top of page

40. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 37 dakikada okunur

Kim ne derse desin, kendimi hep şuna inandırmışım: Ben, kendi hikayemin bile figüranıyım. Ben hariç herkes, mihenk taşlarının benden oluştuğu benim hikayemde, kendine bir rol edinebilir ve beni perdeleyebilir.

Ve yine, kim ne derse desin, kendimi artık şuna inandırdım: Sadece, figüranı olduğumu düşündüğüm kendi hikayemin değil, beni canından çok seven adamın da hikayesinde başrolum, onur konuğuyum.

Fakat fark ediyorum ki yine ve yine bir noktada yanılıyorum.

Benim ya da sevdiğim adamın hikayesi diye bahsettiğim iki ayrı yazgı, artık bir. Ve bu, bizim kaçınılmaz kaderimizin en güzel yanı.

Onun ya da benim değil. Bu bizim hikayemiz ve biz tahayyüllerimizi ertelemeye bir son verip yeni bir hayata, bambaşka bir yaşama bugün ilk adımı atıyor, bunu herkese duyurmak için can atıyorduk.

Yani en azından bunu planlıyorduk.

Şayet biraz daha bu gergin bekleyişim devam edecekse; ben, sevdiğim adama kavuşamadan şuracıkta son nefesimi verecek, sevdiğim adam diye bahsettiğim adamdan, hissettiğim stresin acısını bile ondan çıkaramadan diğer tarafa anında erişecektim.

Boğulur gibi olmama engel olmak niyetiyle derin bir nefes aldım. İçindeyken beni prensesler gibi hissettiren ama ruhumu da en az bedenim kadar sarmalayan güzeller güzeli elbisemin, belimi çevreleyen korsesine tutundum odamda volta atmaya bir son verdiğim sırada.

Harıl harıl yanan yüzümü yelledi titreyen ellerim. Yanıbaşımdaki kıza döndüm ve "Ay şimdi bayılacağım şuraya!" dedim en sonunda dayanamayarak. "Nerede kaldı bunlar? Gelsinler olsun bitsin gitsin işte. Zaman falan geçmiyor. Öleceğim şimdi heyecandan."

Sağ elimde durup sol elimi döven telefonumu yatağımın üzerine bıraktım gönderdiğim mesajlara bir cevap alamamaktan sebep.

"Hazır değil mi her şey? Bir aksilik çıkacak diye ödüm kopuyor. Hem, şimdiye gelmeleri gerekmiyor muydu? Alpay bakmıyor telefonuna, Melih'i mi arasam?"

Esma, kuzenlik görevinden midir bilinmez, sabahtan bu yana tüm gerginliğimi sırtlanarak beni bu gecenin huzurlu kollarına hazırlamak için elinden geleni yapıyordu. Ve bu yüzdendir ki sabırsız hallerime karşılık anlayışla karşılıyordu beni.

"Defne, az önce aradı ya Alpay ağabey..." dedi, unuttuğum bir noktaya parmak basmak ister gibi. "Çıktıklarını haber verecekti hani. Sen demedin mi adama, ben kocaman bembeyaz güller istiyorum sen gidip klasik kırmızı gül almışsın, diye? Onu almaya gitmiştir. Malum İstanbul trafiği, bu yüzden de geç kalmıştır—"

O anları hiç yaşamamışım, bu sözleri hiç söylememişim gibi şaşkınlıkla döndüm kuzenime.

Yapmamıştır değil mi öyle bir delilik? Bu saatte kalkıp da gezmemiştir değil mi dükkan dükkan?

"Yok artık!" dedim şok olmuş ifademi saklamadan. "Ya ben onu şakasına dedim. Melih bana geliyoruz deyip çiçeklerin fotoğrafını önceden atınca öyle laf arasında onları söyledim... Saat kaç olmuş, onla uğraşacak değil ya! Ciddiye alınacak söz mü yani bu?"

Esma, tek kaşını kaldırmış bana dikkatle bakıyordu, sen bu adamı tanımıyor musun sanki der gibi.

Tanıyorum demek istedim. Öyle bir tanıyorum ki her hareketi ona yeniden aşık olmama neden oluyor, beni benden alıyor.

Yüzünü ablukaya alan gülümsemesiyle devirdi gözlerini. "Sence senin bu sözlerini şaka olarak algılayacak bir adam mı o? Üstelik bugün!" dedi hayranlığını göstermek isteyerek. "Adım kadar eminim ki şu an her yerde bahsettiğin gibi bir buket ayarlama telaşındadır o." Kolundaki gümüş renkli zarif saatine baktı göz ucuyla. "Bulmadan da dönmeyecek gibi baksana. Şimdiye gelirlerdi yoksa."

Gülsem mi ağlasam mı karar veremediğim vakitlerde telaşımı tatlı bir tebessümle geriye iteledim. Söyledim ya, ben bu adama deliydim divaneydim ama en önemlisi de yüreğimi yüreğine kaptırdığımdan onsuz bir hiçtim.

Hafif yoğunluktaki makyajımın bozulmayacağını bilsem utancımdan, mutluluğumdan ellerimle yüzümü kapayacak, başını kuma gömen deve kuşu hesabı gizleyecektim kendimi. Tabi bir de 'AŞIĞIM BEN BU ADAMA AŞIK!' diye haykırmamak için dişledim parlak, açık şeftali tonlarındaki renge boyanan dudaklarımı.

Esma haklıydı.

Öyle bir adamdı benim canım adamım. Laf arasında öylesine kurduğum bir cümleyi bile sahici bir istekmiş gibi algılayıp bunu gerçekleştirmek için elinden ne geliyorsa yapmak için çaba gösterecek kadar güzeldi vurgunu olduğum güzel yüreği.

Bizim için en güzel en özel günlerden birinde onu böyle bir meşguliyete soktuğum için üzüldüm ama yine de bir yanım deli gibi seviniyordu bu duruma.

Onun ilgisini, sevgisini hissettiğim her an, ucunu bucağını düşünmeden tüketesim, sonuna kadar hissedesim geliyordu.

Bunca şeyin içinde bir de... Üstelik bendekinden katbekat çok daha tehlikeliydi onun telaşı ve o, bu asılsız isteğimi bile hoş karşılamıştı. Yıllardır hayalini kurduğu günü yaşayacak olmak, onda daha önce hiç görmediğim bir gerginliği gün yüzüne çıkarıvermişti ama asla sesini çıkarmamıştı.

Yüzümdeki ellerimi çekip güldü bu halime. Kuzenini tanıdığından, "Tamam, utanıp sıkılma boşuna," dedi, eğlenir gibi. "Makyajın bozulacak bak. Gel geçelim içeri, kendi gözlerinle kontrol et her şeyi, için rahat etsin. Hem zaman da geçer böylece."

Onlar gelmeden içeri geçme düşüncesi, yüreğimi yangın yerine vermesi sebebiyle "Olmaz!" diye yükseldim aniden.

Esma ise bu karşılığı beklemiyor olmalı ki karmakarışık bir ifadeyle ölçmeye çalıştı tepkimi.

"Giremem şimdi içeri."

Gözlerimi kaçırdım, en az Alpay Emir'in gözleri kadar güzel tondaki koyu yeşil elbisemin açıkta bıraktığı gerdanımı süsleyen pırlanta kolyemi düzeltme bahanesiyle aynanın önüne doğru ilerledim.

Şayet müstakbel kocam bey, seçtiğim elbisenin dekoltesine laf edecek olursa boynumu süsleyen mücevherin güzelliğini gölgelememek için o alanın kumaşı olmadığına ikna edebilirdim.

Daha olağan bir sesle "Ben çıkamam..." dedim bu defa. "Sen girip bir kontrol etsen, olmaz mı? Ben, Alpaylar geldiğinde çıkmak istiyorum odamdan. Kalabalık zaten içerisi..."

Anladı bir şeyler olduğunu lakin çok da üzerinde durmadı, beni soru yağmuruna tutarak darlamadı.

"Tamam," dedi, cıvıl cıvıl bir sesle. "Ben bi' bakayım o halde. Ters bir durum olursa haber ederim sana. Merak etme."

Odamdan çıktıktan sonra ardından kapattığı kapıyla derin bir nefes alıp makyaj masamın önünde bulunan pufa bıraktım kendimi.

Çocukluğumun geçtiği bu odada, yakında evleneceğim adamı bekliyor olmak büyümekten çok büyülendiğim göstergesi değil de neydi? Sevgisiz geçen günlerimin akıttığı yaşlarımla ıslanan duvarlarım sevinçten deli gibi atan kalbimin sesiyle yankılanıyordu sanki.

Bu yüzden, bu sevincim uçup gitmesin istiyordum. Şimdi bu kapıdan adımımı dışarıya atmak demek, babamın yaşlı gözlerini görmek demekti. Ağabeyimin üzerimden asla ayırmayacağı beğeni dolu bakışlarıydı. Annemin bana olan pişmanlığı, hüznünü, üzüntüsünü gizleyememesiydi. Ne de olsa, bir zamanlar kayıpları nedeniyle istemediği o bebek büyümüş, gözleri önünde süzülmüştü.

Ve bu da benim için beklenmedik bir hüznün en derinlerinde dolanmakla eşdeğerdi. Özellikle babasına düşkün bir kız çocuğu olarak bugün babamın da benim de asla etkisinden kaçamadığımız o garip atmosfere maruz kalmaktı.

Bugüne dek ağabeyime de bana da sevgisini göstermekten asla gocunmayan adam, zaman zaman ilgisizliğiyle canımızı sıksa da son zamanlarda aldığımız bu evlilik kararıyla o imrenerek bahsedilen kız babalarına dönüşüvermişti.

Beni gördüğü kısıtlı zamanlarda bile konuşmaya yer arıyor, gözlerindeki parıltıları gizlemeden, gururla, sevgiyle bakıyordu. Bu ise beni mutlu ettiği kadar duygusal bir ruh haline de iteliyordu tabi.

Bundandır ki bir numaralı destekçim, Alpaycım Emircim olmadan içeri geçmek istemiyor, en mutlu günümde gözlerimi yıkayacak herhangi bir yaştan uzak kalmaya çabalıyordum.

Ama anladım ki başaramamıştım. Açılan kapı sesiyle başımı kaldırdığımda ne yapacağımı şaşırdım. Kurguladım, oynadım, başardım sandım lakin istediğim gibi yapamadım. Babam, sanki bu düşüncemi hissetmiş de ondan kaçtığımı anlamış gibi beni kendi odamda yakalayıvermişti ansızın.

Kaçılmaz bir çekinceyle, başını uzattığı aralık kapıyı daha da açarak "Müsait miydin güzel kızım?" dedi.

Daha önce ondan hiç duymadığım bu ses tonu, elimi ayağımı birbirine doladı. Bir babanın evladına sunduğu bu ses tonu, bu içtenlik, sanki tüm gizli saklı duygularını altın tepside sunması kadar değerli, sunduğu duyguların anlaşılmasından da bir o kadar endişeliydi.

Dizlerimin altına kadar uzanan dar kesim elbisemin yırtmacını düzelterek ayaklandığımda babam çoktan içeri girmiş kapıyı da ardından sıkıca kapamıştı. Bu, kaçısın yok artık demek miydi?

Babamın yüzündeki o kırık tebessüm bana da sirayet ederken "Müsaitim tabi baba." dedim ve çoktan ellerimle oynamaya başladım kaçışım olmadığından sebep. "Bir şey mi isteyecektin, buyur?"

Bendeki o tutukluluk onda da görünmeye başlarken yatağımın üzerine oturdu, elini hafifçe yanındaki boşluğa vurduğunda beni de yanına çağırmış bulundu.

Beğeniyle "Ne güzel olmuşsun." dediği sırada ben de çoktan yanına oturmuştum. "Bahtın da yüzün gibi aydınlık olur inşallah." Son cümlesini sessizce, içtenlikle, duymadığımı düşünerek söyledi ancak duydum, mutluluğun kaçınılmaz oyununa savruldum.

Mesaj sesi odada yankılanınca yatağımdaki telefonumun ekranına baktı. Güleç bir ifadeyle "Nerede kaldı seninkiler?" dedi başıyla saati göstererek. "Ben senden icazet almaya gelmiştim ama belli ki bu Nihat'ın oğlan bekletiyor benim kızımı. Dersen ki, çıkar baba bu durumun acısını ondan... Ecel terleri döktür de aklı başına gelsin... Başımla beraber. Hele o Nihat gelinim diyor ya sana nisbet yapar gibi... Şeytan diyor oğlundan çıkar tüm hırsını da görsün."

Kucağımda birleşen ellerimin üzerinde elini hissettiğimde nazlanarak "Baba ya..." diye sızlanırken buldum kendimi. Ona karşı sevdiğim adamı savunmak utanmama neden oldu ama yine de geri adım atmadım. "Yapma sakın öyle bir şey." Güldüm gülmesine ama sahiden de onu zor bir duruma sokar, sabrını sınar korkusuyla çekinerek cevapladım: "Benim yüzümden gecikti. Yoksa şimdiye çoktan gelmişlerdi, biliyorsun."

Sevgisi içimi, ellerinin sıcaklığı da tenimi ısıtıp güvende hissetmeme neden olurken iç çekti, "Bilmez miyim ben onun senin yüzünden geç kalmalarını?" dedi ama beni de büyük bir bilinmezliğe sürükledi. "O hergele, yolunda sen varsın diye kaç defa yolunu değiştirdi de kaderine engel olamadı ben bilirim. Bırak geç kalmışlığı bir tek buna olsun."

Sormaya sorgulamaya fırsat bırakmadan "Güzel kızım..." dedi, dikkatimin odağını kendisine çekti. "Bir baba için ne de zormuş evladının büyüdüğünü görmek, başka bir yuva kuracağını bilmek. Şimdi kızıyorum dostuma ama Nihat hep kız evlat başka derdi de beni heveslendirirdi; keşke bahsetseymiş bu günlerin zorluğundan... Büyümüşsün, yuva kuracaksın diyorum ama daha dün gibi, ağabeyinin seni kimselere vermeyip kendi kucağında evimize getirişi."

Babam, her şeye rağmen bu hayattaki ince çizgilerimden biriyken böyle vedaya hazırlar gibi bir konuşmaya girişmesi, zor durumda bırakıyordu beni. Kullandığı her bir kelime hançer oluyor da yaralıyordu sanki bedenimi. Oysa sözleri daha önce açılan her bir yarama merhem olmaktan çok daha başkaydı.

"Gurur duyuyorum seninle. Okudun okulunu, aldın eline mesleğini; sarsılmana imkan vermeyerek ayakların üzerinde duruyorsun bir başına. Ama şimdi sırada sırtını yaslayabileceğin, elini tutabileceğin, iyisiyle kötüsüyle her an birbirinize emanet kılınacağınız insanla hayatını birleştirmenin sözünü vereceksin."

Yoğun bakışlarıyla karşılaşsam sınır kapısında bekleyen gözyaşlarım bir bir akacaktın, biliyordum ve sırf bu yüzden böyle bir anın yaşanmasını hiç istemiyordum.

Ondandır ki yüzüne bakAmadan "Baba böyle konuşmasan?" dedim, incecik bir sesle; tam da küçük bir kız çocuğu olup babasından istediğini yaptırma hevesiyle. "Ben bir tek senin sözüne dayanamıyorum." diye itirafta bile bulundum üstelik.

"Farkındasındır, senden kaçmaz biliyorum. Sabahtan beri kuytu köşe kaçıyorum evdeki herkesten ama sen yine buldun bir fırsatını," deyip güldüm yanaklarımı yakmak isteyen yaşlara engel olma niyetiyle. "Değil sözlerin, gözlerindeki hislerinle bile ağlayacak gibi oluyorum da ondan kaçıyorum yanlış anlam n'olur."

Sesimin titremeye başlamasıyla yutkundum, canım adamım yanımda olsun istedim. "Garip bir hismiş bu ya." Akacak gibi olan burnumu çektiğim an babam bu tavrıma gülüp beni kolunun altına çekti. "Hiç de büyümemişsin," dedi tebessümünü yansıttığı sesiyle. "Hala o küçük kız çocuğu... Diline vurdu yine düşüncelerin. Madem konuşturmayacaksın beni, sen susma o halde defne kokulum."

Güneşi gördüğü an bu sevdaya kanıp açan çiçekmişçesine açıldım, saçıldım, babamı haklı çıkardım. "Büyüdüm büyüdüm de siz birazcık geç anladınız sanki." dedim geçmişin sitemiyle.

Açılan dilimi susturamadım, mecbur sonuçlarına katlanacaktım.

"O yüzden hiç gerek var mı böyle ayrılır gibi konuşmaya? Sonuçta ben Alpay'la nişanlanınca değişen hiçbir şey olmayacak ki." dedim kendime bile bunu inandırmaya çabalayarak. "Zaten şimdi bile kendi evimde kalıyorum, sizden uzaktayım ister istemez. Üstelik, hatırlıyorum da sen kendin bile itiraf etmiştin onun beni sevdiğini bildiğini. Yani engel de olmamışsın, kızmamışsın bile ona. Hem... Sen seviyorsun zaten Alpay'ı ben biliyorum. Sevilmeyecek gibi de değil ki. Ben de çok seviyorum biliyorsun."

Gözyaşlarımı tutayım derken sadece birkaç dakikada istemeden de olsa döktüğüm kelimeler daha ne kadar utandırabilir beni derken söylediklerimin farkına varamadan söyleyeceklerimin kuyusunu kazdım.

Esma'nın önce dalgalandırıp ardından ensemde dağınıkça topladığı saçlarımın bozulmasından bile korkmadan babamın dokunuşlarına bıraktım kendimi. İyice sindim göğsüne.

"Buraya izin istemeye geldim dedin sadece ama belli ki sen beni ağlatacak konuşmalar hazırlamışsın, kapımı öyle çalmışsın.Başa döneceksek eğer... Bana soracaksan, istiyor musun vereyim mi seni Alpay'a, diye; istiyorum." dedim, sanki Alpay'ı değil de koca bir elma şekerini düşler gibi. "Öyle hiç veda eder gibi falan konuşma yani benimle. Zaten ağlayasım geliyor, oturur ağlarım burada saatlerce, sonra rezil oluruz misafirlerimize. Nihat amcayla da papaz olursun vallahi. Sorar hesabını gelinimi niye ağlattınız diye."

Şakağımda hissettiğim dudaklarla kapadım gözlerimi lakin babamın ciddiyet barındırmasa da gerçek hisleriyle dile getirdiği sözleri soğuk terler atmama neden oldu. "Aferin," dedi destek çıkar gibi. "Nihat'a baba dediğini duymayayım. Şimdilik amca demeye devam etmen kafi."

Titrek bir nefeslenme sonrası babamın hareketlenen göğsüyle başımı kaldırıp yüzüne baktım endişeyle. Zaman geçtikçe tenine yansıyan yorgunluğu sebebiyle kırışan göz kenarları ıslanmış, beni de en olmayacak yerden ıskalamıştı.

Başım omzuma eğilirken "Baba," dedim yapma der gibi. Sanırım bu hayatta bir evladın başına en gelmemesi gereken şey babasının gözyaşlarına tanıklık etmesiydi.

Yüzünü ellerimin arasına alıp iki yanağından da öptüm gözlerim doluluktan taşmak üzereyken. "Ne yaşarsak yaşayalım, siz benim ailemsiniz." dedim gerçek düşüncelerimi dile getirmekten çekinmeden. "Ben bilmiyor muyum, görmüyor muyum sanki sizin bu son günlerdeki çabalarınızı. Size çok kızgındım, kırgındım ama geçti gitti." dedim yatıştırmak ister gibi. "Yeter ki o günler geri gelmesin. Gelip de huzurumuzu bozmasın."

Bu defa ben tuttum az önce ellerimi sıkı sıkı tutan ellerini. "Sen her daim böyle tut benim ellerimi, her kararımda dur arkamda, ben başka hiçbir şey istemem."

Kısa bir an kendini bırakmış olsa da yaşaran gözlerini sildi, sıkı sıkıya sarıldı ve "Ben bu yaşımda kendi evladımdan hayatı öğrendiğime kızıp üzülüyorum, bakma sen bana." dedi, gülmek ve güldürmek için çabalayarak. "Kız evladın farklı olduğunu, kızım evimden çıkacak olduğunda öğrendiğime yanıyorum. Kendi anamdan babamdan görmediğim sevgiyi size gösteremediğime yanıyorum."

Zaman geçti, sustuk, durduk ama en çok da durulduk.

İkimizin de yüzünde kocaman bir gülümseme belirdiğinde yanından kalkacağım vakit babamın değişen yüz ifadesiyle bozuldu benim de huzurlu gülüşüm. Kolumdan tuttu, "Dur bakayım şöyle," dedi katı bir ses tonuyla. "Az önce dediklerin neydi senin öyle?"

Daha az önce yaşadıklarımız gönüllerimize dokunmamış gibi bu sert tavrıyla karşılaşınca şaştım kaldım.

Şaşkınlıkla "Ne dedim ki?" diye sordum, sonrasında dediklerimi tarttım.

NE DEMEMİŞTİM Kİ?

Ancak öyle olmadı. Ben neler neler dediğimi söylediğimi düşünürken babam hiç de o sert tavrından taviz vermeden "Bir daha asla duymayacağım!" dedi parmağını kaldırıp ciddiyetle sallarken. "Kim kimin kızını isteyecekmiş de ben de verecekmişim? Benim kimseye verecek kızım yok!"

Anlamsızca baktım gözlerine. Daha az önce ne konuşmuştuk da şimdi neler diyordu, bu muydu anlayıştan kastı. Seviyordum diyordum da ne diye şimdi böyle diyordu o halde.

Bakışlarımdaki hayal kırıklığına eğlenir gibi bakarken yumuşayan ifadesiyle o da ayaklandı. "Gelsinler, adam gibi müsaademi istesinler, senin de izninle vereyim sözümü ama ben kızını başka bir adama verecek bir baba değilim." demesiyle öyle bir hafiflik hissettim ki iki saniyede omuzlarıma çöken tüm dertler tasalar uçtu gitti sanki.

Alnımdan öpüp beni yeniden kolları arasına çekerken elimde olmadan "Aşk olsun baba!" diye çıkıştım, aklımın çıktığıyla kaldım. Zaten o an Esma'nın gelip de "Hadi! Neredeseniz? Geldiler, geldiler!" bağırışı bizi ayırmasa, yıllar sonra tattığım o güvenli kolların hissiyatından ayrılmam pek de mümkün değildi.

...

Onu tanımadan, bana olan sevdasının farkına varmadan önce tam sandığım benliğim aslında yarımmış, yaralıymış. Meğer eksik yanım bir tek onunla tamamlanırmış.

Başka bir açıklaması olamazdı çünkü karşımda duran adamın bir bakışıyla beni benden almasının, kendisine katmak ister gibi sarılmak için can atmasının.

Gözüm, gönlümün sahibini beklediğinden, ondan önce evimize giren misafirlerimizi görmemişti bile.

Lakin her an sığındığım, en güvenli limanım olan yıkılmaz bedeni; her şeyin bedeliymiş gibi tuttuğu güzeller güzeli, tam da hayallerimi süsleyen o büyük buketi bana bırakmadan, kimseyi umursamadan sıkıca sardı bedenimi.

Titreyen ellerim, bedenimi tutamayan ayak bileklerim, sahibine kavuşmak için hareketlenen yüreğim iyice her şeyi zorlaştırırken, sarılmamızı istemeyerek de olsa sonlandırdıktan sonra ayrılmak istemez gibi tenime mühürlediği dudaklarıyla gittim, geldim; zar zor "Hoş geldin." diyebildim. Kollarıma bıraktığı çiçeklerime bile odaklanamadım yüzündeki güzel gülümsemesinin ışıltısından. "İyi ki geldin."

O da biliyordu ki burada oyalanmamalı, doğruca diğerleri gibi içeri adımlamalıydı ancak ne uzun uzadıya sarılmasından sonra o gidiyordu ne de ben gitmesini istiyordum.

"Hoş buldum," dedi dolu dolu. "Bugünü, bu anı çok bekledim ama sonunda baya bir hoş buldum."

Sanki onu ilk defa bu denli resmi kıyafetler içinde görmüşüm gibi yine ve yine beğeniyle süzerken vardığım tek kanı, bu adamın yanık tenine beyaz gömleğin değil, siyah rengin daha çok yakışmasıydı.

İlk defa baştan ayağa, gömleğinden kravatına siyahlar içindeyken ne yeri ne de zamanıymış gibi bir yangın yaktı geçti bedenimi.

Ben kendimden geçmiş onu süzerken, ne dediğini bile idrak edemediğim vakitte güzel gözleri dolandı üzerimde. Ezdi geçti sanki tenimi de bedenimi de.

Öyle bir baktı ki, sevdasını da savruluşunu da saklama gereği bile duymadı, kendini açtıkça açtı.

Beğeniyle süzdüğü bedenimi bırakmak istemez gibi kolumdaki iri eli yavaşça belime kayarken kısık sesiyle "Bunun artık bir sınırı olmalı." dedi, bilincimi yerine getirdi. "Duruşunla, duruluğunla bile beni ele geçirişinin... Azalmak şöyle dursun, katlanarak artıyor bu durum. Ne yapacağım senin tarafından zamanlı zamansız alınmaya çalışılan bu canımla? Kes nefesimi, al canımı da er artık muradınaaa."

"Ağabey artık geçsen mi?" sözleri, karşımdaki adamın gözlerine bağlanan gözlerimi odağından uzaklaştırdı.

Melih, elindeki çikolata aranjmanının jelatinini kıyısından köşesinden yırtmış, içinden aldığı birkaç çikolatayı yerken gözleriyle içeriyi gösteriyordu. "Allah belamı versin kızı kolundan tutup şu açık kapıdan kaçıracak bir hava sezdim senden. Arkadaşımı düşündüğümden diyorum. Milletin sizi beklediğinden falan değil yani. Gir içeri, tak yüzüğünü, sonra zaten kaçar gidersiniz."

Melih, son günlerdeki işbirliğimizi ortaya çıkaracak korkusuyla ona attığım uyarı dolu bakışlarıma karşılık göz kırptı.

Arkasındaki kardeşine bakmak için iyice bedenime yanaşan adamın ferah kokusunu içime çekmeye fırsat bulamadan diğer koluma da Melih'in tırtıkladığı çikolatalar konumlandırıldı.

"Ayaküstü iki dakikada bir tek sevişmediğiniz kaldı. Bari kapıdan çekilin de ben geçeyim—" dedi, ayıplar gibi bize bakarak. "Tamam en çok siz evleneceksiniz, bir tek siz nişanlanacaksınız. T A M A M. Ne bu öpüş koklaş?"

Utanmasa, olan var olmayan var kıskanırlar, diye dolanacaktı etrafta. Kıskansınlardı.

Tehlikeli bir tonda "Bence de." deyip ağır ağır başını sallayan adamın tek gayesi sahiden de çıkıp gitmemiz olabilir miydi? Hemen ardından "Sen geç, yoksa ben geçireceğim Melih." dedi demesine ama kendisi de oyalandığımızın farkına varmış olmalı ki daha fazla uzatmadı. "Bu it bile bozamaz bugün asabımı."

İçeri geçtiğimiz, selamlaştığımız, nasılsın sorularıyla boğulmamaya çabaladığımız şu zamanda biri adımı sorsa kimliğime bakıp öyle cevap verecek kıvamdaydım. Ben, canım adamım geldiğinde heyecanım olur da azalır, desteğiyle telaşıma derman olur sanırken her şey daha da karışık bir hal aldı.

Bu yüzden kucağımdaki ellerimle oynuyor, Alpay Emir'in bir an olsun üzerimden ayrılmayan bakışlarından kaçıp bana doğrultulacak en ufak soruya bile hazırlık yapıyordum. Üstelik Ezgi'nin öpüp koklamaları bile dindirmiyordu heyecanımı. O değil de dayısı yapsa belki bu eylemi, belki bir ihtimal işe yarayabilirdi...

Zaman geçti, vakit geldi; Alpay Emir'in günlerdir ısrarla beklediği o tuzlu kahve tam da karşısında içilmeyi bekliyordu.

Kucağımda tepsi, ben burada ölecek gibi olurken beyefendinin orada dik duruşuyla oturup kendisine hayran bırakması, formaliteden de olsa sorulan her soruya utanmadan sıkılmadan net cevaplar vermesiyle yerimde hiç de rahat duramadım.

Aldım elime telefonumu, tam da Melih'in "Ee oğlumuz ne iş yapıyor diye sormayacak mıyız Oktay amca? Tanıyoruz zaten adamı deyip verecek miyiz hemen kardeşimi ağabeyime?" diyerek babamı yoldan çıkarmaya çalışırken Alpay Emir'in sohbet odasına girdim. "Valla benim bildiğim kadarıyla alkolü, sigarası eksik olmuyor ama sen yine de bir sor hesabını. Bakabilecek miymiş bakalım Defne'ye. Bir dediğini iki de eder beş de ama sen bilirsin yine de. Ben Defne'nin iyiliği için konuşuyorum."

Alpay Emir, kardeşinin sözleriyle gerildi ancak babama olan saygısını da gözardı etmeden verdi cevabını bir güzel.

"Elinde büyüdüm sayılır Oktay amca," demişti gözleri ara ara bana uğrarken. "Eminim ki sen benden razı olmasan değil burada karşında olmama izin vermek, Defne'nin adını ağzıma almama müsaade etmezdin. Gerçi bendeki bu sevda olduktan sonra sen müsaade vermesen bile ben ne kadar dayanabilirdim orası meçhul."

O bana hayallerimizdeki hayatı yaşamanın teminatını vererek en güzel hediyeyi sunarken benim de ona ama en çok da kendime güzel hediyelerim vardı. Tabi bunun da bir ön gösterimi olmalıydı.

Hazırlanmadan önce, ona atmak için çektiğim ama yine de atamadığım o görsellere girdim gizli saklı. Aldığım, bazılarını giyinmeye fırsat bile bulamadığım o iç çamaşırlarının sergilenmesinin vakti gelmişti ne de olsa.

Tatilimiz nedeniyle biraz da olsa esmerleşen tenimde daha gözalıcı duran kırmızı jartiyer takımına karşı düşüncesi ne olurdu kestiremiyordum ama benim içim kıpır kıpır oluyordu her anlamda, bugün bu adama kavuşacağımı hatırlattığından sebep.

Melih'in, kız tarafına geçtiğini belirtip ağabeyine yönelttiği sorularla Alpay Emir'in sabrı tükenirken ağzından kaçıracak gibi olduğu küfürleri engellemek amacıyla hareket ettim. Fotoğrafı gönderdikten sonra telefonuna bakmadığı için yeniden mesaj yazarken buldum kendimi.

Defne: Yaaaa! Baksana telefonunaaaa

Tam da o sırada bol tuzlu kahvesinden derin bir yudum almış, manyak adam bir de bu durumdan keyif duymuştu. Üstelik doğru muydu yanlış mıydı bilmiyorum ancak asla içebileceğimi düşünmediğim o kahveyi keyifle yudumlaması sevindirmişti beni.

Defne: Duydum ki bugünü sorunsuz atlatabilirsek günün sonunda seni bekleyen bir sürpriz varmış

Neredeyse tek yudumda yarıladığı kahvesini bırakmadan devam ederken şu hareketi bile katladıkça katladı ona olan sevdamı.

Defne: Acaba o sürpsiz neymişşşş aaaa

Babamlarla konuşması bittiği an onlar kendi aralarında sohbet etmeye başladı ve o da fırsattan istifade ceketinin iç cebinde sürekli titreyen telefonunu almak için hareketlendi.

Defne: Müstakbel karın olarak bugünümüzü başbaşa, müstakbel kocamla bizzat özel olarak ilgilenerek kutlamak isterim

Telefonunun ekranında adımı görmüş olmalı ki sorgu dolu bakışlarla baktı. Ne olduğunu anlamak için göz kırpıp başını oynattı.

Gözlerimle telefonunu işaret ettiğimde ise bir an bile beklemeden ekranı açtı; mesajlara baktı... Fotoğrafa baktığı ansa eli ayağına karıştı ve ne yapacağını şaşırdı. O an elindeki su bardağından aldığı yudumu da boğazında kaldı tabi. Öksürmesiyle beni bir telaş kapladı.

Telefon ekranını açtığıyla kapaması da bir oldu tabi. Ciddi ifadesi dalgalanır gibi şaşkınlık, gerginlik, telaşla değişiverdi. Yakınında biri olmasa dahi öyle bir dikkatle süzdü ki etrafı; gören, duyan, bilen birinin varlığıyla karşılaşsa yok etmek için harekete geçecekti.

Hemen hemen herkes bu durumu fark edince iyi misin, ne oldu soruları da ardı ardına geldi.

Alpay Emir ise o anlık öldürücü bakışlarını bana çevirirken tatlı tatlı gülmekle yetindim.

Tabi çoğu kişi de telefonuna değil içtiği kahvenin tuzluluğuna odaklandığından bir an olsun bakışlarını ayırmadan su bardağını alıp dikti. "İçim yandı bir an," dedi. "Oluyor öyle arada, olmaması gereken anlarda."

Kahveler içildi, Alpay'ın yakıcı bakışları daha da alevlenip iyice sardı bedenimi.

Nihat amcanın "Kahvelerimizi de içtiğimize göre..." diyerek başladığı cümleyle kucağıma tırmanan Ezgi'yi sardım sıkı sıkı.

Tüm gözler insanın üzerinde olunca neticede, ne konuşmayı biliyordunuz ne de nefes almayı.

Nihat amca "Beraber büyüttüğümüz evlatlarımızın hayatlarını birleştirmek istediklerini görmek de varmış kaderde." dedi mutlulukla. "Ben Defne'ye ha kızım demişim ha gelinim. Emel benim için neyse Defne de hep öyleydi zaten benim için."

Başıyla iki oğlunu gösterip devam etti konuşmasına: "Allah biliyor ya zaman zaman bu iki haytanın yerine Defne gibi bir kızım olmasını dahi diledim. Öyle severim."

Ben, duyduklarımla, Nihat amcanın içime dokunan sözleriyle gözlerim dolu dolu "Yaa," diye mırıldandım elimde olmadan. Alpay'ın dudaklarını sıkı sıkıya kapayıp usul usul dinlemesi Melih'in ise "Konu nasıl bizim haytalığımıza geldi şimdi?" diye serzenişte bulunmasıyla her zamanki aile ortamımızın sıcaklığıyla ısındım.

Dayanamayınca kalktım ayağa, gittim sıkı sıkı sarıldım ona. "Nihat amca," dedim içli içli. "Biliyorum senin kızından daha tatlıyım daha güzelim diye dayanamıyorsun bana ama şimdi senin oğullarının da maşallahı var yani. Demesen mi öyle? Melih'i bilmem ama ben vallahi razıyım Alpay'dan. Emelcim de en yakın arkadaşımı doğurduğundan favori insanlarımdan zaten..."

Benim yine aklımın tutukluluğu dilime vurunca utancımla kaldım, bu defa da kimse tarafından yargılanmadım. Alpay Emir'inse sevgi dolu bakışları ve ne yapacağım ben seninle der gib ifadesiyle şımardıkça şımardım.

Beni yanına alan, gitmeme izin vermeyen adam "O zaman," deyip döndü babama. "Takalım yüzükleri de dostumla dünür olmanın keyfini yaşayayım."

Babamdan aldığı izinle hareketlenmişti herkes.

Sonrası zaten rüya gibiydi. Kendimi, bulutların üzerine çıkmanın hayalini kuran o yaramaz çocuklar gibi hissediyordum. Parmağımdaki yüzükle, yanımdaki adamla çok daha güzel olmuştu her şey. Üstelik maruz kaldığımız bu ilgiden hiç rahatsız değildim şu durumda.

Tek kötü yanı ailelerimizin taktığı bileziklerimde, takılarımda Ezgi'nin gözü olmasıydı.

O da yetmezmiş gibi ilk fırsatta, mutfakta sarma dolu tencerenin üzerinde Melih ile sohbet edip tıkındığımıza asla inanamıyordum.

"Ağabeyim belamı belleyip selaamı seslendirecek gibi hissediyorum Defne." dedi dert dasa içinde. "Yap yengeliğini, koru beni."

Bileziklerimin varlığıyla yengeliğimi hatırlayarak "Yoo!" dedim uzata uzata. "Seni ağabeyin pataklamasa ben haşlayacağım." Isırdığım sarmamı çiğnedim aheste aheste. "Sen onu bizi sinir etmeden önce düşünecektin."

"Lan bu ilişkinin temellerini benim oluşturduğumu ne çabuk unutuyorsunuz siz? Vefasızsınız vefasız... Sen şimdi çocuğun olunca adını Melih de koymazsın."

"Koymam tabi!" dedim, bana ait olan küçük bir bebeğe 'Melih' diye seslendiğimi düşünerek.

Vallahi doğurasım varsa da kaçmıştı anında.

"Yalnız var ya," dedi elindeki üç sarmayı birden ağzına itelerken. "Alpay'dan razıyım falan deyip beni kenara atınca ben bi' fena bozulmadım değil. Sonra senin ganimetler geldi aklıma, unuttum gitti tüm küslüğümüzü. Dedim benim arkamda duran dağ gibi yengem ve bilezikleri var kim niye üzebilir ki beni! Tamam ulan koymasının çocuğuna adımı ama bizim şu mesele vardı hani—"

Parmaklarım arasındaki sarmayı dudaklarıma götürecektim ki başka bir el engel oldu bu duruma.

Parmağında taşıdığı yüzüğüyle bana olan aitliğini belli eden canım adamıma ait bir eldi bu.

"Çalıyor yine tehlike çanları... Bak adam akıllı rica ediyorum, iki dakika yalnız kalmayın. Siz yan yana gelince kafanız çok başka çalışıyor." Bariton sesi, "Sen içeri geçiyorsun," diyerek kardeşini kovarken, hapsettiği elimi dudaklarına götürüp bir güzel yedi sarmayı da parmaklarımı da.Sonrasında ben de kaçacak gibi olduğumda "Sense hiçbir yere kıpırdamıyorsun." dedi aksi mümkün değilmiş gibi. "Benim seninle görülecek bir hesabım var daha. Öyle şirinlik yapayım, adamımın etrafında dolanayım da aklını kurcalayayım... Geçeceksiniz o işleri küçükhanım."

Melih bu defa ağabeyinin lafını ikiletmezken ayrıldı yanımızdan.

Yavaştan boynuma dökülen saçlarımı iteledim. İçime kaçan sesimle "Kaçmıyorum ki..." dedim tam da bahsettiği şirinlikle. Üstelik titreyen ellerimi gizlemek için ellerimi arkamda birleştireceğim vakit farkına vardığım şeyle parıldadı gözlerim. Ben bu her hareket sonucu birbirine çarpıp ses çıkaran bilezik işini baya sevmiştim. Dişil enerji mi denir, yenge olmanın güvencesi midir bilinmez ama şıngır mıngır dolanasım geliyordu etrafta.

Sonrasında da "Ne hesabıymış ki bu Alpaycım Emircim?" dedim ilgiyle. "Daha az önce mutluluktan gözlerin parıl parıldı. Şimdiyse ateş püskürüyor. Ne olmuş olabilir iki dakikada çok merak ediyorum doğrusu."

Tezgahla onun arasında kaldığımda iki yanıma uzanan kollarına tutundum bir refleks kazanmış gibi.

"Açıkçası ben şu an birazcık tehlikedeymişim gibi hissediyorum kendimi. Mesafemizi korusak mı?"

Sözlerimle, büzülen dudaklarımla, dağılan saçlarımla bakışları da yavaştan yumuşarken "Neydi az önce yaptığın?" dedi. Güzel gözleri kısıldı, kasıtlı yaparmış gibi daha da yaklaşıp aklımı başımdan aldı.

"O fotoğraf..." Dili damağı kurumuş gibi yutkundu, gözlerim çoktan kravattan kurtulan boynuna kavuştu. "O halini," dedi içi gider gibi. "Ya biri görseydi?" Çıplak kolumu okşayan elinin tüy misali hissiyatıyla eridim gittim sandım kendimi. "Uğruna bir tek katil olmadığımız kalmıştı, bu gidişle o da olacak."

Defnecim, yalnız böyle adamımızın en ufak dokunuşuna, iki güzel lafına yanıp tutuşmak hiç olmuyor diyerekten toparlamaya çalıştım kendimi.

Fırsat bu fırsattı ya beklediği gibi kaçmak yerine nazla niyazla daha da yaklaştım bedenine. "He sen onu diyorsun..." dedim alttan alttan onu süzerken.

Ellerim yakasına çıkmış bir güzel oyalanıp gömleğini düzeltmişti. "Nişanlımın heyecanını alayım istedim ne var ki bunda?"

Bakışlarıma kanmış olacak ki o ilk anlardaki kızgınlığı yoktu. Omuz kırdım, nabzını yokladım, güzel bebeği olmanın hakkını verdim. "Ben sevinirsin sanmıştım oysa ama bir tek azarlanmadığım kaldı..." Göğsüne sürünerek inen ellerimle okşadım bedenini. "Kötü mü ettim yani? Seni düşündüm. İstedim ki sen de beni düşün."

Tamam doğruyu söyleyeceğim, bileziklerimin sesi hoşuma gittiğinden sürekli kollarımı hareket ettiresim geliyordu. Bundandı canım adamımın bedenini okşar gibi hareketlenmelerim. Yoksa biz böyle gömlek üzerinden dokunmayı değil, soyduktan sonra okşamayı seviyorduk!

Güzel gözleri çıplak omuzlarımda, kollarımdaki düşük askılarımda, açıkta kalan gerdanımda dolandıkça dolandı. "Al aklımı iyice, al! Bu adam bana lazım, deme de götür kalpten...Unutmadan, bu elbiseyi de konuşacağız biliyorsun değil mi?"

Dudaklarıma düşen bakışlarıyla hiç de farkında değilmiş gibi dişlerimin arasına aldım alt dudağımı. "Konuşalım tabi, konuşalım." dedim benden beklenmeyen bir işveyle cilveyle. "Lütfen sadece konuşmakla da kalmayalım Alpay Beycim. Başka başka faliyetlerde de bulunalım—" Yanlış bir şey söylemişim gibi şaşkınlıkla dudaklarıma kapadım ellerimi, susturdum kendimi. "Pardon, Alpay da nereden çıktı! Müstakbel kocacığım diyecektim."

O da benim gibi kollarımın hareket etmesiyle etrafta yankılanan altın bileziklerimin sesinden mi hoşlanmıştı bilmiyorum ama seslice gülmüştü bu halime. "Kurban olurum sana," deyip izin dahi almadan sıkıca bastırdı dudaklarını dudaklarıma. "Sen böyle yolun sonunu düşünmeden konuş yavrum, konuş. Sonra gecenin sonunda deme bana, ben ne yaptım da böyle davranıyorsun bana diye." Tehtitvaarilikle kalkan kaşının aşinalığından muzur bir gülümseme kondu yüzüme.

Boynuna doladığım ellerimle rahatça arkama yaslanırken "Kim ne diyormuş?" dedim ensesindeki kısacık saçları okşarken. "Benden sana açık çek... İstediğin gibi davranabilirsin."

Benim bu yoldan çıkmışlığıma, bana olan muhtaçlığına, hatta şu durumumuza gülsün mü ağlasın mı karar veremediğinden kafasını toparlamak adına alnını alnıma dayayıp düşündü birkaç saniye. Belki de kendine gelmeye çalıştı, bilemeyeceğim.

Sesime yansıyan tebessümümü gizlemeye çalışarak "Tamam, tamam." dedim fısıltıyla. "İlk günden nişanlısını kalpten götüren biri olarak anılmak istemiyorum. Kendine gel."

İlgime olan muhtaçlığıyla karşıladı sözlerimi.

"Kendimdeyim," dedi ifadesiz yüz ifadesini takınsa da gözleri parıl parılken. "Ama akşam kendimden geçersem mesuliyet kabul etmiyorum."

Utandım ama küçük bir baş hareketiyle onu onaylamaktan da geri durmadım. "Hay hay!" Ama o böyle ciddi ciddi sert ifadesiyle yüzüme yüzüme bakınca benim bu hallerim çok sırıtıyordu ve ben tüm aşkoluğumu kuşkoluğumu bir kenara koymak zorunda kalıyordum. "Bakma öyle... Kim bilir neler geçiriyorsun şimdi o aklından." Bakışlarındaki o tutkunun esiri olmaktan korktuğumdan "İçeri geçelim," dedim ama dinlenmedim.

Eğilip sol omzuma bastırdığı dudaklarını yavaşça çekti. Bedeni bedenime yaslandığı an inlememek için zor tuttum kendimi. Yüzü boyun girintimde dolanırken kızgınlıkla soludu. "İnceleyemedim bile," dedi esefle. "At desem atmazsın, attığında zamanını tutturamazsın. İrademi sikmekte üzerine yok. Hatun kollarının arasında zaten siktirtme fotoğrafını, çok bakmak istiyorsan parçala üzerindekini bak işte diyen tarafımı dinlememek için öyle zor duruyorum ki! Ne yapacağım yavrum ben seninle?"

Yüzünü ellerimin arasına alıp kısacık bir öpücük bıraktım dudaklarına. Şimdi kana kana içmek vardı bu dudakları da ona olan özlemim öyle büyüktü ki ne ben kendimi tutabilirdim ne o edepsizliğinden beni durdururdu.

Tek nefeste "Sen beni hep böyle güzelce sevsen yeter." dedim omuzlarım huzurla çökerken. "Başka hiçbir şeycikle istemem." dedim usulca.

Öyleydi. Sevsin, beni yanından ayırmasın başka da hiçbir şey istemezdim.

"Üstelik... Hiç de sıkma canını inceleyemedim, göremedim diye. Bizzat izin vereceğim bu gece. İncelemene, görmene... Tenimi hissetmene, beni sevmene."

Boğuk tonlamasıyla "Defne!" serzenişi yüzümü güldürdü. "Sabahtan beri, olmayan irademin amına koydun. Yetmez mi kızım bu haller? Şeytan diyor umursama kimseyi, nişansa nişan işte siktiğimin eğlencesini bitir, kaçır kadınını, al koynuna!"

Onun bu sabırsızlığıyla eğlenirken bedenini üzerimden iteleyip "Oldu!" dedim; başımı aşağı yukarı yavaşça sallayıp kaşlarımı kaldırdım olmayacağını anlasın diye. "Ben sevdim vallahi bu gelin olma işini. Şansına küs."

Kollarımı aramızda yükseltip ellerimi oynattım. "Şunları şıngır mıngır oynatıp etrafta salınmak ne kadar güzel biliyor musun sen? Kuyumcu dükkanı gibi nerede dolanacağım başka? Hiç de kaçamayız bir yere."

"Salın yavrum, ben salınma mı diyorum?" Ben burada masum masum heyecanımı paylaşırken onunla, onun niyeti bakışları kadar masum değildi ne yazık ki. "İstiyorum ki gelinimin bu salınmaları bir tek bana olsun. Bir tek ben göreyim güzel bebeğimin bu mutluluk sarhoşluğunu."

Yüzüğünün soğukluğunu tenimde hissettirmek ister gibi parmaklarının sırt kısmını göğüslerimin açıklığında dolandırdı. "Madem bileziklerin şıngır mıngır oynaşsın istiyorsun," dedi beni taklit ederek. "Ben biliyorum birkaç çözüm yolunu. Hareket lazımsa, bedenini titretecek, seni kendinden geçirecek tüm hareketlerin en alasını gerçekleştirebiliriz sonuçta."

Baktım ki benim bu cesaret kuşlarım ölüyor bir bir, ben de geri adım atmakta buldum çareyi.

Çünkü şimdi bacaklarımı bastırsam birbirine, kasıklarımdaki sızıyı saklamak istesem; durmazdı, durulmazdı.

"Tamam," dedim içime kaçan sesimi zar zor çıkarmaya çabalayarak. "Tamam hadi içeri geçelim artık. Ben yürürken de hareket edebiliyorum. Öyle gerek yok yani en alasına falan." Kollarımı kaldırıp salladım. "Yetiyor bana böyle yapmak."

Dolu dolu güldü bu halime.

Hep gülsün istedim ben de. Keder yerleşmesin güzel gözlerine.

Hep bana bir tek bana gülsün istedim.

Bundandır ki tutamadım kendim, "Çok seviyorum seni." dedim günler sonra. "Sevgilin, nişanlın, gelecekteki karın hatta en yakın arkadaşın... Hepsi olarak çok çok çok seviyorum. Bütünüyle öyle çok seviyorum ki, sana olan sevgimi nasıl gösterebilirim tam anlamıyla bilmediğimden sen benden bir şeyler iste de gerçekleştireyim istiyorum."

Yokluğu, hayatımdaki varlığını öyle sağlamlaştırmıştı ki, onsuz nefes almak diri diri toprağa gömülmek gibi geliyordu.

Sözlerimle öyle güzel parıldadı ki zehir yeşili gözleri, derdine derman bir tek ben olayım, açılan yaralarına bir tek ben şifa bulayım istedim.

İçi gide gide "Neyin mükâfatısın Defne sen?" dedi. "Söyle yavrum. Söyle, öpüp de başıma koyayım, kapısında köpek olayım ama bileyim de her gün her dakika şükredeyim."

Yanağımı seven eline tutunduğumda "Gerçek değil mi tüm bunlar?" dedi. "Bu olanlar, yaşanılanlar... Bu bir rüyaysa, uyanacaksam ve sana şu an dokunabildiğim gibi dokunamayacaksam kıyacağım canıma."

Onun bu hüzün dolu bakışlarına alışkın olmadığımdan, heyecanını da mutluluğunu da dolu dolu yaşamasını istediğimden "Allah aşkına konuşma böyle." dedim tek solukta, soluğumun kaynağına.

Bu, onun için nasıl bir imtihandı ki böyle şu an bile yaşadığımız mutluluğu sorgulayabiliyordu..?

Cefasını çektiğimiz sevdanın sefasını sürme vakti geldiğinden "Biliyorum Alpaycım Emircim." dedim gözlerimi iri iri açarak. "Tamam hayatım anlıyorum seni. Hala inanamıyorsun benim gibi harikalar ötesi bir kadının sana bakmış, hayatına almış hatta nişan yapmış olmasına ama kendine haksızlık etmemelisin."

Topuklu ayakkabılarım sağ olsun çok da yükselmeme gerek bırakmadığından rahatlıkla yanağına bastırdım dudaklarımı. "Şerroluğunu bir kenara koyarsak o kadar da imkansız değil yani."

Tenini sevdim usul usul. "Bu boy, bu pos..." dedim içim de dışım da onun için alev alev yanıp bir tek ona kavuşmak isterken. "Yakışıklılığından bahsetmiyorum bile. Merhametinle, bana olan sevginle aldın beni benden zaten daha neyin imkansızlığı bu! İlla tutup sarsayım, kendine mi getireyim seni?"

Ellerimizi birleştirmek istediğimde parmaklarımız kendiliğinden bir dişlinin parçalarıymış gibi mıhlanmıştı bile birbirine. "Ne zaman inanmıyormuş gibi olsan elini kaldır da yüzüğüne bak bir zahmet be adama aaa. Üstelik hele o yüzük parmağından bir çıksın Alpay Emir!" diye yükselirken buldum kendimi. "Hele bir çıksın bak! Çıksın da göreyim! İşte o zaman gösteririm ben sana neyin gerçek neyin hayal olduğunu."

Bu ani yükselişimi bastırmak ister gibi "Yavaş!" dedi tutuşunu sıklaştırarak. Öyle bir baktı ki ben kimi, niçin uyarıyorum diye sorguladım. Öyle dolu dolu baktı da uyardı ki, zaten sen çıkar desen ben çıkarmam demese de hissettirmişti.

Lakin o bunları demek yerine yine ve yine beni bulutların üzerindeymişçesine havalandıracak o sözlerle kendine müptela etti. "Ben, bunca zaman bu yüzüğün senin tarafından parmağıma geçireleceği günü beklerken sen bana neyden bahsediyorsun... Üstelik gel bir de bana sor. Düşünsene yavrum, sırf birkaç dakika daha fazla görebilmek için tüm işlerini bir kenara koyup sanki oradan geçiyormuş gibi okul çıkışlarını kovaladığım kadın, karım olacak. Adını anmaya korkardım, şimdiyse hayatımı adamak, aynı yastığa başkoymak için gün kovalıyorum. Dediğin gibi, inanmam için sarsmana gerek yok," dedi yeniden kendine gelip şerroluğunu konuştururken. "Beni kendine katsan, sarsan yeter."

Cevap vereceğim anda "Dakikalardır neredesiniz siz?" sözleriyle basıldığımızı anladım. Kapı açıldı, Emel abla kucağında kızıyla içeri daldı. "Melih'i de nasıl tembihlediyseniz sizi idare edecek diye yapmadığı şaklabanlık kalmadı." Biz tembihlememiştik ama o kendisi anlamış, desteğini sunmuştu belli ki.

Hak etmişti kolumdaki bileziklerimden bir tanesini ama köşe bucak kimle mesajlaşıyorsa önce onun hesabını vermeliydi. Kıracaktım parmaklarını olan olacaktı. Daha benim onunla görülmemiş bir hesabım vardı netiecede!

Alpay Emir'in umrunda bile olmayan yakınlığımız beni utandırınca elim ayağıma dolandı. "Abla..." Kaçtım tezgahla arasından. "Biz de geliyorduk aslında şimdi" dedim kızaran yanaklarımı ellerimi sallayarak yellerken. Vallahi bileziklerim oynaşsın diye değildi, sahiden utancımdan domatese dönmüştüm. Ondandı bu çabam. "Sen niye ayaklandın şimdi canım bebişimin annesi, bir şey istediysen seslenseydin ya." Keşke şu an hamileliğini bahane etseydi de iş gördürseydi, Yoksa ben bu utançtan yerin dibine girecektim.

Altınlarımın sesi beni kıskanan birinin dikkatini çekince "Anne," diye sızlanıp iyice kafasını gömdü kucağında bulunduğu kadının göğsüne. "Ben de istiyorum," dedi dudaklarını büzüp minik elini uzatıp kollarımı göstererek.

"Bana niye almadınız ki?" Küskünce çıkan sesiyle öpüp koklayasım, onu içime katasım geldi. Dayanamıyordum ki bu hallerine. Küpelerine, boynundaki boncuklu kolyesine, bileğindeki künyesine bakmaya çalıştı. "Bunlar minnacık. Bebekler için. Ben de istiyorum Defne'ninkilerden."

Ben Emel ablaya yakalanmış olmamızın derdindeyken kardeşi hiç de oralı değildi. Üstelik herkes kendi derdindeydi. Sırası mıydı şimdi yani Ezgi? Ben burada biricik görümceme yakalanmışım kardeşi beni kenarda köşede sıkıştırmışken. Sense anca kıskançlık peşindesin.

Alpay Emir ise öyle böyle davranmıyordu karşısına çıkanın kim olduğunu umursamadan. Utanmıyor, çekinmiyor, asla uslanmıyordu. Hatta nispet yapar gibi iri elini karnıma yerleştirip daha da bir yanaştı bana ve arkamdaki dolaptan aldığı bardağa aheste aheste doldurduğu suyu içmekle harcadı vaktini.

An itibariyle "Sen daha küçüksün bebeğim. Büyüdüğünde sana da alırız." diyen kadına karşılık ben bile kırılmıştım doğrusu.

Bu işin büyüğü küçüğü mü olurdu? Ezgi demek ben demekti. Ben demek altının her haline tav olmak, takıp takıştırmakla eş değerdi.. Hal böyle olunca da küçüklüğün bahane edilmesi çok kırıcıydı.

Annesinden istediği tepkiyi alamayınca kollarını birbirine bağlayan ve sahiden küstüğünü belli eden kızın bu defa hitap ettiği kişi dayısıydı. "Bidatine bana süpyüslü yumuyfa ayma," dedi ağladı ağlayacak bir ifadeyle. "Sen aldın Defne'ye büssürü büssürü bilezik, biliyorum ben! Bana niye almadın ki..."

Dayanamadım, doğruca gittim onu kucağıma aldım. annesini, "Biz de şimdi geliyoruz." diyerek postaladım. O ise beni bildiğinden "Sakın Defne!" uyarısında bulundu. "Olmayacak şeyler yapıp şımartma artık Ezgi'yi, lütfen."

Şımartmak değildi ki bu! Bebeğimi mutlu etmek, onu uçsuz bucaksız sevmekti.

Boynuma sığınan bebeğim dayısına küskün küskün bakışlar atarken "Aşkım," dedim, gönlünü alma isteğiyle. "Şimdi benimkiler sana büyük gelir." deyip bana inanması için bileziklerime dokunmasına, incelemesine olanak sağladım.

"Takarsak düşer hemen, kaybolur. Ben diyorum ki başka bir zaman gezelim tozalım, sonra sana da alalım olmaz mı?" Tombul kollarından öptüm büssürü büssürü. "Sonra ikimiz de takarız, güzel güzel dolanırız. Senin de benim de çok çok bileziğimiz olur!"

Omzunu silkti. "Sana dayım aldı," dedi, incecik sesiyle. "İstemem! Bana da o alsın bana ne!"

Gizli gizli bakışlarıyla; ifadesiz yüzüyle bizi izleyen adama baktı aklını çelmek ister gibi. Kırmızı renkli elbisesinin göbeğindeki fiyonkuyla oynayıp içli içli "Yoksa dayım sevmiyor mu beni artık?" dedi, burnumun direğini sızlattı. "Ödevini çizdim diye mi küstün yoksa bana."

Ben öğretiyordum ona bunları lakin ilk kanan da yine ben oluyordum.

Ödevden kastı da adım kadar emindim ki Alpay'ın üzerinde çalıştığı birkaç iş ile ilgili evraklarıydı. Benim içim gidiyordu da Alpay Emir nasıl dayanıp ifadesizce kalabiliyordu bu tatlılığa aklım almıyordu.

Şayet biraz daha gönlünü almazsa onun yerine ben ağlayacaktım ilgisilikten, sevgisizlikten.

"Ay saçmalama! Dayın hiç küser mi bize!"

"Alpay..." dedim uyarmakla ağlamak arası bir sesle. "Sen de bir şey söylesene sevgilim."

Kucağımdaki kızın saçlarını okşayıp yanaklarını öptüm bol bol. "Hiç olur mu öyle şey. Dayın önce beni, sonra da seni kocaman kocaman seviyor bal yanak. Bilmiyor musun sanki? Ama unutma, önce beni, sonra seni!"

Kalçasını masaya yaslamış, iri kollarını göğsünde bağlayıp bizi anlamlandıramadığım duygularla izlerken tebessüm edecek gibi oldu. Bunu da çenesini hafifçe kaşıyarak gizlemeye çalıştı. Ama ne gerek vardı bu kadar ciddiyete! Hiç mi üzülmemişti bu halimize.

Bana bakarak "Küçük hanım beni bir kolyeye satmadan önce düşünecekti bunları."dedi sahici olmayan bir kızgınlıkla. "Kim kimi sevmiyormuş gördük sayenizde. Sor bakayım bal yanağına kimmiş benden bir kolye uğruna vazgeçen."

Böyle ciddi ciddi konuşunca ben bile titremiştim olduğum yerde. Acilen ama çoook acilen sevgisiyle boğmalıydı bizi. Tam şu an bizi sarıp sarmalamalı, güzel bebeklerini ne kadar sevdiğinden bahsetmeliydi ama o bize takı sevdamızın cezasını kesiyordu resmen. "Ederimiz bir altın kolyeymiş ya eyvallah Ezgi Hanım." Bana döndü havalanan kaşlarıyla. "Sana da helal olsun yavrum." dedi başını yavaştan sallaya sallaya. "Arkamızdan bir tek pazarlık yapmadığın kalmış..."

Ezgi anlamadı belki de söylediklerini ama yine de hissetti mi bilinmez, "Sen evleneceğin için mi Defne'ye bunları aldın?" dedi minik parmaklarıyla bileziklerimi bir sağa bir sola iteleyerek.

Sonra bana bakıp "Ben de evleneceğim ki o zaman. Bana ne?" dedi çekinerek. Silktiği omzunu ısırasım geldi de zor tuttum kendimi.

Önce beni sonra da kendini göstererek konuştu bu defa: "Birazcık senlen evlensin, birazcık da benlen. Olmaz mı?"

İnce kaşları merakla havalandığında küskünlükle Alpay'a döndüm. "Aşk olsun!" dedim dolmuş bir şekilde. "Al işte. Bizi düşürdüğün hale bak! Niye sarıp sarmalamak yerine küstürüyorsun bizi? Ne kadar gaddarsın ya sen!"

"Ben anlayamıyorum," dedi içi gide gide. "Bu kız nasıl oluyor da Emel'in değil senin kopyan olabiliyor Allah aşkına!" Sonunda dayanamadı, yanımıza gelip sardı, sarmaladı, sevgisiyle boğdukça boğdu ikimizi de.

Kulağıma ulaşan fısıltısıyla kapadım gözlerimi. "Ezgi de olmasa nereden izleyeceğim ben bu ön gösterimleri?" dedi güler gibi ancak karnımdaki eliyle, bizi kavradığı kollarıyla iyice yumuşadık ona karşı. "Bir de soruyorsun senin için ne yapabilirim diye." dedi, karın boşluğumda karıncalanmalara neden olacak tonlamasıyla. "Ben bu fragmanları değil filmin direkt kendisini izlemek istiyorum."

Sonrasındaysa daha fazla dayanamayıp Ezgi'yi kucağına aldı. "Ben seni hiç unutur muyum güzel kızım?" dedi, bu defa alınanın kendi olduğunu belli ederek. "Öğrendik ama... Sen basit bir hediyeye silip atmışsın beni..."

Kendime engel olamayarak karşımdaki manzaraya karşı "Basit mi?" dedim şaşkınlıkla. "Ne basiti Alpay Emir ya! Ben o kolyeyi ne kadar çok seviyordum sen biliyor musun? Senin uğruna vazgeçtiğim şeye bak... Bir de senin basit diye anmana bak... Kırıldım, gücendim!"

Bileziklerimin varlığını hatırlama isteğiyle göğsümde birleştirdim kollarımı. Melih neredeydi? Yengesinin bir tanesi, diye sağda solda dolanma vaktim gelmişti!

Uyarı dolu bakışlarıyla Ezgi'nin yüz ifadesini inceledi. "Sağda solda, bana inat, amcamı daha çok seviyorum diye dolanıyormuşsun." deyince buna sahiden de alındığını anladığım an kahkahalarala gülesim gelmişti doğrusu. Buna takıldığından sözlerimi bile işitememişti. "Geliyor kulağıma hepsi bir bir bak ona göre."

Küçük elleriyle dayısının yüzüne uzandı. "Yoo ki." dedi uzanıp yanağını öperken. "Şaka etmiştim. Ben senlen evleneceğim zaten. En çok seni seviyorum. Çok çok çok. Bu kadar!" deyip açtı kollarını kocaman iki yana.

Küçücük boyuyla ettiği laflar bizi güldürürken bu defa "Yoo." diyen Alpay Emir'di. "Ben Defne'yle evleneceğim. Ama söyleyeyim, evlendiğim için almadım o bilezikleri," deyip cebinden küçük, lacivert renkli bir kese çıkardı.

En az Ezgi kadar ben de meraklanmıştım doğrusu.

Açıp da içinden minik bir bileklik çıkardığında öyle mutlu oldum ki. O da biliyordu işte Ezgi'nin bizi bu hale getireceğini. Almıştı önlemini.

"Sevdiğimden aldım. Mutlu olacağını bildiğimden, o mutlu olduğunda dünyamın daha da ışıldayacağından."

Ellerini uzatırken "Yaa," diye miyavladı küçük bebeğim. Ardından ben de katıldım ona: "Alpay Emir ya..."

"Bu benim mi? Küçücük. Defne'ye olmaz! Zaten onun büssürü büssürü var ki." diye hemen savunmaya geçen Ezgi'yle daha fazla ilerlem. Yoksa ben bilirdim hayır benim o demesini.

Alpay bizim bu halimize gülerken, ben onun güzel kalbiyle hüzünlenirken, Ezgi'nin bileğine takmıştı bile üzerinde küçük uğur böcekleri olan bilekliği.

İlgisini, sevgisini göstermekten çekinmeyen adamla derin bir iç çektim. Ben gerçekten de doğru adamı seçmiştim.

Onlar gözlerimin önünde beni unuttukları için birbirlerini sevip aşklarını yaşarlarken ben de bir köşede kalmış, yüreği güzel canım adamımın hayatımdaki en doğru kararlardan biri olmasının sevincini yaşıyordum bu güzel manzara eşliğinde.

...

Güle oynaya, zaman zaman adamımı çıldırta çıldırta tamamladığımız yolun sonu yuvamıza varınca; el ele, göz göze indik arabadan. Bir daha asla ayak basmayacağımı düşündüğüm bu evin karşısında olmak, ettiğim büyük yeminlerimi karşıma çıkarıyordu bir bir. Hayat, öyle çetrefilli yollara sokmuştu ki bizi, şimdi geldiğimiz bu nokta, imkansızın mümkün oluşunu kanıtlıyordu sanki.

Eve girmeden önce bahçemizi süsleyen rengarenk bahar çiçeklerine bakarken dalıp gittiğimi hissetmiş olmalı ki tutuşunu sıkılaştırıp tüy misali okşadı tenimi. "Ne oldu?" dedi, endişeyle. Sonra benden bir cevap bile beklemeden, içli içli "Güzel bebeğim..." dedi, ona içimdeki tüm sevgiyi aktarmak ister gibi bakmama olanak sağladı.

"Efendim," dedim ama bizimkilere gençler olarak kendi aramızda kutlama yapacağız diyerek çıktığımızdan evde bırakmak zorunda kaldığım altınlarım ve bileziklerimin sesi olmadığından sebep seslerini duyamasam da duyuyormuşçasına "Efendim canım müstakbel kocacığım." dedim yüzümde güller açarken.

Ben böyle konuşuyordum ya, bir şey demiyordu ama kendinden geçiyordu. O böyle olunca da benim dur durak bilmeden bunu dile getiresim geliyordu.

Cebinden çıkardığı anahtarları tıpkı ilk günkü gibi avuçlarıma bıraktı.

Geçmişin hüznüyle, geleceğin heyecanıyla inceledi yüzümü. "Mutlulukla hatırlamanı istediğim ne varsa sana kötüyü hatırlatıyor, biliyorum." dedi çekinerek.

Mahçupluğu çığ oldu da yıktı sanki benliğimi.

Büyük bir inançla, duruşu bile köklü bir çınar gibi gölgesinde huzuru vaat ederek dikildi karşımda. "Ama bilmeni isterim ki," diye devam etti sesi bile gülümserken. "Yaşayacağımız her ne varsa dönüp de baktığında huzurla hatırlaman için büyük bir ant içtim. Yakıp yıktığım ne varsa, her an, her zaman çok daha iyisini inşaa edeceğim."

Kollarımı ona sarılmak için kaldırdığımda biliyordum yeni gelinliğimin göstergesi olan bileziklerimin sesinin yankılanmayacağını lakin yine de karşımdaki adama olan sevdam ağır geldiğinden bunu sorun etmedim.

Topuklu ayakkabılarıma rağmen yükselip boynuna sarıldım sıkı sıkıya. "Canım adamım," dedim tek solukta. "Sen benim seni boşuna aldığımı mı düşünüyorsun yoksa?" Beni kendine katmak ister gibi iri kollarını belime doladığında birazcık geri çekilip çoktan birkaç düğmesi açılan gömleğinin yakalarıyla oynadım nazla niyazla.

"Evrendeki en iyi inşaatçıyı kocam yapacak olmamdaki amacımı da anlamışsındır umarım," dedim bizi abluka altına çalışmaya çalışan hüzün bulutlarını hayali bilezikli kollarımla. Bir zamanlar gülüşü yok sandığım adamın gülüşlerini söndürmüşüm de haberim olmamışken, şimdi bu tavrıma dolu dolu gülüyordu ya şükrüme sebep oluyordu her haliyle.

Omzundan koluna, kolundan ellerine inen tutuşumla ilerlememiz için adımladım, onu peşime taktım. "Hadi," dedim çocuksu bir sevinçle. "Girelim artık evimize." Kapıyı açmak için anahtarı kaldırdığımda "Bu kapıdan adımımızı attığımız her an," dedim küçük bir çocuğu ikna eder naiflikte. "Bizi birbirimizden uzaklaştıran ne varsa ardımızda bırakıp yolumuza bakacağız. Kavgalarımızı da kavuşmalarımızı da burada yaşayacağız."

Kapıyı aralayıp da içeri girdiğimizde, onun ilk gidişinde Melih'in özenle ilgilenip ilgiyle zevklerime göre tamamlamaya çalıştığı evimizin bu halini görmeyi bile ummuyorken şimdi yanımdaki adamla yuvamızda olmanın huzuru, dalga dalga taşan bir deniz gibi çoşkuyla yüreğimi attırıyordu.

Öyle kaptırmıştım ki kendimi Alpay Emir'i peşimden sürüklüyor, evin her bir ayrıntısını içime sığmak bilmeyen duygularla inceliyordum.

Her bir ayrıntıda durup dakikalarca ona konuştuğumdan hiç şikayetçi değildi ancak o kendince bizim bu geceki kutlamamızı başlatmıştı. Yan yana duran birkaç alkol şişesinden birini eline alıp da bardağa doldururken "Emin misin eşlik etmek istemediğine?" dedi, garip bir tınıyla. "Oysa ben bu teklifi geri çevireceğini pek düşünmemiştim."

Büyük misafir odasında dolanmaya son verip küçük adımlarla ona ilerledim.

Artık bana ayak uydurmaya bir son vermiş, içkisiyle beraber rahatça kendini koltuğa bırakmıştı.

Yanına geçmek yerine aralık bacaklarının arasına girip sağ bacağına oturduğumda ağır hareketleriyle yudumladığı bardağını diğer bacağına yaslayıp belimi sarmaladı.     Omzumu, boynumu öpücükleriyle damgaladı.

Çıplak kollarım boynunda yer edindiğinde "Senin gözünde sanırım alkolik biri olup çıkmışım," diye çıkıştım sahici olmayan bir kızgınlıkla.

Kucağında olduğum için başını arkaya atarak bana bakması, açıkta kalan göğsü ve öpülesi çıkıntılı boynuyla iştahımı öyle kabartıyordu ki 'biz artık başka kutlamalara mı geçsek acaba?' dememek için kendime hakim olmaya çabalıyordum. Bir elim boynuyla yanağı arasında kendine yer edinirken bir diğer elim ensesinden içeri sızmıştı bile.

Şımarıkça bir gülümsemeyle yaklaşıp ansızın kısacık bir an dudaklarımızı birleştirdim ancak o bu birleşime doyamadan temasımı kesmeden biraz geriye kaçtım. "Bugünlük böyle eşlik etmek istiyorum," dedim fısıltı eşliğinde. "Sen istediğin gibi çıkar kendi kutlamanın keyfini. Bense dudaklarından içeceğim bu gece. Sonra da kendi kutlamamın keyfini yaşayacağım."

Göğsünü havalandıran nefesi göğüslerimin üzerine dağıldığında titrek bir nefes aldım ama geri de adım atmadım.

Belimden kalçama inen eli, bulunduğu yeri kavrayıp bedenimi daha da kucağına çektiğinde "Zorluyorsun." dedi, nutku tutulmuş gibi. "Sonra zorlanan sen olunca hesabını bana soruyorsun."

Tam da nazik bir hanımefendi olarak tek omzumu silktim. "Bilemiyorum." dedim, onu yoldan çıkarmaya çalışan ben değilmişim gibi. "İçimden geldiği gibi davranıyorum. Belli ki zoru seviyorum."

Gözlerimi, içtiği sıvı nedeniyle parıldayan dudaklarından çekemeden "Sen yine de dikkat." diye uyardı, dikkat etmemem gerektiğini savunur tezatlıkta.

Ama onu dinleyen kimdi ki?

İçkisini yeniden yudumladıktan sonra gel beni öp der gibi duran dudaklarıyla dayanamayıp yeniden eğildim. Öncesinde, iki dudağımın arasında onu hayatımda istemediğime dair sözler yer alırken şimdi kendi dudakları yer alıyordu.

Bu defaki öpüşüm onun hoyratlığı yüzünden derinlik kazanırken elindeki bardağı bıraktı, bedenimi tamamen kucağına çekerek onu tam anlamıyla hissetmemi sağladı.

Kendimi yeniden geri çektiğimde bu hareketimi sinirle karşılayıp dayanamıyormuş gibi fısıldadı adımı. "Defne..." dedi ama kucağından kalkmak için onu ittiğimde orantısız gücünü kullanmayı da bırakmadı. Ensemi sıkıştırdığı avucunu kendine çekip yeniden öptü hırpalamak istediği dudaklarımı.

Onun aksine ben küçük küçük dokunuşlarla ona eşlik ederken bu muhtaçlığı karşısında gülümseyerek "Ama..." dedim, ayrılmak için. "Sana yeni cicilerimi gösterebilmek için kucağından kalkmalı, elbisemden kurtulmalıyım. İzin vermiyorsun ki hayatım."

Kalkmak için yeniden geniş omuzlarına tutunduğumda yine ve yine kalkmama izin vermedi. Üstelik bu defaki izin vermeyişi kasıklarımı sızlatacak derecede akıl kurcalıyıcıydı.

"Ben verdiğim sözleri tutarım, bilirsin. Baktım ki canım adamım bugün uslu uslu durdu... Vereyim dedim ödülünü."

"Nasıl başarabiliyorsun?" dedi hayranlıkla. "Aynı anda nasıl oluyor da hem bedenime hem yüreğime hükmedebiliyorsun? Bir sözün şevkten gözümü kör ederken başka bir sözün nasıl şefkatimi kazanabilir?"

Utancımı rafa kaldırıp dudağının kenarını, hatta her konuştuğunda orada oluşan ufacık o boşluğu sevdim parmak uçlarımla. "İzin verirsen, seni daha çok şaşırtmak isterim." deyip ondan uzaklaşacaktım lakin ondan izin çıkmadı.

"Sen hiç zahmet etme," deyip kalçamdaki elini sırtıma çıkardı. Aheste aheste indirdiği fermuarımla içimdeki yangını öyle bir harladı ki, söndürmek için kendi taktiklerine bırakacaktım sonunda kendimi.

Sırtımdaki boşluktan araya sızan eli çıplak tenimi sevdi. Bollaşan elbisem göğüs dekoltesi yetmiyormuşçasına daha da aşağı inerken gözlerini gözlerimden ayırmayan adam "Kırmızı mı demiştin?" diye sordu kendi bakmak yerine.

Titrekçe bıraktığım nefes sonrası "Hıhım," dedim ansızın gelen çekingenlikle. Doğrusu hiç sırası değildi şu an.

Ondandır ki gözlerimi kaçırmak yerine yüzünde dolandım durdum güzel gözleriyle bir savaşa girmişim gibi.

Hatta o bana bakmayı reddedip gözlerini gözlerimden ayırmıyordu ya daha da gaza geliyordum. Bundandır ki bu savaşın galibi kim olacak diye meraklanırken ona uyup gözlerimi gözlerinden bir an ayırmadan usul usul çıkardım elbisemi.

Hatta rahatça hareket edebilmek adına kucağında havalanıp elbiseyi bir kenara attıktan sonra yeniden yerime, kasıklarına yerleştiğimde gerildikçe gerildi, kasıldıkça kasıldı tüm bedeni.

Açıldığı için göğüslerimi kapatan saçlarımı ensemde topladım, dikkati dağılsın da artık beni izlesin istedim. Alpay Emir gözlerini bir an olsun yüzümden ayırmazken en sonunda dayanamayıp "Bana bakmasana..." dedim tarazlı sesimle. Sonra dediğim şeyin saçmalığıyla buruşturdum yüzümü. Utana sıkıla "Yani bana bakma derken..." deyip kendime kızdım durdum. "Off! Yüzüme bakma işte!"

Ben konuştukça öyle soft ve hoş bir gülümseme yayılıyordu ki yüzüne elbisemi yeniden üzerime geçirmek, göğsüne yatıp öyle hiçbir kötülüğe bulaşmadan huzurla uzanasım geliyordu.

Açıkçası tüm sınırlarımı unutup onun için hazırlanıp gözleri önünde soyunurken onun bu denli tepkisiz kalması sinirimi bozuyordu.

Çıplak belimi çevreleyen elleri bir bedenimin etrafında çember oluştururken "Sürprizinin sonucunda yüzünde oluşan kırmızılık, bedeninde göreceğim herhangi bir bez parçasından çok daha değerli benim için." dedi dolgun alt dudağını dişleyip iç geçirmeden önce.

Sonraysa tenimi yakan bakışlarıyla inceledi her bir yerimi.

Kırmızı kumaşın kapadığı balen göğüslerimi çevrelemiş, üzerindeki transparan kırmızı kumaş ise göğüslerimi koyuluğunu kapayamamıştı.

Belimdeki elleri tenimden ayrılmadan yukarı çıktı. Dudakları arasından firar eden sesli nefesi hassaslaşan göğüs uçlarımı uyarırken kabaran tomurcuğumu sağa sola aheste aheste hareket ettiren başparmağıyla "Alpay..." diye sızlandım durdum yerimde.

Hareketlenen kalçam kasıklarına sürtününce yeniden yüzüme çıktı bakışları. Kararan bakışlarıyla "Bugün," deyişi ona sunduğum açık çeki yırtıp atma isteği oluşturuyordu bende. "Bitmesi için yalvarsan da yakarsan da.... İçindeyken geceyi gün edeceğim."

Bedenindeki fazlalıklardan kurtulma isteğiyle gömleğinin düğmelerini açmaya çalıştım. Dudaklarına doğru "Hiçbir itirazım yok." dedim büyük bir istekle. "Benden sana açık çek, demiştim sevgilim. Unuttun mu?"

Bedeninden çıkarıp kenara bıraktım gömleğini. Yaklaşıp yanağından başlayarak boynuna, omzularına bıraktım öpücüklerimi.

İri kollarında dolanan ellerimin tekrar omuzlarına çıkmasının nedeni dudaklarımı ağzının içine alışıydı. Öyle bir açlıkla öptü ki, bu hareketi az önceki sözlerinin gerçekliğini kanıtlar nitelikteydi.

Belime dolanan ellerine odaklanamadan sırtımın temas ettiği soğuklukla titredi bedenim, adını sayıklamak istediğimden dudaklarından uzaklaştım.

Sanki ayrılmadığında değil de ayrıldığında nefes nefese kalacakmış gibi fevriydi hareketi. Ben ona "Alpay..." dedikçe o bana karşı hırçınlaştıkça hırçınlaştı.

Üzerimdeki ağırlığı göğsülerimi ezerken bunu bile isteye yapışı, onu daha iyi hissetmem için altındaki bacağımı kavrayı aralaması zihnimi karıncalandırıyor, içimi ona akmak için dolduruyordu.

Bacaklarımı beline dolayacaktım ki buna izin vermedi, boynuma tutunan eli uzandığım yerden kalkmama engel olurken yüzü, boynumdan aşağıya doğru tenime dolana dolana hareketlendi. Sağ göğsümün üzerinde, kumaşın üzerinden hissettiğim diliyle inleyip kıvranırken kapandı gözlerim. Kendimi onun dokunuşlarına bırakmıştım lakin böyle olmamalıydı. Bu defa o bu anın keyfini yaşasın istiyordum.

Avucunun içine sığdırmaya çalıştığı göğsümü yoğurup diğerini de diliyle tahrik ederken nutkum tutulmuş, ruhum uçmuştu.

Soluk soluğa "Bu nasıl bir cezaydı böyle?" diye sordu kızgınlıkla. "Hadi bana yok! Kendine de mi acıman yok senin?"

Onun için yanıp tutuşan kadınlığımın varlığını hissetmek ister gibi üzerimden tamamen kayarken kendisi yerde, bense geniş kanepedeydim. Bacaklarımın arasına girmesiyle baldırımda hissettiğim öpücükler uçsuz bucaksın bir yolculuğa çıkardı beni.

Onu bacaklarımın arasında hapsetmek istiyor olmamın arsızlığıyla ve bunu yapmıyor oluşuyla "Kusura bakma artık!" diye yükseldim bana istediğimi vermeyince. "Senden ayrılmışken gelip de seninle sevişmediğim için..." Parmağını tam da onun için atan nabzımda hissettiğimde havalanan kalçamla güler gibi oldu.

Çamaşırımın üzerinden yaptığı baskıyla ıslaklığımın arttıkça arttığını hissettim. Saçları arasına dolanan parmaklarım bile titrerken derin bir nefes çektim içime. Ölecek gibi hissediyordum kendimi. Ölecek ve bu anın sonunu göremeyecek gibi.

Kokumu içine çekerken sözlerinin yanlışlığıyla "Sikeyim," diye verdi nefesini. "Bok varmış gibi çekip giden Alpay'ı da, seni de!"

Omuzlarından aşağı sarkan bacaklarımda derman olmadığından sırtına yaslanan ayağım azıcık kalan kuvvetiyle onu kendime itmeye çalışırken sıcak nefesi tam da bacaklarımın içindeydi. Dudakları ıslanan çamaşırımın üzerindeydi ve ben onunla aramda hiçbir şeyin girmesine dayanamıyordum.

"Alpay..." sızlanışımla "Bu defa bu sabırsızlığına kızmayacağım," dedi, belimdeki jartiyeri bollaştırıp atmaya çabalarken. Çözdüğü klipslerle isteğine kavuşmuş, yavaşça çıkarıp atarak çamaşırımdan kurtulmuştu. "Çünkü hemen şimdi içinde hissetmeyeceksem kendimi, son nefesimi vereceğim."

Aynı hissiyatı paylaşıyor oluşumuza sevindiğimden sabırsızlıkla bekledim onu onun temasını bekleyen, yeniden onun için kavrulan yere. Dudakları, onun için yanıp tutuşan mahremimle kavuştuğunda öyle seriydi ki hareketleri taşıp boğulacağım sandım. Boğulacağım da ona kavuşacağım sandığımdandı bu çığlıklarım.

Hareketleri yavaşlamıştı yavaşlamasına ama bu defa da parmakları devrede olunca sızlandıkça sızlandım. Kekeleyerek "İstemiyorum— Seninle, hadi!..." diye saçma bir cümle kurduğumda adeta yalvarır gibi "Söyle," dedi bacaklarımın arasından kalkıp sadece parmaklarıyla bile beni mest etmeye devam ederken. "Neyi isteyip neyi istemediğini söyle!"

Duvarlarımı zorlayan parmakları beni bir sona hazırlamak istermiş gibi hızlanırken zar zor uzandığım yerden doğrulup dudaklarına uzandım onun dudaklarında kendi tadıma bakıp aldığı zevki almayı isteyerek.

Kadınlığımdan ayrılan parmakları içimde büyük bir boşluk oluştururken ayağa kalkmasıyla kollarımı uzattım, beni kucağına almasını sağladım. "Seni istiyorum," dedim düzene sokmaya çabaladığım nefesimle. "Sadece seni. Seninle bir sona gelmeyi."

Tenimi talan eden öpüşleri eşliğinde odadan aceleyle çıkıp merdivenleri tüketirken göğüslerimi kapatan üzerimdeki tek parçadan da kurtulduğunda öyle hafifledim ki. Onun dokunuşlarıyla daha da irileşen tomurcuklarım hem sızlıyor hem de daha fazlasını istiyordu.

Benliğimi ona bıraktığım yatağımıza beni bırakacağı vakit buna engel oldum. Benden uzaklaşmasına fırsat vermeden pantolonuna yönelip tireyen parmaklarımla kemerini açmaya çalıştım. Bu başarısız girişimime yardımcı olarak ellerimi yönetti ve kemerini ve düğmesini tamamen açmamı sağladı.

İç çamaşırıyla beraber pantolonunu da aşağı indirmek istediğimde bu hareketim karşısında hoşnut bir gülümsemeyle yardımcı oldu. Onu ilk defa tam anlamıyla görüyor olmak nasıl tepkiler vermem gerektiğini bilmediğim hisler yaşamama neden olurken "Beni ne hale getirdiğini görüyorsun, değil mi?" diyerek üzerime geldi.

Bu defa kaçmak yerine yaklaşıp karnından kasıklarına doğru indirdim dokunuşlarımı. "Ben de istiyorum," dedim belli belirsiz bir sesle. Aramızda herhangi bir mesafe bırakmadan yaklaşıp dudaklarına uzandım. Elimse aramızda onun, benim için bu hale gelen uzvuna dokundu. Ben, hissettiğim bu pürüzsüz tenin avucumda tıpkı ona kavuşmak isteyen kadınlığım gibi seğirmesini hissettiğim için kendimden geçerken oysa ilk defa ona dokunduğumun hissiyatıyla kapadı gözlerini. "Senin bana yaptığın gibi seni mutlu etmeyi."

Beceriksiz dokunuşlarımı dengelemek için elimi eline alarak erkekliğini tamamen kavramamı sağladı. Parmaklarım bunun için yetersiz kalsa da içimdeki o ilkel haz onu daha çok hissetme isteğiyle parmaklarımı kavramak istediğinde Alpay Emir'in sınırı olmayan edepsizliğiyle ettiği küfür kıpkırmızı kesilmeme neden oldu. Ama yine de onu boylu boyunca okşayarak da mutlu edebileceğimi nazikçe(!) söyledi.

Başı, hissettiği hazla geriye kayarken bebeksi bir tonlamayla elimde olmadan "İyi yapabiliyor muyum?" diye sormuş bulundum. Bacaklarımı birbirine bastırmamak, onu kendime katmamak için çok zor dururken onun benim ellerimde benim için dolması, bundan keyif aldığını saklamaması kadınlık gururumu okşuyordu.

Aramızdaki az mesafe nedeniyle karnıma değen erkekliği üzerinde gidip gelen elim ve ara ara onun dudaklarıyla birleşen dudaklarım dermansızmış gibi hissetmeme neden olurken ettiği sayısız ve sınırsız küfürlere tıkanan kulaklarım uğulduyordu.

Kolu, belimi kavrayıp bedenlerimizi birbirine yapıştırırken iri eli bacağımı kaldırıp koluyla desteklemişti. Ellerimizi kadınlığıma yöneltti. "Bence—" dedi kesik kesik nefeslenirken. "Artık istediğini kendin gerçekleştirebilirsin." dedi iştahla yaladığım dudaklarımda dolanan bakışlarıyla. Dokunuşlarımla boyut kazanan erkekliğini kasıklarımda hissettiğimde bacaklarım titredi, kendimi düşecekmiş gibi hissettiğim an daha sıkı sardı bedenimi.

Boğuklaşan sesiyle "Hadi güzel bebeğim," dedi soluk soluğa. Islaklığımla kayganlaşan uzvu girişime dayandığı an alnım koluna düştü ama o benim hareketimi beklemek yerine kendisini çoktan kendime kavuşturmuştu.

Hırıltılı sesi "Sikeyim!" diye yükselirken hissettiğim doluluk öyle güzeldi ki onu daha çok hissetme isteğiyle hareketlendim. "Ulan şu his için!" diye yükseldikçe yükseldi. İçimdeki git gelleri zihnimdeki git gellerle yarışırken aylar sonra sevdiğim adamın dokunuşlarıyla tamamlanmış olmak içimdeki yangınları söndürmek yerine daha da harlıyordu. Halbuki az da olsa ona özlemim azalmalıydı lakin hiç de öyle olmadı.

Bacağımı havalandıran koluna sıkı sıkıya sarılmışken artık ayakta kalmayacağımı anlamış olmalı ki kalçalarıma çarpan kasıkları duraksadı ve içimden çıktı. Ağladı ağlayacak bir ifadeyle "Durma, lütfen..." demem onun "Bu gece duran Alpay'ı siksinler!" diye yükselmesine, artık hakaret boyutunu da aşmasına neden olmuştu.

Yatağın kenarına yüz üstü uzanmam neden olmasıyla saçlarıma doladığı elleriyle hoyratlaşan dokunuşları artık dayanamayacağımı gösteriyordu. Sırtımda, ensemde dolanan dudaklarına kandığım an onu yeniden tamamen içimde hissettiğimde ne ara yalvarır gibi hızlanmasını diliyordum bilmiyorum.

Zaten aramıza giren günlere inat ona kavuştuğum bu gecede, ona olan yalvarmalarımla, gerçekten de geceyi gün edene dek bendeki ateşini söndürmek için kaç kere bizi kavuşturdu kaç kere birbirimize karışmamıza neden oldu hatırlamıyordum bile. Tek hatırladığım, tıpkı dediği gibi bitsin diye yalvarsam dahi bitirmediğiydi.

...

Tüm çıplaklığımla, cansız bedenmişçesine sevdiğim adamın bedeni altında ezilmemiş gibi uyanmaya çalışıyordum lakin asla beceremiyordum. Öyle bir geceydi ki yaşattığı, insanın yaşadığına, onsuz geçen günlerindeki varlığına şüphe tohumları ekmekti sanki. İçimdeki boşluğu kendiyle doldurduğu yetmiyormuş gibi kendisininkiyle de dolup taşırmış, defalarca ona bulanmama neden olmuştu.

Tüm yorgunluğuma rağmen öyle huzurla uyandım ki şaştım kaldım. Üstelik günün ilk ışıklarında uyuduğumuzu düşünürsek epey dinç bile kalkmıştım.

Çıplak göğüslerimin üzerinde uyuyan, gece boyu bir canavarmışçasına davranmamış gibi şimdi huzurla uzanan adamın saçlarını sevdim. O benim için öyle değerli bir hediyeydi ki ona baktığım her an ne kadar şanslı olduğumu hatırlamaktan hiçbir zaman sıkılmayacaktım.

Hediye...

Hediye?

Hediye!

Ama sonra aklıma öyle bir aptallığım geldi ki, "Hayır hayır, hayır..." diye sızlanırken buldum kendimi. "Allah kahretsin ya!" Üzerimdeki adamı itelesem de bir milim kıpırdamaması bozdu tüm dengemi. Ben de bastım çığlığı.

"ALPAY! ALPAY EMİR UYAN ÇABUK!"

Öyle bir telaşla uyandı ki ona bir açıklama fırsatı bulamadan tüm çıplaklığımı unutup anında kalktım yataktan.

"İyi misin? Bir şey mi oldu? Ağrın sızın mı var? Hastaneye gidelim..."

Telaşı beni daha da telaşlandırdı. Hatta baktım diğer tarafa geçemeyeceğim, Alpay'ın kenarda duran tişörtlerinden birini kaptığım gibi yatağın üstünden hatta Alpay'ın da üstünden atlayarak fırladım dışarı. Arkamdan "Neler oluyor?" haykırışıyla fırlayan adam zar zor yerden bulduğu herhangi bir parçayı üzerine geçirmeye çalışıyordu.

Merdivenlerden inerken "Ben çok kötü bir anneyim..." deyip devam ettim koşmaya. "Gerçekten çok ama çok kötü bir anneyim. İnsan bebeğini unutur mu Alpay Emir!"

Lakin Alpay Emir beklediğim gibi bebeğimizin ve benim peşimden koşmak yerine nefes nefese kalıp "Biliyordum işte amına koyayım ya!" diye bağırdı olduğu yerde. "Yedi düvel gelsin de siksin belamı artık amına koyayım kimin günahına girdik de hak etmiyoruz mutlu olmayı? Biliyordum işte rüya olduğunu! Ne bebeği ne Defne'si? Bir de kalkmış peşinden koşturuyorsun."

Kendi kendine mi bağırıyordu o evin içinde?

Onun anlamsızlığıyla vakit kaybetmeden doğruca mutfağa oradan da arka bahçeye koştum. Çıplak ayaklarım çimlerle buluştuğu an zaman kaybetmeden tüm köşe bucağa bakmaya başladım.

"Neredesin?" dedim korku içinde. "Yemin ederim bilerek unutmadım seni!" diye yükselttim sesimi. "Tamam başta sevmiyorum seni falan dedim ama olur öyle aile arasında şakalaşmalar..." Bahçe görüşünü engelleyen iri ağaçların hepsinin altına baktım. "Baban olacak o adam da içeride ne diye zırvalıyorsa artık!" dedim ağladı ağlayacak bir ifadeyle. "Gelip seni arayacağına... Rüya müya bir şeyler zırvalıyor."

Yeşil çimlerin arasında minik tüylü bir sarartı gördüğümde ayaklanıp olduğu yere koştum. "Ayy! Buldum buldum!" diye şakıdım olduğum yerde. Tam alışamamıştım ama işten fırsat bulduğumuz her an gidip de Melih ile yaptığımız alıştırmalar sayesinde daha rahat hissediyordum kendimi.

Oğlumuzu almak için ağacın altına girdim ve küçük tüy yumağımızı, korksam da bebek olduğunu düşünerek kendimi telkin etmeye çalıştım. "Babasıı!" diye seslenip Alpay Emir'in dikkatini çekmek ve onun buraya gelmesini sağlamak için kucağımdaki veledi çok da kendime yaklaştırmamaya çabalayarak arkamı dödnüm.

O an zaten burada olan canım adamım, bir tanecik nişanlım uyku sersemliğinden midir bilinmez "Onu aldatmışım da gidip başka bir adamla on çocuk yapmışım sonrasında da nispet yapar gibi evlatlarımı ona yamamışım gibi iğrenç ama bir o kadar da komik bir ifadeyle bakıyordu bana."

Göğsüme tırmanmaya çalışan tüylü ve patili bebeğimizle ondan bir tepki bekleyerek karşısına gittiğimde kolumuzdan tutup bizi kapının önüne koyacakmış gibi tanımayarak bakıyordu. "Babası baak," dedim kollarımı uzatarak. "Tatatatam. Evimizin yeni üyesine merhaba desene sevgilim."

Alpay hiçbir şey demiyordu. Sevinmiyordu, üzülmüyordu, kızıp sinirlenmiyordu. "Alpay..." dedim tedirginlikle. "Çok özür dilerim." Dedim çok kızmaması için. "Ben böyle bir sorumsuzluk nasıl yaptım inan hiç bilmiyorum. Dün ben senin rüzgarına kapılıp gidince— Unuttum..." dedim fısıltıyla.

Bir bana bir de kucağımdakine bakınca ve bizi sevmek için hiçbir şey yapmayınca yüzüm düştü. Bence o da benim berbat bir anne olduğumu düşünüyor, buna kahroluyordu. Bebeğini unutan anne mi olurdu?

"Özür dilerim," dedim dolan gözlerime engel olamadan. O kadar alışık değildim ki onun bana böyle sahiden de saçma sapan bir ifadeyle bakmasına. "Yemin ederim bile isteye unutmadım. Onun kendi yuvası gelinceye kadar eve girmesine izin vereceğim söz veriyorum. Eğer unutmasaydım diyecektim ki, sadece bahçeyi kullanabilir evimize asla ama asla giremez ama—"

Karşımdaki adam girdiği transtan çıkmış gibi kendine gelince önce bana dokundu anlamsızca sonra çıplak bedenime sonra da kendisine baktı. Dağılan saçlarıma, belki de iğrenç gözükmeme neden olan makyajıma.

İlk dediği şey ise "Rüya değil," demesi oldu. Sonrasındaysa durumu sorgulamam bile izin vermeden "Ama sen korkmuyor musun?" dedi, kucağımdaki tüy yumağına baktıktan sonra. "Defne bu... Sen yanından bile geçmezsin nasıl kucağına aldın."

Yavaştan yüzüne yerleşen gülümsemeyle içim rahatlarken onun tam da çocukluk hayali olan bahçeli evinde yetiştirebileceği köpek hediyesine rağmen ilgilendiği ilk şey benim korkup korkmama olunca minnetle doldum ona.

"Korkuyorum da korkmuyorum," dedim ona yaklaşıp bebğimizi ona uzatırken. "Bebek ya daha, alıştım birazcık." Ama sonrasını aklıma getirdikçe kanım çekilir gibi oldu. "Ama sonrası için aynı şeyi diyemeyeceğim," dedim korkuyla geri adımlayıp.

Alpay öyle sahiplendi ki kucağındaki köpeği gözlerindeki ışıltıların varlığı bana iyi ki dedirtti.

"Adını ne koymak istersin bilmiyorum ama," dedim çekinerek. "Biz şey diyoruz na şimdilik..."

"Siz?"

"Melih ve ben işte?"

"Ne diyormuşsunuz?" dedi, güleç ifadeyle. Öyle memnun ve mutlu olmuştu ki...

"Şey işte..." dedim çekinerek. "Şerro."

Vallahi tüm suç Melih'indi. İlk günden beri ağabeyi için uğraştığımızdan ikimizde istemeden öyle demeye alışmıştık.

"Yani sen babası olarak hayır dersen ben hiç de bişeycikler demem" dedim.

Sonuçta bu onun hediyesiydi, bana laf düşmezdi.

"Ben sadece birkaç renkli kıyafet ve tasma aldım... Onları giydirmeme karışma bana yeter." dedim aceleyle.

Kollarım arkamda birleşmiş, ufak kız çocuğu heyecanıyla izliyordum olduğum yerde salınıp karşımdaki manzarayı. "Annesi olarak bu kadarına da hakkım olduğunu düşünüyorum açıkçası."


İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page