arasından tıslarcasına "Dokunma," dedim aynı sessizlikle yutkunuşumu gizleme ihtiyacı hissedince. "Kandırmak zorunda olduğumuz hiçkimse yok burada." Oysa o belli belirsiz çizikten gözlerini çekti ama elini tenimden çekmedi.

"Gördün mü yine yanlış yerden bakıyorsun," dedi dokunuşunun birilerine bir şey kanıtlamak uğruna olmadığını belli ederek. Benden bir cevap almadan sorduğum soruyu yanıtladı. "Aşağıdaki adamların dokunulmazlığı, birkaç haddini bilmezin sana dokunmayı akıllarından geçirmelerine kadardı. Şimdi biraz olsun benimle inatlaşmadan sözümü dinle, Ahra. Ben in demeden inme aşağıya."

Biraz olsun kendime geldiğimi hissettiğim anda yanağımdaki elini uzaklaştıracaktım ki kalkan elimle aynı anda kolu geri çekildi. Sıcaklayan boynumla başımı hareketlendirip havadaki elimi saçlarıma yönlendirdim.

Sessizliğimi cevap kabul etti. Son bir bakışla odadan çıkmak için uzaklaştığında ve kapıyı açtığında arkasından dile getirdiğim "Peki ya inersem... En fazla ne olabilir?" sorusuna arkasını dahi dönmeden bıçak gibi keskin bir ifadeyle cevap verdi.

"Gözlerinin önünde elimi kana bulamış olurum. Bu da benden daha fazla nefret etmen için büyük bir fırsat yaratır sana. Bana eli kanlı zalim derken hiçbir çekince duymazsın bundan sonra."

Beni soru işaretleriyle bıraktığında ardında bıraktığı kasa öyle çeliyordu ki aklımı kendime hakim olamadım. Gördüğüm şifreyi de girmeme gerek kalmamıştı zaten. Hiç mi korkmuyordu benden?

Büyük demir yığınını araladığımda birkaç dosya, dövizler ve küçük bir kutudan başka dikkatimi çeken hiçbir şey yoktu.

Ta ki bir dava dosyasını andıran belgelerin arasından sızan küçük bir fotoğrafta gözlerim takılı kalana kadar. Kızıl saçlarındaki ince siyah şalın sakladığı yüzü de tanıyordum, fotoğrafın çekildiği yeri de. O dosyanın üzerinde yazan ise her şeyden çok çekiyordu dikkatimi. Cezayir Menekşesi. Çalan kapıyla anında geri kapattığım demir kapı öyle sarsıcı bir etki bırakmıştı ki titreyen ellerimi saklamak zorunda hissettim anında.

Goncagül'ün "Azem Bey'in misafirleri gitti. Sizi istiyor," sözüne kapalıydı kulaklarım. Bir robot misali attığım adımlarım geniş misafir salonunda son bulduğunda imzalamam için sayfalarca kağıtla bakışıyordum yalnızca.

Ne söylenen sözlerin önemi vardı ne de Azem Devran Payaslı'nın kasasındaki o dosyanın içinde bulunan fotoğrafın geçen yıl sığındığım topraklarda çekilmiş olmasının.

Söylediği sözleri anlamlandıramıyordum bile. Oturduğum masada titreyen elimle imzaladığım sayfalar neye aitti bilmiyordum. Hala güven duyuyordum attığım her imzada arkamdaki bedenin masaya yasladığı eline temas ettiğimde bile.

Elini tutmak istemediğim adamın parmağına dokunuyor olmak dahi rahatlatıyordu beni. Tenime dokunan teni bile sanki koruyordu. Oysa sorgulamalıydım güvenimi.

Ve şimdi duyuyordum her şeyi.

"Harun Erdenil'in resmi nikahlı eşi sayesinde hızlandıracağız tüm süreci."

Ve keşke duymasaydım hiçbir şeyi.

🥀


Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page