43. Bölüm
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 26 dakikada okunur
26 Temmuz 1990'da dünyaya açtığın gözlerin tam da tahayyülündeki gibi her an sevdiğin kadını görüyor artık değil mi? Bana teşekkür etme, bu senin yazgın. Defne'nin hayatındaki varlığın benim zamanında düşlediğimden çok daha başkaymış Alpay Emir. Bu denli güzel seveceğinden şüphem yoktu ancak sen gerçekten çok başka sevdin.
Beraber tattık bazı duyguları ve beraber bata çıka ilerledik bu engebeli yolda. Sabaha kavuşamayacak gecelerin acısını yaşadık bazen, bazen de dipsiz bir kuyuda sahipsizmiş gibi hissettik kendimiz. Yalnız, kimsesiz ve hiç kimse tarafından sevilmeyecekmişiz gibi...
Biliyorum bir yerlerde en çok bana kızıyorsun; seni tam anlamıyla anlatamadım, yükseklerde yaşadığın duygularını hesaba katamadım ve seni burada olduğundan çok başka yansıttım. İlk defa zihnimin kargaşasını artık dökmek istediğimde başka karakterleri yazacağım vakit onlar acemiliğimin heba ettiği birileri olmasın istediğimden onları özenle sakladım ve ansızın sen döküldün kalemimden.
Ve sonrasında anladım ki ben en büyük haksızlığı sana yaptım. Keşke diyorum bazı anlar sana ve belki de sadece benim bildiğim sevdana üzüldüğüm anlarda.
Keşke seni de saklasaymışım ve acemiliğime kurban gitmeseymişsin.
Kendi evreninde, yaşadığın ve yaşattığın güzelliklerle hep var ol. Ol ki ne Defne'nin güzel gönlü kırılsın ne de senin bana sunduğun o görünmez güven desteği son bulsun.
Ve son olarak: Dilerim bebeğinin bebeklerini de görür, gözlerimi kapattığım her an o siyahlıkta bana ışık olan güzel gözlerin.
...
İki Ay Sonra
24 Temmuz 2020
Etrafımda pervane olan onca insan tek bir kişinin yokluğunu unutturmak için ellerinden gelen her şeyi yapsalar da olmuyordu işte.
Doldurmak istedikleri yer öyle derindi ki ne yapsalar ne söyleseler yardımcı olamıyorlardı.
Saatler geçse özleminde delirdiğim adamın değil günler, aylardır burnumda tütüyor olması en mutlu olmam gereken günlerime öyle bir gölge düşürüyordu ki bunun hesabını sorabilmek için yine ona ihtiyacım vardı. Ve o, hala yoktu. Bu yüzden canımın acısı bir türlü dinmiyordu.
İki ay. Koskoca, onsuz geçirdiğim iki ay. Tenine hasret kaldığım, sesini rahatça duyamadığım günler çok ama çok fazlaydı.
Ona olan özlemim durgunlaştırırken beni, kulağımı dolduran eğlenceli şarkılara bile veremiyordum kendimi.
İlk defa böyle bir yere geldiğini heyecanla anlatan Büşra'nın "Nereden çıktı bu gelin hamamı?" sorusuyla gözlerimi kapadım. Evet ben gelindim. Hem de damadı yanında olamayan ve gelinliği henüz teslim edilemeyen bir gelin.
"Harika fikirmiş! Defne..." dedi elini mermer duvarların işlemelerinde gezdirirken. "Ne güzel bir ortam bu böyle."
Esma bir yandan yanı başındaki suyla oynarken bir yandan da hareketli şarkıyla oturduğu yerde bir o yana bir bu yana salınıyordu. "Defne kına gecesini istemediğini söyleyince yengem de Serap teyze de şok geçirdi." dedi gülerek kızlara karşı.
Geçirmişlerdi sahiden. Kalpten gidiyorlardı az daha. Bense hem damatsız hem de annesiz gelin olacaktım. Ama olacaktım yani illaki gelin!
"Bir de Defne gelen misafirlerin yanında birkaç takısını anca takınca bizimkiler daha fazla dayanamayıp yönetime el koydular."
Omzumdan aşağı su dökerek bana gülen kuzenimin bacağına vurdum dizimle. "Yönetime el falan konmadı," dedim etrafa parıldayan gözlerle bakan arkadaşıma doğru. "Farklılık oldu işte bize de fena mı? Ben de başta olmaz falan dedim ama ne yalan söyleyeyim hoşuma gitti şu ortam."
Mahalledeki yakın dostlarımız da bu eğlenceye davetliydi ve biz gençler kendi aramızda sohbet ederken büyükler hemen karşımızdaki alanda kendi aralarında oyunlar oynuyor, sohbetler edip yemeklerle ziyafet çekiyordu.
Bizim için süslenen hamam benim için şenlik yeriydi. Kırmızı ağırlıklı hediyelikler meydandaki yüksek mermer taşın üzerinde yer alırken kızların ellerindeki küçük müzik aletleri ve hem oynayıp hem ritim tutmaları... Güzeldi işte. Tüm mahmurluğumu unutturacak derecede güzeldi.
Etrafta göz gezdirdiğimde Serap teyzeyle göz göze gelince güldüm nazikçe. Hiç şüphesiz bu durumdan en çok memnuniyet duyan oydu. Bni, yani biricik gelinini şehir dışından gelen misafirleriyle tanıştırmak için öyle heyecanlıydı ki ufacık bir yanlış yapacağım da beni canından çok seven kadını kıracağım diye aklım çıkıyordu.
Yanındaki kadınların da dikkati üzerime kayınca üzerimdeki peştamalı düzelttim açılacak korkusuyla. Göğüslerimin dolgunluğu üzerinde sabitlemeye çalıştığım bu bez parçası bence de çok hoş duruyordu ancak mekan ve kişiler çok yanlıştı.
Döndü teyzenin gelini Aylin "Ya..." dedi iç çekerek. "Hatırlıyor musunuz, siz bize geldiğinizde annem bana tüylü, topuklu terlik bile giydirmişti yeni gelinim diye." Gözlerini kapadı, başını iki yana salladı hatırlamak istemez gibi. "Korkunçtu, korkunç!"
Güldük ama o da güldü o haline. Ne yalan söyleyeyim bizimkilere baştan söylemesem istemediğimi, beni de onun gibi yapabilirlerdi. Vardı o potansiyel bizimkilerde.
Bir ara ortalıktan kaybolan Feyza yeniden yanımıza geldiğinde son günlerde olduğu gibi gerçekten de yükümü hafifleten o samimiyetiyle "Abin gelinliğini teslim almış," dedi. ve ben derin bir "oh" çektim elimde olmadan. "Eve bırakmış bizim kıyafetleri de." diye Esma'yı da bilgilendirdi. "Biz yarın hazırlanıp öyle geleceğiz otele. Abin akşam Alpayları karşılayacak ve otele bıraktıktan sonra evde ufak birkaç şey var onları halledecek."
Eskiye nazaran daha iyi anlaştığım, zaman zaman yine elimizde olmadan tartıştığımız kadına baktım minnetle. "Tamam," dedim bizimkilerin yanına geçerken. "Teşekkür ederim yeniden."
Bu an benim için zor olsa da kendimi avutmaya çalışıyordum sevdiğim adamın benden uzakta bizim için oralardaki işlerimizi halletmesini düşünerek. O orada ben burada bizim için koşuşturuyorduk. Bunun için gönül koymamalıydım sanırım ama elimde değildi.
Mesela beraber seçelim istemiştim gelinliğimi. Ya da el ele tutuşup beraber gezseydik düğünümüzün yapılacağı alanı. Ancak hiç de öyle olmamıştı. Telefon ekranının ardında, birbirimizin fikirleriyle bir yola varmaya çalışırken ara ara yıpranmış çokça tartışmış ve ne olursa olsun yine de gönül kırmamak için çabalamıştık.
Beni bu yolda en çok yıpratan hiç şüphesiz Alpay'ın hasreti değil, ona duyduğum özlemi etrafımdaki herkesin hafifletmek için kendini paralamasıydı.
Kendimi tutamadım, bu koşuşturmaya dayanamadığım anlarda ağlamaya başlayınca yanıma gelip 'En azından istediğin zaman ulaşabiliyorsun, Defne.' minvalinde kurulan cümlelere karşı daha çok öfkelenmemdi. Yok asker eşi olanları düşün yok hiç görüşemeyenleri düşün diyerek benim acımı hafifletmeye çalışıyorlardı belki ama beni anlamıyorlardı.
Beni hiç ama hiç anlamak istemiyorlardı. Her zamanki gibi tek bir anlayanım vardı ve o yine çok uzaklardaydı.
Yeniden ve yeniden yaşaran gözlerimi içerideki sıcak buhara bağlayarak kurtulacaktım belki ama kızlar buna izin vermedi. Ben güldürmek için kırk takla attıkları sırada sessizce gülerek "Şunlara baksanıza," diyen Esma'ydı. "Nasıl da gerim gerim geriliyorlar." Göz ucuyla gösterdiği yer ise annemler. "Birbirlerine hava atacaklar diye girmedikleri hal kalmadı. Biri gelinim diye övünüyor, diğeri kızım."
"Defne'ye değer verdikleri o kadar belli ki..." dedi Aylin. "Ne güzel çabalıyorlar öyle."
"Çabaları da şey... Defne'yi gözleriyle soymak." Esma'nın koluna vurdum yeniden ama susmak bilmedi. "Utanmasalar alacaklar karşılarına orasına burasına bakacaklar. Hayır bir de belli etmiyoruz falan sanıyorlar." Gür kahkahasıyla ben de güldüm elimde olmadan. Haklıydı bu konuda.
"Niye gülüyorsunuz canım," diyerek annemleri savunan ise Büşra'ydı. "Ben gelmeden önce şöyle bir baktım internetten. Bu gelin hamamının amacı zaten buymuş." Sarı saçlarını omuzlarından geriye iterken çoktan birkaç kişinin radarına girmişti bile. Halbuki o bundan habersiz devam etti bilge bir tavırla annemleri savunarak. "Evlenmeden önce gelini görmek, millete caka satmak ve herkese kızın güzelliğini göstermek niyetiyle topluyorlarmış bunca insanı..." Baktı onu ciddi ciddi dinlemiyoruz o da Esma'ya uyarak göz kırpıp bana baktı. "Bir de gelini çıplak görmek tabi. Ben sevdim bu işi."
Dizimden epey yukarı çıkan bezi çekiştirip bacaklarımı kapatmaya çalıştım onlara uyarak. "Siz cidden yoldan çıkmışsınız," derken aramızda geçen şakalar geldi geçti aklımdan. "Hayallerinizi bu denli süslediğimi bilseydim sizinle özel olarak başka yerlere geçerdik ya, söyleseydiniz ya."
"Sonra da kocan olacak o adam gelsin hayatımızı kaydırsın değil mi?" Esma hızla başını iki yana sallayarak ciddi bir yüz ifadesine büründü. "Yok canım sağ ol ben almayayım."
"Bir dakika bir dakika" diyerek Emel abla geldi yanımıza. "Hamileyim diye mi dışladınız siz beni, yoksa erkek tarafı olduğumu falan mı düşündünüz?" Eli karnında beşinci ayını tamamlayan bebeğini koruma isteğiyle dikkatle geçti bizim tarafa. "Hem... Siz benim kardeşimi mi çekiştiriyorsunuz?"
Esma Emel ablanın elinden tutup ona yardımcı oldu. "Yok abla çekiştirmek ne mümkün?" dedi üzüntüyle. "Bu kız tek bir toz kondurtmuyor kocasına. Biz de bu gelin soyma— Pardon, görme merasiminden falan bahsediyorduk. Sanki gerek varmış gibi..."
İma ile bakınca anlamıştım yine bir şeyler geleceğini. Emel abla "Gören görmüş zaten göreceği kadar." dedi kızlar da ondan yana olurken. "Bize mi kaldı sanki orasını burasını inceleyip beğenmek."
"Bak orası doğru. Bizde önce ohoo—" Büşra beni utandırma isteğiyle başladığı cümleyi bitiremeden bacağını tuttu acı içinde. "Ah ne vuruyorsun ya!" diye sızlandı durdu. "Sanki yanlış bir şey söyledik."
Ne yalan söyleyeyim eğleniyordum ama "Sen ayağımdaki takunyayı kafana yemediğine dua et." diye söylendim eğlencelerine çomak sokarak.
"Ben sizin beni utandırmalarınızı çekmek zorunda mıyım?" Havalanan parmağım Büşra ile Emel abla arasında gitti geldi. "Zaten ikiniz bir oldunuz bebeğimin cinsiyetini de saklıyorsunuz. Size bozuğum ben, hiç yanaşmayın bana."
Aylin'in elinden tutup ayaklandım, şarkılar türküler söyleyen kadınlara uyarak oynamaya başladım. "Gün benim günüm değil mi, hiç çekemem sizin benimle uğraşmalarınızı." diye seslendim ikisine karşı. Sanki yapmaya çalıştıkları şey buymuş gibi onlar da ayaklandı ve herkesin yüzünde güller açtı.
"Tamam ağlama yengesi," dedi Emel abla gönlümü almak ister gibi. "Öğreneceksiniz yakında zaten."
Ama ben yemedim tabi bu cümleleri. "Teyzesiyim ben! Yengesi değil." diye direttim. Bileziklerim kollarımda olsaydı yengesi olabilirdim pek tabii ama şu an kesinlikle teyzesiydim.
"Ya bu durum tam tersi olmamalı mıydı?" diye sordum kızlara karşı. "Bizim bilmemiz annesinin bilmemesi gerekmez miydi? Niye sürpriz yapılan biz oluyoruz— Ben ne güzel kendi bekârlığa veda partimde cinsiyetini de öğrenelim, kutlayalım diyorum ama yok. İstemezmiş öyle şeyler."
"İstemem tabi," dedi artık onu anlamamı istermiş gibi. "Ha erkek ha kız... Bunu onca insanın içinde saçma sapan kutlamalarla öğrenmenin hiçbir anlamı yok ki benim için. Hangi cinsiyet çıkarsa çıksın bir diğerinden daha çok sevineceğim diye bir şey yok."
"Evet ama sonuçta kız olursa—" diyerek tatlı bir atışmanın ortasındayken Büşra'nın kulak tırmalayıcı sesiyle duraksadım.
"A-a! Ay attı sahiden! Aşırı heyecanlı ya, inanamıyorum."
Kollarım iki yandan narince kalkmış karşımdaki, cinsiyetini sır gibi saklayan bebeğimin annesiyle karşılıklı oynarken Büşra koluma yapıştı bu defa. "Baksana!" dedi daha heyecanlı bir sesle. "Serap teyze ortaya sabun attı. Hadi koş git al!"
Bana değil de Limon'a direktif verir gibi konuşmasıyla duraksadım. "Ne?" Beni döndürmeye çalıştığı yere baktım anlamsız bir ifadeyle. "Ne diyorsun Büşra," dedim anlamayarak. "Neyi alayım, vereyim?"
Ellerini birbirine kenetlemiş dudaklarına götürerek film izler gibi bir bana bir de hamamın ortasındaki göbeğe bakıyordu renkli gözleriyle. Bendeki tutukluğu görünce olumsuzlukla homurdandı.
"İnsan azıcık olsun gelmeden araştırır," dedi kızarak. "Sanki senin değil benim gelin hamamım. Hadisene kızım..." diye iteledi beni yeniden. "Adetmiş bu. Alman lazımmış yerden."
Bize gülmemek için zar zor durarak bakan kadına yanaştım. "Abla Büşra ne diyor?" dedim şaşkınlıkla.
Emel abla dudaklarına kondurduğu muzip bir gülümsemeyle "Âdettendir," dedi ortadaki mermer göbeği başıyla göstererek. "Oğlanın annesi gelin kızın endamını görmek, eşe dosta da göstermek için ortaya sabun atar ki gelin o sabunu alsın, kayınvalidesine getirsin versin. Sonra da geç annemin yanına otur, herkes bilsin her an yan yana olacağınızı. Bir tas su dök ki omuzlarından, bundan sonra aile olduğunuzu, mahremini mahremi bileceğini herkes öğrensin. Bu hoşlukta da darlıkta da bir arada olacağımızı simgeler. Kir pas demeden, gocunmak bilmeden birbirinizin eksiklerinizi gidereceğinizi gösterir. Eşine nasıl ki o nikah masasında hastalıkta sağlıkta yan yana olacağınızın sözünü vereceksin, işte bu da onunla eş değer."
Öyle tatlı dille anlatıyordu ki bunların ne anlama geldiğini uzun uzadıya dinlemek istedim o an. Elini omzuma koyan kadın başını eğdi beni ikna etmek ister gibi. "Bunları yapmazsan annem sana gocunmaz Defne," dedi kısık sesle. "Ama yaparsan da dünyalar onun olur. Yapmamanda hiçbir art niyet aramaz. Sadece gönlünü hoş etmiş olursun."
Esma beni hayli tanıdığından "Sakın böyle adet mi olurmuş, deyip bozma keyfimizi Defne, lütfen..." diye nazikçe uyardı beni. "Git al o sabunu, salına salına da git ver Serap teyzeye. Azıcık düşman çatlatalım ya. Baksana herkes nasıl bakıyor öyle merakla."
Bende daha heyecanlı kızlara bakınca o tatlı heyecan bende de baş gösterdi. Madem mesele işin eğlencesindeydi, ben de kırmak istemedim bana annemden daha çok annelik yapan kadının rica dolu bakışlarını.
Eğilip aldım az önce kimseyi umursamadan eğlendiğimiz, dans edip şarkılar söylediğimiz göbeğin üzerindeki sabunu. Herkesin gözleri üzerimdeyken dedikleri gibi de yaptım, anın keyfini yaşadım.
Bana gözlerinin içi gülerek bakan kadın ona yaklaştığımda sıkı sıkı tuttu ona uzattığım eli. "Bana gelişlerin hep böyle hoşnutlukla olsun," dileğinde bulundu yanına oturduğumda. Bunun anlamını biliyordum. Oğlan annesi gelinine bunu diyorsa eğer, doğrudan kapım sana her zaman açık demese de olurdu. O evde iyisiyle kötüsüyle ne yaşanacağını kimse bilemez ancak sen benim kapımın sana her zaman açık olduğunu bil demekti bu.
Nihat amcaya oğlunun kendi düğününe son dakikada anca gelebilecek olmasından hiç hoşnut olmadığımı söylesem kızar mıydı benim yerime ona?
Hiç şüphesiz bunu benim söylemem bile gerek kalmamıştı, biliyordum.
Hatta zaman zaman 'Zorunda olmasa o da durur muydu oralarda?' diye onları ben telkin etmeye çalışıyordum; Melih'in sinirimi bozar gibi 'Belki Alamanyalarda bir ailesi falan vardır bunun, nikah öncesi sıkıntı çıkmasın diye konsolosluklarda yatıp kalkıyordur.' söylemlerini bastırarak.
Böyle güzel bir ailenin yeni üyesi olmak yeniden yaşam bulmak kadar keyifliydi. Bu yüzden bir bir yaptım Emel ablanın söylediği şeyleri.
Serap teyze, omuzlarına birazcık sıcak su değince güldü "Kız sen beni yakmak mı istiyorsun şimdiden?" diyerek heyecanımı alırken. "Oğlumu yaktın yakacağın kadar zaten, benden ne istiyorsun?" diye takıldı bana.
Öyle utandım ki o an yer yarılsa da içine girse diye dualar ettim ama öyle olmadı.
Tıpkı benim ona yaptığım gibi o da benim omuzlarımdan su döküp birbirimizin sözlerine, değerlerine sunduğumuz aitliği gösterdi.
Bana verdiği değer öyle büyüktü ki yaptığım, yapacağım hiçbir şey karşılamazdı bunu biliyorum ama ben de onun gönlünü hoş tutmak istiyordum. Bu yüzden gerçekten hiç gocunmuyordum.
Yeniden ve yeniden daha da gülüp eğlenerek harcadığımız vakitlerde annemin ayrı, Serap teyzenin ayrı yedirmeye çalıştığı yemeklerden, içirmeye çalıştıkları şerbetlerden kaçıyordum köşe bucak.
Hep Emel ablayı sürüyordum önlerine. O hamileydi ne de olsa. Ama o da iki saatçik kızından ayrı kalınca iştahı kesilmiş bir şey yemez olmuştu. Oysa Ezgi sadece Melih ile vakit geçirecekti. Düşündüm de iştahının kesilmesi çok olağandı.
Annem elindeki meyveyi bana yedirmeye çalışırken günlerdir az beslendiğimden dert yanıp duruyordu. Serap teyze ise kesin bir dille "Olmaz öyle," diye ikaz etti beni. "Düğün telaşı, anlamaz yıkılıverirsin şuracıkta. Ye şunlardan."
Başımı iki yana salladığımda elini beline koymuş gerçekten kızgın bir tonlamayla "Senin dilinden anca Emir anlıyor," dedi gözdağı vererek. "Aslanım geldiği gibi bu kız ağzına tek lokma almıyor diyeyim de bak gör ne oluyor."
İsmi geçince burada onsuz eğlenmeyi bile çok gördüm kendime. Bunu anlayan kadın ise "Annecim," dedi ince bir sesle. "Ben üzülesin diye söylemedim. İki ayda nasıl süzüldün Defne?" derken baştan aşağı süzdü bedenimi. "Sen istersen yok güzellik de yok gelinliğe sığacağım de ama olmaz... Anneyim ben. Öyle bir evladımın yolunu gözlerken diğerinin hasretliğini göz ardı edip susamam. Bakman lazım kendine."
Koşuşturmalardan ötürü son birkaç gündür sesini bile duyamadığım adamın özlemi gözlerimi doldururken "Anne," dedim karşımdaki kadına. "Alpay bu akşam geliyor," dedim bunu en çok kendime hatırlatmak isteyerek. "Hele bir gelsin, istediğin gibi şikâyet et beni. Söz hiç kızmayacağım sana." deyip burnumu çektiğimde karşımdaki kadın da benim gibi üzülür sanmıştım lakin o üzülmek şöyle dursun daha çok sevinçle bakıyordu bana.
Tabi çok sonra düştü bende jeton. Ona ilk defa, hissettiğim gibi gönülden hitap edince ve bunun farkına varınca gözyaşlarımı silip yanağına kocaman bir öpücük kondurdum "Niye bakıyorsun öyle Serap Sultan," dedim omuz kaldırarak. "Annem değil misin?"
Bu defa gözleri yaşaran, mutluluktan konuşamayan o olmuştu. "Öyleyim tabi," dedi içi gide gide. "Ne de güzel yakıştı diline." Ve biz az önce Esma'nın deyimiyle düşman çatlatmaktan çok her şey için geç kalmış bir kadının neleri kaybettiğini görmesine olanak sağlamıştık bu hallerimizle.
Bizi bu andan koparan da hemen yanımızda biten Esma oldu. "Serap teyze," derken öyle tatlı bir dil kullandı ki belliydi bir şey isteyeceği.
Koluma girdi ve "Biz artık kaçırsak gelinimizi?" dedi sorar gibi. "Kızlarla öncesinde plan yapmıştık. Sauna, spa, masaj falan birazcık kız kıza takılsak? Konuşacaklarımız, düğün öncesi epey önemli konularda birbirimizi bilinçlendirmemiz gereken konular var, biliyorsun."
Domates gibi kızarmama ramak kala kocaman gözlerle baktım kolumdaki kıza. Konuşmaktan da öteye karşımdaki kadının oğluyla işi faaliyete dökerek bilinçlendiğim konular vardı elbette ancak şimdi burada söylenecek şey miydi bu?
Üstelik bu tarz bir plandan da hiç haberdar değildim, nereden çıkmıştı şimdi bu?
Ben pekâlâ çok da keyif alıyordum burada olmaktan. Yarın zaten kendi aramızda yeterince eğlenecektik. Ayrı bir eğlence olmasa da olurdu sonuçta.
Karşımdaki kadın beklediğimin aksine anaç tavrıyla "Gidin tabi kızım siz." dedi utanmamıza neden olacak bir imayla. "Kaçırın gelinimi, takılın bakayım kız kıza." Son cümlesini bizi taklit ederek söylemesi dudaklarımı dişleyerek gülmemi engellemeye çalışmama sebep oldu.
Misafirlerle görüşüp kızların beni beklediği spa odasına doğru ilerlerken bedenime epey bol gelen bornoza sarıldım sıkı sıkı. Saçlarımdaki büyük havlu da düştü düşecek iken görevli kadının yönlendirmesiyle yönüm değişti.
"Yine neler karıştırıyorsunuz acaba?" diye mırıldanmış olmam yanımdaki kadını da güldürürken "İyi eğlenceler," diyerek kişiye özel alanların önüne dek eşlik etti bana.
İçeri girdiğimde mumlarla loş aydınlık sağlanan ahşap dekor ağırlıklı oda epey göz alıcıyken odanın sonunda kalan küçük bir havuzu anımsatan jakuzi bedenimi şimdiden hafifletmişti.
Göğsümü açıkta bırakan bornozun yakalarını birleştirip kuşağımı daha sıkı bağladım. "Bunlar şaka ayağına benden yararlanmaya çalışmasın?" Olur mu olurdu vallahi. "Şaka maka her şey beklenir bunlardan."
Sonra onun erkeksi gülme sesi doldurdu kulaklarımı. Kalbimin ritmi öyle ani değişti ki nefes alamayacakmış gibi hissettim kendimi.
Arkamı döndüğümde tek yapabildiğim dudaklarıma kapanan ellerim ve beni ayakta tutamayan ayaklarıma güvenmediğinden onun bana gelmesiydi.
"İnanamıyorum!" dedim olduğum yerde. "Buradasın..."
Ben kendime gelemeden o geldi bana.
Beline bağladığı beyaz havlu hasret kaldığım bedenini sergilerken ağır adımlarla gelip sarıp sarmaladı, konuşmama bile fırsat bırakmadan yüzümün her bir yanını öptü, kokladı.
"Buradayım," dedi inanamadığımı bildiğinden sıkı sıkı bedenimi sararken. "Gelinimin yanındayım."
Dolu dolu bir sesle "Alpay ya..." diye sızlandım olduğum yerde.
Gerçekliğini, burada olup olmadığını anlamak niyetiyle çıplak bedenindeki dokunuşlarımı sorguladım.
"Hani akşam gelecektin!"
Sonradan kazandığım bir refleksmiş gibi beline sarmak için havalanan bacaklarıma destek sağladı ve beni kucağına aldı.
Ellerim yüzünde yumuşakça dolanırken o yeniden ve yeniden tenime küçük öpücükler kondurmakla uğraştı.
"Duydum ki gelinim bensiz eğleniyormuş," dedi kısık, iç gıdıklayan bir sesle. "Bensiz gününü gün etme fikri hiç hoşuma gitmedi Defne." diye devam etti yüzünü boynuma saklayıp yeniden sıkıca sarılırken. "Koş yetiş Alpay, dedim. Bu kadın biraz daha onu yalnız bırakırsan öldürecek seni."
Nazlanarak, omzumu çekerek "Gelmeseydin bir de!" dedim tavırlarımla sesim çelişirken. "Gelmeseydin sahiden Alpay ben damatsız da gelin olurdum çok güzel."
Kısık, tok sesli gülüşü beni de güldürdü.
"İzin verir miyim ben buna? Bensiz bir de!" Geri geri adımlayıp ince ahşap tahtaların oluşturduğu alana oturdu ve saçlarımdan düşen havlunun alnımda dağıttığı tutamları sevdi parmak uçlarıyla. "Aklına koydun yani," dedi ince bir gülüşle. "Ben olsam da olmasam da gelinim olacaksın, öyle mi?"
Uzayan sakallarını, aylardır aklımdan çıkmayan çehresini talan eden parmaklarım çıplak omuzlarına tutundu. "Şeytana diyor ki o nikah masasında bu adama hayır de de aklı başına gelsin, bir daha bu kadar uzaklara gitmesin."
Küskünce çıkan sesime karşılık hüzünle parıldadı gözleri. "Neyse ki benim güzel bebeğim şeytana uymayacak kadar melek kalpli biri."
Başımı iki yana sallayıp "Yoo." dedim netlikle. Ölecek gibi hissediyordum onsuzluk yaşarken. Şimdi kollarımın arasındaydı. Gözleri gözlerimde, nefesi tenimde, kalp atışları ellerimin altındaydı. Ama yetmiyordu işte. Asla yetmiyordu. Ne ona ne bana... "Hiç de bile."
Omzundan göğsüne, oradan da karnına doğru hareketlenen ellerim özlemle dokunuyordu her bir zerresine. "Düşündüğünün aksine taş kalpli cadının tekiyim şu an." dedim başımı omzuma doğru eğerek. "Sen benden iki ay uzaktaydın, ben dayandım. Ama önümüzdeki bu iki günü sana cehenneme çevireceğimden hiç şüphen olmasın."
Ben ne kadar ciddi olmaya çabalıyorsam o o kadar yoldan çıkarıcı bakışlarla karşılıyordu beni. "Hadi ya," dedi kaşları havalanıp sahte bir şaşkınlıkla tavrımı inceleyerek. "Nasıl olacakmış o?"
Gittikçe omuzlarımdan iki yana açılan bornozun açıkta bıraktığı göğüslerime düştü bakışları. Belimi kavrayan parmakları tenimi acıtmayacak sıkılıkta sararken yutkundu kucağına daha iyi yerleşmek için hareketlendiğimde.
Benden cevap beklemeden dudaklarıma uzandı ve dolu dolu bir öpücük aldı. "Deliriyorum," dedi sesi kısılırken. "Delirdim Defne. Sensizlikle başa çıkamamak... Sikildi tüm sistemim."
Karnımın üzerindeki kuşağı çekti, çıplak tenime hasretle süzdü. Ancak ben sızlayan kasıklarımı, onun için ritmini değiştiren yüreğimi dinlemeden yeniden bağladım o kuşağı.
Çatılan kaşları, gerilen yüz hatları, alnında beliren ve sinirlendiğini gösteren damarları onu daha çok istememe neden olurken kulağına eğilip fısıldadım: "Evlenmeden hayatta olmaz."
Güler gibi bıraktığı nefesiyle enseme çıkan eli saçlarımdan nazikçe tutup yüzüne bakacağım şekilde başımı yönlendirdi. "Gel anlaşalım," dedi erkeksi tonlamasını frenleyemeden ve güzel bebeğiyle konuştuğunu fark edemeden. "Sen benim sinir sistemimin olur olmadık zamanlarda amına koymaktan vazgeç ben de balayı öncesi sana olan özlemimi seni severek(!) dizginleyeyim ki işin ucunda olan sana olmasın."
İnce, tiz kahkaham odada yankılandığında sıcak sebebiyle tenimde daha çok yapışan saçlarım boynumu da kapamıştı ve o buna bile sinirlenerek boynumu açmaya çabalıyordu.
Gülüşüme son vermeye çabalarken her şeyi bir yana bırakıp sıkıca boynuna sarıldım ve "Seni çok özledim," dedim titreyen sesim beni ele verirken. "Çok kızdım, çok öfkelendim ve birazcık da arkandan bela okumuş olabilirim."
Göğsü içine çektiği havayla kabarırken "Kocaya bela okunmaz," dedi sırtımı okşayarak. "Dönüp dolaşıp gelir seni bulur, yapma şöyle şeyler."
Omuz silktim, bunu ciddiye alışına, işin ucunda yine bana olacakları düşünmesine kalbimi bırakırken geri çekilip parıldayan gözlerine kilitlendim. "Henüz kocam sayılmazsın," dedim bilmiş bilmiş. "Bu gidişle de benden alacağın evet cevabı biraz sallantıda gibi. Bence sen otur düşün ben ne yapacağım diye."
Dudak kıvrımları titredi arkasına yasladığı başını iki yana sallarken. "Ben onu her daim düşünüyorum yavrum, sen sıkma canını." dedi az önce benim ısırdığım dudağını şimdi kendi ısırıp çenesini kaşırken. "Ben bu kadınla bir ömür ne yapacağım, nasıl yapacağım diye düşünmeden geçmiyor zaten tek bir günüm."
Kucağından kalkıp elinden tuttum ve onu da kaldırdım. "Bunu duymak hoşuma gitti," dedim küçük adımlarla küçük adımlarla ilerideki küçük havuza ilerlerken. "Aklından bir an olsun beni çıkaramıyor oluşunu bilmek güzel oldu."
"Keşke ben de şu an aklından neler geçtiğini öğrenebilsem," derken el ele tutuşumuzu fırsat bilerek beni göğsüne çekti ve saçlarımı öptü. "Nedense şu an senin peşinden giderek kendi sonumu getirecekmişim gibi hissediyorum."
Kesinlikle öyle de olabilirdi. Ama evlenmeden olmaz düşüncesi epey yer etmişti. O yüzden de hemen ağlayarak günlüğüne yazabilir ya da avcunu yalayabilirdi.
"Sonunu getirmek demeyelim de güzel bebeğinin canı oyun oynamak istiyor diyelim." dedim yüzüne tatlı tatlı bakarak onu ikna etmeye çalışırken. "Bence dinlenmek, birbirimizin yorgunluğunu almak şu an için düşüneceğimiz tek şey olmalı. Önümüzdeki iki gün epey yorulacağız."
Belimdeki kuşağın ucunu aheste aheste çekerken parmak uçlarımda havalanıp küçük bir öpücük bıraktım dudaklarına. Bedenimi açıkta bırakan bornozun içine giren elleri tenimi yaktı, görünmez kıvılcımlar çıkardı.
Çehresindeki işini bitiren dudaklarım çenesine, boynuna, göğsüne doğru yol alırken kasıklarında duran havlu ona uzanan tutuşumla yerle bir oldu.
Omuzlarımdan aşağıya itelediği bornozdan tamamen kurtulduğumda beni kucağına almadan önce "Sen inanıyor musun gerçekten uslu duracağımıza?" dedi fısıltı gibi çıkan keskin sesiyle. Bakışları kendi sorusunun cevabını veriyordu ancak o cevabı benden de bekliyordu.
Onun ciddi duruşunun aksine ben şirince gülüp başımı iki yana salladım. "Hayır!" diye şakıdım yüksek sesle. "Ama yine de deneyebiliriz bence. Eminim ki senin iraden ikimizi de koruyacaktır."
"Defne!" derken eminim ki bana içinden saydırıyor, çok güzel oyunlarına alet etmek için planlar kuruyordu ama ben yine ve yine tüm yükü ona bırakıyordum. "Bir bakışınla sona getireceğin adama çok büyük oyunlar oynuyorsun. Yapma! İrade mi bıraktın?"
Kucağında benimle beraber jakuzinin içine yerleştiğinde mahremim mahremine değince bedenim titredi, düşüncelerimin temeli ne kadar güçsüz olduğunu gösterdi.
"Ama çok özledim, ne yapayım?" dedim göz süzerek, omuzlarını sıkıp bırakarak ve kendimce ona masaj yapmaya çalışarak. Sonuçta rahatlatmak böyle de olabilirdi. O ne düşünmüştü ki?
"Kıracak mısın güzel bebeğini?" dedim içten içe gülmemek için kendimi zor tutarken. "Çok ama çok yoruldum, almak istemez misin yorgunluğumu? Hem... Sen özlemedin mi beni?"
Kalçamı kavrayan koca eli beni kendisine çekti ve erkekliğini onun için sızlayan o yere sabitledi. "Bizim yorgunluk alma türlerimizin aynı olduğu konusunda şüphelerim var." dedi ıslık gibi dişlerinin arasından aldığı nefesini göğüslerimin üzerinde hissetmeden önce. "Bence herkes kendi yöntemlerini uygulayabilir, ne dersin?"
İçime kaçmış sesimle konuşamadan yutkundum önce. "Yok," dedim bedenimi bedenine sabitleyen adamın korkutucu bakışlarını yok saymaya çalışarak.
Az önce aslan kesilen ben şu an yeni doğan bir kedi bile değildim onun karşısında. "Yok canım adamım," derken onu ikna etmeye çalışırken kaşlarım havalandı. "Ne gerek var ki şimdi yangınlarda harap olmaya." dedim uslu uslu ellerimi geri çekip kollarına masumca tutunarak. "Bence biz uzanalım şöyle yerlerimize, dinlenelim, masajımızın keyfini çıkaralım, sonra da odamıza çıkıp kardeş kardeş uyuyalım."
Son cümlemle gür kahkahası yankılanırken etrafta avcısına kur yapan av gibi hissettim kendimi. Ne de olsa bir çıkış yolumuz illaki olmalıydı.
İri kemikli eli önce yanağımı sevdi sonra da şu hallerime dayanamazmış gibi jakuzi küvetinin duvarına elini sardı sıkı sıkı. Sesli gülüşü sonrası yüzünde asılı kalan tebessümle "Kardeş kardeş?" diye sordu duyduğunu doğrulamak isteyerek.
Bakışları içimi titretti. "Tamam canım, sevgili sevgili de olur." dedim gitgide göğsüne sinerken. "Yeter ki uyuyalım, herhangi bir faaliyette bulunmayalım."
Göğsümün koyuluğunda biten su dalgalanırken parmakları göğüs ucumu kavradı. Tutuşuyla belim kavislenirken küçük bir inilti döküldü dudaklarımdan. Tek kaşı havalanırken serserice bir gülüş geçti dolgun dudaklarından. "Bilemiyorum," dedi tehdit eder gibi. Uzun bacakları dizlerinden büküldüğünden sırtıma destek olurken ondan kaçarken yine ona yaslandım. "Onu bu denli yüksekten konuşmadan önce düşünecektiniz."
Kalp gibi atan kasıklarımın arasında gittikçe büyüyen erkekliği boylu boyunca dururken "Seni istemediğim tek bir an bile yok," demek bana da sürpriz olmuştu. "Bunu sen de biliyorsun."
Belimi iki yandan kavrayan ellerine tutunduğumda başparmağı göğüs ucumla oynuyordu ve istemeden aralanan dudakları onlarla buluşmak için can atıyordu. "Ama yine de bence iki gün sabredebiliriz." dedim nefes nefese kalacak gibi olduğumda. "Şimdilik, doğum günü hediyeni, evli olduğumuz ilk gecemizi düşleyebilirsin değil mi?"
Kasılan çenesi zor durumda olduğunu belli ederken bana herhangi bir cevap vermemiş olması hem iyiydi hem kötü. Çünkü bakışlarımız da sessiz sözlerimiz de gecenin sonunda ikimizin de birbirine bu konuda asla güvenmediği her an her şeyin yaşanabileceğini gösteriyordu.
25 Temmuz 2020
An itibariyle bekârlığa veda ettiğimizi savunan ben ve evliliğe hoş geldin dediğimizi söyleyen canım nişanlım ne kadar uyumlu bir çift olduğumuzu sanırım herkesin gözleri önüne seriyordu.
Pratik yapmam gerektiğini savunarak etrafındaki herkesi benimle sadece Almanca konuşmaları konusunda uyaran adam şu an pistte kızlarla dans ederken ve bağıra bağıra o saçma bulduğu pop şarkıları söylerken oturduğu yerde nasıl da kuduruyordu kim bilir.
Kulaklarıma dolan şarkıyla kocaman sırıttım ve arkadaşlarıyla sohbet etse de gözleri üzerimde olan adama kadeh kaldırdım.
Gönül gözüm kapalıBilerek sana yazılıyorumA penceresi aralıHer yerine bayılıyorum
O ise eğlendiğim her anı sanki kendisi yaşıyormuşçasına mutlulukla izliyordu beni.
Yavrum baban nereliNereden bu kaşın gözün temeliSana neler demeliAy seni çıtır çıtır yemeli
Olduğum yerde salınıp kızların belime dolanan kolları arasında kendimden geçerken İzmir'den bu sabah gelen Selin kulağıma yanaştı ve "Seninki ayaklandı, belli ki buraya gelecek." dedi. "Adam sabahtan beri iyi bile dayandı."
Anam babam amanKaçın kurası buNe baş belası buGönül kirası bu
Omuz silktim ve oynamaya devam ettim. "Kendi bilir... Gün bizim günümüz. İsterse orada takılsın isterse burada gelsin benimle eğlensin. Ama... Biliyoruz ki Alpay Emir ölsem gelip de burada bu şekilde oynamaz."
Aman bize nasip olur inşallahBoyuna da posuna da bin maşallahSenden gelecek cefalaraNazlara sözlere sazlara eyvallah
O ritmik adımlarla merdivenden inerken onu süzerek şarkıyı söylemeye devam ediyordum ancak onun gözleri üzerimdeki beyaz renkli straplez elbisede, bileğimi saran kristal topuklu ayakkabılarda ve oraya buraya savrulan saçlarımdaydı.
Yanımda kızlarla flörtleşen Melih ise kulağıma doğru "Bu adamın niye bu kadar gergin olduğunu şimdi anladım," dedi olumsuz birkaç cık cıklama sonrası. "Adam kurumuş kurumuş! Geldiğinden beri pimi çekilmiş bomba."
Dirseğimi karın boşluğuna geçirdim. "Ağabeyin senin yediğin haltları öğrensin bak o zaman kim ne oluyormuş göreceğiz."
Büşra aramıza sonradan katılan hastaneden arkadaşımız Zeynep ile beraber bize doğru geldiğinde Melih'i anında buradan gönderme isteğiyle doldum.
Kız görmesi zaten tehlikeliyken bir de güzel kız görmesi... Hayır, olmamalıydı.
"Bu hatun kim?" diye sordu orta boylardaki kısa saçlı kızı süzerek. "Yüz verir mi bana?"
Gözlerimi devirip ondan uzaklaştım. Uzaklaşmadan önce de "Verir verir," demeden duramadım. "Kırar ağzını burnunu sonrada tıkar pamuğu eline sağlık karneni eline verir. Uzak dur kızdan."
"Biliyorsun," dedi onda suç yokmuş gibi ellerini kaldırarak. "Ben uzak dursam, güzel kızlar benden uzak durmuyor."
Aramızda azıcık mesafe kalan adamı süzdüm tepeden tırnağa. Her zamanki gibiydi, klasikti.
Birkaç düğmesi açılmış beyaz gömleği, kıvrılan kol manşeti, siyah kumaş pantolonu...
Gerçekten boyuna da posuna da bin maşallah dedirtiyordu.
Tam karşımda bittiğinde kollarımı boynuna dolamak için uzandım.
O ise öncelikle elimdeki kadehi alıp kenara bıraktı ve "Yeterli bu kadar, yavrum" dedi bedenimi sarıp sarmalarken. "Biraz daha içmeye devam edersen bugünü hatırlamak istemeyeceğini düşüneceğim."
"Yok hayatım," dedim başımı omzuna yaslayıp hareketli şarkı çalsa da sakinlikle salınırken. "O hakkımı yarına saklıyorum ben. Bence sen de yarına sakla sarhoş olma hakkını. Sana hayır dediğimi hatırlamazsın en azından..."
Güldü, buseler kondurdu saçlarıma. "Doğum günün, öldüğün gün olsun diyorsun yani öyle mi?" diye sorunca duraksadım.
Alkolün etkisiyle "Demesene öyle şeyler!" diye çıkıştım. "Küsüm ben sana, hem. Karizman bozulacak diye benimle bir kere bile oynamadın şuracıkta. Sadece bu, böyle duruyorsun ve küçücük salınıyorsun." dedim bana durarak eşlik eden adamın iri gövdesine bakarak. "Hani bugün bizim günümüzdü. Niye sadece ben oynuyorum, mutlu oluyorum?"
"Alacağım ben senin gönlünü, merak etme." dedi bel oyuntumu okşayıp boynuma dudaklarını bastırdıktan sonra. "Senin keyif aldığın her an bana mutluluk yaşatıyor zaten."
"Yaa..." diye mayıştım göğsünde. "Bir şey söyleyeyim mi sen bana baya baya aşıksın he..."
""Hem de öyle böyle değil. Deli divane oluyorum sana."Güldüm kahkahalarca. "Tamam ağlama," dedim uzanıp çenesini öperken. "Ben de seni seviyorum birazcık."
Sonra şarkı durdu, herkesten garip sesler yükseldi ve bambaşka bir şarkı başladı. Biraz şey bir şarkı... Şey işte. Şey! Alpay'ı böyle çıplakken kafamın içinde çalan o yoldan çıkarıcı şarkılardan. Böyle alevli malevli. Oo yanıyoruz ayol, demeli.
"Sikerler böyle işi!" diye yükselen ses benim adamımdan geliyordu. "Bu ne lan? Bu nereden çıktı?"
"Oha!"
Yani tabi ben de üç beş zenci adamın fazlasıyla çıplak bir halde dans ederek aramıza dalmalarını asla beklemiyordum ama bu durumdan memnun olan kadar Alpay kadar şaşıran da vardı.
Vallahi ben hem ucundan memnundum hem şaşkın. Her türlü eğlenceye okeydik yani. Sıkıntı yoktu.
"Aa ben izlemiştim bunu bir filmde!" dedim çocuksu bir heyecanla. "Böyle dans sırasında soyunuyorlar," derken Alpay Emir'in bedenini okşuyordum. "Sonra da isteyenlerle ayıplı şeyler—"
"Bu ne Defne?" dedi sinirini nasıl yansıtacağını bilmeden. "Böyle mi eğlenmeyi düşünüyorsunuz siz? Bu sikikler sizin programın bir parçası mı?"
"Yo-Yok!" dedim kendime gelmeye çalışarak. "Aa dansçılar... Melih söylemişti. Yani evet bize eşlik edecek dansçılar olacaktı ama bunlar— Yok!" dedim hızla başımı iki yana sallarken. "Biz hiç hoşlanmıyoruz sevgilim bu tarz danslardan. Hani senle olsa neyse de... Elin adamıyla, tövbe töv—"
"He hoşlansanız sıkıntı yok yani?" Elimi eline kenetlerken "Sizin eğlence anlayışınızı sikeyim," diye bağırdı resmen.
"Amına koyayım soyunuyorlar lan bunlar—" demesine kalmadan "Aa hani bakayım," deme gafletinde bulundum ve gözüme kapanan iri eli beni sertçe göğsüne çekti.
"Şaka yapmıştım," dedim sessizce. Elimi canım adamımın sert göğsüne koyup karnına kadar aheste aheste indim. "Benim adamım burada niye bakayım elaleme."
Adamları ettiği küfürlerle durdururken ben de kurtulmuştum tutuşundan.
Gözleri ilk iş Melih'i aradı ve gördüğü an üzerine yürüdü. Melih ise yakasına yapışan abisine karşı "Bana hiç bakma!" diye bağırdı sesini duyurabilmek adına. "Mis gibi dansöz gelecekti, bu hıyartolar nereden çıktı ben de bilmiyorum. Üstelik az önce organizatörle Defne konuştu ben değil. 90-60-90 hatunlar dururken bunları isteyen de ne bileyim!"
"Hıyarto demesek mi?" diye mırıldandım yine de her şey normalmiş gibi. "Hem niye izlemeden yargısız infaza geçtik ki sevgilim. Sanata ve sanatçıya verdiğimiz değer bu mu bizim?"
Bence ben artık susmalıydım çünkü ne dediğimi bilmiyordum. Ve canım nişanlım evlenmeden boşanacakmışız gibi bakıyordu bana.
Bana dönen gözlerle masumca ellerimi kaldırdım. "Vallahi bana sadece 'Gecenizi tatlandırmak ister misiniz?' diye sordular." dedim iri iri açılan gözlerimle.
Dilim dudaklarımda gezdi ağzım sulanınca. "Benim de canım acayip çikolata çekmişti..." derken sanki yanlış bir şey yapmışım gibi bakan adama karşı dudak büzdüm. "Aslında şöyle çikolata şelalesi olsa fena olmaz dedim sadece... Ben ne bileyim çikolata şelalesi diye bitterli erkek göndereceklerini?"
Neyi yanlış yapmıştım bilmiyorum ama Melih bile bozarıp kızarıyorsa gerçekten kötüydü yaptığım şey.
"Çikolata şelalesi istemek kötü mü niye bakıyorsunuz öyle?"
Canım Melih "Defne kuşum..." dedi Alpay'a duyurmadan kulağıma yanaşırken. "Senin canın çikolata şelalesi çekti diye biz az daha düz yatırılıp ters seviliyorduk farındasın değil mi? Herif yanlış anlamış senin isteği."
Anlamayan gözlerle ona baktığımda Alpay Emir beklediğimden çok ama çok daha sinirliydi. "Bu siktiğimin ne idüğü belirsiz otelindeyken çekmesin canın bir şey!" diye yükseltti sesini. "Nerede o yedi sülalesini çikolata şelalesine emanet edeceğim herif? Böyle mi bekârlığa veda ayarlıyor bunlar?"
Canım adamımın elini tutup onu sakinleştirmek istedim. "Organizatörün ne suçu var ki şimdi?" diye sordum ister istemez. "Sanırım yanlış anlaşılma olmuş..."
O ise bana yan bir bakış atmakla kaldı. Adamları gönderince herkes başka başka şarkılarla dans etmeye eğlenmeye devam ederken yüzümü elleri arasına alıp "Canın bir şey çekerse bana gelirsin, yavrum." dedi az önceye nazaran daha yumuşak bir tonda. "Daha fazla içmeni istemiyorum. Tamam mı?"
Eğilip dudaklarımı öperken "Peki çikolata şelalesi?" dedim tatlı tatlı. "Çok canım çekti, şöyle meyveli meyveli... Var mıdır ki burada Alpay Emir?"
Ansızın parıldayarak "Hasbinallah!" diye yükselmesiyle kaşlarım çatıldı. "Başlayacağım şimdi!"
"Ya ben ne dedim ?" diye kızan ben oldum bu defa. "Sen de kızmaya yer arıyormuşsun yani. Ne desem hayt höyt!"
Ancak Melih tarafından "Kızım tamam sussana artık..." uyarısıyla benim düşündüğümden çok daha başka noktalara parmak bastığımı az çok anladım.
Sonrasında ne anlama geldiğini anladığımdaysa her şey için çok geç kalmıştım.
Kızarmış bir suratla nişanlımın yanında onunla el ele kol kola evleneceğimiz günün sabahına dek tüm rezilliklerimi unutarak şarkılar söyleyerek güzel anılar sahiplendim.
Böylelikle akşamki faciayı hatırladığım her an utançtan ölmemek için canım adamımın omzuna kapandım.
...
26 Temmuz 2020
Hazırlandığım odanın içinde bir o yana bir bu yana dönüp dolaşırken nefesim kesilecekmiş gibi hissediyordum.
Sevdiğim adamla hayatımızı birleştirecek olmanın verdiği haz zaten başlı başına beni ele geçiriyordu. Bir de az sonra onunla bu halde karşı karşıya gelecek olmak anlamlandıramadığım duyguları canlandırıyordu.
Koluna girdiğim ağabeyimle küçük adımlarla ilerlediğim koridorun sonunda beni beklediğini bildiğim adamın tepkisini öyle merak ediyordum ki gözüm kimseyi ama kimseyi görmüyordu. Sanki bu büyülü an sadece ikimize aitti.
(Aklımdaki gibi bir gelinlik bulamadım ancak form olarak en yakını buydu. Dileyen istediği gibi tahayyül edebilir.)
Bedenimi saran gelinliğimi, omuzlarımdaki düşmüş görünümlü kalın askıları ve göğüs dekoltemi az da olsa kapatan yatay şeridi inceledim koridor boyunca uzanan aynada. Minik işlemeli taşlar parıltı kattıkça kendimi prensesler gibi hissediyordum. Uzun, gür saçlarımı ince zarif bir taçla süslenmişti.
Abimin kolundan çıktığımda dayanamayıp sıkı sıkı sarıldık. Güzel sözleri, her daim verdiği desteği öyle özel hissettiriyordu ki beni her an ağlamaya başlayacakmışım gibi hissediyordum kendimi.
"Emir öldürecek beni," dedi gülerek alnımdan öperken. "Seni artık ona teslim etmenin vakti geldi."
Odadan dışarı çıktığımızda hemen karşımda sabırsızca dikilen adamı ilk gördüğüm anı ömrüm boyunca unutamayacaktım sanırım.
O ilk göz göze geliş aramızdaki sessiz cümlelerin yoğunluğunu hatta yoksunluğunu kanıtlıyordu.
Üzerinde, özenle hazırlandığı belli olan jilet gibi tabirinin tam da uyduğu bir takım, kesilen sakalları, kısaltılan saçları ve tüm dikkatleri üzerine çeken dinç duruşunun aksine üzerimde dolanan yumuşacık bakışları.
Şaşkınlık dolu bir nidayla "Defne..." dedi alnını sıvazlamadan önce. "Güzelim..."
İki elimle sıkı sıkı tutunduğum beyaz güllerim kucağımdayken başım omzuma meyillendi.
"Gelinliksiz gelin olmadığım için sen de çok mutlusun, biliyorum." dedim tebessüm ederek. "Senin damatlığın gibi aylar öncesinden hazırlanmadı ama..." Küçük adımlarla etrafımda döndüm. "Nasıl olmuşum?"
O ilk şaşkınlığını atan adam yeri sarsan emin adımlarıyla bana doğru geldiğinde heyecandan bayılacakmışım gibi hissediyordum.
Gözleri dolu doluydu ve bunu asla saklamıyordu. Hayalini kurduğu anları şu an yaşıyor olması acaba ona nasıl hissettiriyordu. "Çok—" dedi, sustu; devamını getiremeyince derince yutkundu benim dikkatimi dağıttı. "Çok güzel olmuşsun desem... Az kalacak biliyorum..." diye mırıldandı kendi kendine.
Elimi tuttu, uzun uzadıya inceledi beni. Dudaklarına götürdüğü elimin üzerine ufak bir öpücük kondurduğunda derin bir iç çekti. "Defne gibisin," dedi. "Gibi değil, direkt Defne'sin."
Kaşlarım önce şaşkınlıkla havalanmış sonrasında merakla çatılmışken varla yok arası makyajımı bozmaktan korkmadan yanağımı sevdi. "Bendeki tüm güzelliklerin karşılığı sensin," dedi yamuk, varla yok arası bir tebessümle. "Senin varlığının bir sınırı yok bende. En güzeli de en özeli de sensin ve bu kadın adının hakkını vererek yine ilk dakikadan kör bir kurşun gibi saplandı yüreğime." Ufak bir damla gözlerimden firar ettiğinde başparmakları gözlerimdeki yaşları sildi. "Şu bakınca baş döndüren, dipsin kuyuları andıran kara gözlerin, her zamanki gibi topsuz tüfeksiz geldi gönlümü fethetti."
"Alpay Emir..." diye sızlandım durdum olduğum yerde. "Beni şu an ağlatamazsın, olmaz!"
Güler gibi çekildi tenimden elleri ama biliyordum ki karşımdaki adamın gözleri de tıpkı bendeki duyguların onda da hissedilmesi nedeniyle buğulanmıştı.
Tam eğilip dudaklarıma kavuşacaktı ki "Tamam," diyerek araya giren ağabeyim olmuştu. "Misafirler sizi bekliyor, hadi. Fazla oyalandınız."
Derin bir iç çekerek geriye çekilen adam homurdandı abimin mükemmel zamanlaması nedeniyle. Ve haklı olduğunu bildiği için ısrar edemedi bile.
Elini tuttuğum adamla şimdiden aynı yolda yürümeye başlarken az sonra, yaşayacağım tüm ömrü beraber geçirebilmek için birbirimize söz vereceğimiz o alana ilerledik.
Misafirlerimizi selamladık, peşime takılan ve ikinci gelin olduğunu iddia eden Ezgi'yi kucağımıza aldık ve onu da kuracağımız ailemize şimdiden dahil ettik.
Evet, yine ve yine kumam tarafından canım adamıma el konmuştu.
Nikah masasının etrafındaki yerlerimizi aldığımızda zaman epey hızlı ve yoğun geçiyordu.
Ne kimlerle ne konuştuğumu anlayabiliyordum ne de ne zaman ne yaptığımı.
Yaptığımız tek şey Alpay Emir ile asla ellerimizi birbirinden ayırmamak ve her an bakışlarımızın odağında kendimizi bulmaktı.
Dalıp gitmelerim başıma bir bela açmadan toparladım kendimi.
Sağımda kalan kadının üzerimdeki bakışlarıyla ona döndüğümde "... Sayın Alpay Emir Koçarslan'ı eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?" sorusuyla karşılaştım.
Bundan yıllar önce her an içimi açabildiğim, derdimi paylaşabildiğim ve başım sıkışınca ilk ona koşabildiğim adamı şimdi eşim olarak kabul etmek bence bu hayatta vereceğim en doğru kararlardan biriydi.
Bu yüzden de uzun uzadıya düşünme ihtiyacı duymadan duru bir sesle "Evet..." cevabını anında verdim.
Tüm alkışların arasında tiz bir havlama sesi duyduğumda ise Limon'un abimlerin kucağında ona aldığım küçük papyonuyla bize baktığını görerek daha bir mutlulukla doldum. O bizim küçük ailemizin ilk üyesiydi ve düğünümüzü, ailemizin kuruluşunu yakından dahil oluyordu.
Çok değil, sadece birkaç dakika sonra aynı soru yanımdaki adama sorulduğunda kucağındaki yeğeniyle beraber "Evet!" cevabını verdiklerinde bu defa alkıştan çok kahkaha ve ıslık sesi aldılar.
Gür sese karışan ince bebek sesi...
Ezgi verdiği cevap sonrası kendisini alkışlarken kendisini dayısıyla evlendi sansa da ona söylemem gereken tek şey sanırım benimle evlendiğiydi. Çünkü dayısına değil bana evet demişti.
Bembeyaz sayfaya attığımız o imzalar bizim için açılan yeni defterin ilk sayfasıydı sanki. O defteri güzel anılarımızla doldurmak da bize kalmıştı kalp kırıklıklarıyla kana bulamak da. O ilk sayfaya yazılan satırlar nasıl özenliyse sonrasında gelecek olanlar da öyle olmalıydı.
Elimdeki kırmızı defteri havaya kaldırıp birçok poz verdiğimizde konuklar arasından "Ayağına basmayı sakın unutma!" hatırlatmasıyla anında Alpay'a döndüm.
Sevincimi doyasıya yaşarken "Sevgilim," dedim ona yaklaşarak. "Dakika bir gol bir, aldık başımıza belayı diyeceksin biliyorum ama... Ben göremiyorum da aşağısını... Eğilemiyorum da gelinlikten dolayı. Ayağını ayağımın altına getirir misin ufak bir meselemiz var da?"
Masumane bir tavırla sorduğum soruya karşılık güldü inanamazmış gibi. Yine de "Tamam şimdi basabilirsin." demesiyle hiç durmadım. Anında bastım. Ama o hissetmemiş olacak ki "E hadi?" dedi sabırsızlıkla. "Ayrıca cidden dakika bir gol bir, yavrum. Sevgilim ne ya? Daha az önce evlendik biz. Kocanım artık ben senin."
"Bastım ya canım," dedim geri çekilirken. "Kocam oldun diye sevgilim diyemeyecek miyim şimdi ben sana? Gayet de derim kim karışacak ki?
"Güzel keyfin nasıl isterse, ama benim tercihin ikinciden yana."
"Tamam sevgilim," dedim aramızda geçen diyaloğu uzatmamak adına konuklara dönerken.
Sonra birkaç gülüşme sesi geldi. Ancak herkesin sus pus olmuş bizi dinlediğini anladığımda telaşla yanımdaki adama döndüm.
Umarım o ihtimal olmamıştır, umarım... Tam da tahmin ettiğim gibi aramızdaki mikrofon sağ olsun ne konuştuysak herkes tarafından duyulmuştu.
"Yenge senin ayağa basmaya falan ihtiyacın yok ya!" Neredeyse en arkalardan gür sesiyle bağıran Tuncay'a baktım. "Bizim aslan olmuş sana kedi! Biz baya anladık bu ilişkide kimin sözünün geçtiğini. Sen rahat ol."
Alpay ise bu durumdan asla gocunmadan eğilip masadaki mikrofona yaklaştı. "Yıllar sonra sevdiğim kadını almışım, tabi karımın sözünü dinleyeceğim oğlum. Silin beni olduğunuz her masadan. Benim yerim artık karımın yanı."
İyisiyle kötüsüyle herkes gülüşürken gelecekte dönüp baktığımızda sevinçle hatırlayacağımız vakitlerimizi tüketiyorduk anbean.
Düğünümüzün beni en mutlu eden yanı hiç şüphesiz takı anı olmuştu.
Tüm yorgunluğuma rağmen şu an üzerimde kalan bilezik ve kolyelerle içimdeki yenge aşkını körüklüyor, dostlarıyla oyunlar oynayan canım eşimin dikkatini çekerek onun kolları arasında yerimi alıyordum.
Alpay'ın ceketi, yeleği, kuşağı hepsi çıkarılıp masaya yığılmıştı bile.
Bense üzerimdeki gelinliğimle artık yorgunluktan hareket bile edemiyordum.
Oturduğum masaya yaklaşan adamla gözlerim parıldadı.
Dağılan saçları terleyen alnına yapışmış çok daha çekici bir hal almasına neden olmuştu. Saçlarıma kondurduğu öpücükle omzuna tutundum.
Üzerime titreyen halleriyle kalbim yeniden hareketlenirken eğilip masadan aldığı bardağını tek dikişti içti ve birkaç dakika soluklandı.
"Çıkaracağım ben bu gelinliği," dedim yine ve yine şansımı deneyerek. "Sen ne güzel rahat rahat takılıyorsun, oh ne güzel. Dayanamıyorum artık Alpay Emir."
Kaşları tehditkârlıkla havalanırken "Sakın!" dedi kesin bir dille. Üzerime eğdi bedeniyle yerime sinmek durumunda kaldım. "Kendi gelinimi kendim soyacağım."
Bakışları kollarımda, dolu gerdanımda dolandı ve aklından binbir şey geldi geçti. "Yüz görümlüğünü takarken gelinliğin üzerinde olmalı değil mi?" dedi zaafımı öne sürerek.
"Yaa," dedim şaşkınlıkla. "Tamam çıkarmam o zaman. İllaki gelinlikle mi olmalıyım yani?"
Yüz görümlüğüne değil de gelinlik muhabbetine takılmış olmama güldüğünde oyuna geldiğimi anladım.
Ama hesabını bile soramadım. Çünkü hemen arkasındaki arkadaşları da oyun oynamaya bir son vermiş onu bekliyorlardı.
Arkada çalan oyun havası da son bulduğunda elimden tutup beni kaldırdı.
"İzin ver kendi dilimde, kendi anladığım şekilde oynayayım eşimle," dedi dün benimle oynamadığı için ona trip atmalarımı kastederek.
Şaşkınlıkla ona baktığımda çalmaya başlayan şarkıyla daha da katlandı merakım.
Ben Alpay Emir'i daha önce hiç harmandalı oynarken görmemiştim.
Şimdi benim karşımda benim için bu oyunu oynayacağından bahsetmesi elimi ayağımı birbirine kilitlemişti.
Duruşuna bile hayranlık duyduğum adamın çalan ezgiye ayak uydurarak hareketlenmesi, arkasına aldığı dostlarıyla koruyup kollamak ister gibi omuz hizasında kaldırdıkları kollarını iki yana açmaları öyle güzeldi ki. Bir oyun bir adama anca bu kadar iyi yakışırdı.
Karşımda gelip gidişleri, bir an olsun benden ayırmadığı bakışları, diz çöküşleri...
Sonrasında arkadaşlarına dönüp tam ortalarında yeniden ağır biçimde hareket etmeleri, sanki yerle göğü bir araya getirmiş beni de o anda sabitlemişti.
Öyle sihirli, öyle değerliydi hareketleri.
Büyük adımlarla son defa ayaklandığında ve bana adımladığında attığı her adımda yeri titrettiğini, göğe açtığı kolları arasında sanki gücünü kuvvetini göstermek için beni istediğini anladım.
Zaten tam da bu sırada benim sıram geliyordu sanırım. Gösterileri son bulduğunda, meydanda sadece ikimiz kaldığında narince kaldırdığım kollarımla eşlik ettim ona.
O sırada bileziklerimden gelen ses ikimizi de güldürürken kimseyi umursamadan eşimle gönlümden geçtiğince oynadım, kolları arasında salındım.
Küçük, görünmez bir dairede birbirimize bakarak döndüğümüzde son bulan ezgiyle kollarımız da indi.
Koca bir alkış kapladı her yeri. Islıklar, bağrışlar derken kendimi sevdiğim adamın kollarında buldum yeniden. "Kol gerdiğim gök, diz çöktüğüm yer var olduğu sürece ömrüm ömrüne amade." dedi yemin verirmişçesine. "Sonrası zaten kıyamet. Dilerim ki iki cihanda da gönlün gönlümde can bulsun."
Dağılan saçlarımı toparlayan, yüzümü elleri arasına alarak kıymetle bana bakan adamın cümleleri sızlattı içimi. "Kıyamete kadar değil," dedim başımı iki yana sallayarak. "Kıymetini bileceğim ana kadar," dediğimde onunla aynı dilekte bulunduğumu biliyordum.
Zaten o da "Benim kıyametim yerle gök birbirine kavuştuğunda değil, senin kıymetini bilemediğimde olur." diyerek doğruluyordu bu düşüncemi. Ömrü ömrüme, gönlü de gönlüme denk olması için dualar ettiğim bu adam artık bir ömür eşim olmuş, kıymetimi bilemediği her anın kendine kıyamet olacağının gerçekliğini sunmuştu.






Yorumlar