top of page

41. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 31 dakikada okunur

Mutlu masallarla büyütülmemiş bir çocuk olsaydım şayet ne dünyanın ne denli berbat bir yer olduğunu deneyimlemem bu kadar sarsıcı olurdu ne de gerçek mutlulukların sadece masallarda var olduğunu düşünürdüm.

Ancak yaşamış, gerçek mutlulukların sandığım gibi sadece masallardan ibaret olmadığını anlamıştım.

Üstelik bedenimi saran iki kolun sıcaklığıyla değil de ruhumu sarmalayan adamın varlığıyla öğreniyordum bunu. Öğrenmekle kalmıyor, aynı zamanda da bu güzel hisleri deneyimleyebiliyordum.

Tıpkı şimdi, sevdiğim adamın zaman ve mekân fark etmeksizin içinden geldiği gibi ufak, yaramaz ve uslanmaz bir oğlan çocuğuymuşçasına yeni arkadaşıyla oradan oraya koşuşturmasının yüreğimde filizlendirdiği yeni yeni duyguları deneyimlemem gibi...

Hissettiğim onca şeyi kelimelerin birbiriyle sevişmesini sağlayarak çok daha güzel ifade edebilirdim elbet ama onunlayken her şeyin gerçekleşmesi o kadar olağan ve kolaydı ki bu yüzden sadece mutluyum demek bile bunu ifade etmemde bana itaat edecek tüm harflere eşdeğerdi.

Mutluydum, mutluyduk.

Sevdiğim adamın eşsiz gülümsemesi, gökyüzündeki güneşten daha çok ısıtıyordu içimi. Ve bundandır ki kıyamıyordum bir türlü bu anı bozmaya, onu yanıma çağırmaya, kolları arasında mayışmaya.

"Oğlum o tarafa değil lan... Bana doğru geleceksin, bana doğru!" Şerro henüz çok küçük olması sebebiyle koşarken düşer gibi oldu.

Alpay Emir ise güldü onun bu tatlı hallerine. "İte bak ya. Nasıl koşuyor... Tamam hadi kalk gel şimdi bana doğru." Ufaklık onu dinleyip ayağa kalkmaya çabalarken benim canım adamım öyle mutlu oluyordu ki nasıl tepki vereceğini bile kestiremiyordu.

"Topu da getirsene oğlum." diye kızdı bu defa da topu getirmeyen Şerro'ya. "Tamam ulan, kızmadım sana. Bakma öyle masum masum gülesim geliyor. Hadi bak şurada top. Al getir onu! Aynen, böyle işte. Aferin ulan."

Gür sesiyle verdiği direktife anında uyan miniği, ağzındaki renkli topla beraber sahibine doğru koştu ve küçük olması sebebiyle incecik çıkan sesiyle havlayarak canım adamımdan sanırım ödül bekledi. İki iri elin küçük bedenini sevecenlikle okşaması ve hissettiği sahiplenme onun için en büyük ödül olmalıydı.

Yüzümdeki içten tebessümüm, cam duvarın ardındaki görüntüyle sesli bir gülüşe evrildiğinde, elimdeki tabakla çıktım gülüşlerimize ev sahipliği yapan bahçeye.

Hazırladığım masaya baktığımda her şey tamamlanmıştı. Kurt gibi de acıkmıştım ancak hala oyalanmak istiyordum karşımdaki manzaranın tatlılığına doyabilmek adına.

Nişanlım, yeni arkadaşıyla öyle güzel vakit geçiriyordu ki aralarındaki bu özel anı bozacağım diye aklım çıkıyordu.

Lakin canım adamımın beni fark etmediği her dakika, iflah olmaz yanım bir şeyler fısıldıyordu zihnimin karanlık dehlizlerine. Kabul etmeliydim ki küçük tüy yumağımız şimdiden unutturmuştu beni.

Bebeğimizi onunla tanıştırdığımda babası demiştim onun için, ama hangi bebek babasını çalardı ki annesinden?

Unutturmuştu unutturmasına evet ama Alpaycım Emircim ise yıllarca beklediği, sevmeye bile çekindiği kadına, güzel bebeğim dediği bana kavuşmuştu ne de olsa. Bu yüzden izinlerin en büyüğünü veriyordum ona.

Sanırım sıra şimdilik, yine yıllarca beklediği, bahçeli bir evi olursa ancak o zaman sahiplenebileceği öğretilen oyun arkadaşıyla hasret gidermesindeydi.

Bu yüzdendir ki henüz çok yeni de olsa aralarındaki bağ, elimi kolumu bağlayıp etkisiz kılıyordu beni onların ilişkilerinde.

Bu defa dayanamayıp büyük plastik topun peşinden koşturan ikiliye doğru "Beyler, kahvaltı hazır yalnız!" diye seslendim en sonunda. "Artık koşuşturmaya bir son mu verseniz?"

Kollarım göğsümde bağlanmış, çağrım ise onlara sanırım ulaşmıştı: "Yani siz fark edememiş olsanız da uzun süredir hazır sayılır. Ama siz ne zaman fark ederdiniz çok merak ediyorum doğrusu!"

Sesim de seslenişim de sevecenlik içeriyordu ama sözlerim için aynı şeyi söyleyemeyecektim.

Sevdiğim adamın bana dönen bakışlarıyla yüzündeki koca gülümsemeye dalmadan önce "Alpay Beycim olur da bir nişanlınız olduğunu hatırlarsanız eğer..." dedim karşımdaki haylaz ikilinin dikkatini tamamen üzerime çekmek için. "Birileri sizi kahvaltıya bekliyormuş."

Kendimi gösteriyor olmam daha da güldürdü onu. "Üstelik oldukça da acıkmış, bir dakika dahi bekleyemeyecekmiş! Müstakbel kocası ona eşlik etmese de her şeyi tek başına yiyip bitirecek raddeye gelmiş." Yeniden göğsümde bağladığım kollarımla, yavaştan kalkan tek kaşımla sonunda dikkatlerini ciddiyetle çekebilmiştim.

Alpay Emir, yüzündeki kalpten tebessümüyle duruşuma baktı kısa bir süre. Uyandığımızda rüya sandığı anlardansa asıl şimdi güzel mi güzel bir rüyadaymış gibi huzurla bakıyordu bana. O rüyadan ayılmamak tek gayesiymişçesine duruyordu.

Bacakları arasında bir oraya bir buraya dolanan ve heyecanla kuyruğunu sallayarak oyun isteyen canavarı eğilip kucağına aldı ve bana doğru adımladı. "Daha ilk günden kızdırmayalım hatunumu." dedi, bir anlaşma yapmak ister gibi.

"Dostluğumuzun kısa sürmesini istemiyorum. Bu yüzden şimdiden evimizin reisinin sözünü dinlersek iyi edeceğiz. Sonra bir bakmışsın ikimiz de kapının önündeyiz. Hiç bakma benimkinin böyle tatlı durduğuna, tersi çok fena. Kök söktürüyor sonra affedene kadar. Artık aç-susuz mu bırakır, güzel yüzüne hasretlik mi eder bizi bilemeyeceğim."

Sevinç içinde "Kesinlikle!" dedim ve yükselen sesimle dikkatini çektiğim Şerro, canım adamımın kolları arasında hareketlenip yine benim adamımın göğsüne tırmanmaya çalıştı. "Sözümden çıkmasanız iyi edersiniz yani. Sizin iyiliğiniz için söylüyorum."

Onu dün gece bahçede unuttuğum için çok ama çok fazla pişmanlık duyduğumdan kollarım arasına alıp asıl sahibine, canım adamıma vermek istemiştim ama şimdi kendi isteğimle öylece kucağıma alabileceğime hiç inanmıyordum.

Alpay Emir de sanırım bunu anladığından Şerro'yu yere bıraktı ve arkasından pıtı pıtı gelmesine eğlenerek baktı.

Aramızda birkaç adım kaldığında ben de bu mesafenin kapanmasını sağladım ve kollarımı beline doladım. "Güzelliğim," dedi, benden daha çok sahiplendi benim bedenimi. Yeni doğan bir bebek nasıl ki görmediği, temas etmediği ve teninin sıcaklığını hissedemediği varlıkları yok sayıyordu, benim için de hemen hemen aynı durum geçerli oluyordu söz konusu Alpay Emir olunca.

"Güzelliğin ya..." dedim nazla niyazla. Bilsindi kimin olduğunu. "Unutulan bir güzellik... Dışlanan ve geride bırakılan..."

"Dalmışım," dedi, kabahatini bilir gibi. "Sadece ilk günden bana alışsın istediğimden biraz oynamak, onunla daha iyi tanışmak istedim." Bedenimi bedenine yaslayıp saçlarımın arasında kaybolan dudaklarıyla aklım darmaduman olunca benim tüm gardım da düşecek gibi oldu. "Bu yüzden nişanlımı aksattım sanırım, özür dilerim güzel bebeğim."

Uyanmamız sonrası yaşadığımız curcunadan ayılabildiğimizde giyindiğimiz kıyafetleri yeniden çıkarmak istesem de şimdilik sadece tişörtünden içeri sızdırdığım ellerim sırtına, çıplak tenine tutundu. "Artık ben orasını bilemem..." Geri çekilip açıkta kalan boynuna dudaklarımı bastırdım. "Kendinizi nasıl affettireceğinizi düşünseniz iyi edersiniz Alpay Beycim."

Arkamdaki masayı inceleyen gözleri yeniden beni bulduğunda "Ne ara hazırladın bunca şeyi?" dedi şaşkınlık içinde.

Ya aslanım senin hatununda daha ne marifetler var da sen bilmiyorsun, demedim elbet. Nişanlanmamızın üzerinden 24 saat geçmeden hiç pişman etmek istemezdim çünkü canım adamımı.

Yüzündeki o memnuniyet ifadesi ve şaşkınlığı hoşuma giderken omzuna yasladığım başımı kaldırdım ve "İlk günlerimizin sabahlarında neden hep seni benden çalan birileri oluyor?" dedim eğlenerek. Keşke demeseydim, diyeceğimi bilemeden... "Şu tüy yumağıyla oynamaktan beni görmedin bile." Omuzumu silktim alınmışlıkla. "Ben de canım sıkılmasın diye mutfakta oyalandım işte sizi izlerken."

Benim şakayla karışık söylediğim sözler onun henüz kabuk bağlamamış yaralarına dokunmuş olmalı ki yüzündeki tebessüm titrek bir hal aldıktan sonra gitgide solar gibi oldu.

Gözlerim pişmanlıkla kapandı ama geç kalmıştım. Bilmeden istemeden neden olduğum bu durumu düzeltmek adına "Öyle demek istemedim." diye fısıldarken buldum kendimi. "Sözlerimde de düşüncelerimde de hiçbir kötülük yoktu."

Benden utançla uzaklaşan bakışlarının eski halini yeniden istediğim için çıplak sırtında dolanan elimi tişörtünün arasından çıkardım ve çenesini tutarak yüzüme bakmasını sağladım. Aşığı olduğum yüzünü de gözlerini de kendime çevirdim. "Düşünemedim... Şaka yapmak istemiştim." dedim üzüntüyle. "Yoksa sizin eğlencenizi izlemek bana fazlasıyla keyif verdi sevgilim. Seni böyle eğlenirken görmek benim için çok güzeldi. Doyasıya gülmeni, hislerini gizlememeni öyle özlemişim ki."

"Biliyorum yavrum," dedi, yeniden zoraki bir gülümseme yerleştirmek istediği dudaklarını sıkıca kapamadan önce. "Kendim ettim, kendim buluyorum sadece. Senlik bir durum olmadığı sen de biliyorsun." Sesine bile yansıyan hüzünle derin bir iç çektim.

Dudaklarımı sıkı sıkı yanağına bastırdığımda enseme çıkan eli saçlarımı sevdikçe sevdi. Sanki dokunuşları bile çekinceliydi. "Hadii! Az önceki nişanlımı geri istiyorum." dedim mırıl mırıl bir halde. "Bu adamı hiç sevesim gelmiyor. Senin de dediğin gibi koyarım vallahi sizi kapıya, kök de söktürürüm!"

Bu halime şükreder gibi nefesini içine çektiğinde saçlarıma dokundurduğu dudaklarından sonra ondan ayrıldım yoksa karnımı doyuramadan yeniden efor sarf edip daha çok acıkacaktım. Aklım gidiyordu onun dokunuşlarıyla, ne yapsaydım!

Yan yana, birbirimizden ayrılamadan masaya geçip oturduğumuzda yıllardır bu anın huzurunu beklemiş gibiydim sanki.

Sevdiğim adam yanımdaydı, yüzüğü parmağımdaydı ve biz, kendimize yuva bildiğimiz bu yerde basit bir kahvaltı faslını bile bayram kutlar gibi sevinçle yaşıyorduk.

Birbirimizin yemesi için tabaklarımızı karşılıklı doldurmalarımız, sıcacık bir bardak çayı daldığımız koyu sohbetin arasında buz gibi olsa dahi ilk anki gibi sıcaklığıyla tada tada tüketmemiz, ara ara dikkatimizi üzerine çeken Şerro'yla eğlenmemiz... Aile olmak böyle bir şeyse şayet, ben bu üç kişilik ailemle bir ömür geçirmeye vardım her daim.

Karnı fazlasıyla doysa da hemen ayaklarımızın dibinde duran küçük velet beni fazlasıyla kuşkulandırıyordu. "Alpay Emir bu üzerime atlayacakmış gibi bakıyor ya," dedim en sonda dayanamayarak. "Yiyecek sanki beni."

Elimdeki salam dilimini mi yemek istiyordu beni mi bilemiyorum ama öyle bir bakıyordu ki yediklerim boğazıma diziliyordu. "Tamam küçük müçük bir şey ama bazen öyle bir duruyor ki sanki tek lokmada hüp diye içine çekecek beni."

Sevdiğim adamın bu halime kahkaha atması, "Hak veriyorum yavrum aslında. Benim de bir tek sana bakasım, bir an bile senden gözümü ayırmayasım geliyor." diyerek benden değil de bir köpekten yana durması ne tepki vermem gerektiğini şaşırtmıştı.

Uslanmaz bir edayla bakıp "Gereğinden fazla iştah açıcı duruyorsun." demesiyle kaçırdım bakışlarımı.

"Ama yine de," dedi ve Şerro'yu kucağına aldı. "Korktuğunu hissettirmemen en iyisi. Yoksa dikkati hep üzerinde olur."

Yalan yok, Şerro onun kucağındayken çok daha güvende hissediyordum kendimi. Gerçi Şerro'yu değil beni kucaklasaydı çok daha iyi olurdu ama şimdilik bunu ona söylemekten vazgeçtim.

Parmak uçlarım havalandı ve yumuşacık sarı tüylerin üzerinde dolandı yavaş yavaş. Ben ona dokundukça o olduğu yere daha çok sindi ve bu beni onu sevmem için daha da yüreklendirdi.

"Şuna baksana... Çok tatlı değil mi babası? Güzel de üstelik. Miniminnacık." Başının üzerindeki parmağımı yakalamak isteyince gülerek geri çekildim çünkü Alpay onun bana doğru gelmesine izin vermedi. "Ay böyle senin kucağındayken daha sevimli bu. İstediğim kadar severim artık. Hem anneyi yemek istemek de ne demek ufaklık. Uslu dursana azıcık."

Gitgide farkında olmadan yaklaştığım adam enseme çıkan eliyle kucağındakiyle değil onunla ilgilenmem gerekirmiş gibi ona bakmamı sağladı. "Teşekkür ederim." dedi minnetle. "Tüm korkuna rağmen çabalaman... Üstelik laf arasında bahsettiğim, neredeyse benim bile hatırlamaz olduğum çocukluk hayalimi unutmayıp böyle bir hediye sunman... Ne diyeyim Defne ben sana? Nasıl teşekkür edeyim, nasıl şükredeyim varlığına."

Büyülenmiş gibi bakıyordu ya her defasında bana, dünyalar benim oluyordu da hiçbir yük binmiyordu sırtıma. "Ne demek sevgilim." dedim onu bu denli mutlu etmiş olmanın verdiği özgüvenle. "Senin güzel bebeğin olmanın hakkını vermeye çalışıyoruz diyelim."

Neşeyle gülüp dudaklarına küçük bir öpücük kondurdum. "Ama kurallarımız olduğunu unutmayalım lütfen." dedim bizim için kahvaltı etme faslı bitmiş çoktan keyif anına dönmüşken. "Sen yokken Şerro'yu hele bir evde göreyim... İkinizi de doğruca kapının önüne postalarım. Artık nerede kalıyorsanız kalın."

"Aklım gidiyor Defne! Bir de böyle annesi, babası demiyor musun? Elim ayağım birbirine dolanıyor durumun gerçekliği karşısında."

Beni göğsüne çekmesiyle, doya doya sarılıp öpücüklere boğmasıyla kıkırdayarak kaçtım kolları arasından.

"Ya bırak," diye çığlık çığlığa kaçtım durdum küçük ısırıklarından, bedenimi kurcalayan dokunuşlarından. "Elin kolun rahat dursun be adam!" Kaçmaya çalıştım daha doğrusu. "Yedin bitirdin dünden beri beni." Bırakır mıydı benim canım adamım hiç beni?

Nefes nefese kaldığım an kaçtım yanından ve kendimi bahçenin diğer ucundaki koca salıncağa bıraktım ama onun beni bırakacağı yoktu.

Uzandı yanıma, sardı sarmaladı, karnıma yasladığı başıyla ben de saçlarını sevmeye bir bir dökülmeye başladım.

"Biliyor musun ben aslında Şerro gibi bir köpek düşünmemiştim hiç," dedim utana sıkıla. Hatamın farkında olsam dahi düşünceme kızıyordum her defasında. Bir Golden köpeğimiz olacağını düşlememiştim yani.

Alpay ise düşen sesimle önce "Nasıl?" dedi, sonra da merakla "Sahiden, Melih ile iş birliği yaptığından bahsetmiştin yavrum en son... Neler çevirdiniz de ruhumuz duymadı dökül bakalım." dedi iç geçirerek.

Bu onun dilinde, yine başıma ne işler açtılar acaba, korkusu da olabilirdi aslında. "Yok sevgilim, hiç korkmana gerek yok." dedim güvence vererek.

Kardeşiyle nişanlısı yan yana gelince bizim için değil de etraftakiler için üzülen, korkan ve dertlenen bir tek benim adamım olabilir miydi acaba?

"Hatırlıyor musun? Sen bir defasında bir yere mama falan bırakmıştın hani. Tamirhane gibi bir yerdi. Beraber gitmiştik hatta." diyerek onunla oraya gittiğimiz günü hatırlasın istedim. Çünkü ben hiç unutamamıştım onun ilk defa bu canlılara öyle mutlu ve sevecen oluşunu ilk defa gördüğümden.

"Evet, hatırladım." Kuşkuyla "Ee..." dedi.

Hemen, ama hemen bir şeyleri hissetmese ne olurdu sanki!

Tek solukta "Biz Şerro'yu işte oradan kaçırdık." dedim gözlerimi kapatıp. "Önce istedik tabi. Ama sonra başka çaremiz olmayınca çaldık aslında."

"Ne, ne, ne... Çaldık?" yükselişi beklediğim bir şeydi elbette. "Kurbanın olayım Defne, siz yine ne işler peşinde koşuşturuyorsunuz?"

Uzandığı yerden doğrulup bana dönerek oturmasıyla sallanmaya bir son verdik.

"Hemen celallenmesene," dedim oflayarak. "Melih beni kötü bir şey yamamdan vazgeçirdi ve sonra ben de daha kötüsü olamaz diyerek planımızı devreye soktum. Ama planladığım gibi gitmeyince her şey kendiliğinden gerçekleşti. Yani sevgilim," deyip sağda sola koşturan köpeğe baktım. "Biz onu değil, bence o bizi seçti."

Hem de en büyük yaramdan yaralanarak seçti...

Gülmekle kızmak arası bir sesle "Defne," dedi dayanamazmış gibi "Yavrum lafı ağzında evirip çevireceğine anlatsana ne anlatacaksan."

Şerro'yu ilk gördüğüm an ve sonrasında olanlar aklıma gelince gözlerim doldu istemeden de olsa. Sonra da yüzümdeki hüzünlü gülümsemeyle başladım olanları nişanlıma anlatmaya.

Gözlerim sağda solda dolandı, "İnternetten birkaç ilan bulmuştum ben aslında." dedim omuzlarım çökerken. "Hepsi o kadar farklı ve tatlıydı ki sen hangi cinsi istersin bilemediğimden Melih'e danıştım. Petshop ilanları..."

Durumu az çok anlamış mıydı yoksa tahmin mi etmişti bilemeyeceğim, devam etmemi ister gibi başıyla onayladı beni. "Sonra... Melih'ten bir güzel azar yedim tabi." dedim ufak bir çocuk gibi onu şikâyet ederek. Hak etmiştim ama orası ayrı.

Alpay ise "Çok da iyi yapmış," dedi benim aklı havadalığımı bilerek. "Şu savunmasız canları orada burada satmıyorlar mı! Hepsinin yedi düvel-"

Yükselen sesiyle "Ama sevgilim," diyerek yaklaştım canım adamıma. "Ben hiç de sizin düşündüğünüz yönden bakmadım ki olaya. Hiç de kötü bir niyetim yoktu yani. Bilmiyordum ki başka nasıl sana hediye alacağımı."

Dizlerimin üzerinde, hemen yanı başında durduğumda çoktan kucağına yerleştirilmiştim bile.

"Petshop'lara bu denli karşı olduğunu düşünemedim. Daha doğrusu satın almak yerine sahiplenmenin daha değerli olduğunu akıl edemedim."

Yumuşaması adına ellerim çoktan yanaklarını buldu, teninde süzüldü. "Hiç bakma öyle, lütfen. Melih anlattı bana bu duruma ne kadar karşı olduğunu, sırf millet cins hayvan almak istediği için ne şartlarda üretim yapıldığını..."

Eğilip sağ yanağını öptüm. "Bile isteye asla öyle bir alışverişe kalkışmam."

Belime sıkı sıkıya doladığı kolundan güç alıp sol yanağına da bastırdım dudaklarımı.

Onu yumuşatmak adına kocaman gülümseyip "Satın almadık ama kaçırdık diye de kızmazsın inşallah." dedim tatlı tatlı.

Bakışları yumuşadı ama "Dökül dökül," dedi ciddiyetini korurken. "Arabamı çalıp eğlenmeye kaçarsınız, tamam. Telefonumu çalıp banka hesaplarımın anasını ağlatırsınız, ona da tamam ama siz benim gittiğim sanayiden sokakta bulduğum hayvanları emanet ettiğim adamdan ne istediniz... Kuramıyorum bağlantıyı bir türlü."

Kucağında olmam sebebiyle ona olan isteğim katlanırken, özlemim de hiç son bulmuyordu. "E satın almayacaksak ne yapacağız ne edeceğiz derken hoop orası geldi aklıma. Biz gittiğimizde hep kocaman kocaman köpekler vardı ya, onlardan birini alırız sanmıştım ama Melih ile bir gittik ne göreli Alpay Emiiir!"

Heyecanımla, yerimde duramayışımla tenimde dolanan parmaklarıyla mest oldum. "Bir sürü bir sürü yavrular olmuş..." Yüzüme dağılan saçlarımı ensemde topladı. Ben de kısılan gözlerimle, içim içime sığamayarak anlattım orada gördüğüm şeyleri. "Görmen lazımdı! Öyle çoklardı ve öyle tatlılardı ki... Gerçi annelerinden alacaktım az daha nasibimi ama..."

İşte zaten olanlarda o ansan sonra olunca gülen yüzüm düştü. Dudaklarıma değen parmağıyla "Gülüşlerin hiç solmasa ya Defne," dedi üzüntümü üzüntüsü bilirken. "Neyi dert edindin kendine de böyle düştü gül yüzün."

Sıkıntıyla soludum, bir yastığa baş koyduğum adamıma ne zamandır açamadığım duygularım sundum: "Anneler niye istemez ki kendi bebeklerini?"

Doğmadan önce sorsalardı mesela bir bebeğe, ister miydi ki kendisini istemeyen bir anneye yük olmayı? İstemezdi elbet ama ne bunun sorulması gibi bir durum söz konusuydu ne de doğan bebeğin annesinden bağımsız varolması mümkündü.

"Dedim ya bir sürü bir sürü yavrular var diye. Bir tek bizim bebeğimiz kıyıda köşede bir başınaydı Alpay Emir. Dışlamış annesi. Ya daha küçücük," dedim içerlenerek. "Savunmasız, annesine ihtiyacı var, sana bana değil!"

Dolan gözlerim, onun parmaklarının gözpınarlarıma değmesiyle usul usul aktı.

Yüzündeki kederli tebessüm öyle güzeldi ki tam gülüşünden öpülesiydi. "Güzel bebeğim," diye beni sevmesi, sakinleştirmek istemesi de bence benim bu duruma karşı fazla duygusal yaklaşımımı hoş karşılamasındandı ancak durum hiç de onun düşündüğü gibi değildi. Çünkü istenmemek, onun anlayabileceği bir şey değildi.

Birkaç damla gözyaşımı silerken "Üzme kendini bu kadar," dedi rahatlatıcı sesiyle. "Eğer doğduğu gibi onu biri kucakladıysa, kokusu üzerine sindiyse annesi yabancılamış olabilir Defne." diye açıklamada bulunarak içimi rahatlatmak istedi. "Normal yani onlar için yavrum bu. Ya da annesi onu diğer yavrularına göre daha güçsüz bulmuş olabilir. Bu nedenle diğer yavrulara daha iyi besin sağlayabilmek için emzirmek istemez ve kendilerince doğanın dengesini böyle korumaya çalışabilirler. Ne olursa olsun şu an bizim himayemizde ve ben senin onun için ne kadar çabaladığının farkındayım."

Bu güzel anımızı bozmamak adına moralimi düzetmeye çabalayıp kucağından kalkmak için hareketlendim ama o öyle bir adamdı ki beni yine ve yine kaçışımdan, yaralanışımdan anlamıştı.

"Ona harika bir aile olacağız, biliyorum." dedim gülümsemeye çalışarak. "Yine de eğer hissedebiliyor olsaydı bu duygunun ne kadar can yakıcı olduğunu hiç bilmesin isterdim."

O kendince bahaneler üreterek beni rahatlatmaya çalışabilirdi ama benim nezdimde, insan veyahut hayvan hiç fark etmez, hiçbir bebek, annesi tarafından istenmemezlik yaşamamalıydı.

"Defne..." dedi titrek bir sesle. "Güzel bebeğim."

Sormak istedi, soramadı.

Konuşmak istedi, kelimeleri sözlerini devralamadı.

"Senin ona vermek istediğin aileyi ben de sana vermek istiyorum." derken öyle güzel vurguladı ki bir başına bana en güzel ailenin o olabileceğini, inanmamak ona yapacağım en büyük alçaklık olurdu.

Onun yokluğunda yüzleştiğim her bir gerçeği onun yanımdaki varlığıyla sırtlamaya çalışıyordum yine ve yine. Bu yüzden kendimi alıştırdığım gerçeği ona sunmak bu kadar meşakkatli olmamalıydı.

"Annem istemiyor beni," dedim omuzlarım kaldıramadığı her bir yükü atmak ister gibi usulca havalanıp alçalırken. Bunu zaten biliyordum da dün akşam bir defa deneyimlemiştim bu acı gerçeği. Kim biricik kızı nişanlanırken köşe bucak kaçardı ki?

"Biliyor musun benden önce başka bebekleri olacakmış." Kırılmışlıklarımı dökmekle de kalmadım üstelik. Hayatımı birleştireceğim adama sığındım tüm samimiyetimle.

Dinledi, saçlarımı sevdi ve beni yeniden bir bütünmüş gibi hissettirdi. Sözleriyle güzel bebeğini desteklemesi ile çok değerliydi.

"O beni anlayamasa da ben anlıyorum aslında onu," dedim çekine çekine.

Nasıl anlamazdım ki? Hangi kadın o ruh halindeyken ilgisiz kalmak, istemediği bir gebeliğe zorunlu tutulmuşçasına maruz kalmak isterdi? Babam, bize çok iyi bir baba olmuşken sanırım hiç de iyi bir eş değildi.

Kucağında küçücük kaldığım adamın göğsüne sindim iyice.

Son zamanlarda iyice aklımda yer edinen ancak Alpay Emir ile henüz paylaşmaya fırsat bulamadığım o gerçeği dillendirdim: "Gidelim buralardan sevgilim," dedim hissettiğim huzuru zaman ve mekân fark etmeksizin her yerde hissedebilecek olmanın verdiği güvenle. "Yaşadığım hayattaki acı deneyimler yüzünden seninle yapacağım evlilikten, senden, kurmak istediğimiz ailemizden kaçmak istemiyorum artık."

Alpay Emir benim yoldaşımdı. Birlikteliğimizden doğacak bir yol arkadaşı fikri ise hiç ama hiç korkutucu gözükmüyordu. Tatlı mı tatlı bir bebeğim olsaydı mesela. Gezecektik, tozacaktık, süslenip canım adamımızı deli edecektik.... Bu adam sadece benimle değil benim küçüğümle de uğraşsın dursun istedim.

Kız çocuklarının babalarıyla olan bağından bahsedilirdi ya çoğunlukla. Hiç şüphesiz bir gün sahip olmak istediğim kızıma evrendeki en mükemmel babanın o olacağını biliyordum.

Ancak her çocuk, anne rahminden önce o kadının yüreğinde filizlenmeliydi. Sanırım o filizlenme bende artık gerçekleşmişti.

Henüz ona söylemek istemesem de zamanı geldiğinde ona benden istediği aileyi verecek kadar sevgi dolu hissediyordum kendimi. Bir bebeği dünyaya getirecek kadar sağlıklı bir ruh halinde olduğumu biliyordum artık.

Yıllarca üzerinde düşünülen, tahayyül edilse dahi gerçekleştirilemeyen onca yaşayacak anımız vardı bizim. Yaralarıma merhem olmayı görev edinen adamın "Ne zaman, nereye istersen." sözü yüreğime su olup serpilmişti hiç beklemediğim bir anda. "Benim önceliğim her daim sensin, senin isteğin, hislerin..."

Sevdası çok başkaydı bu adamın. Yanlıştı zaman zaman. Hatalıydı hatta sınırını aştığında. Ama iş onun sevdası, sevdiğine düşkünlüğü olunca unuturdu kendi hayatını.

Elleri arasında yer bulan ellerim dudaklarından olabildiğince aldı nasibini. "Defne sen de ki, ben şimdi dünyanın ta öteki ucuna gitmek istiyorum, benim yapacağım tek şey senin elinden tutup senin gölgen olmak, her koşulda senin yanı başında olmak olur."

Alnıma dokunan dudakları sanki orada kendisinden başka bir isim olmadığını bilir gibi sahiplendi kendi yerini. "İz bilmem, dil bilmem deyip korkmam. Çünkü bilirim ki yolunu izleyeceğim, lisanını ezbere bildiğim kadınım yanımda, tek nefeslik uzağımda."

Bu defa göz yaşlarım mutluluktan parıldatırken gözlerimi, "Hani sen benim için neyin mükafatı olduğumu sormuştun ya yana yakıla..." dedim zangır zangır titreyen dudaklarımı dolgun dudaklarıyla buluşturmadan önce.

Endişesiz, memnuniyet dolu bir öpücük sonrası aldı benden cevabını. "Ben senin için neyin mükafatıyım bilememe ama... Sen benim tüm yaralarımın dermanısın."

Koyu yeşil gözleri yüzümde dolandı durdu. Sanki gözlerini kırpsa kaybolacağını düşündüğü bir görüntüye bakar gibi dikkatle bakıyordu.

"Nasıl ki kayıtsız koşulsuz ömrünü ömrüme adayacak kadar yüreğinde yerim var, benim de sana sözüm olsun; beraber kuracağımız yeni hayatımızda her daim kucağında istediğin yeni nefesler vereceğim sana."

Sözlerim, ne zamandır yer edindiğini bilmediğim hislerimin tercümanıydı, biliyorum. Tek bilmediğim, bu adamın benim sadece birkaç sözümle içi içine sığamadığı duyguları her defasında yaşadığıydı.

Beni kahkahalara boğacak bir öpüşün ve ellerinin rahat durmayarak belimde dolanıp tenimi karıncalandırmasıyla geçti birkaç dakikamız.

Zaten sonrasında, ilk defa, geleceğimizi kendimizden başka kimseyi düşünmeden planlarken bulmuştuk tüm çareyi. Ve vakit denen o bulunmaz varlığı da her an birbirimizde kaybolarak, evimizde kendi nişanımızı kendi aramızda kutlayarak tükettik çokça.

...

"Ay ay ay yiycek bu beni!"

Canım bebeğimin peşine takılan ve onu oradan oraya koşturan tüy yumağına baktım geniş bir gülümsemeyle.

Ezgi hem babasına doğru koşuyor hem de küçük parmağını arkasına doğru sallıyordu tatlı bir sitem ve biraz da heyecanla. "Uslu duy. Beni kızdıyma. Soyna sana çok kızayım bak!" diye söyleniyordu sürekli. "Oynamayacağım artık seninle. Bırak benimle beraber koşmayı. Git başka yere koş."

Cengiz ağabeyin bacakları arasına girmeden önce "Baba baba baba!" diye yükseldi sesi.

"Bu köpüş hiç akıllı değil." derken koşmaktan nefes nefese kalmış, dağılan saçını başını düzeltmekle meşguldü yine de. "Dur diyorum durmuyor. Oyun oynayalım diyorum kendi sevdiği oyunu oynuyor. Hiç akıllı değil hiç."

Az önce Melih'in yeğenini bir köpekle akıllılık konusunda kıyaslamasını içerlemiş olmalı ki herkesi ikna etme isteğiyle, bilmiş bir tavırla "Ben daha akıllıyım," diye diretti. "Ben ablayım artık. Büyüdüm abla oldum, beni dinlemen lazım diyorum ona ama hiç dinlemiyor. Hep peşimden koşuyor. Yoruldum ki ama ben ya! Hiç dinlemiyor sözümü hiç!"

"Ah annen burada olmayacaktı var ya" diye sızlandım durdum olduğum yerde. "Isıracaktım o poponu, görecektin sen abla olmayı da Şerro'ya akıllı değil demeyi de..."

Dişlerim kamaşa kamaşa kurduğum o sessiz cümleyi hemen yanımda oturan adam duydu ve duyduğunu da iyice belli etme isteğiyle seslice bıraktığı nefesi, içten içe güldüğünü belli etti.

Aklımı okur gibi "Emel'in Ezgi'yi az sonra içeride gizli gizli kıstırıp hırpalayacağını bilmemesi daha iyi yavrum," dedi ablasını düşünerek. "Yoksa kaçamayız dilinden."

Avcumda döndürüp durduğum çay bardağını masaya bıraktıktan sonra arkama yaslandığımda daha çok onun göğsüne yaslanmıştım ama onun varlığı öyle efsunluydu ki bu ortamda, onunla bu denli yakın olmak utandırmıyordu artık beni. Nişanlımdı o benim.

"Yiyip bitireceğim kızını, ne derse desin," dedim planlar kurmaya başlarken. "Hamile diye bir değişik ruh hallerine giriyor zaten. Sanki sadece onun kızı var. Yemedik ya! Bir iki dövüp, mıncıklayıp bırakacağız işte."

Belli belirsiz bir öpücük kondu saçlarıma. Ortağım olarak "Sen yine de dikkatli ol." diye fısıldadı etrafı kolaçan ederken. "Ama ablama yakalanırsan ben yokum Defne." dedi ciddiyetle. "Bu yaştan sonra abla fırçası çekemeyeceğim hiç."

Bacağına vurdum bacağımla, dalga geçer gibi konuşmasıyla. Altüstü Ezgi'yi kıyıda köşede öpüp ısıracak onunla doyasıya kuduracaktım niyeydi şimdi hamile ablasını bize karşı koruması!

"Ya biz sizi bir arada olalım diye çağırmadık mı?" diyerek Melih tüm dikkati üzerimize çekti. "Siz yine kendi aranızda gizli gizli..."

Olumsuz birkaç ses çıkardı ağabeyinin ölümcül bakışlarına maruz kalmadan önce. "Geldiğinizden beri de bi' garip haller. Belli yani söyleyeceksiniz bir şeyler de meraktan çatlayalım mı illa? Anneme de demişsiniz zaten önemli bir konu hakkında konuşacağınızı. Çatlatmasanız mı?"

Biz kendi aramızda güzel mi güzel kutlamamızı yapmıştık ya hani. Ailelerimiz de sanki her an bir arada değillermiş gibi akşamında soluğu bağ evinde almışlar, bizleri de yanı başlarında olalım istemiştiler.

Biz de günün geri kalanında Alpay'la evden hiç çıkmayınca, onca günün ardından yeniden birbirimize kavuşunca bir noktada durmamız gerektiği kanısıyla ve aldığımız kararları çok da bekletmeden bizimkilerle paylaşmak isteyince  burada bulmuştuk kendimizi.

Alpay Emir ise belli etmek istemiyordu belki ama böyle bir aradayken, tüm sevdikleri yanındayken çok daha mutlu, çok da içinden geldiği gibi duruyordu.

Sitem dolu bir sesle "E bunun adı ne ki?" sorusuyla gülüp eğlenen ailelerimizden Ezgi'ye yöneldim yine. Kızdırmıştı Melih onu belli ki. Melih'in sorusu da askıda kaldı böylelikle. Elini uzatmış, "Köpüş değil mi o? Köpüş diyeceğim, başka ne diyeceğim ki!" diye Şerro'yu gösteriyordu Ezgi de.

"Hayır onun bir adı var," diye diretti Melih de cümlelerini. Yüzünde pis bir gülüş, aklında ise binbir tilki dolanıyordu. "Büyük dayına sor o bilir adını. Ben söyleyemem şimdi maazallah başıma bir iş falan gelir..."

"Hayır yok onun adı! Köpüş o." Emel abla kızıyla uğraşılmasına daha fazla dayanamayarak uyardı kardeşini. Bir de hamile olunca daha da içerliyordu her şeyi. Üstelik bu bizim normal halimizdi.

Babam, annem, Nihat amca ve Serap teyze ise kendi aralarında sohbet ediyorlardı güya ama gözleri de kulakları da ara ara bize uğruyor atışmalarımıza alışkın olduklarından eğlenip duruyorlardı.

Ezgi babasından ayrılıp öyle bir içerlemeyle, öyle bir nazla Alpay Emir'e geldi ki, tamam alacak elimden nişanlımı bu küçük cadı, dedim korka korka.

Göz süzerek, hüznünü yalandan gizleyerek "Canım dayıcım..." deyince Alpay'ın omzumdan sarkan koluna daha bir sarıldım sahiplenme hissiyle. "Bu yaramazın adı ne ki?" dedi sağa sola salınarak. "Küçük dayım söylemedi bana. Bu köpüş de küçük dayım da çok gıcık çok. Hiç- Ay yine geldi ama bu!"

Sonra küçük bacaklarına sırnaşan köpekle "Of!" dedi Alpay Emir'in kucağına tırmanmak için beni sandalye olarak kullanırken. "Yine peşimden geldi bak. Hiç bırakmıyor beni. Aşık mı oldu ki bana? Çok mu sevdi yoksa beni."

"Tıpkı senin, benim adamımın sürekli peşinden geldiğin gibi değil mi?" deyip kolunu ısırarak öptüğümde hiç pas vermedi bana. "Şuna bak ya! Unuttu yine beni." dedim esefle. "Ya bak bunlar yokken ben vardım ben! Niye unutulan ben oluyorum şimdi? Dayıcı oldun çıktın başıma."

Canım adamımsa içi gide gide "Dayısının güzel prensesi," diye diye sevdi yeğenini. "Sen ne bakıyorsun bu Melih'e. Uğraşıyor işte seninle. Senin bu Köpüş onunla değil seninle oynuyor ya ona bozulmuştur o."

Ezgi'nin Alpay'a daha çok sırnaşabilmesi için beni itelemesiyle den de bu durumda birazcık daha öteye gitmek durumunda kaldım ama Alpay'ın belime dolanan kolu pek de müsaade etmedi bu duruma. Onun bedeni ikimizi de sarıp sarmalamıştı ama yetmiyordu işte bana.

Boynuna dokunan küçük ellerle kapadı gözlerini, derin bir iç çekti bana bakmadan önce. O kendimden geçmeme neden olan erkeksi sesiyle "Hem... Köpek köpek deyip duruyorsun ama sen ne olsun istiyorsun bu yaramazın adı?" dedi sorgular gibi.

Onlar kendi aralarında konuşurken eşiyle, kardeşiyle gülüşen kadına seslendim geniş bahçe masasının bir ucundan.

"Senin bu kızının bana olan düşmanlığı niye?" dedim bana küsme ihtimaliyle. "Anlaşmadık mı biz onunla o kadar kolyeye, bilekliğe? Şimdi ne değişti sürekli dayım da dayım? Senin hormonlar kızını da etkiliyor herhalde."

Benim sahici olmayan bir kızgınlıkla söylediğim sözler Emel ablanın duygusala bağlamasıyla derin bir iç çektirdi bana. Cengiz ağabeye baktım şok içinde. "Ya ben ne dedim şimdi?"

Bu kadına hamilelik hiç yaramamıştı hem de hiç.

Kırmızı domates görse acaba ne çile çekti de rengi bu halde geldi diye dert ediyordu kendine.

"Siz gelmeden önce laf arasında Alpay Emir'in birkaç güne Almanya'ya gideceği geçince üzüldü." derken kardeşiyle kızına baktı gülen gözlerle. Bense ilk defa bu duruma üzülmedim. Bensiz son gidişiydi belki de...

Yanında oturan, ona kol kanat geren eşinin omzuna yasladı başını. "Babam da yeni geldi, dayım niye gidecek şimdi diye üzüldü bebeğim. Haklı da üstelik. Ne bu canım biri gidiyor biri geliyor... Benim kızım hep hasretlik mi çekecek böyle?"

Oyuncu bir sesle ve memnuniyetsiz yüz ifadesiyle "Limon olmasın kızım ya Limon ne!" siteminde bulunan Alpay'a ve onun kucağındaki Ezgi'ye baktım göz ucuyla. Bana baktığında göz göze geldik ve yardım ister gibi "Şerro'ya bile tamamım ama Limon ne Defne ya!" serzenişi güldürdü beni.

Ezgi dayısının yüzünü minik elleri arasına almış irileştirdiği gözleriyle onu ikna etmeye çabalıyordu. "Ama dayıcım," diyordu kararlılıkla. "Bu köpüş aynı limona benziyo ki. Sarı sarı sasları var. Çok güsel. Hem de çok çok çok güsel. Ben de limonatayı çok sefiyoyum ya ondan dedim limon olsun diye ama sen sevmiysan..."

Kollarını göğsünde bağladı ve uslu uslu kucağında oturmaya başladı. "Tamam olmasın adı Limon. İstemem zaten. Köpüş derim ben de bana ne."

Ona trip atan Ezgi'ydi ama bunun sonucundaki keskin bakışlar bana dönmüştü. "Anlıyorum," diye yükseldi sesi. "Anlıyorum sizin bana acımanız yok ama sen bu kıza bunları öğretirken tam olarak neyi düşlüyordun yavrum? Bacak kadar boyuyla bağladı elimi kolumu, gör marifetini. Ne yapacağım ben şimdi?"

Mesuliyet kabul etmemek adına dudaklarımı birbirine bastırıp kaşlarımı kaldırdım ve omuz silktim. "Hiiç beni karıştırmayın şimdi," dedim kendin ettin kendin buldun der gibi. "Sen bulacaksın çaresini."

Sessizce, onun kokusunu içime çekme isteğiyle yanaştım ve kulağına doğru "Ayrıca tamam Şerro da çok iyi değil ama Limon ne Alpay Emir ya!" diye fısıldadım. "Sakın kabul etme bak, sakın!"

"Başka bir isim bulalım güzel kızım," dedi orta yolu bulmak ister gibi. "Bak Defne de sevmemiş hem bu ismi."

"Gitsin o zaman kendisine başka köpüş alsın," dedi beni şok içinde bırakarak. "Ben çok sevdim bu köpüşü. Akıllı değil ama ben yaparım ona ablalık. Dinler beni büyüyünce. Hemen akıllı olur. Kardeşim gelsin o da çok sever zaten bu köpüşü bizim olsun o yüzden bu. Defne korkuyor zaten köpüşten."

"Yoo... Hiç de korkmuyorum-"

"Hayır korkuyorsun! Bana bir keresinde öyle demiştin ya unuttun mu hemen şaşkın!"

Değil ben, Alpay da Melih de babası da annesi de asla ama asla Ezgi'ye söz geçiremeyeceğimizi bildiğimizden boyun eğmek zorunda kaldık küçücük kıza. İlk torun olmak böyle bir şeydi herhalde.

Üstelik ikinci kontenjanına da yetişememiştik ama artık üçüncüyü de Emel ablaya bırakmak gibi bir durum olmazdı inşallah.

Ortada dönen birkaç konuşmayla "İyi hoş güzel düşünmüşsünüz de canlarım," diyen Serap teyzeyle dikkatim dağıldı. Alpay da kucağındaki kızın gönlünü almakla uğraştı. "Bu yavrucak siz yuvanızı kurana kadar buralarda bir başına ne yapacak?"

Ağzımızı yoklama isteğiyle "Bizimle de daha paylaşmadınız ne paylaşacaksanız... Merakta bıraktınız bak bizi. Yoksa düğün için gün mü belirlediniz?" diye sordu gözlerindeki hüzün ve memnuniyet parıldamalarıyla. Sanırım Alpay ile olan birlikteliğimizde en mutluluk duyan hiç şüphesiz Serap teyzeydi.

Şu hoş bakışın aynısını görmek istediğim biri daha vardı lakin artık çok da gerekli değildi benim için. Annem onlara doğru gelen Ezgi'yi ve onun peşinden koşuşturan Şerro'yu sevmekle meşguldü çünkü.

Yok Serap teyzeciğim bizim, sizin henüz bilmediğiniz bir evimiz var baya dayalı döşeli, hatta zaman zaman da kalıp şeytana uyuyoruz biz orada, artık evlenene kadar beklemeyiz kendi evimizde bakarız demedik tabi.

Bir anlaşmaya varmışlar mıydı bilmiyorum ama Ezgi'nin peşinden silik bir gülümsemeyle "Limon burada kalmayacak," diyen Alpay Emir ile duruşum dikleşti.

Demek şerro kelimesini sadece kendisine söylememiz istediği için köpeğimizin adının Limon olmuştu.

Tamam, bana uyardı Limon'nun babası Şerro Alpay Emir Koçarslan.

Kucağımda duran ellerim masanın altında, Alpay tarafından avuçlandığında "Henüz kesin bir tarih belirlemedik ama," dedi onay almak ister gibi yeniden bana dönerek. Gülümsemekle yetindim sadece.

Gönlüm gönlüne dek düştüğü andan itibaren bizim yolumuz zaten birken uzatmanın anlamı yoktu ne de olsa.

Ağırlığını gizlemeden, kimseden çekinmeden "Biz düğünümüzü bu yaza düşünüyoruz." dedi alacağı herhangi bir tepki varsa da çok da umursamadan. "Sizin de dediğiniz gibi bu süreci çok uzatmanın bir anlamı yok."

Bizimkilerin kendi aralarında mırıldanmaları, sevinmeleri, aklan en son gelecek ayrıntıları düşünmeleri hiç rahatsız etmedi bizi. Aksine bizi bizden daha çok düşünmek isteyen ve çabalayan insanların olması daha da güçlendirdi birbirine kenetlenen ellerimizi.

"Bizim sizinle konuşmak istediğimiz mesele bu değil aslında." Gerildiğimi hissettim kurduğum cümleyle. Tüm yükü yanımdaki adama yıkmak istemedim çünkü biliyordum ki bunu açıklamak onu da geriyordu. "Ben İzmir'deki sempozyum sonrasında bir iş teklifi aldım." dedikten sonra bizimkilerin şaşkınlık nidalarıyla mutluluk duydum.

Başarını kutlayan sevenlerinin etrafında oluşu daha da yüreklendiriyordu insanın içindeki çalışma azmini.

"Ama öncesinde uzmanlık almam, bu yüzdende yüksek lisans yapmam istendi ve ben de kabul ettim." dedim tek nefeste.

Elbette bunu yapan birçok kişi vardı ancak hiç düşlemediğim bir şey olunca ve bu fırsat birden karşıma çıkınca içim içime sığamıyordu.

Melih, "Ya sen mezun oldun, okuldan kurtuldun diye bize kurban kestirtmiş insansın." dedi mutluluğuma eşlik etse de dalgaya vurmak istediğinden kendini tutamayarak. "Geri mi döneceksin yani şimdi okula?"

Babam Melih'in sözlerinden etkilenerek ilgiyle "İş, okul... Bir de hemen bu yaz evlilik diyorsunuz. Nasıl olacak bu güzel kızım?" deyince bende akan sular durdu tabi.

İnsanın arkasında onu düşünen biri olunca tüm zorluklar daha yaşanılası oluyormuş. "Madem böyle okuldan devam etmek gibi bir düşüncen var. Zaten düzenin yeni değişti, en azından düğün meselesini ertelesek mi--"

Ancak Alpay Emir babamın bu sorusunu yanlış mı anlamıştı damarına mı basılmıştı bilmiyorum, oturduğu yerde biraz daha diklenerek "Ertelemek? Ben ne güne duruyorum Oktay amca?" sorusuyla celallenmiş bulunmuştu. "Defne tüm bu koşturmacaya ayak uydurabilecek kadar azimli biri."

İfadesini incelediğimde sanki en ufak bir olumsuz tepkiye karşı kendisini programlamıştı. Beni korumaya öyle odaklanmıştı ki ortada olumsuz bir durum olmadığının farkında bile değildi.

Hiç ayrılmayan ellerimiz onu sakinleştirmek için ayırmak istediğimde daha da sinirlendi bu duruma. Resmen kendineydi kavgası. Havalanan kaşlarıyla, gerilen yüz ifadesiyle "Üstelik bu yolculukta sizin düşündüğünüzün aksine Defne hiçbir zaman tek değil." dediği an "Alpay..." diye uyarmak durumunda kalmıştım.

O an anladım ki onun bu keskin sözleri, fevri tavrı bu zamana değil bundan önceki yaşanılanlaraydı.

Kendine tanıdığı birkaç saniyenin sonunda herkese bunun bir ihtimal bile olmadığını belli etmek ister gibi "Bizim düğünümüzü ertelemek gibi bir düşüncemiz yok." dedi sözlerini daha makul bir seviyeye taşıyarak. "Benim de daha fazla geleceğimize dair olumsuz ihtimal düşünecek halim yok kusura bakmayın."

"Bir aya hastaneden ayrılacağım," diyerek sözü ben devraldım. "Sadece onlinedan çalışmaya devam edeceğim. Bu yoğun sürece adapte olabilmek için kendime zaman tanıyacağım. Sizin düşündüğünüz gibi bizi zorlayacak bir durum değil yani bu. Böylelikle dilimi geliştirmek için fırsatım olur."

Kısa bir sessizlik oluşunca derin bir nefes aldım ve "Yani buradan gitmeden önce en azından eski bilgilerimi tazelemeliyim diye düşündüm." dedim ortaya bombayı bırakmadan önce.

Ancak Alpay Emir bu duruma bir son vermek istediği için "Biz evlendikten sonra Almanya'da yaşamayı düşünüyoruz." dedi, teker teker herkesin tepkilerini dikkatle inceleyerek ansızın.

"Sizin aksinize şu nasıl olur bu nasıl olur diye korkularımız da yok çok şükür." Bakışları en son bende durulduğunda dudaklarına yayılan gülümseme bana da sirayet etti. "Biz Defne'yle yan yana olduğumuz sürece, iyisiyle kötüsüyle ne yazıldıysa kaderimize hepsine razıyız."

"Nasıl, nasıl, nasıl!" diye yükselen Melih oldu. "Ne demek Almanya'da yaşayacağız. Ağabey?"

İkinci bir kumam olduğundan bahsetmiş miydim daha önce?

Ortada dönen konuşmalara ek "Gidip geleceğiz demiyorlar farkındaysanız!" diye kızdı üstelik onu sakinleştirmeye çalışan eniştesine doğru. "Yaşayacağız diyorlar, temelli!"

Bizi yakından tanıyan biri olarak bir gün bu düşünceyle karşılarına dikileceğimizi Melih zaten biliyordu ama sanırım şu an için beklemiyordu bunu. Ya da herkesle aynı anda duymak onu kırmıştı.

"Tamam gidip geliyorsun falan da Almanya'da yaşamak ne demek? Üstelik hani sen yüksek lisans yapacaktın? Buradaki üniversitelerin suyu mu çıktı?"

Herkesten ama herkesten olumlu olumsuz bir ses yükselince "Bu yaşıma kadar bir orada bir burada... Yoruldum." dedi Alpay Emir ilk defa herkes içinde bu kadar hislerini açık açık belli ederek.

Onun bu her an herkesi bir arada yanında istemesinin sebebi de buydu zaten. Hep hasretti. Kurulan sofralara, kutlanan bayramlara hep telefon ekranın ardından bakıyordu ve bu ona acı veriyordu.

"Kendimi bildim bileli aileme, sevdiklerime özlem duyarak yaşamanın yükü ağır geliyor artık omuzlarıma. Bunun yanında sürekli ertelediğim, her Almanya'ya gittiğimde biraz daha beklettiğim bir yaşam varken rica ediyorum şimdi sevginizi, özleminizi önümüze sürerek gem vurmayın yaşamımıza."

Kim ne derse desin elinden tutup yanında dağ gibi durarak desteğini esirgemeyen bir adamın yaşamımda olması hiç şüphesiz bu hayattaki en büyük şansımdı.

Bize yöneltilen her bir soruyu, sitemi, isteği bir bir karşılaması, tüm yükü omuzlaması ve bunu gücenmeden bile isteye yapması tamam dedirtiyordu bana. Tamam Defne, senin adamın bu işte derken hiçbir şüphe bırakmıyordu içimde.

...

Üzerimizden büyük bir yük kalkmış olunca kuş gibi hafiflemiştik doğrusu. Bu konuşma sonrası herkesin içine kapanmış olması da bizim kaçış fırsatımız olmuştu.

Bizimkileri evde bırakıp yalnız kalabilmek için gece yürüyüşüne çıkmıştık biz de fırsattan istifade.

Çıkmıştık çıkmasına ama yıldızların kapkara gökyüzünde inci gibi dağıldığını gördüğüm an elinden tuttuğum adamı yumuşacık çimlerin üzerine yıkıp gökyüzünü seyretmeye başlamam çok ani olmuştu.

Üstelik bu hareketimi Alpay Emir'in sevişeceğiz olarak algılaması beni acayip güldürmüştü.

Tamam ben de istiyordum her an her yerde onunla dünyadan kopmayı ama... Aması vardı işte.

Nereden geldiğini göremediğimiz akarsuyun sesiyle, ağaçların ıssızlaştırdığı alanda esen rüzgârın temasıyla değil de uzandığımız andan beri yıldızları değil beni seyreden adamın yüzümde dolandırdığı parmağıyla mayışıp kalmıştım olduğum yerde.

Aklıma az önceki heyecanı gelince de güldüm, gülüşümü sevdi parmak uçları. Burada onunla sevişecekmişim. Yok daha neler!

Şimdi doğruyu söylemek gerekirse benim de bi gönlüm yok değildi. Ama tepkisine öyle bir gülmüştüm ki şimdi de gururum izin vermiyordu.

Yanağımı okşayan eli huylandırdı beni. Başımı diğer tarafa eğmeye çalıştım. "Yapma..." diye mırıldandım memnun bir sesle. "Uykum geliyor sen yüzümü sevince."

Ama dinlemedi beni. Dedim ya yapma diye, inat eder gibi daha çok dokundu tenime.

Nazlanarak "Alpay ya..." diye sızlandım durdum olduğum yerde. "Bak uyur kalırım burada, tüm yol beni kucağında taşımak zorunda kalırsın." Ciddiye almayıp bu halime gülünce "Yani öyle çıtı pıtı bir şey olmadığımı da varsayarsak... Sana yazık olur sevgilim benlik sıkıntı yok." dedim rahatlıkla.

Gözlerinin içi öyle bir parıldıyordu ki gökyüzündeki yıldızlarla yarışırdı güzelliği. Tıpkı koyu yeşil gözlerinin ona yaraştığı gibi.

Elimde olmadan dudaklarına düştü bakışlarım o arsız arsız çapkınlıkla tebessüm ederken. Yoldan çıkarmak ister gibi göz kırptı. "Benlik de sıkıntı yok." dedi yutkunmama neden olabilecek bir yakınlıkla.

Dudakları dudaklarıma öyle bir yakınlaştı ki o eğilmese ben başımı kaldırmak durumunda kalacaktım beni öpmesi için. "Uyu bence de sen." dedi konuşurken dudağı dudağıma sürtünse de öpmeden. "Yoksa kötü emellerime alet edemeyeceğim ben seni."

Bunu beklemediğim için sesli gülüşümle "Ya of," diye söylendim ve daha fazla sabredemediğimden ensesine çıkan elimle onu kendime çektim. "Yaşından başından utan be adam. Bu neyin arsızlığı böyle!"

Gülüşünden öpmek böyleydi demek. Bundandı her fırsatta onun da bu güzelliği kaçırmak istemeyişi.

Dudakları arasında kaybolmak, kendimi başka başka anlarda bulmak yerinden çıkacakmış gibi atan kalbimi durduracaktı sanki.

Aralandıkça kendisine yer edinmeye çalışan dudakları, usul usul öpüşü karıncalandırdı tenimi.

Dirseğinden destek alarak bana havadan bakıyordu az önce. Ancak şimdi aramızdaki mesafeye bile dayanamayınca bacaklarımı aralayıp kendine yer edinmişti bile çoktan.

Yanımda değil de bedenimin üzerindeyken artık, minik ve yavaş öpücüklerimizi sonlandıran o oldu.

Bir elim ensesinde bir diğer yanağında, başparmağım nemlenen dudağında dolandı durdu.

Alnı alnıma yaslıyken aramızdaki sessizlikte büyüdükçe büyüdü. Konuşmak istemedim. Bazı anlarda onunla konuşmamak sözcüklerimin olmamasından değildi de o sözcükleri nasıl kullanacağımı bilemediğimdendi.

O da böyle düşünüyor olmalı ki yastık yaptığım eli ensemde kendine yer bulmuş, dudaklarımı dudaklarına kenetlemem için yüzümü yüzüne yönlendirmişti. Zaten hiç ara vermesindi. Her fırsatta, her anda dudağı dudağımda kalsaydı.

Dün gece istediğini almamış gibi istekli, ürkütmek istemez gibi de temkinliydi bu birleşimi. Ama bilmediği bir şey vardı ki kasıklarım onun için çoktan yanıp tutuşmaya başlamıştı.

Onu tamamen hissetmek isteyen yanım bedeni altında kıvranacaktı ki "Güzel bebeğim," dediğinde bile dediğinden daha çok hissettiren adamın dudakları artık dudaklarımda değil bakarken bile kıyamadığı yüzümün her bir yanındaydı.

Keyiflenerek "Hem güzelinim hem bebeğin." dedim ellerim arasında buruşan tişörtünü serbest bırakıp güzel yüzüne bakarak. "Canım adamım benim."

Elimin altındaki kalp atışları öyle kuvvetli ve öyle huzur vericiydi ki gökyüzünün güzelliğini umursamadan bir tek onu izledim. "Hissediyor musun sen de?" dedim ruhuma dolanan, bedenimi donatan sükûneti kastederek. "Bir tek seninleyken oluyor böyle. Sadece sen ve ben... Bu koca evrende başka kimse yokmuş gibi. O kadar huzur verici ki..."

Eli tişörtümün açıkta bıraktığı belime dolandı aheste aheste. "Hissetmez miyim?" derken fazlasıyla netti sesi. "Bu duyguyu başka hiçbir anda bulamamak..." Boynuma dokundu dudakları. Burnu tenimde dolandı durdu. "Kokunu içime çekemediğim, tenine değemediğim her an canım çıkacakmış gibi hissetmemin başka açıklaması olamaz çünkü."

Yumuşak saçları arasında dolanan ellerim rahat duramayınca boynumdaki yüzünü yüzüme çıkardım. "Sence biz doğru olanı mı yapıyoruz?" diye sordum ondan alacağım cevaba duyduğum muhtaçlıkla.

Tişörtümden içeri sızan eli göğsüme ulaştığında göğüs ucumda hissettiğim baskıyla gözlerim kapandı, dudaklarım aralandı.

Omzuna tutundum sıkı sıkı. Dokunuşu, dışarda oluşumuz, aklından geçenler... Hepsi bir olup bozuyordu dengemi.

Tenimi okşayışıyla bedenimden aldığı tepkiler onu mest ederken "Seninle beraberken doğruyla yanlışı pek ayırt edemiyorum." diye fısıldadı dudaklarıma doğru. "Sen yanımdayken doğru gelen, yokluğunda yanlışım olabiliyor bir anda."

Bacaklarımın arasındaki bedeni kendine daha çok yer bulabilsin diye hareketlendim ve onu hissetmek istedim. Kasıklarımda hissettiğim kabarıklıkla gülümsedim. Demek ki uyarılan bir tek ben değildim.

Çeneme değen dudaklarının etkisinden kurtulmak isteyerek "Bir şey ya doğrudur ya da yanlış." dedim tırnaklarımı ensesine geçirirken.

O ise alacağı cevabı önceden bilirmiş gibi güven vermeyen bir gülüşle şenlendirdi kulaklarımı. "Başta yanlış gelen şey şimdi sana doğru gelirken mi?" dedi yoldan çıkarmak isteyerek.

Sütyenimi çekiştirip avcundan taşan göğsümle oyalanan eli tenimden ayrıldı ve karnımdan aşağılara süzülerek pantolonumun düğmesini araladı. "Alpay Emir," diye uyarmamı bile umursamadı.

Yoksa haklı mıydı? Yanlış olarak düşündüğüm şey gerçekten de yanlıştı da sonradan mı doğru olmaya başlamıştı?

Kasıklarıma değen parmaklarıyla içime çektiğim karnım titrek bir nefes almam neden oldu. "Burada benimle sevişmenin yanlış olduğunu düşünmüştün değil mi?" dedi böyle düşünmemin cezasını bana kesmek ister gibi yavaş hareketlerle iç çamaşırımın sınırlarında oyalanarak. "Peki hala aynı şeyi düşündüğünü söyleyebilir misin yavrum bana? Yanlış mıyım şimdi ben sana?"

Hiç acıması yokmuş gibi çamaşırımı da aşıp onun için yanıp tutuşan mahremime dokundu.

Ne elini çekiyor ne hareket ediyordu ve bu beni deliye döndürüyordu. Adını bile telaffuz edemeden inledim olduğum yerde.

Kapanan gözlerimle sıklaşan nefeslerimle ve kuruyan dilim damağımla kıvranıyordum altında.

Hem fazlasıyla yanlış hem de ölümüne savunacağım bir doğru gibiydi bu yaşattığı his.

Parmakları hareketlendi ve onun için kendisini hazırlamaya başlamış kadınlığımı sevdi usul usul.

"Aslında," dedim zar zor açtığım gözlerini parıldayan gözlerine sabitlerken. "Başta..." diye devam edecektim ama biraz daha ilerleyen hareketli parmaklarıyla kasıldı bedenim ve omzuna, boynuna tutunmak zorunda hissettim kendimi.

Onun dudaklarında beliren gülümsemeye dokundum titreyen parmaklarımla. "Başta bile hiç yanlış gelmemişti." İtirafım sonrası yüzlerimiz arasında hiçbir mesafe bırakmadı. Dudaklarıma kapandı ve konuşmama bile fırsat bırakmadı.

Her zamanki hırçınlığının aksine yumuşakça ilgilendiği dudaklarım içime doğru ilerlettiği parmaklarıyla inlemelerim sonucu ayrılmak zorunda kaldı.

"Sen, sen nasıl bir adamsın?" diye söylendim yakasına tutunup onu kendime daha çok çekerken. Kasıklarım artık parmaklarını değil o parmakların sahibini istiyordu. "Beni buraya gecenin bu saatinde seninle sevişmem için mi getirdin?"

Sitem ve istek dolu sesime karşılık parmakları önce tenimden sonra da pantolonumun içinden çıkınca "Hayır, hayır, hayır." diye düzeltmek istedim kendimi. "Bırak diye söylemedim sevgilim!"

Pislik adam öyle keyif alıyordu ki altında kıvranmamdan hiçbir açıklama yapma gereğinde bile bulunmuyordu. "Benimle burada sevişmeyeceğini söyleyen sen değil miydin güzelim?"

Kemerini açmak için hareketlendiğinde en az isteğime ulaşmış gibi mutlu olmuştum devam edeceğini fark ederek. Yine de bu yaptığı çok alçakçaydı.

"Ben öyle bir şey demedim," dedim kendimi savunarak. "Yatak olmasa mutfak, mutfak yoksa dört duvar... değerlendireceğim her fırsatta seninleyim diyen sendin." Etrafa baktım korkuyla ama ev fazlasıyla uzakken bu saatte burada dolanacak bizden başka herhangi bir manyak da yoktu henüz yeryüzünde. "Senin arsızlığının günah keçisi ben oluyorum her defasında. Bu nasıl iş?"

Benim ona kavuşmak istediğim gibi onun da benim için kendini hazırlayan ve gittikçe heybet kazanan erkekliği tenime değdiğinde sıkı sıkı tutundum bedenine.

Beni düşme etkisi yaratacakmış hissiyatına kaptıracak adama sığınmam hiç doğru değildi ama yine de engel olamadım kendime.

Girişimde hissettiğim uzvuyla dudaklarımı açlıkla yaladım istemsizce ve o bunu gördüğü an boş bırakmadı dudaklarımı, boynumu, tişörtümün açıkta bıraktığı göğüslerimi. "İnatçı keçinin teki olmandan iyidir." dedi erkeksi sert tonuyla.

"Senin, benim iflahımı sikmendense benim seni si-" diye devam ediyordu ki kızgın bir tonlamayla uyardı beni "Defne!" diyerek.

Onu kendime kabul ettiğim sırada kurduğu cümle utanmama neden olacağından ensesine geçirdiğim uzun tırnaklarım canını yakmıştı. Bu da cümlesini yarıda kesmişti tabi.

Tattığım doluluk hissiyle kısa süreli bir titreme ele geçirdi bedenimi. Şu an onunla burada bu halde olduğuma inanamıyordum. İnanamıyordum inanmamasına ama keyfimden de ödün vermiyordum.

Sözlerim değil kısık sesli inlemelerim bozdu sessizliğimizi. Duvarlarıma uyguladığı baskıyı nabız gibi atan erkekliğiyle hissederek aklım başımdan giderken kulağıma fısıldadığı güzel sözlerine kandım, her cümlesine inandım ve oluşturduğu ritme eşlik ettim.

Dakikalar geçti belki de ben yılları yollamış gibi hissetmiştim ama hem sevişip hem de ona sesli gülüşlerimi bahşedince hiç bitmesin istedim bu an.

Boynumdaki yüzü havalandığında ansızın gelen farkındalıkla "Bizim bir evimiz var. Biliyorsun değil mi?" dedim ağzım kulaklarımda. "İstediğimizde gidebileceğimiz..."

Nemlenen alnına dağılan saçlarını sevdim tenine dokunmaya kıyamayarak. "Ama biz gecenin bu vaktinde bilinmezliğin tam ortasında-"

Aldığım sarsıcı darbeyle zevkin doruklarına çıktım ve görüş yeteneğimi kısa bir süreliğine kaybettim. Gökyüzündeki yıldızlar sanki kapanan gözlerimin içindeydi. "Doyumsuzluğunun bir sınırı hiçbir zaman olmayacak değil mi?"

Bedenlerimizden ayrılmayan kıyafetlerimizin izin verdiği ölçüde daha çok yer edinmek ister gibi sarstı bedenimi.

Beni mest eden sesi daha da derinden gelerek "Sanmam," deyince beline doladığım bacaklarımı hiç serbest bırakmak istemedim. Hep orada kalmalıydı, hep!

"Sana olan açlığıma doyumsuzluk demen hata olur." dedi nefesimi kesmek ister gibi daha da hızlanırken. "Değil tenimin tenine değmesi, bir bakışını bile haram kıldığın her bir anın acısını böyle böyle çıkaracağım."

Onun ruhunu ve bedenine her karıştığımda tutkuyu, ihtirası, zaman zaman nefreti ve hatta öfkeyi bile tatmışken şimdi ilk defa tatlı bir his vardı aramızda.

Her şeyi arkamızda bırakmanın verdiği ağırlığı el ele göğüslemek istediğimizden böyle kaçıyorduk belki de aramızdaki sözlerden.

Beni kucakladı ve bir sonra yaklaşırken birbirimize daha çok sığınmamızı sağladı. "Hiç itirazım yok." dedim başım geriye giderken. Yıldızların hepsi aynı anda kaymaya başlamıştı sanki. Ya da onun erkekliği ıslaklığımda daha fazla dayanamaz hale gelmişken yıldızların aslında kaymadığını sadece sevdiğim adam tarafından yıldızlara dokunacak kadar zirveye çıkarıldığımı ayırt edemiyor olmalıydım. Ben yine de yüzlerce dilek dilemekten geri kalmadım.

Yürekten olmasını istediğim hangi dileğim kabul olurdu bilmiyorum ama beni gönül rahatlığına erdiren tek bir şey vardı: Hiçbir dileğimde onsuz değildim.

Bu ufak ve fazlasıyla heyecan veren yaramazlığımızın sonucunda ikimiz de nefes nefes kalıp birbirimize bir rüyadan uyanmış gibi bakakaldığımızda kahkahalarla güldük halimize. Hırçınlığına tezat bir masumlukla yüzümün her bir yerinde dudaklarını gezdirdi sevdiğim adam.

İçime akıttığı sıcaklığıyla tir tir titreyen bedenimi sarıp sarmaladı. "Kokusunda huzur bulduğum kadının kollarımda benim için bu hale gelmesi sadistçe mutlu ediyor beni."

Nemli saç diplerimi okşadı sakinleşme ve nefesimin belli bir düzene oturmasına yardım etme isteğiyle.

Dağılıp hırpaladığımız bedenlerimizi, kıyafetlerimizi düzelttik onda utanç namına hiçbir duygu yokken benim yüzüne bakmaya çekinerek hareket etmemle. Bir ağacın gövdesine yasladığı bedenine sarıldım ben de.

"Huzura bakış açılarımız ne kadar da aynı(!)." dedim çıplak geniş kollarını sardığı bedenimi doğrultup ona bakarak. "Oysa ben seninle basit bir filmi izlerken bile huzur dolu oluyorum."

Dudakları aralandı, aklı bulandı ve bakışları buğulaşırken sıkıca kapadı öpüşmekten tahriş olan dolgun dudaklarını.

Yüzünün düşmüş olmasıyla durdum duruldum ben de. Parmak uçlarımı karıncalandıran sakallarının arasında sert yüz hatlarına dokundum "Ne oldu?" dedim ilgiyle. "Neden düştü yüzün?"

Ciddi bir konuşma yapacakmış da çekincesi varmış gibi gerildi bedeni. Yüzümü avuçlayan iri ellerine tutundu ellerim. "Huzurun sendeki tanımı eğer buysa," dedi gözlerindeki utanç kırıntılarıyla. "Beni daha fazla öldürmesen?"

Çatılan kaşlarımla dalgın ifadesini inceledim neyden bahsettiğini anlamak için ama yok. Asla anlayamadım neden bu hale geldiğini.

Üstelik az önce tamamen korunmasız bir alanda mahremiyetini yaşayan adamın utanç hissetmeyip şimdi böyle tüm güçlü duruşuna zıt bir şekilde çekinerek bakması paramparça etti içimi.

"Sen beni uykularımdan etmeden önce "Eğer bir gün..." demiştin Defne." dedi ağzımdan çıkacak her bir kelimeye muhtaçmış gibi. "Sana sordum. Bana neden öyle kırgın baktığını, her baktığında neden canımın yandığını sordum ve sen bana gitmeden önce "Kendimi senin yanında en az o anlardaki gibi huzurlu hissedersem, söz anlatacağım" dedin." dedi daha fazla dayanamazmış gibi. "Sen ne zaman huzurdan bahsetsen, mutluluğunla günümü şenlendirsen ben senin ağzından çıkacak birkaç cümleyi bekliyorum kapında sürünür gibi. İzmir'e gitmeden önce, sen benden giderken bendeki uykuları da götürdün o bakışlarınla."

Güldü inanamazmış gibi. "Bir rüya uğruna ya," dedi kendisi bile buna fazlasıyla takıldığını bilip anlamayarak. "Bir rüya uğruna. "Sen, benim tıpkı o rüyadaki gibi bir anı yaşama hevesimi kırdın. Ve ben sırf bu yüzden bile sana çok kırgınım." dedin bak. Tek bir kelimesi bile eksik değil." dedi ve parmakları arasına hapsettiği elimi şakaklarına dayadı. "Çıkmıyor buradan o an, çıkmıyor."

Yüzümde silik bir tebessümle batım ona. Karşımda çırpınan adamın çaresizliğini izledim yüreğimdeki hüzünle.

"Bana sövdüğün, kapından döndürdüğün, yoluna köpek ettiğin tüm anlar bir yana... Sana yaşattığım kırgınlığın etkisiyle bana bakman bir yana." Dişleri arasına kayan alt dudağını dişledi kendisine olan öfkesiyle. "Bu nasıl bir yaşanmamışlık ki benim kadınımı bana kızgınken, beni istemezken bile böyle içli baktırabiliyor amına koyayım. Bu neyin günahı böyle?"

İçi içine sığamıyormuş gibi döktü ne zamandır kendine dert edindiği şeyi. "Ulan ben sana, gördüğün her ne ise çok daha güzellerini yaşayacağımızın teminatını veriyorum, dedim!" dedi kendini bir türlü affedemeyerek. "Ama şu zamandır bir sik yapabildiğim yok." dedi ansızın parıldayan öfkesini dizginleyerek. "Biliyorum çünkü seni. Huzuru bulduğumda söyleyeceğim dediysen söylersin yoksa niye süründüresin-"

Bunca çabasına katlanarak genişleyen sevgim de kayıtsız kalamayınca uzanıp öperek durdurdum onu. "Unutmuşum." dedim fısıldayarak. "Bana geldiğin, seni affedeceğimi söylediğim gün de dahil olmak üzere ben zaten sen ne zaman benimle olsan o bahsettiğin huzurun tam içindeydim." dedim hislerimi saklamadan.

"Severken, sevişirken hatta seninle kavga bile ederken... İşte bunlar tam da benim huzur tanımım oluyor. İşin içinde senin olman yeterli bana."

Keskinleşen yüz hatları gergin duruşu ve çatılı kaşlarıyla "Ama sen bana hiçbir anda seni bu denli etkileyen rüyanı anlatmayınca," derken fazlasıyla sevimli gelmişti gözüme dağ gibi adam diyerek tasvir ettiğim kişi. "Hala aklına takılan bir şeylerin olduğunu düşündüm. Daha fazla dayanamadım Defne... Dayanamıyorum da zaten."

Aklıma geldikçe hem unutmak istemediğim hem de hiç aklıma gelmesin istediğim o rüya, belki de bugüne dek tüm ayrıntılarına kadar hatırladığım tek rüyamdı.

Keşke, ama keşke rüya olmasaydı dediğim anların da başındaydı.

Heyecanla dizlerimin üzerinde oturur bir hale geldim karşımdaki adamın merakına karşılık.

Utandım, bakışlarımı kaçırdım ama bunun anlamsız olduğunu anladığımda sürekli kırpılan kirpiklerimin altından bakarak tek nefeste "Biz evliydik." dedim ve bakışlarına yayılan mutluluğu anbean izledim. "Bizim bebeğimiz vardı üstelik."

O sanırım daha ekstrem bir rüya bekliyordu. Bu yüzden de şaşkınlığı havalanan kaşlarından, gevşemeye başlayan kaslarından belli oluyordu.

İç çektim kederle. "O kadar güzeldi ki Alpay Emir..." O rüyayı gördükten sonra ona gelip böyle heyecanlı anlatamayacak olmama, o anları yaşamaktan korkmama neden olmasına kırılmıştım ben o gün. Ondandı bunları ona anlatamayışım. "Ben bir yerden gelmiştim. Sizse minik oyuncak ördeklerle dolu bir küvette köpükler içinde öyle eğleniyordunuz ki."

Tek bir söz söylese anlatmaya son verecekmişim gibi pürdikkat beni dinliyordu. Ben de hızla atan kalbime söz geçiremiyordum tabi bu sırada.

Gözlerimin önüne gelen anlarla beraber güldüm. "Sen oğlunla benden gizli gizli keyif çatarken-" diye sitemle başladım konuşmaya ama o büyülenmiş gibi bakıyorken "Oğlum mu?" diye sordu titrek bir sesle. "Bizim oğlumuz mu vardı? Oğlumuz..."

Başımı salladım hızla. "Kocaman ama kocaman zeytin yemyeşil gibi gözleri vardı." dedim aynı gözleri karşımda görmenin verdiği gerçeklikle titrerken. "Tıpkı sana benziyordu. Senin oğlun senin kopyandı."

Alpay'ın transa geçmiş gibi kalmasıyla kendisine gelsin istedim. "Üstelik çok da yaramazdı. Seni hiç dinlemiyor sürekli seni uğraştırıyordu. Sen de homurdanıp duruyordun zaten dur yapma etme diye."

Gülüşü yüzünde yayılırken "İstediği kadar yaramaz olsun," dedi yaslandığı ağaçtan ayrılıp bana yaklaşırken. "Ağzımı açmam. Peki başka? Başka ne gördün..."

Kısık bir sesle "Başka..." diye düşündüm bir rüyaya bile bu kadar sevinen adamın gerçekte nasıl iyi bir baba olabileceğinin farkındalığıyla. "Aranızdaki bağ öyle güzeldi ki ben hiçbir şey yapmayıp sizi öyle bir köşede izliyordum."

Ellerimi tuttu kalıbına sığamazmış gibi oturduğu yerden kalktıktan sonra beni de coşkuyla havaya kaldırırken. "Defne," dedi kısa saçlarını rastgele karıştırıp birkaç adım atarak hareket ederken. "Bunun rüyası bile böyle güzelken... Düşünsene gerçeğini yaşadığımızı."

Kollarına tutundum karşımdaki adamın ufak bir çocuk gibi oradan oraya gidip heyecanını atmaya çalışmasına bakarak.

"Yaşarız elbet." dedim ve tıpkı onun gibi benim de onun için bunun teminatını verdiğimi bilsin istedim.

Kendini kaptırdığını fark edince durdu duruldu ama gelip kocaman sarılmayı, saçıma öpücükler kondurmayı da ihmal etmedi.

"Okul, evlilik, bambaşka bir ülkede yeni bir düzen... Bunların ne denli zor olabileceğini biliyorum." dedi sessizlikle. "Hepsini ama hepsini yoluna koyarız. Biz seninle tüm zorluklara karşı çıkarız. Zamanı geldiğinde de..." dedi çekinerek. Cümlesini tamamlamadan önce bana bakarak fikrimi öğrenmeye çalıştı. "Ailemizi büyütüz belki?"

Beni yarımken beni tam yapan adamın cümlesini de ben tamamladım. "Zamanı geldiğinde de bebek." dedim.

Ama o o kadar istiyordu ki en az kendi babası kadar mükemmel bir baba olmayı, sanki ona hamile olduğumu söylemişim gibi diz çöktü önümde.

Karnıma sayısız öpücük kondurdu kahkahalarımın arasında. "Burada benim bebeklerim olacak." dedi inanamazmış gibi. "Güzel bebeğimin bebekleri olacak."

Çıplak karnımı sevdi iki yandan belime tutunan parmakları. Sayısız defa "Demek oğlumuz vardı. Aslanım benim!" dedi ama ben önümde çökmüş adamın saçlarını severken "Hayır," dedim kararlılıkla. Üstelik şimdiden olmayan bir bebek aslanım diye sevilir miydi yahu?

"Ben tatlı mı tatlı, güzel mi güzel, aynı bana benzeyecek bir bebeğim olsun istiyorum." dedim onunla bu gece burada sabaha kadar olmayan bebeklerimizin hayalini kuracağımızı bilmeden.

"Gezelim, tozalım, iki güzel bebeğin olarak sana dünyayı dar edelim istiyorum sevgilim."

Güldü şükreder gibi. "Evimizde kadın hakimiyeti olsun ki senin gibi baskın bir adama sözümüz anca geçebilsin." dedim tatlılıkla. Çünkü biliyordum ki henüz olmayan bebekleri için önümde diz çökmüş bu adama baba olmak çok yakışacaktı.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page