top of page

42. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 38 dakikada okunur

Radyometrik tarihleme verilerine göre 4,5 milyar yıldan daha fazla süre önce meydana geldiği düşünülen Dünya'da şu ana dek Melih'ten daha madrabaz biri var olmuş mudur acaba?

Açıkçası hiç sanmıyordum olduğunu.

Günler hatta haftalardır Alpay'a ayrı, bana ayrı vicdan azabı çektirip bizi elinde oynatmasının başka hiçbir açıklaması olamazdı çünkü.

Altüstü Almanya'ya taşınacağız demiştik. O günden bugüne kavga kıyamet... Tartışmasız günümüz olmuyordu. Siz beni cidden sevmiyorsunuzdan tut da ben evlatlık mıyıma kadar gitmişti mesele. Biz Alpay ile nişanlanınca, ağabeyim de evlenince dışlamışız onu. Biz. Dışlamışız onu sevgili yapınca?

Bunu, bizi karı kız için tek kalemde dışlayan adam söylüyordu yanlış anlaşılmasın. Pardon. Adam dedim, hata ettim.

"Süründüreceğim sizi!"

Canım nişanlım fazlasıyla haklıydı şu sıralar. Kardeşi tam bir itti. Hatta Limon'dan daha ama daha itti.

Ve şu an yaptığı itlikler benim sinirimi bozuyordu. Ona dayanamayacağımı bildiğinden hep kanıma giriyor, aklımı çelmeye çalışıyordu. Ve ben delirecek gibi oluyordum. Onu evlatlık edinmemizi dahi teklif etmişti neticede, delirmeyip de ne yapacaktım ki!

Aslında edinse miydik? Limon'a kardeş olur, oralarda yabancılık çekmesine engel olurdu.

"Hele ağabeyim bir gitsin yarın, bak ben sana neler yapıyorum!"

Ve beni delirtmeye şimdi de devam ediyordu.

"Ya sen bana baksana!" dedim telefonun diğer ucundaki adama karşı diklenerek. "Siz Alpay ile çıkmadınız mı geçen gece erkek erkeğe? Almadı mı o senin gönlünü, aldı! Sırf herkesle aynı anda öğrendin diye günlerdin canımıza okuyorsun. Yetmedi mi artık?"

Can almaya susamış cellat gibi "Yook!" dedi uzata uzata. "Müstahak size. Siz var ya siz... Ben olmasam şu an birbirinizin gözünün içine bakamıyordunuz be. Bu ilişkinin temelinde benim emeklerim var, benim! Pis nankörler... Siz bensiz yapamazsınız oralarda bilmiyor muyum ben sizi?"

Sıraladı da sıraladı cümlelerini. "Ay Melih kapatıyorum artık," dedim Serap teyzeye daha fazla ayıp olacağını düşünerek. "İşim gücüm var. Akşam konuşuruz ne konuşacaksak. Annen geldi, kadın beni bekliyor bak."

Fısıldadım gizli gizli: "Kayınvalideme senin yüzünden rezil olacağım. Sus artık, tamam alacağım ben senin gönlünü."

Güldü inanmaz gibi. "Abim seni bana bırakırsa konuşuruz Defne kuşum," dedi imayla. "Bir bakmışsın tık tık kapı çalıyor, seninki kapıda. Biliyorsun, kapıdan kovsak bacadan girmekte bir numara kendisi. Onu da engellesem bana boydan girmeye dünden niyetli zaten."

Beni Alpay'dan, ağabeyini de benden kıskanıyor olması tam bir şebek olduğunun göstergesiydi.

Sabah hastane sonrası mahalleye uğramak için geldiğim evin içinde dört dönerek hararetli hararetli konuşurken, annemin ve canım kayınvalidemin gözleri üzerimde olunca daha nazik bir ton seçmek durumunda kaldım.

"Canım Melih'im," dedim onun anlayacağı o ince tınıyla. "Belli sen bir şey isteyeceksin, ondan bu tavrın. Söyle ne söyleyeceksen, kapatmam lazım sonra. Bak annen burada, kadın geldiğinden beri beni bekliyor diyorum. Ayıp olacak artık."

"Abim giderken arabayı bana bıraksın," dedi kıskanç bir çocuk gibi. "Artık nasıl ikna edersin bilmem ama bıraksın yani. Yapsın o kadarını da. Şimdilik iki ay yok madem buralarda, siz temelli gitmeden yapsın o abiliği de."

Melih'in işini gücünü bırakıp yine bana sarmasına karşılık "Tamam Melih," dedim kendimi Serap teyzenin yanına bırakarak. "Tamam konuşacağım abinle. Bırakacak arabayı abin tamam."

"İnanayım mı?"

"Tamam dedim ya işte Melih!" dedim en sonunda kızgınlıkla. "Akşam geç kalma sakın. Ezgi'yi de unutma bak! Kız heves etti, sakın kırma hevesini." Susmadı asla. "Tamam ağabeyin olmayacak," dedim inanmadı. "Tamam kız kıza takılacağız." diye sıraladım da sıraladım. "Bakım gecesi de yapacağız tamam saklamayacağım en pahalı kremlerimi senden."

Benim adamım yarın akşam bensiz gidiyordu, onun derdi araba oluyordu. Gerçi onun derdi ne araba ne gıcıklıktı. Onun tek derdi bir gün gelip kapısını çalacağını bildiği olayın ansızın onu karşılamasıydı.

"Bu çocuk iyice cozuttu." dedi Serap teyze telefonu kapattığımı ve başımı arkaya yaslayıp derin bir nefes aldığımı görünce. "Günlerdir yatıyor kalkıyor aynı mesele. Abim de abim..."

Alpay ve Melih'in birbirlerine olan sevgisi gülümsememe neden oldu. Dizimdeki elin üzerinde sıcak anne eli hissedince gülümsemem iyice genişledi. "Ben bile kendimi dize getirmeye çalışıyorum. Çocuklarımın iyiliği için birkaç yıl yüreğime söz geçirmeye niyetleniyorum." dedi gözleri dolu dolu. "Nihat'a bile niye bir şey demiyorsunuz baba, bizi bırakıp gidiyorlar baba, Allah bilir ne zaman geri dönerler baba diyerek günümüz dar ediyor bize."

Elbet bir gün geri döneceğimizi, her fırsatta onlarla olacağımızı artık kabullendiklerinden daha olağan karşılıyorlardı bu durumu aileler. Melih hariçti tabi. Bir de Ezgi... Düşünme Defne. Sakın düşünme.

Elimin üzerindeki ele tutundum sıkı sıkı. "Haklı aslında Serap teyze," dedim yüzüm düşerken. "Alpay'a da bana da gönül koydu ona bu durumdan daha önce hiç bahsetme fırsatımız olmadığı için. Üzüntüsünü, kızgınlığını nasıl dile getireceğini de bilmiyor üstelik."

Kızıyordum, ediyordum ama bir türlü kıyamıyordum ona. Burada yalnız kalacağını düşünmesini de istemiyordum hiç ama elimden bir şey de gelmiyordu.

Hayatın işleyişi öyle karmaşık görünen bir düzendi ki size yaptırdığı tercihlerin getirisini yine sizin önceliklerinize bırakıyordu.

"Öyle şey mi olurmuş hiç canım?" diyen kadına minnetle baktım. "Siz burada kalsanız da evlenip barklanınca bu çocuk sizinle yatıp kalkacak değil ya. Yaşına başına bakmadan hareket ediyor işte." dedi ve burada kalsak Melih'in bizimle yaşamak için elinden gelen her şeyi yapacağı fikri aklımda yer etti.

Üstelik hem benim evimde hem bizim evimizde kendine çokta yer edinmişti bile...

"Ne zaman durulacak ne zaman akıllanacak bu çocuk hiç bilmiyorum. Evlendireyim diyorum milletin evladına yazık. Benim deli alacağı kızı da delirtir iki güne. Girmeyelim bari kimsenin evladının günahına."

Güldüm kendi annesinin bile böyle şakayla karışık kızmasına.

"Yok," dedim kesinliğinden şüphe duymadan. "Melih evlenmez, evlenemez. İzin vermem asla. Hiçbir hemcinsime bu kötülüğü yapamam."

Biz böyle Serap teyzeyle el ele diz dize yan yana otururken varlığını bile fark etmekte zorlandığım annem karşımızdaki koltuktan kalktı. Rahatsız olduğunu her halinden belli ettiği sesiyle "Ben bir çay koyayım," diyerek mutfağın yolunu tutmasıyla bakakaldım arkasından.

Yine neye bozulmuştu da tribini atıyordu bilmiyorum ama bu durum gün geçtikçe daha da dikkatimi çekiyordu. Son günlerde işlerim sebebiyle eve geliş gidişlerim artınca Serap teyze de sağ olsun özlüyoruz görmeyeli diye diye her fırsatta ya geliyor ya beni eve çağırıyordu ve annem bu durumdan hiç hoşlanmıyordu.

Yani annemi tanımasam beni Serap teyzeden kıskanıyor diyeceğim ama buna ihtimal vermek, Melih'in âşık olup yataklara düşmesi, tek bir kişi uğruna diğer tüm kızları silmesi demekti. Bu da dikatamo paradoksunun çözümü için ilk adımı atmak için hareket yeterlidir sözleriyle eş değerdi. Yani imkansızdan başka hiçbir şey değildi.

Beni bu düşüncelerden sıyıran da Serap teyzenin "Emel niye seninle gelmedi?" demesi oldu. "Sesi yorgundu, zorlamadım ama yok kötü bir şey değil mi güzel kızım. Ne dedi doktor? İyi miymiş kızımla torunum?"

Cengiz ağabeyin iş sebebiyle eşlik edemediği doktor kontrolüne hevesle ve merakla ben gidince durumu açıklamak da bana düşmüştü sanırım: "İyiler, hatta çok ama çok iyiler."

Ekrandaki o minimini beden gözlerimin önüne yeniden gelince "Ay Serap teyze görmen lazımdı." dedim heyecanla. "Küçücük... ama en az Ezgi kadar tatlı bir şey." Kendimden geçer gibi anlatışıma baktı uzun uzun. "Yorgundu, dinlenmek istedi eve geçti..."

Bacağımı altıma alarak oturduğum yerde yan döndüm ve Serap teyzeye karşı oturdum. Bu tam da asıl dedikodu şimdi başlıyor Serapcığım oturuşuydu.

"Ben de Ezgi de biliyoruz zaten kız olduğunu ama zaman geçsin ablam kendi de görsün inanacak bir güzellik daha doğuracağına. Tüm hastaneyi birbirine kattı Ezgi," dedim o anları hatırlayarak. "Kardeşinin kız mı erkek mi olduğunu öğrenmesi lazımmış, ona göre kızsa bekleyecek erkekse başka kardeş isteyecekmiş." Tabi henüz cinsiye için erken olduğundan biz bi' üzüldük ama bunu da saklamak zorunda kaldık. Üstelik Emel ablanın bu defa erkek bebek tutkusu da olunca yanında konuşamıyorduk bile.

O sırada annem geldi ve Serap teyze de anaç bir tavırla gülümseyip "Sağlıkla alsa bir kucağına," dedi düşünceli düşünceli. "Bu sıpa daha şimdiden pek yordu kızımı. Torun evlattan daha tatlı dediysek kızımı da hırpalasın demedik ki canım."

Bir annenin anne olan evladına böyle içi gide gide güzel dilekler dilemesi dudaklarımdaki gülümseyişi titretti. "İnşallah," diye mırıldandım kısılan sesimle.

"Geçen rüyasında görmüş," dedi iç çekerek. "Evladın kızı, erkeği olmaz elbet, ikisinin tadı da bir başkadır." diye devam etti gözlerinin içi gülerken. "Hissediyorum da diyor üstelik. Erkek evladı olacakmış, içine doğmuş."

Boğazıma oturan yumruyla dikleştim oturduğum yerde. "Rüyayla olacak iş mi yani bunlar," dedim ifadem dalgalanırken. "O şimdi bir evladım da erkek olsun istiyor ya ondan bilinçaltına yerleşmiştir." dedim bir umut.

Ancak Serap teyze hiç de yardımcı olmadı bana. "Yok," dedi çok olağan bir şeyden bahseder gibi. "Ben de Alpay'a hamileyken görmüştüm rüyasını. Sonrasında kayınvalidem anlamıştı zaten hamile olduğumu, eski toprak işte. Aradan aylar geçti, rüya müya unuttum gitti tabi. Alpay'dan çok sonra aklıma düştü öncesinde gördüğüm."

Gitti geldi düşüncelerim. Derya deniz oldu da boğdukça boğdu pembe düşlerle çevrili zihnimi. Bu gereksiz uzayan bebek konusu da işkillendirdi üstelik beni. "Ablam görünüşte hiç iyi değil ama," dedim Ezgi'deki hallerini hatırladığım için. "Her şeye şimdiden yoruluyor, sürekli üzülüyor. Bitsin gitsin artık şu süreç de..."

Kısa bir süre anneme dönen bakışları yeniden beni buldu ve beni tanıdığını, içimi bildiğini gösterir gibi "Bak ablanın bu halleri hiç korkutmasın seni Defne." dedi utanmama neden olacak yakınlıkta. "Yorgunluğu da ağrısı sızısı da geçip gidiyor evladını kucağına aldığında. Hamilelik öyle senin düşündüğün gibi kötü bir şey değil kızım. Gerçi şimdi siz gençler bizden daha iyi biliyorsunuz. Büyüdün sen de okudun öğrendin... Öyle bizim gibi kulaktan dolma şeylerle başlamıyorsunuz yolunuza."

Hay benim zamanında dilimi eşek arıları soksaydı da gelecekte kayınvalidem olacağını düşünemediğim kadının yanında ileriye dönük laflar edemeseydim.

"Hayatta doğuramam ben çocuk falan." demelerim yankılandı kulaklarımda. İçilen çay çorba yanında edilen muhabbetlerde "Eşin ister, ailesi torun bekler, o zaman ne yapacaksın?" sorularına karşılık fütursuzca sarf ettiğim cümleler yaktı da yaktı aklımı: "Gencecik yaşımda bozamam güzelim vücudumu. Bebek isteyen de kendi doğursun bir zahmet. Hiç çekilecek çile değil. Evleneceğim bir de öyle mi? Iyy ya erkek olursa? Geri iadesi de yok ki bunun. Vallahi benden en az otuzuma kadar kesin ümidi. Evlenip de kimsenin kahrını çekemem..." Ve daha neler neler. Şakaydı, anlık düşüncelerdi güya ama eğer hatırlanıyorsa kötüydü işte.

Yanlış düşüncelerle büyütülmenin getirisi bir yana lise çağımda ettiğim laflar bir yana. Ben bi' kızardım bozardım sanki. Alevler sardı bedenimi de nefesim kesildi. Kem küm ettim "Yok korkutmuyor," dedim anlamsızca. "Yani niye korkutsun ki olağan şeyler bunlar zaten değil mi?"

Benim allak bullaklığımın nedenini tahmin edermiş gibi "Tabii öyle kızım," dedi stresli bakışlarımı gidermek için seslice gülerken. "Allah isteyen kimsenin kucağını boş bırakmasın," diye devam etti güzel dileklerine. "Sizin evlatlarınızı görmek de nasip olsun da ailemiz genişledikçe genişlesin."

Oğlun biliyor son düşüncelerimi de siz bilmediğinizden açıyorsunuz bu konuları, demedim elbet. İçten içe, gözümü korkutmadan hoş bir dilekle daha şimdiden bizden bir bebek beklediklerini bilmek garip hissettirdi sadece.

Annem konudan rahatsız olmuş olacak ki "Bunlar gençlerin bileceği işler," diyerek hem bana arka çıktığını hissettirmiş hem de kendisinde yara olan konuyu kapamıştı. "Vakti zamanı gelince elbet büyür ailemiz. Çocukların koşturması çok. Gençler de daha istedikleri zaman verirler bize istediğimiz torunu."

Minnetle baktığım annem kaçırdı gözlerini benden. Daha önce hiç denk gelmediğim bir bakış geçti gözlerinden. Geç kalmışlık mıydı bu yoksa pişmanlık mı irdeleyemedim bile; o denli yabancısıydım o hissiyatın.

"Öyle tabi," diye mırıldanarak saklamaya çalıştım utancımı. "Her şey vaktinde güzel."

Vakit geçtikçe, sohbetimiz devam ettikçe tek fark ettiğim Serap teyze ile ne zaman içli dışlı olsak, konuşurken gülüp ağlaşsak annemdeki o bakış o iç çekiş hep oradaydı.

Üstelik ya konuştuğumuz konu onun tarafından değiştiriliyor ya da o çay bardağı illaki sesli bir şekilde sehpaya bırakılıyor, dikkatimiz dağılıyordu. Sonra da onun konuşmasına eşlik ediyorken buluyordum kendimi.

Bir ömür uzağımdaki kadın bir nefeslik mesafede olmak ister gibi gözümün içine bakıyordu her defasında. Ama dediğim gibi; her şey vaktinde güzel.

İki kadın arasında anlayamadığım ama hislerimden de yanılmayacağım tatlı ve sitemli bir çekişme vardı sanki.

Annem "Komşular ne zamandır hayırlı olsuna gelmek istiyorlar," dedi ortaya. "Ne zaman müsait olursan haber ver de bir gün belirleyelim Defne. Ağırlayalım konu komşuyu." Serap teyze de bunu bekliyordu ki annemi onayladı.

Tam cevap verecektim ancak Serap teyze ise şimdi aklına gelmiş gibi döndü bana, "Senin evde olduğunu duyunca bundan sebep gelmiştim ben de aslında." dedi. Gözleri kısıldı, bakışları tepeden tırnağa bedenimde döndü dolaştı. "Güzel gelinimi merak eden çok." dedi bundan keyif aldığını gizlemeden. "Nişanı da kendi aramızda olsun istiyoruz diye tutturunca siz, akranlar, akrabalar merak içinde kaldı. Bizimkiler de kadın kadına toplanalım bir gün yapalım eğlencemizi diyorlar."

Sanki annem bildiğim iki kadın sözlerini değil de silahlarındaki mermileri döküyorlardı bir bir. Başlamıştık işte ona buna vitrin olmaya.

Kaçamak bir bakışla bileğimdeki saate baktım online görüşeceğim danışmanımı bekletmemek adına.

Sonra da Almanca kursunu mu bahane etsem, pasaport ve okul işleriyle uğraşacağımı mı öne sürsem bilemediğimden "Şu sıralar pek koşuşturmalı günlerim," diyerek kaçmak istedim. "Hastanede de işler birikti. Çıkış yapmadan önce onları halletmem gerekiyor, akşamları da dil kursu derken pek vakit olmuyor aslında... Siz kendi aranızda—"

Annem "Aa olmaz öyle," diyerek çıkıştı, Serap teyze de ona arka çıktı. "Ayıp olur, elbet uyar bir günün. Ayarlarız yavrucuğum, biz hallederiz her şeyi sana iş düşmez, sen de işlerini gördüğün gibi gelirsin." diyerek ikna etmeye çabalıyorlardı beni. Bir zamanlar derse bile gitmesen olur boş ver, misafir gelecek kal yardım et bize diyen insanlar diyordu bunları...

Serap teyze "İnsanlar onca yoldan sırf senin için gelecekler bak." dedi daha yumuşak bir yaklaşımla. "Düğünden önce görmesinler mi gelinimi, tanışmasınlar mı seninle?"

Sonra anneme döndü, "Aklıma gelmişken... Unutmayalım da Alpay da gitmeden getirsin takıları kasadan." dedi şoke olmama neden olarak. Bana dönüp "Onca uğraşın içinde sonra uğraşma sen boşuna kızım." deyince anlayamayarak baktım bana karşı birlik olan ikiliye. "Zaten eviniz de ta şehrin öteki ucunda... Buradayken bile uzaksınız ama..." diye günler önce onlarla paylaştığımız evimizin mesafesine de değindi elinde olmadan. Üstelik bizim daha şimdiden fırsat buldukça yuvamızda kaldığımızı bilmeden.

"Doğru," dedi annem de tepkimden pek emin olamayarak. "Bileziklerinle setlerini getirse yeter olur herhalde." Aralarında ciddi bir takı konusu geçti sonra. En sonunda da ne var ne yok takmamda karar kılmışları galiba ki pek hoşnutlardı aldıkları karardan.

Takıyı sevdiğimden ailelerimiz güzel hediyeler sunmuştu bize nişanımızda ancak bunun sonucunda kuyumcu dükkânı gibi ne takıldıysa takmamı istemeleri...

Nefesimi tutmuş saçma sapan bir bakışla izliyordum onları. Ben bileziklerimi takar, kolyelerimi kuşanır, süslenir püslenir bizimkilerle aramızda komiklik olsun diye hevesimi giderirdim yengeliğe bürünerek evdeyken, ancak bir başkasının karşısında sırf varlığımı göstereceğim diye görgüsüz gibi dolanamazdım.

Olmazdı yani. Alpay'a bileziklerimle nazlanmak, Melih'e bileziklerimi gösterip ona hem yengelik yapıp hem kıskandırmakla aynı değildi ki tanımadığım insanların karşısına böyle çıkmak. Kimse de kusura bakmasındı vallahi. Bizim altın sevdamız da bir yere kadardı.

Burnuma hiç hoş kokular gelmiyordu.

"Niye bakıyorsun Defne öyle." dedi Serap teyze şaşırmama şaşırmış gibi. "Gelin kızın takısız misafir karşıladığı nerede görülmüş?"

"Her yerde! Ne altını ya ne takısı," diyerek olaya dahil olmaya çalıştım. "Biz misafirden, komşulardan konuşurken ne ara kolye bileziğe geldi konu?"

"Kızım sen seviyorsun zaten takıp takıştırmayı," diyen annemdi. "Takmayıp da ne yapacaksın? Biz sen seviyorsun diye almadık mı onları? Kıyıda köşede mi kalsınlar öylece? Böyle zamanlarda takılır asıl."

Gözlerim iri iri açıldı, eski haline dönen gür dalgalı uzun saçlarımı savdım sıkıntı basınca. "Ay ben takıp takmayı seviyorsam kendime seviyorum," dedim ayaklanırken. "Benim taktığım ince kolyelerimle bilekliklerim sizin bahsettiğiniz setlerle bir mi? Yüz metre öteden göze batıyor sizin dediğiniz takılar."

Ne var ne yok takıp takıştırmamı istediler kendilerince sevimlilik yaparak. Kabul etmedim.

Baktım bizimkilerden ciddi homurdanmalar yükseliyor, anında olumsuzca salladım başımı. "Hayatta hepsini aynı anda takmam. Çok istiyorsanız o an ne giyineceksem ona göre uyan bir iki bileziği takarım, gönlünüz olur ama hayatta beklemeyin benden elâlemin içinde kollarımı kapayan bileziklerle boynumda on kilo varmış gibi hissettiren gerdanlıklarla misafir ağırlamayı."

Her daim orta yolu bulmak isteyen Serap teyze bile "Olmaz öyle şey," diye diretti kesinkes fikrinin değişmeyeceğini belli ederek. "Annen haklı. Bu gibi yerlerde de takmayacaksan ne zaman takacaksın takılarını?"

"İstediğim yerde istediğim zaman istediğim kadarını takarım elbet," dedim benden beklenmeyen bir ifadeyle. "Siz niye şimdi gaza gelip millete aldıklarınızı gösterme peşindesiniz ki?"

Hiç şüphesiz ilk defa bu denli içten konuşuyor olmamdaki sebep karşımdaki kadını gerçekten seviyor ve kendime yakın görüyor olmamdı. Karşımda bir başkası olsa bu denli net ifade edebilir miydim kendimi bilmiyordum.

"Yok kızım niye öyle düşünelim," dedi annem ama bal gibi de öyle düşünüyorlardı.

Serap teyze de bir umut "Belki değişir fikrin o güne dek," deyip anneme döndü benden bir başka olumsuz cevap almak istemeyerek. "Alpay'a söyleyelim yarın yemeğe gelmeden getirsin ne olur ne olmaz."

Annem de katıldı arkadaşına: "Olur. Değişir zaten Defne'nin fikri. Takar sen hiç meraklanma." Tabi bende de ister istemez yavaştan bir sinir yükselmesi oldu. Az sonra danışmanımla görüşmem olmasa ciddi ciddi tartışacaktım bizimkilerle bu konuda.

"Getiremez yarın yemeğe gelmeden önce," dedim karşımdaki iki kadının yarın akşam, klasikleşen veda yemeğinde ne yapacaklarını konuşmalarını umursamadan. "Söyleyecektim aslında size ama fırsat olmadı. Başka planlarımız var bizim yarın için. Yemekte sizinle olamayacağız."

Hayır planımız yoktu ama artık olmalıydı.

Karşımdaki iki kadın da bariz bir şekilde beklemiyordu bunu. Kısa bir an sessizlik olunca fazla mı sert çıkıştım diye düşünmeden edemedim ama artık gelemiyordum sözümün dinlenmemesine.

"Bu Alpay'ın Almanya'ya son yalnız gidişi," diye hatırlattım yine de onları kırmak istemeyerek ama tavrımı da koruyarak. "Yemekte arkadaşlarımızla olacağız."

Kenarda duran bilgisayarımı ve birkaç dosyayı alıp odama geçmek için hareketlendim. "Hiç hoşlanmadım bu takı diretmenizden ama ben yine de uygun olacağım günleri size haber veririm." dedim içli içli. "Siz de misafirlerinize haber verirsiniz," dediğimde az önceki hoş ortamın yerini kırgınlığım alıyordu. "Gelirler, görürler taktığınız takıları, merak etmeyin siz hiç..."

Sessiz bir gülüş geldi geçti ifademden. "Pardon," dedim abartılı, sahte bir şaşkınlıkla. "Siz beni görmek için geleceklerini söylemiştiniz değil mi? Ben şaşırdım ya, siz takı falan deyince... Beni kullanarak millete gücünüzü, zenginliğinizi göstermek istiyorsunuz sandım bir an. Kusura bakmayın gerçekten."

Annemden önce Serap teyze geri adım attı ve "Kızım," dedi cılız bir ifadeyle. "Biz öyle düşünmedik elbette. Adettir bu, gelin görmeye gelinir—" diye devam ediyordu ama boşunaydı. Ben öyle anlamıştım. Öyle anladığım için de kırılmıştım açıkçası.

Arkamı dönerken "Tamam annecim, istemezsen takmazsın." geri dönüşü beklenmedik bir şekilde annemdendi.

Üstelik ben odadan çıkarken beni Serap teyzeye karşı üzüntüyle "Bugünlerde pek bir alıngan. Buluttan nem kapıyor hemen. Bir şey mi oldu diyorum, daha çok tersleniyorum." diye savunmasını duydum, mutlu oldum.

Ki bence ben buluttan nem falan kapmıyordum. Sadece son günlerde çok başka hissediyordum. Neredeyse iki ay boyunca sevdiğim adamdan uzak kalacaktım ve onun hüznü, acısı şimdiden çöreklenmişti yüreğime.

Odama geçtim, çalışma ortamımı hazırladım ve kendimi soyutlamadan önce son defa telefonuma bakayım dedim. Keşke demeseydim. Keşke hiç ama hiç o telefonu elime almasaydım ve o mesajı açmasaydım.

Keşke demek için çok geç kalmıştım. Şu an tek düşünmem gereken işim olmalıyken Melih'in attığı ekran görüntüsünde takılı kalmıştım.

Müstakbel eşim dediğim adam, canımdan çok sevdiğim kişi bunu bana yapmamış olsun diye diledim de diledim.

...

Gökyüzünün yansıdığı büyük binanın önünde duran taksiden indiğimde sıkı sıkı tuttuğum saksıdaki ince uzun çiçekler görüş açımı zorlaştırıyordu. Bu yüzden de sivri yüksek topuklu ayakkabılarımın üzerinde daha bir dikkatle durmaya çalışıyordum. Elimde büyük bir paket de olunca zorlaşıyordu her şey.

Güvenlikten geçtikten sonra danışmaya uğramam ve çıkacağım kata yönlendirilmemle heyecandan titreyen dizlerimin izin verdiği ölçüde dik durarak, yukarı çıkan asansörün hareketini sonlandırmasını bekliyordum.

Tanınmadığınız bir yerde elinizde sizi açık eden bir çiçekle herkes tarafından göz hapsine tutulmak ve kimileri tarafından beğeniyle kimileri tarafından hasetle süzülmek işinizi zorlaştırıyordu.

Üstelik bir de Alpay'ın neden son günlerde işten daha geç geldiğini gösteren koşuşturmalı manzara tam da karşımdaydı. Herkesin ama herkesin aceleci tavrı bazı aksilikler yaşadıklarını gözler önüne seriyordu.

Aşağıda tarif edilen alana doğru ilerlerken elinde birkaç irili ufaklı kâğıt rulosuyla ilerleyen genç bir kadın beni fark edince adımlarını yavaşlattı ve şaşkınlıkla açılan gözlerini üzerimden bir an olsun ayırmadı.

"Defne Hanım!?" dedi yüksekten bir sesle. "Aa... Sizsiniz. Gerçekten de sizsiniz!" Tanımadığım ve daha önce karşılaşmadığıma emin olduğum birinin bana bu denli hızla yaklaşıyor olması gerilmeme neden olmuştu. "İnanamıyorum..." Yaklaştıkça beklediğimden daha küçük olduğunu fark ettim. "Merhaba!" dedi ışıl ışıl bakan gözlerle. Boydan boya gizlemeden saklamadan inceledi beni. "Ama ne işiniz var ki sizin burada?"

Tek kaşım benden bağımsız sorguyla yükseldi. "Pardon?" dedim ne diyeceğimi bilemediğimden. Tam karşıma gelen ancak hiçbir şey söylemeden en ince ayrıntıma kadar inceleyen kızın bakışları rahatsız edici değildi aksine hayranlık doluydu ama ben bu durumdan rahatsızlık duyarak "Tanışıyor muyuz?" demekte buldum çareyi. "Ne işiniz var burada ne demek?"

Tepki dolu ifadem onu kendine getirdi, eli ayağı birbirine dolandı. "A-a... Pardon," dedi tutuklulukla. "Çok, çok özür dilerim." dedi içtenliğinden hiç şüphe duyamadığım bir samimiyetle.

Benimse dudaklarım çoktan karşımdaki bu kadının kim olabileceği sorgusuyla birbirine kenetlenmişti. "Heyecanlandım birden kusura bakmayın." diye devam etti kaçırdığı bakışlarıyla. "Tabii geleceksiniz, ben öyle demek istemedim."

Kucağındaki yığınları sol koluna eğdi ve daha sıkı tutarak elini uzattı. "Suzan ben." derken al al oldu yanakları. "Alpay Bey'in stajyerlerindenim." dedi bu mertebeden fazlasıyla gurur duyuyormuş gibi. "Gönüllü seçilen öğrencilerden."

Naziklik adına hafifçe sıktığım elini indirdi alelacele, sanki rahatsız olmamı istemezmiş gibi. Ve henüz benden alamadığı o samimi karşılığı beklemeden "Sizi görmeyi beklemiyordum, bir an karşımda görünce şaşırdım kusuruma bakmayın tekrardan lütfen." dedi çekindiğini saklamak için çabalayarak. "Alpay Bey de sizin geleceğiniz hakkında bir şey demeyince—" Kendi cümlesini kendi kesti ve kendi kendine devam etti. "Yani dese unutmazdım, mutlaka karşılardım sizi. Ağzından çıkan her bir kelimeyi not alıyorum yanlış anlamayın sakın. Söylemedi çünkü bana. Söylese hatırlardım."

Garip havası vardı kızın. Tebessüm ettim bu kendisiyle olan telaşına. Ağzımı açmama bile izin vermiyordu üstelik.

Elindeki eşyalarını koymak için kısa bir an etrafına baktı ve hemen yanındaki başka bir masaya yaslayıp elimdeki çiçeğe uzandı. "Alayım isterseniz ben onları. Siz zahmet etmeyin hiç—" dedi tek görevi beni memnun etmekmiş gibi. Kendimi geriye doğru çekerken "Hayır gerek yok, teşekkür ederim." sözlerim ister istemez sert bir tonlamayla çıkınca kız da mahcup bir ifadeyle anında geri çekildi. Gerek var mıydı bu kadar ince düşünmeye? Daha içten bir sesle "Ben taşırım," dedim anında yüzü düşen kıza karşılık.

İçi içine sığamıyormuş gibi eliyle arkasını gösterdi. "O zaman ben haber vereyim sizin geldiğinizi Alpay Bey'e," dedi benden bir cevap beklerken. "Proje salonunda kendisi. Az önce bitti toplantısı. Sağ olsun her toplantı sonrası bize vakit ayırıp genel çıkarım yaptırıyor. Ben de oraya dönüyordum aslında şimdi. Hemen söylerim geldiğinizi."

Kız o kadar peş peşe konuşuyordu ki onu takip etmekte zorlanıyordum. Biz dediği kimdi, bu ayrıntıları bana niye veriyordu bilmiyorum ama benden ikinci defa aldığı "Hayır," cevabıyla omuzları çöktü ve ben gözlerimi kısa bir an kapamak durumunda kaldım. "Ona sürpriz yapmak için buradayım," dedim daha uygun bir dille. "Geldiğimden haberi yok. Ve lütfen olmasın."

Eminim ki şu an benim hakkımdaki tüm düşünceleri değişiyordu ama ilk defa gördüğüm birine -ki henüz beni tam anlamıyla nereden tanıyordu onu bile bilmiyordum- onun beklediği ya da istediği samimiyetle yaklaşamıyordum.

"Haber vermek yerine odasına kadar bana eşlik etmenizi istesem?" dedim daha ince bir tonlamayla. "Orada beklesem bir sorun olmaz herhalde, değil mi?"

"Tabii," dedi ani bir yükselişle. "Siz nasıl isterseniz," cevabıyla hazır ola geçmiş gibi duran kızın bu davranışları biraz fazla geliyordu bana. Yan yana yürürken ara ara bana dönen bakışlarından rahatsız olunca bunun nedenini soracaktım ancak buna fırsatım olmadı.

"Defne Hanım," dedi sevecenlikle. "Söylemeye fırsatım olmadı ama hoş geldiniz."

Önünde durduğumuz geniş, çevredeki açık renklilikle uyumlu duran siyah kapıyı benim için araladı. "Sizin için bir şeyler getirmemi ister misiniz?" dedi bana içeriyi inceleme fırsatı bile sunmadan. "Alpay Bey bizi fırçalayana kadar— Yani... odasına gelene kadar... Ne isterseniz getireyim hemen."

Güldüm ağzından kaçırdığı ifadeye. Ona üçüncü defa "Hayır istemiyorum, teşekkür ederim eşlik ettiğiniz için." cevabını veriyordum ancak o benden başka bir cevap istiyor olmalı ki bir türlü kapıyı kapatıp beni yalnız bırakmıyordu.

Sorgu dolu bakışlarımı gördüğü an kısa bir "Ee,"leme sonrası "Söylemeden duramayacağım," dedi başını kapıdan içeri uzatıp al al olan yanaklarıyla gözüme daha bir tatlı gelirken. "Fotoğraftakilerden daha güzelmişsiniz."

İşte bunu beklemiyordum. İfademden de bunu anladı. "Yani fotoğraflar demişken," Eli ayağı birbirine dolandı. "Stalk yapmak falan hiç benlik değildir." dedi ve gözleri korkuyla iri iri açılıp odaya adımladı.

Kapıyı arkasından kapar gibi oldu kendisini kapıya yaslayıp yok olmak ister gibi. "Alpay Bey çerçeveletmem için nişanınızdan birkaç fotoğraf göndermişti de oradan biliyorum. Öyle düşündüğünüz gibi bir durum yok yani. Oradan tanıyorum ben sizi." Bir insan anbean kendisini nasıl ele verirdi bunu izliyordum.

Karşımdaki kızı zor duruma sokmamak adına gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. "Öyle bir düşüncem olmadı," dedim gülüşlerimin arasında. "Yoksa olmalı mı?"

Zor durumdaymışçasına yutkunurken "Ben heyecanlanınca biraz saçmalıyorum kusura bakmayın." diye açıkladı kendini. "Elim ayağım değil beynimle dilim birbirine karışıyor özür dilerim."

"Çok tatlısın," derken hislerimde samimiydim. "Güzel sözlerin için de çok mutlu oldum." Kaç yaşındaydı bu kız bilmiyorum ama düşüncelerinde asla kötü niyet sezemiyordum ve tepkileri sıcacık hissettiriyordu. "Siz de öylesiniz." dedi sevinçle. "Ben çok mutlu oldum açıkçası sizi gördüğüme. Hep tanışmak istemiştim."

"Beklerken bana eşlik etmeni istesem—"

Tam da o sırada arkasındaki kapının ardında barut gibi bir sesle "Suzan nerede?" diye kükreyen Alpay Emir'in sesi duyuldu. "Şu odaya uğrayıp bi' zemin yapı analiziyle statik plan getirmek bu kadar uzun mu sürüyor!?"

Karşıdan aldığı cevap tam duyulmuyordu ancak "Oyun mu oynuyoruz burada?" diye başka bir soru yöneltildi hataya yer vermeyen düzeyde katı bir tavırla. "Söyle gözükmesin gözüme! Bana değil onun yüzünden bu fırsattan yaralanamayan arkadaşlarına versin hesabını."

Fısıltı gibi çıkan sesiyle "Öldürecek beni..." dedi ve sanki ölümünü bekler gibi kapadı gözlerini, arkasındaki kapının kulpunu sıkı sıkı tutarak bedeni bana doğru bekledi öylece. "Keşke öldürse," dedi sonradan neyin hesabını yaptıysa. "Sürüm sürüm süründürecek. Biricik anneciğimden dört yaşına kadar emdiğim sütü, öğrenci kredisi çekerek anca yaptırdığım yeni hokka burnumdan getirecek"

Öyle korkuyla bahsediyordu ki Alpay Emir'i tanımasam bir canavardan bahsettiğini düşünürdüm. Ayrıca burnu hiç de estetik gibi durmuyordu. Yuvarlak yüzünün tam ortasında ufak bir nokta gibi tamamlıyordu güzelliğini.

Daha makul bir sesle "Çıkacağım az sonra," diyen Alpay'ın yaklaştığını hissettim. "Buradaki kontrol Erhan'da. Ben yokken onunla irtibatta olunsun."

Kapı hızla aralanınca Suzan da öne doğru birkaç adım attı haliyle. Beni henüz görmeyen canım adamım gözükmesin gözüme dediği kızı daha ilk dakikadan karşısında görünce daha da katılaştı yüz ifadesi.

Masumluğu yüzüne bakan biri tarafından bence hemen anlaşılırdı. "Alpay Bey ben aslında getiriyordum projeleri," derken öyle duru bir sesle söylemişti ki Alpay şu an bu kıza kızacak olursa eğer karşısında her an beni bulabilirdi. "Sonra gelirken De—"

Alpay Emir'se onu dinlemedi bile. Buz gibi bir sesle "Bahaneni sonraya sakla. Dışarı çık." dedi ve bu tavrı karşısında benim bile kalbim kırıldı. "Onca işimin gücümün arasında size vakit ayırıyorum ve sen benim vaktimi boşa harcıyorsun."

Ben olsam şimdiye çoktan bırakmıştım gözyaşlarımı ama Suzan az önceki tüm şen şakraklığının aksine olduğu yerde sadece Alpay'ı dinliyordu profesyonelce.

"Arkadaşlarına söyle boşuna beklemesinler. Ve bunun nedeninin de sen olduğunu açıkla onlara." Kısa bir an durup devam etti: "Çıkacağım, kimse gelip rahatsız etmesin boş yere."

Suzan, karşısındaki adamın sözüne verdiği değeri göstermek ister gibi tek bir kelime bile etmeden Alpay'ın dediğini yaptı, özür dileyerek dışarı çıktı. Bence bu kadarı olmamalıydı. Kendimi hatırlatma ihtiyacıyla ve dışarı çıkan kızı koruma hissiyatıyla "Sevgilim," dedim ona doğru ufak bir adım atarak.

Canım adamımın bakışları beni bulduğu an şaşkınlığı görülmeye değerdi. Tutuklukla "Defne?" dedi, bekledi bekledi ve zaman kaybetmeden beni kolları arasına aldı. Ona sarılmayalı, kokusunu doyasıya solumayalı birkaç gün olmuştu ama asırlar gibi geliyordu. "Sen ne zaman geldin? Niye haber vermedin?" diye ardı ardına sıraladı sorularını. "Niye haber göndertmedin?"

Sıkıca sarılmamıza geç de olsa bir son verirken üzerindeki beyaz gömleğin açılan yakasına, kıvrılan kollarına baktım kısa bir süre. Ben bu adama baya aşıktım. Başka açıklaması olamazdı giyimine kuşamına bile düşüyor olmamın.

Gün daha yeni yarılanmışken dağılan saçlarıyla, gözlerine oturan yorgunluğuyla öyle salaş ve çekici duruyordu ki bu adama bu koşullarda çalışması yasaklanmalıydı. Ya da sadece benim olduğum bir yere saklanmalıydı. Bir kafes içerisinde, sadece bende olan kilitle yaşamalıydı. Kimseler görmemeli kimseler bilmemeliydi.

Gittikçe yoldan çıkan düşüncelerime çekidüzen vererek "Sürpriz yapmak istedim," dedim dudaklarıma kondurduğu küçük buseyle gözlerim kapanırken. "Nişanlıma yemek ısmarlamak istedi canım. Seni kaçırmaya geldim. Öğle yemeğiniz benden Alpay Bey."

Sanki az önce esip gürleyen adam o değilmiş gibi ışıl ışıldı güzel gözleri. "Ama sanırım sen çalışanlarının canına okuyarak doyuruyorsun karnını." diye sitemle çıkıştım. "Oysa kız sadece benimle ilgilenmişti. Geldiğimden beri beni hoşnut etmek için dört dönüyor etrafımda."

Tepkiyle söylediğim sözlere karşılık elimi tuttu ve oturmamız için ilerletti bedenlerimizi.

Oda beklediğimden daha genişken şehri tepeden selamlayan boydan camlar iyice büyük gösteriyordu içeriyi. Üzerinde çizim bilgisayarı ve kendi bilgisayarı ayrı ayrı duran masanın önündeki alana ilerledi.

"Çok sert çıkıştın," dedim yeniden nabzını yoklayarak. "Geç kaldıysa da benim yüzümden kaldı. Gerek var mıydı bu kadar terslemeye."

"Seninle stajyerlere olan tavrımı konuşmayacağım," dedi kesinkes bir ifadeyle. "Onu bekleyen onca insan ve ortada yapması beklenilen bir iş varken ne olursa olsun önceliği görevi olmalıydı. Üstelik onun yerinde olmak için çabalayan birçok gönüllü genç varken."

Belli ki onu benden iyi tanıyordu. "Ve eminim ki sen olmasaydın da aynı durumla karşılaşacaktım." demesi bu düşüncemi doğruluyordu.

"Ölüm kalım meselesi mi bu?" dedim kırgınlığını hissettiğim için kızla daha bir yakınlık kurarken. "Sen de söyledin öğrenci olduğunu—"

Yüzümü sevdi, açık saçlarımı iteledi "Yavrum şimdi seninle bunu mu tartışayım ya," dedi keyfini kaçırmışım gibi. "İzin ver de gelişinin mutluluğunu yaşayayım. Nişanlımın gönlünü hoş edeyim. Şu şaşkınlığı üzerimden atayım..."

Elimi tuttu, dudaklarına götürdü güzel gözlerini bir an bile kırmazken öpücükler kondurdu. "Tamam..." dedim ve ayaklanıp masanın üzerine bıraktığım paketi almak istedim. "Karışmayacağım ama yine de hiç hoş değildi sesini yükseltmen."

Masaya yaklaştım hediyesini almak için. O sırada gözlerim yan yana duran iki fotoğraf çerçevesindeydi. Hediyeyi ise unuttum gitti.

Biri mezuniyetimdenken bir diğeri nişanımıza aitti. Geçmiş ve gelecek gibi duran iki andı sanki. Bir o kadar yabancı bir o kadar tanıdıktık birbirimize.

İki fotoğraftaki her şey farklıyken değişmeyen tek şey birbirimize olan bakışlarımız, bir fotoğrafa sıkışacak anımızdan bihaber olarak birbirimizde kaybolmamızdı.

Parmak uçlarım çerçeveye uzanıp dokunmaya bile çekindi. Alpay Emir'in ayaklandığını hissettiğim an daldığım noktadan çıkıp ona baktım. "Garip hissettirdi," dedim bakışlarım yeniden fotoğrafımıza dönerken. "İki fotoğraftaki de biziz, ama aynı zamanda sanki değiliz."

O ise çoktan yanımda bitmiş beni sarıp sarmalamıştı bile. Arkamdaki bedenine yaslanıp başımı omzuna koydum ve elime aldığım çerçeveyi inceledim uzun uzun. Geçmişin yarasını deştim gibi hissettim o fotoğrafa dokunduğumda.

Şimdi bakınca mı daha farklı geliyordu bilmiyorum ancak öncesi veya sonrası hiç fark etmeksizin benim bu iki fotoğrafta da gördüğüm tek şey sonsuz kayboluştu.

Elimde kepim, mezun olmaktan son derece memnun bir ifadeyle havalanmışken diğer elim de yanımdaki, o zamanlar gözlerindeki sevdayı bile fark edemediğim adamın koluna dolanmıştı.

Ben bir gözümü kırpmış tek ayak üzerinde durup mutlulukla gülümserken aynı gülümseme ondaydı ve bana bakıyordu. Okuldan kurtulduğu için mutlulukla coşan ben ve benim coşkuma heyecanla kapılan o. Aynı işleyişin iki farklı çarkları gibi duruyorduk. Ayrıydık ancak bir o kadar da aynı olmalıydık.

"Aynıymış," dedim bu fotoğrafı ilk defa görmüş olmanın hüznüyle. Karnıma dolanan koluna tutundum ve başımı geriye uzatıp saçlarımda kaybolan yüzüne baktım. "Bakışların o zaman da aynıymış Alpay Emir. "

"Çünkü hislerim de aynıydı," dedi sır verir gibi sessiz olmaya özen göstererek. "Çünkü ben sana ne zaman baksam, hakkım olmayan bir hayale dalarken buluyordum kendimi." Söyleyişi, sevdasının sonsuzluğunu hissettirdi. "Tenine dokunmadan, sesine doymadan, kokunu solumadan da işliyordun içime daha fazlası mümkünmüş gibi."

Anılar benim hüznümü anlamadılar; geldiler, doldular, gözüme buğu oldular. "Ben o gün çok kırmıştım ama seni." Sesim titredi, bedeni gerildi. "Hak etmiştim," dedi yine ve yine beni kendinden de öteye koyarak. "Senin bir başkasıyla hayat kuracağın düşüncesi delirtmişti beni. Sen de pek güzel haddimi bildirip elime vermiştin siktirnamemi."

Gülümseyişi, yanağımdaki busesi hüznümü silip atmak içindi. Elimdeki çerçeveyi aldı yerine koydu. "Ama beni yakaladıysan artık, senin deyiminle sensiz günümün geçmediğini, yokluğunda ağlanıp sızlandığımı ve bu yüzden de fotoğraflarını yanı başımdan ayırmadığımı öğrendiğine göre," deyip masayla arasındaki bedeni kendisine çevirdi. Üstelik bu sözler benim ona zamanında söylediğim şeylerdi.

"Şimdi iznin olursa nişanlımın beni ziyaret edişinin keyfini çıkarmak istiyorum." dedi dolgun sesi huzurla çıkarak. "Ve aynı zamanda bunu daha önceleri niye hiç yapmadığının da acısını çıkarmak..."

Kan kırmızısı dudaklarımı büktüm bilinmezlikle. Gömleğinin sıkı sıkı sardığı geniş kollarındaki ellerimi alıp göğsümde bağladım ve sorgu dolu bir bakışla kalçamı arkamdaki masaya yaslayarak ondan biraz ayrıldım.

"Hesap vermen gereken konular var," derken bir miktar çatıldı kaşları. "Ben evde uslu uslu işimin başındayken müstakbel kocamın benden gizli işler çevirdiğini öğrenince duramadım yerimde. Anlayacağın gelişim öyle düşündüğün gibi hasretinden, seni birkaç gündür görememekten değil."

Az önce çatılan kaşları tavrımla havalandı. Üzerime eğilen bedeniyle yutkundum bunu beklemediğimden. Hoş bir tınıyla "Bak sen," dedi ellerini iki yanıma koyup beni kafesleyerek. "Bu baskın özlemden değil demek." Böyle olunca da pek bir yakın olmuştu yüzlerimiz. "Demek defter dürmek için şirket basıyoruz," dedi etkilendiğini gizlemeden.

Dudaklarından ince bir gülümseme geldi geçti. "Ben senden razıyım yavrum ya," dedi başıyla da onaylayarak. "Bir telefonuna bakar. Ara beni. De ki: Dur durduğun yerde, belanı sikmeye geliyorum..." Elini yanımdaki masaya vurdu hafifçe. "Seni kapılarda karşılamayan Alpay'ı si—"

Elimi dudaklarına kapadım anında. "Başladık yine!" dedim bozuk ağzı yatak harici sinir bozucu geldiğinden. "Süreceğim gerçekten ağzına artık acı biberi, anlayacaksın laftan."

Avcuma dudaklarını bastırıp bileğimi tuttu ve gülümsemesi göğüs kafesimi genişlettikçe genişletti. "Dinliyorum," dedi uslu uslu. "Ne yapmışım da hatunumun canını sıkmışım, öğrenelim bakalım."

Ben buraya ne dolduruşlarla gelmiştim ama onu görünce durulmuştu hislerim. Yine de "Sen Melih ile ilgili hiçbir şeyi söylemiyorsun bana ama," dedim abi kardeş ilişkilerinin sağlamlığına bozularak. "Biz kanlı bıçaklı da olsak, bir kaşık suda birbirimizi boğmanın hayaliyle de yaşasak, habersiz bırakmıyoruz hiçbir zaman birbirimizi."

"Bir meselenin altından da şu it herif çıkmasın ulan." dedi hınçla. "Yine ne halt karıştırıyor?"

"Orasını siz söyleyeceksiniz Alpay Bey." dedim omzundan itip masayla arasından çıkarak. Arkamdan ilerledi o da ben dışarı bakmak için boydan camlara ilerlerken.

"Gelinin değil gelinliği, gelinlik fikri bile ortalıklarda yokken damat beyimizin damatlığı ne ara diktiriliyor?"

Küskün bir ifadeyle döndüm yeniden ona. "Kahraman amca sana ulaşamayınca çocuklarla mesaj göndertmiş Melih'e. Gitmeden önce mutlaka uğrasın bana demiş. Hayır olsun sevgilim," derken geçen gelin, damat, evlilik muhabbetti hoşnut kılıyordu onu. "Bitmiş damatlığın, gidip son denemeni gerçekleştirebilirsin."

"Hadi canım, bitmiş mi!?"

Bir defa daha anladım ki takıldığımız noktalar aynı değildi. Cebinden telefonunu çıkardı aceleyle. "Ulan, ne sözünün eri adam," derken dolgun alt dudağı ağzının içine yuvarlandı ve ne yapacağını bilemezmiş gibi saçlarını karıştırdı. "Ağabey gibi ağabey işte!" Üstelik numara aranmış telefon da kulağında yer edinmişti. Karşı tarafı beklerken beni nasıl şoke ettiğinden bihaber göz heyecanla göz kırptı ve "Zor olur ama gitmeden yetiştiririm demişti." dedi. "Valla helal olsun onca işin gücün arasında halletti demek."

"Sana inanamıyorum!" dedim sinirden dudağımın içini dişleyerek parçalarken. "Utanmasan bana giy gel bir beyaz elbise, o da sana gelinlik olur diyeceksin.."

Telefon çaldı çaldı çaldı. Kapandı. Bir daha aradı ve bana "Yavrum aslında gerek yok beyaza falan," dedi iyice dalga geçmek ister gibi. Sonra da bedenimi saran ipek gömleğimi, açıkta kalan düğmelerin sunduğu tenimi, dizlerimin çok üzerinde biten dar eteğimi inceledi gitgide çatılmaya yüz tutmuş kaşlarıyla. Yeni farkına varıyor gibiydi üstelik. "Böyle de gideriz diyecektim düğüne ama—"

Cümlesini kesme nedeni telefonunun yanıtlanması oldu. Aralarındaki samimiyetle "Kahraman ağabey," dedi adamın halini hatırını sormadan. "Bitmiş benim damatlık."

Başımı iki yana sallayıp saçlarımı ensemde toplayarak uzaklaştım ve masanın üzerindeki paketi almak için adımladım.

O ise heves ve heyecanla konuşuyordu karşısındaki adamla. Damatlığının nasıl olduğunu, ne zaman son denemesini yapacağını, olur da bir şey olursa düğüne kadar tadilat gerekip gerekmediğini en ince ayrıntısına kadar sordu da sordu.

Bense gelinliksiz gelin olarak ona aldığım hediyeyi açmakla meşguldüm. Çünkü hediye, ben alsam bile hediyeydi ve ben hediyeleri çok severdim. O yüzden de bu paketi açıp mutlu olmak benim hakkımdı şu an.

İzmir'de benim güzel kalemlerime şekilli şukullu diyerek yazı yazarken laf etmesine istinaden aldığım ışıklı kalemi ve spidermanlı kırmızı tüylü kalemi çıkarıp masasındaki metal kalemliğe bıraktım.

Diğer paketi de açacaktım ki konuşması biten, keyfine söz ettirmeyen damatlıklı nişanlım yanıma geldi, "Güzel bebeğim." dedi, omzumdan dökülen saçlarımı diğer omzumda toplayıp boynuma dudaklarını değdirdi.

"Düğünse benim de düğünüm," dedi gönlümü almak ister gibi naif bir tonda. "Şunun şurasında önümüzde üç ya da dört ayımız anca var. Aradan çıksın istedim fena mı?" Karnıma kapanan eli, bedenime yaslanan bedeni aklımı yerinden etti.

"Söyleseydin," dedim nazlanarak. "Haberim olsaydı öncesinde. Benim gelinlik hazırlığım bile yok ama sen... Bilemiyorum..." deyip kolları arasında ona dönüp alttan alttan bakmaya başladım yoğun bakışlarına karşılık. "Alındım birazcık sanırım."

Benim henüz modaevlerinden istettiğim hiçbir katalog gelmemişti ama beyimizin her şeyi hazırdı. Bu nasıl hazırlanmaktı?

Kısa bir an masada bir noktaya baktı ve sanırım metalik kalemlerin arasında kırmızı renkli çocukça gördüğü detayla gözlerini kapayıp güldü. Başını sağa sola hafifçe salladı inanamazmış gibi.

Yine de hiçbir şey demeden çenemden öptü. "Hesap sorduysan özlem giderme kısmına mı geçsek?" dedi efsunlu sesini kullanıp beni yoldan çıkarma isteğiyle. "Çünkü ben üç gündür ölüyorum sensizlikten."

Yanağıma, çeneme, boynuma dokundurduğu ufak ufak buseler yüzümü güldürdü. "Yapma," dedim ellerim göğsüne süzülürken. İsteğim onu itmekti ama yaptığım şey onu istediğimi belli etmekten başka hiçbir şeye yaramıyordu.

"Ben de çok özledim, sevgilim." Bir adım geri gittiğimde koca bir adımla geldi üzerime. "Seni almaya gelmiştim," dedim devam ettirdiği öpücüklerden kaçar gibi yapıp başımı geriye çekerek. Ama bu ona şans oldu, gerdanıma doğruldu. "Bu gidişle çıkamayacağız buradan, yapmasan mı?."

Arkamdaki masaya yaslandım titreyen dizlerime güvenemediğimden. Başını kaldırdı, serseri bir gülüşle göz kırpıp neden der gibi salladı başını.

"Niye çıkamayalım ki yavrum?" diye sordu hiç uslu düşünemeyen zihnimi okumuş gibi. "Yapacağımız bir şeyler mi var?"

Yoktu tabii. Olmamalıydı yani.

Benim aklıma kapalı kapılar ardında onunla tehlikeli işler yapmak gelmemeliydi artık.

Titrek bir sesle "Yok," dedim etkisinden çıkarak. Gömleğimin yakasını düzelttim sıcaklamanın etkisiyle. Ama o geri kaçmak yerine daha çok hissettirdi kendini, üstümde hakimiyet kurmak istediği bedenini. "Yok ne yapacağız burada. Çıkalım tabi. Ben çok açım zaten. Sen değil misin?"

"Açım elbet," dedi açlığımın noksanlığını bilir gibi. İnce bir sızı düştü kasıklarıma. Gözlerim kapandı bakışlarından bile isteğini anlayabildiğim adama karşı yenilme korkusuyla.

Burada bu saatte asla ama asla olmazdı.

Olmamalıydı. Ve lütfen olmasındı.

Bacağımı bedenine dolamak için eteğimin bitiş çizgisine dolanan eliyle "Alpay..." dedim sıkıntılı bir inleme çıkan sesimin izin verdiği ölçüde. "Olmaz!"

Bel boşluğuma kenetlenen eli sıktı etimi. "Burada. Bu saatte. Olmamalı."

Sıcak nefesi göğüslerimin üzerine yayıldı usul usul. Kısılan bakışlarıyla "Ne olmaz?" dedi sinsice gülümseyerek. "Olmaması gereken ne tam olarak yavrum, anlayamadım?"

Titreyen parmaklarım yakasına tutunurken "Niye oynuyorsun benimle?" diye kızmadan edemedim.

O ise beni daha çok utandırmak ister gibi "Nedense oyun isteyen senmişsin gibi geldi bana." dedi keyifli bir ıslık çalıp bedenimi serbest bırakarak.

Benden uzaklaşması hiç hoşuma gitmemişti: "Kapı kilitli değil," diye fısıldadı kendimden geçmiş halimi incelerken. "Birinin odaya izinsiz gireceğinden değil ama hani olur ya... Yapar o hadsizliği eceline susayan biri... Görünen şeyleri hafızadan silmek gibi bir kudretim de yok ne yazık ki. Genç yaşımda katil olmamı istemeyeceğini umuyorum."

Öyle bir durumda utançtan öleceğimden sevdiğim adamın katil olup olmadığını da öğrenemeyecektim zaten. Bu yüzden küçük bir öksürükle dikkatimi toplamaya çalıştım.

Canım adamımla sevişilecek yerler listesinden bir mekân adı daha silmek güzel olabilirdi elbet ama biz artık dur durak bilmeliydik.

Tabi sonrasında aklıma gelen hinlikle bakışlarım keskinleşti. "Yani kapı kilitli olsa..." dedim davetkar bir tutumla. "Benimle, istediğim oyunu oynayacak mıydın?"

Memnun olmuş bir ifadeyle gülümsedi. Kapıya ilerleyip o mekanik kilidi tam üç defa çevirdi. Şimdi o ifade bende de yer edindi. "Sence?"

Yaslandığım masadan ayrılıp bana gelen adama ilerledim emin adımlarla. "Kırmızı ruj sürmek doğru bir seçenek olmamış sanırım." dedim dudaklarına yayılan kızıllığa dokunarak. "Dikkat çekiyorsun."

"Aksine," dedi belimden tutup odanın içinde beni yönlendirerek. "Bana dudaklarını hırpalamam için sebep sunuyorsun."

"Bence sen kendine bahane arıyorsun." dedim boynuna dolanıp beni kucağına almasını bekleyerek. Öyle de yaptı. İlerledi ve kendisini oturma alanına bırakıp rahatça yayıldı.

Aralık bacaklarının üzerinde olmak bana her zaman yerimdeymişim gibi hissettirirdi. Ama o kadar gıcık biriydi ki asla ilk adımı atmıyor, onu tuzağıma düşürmeye olanak sağlamıyordu.

Ensesindeki saçlarla oynadım güzel yüzünü incelerken. "Yarın gidiyorsun," dedim her zamanın aksine hüzün değil sevinçle. "Bu bensiz son gidişin."

Başını geriye attı ve dokunuşumla rahatlamış gibi gözlerini kapadı. "Ve sen gitmeden önce, bu son yalnız kalma avantajımız." diye devam ettim iç karıncalandıran bir sesle kulağına fısıldayarak.

Çıplak bacağımı sıkan iri eli kalçama çıkıp beni kasıklarına yaklaştırdı. Bana olan ihtiyacını kanıtladı. "Kendini geceye saklarsın diye düşünmüştüm, yavrum." dedi tepkisini incelemek için geri çekildiğimde hareketlenen âdemelmasından yutkunduğunu anladığımda. "Oysa sen burada da beni ateşinle yakmaya niyetliymişsin."

Gömleğinin bir düğmesini açıp içeri sızan ellerimle omuzlarına dokundum. "Akşam özel misafirlerim var," dedim şansına küs der gibi omuz silkip. "Seni gece ağırlayamayacağım yani."

Güldü sanki ona imkânsız bir şeyden bahsetmişim gibi. "Güzel rüyalar görüyorsun," dedi bunun bir ihtimal bile olmadığına inanarak. "Gerçeklerden bahsediyorum," dedim bana inanması adına. "Melih ve Ezgi gece bende kalacak ve sen, bize katılmayacaksın. Üçümüz olacağız. Takılacağız biraz."

Ufak baskılarımla altımda gittikçe sertleşen erkekliği aklımı çelse de emin adımlarla ilerliyordum ancak o son sözlerimle soğuk su etkisi yaşayarak irkildi. "Sikerler öyle işi," dedi aksi bir tavırla. Bir eli ensemde bir eli belimde üzerine daha fazla eğilmemi sağlayarak hem aramızdaki mesafeyi sıfırladı hem de acısını çıkarmak ister gibi öptü dudaklarımı. "Gelsinler, bakın eğlencenize, sonra da herkes evine."

"Planımız değişmeyecek," dedim dudak bükerek. Kolumdaki ince, altın renkli saate baktım. "Zamanımız da gittikçe daralıyor. Ya burada benimle şimdiden vedalaşırsın ya da iki ay boyunca hasretimden yanar durursun."

"Sen bir şeyin peşindesin," dedi gizli saklı yaptığım bir şeyi yakalamış olmanın verdiği eminlikle. Hareket ettirdiğim kalçalarımla "Sikeyim! Oynaşıp durma." diye kızdı üstelik. "Ne yapmaya çalışıyorsun? Aklından ne geçiyor?"

"Hiiç!" diye güldüm onunla eğlenmenin verdiği hazla.

Dizlerimden aldığım güçle hafifçe doğrulup ona kumaş pantolonunun üzerinden dokundum.

Başım parmaklarımın arasındaki hareketlenmeyle zevkle omzuma meyillendi. "Senin aksine ben vaktimizi yararlı kullanmaya çalışıyorum." dedim soluğum kesilir gibi olurken. Kasıklarındaki elim hareketlendikçe nefesi tekliyordu sanki.

Atik bir hareketle kalktı ve ben kendimi onunla duvar arasında sızlanıp dururken buldum. Kalçalarımın izin verdiği sürece eteğimi çekiştirip kendisine yer edinmeye çalışırken kemerinin tok sesi yankılandı odada. Kasıklarım sızladı yankılanan sesle.

Kadınlığımı okşayan parmakları düz duvara tutunmaya çalışmama neden oldu.

Erkeksi sert sesiyle "Bu işin sonunda hiç hoş kokular gelmiyor burnuma," dedi beni benden iyi tanıdığından. "Neyin sus payı bu?" diye sordu hoşnut olmadan.

Kıvrılan bacağımı ona alan sağladı, ayakkabımın sardığı bileğime tutundu uzun parmakları.

Girişime dayadığı erkekliği dilimi damağımı kuruttu ve ben yanlış yolda hissettiğimi düşünerek bu yoldan dönmek istedim. Onu kullanacakmışım gibi hissettim.

Bizim isteklerimizi birbirimize yaptırmak için bu tarz yollara ihtiyacımız yoktu ki.

Ah Defne, ah!

"Hiç— Hiçbir şeyin sevgilim." dedim cılız bir sesle. Ancak o buna inanmayarak kendisini o dar yolda ilerletip nefesimi kesti ben "Sus payı falan yok!" demeye çalışırken.

Yavaş yavaş ilerlediği yolda yine aheste aheste geri çekildi ve ona ait olan o yerden tamamen çıktı.

Yüzüne bakmak için kafamı çevirdim ama izin vermeyip dudaklarımızı birleştirdi ve yeniden içimde kayboldu.

Beni delirten gitgelleri arasında inlemelerimi bastırmak adına ağzıma kapanan elini ısırdım hırsla.  "İnanıyor muyum sence bir şey olmadığına?" diye sordu yeniden tamamen içimden çıkarak. Oyun oynuyordu benimle!

İstediğim oyunu oynuyordu işte...

"Ben sana," derken nefes nefeseydim. "Bir şey söyleyecektim aslında," dedim az önceye nazaran daha ince bir tonlamayla. "Senin tavrının ne olacağını az çok bildiğim için başka bir yol denemek istemiştim sadece."

Düşlediğimle düşüncelerimi meşgul eden şey aynı olmamıştı ne yazık ki. Sevdiğim adama haksızlık yapıyormuş gibi hissettim anında.

İnanamaz gibi güldü halime ama zevk almaktan da zevk vermekten de geri durmadı. "Yavrum," dedi içli içli. "Ya sinirleneceğim ya da daha çok sinirleneceğim bir şey söyleyeceksin belli ki." dedi hazdan boğuklaşan sesiyle. Baldırımı sarmalayan parmaklarıyla tutuşu sıkılaştı. "Ve sen bunu sevişirken aradan çıkarmayı falan mı düşünüyordun?"

Evet... Yani düşünüyordum. Az önceye dek.

"Hayır!" dedim alnımı soğuk duvara yaslamakla ona dönmek arasında gidip gelirken. Hareketleri duraksadığı an devam etmesine engel olup kolları arasında döndüm ve kucağına tırmanıp yüzüne tutundum. Ve aynı zamanda devam etsin istiyordum içimdeki hareketlerine.

"Söyle." dedi emir verir gibi. "Söyle bari boşa gitmesin çaban."

Hafif bir sitem az da alay sezdim sesinde. "Madem sinirleneceğimi düşündüğün şeyleri sevişirken halledeceğiz, denemiş olalım."

Üstelik alındığını da hissettim.

İçime kaçan sesimle "Öyle deme," dedim titrek bir halde. Alnım omzuna düştü ve arsız gibi aynı zamanda da kendimi temposuna uydurdum. "Yarın," dedim utana sıkıla. "Benim için bir ilk yapıp gitmeden önce... ailelerimizle yediğimiz yemek faslını atlayabilir misin?"

Dolu dolu ettiği küfür sonrası "Bu nereden çıktı şimdi," dedi beklediğinden daha alakasız bir şeyle karşılaşmış olmanın verdiği tepkiyle.

Kalçam soğuk masayla buluştuğunda titredim, Alpay Emir'e sığındım ve bu onu daha da hızlandırdı.

Ancak hızlanmamalı, bizi bir sona getirmek için acele davranmamalıydı.

Bana bakmasını fırsat bilip "Lütfen sevgilim," dedim yüzünü okşayıp yalvarır gibi başımı omzuma eğerek.

"Sormuyorum, sorgulamıyorum," dedi kabullenişle. "Tamam Defne, buna da tamam."

Sevinçle güldüm, boynuna sarılıp hareketlerini zorlaştırdım. "Çok seviyorum seni," dedim cıvıl cıvıl bir sesle. "Çok, çok, çok!" Öpüşüne yoğunlaştım, adını fısıldadım, bedeniyle bütünleştim.

Normal bir anda desem belki bu isteğimi, hayır, diyecekti biliyordum. O masaya birlikte oturulup o veda yemeği yenecekti, tanıyordum onu. Ama kırgındım bizimkilere, olmazdı. Laf ağızdan çıkmıştı bir kere.

"Burada bitmedi ama," dedi bir sona yaklaştığı dalgalanan nefesinden belli olurken. "Aslı astarını daha makul (!)" bir anda anlatacaksın paşa paşa."

Huyuna suyuna gitmek istediğimden hoş bir tonlamayla "Sen nasıl istersen..." dedim masaya yaslı dirseklerimden kuvvet alıp boynuyla bedeniyle ilgilenmek için hareketlenirken.

Ara ara masaya öfkeyle çarpan, bazı anlarda etimi sıkıştıran eli, tepe noktamı buldu ve ikimizi de bitirecek o anları daha dolu dolu yaşamamızı sağlamak için uğraştı.

İlk defa kendimi bu denli dizginlemeye çalışıyordum çünkü yasak olan her şeyin daha cazibeli gelmesi ne yazık ki olmamamız gereken bir yerde bizi birleştirmişti.

Üstelik orgazmın o tatlı noktasında kendimden geçtiğimi sandığım anda kapanmak için savaşan gözlerim sonuna kadar açıldı. "Hayır," dedim telaşla. "Sakın! Sakın içime boşalma."

Alpay onu iter gibi olmama sinirlenirken kendini geri çektiğinde sıcaklığını bacaklarımda da hissettim.

Kızdı çokça. Kendime gelmem ve bana kızan adama tutunarak eski halime dönmem birkaç dakikamı aldı.

"Ben..." dedim tatlılıkla yırtmak isteyerek.

Üstlerimiz batmıştı, etrafa baktığımda masanın üzerindeki birkaç eşya da yeri boylamıştı ve bunları yeni fark ediyorduk.

Kıpkırmızı kesildim anında. "Alpay..." diye sızlandım ayyaşmışım da bir dokunuşla ayılmışım gibi.

"Unuttum," dedim kendini toparlayıp döner koltuğa bedenini atan ve ayak bileğimi tutan kızgın adama karşı.

"Korunmaya ara verdim," diye fısıldadım onun zevkine engel olmuş hissederek. "Ödem yapıyordu, kilo almıştım ve hormonlarım beni ele geçiriyordu... Düğüne kadar en azından dikkat edelim diyecektim." diye devam ettim sessizce. "Kilo vermek, eski halime dönmek istedim." Göğsüne sığındım. "Aklımı başımdan aldın," dedim suçu yine ona atarak. "Çıktı aklımdan. Özür dilerim... Ben sadece düğüne kadar bedenimi dinlendirmek istemiştim."

Saçlarımı okşadı duruşunun aksine yumuşakça "Hiç kızarıp bozarma," dedi aksi bir ifadeyle. Saçlarını dağıttı hışımla. Sonra kirlenen üstlerimize, dağıttığımız ofise baktı. "Ulan öyle bir etkin var ki üzerimde, yıktın geçtin ortalığı ama ben tek kelime edemiyorum sana."

Yarım kalmış olmanın verdiği sinir vardı belki de üzerinde bilemedim. "Tamam," dedi gerçekten üzüldüğümü gördüğünde. "Tamam yavrum hallederiz şimdi." deyip kalktı ve odanın sonundaki etrafında sekiz metal sandalye bulunan dikdörtgen masanın arkasındaki beyaz renkli dolabı araladı.

Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünen bu adamın her an için kurtarıcı olacak eşyaları da vardı elbette. Olmasa şaşardım zaten.

Askıda hazır bulunan gömlek ve pantolonu masanın üzerine bıraktı ve "Burada sabahlamam gereken durumlarda bulundurduğum tişört ve eşofman altı var." dedi saçma sapan bir ifadeyle.

Bana döndü sonra. "Ayağındaki bir karış çivilere uymaz ama," dedi dalga geçer gibi gülüp. "İdare edeceksin artık."

Başımı olumsuzca salladım, verdiği peçetelerde temizlediğim bacaklarım hala titrerken "Olmaz," dedim sanki başka seçeneğim varmış gibi. "Hayatta giyinemem."

Elindeki siyah tişörte, siyah eşofmana ve binbir birikimle aldığım ayağımdaki Christian Louboutin stilettolara baktım. "Saçmalama!"

Ancak ne yazık ki öyle olmuyordu...

Neye olmaz diyorsam bir güzel olduruyordu.

Sonunu düşünmeden bir işe kalkışınca hiç beklemediğin, yaşanmasın istediğin şeyler engel olup karşına çıkıyordu.

Giyindik, toparlandık, odadan çıktık ve çoğunluğun molada olması sebebiyle sadece birkaç kişinin radarına takıldık.

Asansöre ulaştığımızda alnımı sevdiğim adamın omzuna yasladım aramızdaki boy farkının az olmasıyla. "Çok utanıyorum," dedim çıkmayan, mecalsiz sesimle. "Bir daha seninle asla ama asla yaramazlık yapmayacağım!"

Asansör durdu, Alpay bel oyuntumu okşayan elini bedenimden çekip sıkı sıkı elimi tuttu. "Onu bu yaramazlığınızı yapmadan önce düşünecektiniz Defne Hanım," dedi keyifli bir ıslıkla yoluna devam ederken.

Dönüp şöyle bir baktı bana. "Sen internette bir ara eşofman altı kundura mundura alay ediyordun milletle keko diye," dedi nereden aklına geldiyse. "Allah yaşatmadan bırakmıyor demek ki. Üzülme ama fıstık gibi hatunsun yine de."

Elini bıraktım, çantamı kucağıma bastırıp "Alpay Emir ya!" diye sızlanarak gördüğüm arabaya ilerledim. "Çok çirkinim," diye sızlandım durdum olduğum yerde. "Sus artık, daha fazla uğraşma benimle!"

Baktım arkamdan gelmiyor, onu kontrol ettiğimde durmuş fotoğrafımı çekiyordu. "Rezil oldum senin yüzünden!" dedim öfkeyle. "Milletin anlamaması için salak olması gerekir, salak! Çıkarken nasıl bakıyordu herkes... Basılsak bu kadar utanmazdım. Ayrıca ne çekiyorsun fotoğrafımı! Çekme!!"

Bana en az beş beden büyük gelen düz kısa kollu tişörtün kıvırdığım kollarına, belini iki tur bağladığımız eşofmanına ve hemen altındaki stilettolara baktı uzun uzun. "Tam bir moda ikonu, yavrum benim be!" dedi gülmesini bastırmaya çalışarak.

Baktı ki sahiden bozuluyorum, elimi aldı ellerinin arasına. "Şu halinle bile öyle güzel, öyle baş döndürücüsün ki sinirim bozuluyor." derken kısıldı gözleri. "Güzelliğinin, bendeki yerinin, eğlenirkenki hallerinin sınırı yok." dedi yol arkadaşının deliliğinden memnunmuş gibi. "Olmasın da zaten," diye devam etti gözlerinin içi gülerken.

"Ben sana ne demiştim, hatırla. Benim doğrum da yanlışım da senin isteklerinle, senin sözlerinle şekilleniyor." Dudak büker gibi oldum yine de.

Ben yoldan çıktığımda bizi yola getirmeliydi ama o, o yola hiç girme niyetinde değildi.

"Benim sen tarafım devreye girince devrelerim yanıyor Defne," dedi yine ve yine. "En olmadık zamanda en olmadık şey senin bir sözüne bakıyor ve anında oluveriyor."

Sözleri bu anımıza özel değildi. Her an böyle hislere boğardı zaten beni. Ancak şimdi böyle demesi, benim her daim bu adama haksızlık yaptığımın hissiyatıyla kaplamıştı bedenimi.

Bu yüzden de şu an zihnimde oluşan düşünceyi şimdi öyle alelade onunla paylaşmak yerine, akşamı beklemeyi planladım. Çünkü biliyordum ki bu adam tüm güzellikleri hak ettiği gibi gelmemesi için tembihlediğim eve er ya da geç gelecek, geceyi benimle geçirecekti.

...

Elimdeki abur cubur tepsisiyle odaya girdiğimde ağır misafirlerim de çoktan gelmiş, rahatça kurulmuşlardı bir yana.

Ezgi ile giyindiğimiz bir örnek kirazlı pijamalarımıza baktım mutlulukla.

Ezgi odaya girdiğimi görünce küçük ellerini sevinçle çarpıp uslu uslu oturduğu koltukta parıldayan gözlerle baktı bana. Melih ise yine ve yine geldiğinden bu yana hem trip atıyor hem de telefonunu elinden düşürmüyordu.

Sitem ve biraz da bozulmuşlukla "Madem telefonunla oynayıp duracaksın," deyip dikkatini üzerime çektim. "Niye ağladın bana sürekli evde vakit geçirelim, beraber olmamız lazım diye?"

"Bu mezar taşları ne kadar pahalıymış lan," diye başka bir noktadan başladı cümlelerine. "Kefen desen bulunmaz hint kumaşı sanki anasını satayım. Altüstü toprağa gömüleceğiz ne bu pahalılık."

Bebeğimin yanına oturdum ve onu sardım sarmaladım. Kucağımda, başı göğsümde boynumdaki kolyelerle oynamaya başladığında "Ne saçmalıyorsun sen?" diye çıkıştım karşımda yayılmış uzanan adama. "Akşam akşam ettiğin laf mı şimdi?"

İçmeden sarhoş olmuş gibi bir edayla doğruldu, serseri bir tavırla "Ölümün akşamı sabahı mı olurmuş Defne kuşum!" diye uzata uzata kelimelerini sundu. "Bendeki bu kalp ağrısıyla çok yaşamam ben," deyip hayvanlığını göstererek masadaki asitli içeceği bardağa koyma gereksinimi bile duymadan şişesiyle alıp dudaklarına götürdü.

"Kalp ağrısından değil de camış gibi yaşamaktan olmasın o," dedim kızgınlıkla bakıp. "İnsan gibi davransa ya."

Kilo vermek için içmeye başladığım elimdeki smoothieye baktı önce. Sonra da Ezgi'ye hazırladığım sağlıklı atıştırmalık tabağına ve sütüne. "Siz bitmişsiniz aga," dedi ikimize de olmamış bunlar der gibi dudak büzerek. "Sizin devreler yanmış, düzeniniz değişmiş... Bırak da rahatıma bakayım bir zahmet."

İnatlaşmaya devam ettik kısa bir süre. Kucağımdaki kedinin sırtını okşarken "Anlat artık," dedim merakıma yenik düşerek. "Abin de anlatmadı zaten bir şey. Üstelik onun yanında sarhoş olmuşsun, bülbül gibi ötmüşsün ama o pis herif bana tek kelime bile anlatmıyor. Çatlayacağım şimdi meraktan."

"Lan ötmüşüm de ne olmuş!" diye yükseldi ansızın. "Adam(!) beni ayılmam için buz gibi denize attı." Bilmediğim bu ayrıntıyla dudaklarım aralandı, şaşkınlığım arttıkça arttı. "Senle mi uğraşacağımdan tut yetti ama canımdan bezdirdinlere kadar söve söve ecelimi hazırladı. Boğuyordu şerro. Kendi de girmedi, kurtarmadı. Kimseye de müsaade etmedi. Kendim çıkacakmışım!"

"İyi yapmış," dedim bize çektirdikleri sebebiyle. "Bir derdin var belli. Ama sen bizimle oyun oynuyor gibi uğraşıp duruyorsun. Yok kalp ağrısı yok ben aşık oldum dalgasıyla bizi gereksiz oyalamaların... Dökül!"

Ciddiyete bürünmesi bile belli ediyordu durumun vahametini. "Aslında," diye başladığı cümleyi tamamlayamadı. Durdu, düşündü. "Biri var," dedi çekinir gibi. "Oyalama değil yani bahsettiklerim."

"Hayatım," dedim dalga mı geçiyorsun sen benle der gibi. "Sence de sadece biri mi var?" Güldüm bu ifade şekline. "Benim rehberimdeki kız sayısı kadar senin anlık konuştuğun var."

Bozulur gibi olup "Bak sen de aynısını yapıyorsun işte." dedi iğneleyici bir tonla. "Abi anlatın diyorsunuz sonra anlatınca takmıyorsunuz bile bir yerinize." Kısa bir an Ezgi'ye uğrayan gözleri kelimelerini doğru seçtirmeye neden oluyordu. "Madem adamakıllı dinlemeyeceksiniz ne diye sorup duruyorsunuz?"

"Tamam tamam," dedim yaptığım hatayla. Sonra da dayanamayıp "Hangi ex eltim sıktı bakayım senin canını." dedim seslice gülerek.

O ne kadar sinir bozucuysa şu an ona karşı ben de en az o kadar sinir bozucuydum. Ama ondan beklediğim derecede düştü yüzü. Böyle olunca da dayanamadım. "Ne oldu?" dedim daha ılımlı bir sesle. "Gerçekten sen anlatana kadar asla açmayacağım ağzımı." İkna olmak için kısa bir süre tepkime baktı. "Dalga geçmeyeceğim, hadi."

"Sana elbise bakmaya gittiğimiz gün hani birinden bahsetmiştim ya... Biz hala konuşuyoruz onunla." diyerek bana çok büyük bir şok yaşattı. Bakışlarımdan da anlamış olacak ki "Bakma öyle," dedi tek solukta. "Ben de beklemiyordum."

Bu farklı duruma karşılık "Ee," dedim heyecanla. "Sorun ne? Değil günlük, saatlik bile konuştuğun insanlara bakarsak senin şimdiye nikah basman lazımdı."

"Hee," dedi öfkeyle başını sallayarak. "Kız benimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynamasa, belki!"

"24 yıllık birikimimle bu kızdan olur diyorum." diye şakıdım mutlulukla. "Kaçırma sen bu kızı gelsin yarın tanışalım."

Dalgaya alarak söylediğim söyler dank etti ansızın aklıma. Melih'in sahiden de biriyle olma fikri kıskançlıktan daha tehlikeli dürtülerle bezenmeme neden oldu. "Şaka yapıyorsun değil mi?" dedim ciddiyetle. "Yok öyle biri falan."

Kederle "Keşke şaka olsa..." diyen adamı süzdüm göz ucuyla. Bir başkasıyla olamazdı. Melih'ti o olmamalıydı. İyiydik biz böyle. "Biz bunla konuşuyorduk ama salak değilim ben, anlamıştım zaten başkasının fotoğraflarını kullandığını. Bozmadım kızı, belki kendi söyler dedim. Baktım açmıyor konusunu senle mi uğraşacağım ulan deyip yazdım buna ya kendini göster ya da kapı orada."

"Ee?" diye doğruldum oturduğum yerde. Umarım kız basmıştır buna engeli ve kapanmıştır bu delinin fikirleri. "Ne oldu peki?"

"Kapı sahiden de oradaymış Defne kuşum," dedi üzülerek. "Kız bastı bana engeli."

İçim rahatlarken "Oh," diye ağzımdan kaçan tepkimle kötü kötü baktı. "Hiç rahatlama boşuna kıza ulaştım yeniden," dedi bundan gurur duyarak. "Konuştuk uzun uzun. Normalde olsa takmazdım biliyorsun ama... Ne bileyim Defne, bu bana engeli bastığında çok boşlukta hissettim kendimi."

"Hazımsızlıktandır o," dedim ama devamında da aldım gönlünü. "Sen seni tersledi falan diye takılmış olabilir misin bu kıza. Ayrıca kimmiş ki bu? Attı mı bari fotoğrafını? Yeniden tanıştınız mı yani?"

"Gerçek ismini bile bilmiyorum ki," diye fısıldadı benden çekinerek. "Buluşmayı kabul etmiyor, fotoğrafını atmıyor, ismini söylemiyor... Belki burada bile değil, ne bileyim..."

"Ay bu dolandırıcı falan olmasın!" Bir telaş kapladı beni. "Bak Melih!" diye çirkefleştim hemen. "Başına gelmeyen şey değil. Bu defa direkt abine söylerim, alır seni ayağının altına. Ben öyle evlatlarımın rızkını senin çapkınlıklarına dağıtamam."

Aklına gelen maziyle buruşturdu yüzünü. "Her fırsatta yüzüme vurmasan ölürsün sanki," dedi celallenerek. "Ben ne bileyim amına koyduğumun karısının dolandırıcı çıkacağını."

Öfkeyle söylediği sözlerle Ezgi'nin kulaklarını kapadım. "Sen onu elin Ukraynalısına 2000 dolar kaptırmadan önce düşünecektin."

"Bu değil ama," diye ölümüne savundu adını sanını bilmediği kızı. "Senin nişanda çekindiğimiz fotoğrafları atmıştım ben buna. Gözü olsa senin altınlarda olurdu kız açmadı bile konusunu. Hissediyorum ben, niyeti kötü falan değil bu kızın."

"Sen tam bir aptalsın!" diye ayaklandım Ezgi'yi yanıma bırakarak. "Sizin benim takılarımla ne derdiniz var ben hiç anlamıyorum zaten," diye soludum konusu açılınca. "Abin ne diyor peki bu duruma. Hiç hoşlanmaz o bu tarz şeylerden."

"Ne diyecek, analarımız aynı olmasa oraya kadar dokunacaktı lafları. Bir güzel belledi belamı."

"İyi yapmış," dedim yanına gidip telefonunu vermesi için elimi uzatırken. "Nasıl buldun sen bu kızı?" Sorgusuz sualsiz verdi telefonunu. Öyle hoşuma gidiyordu ki benimle arasına hiçbir engel koymamasına.

"Ne bileyim bayadır takipteymiş beni, ara ara beğenip yorum yapıyordu fotoğraflarıma, yazdım ben de."

"He bir de sen onu değil o seni buldu?"

Ne var ki bunda der gibiydi hala tavrı, bakışları. "Melih ben bu durumdan hiç hoşlanmadım bak." dedim tüm açık yürekliliğimle. "Sağ olasın başımıza tüm belalar da senin yüzünden geliyor," diye hatırlattım akıllanması adına. "Rica ediyorum daha fazla uzatma bu meseleyi. Sana farklılık olmuş, ilgini çekmiş ama sana buradan ekmek çıkmaz bence canım. Uzatma yani."

Kızın sahte profilinde dolandım, fotoğraflarına baktım, en ufak bir ayrıntı yakalamaya çalıştım ama Melih'in sabit fikrini bozamadım.

Konudan kaçmak ister gibi beklenmedik bir şekilde uslu duran yeğenine bacağını uzatıp ayağıyla dokundu. "Kız," dedi onu rahatsız ederek. "Sende ne var ne yok. Hayat zaten bu Defne'ye güzel... Sen anlat bari. Geçen çıldırtmıştın babanı, kimdi o yerden bitmenin adı... Heh!" dedi bulmuş gibi. "Mert! Ne oldu o iş?"

Minik dolgun dudaklarının arasındaki pipeti geriye çekip iri gözlerini daha da irileştirerek "Mert mi?" dedi şaşkınlıkla. "Sen tanıyor musun Mert'i? Arkadaşım o benim."

"Yav bizim mahallede tanımayan mı var Mert'i?" dedi küçücük kızla dalga geçer gibi. "Ben ayağımı kaldırıyorum Mert kendi ayağını koyuyor benim yerime. Namımıza zeval gelmesin."

Ezgi bu cümlelerden hiçbir şey anlamayınca Melih "Ohoo kızım ya," dedi usanmış gibi. "Büyü artık, bir kelime diyoruz açıklamak için yüz cümle kuruyoruz."

"Büyüdüm ben. Kardeşim olacak benim. Ablayım ben."

İkilinin kısa süren tartışmasını izledim uzun uzadıya.

Keyifli, gülmeli, sinirlenmeli dakikalar geçirdik. Şarkı açtık, dans ettik, Alpay'ın mesajlarını görmezden geldik ve eskisi gibi üçümüz günümüzü gün ettik. Düğünümüzden bahsettik. Neler yapacağımızdan, öncesinde nasıl eğleneceğimizden...

Üstelik Melih, kına gecesi istemediğimi söylediğimde bizimkilerin hiç sıcak bakmayacağından bahsedip üstüne bir de bu takı meselesini ekleyince beni birçok düşünce içinde bıraktı nelere sebep olduğunu bilmeden.

Bir dizimde Melih bir dizimde Ezgi uyuya kalmışken yorgunlukla gülümsedim. İki küçük çocukla uğraşmak hem keyif vermiş hem de yormuştu doğrusu. Üstelik tüm bakım malzemelerimi de feda etmiştim bu yolda.

Melih'in saçlarındaki tavşan kulaklı bandanaya bakıp güldüm kıkır kıkır. Gözaltlarındaki maskeyle uyumuştu. Ezgi de saçlarını yalvara yalvara ördürtmüş pek beceremediğim için beğenmese de ses etmemişti.

Ve ben başımı artık koltuğa değil sevdiğim adama yaslamak istiyordum.

Aramalarla mesajlarla dolu olan telefonumu elime aldığımda son mesajı birkaç dakika önce gelmişti.

Canım Adamım: Eğlenceniz bittiğinde haberim olsun yavrum.

Biliyordum işte. Belki burada olmak, bizimle zaman geçirmek istiyordu ancak olmazdı. Melih ile vakit geçirmeyeli öyle uzun zaman olmuştu ki bunu ona borçluydum. Ancak ne yazık ki zamanlamamız gerçekten de hiç uymamıştı. Yarın ayrılıkların en hüzünlüsü kapımızı çalacaktı.

Defne: Bu iki velet uyuya kaldı sevgilim.

Defne: Yalnız kaldım...

Fotoğrafımızı çektim ve ona attım.

Mesajlarımı gördü ancak yanıtlamadı. Ben de o yazana kadar oyalanmak adına sessiz sakin kalktım, Ezgi'yi kucaklayıp yatağıma yatırırken Melih'i de öyle koltukta bıraktım.

Etrafı toparlamak için geri dönecektim ki hafifçe vurulan kapı hiçbir korku hissettirmeden yüzümü gülümsetti. Benimki gelmişti...

Minik adımlarla sessiz sessiz koşup kapıyı açtım ve karşımdaki adamın üzerine koştum. Bedenime sarılan iri kollarla huzur buldum. "Biliyordum," dedim fısıltıyla. "İçime doğmuş gibi dışarı baktığımda arabanı görmüştüm."

Bu ufak ayrıntı bu denli sevindirmemeliydi beni ancak o buna takılmadan beline doladığım bacaklarımı ve sırtımı okşayarak içeri girdi, kapıyı ardımızdan kapattı.

"Ömrümün yarısı bu kapının önünde seni beklemekle geçti zaten," dedi azarlar gibi. "İyice alışkanlık edindin bak bunu kendine."

Bedenine tutunarak kucağından indim. "Ee sevgilim," dedim tatlı tatlı. "Ne yapsaydım? Sana söylemiştim bugün gelemeyeceğini."

Enseme çıkan eli beni kendine çekti ve kısa ama dolu dolu bir öpücük bıraktı dudaklarıma. Sonra da rahatlıkla üzerindeki ceketini çıkarıp kenara bıraktı. "Sen de buna ihtimal verdin, öyle mi?" dedi inanamazmış gibi. "Öncesinde yukarı çıkmadığıma dua edin siz."

Önce içeri geçtik beraber. Sonra da Melih'i görünce "Kaldır şunu siktirsin gitsin şu evden," dedi eline aldığı yastığı kafasına atacakken. "Son günlerde iyice bozuyor asabımı."

"Dokunma çocuğa," dedim elinden tutup onu odadan çıkartırken. "Dağdan gelip bağdakini kovamazsın."

"Onu duygularımla oynamadan önce düşünseydin keşke," derken sitemi sabaha sesindeki sevecenlik de şimdiye aitti. "Yemek ısmarlayacağım dedin. Artık cimriliğin mi tuttu anlamadım aklımı çeldin, zaman bırakmadın." Yeniden utandığımı hissettiğimde bu duyguda takılı kalmamak adına önümdeki adamın sırtına dokundum. "Söz kendi ellerimle yapacağım, affettireceğim kendimi."

Öğlen beni eve bıraktıktan sonra kendisi de buradaki eşyalarıyla yeniden hazırlanınca zaman kalmamıştı ve kendini tekrardan şirkete atmıştı.

Elini ensesine atıp tek hamleden tişörtünü çıkarttı yatak odasına girdiğimizde. "Ölüyorum Defne yorgunluktan," dedi beni de bileğimden tutmuş ilerletirken. "Belim sikildi saatlerdir araba koltuğunda."

Sonra yatağımda uzanan Ezgi'yi gördü. Eğilip onu öptü. "Burası da tamam." dedi güler gibi soluk verirken. "Kapmışlar her köşeyi. Aralarında anlaşıp bana komplo kurmadılarsa hiçbir şey bilmiyorum."

Yatağın yanında çömelmiş yeğenini seven adamın çıplak omzuna dokundum. "Öyle hemen uyuyamayız," dedim karşımdaki manzaranın güzelliğiyle tebessüm ederken. "Seninle konuşmak istediğim şeyler var."

Aklına gelmiş gibi ayaklanıp "Doğru," dedi başını sallayarak. "Şu sabahki mesele!" Dolgun dudağını dişleri arasına yuvarlarken elleri de yüzüme dökülen saçlarıma dokunup tenimi açtı yanağıma kapandı. "Eve uğradığımda annem bahsetti bir şeylerden ama..." dedi tam emin olamayarak. "Sıkmışlar canını. Ne oldu yavrum?"

Omuzlarım çöktü, yüzüm düştü. "O da var tabi," dedim gözlerimi kaçırarak. Sonra yeniden ona döndüm yüzümde güller açarken. "Ama benim konuşmak istediğim şey başka."

Ezgi'ye dikkat ederek kendisini yatağa bıraktı ve beni de kolları arasına aldı. Bir yanında o bir yanında ben vardım. İkimizi de sahiplendi anında. Saçlarım arasında dolanan dudaklarından çıkan sıcak nefesi mayıştırdı bedenimi. "Konuşalım bakalım," dedi çocukça bulduğum pijamamın içine giren eli çıplak tenime tutunurken. "Sonra da koynunda uyut beni. Yarın erken kalkacağım."

"Ben aslında sana danışmadan bir gün belirledim," dedim bir yanımda bebeğim bir yanımda canım adamım varken hissettiğim sakinliğe sığınarak. "Bizim için düğün günümüzün farklı bir anlamı olsun istedim."

"O gün zaten başlı başına bir anlam kazanacak ömrüm boyunca," dedi gönlümü coşturan kısık ancak tok sesiyle. "Seninle başlayacağımız hayatın miladı olan o gün, takvimlerdeki en özel gün olacak."

Göğsündeki başımı kaldırıp güzel yüzüne baktım. "Temmuz'un 26'sı, sevgilim." dedim ışıl ışıl parıldayan gözlerinden gelip geçenleri yakalama isteğiyle.

Kirpikleri titredi, dudakları şaşkınlık aralandı, minnetle kapandı.

"Dünyaya geldiğin günde, benimle yeni bir dünya evine girmeye ne dersin?"

Keskin hatlı sert çehresi yumuşar gibi oldu. "Nereden çıktı şimdi bu?" diye sordu tutuklulukla. Halbuki tutmasa kendisini, yaşasa içinden geldiği gibi sevincini, her şey daha güzel olacaktı.

Eğilip dudağının kenarındaki çıkıntıya dudaklarımı bastırdım. "Sana haksızlık etmiştim," dedim aklıma geldikçe utanç duyduğum o güne ithafen. "Kendi doğum günümde, beni kendine eş yapmak isteyecek kadar bencil biri olduğunu düşünüp acaba bana danışmadan sürpriz bir evlilikle karşıma çıkar mı diye içten içe hep bir korkuyla dolanıp durmuştum günlerce."

Ancak kollarında huzur bulduğum bu adamın tüm bencillikleri kendine değil sevdiğine olunca, asıl haksızlığın ben tarafından yapılıyor olması aşikardı.

"Ve şimdi, kendimi affettirmek istiyorum bu adama." deyip sıkı sıkı boynuna sarıldım. "Doğum gününde, sana yeni bir hayat hediye edeceğim için bence en büyük hediyeyi asıl ben hak ediyorum."

Beni bildiğinden mi bunları beklediğinden mi bilmiyorum, sıcacık bir gülümseme ve şükran dolu bir buseyle ödüllendirdi beni.

Öptü, öptü, öptü. Teşekkürlerini sundu, mutluluğunu etrafa savurdu. Ama bir noktada durduk durulduk.

"Bence," dedi yeni aklına gelirmiş gibi. "Sen doğum günü hediyesiyle falan uğraşmak istemediğinden aradan çıkarayım dedin beni."

Güldüm bu haline ama dudak büzüp bakış süzüp "Aşk olsun!" dedim yoldan çıkarma isteğiyle. Yine biz ve yine bizimle olan Ezgi! Ah Ezgi, ah! Sen burada olmayacaktın ki!

Uzun uzadıya baktı gözlerime.

O bakışlardan kaç yılın ahı, kaç anın ıstırabı geçti hesaplayamadım. Ancak o hesabın ağırlığı omuzlarına yük olan adam, "Oldu." dedi hüzün dolu bir tebessümle. "O aşk öyle bir oldu ki, öncesinde olmadığı için lanet ettiğim her bir gün, beni bugünlere getirdiği için her bir zerresine minnet duymama neden oldu."

Aylar önce içime küçük bir kıvılcım olup düşen adam, şimdi zapt edemediğim yangınım olmuştu. Gün geçtikçe büyüyen yangının alevleri iki ayrı bedeni abluka altına alırken bize hiç acımamıştı.

Şimdiyse ikimizin de yüreği birbirine emanetken, laf söz dinlemeden kor gibi yanarken tek bir bedenmişçesine bakacaktık bu sevdanın çaresine.

Gölgemiz her an tek bir beden olup düşecekti yere. Ve biz, tıpkı şimdi olduğu gibi, aramıza hiçbir kelam girmeden de bakışlarımızdaki sevda yarasının getirisiyle anlayacaktık birbirimizi.


İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page