48. Bölüm
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 19 dakikada okunur
Almanya
Alpay Emir'den;
Defne hayatıma girdiğinden bu yana hiçbir şeyden bu denli nefret etmedim; onsuz başımı yastığa koymak ne kadar canımı yaktıysa şimdi uyandığımda onu yanımda bulamamak da en az o kadar sinir ediyor beni ve ben bunu bir türlü anlatamıyorum karıma.
Yine de bilmem kaçıncı defa belki de onu ezecek olmamdan kaçıp yatağın en ucuna kıvrılmıştır düşüncesiyle üzerimdeki uyku mahmurluğundan kurtulmaya çalışıp yarı açık gözlerimle yatakta onu görmek için sağa sola bakındım ama yok.
Ya son günlerde yaptığı gibi erken uyanıp televizyon karşısına geçmiş ve orada uyuya kalmıştı ya da Defne'ye henüz söylemesem de benim de artık canavar olduğunu düşünmeye başlayacağım bebeğim annesinin uykularını tamamen almıştı ve Defne de beni uyandırmamak için odadan çıkmıştı.
Halbuki bu durumda beni de uyandırmalıydı. Böyle olmamalıydı. Bu süreç Defne için fazlasıyla konforlu geçmeli ve tadını kaçırabilecek her rahatsızlık en hafif derecede gelip geçmeliydi.
Hamileliğinin üçüncü ayına girecek bir kadın için değil, bebeğimizi taşıyan karım içindi bu düşüncelerim. Sırf bu yüzden bile aldığı nefesi dahi kontrol edesim, en ufak sıkıntısında müdahale etmek için yanımdan ayırmayasım geliyordu ancak karım beni asla dinlemiyordu.
Sıkıntıyla yüzümü sıvazlayıp kendime gelmeye çalışırken karşılaştığım manzarayla yokluğuna olan kızgınlığımı dile getirmeye fırsat bile bulamadım gerçi.
Çünkü rüya olmayacak kadar gerçek bir anın içinde, karımın ayna karşısındaki meraklı hareketleriyle işte tam da şimdi uyanmış oluyordum ve bu güzellik karşısında güneşim doğuyor, günüm ayıyordu.
İlk defa bana bakacakmış gibi heyecana kapılarak uyandığımı fark etmesini beklesem de dikkati çok başka yerdeydi Defne'nin.
Pijamasını kaldırmış, sağa sola dönerek çıplak şişkin karnının aynaya yansıyan görüntüsüne bakıyor, ilgiyle inceliyordu yüzünde kalp atışlarımı her zaman tekleten gülümsemesiyle. Yandan, önden, çaprazdan... Uzun uzun kendine bakıyor, belirginleşen karnıyla nasıl da mutlu görünüyordu.
Kalkıp onu kollarımın arasına almak istediğim sırada dudaklarına bastırdığı elini karnına dokundurduğunda bıraktığı öpücüğü kıskanmadım desen yalan olurdu. Oturur vaziyete geldiğimde aynada benimle göz göze geldi ve yakalandığını anlayınca aceleyle karnını renkli pijamasıyla kapattı. "Ne zaman uyandın?.." dedi çekingen bir sesle.
"Günaydın güzel bebeğim," dediğimde tüm utangaçlığı gitti tabi. "Devam etseydiniz ya siz birbirinizi sevmeye."
"Ben öyle bakıyordum sadece. Büyümüş mü diye yani." Bu utanır hali daha çok gülmeme neden olurken ben yataktan kalkamadan şen şakrak sesiyle "Sana da günaydın canım adamım!" deyip doğruca yatağa koştu. "Uyandığına göre artık seni sevme sıram da geldi. Canım sıkıldı saatlerdir ya!"
"Yavaş ol, Defne. Sakın zıplama bak!" uyarımı bile dinlemeden yatağa zıplayıp sıkıca sarılması ve yüzüme öpücükler bırakmasını tarif dahi edemiyordum.
Çeneme ve boynuma sarılan ince parmaklarına ellerimi kapattığımda "Böyle şirinliklerle kapatamazsın yaptığın şeyleri." diye homurdanıyordum ama o da ben de biliyorduk ki çok da güzel kapatabiliyordu her şeyi.
Beline doladığım kollarım onu daha sıkı sararken boynuna kapanmak isteyen yüzüme yer açtı ama "Ay yine ne yapmışım ama ben ya..." demekten de geri durmadı. "Düzgün yürü Defne, hoplayıp zıplama Defne, çocuk musun neden koşuyorsun Defne... Ne kıymetli bebeğin varmış."
Dişlerimin arasına sıkıştırdığım tenini hafifçe çekiştirdiğimde omuzlarımdan destek alarak benden uzaklaşmak istedi. Ne kadar çırpındıysa o kadar izin vermedim kalkmasına. Daha çok sokuldum boynuna. "Öyle tabi, ne sandın?" dedim onun düşüncelerinin aksine. "Kıymetlidir benim bebeklerim. Özellikle büyük olanı, bana epey çektireni, bir öpüşüyle aklımı kaybettireni..."
Sesli gülüşleri arasında "Alpay ya..." diyordu ya nazlana nazla, işte o an ben de korkuyordum ona yükselen hislerimden. Yanağımdan enseme süzülen narin parmakları ve dudaklarını dudaklarıma bastırışı ağır bir iç çektirdi bana.
Karın hamile, sahip çık düşüncelerine!
Tek bir dokunuşuyla, ona duyduğum uçsuz bucaksız şefkati tehlikeli bir şehvete dönüştürüyordu. Benliğim dokunmaya kıyamadığım, öpmelere doyamadığım narin tenini tarumar etmek isteyen bir canavara dönüşmek için can atıyordu. İşin kötü yanıysa kollarımdaki bu kadın o canavarı fazla iyi dizginliyordu.
Ne kadar süre geçerse geçsin, ne kadar sevişirsek sevişelim ne ona doyabiliyordum ne de bu isteğimi susturabiliyor. Çocuk diye tutturan aklımı sikeyim.
Belinden dolgun kalçasına inen elim rahat durmadığında bunu bir uyarıymışçasına kabul etti ve masumane bir tavırla "Tamam tamam." dedi başını kaldırarak. "Öyle hoplayıp zıplamayacağım, rahat duracağım. Hiç böyle tehditlere gerek yok kocacığım."
Kucağımdaydı ve rahat durmaktan mı bahsediyordu? Bir de şöyle hitap etmiyor muydu!
"Ben ona minik canavar dediğimde kızıyorsun ama gerçekten çok farklı şeyler yapıyor bana Alpay Emir."
Elimi tutup karnına koyduğunda güzel gözlerini irileştirerek devam etti konuşmaya. "Bazen hiç yataktan kalkmayasım, saatlerce uyuyasım gelirken bazen de düz duvara tırmanasım geliyor. Öyle bir enerji yani anlatabiliyor muyum? Hem çocuk değilim ben, elbette dikkat ediyorum ona. Beni bu yüzden uyardığın zamanlar kötü hissediyorum kendimi farkında mısın?"
Elbette değildim. Ben onun iyiliği için attığı her adımını takip etmek istiyordum sadece.
Cevapsız kalışımla üzerimden kalkıp kendisini yatağa bıraktığında bende ne tür bir etki bıraktığın farkında bile değildi.
"Geldik geleli yediğime içtiğime bile karışır oldun ve ben bunalıyorum artık."
Daha fazla dayanamayarak dudaklarına uzandım ve bu defa da ben günaydın öpücüğümü aldım. "Ben de bundan bahsediyorum." dedim dert yanarken bile gülümseyen hallerine mest olurken. "Sen kendi bebeğine dikkat ediyorsun ben kendi bebeğime. Elbette onu düşündüğünü biliyorum, sadece kendini de düşünmeni istiyorum."
Ciddileşti, her zaman olduğu gibi yüzümü inceledi. Aldığı birkaç kilo ona öyle yakışmıştı ki yastığa yasladığı yanağı ve büzülen dudakları fazla öpülesi duruyordu ama onun niyeti bambaşkaydı: "Sen beni gerçekten seviyor musun?"
Başladık yine!
Tıpkı onun gibi kendimi yatağa yeniden bıraktığımda birazcık güç dileniyordum sadece. Şu yataktan ağzımdan yanlış bir kelime çıkmadan kalkabilmeyi ve karımı doyasıya sevebilmeyi istiyordum.
"Ne oldu bi' sustun ama sen? Bir soru sordum sadece neyi düşünüyorsun ki bu kadar?"
Bebeğimin boyutuna eşdeğer meyve sebzeyi yememe huyu bitti bu başladı. Oflama Alpay! Oflarsan Defne de seni bir güzel oflatır.
Uzatmadan evirmeden çevirmeden "Yok be yavrum," dedim son günlerde edindiği başka bir huyuna karşılık. "Ne sevmesi? Gönül eğlendiriyorum ben seninle. Öyle takılıyoruz yani çok da takma kafana."
Havalanan kaşları, yastıktan kaldırdığı başı ve etrafa dağılan saçları bile ona çekilmeme neden olurken sorduğu sorunun saçmalığını ne zaman anlayacaktı?
Elimi kaldırdım ve yüzüğümü gösterdim. "Moda mıymış neymiş yüzük takmak. Bunu da ondan takıyorum zaten." Sabah sabah karımın gazabına uğramak, istediğim son şey olsa da onu kendime çekip pijamasını sıyırdım ve bebeğime ulaştım "Bu sıpa da öyle bir zevk uğruna işte... Nasıl oldu hiç anlamadım."
Defne'nin teninde kaybolmak zaten güzelken bir de taşıdığı can... "Günaydın babacığım, annenin deliliklerine en kısa sürede alışacaksın." dedim kısık sesle annesine duyurmadan.
Onca şey dedim de şimdiye tokadı basar diye düşündüğüm kadının takıldığı nokta çok başkaydı. Karnındaki başıma ellerini koyarken "Sıpa deme benim bebeğime!" diye çıkıştı anında. "Baban bize güya şaka yapıyor anneciğim." diye açıklama bile yaptı. "Ama çok üzgünüm baban hiç komik biri değil!"
Midesi bulandığında ya da hoşlanmadığı bir durumda benim olan bebeğim şimdi nasıl da sadece onun oluyordu... Neyse ki ikisi de benimdi.
Karnında dolanan dudaklarım bebeğimi selamlarken "Biraz acele et minik canavar." diye sesli düşünmek durumunda kaldım. "Sen doğana kadar annen bana dokuz doğurtacak yoksa."
Beni karnından uzaklaştırmak için yataktan kalktı ve "Ben sana bir soru soruyorum ama sen benimle anca dalga geçiyorsun." dedi gözleri bana uğramayıp odada dolanırken. Bu sefer gerçekten başlıyorduk anlaşılan.
Saçlarını kulağının ardına sıkıştırmasından yutkunmasına, sesinin titrer gibi olup kendisinin de bu durumdan rahatsız olmasına kadar bu meseleyi elinde olmadan ciddiye almasını anlayabiliyordum.
Son günlerdeki yalnızlığını benimle uğraşarak kendince saklamaya çabalasa da onu gerçekten anlıyordum. Anlamadığım tek nokta hislerini gizlemeye çalışarak benimle anlaşmaya çalışmasıydı.
"Neden gerçekten düşündüğün şeyi söylemek yerine benimle dalga geçiyorsun ki?"
Tekrar ediyorum, bu sıpa kesinlikle bir an önce doğmalı ve karımın dengelerini bozmamalıydı. Keşke dengelerini bozan bir tek hamileliği olsaydı.
Belki de fırsat buldukça etrafı keşfetmesi ve belki de kendisini bir an önce buraya ait hissetmesi için yaptığımız geziler, aksatmadan derslerine gidip gelmesi ve değişken ruh hali sandığım gibi keyifli gelmiyordu onu.
Ne yapacağımı bilmeyerek kalkıp onu kollarımın arasına aldım. Sırtıma tutunan elleri, boynuma kapanan çehresi ve karnıma denk gelen çıkık göbeğiyle daha da farkına vardım. Ailem dediğim kadınla ve taşıdığı canımla herkesten uzakta bambaşka topraklarda bir başımaydım.
Burada geçirdiğimiz dört haftalık zamanda Defne'nin büyük bir hevesle ayak uydurmaya çalışmaları, hem okuluna hem yeni çevreye ve düzene, ilgiye en çok ihtiyaç duyduğu bu süreçte maruz kalması ne kadar doğruydu?
"Bak ne diyeceğim," dedim konuşmakta zorlandığımı hissederek. "Ben bugün şirkete gitmeyeceğim. Karımla ve bebeğimle vakit geçireceğim."
"Gerçekten mi?" Öyle içten bir hevesle sordu ki bu soruyu. Kendimi fazla geç kalmış hissettim. "Tüm gün gitmeyeceksin yani değil mi? Hiç?"
"Elbette," dediğimde gözlerinde varolan ışıltıyı bir ömür görmek için varımı yoğumu verebilirdim.
"Alpaycım Emircim, sen galiba gerçekten seviyorsun beni."
Ağız dolusu gülüşlerim hep onun yanındayken oluşuyordu. Garip mimikleriyle, inanılmaz derecedeki komiklikleriyle ve beni delirtmeleriyle...
Saçlarını sevdikçe, tenine dokundukça rahatladığını hissediyor olmak içimi ferahlatıyordu. "Sorduğun soruya vereceğim cevap öyle birkaç dakikaya sığmayacak kadar dolu olunca kısa yoldan cevap vereyim dedim ama karım yemedi." dedim karnını hissetme ihtiyacıyla elimi pijamasından içeri sızdırarak. Hangi bebeğimle ilgilensem diğerine haksızlık edecekmişim gibi geliyordu sanki. "Benim mazi seni sevişlerimle kaynıyor ne de olsa. Ayaküstü heba mı edeyim yavrum bu fırsatı? Mecbur dinleyeceksiniz ikiniz de."
Keyfi yerine gelmiş olmalıydı ki çöken omuzları bile kendine geldi ve yoldan çıkarıcı bir ifadeyle "Bak şimdi ikna oldum işte." dedi. "Sen baya aşıksın bana." Elini karnımdaki eline yasladığında tüm korkularım silindi gitti. "Sen de duydun değil mi minik canavarım?" Bir arada olmak istediğim o koca aileyi arkamızda bırakıp buraya gelmenin endişesi kendi ailemi yanımda bulmakla yok olmuştu.
"Duymuş ve o da ikna olmuş. Ayrıca bugün bizimle vakit geçireceğin için çok ama çok mutluymuş, öyle diyor."
Kalbime inecekti artık bu kadının beni her defasında kendisine hayran bırakışı.
"Yok ya bu kadar kolay emin olmazdı aslında benim karım." dediğim sırada onu kucağıma alarak yeniden yatağa yöneldim. Sikmişim işini de gücünü de. Evde karım varken, her an aklımı çelerken ne halt yemeye çıkacağım zaten. Savrulup buraya gelmemizdeki sebep de karıma ve çocuklarıma daha fazla vakit ayırmak değil miydi?
Belindeki tutuşumdan huylandığı için kahkahalarla gülerken "Sen iyice yoldan çıktın bak!" diyordu üzerine çıkıp tıpkı onun bana az önce yaptığı gibi yüzünün her bir yanına dudaklarımı bastırdığımda. Benden kaçmaya çalıştıkça onu zapt etmek daha da bir keyifli geliyordu ona da bana da. "Evlendik, azıcık da olursa durulur uslanır dedik sen iyice azıttın. Böyle konuşmanın ortasında yatağa atmak da ne demek? üstelik bebeğim de bizi dinlerken!"
"Karımı yatağa atarken izin mi alacaktım? Sen de söyle bebeğime kapasın kulaklarını."
Kendisi sabahtan beri enerjimi atmam gerekiyor deyip dururken iyiydi. Sevişmekten ala enerji atma yöntemi mi vardı? Avucumu kapatmayan gecelikle de olsa tıpkı şu an üzerinde olduğu gibi onu küçük bir kız çocuğuna benzeten pijamalar da giyinse dinmiyordu işte ona olan isteğim. Aksi gibi her hareketiyle, her sözüyle daha da artıyordu.
"Tamam söylerim, dinlemez. Dinler o annesini ama..." Parmaklarını karnımda hissettiğimde ensemden tuttuğum gibi çıkardığım tişörtüm nereye düştü kestiremedim. Defne'yse tenimde gezdirdiği elleriyle nelere sebep oluyordu anlamıyordu ve işin eğlencesindeydi henüz: "Sen şimdi verdiğin o cevaptan sonra benim seninle sevişeceğimi falan mı düşünüyorsun?"
Kısacık bir an baktı bana. "Aaa!" dedi şaşırmış gibi. "Sadece düşünmekle de kalmayıp icraata geçiyorsun."
Bedeni çekilmese bana, en az benim kadar istediğini bilmesem sözlerindeki ciddiyete kanabilirdim. Aralanan bacakları arasına yerleştiğimde fazla giyinik olması bile canımı sıkabiliyor, ona olan davranışlarımı asabileştiriyordu.
Bedeninde dolanan dokunuşlarımla kendinde geçerken onu öpüşlerimden fırsat buldukça konuşmaktan da geri durmuyordu. "Önce beni ne kadar çok sevdiğini anlatacaksın!" diyordu üzerine basa basa. "Tamam şimdi evlendik falan ama öncesinde neler neler hissettiğini duymak istiyorum bugün." Ona ciddi misin sen der gibi baktığımı gördüğü an tatlı tatlı gülümsedi parmak uçlarıyla yanağımı okşarken. "Lütfen..."
İkna etmek ister gibi dudaklarını büzdü ve "Bunlara aşermişim gibi düşün sevgilim." dedi günlerdir aşermesini büyük bir hevesle beklediğim karım. Ama kendisi normal olmadığı gibi aşerdiği şey de bir garipti. Zaten bu aşermek falan değildi. Eğer öyleyse ben de karımı aşeriyordum şu an.
Boynundan göğüslerine doğru indiğimde "Ama babası..." dedi ya bir de böyle büyük bir ah çektirecek derecede içtenlikle. "Bebeğim de bilmesin mi babasının annesini ne kadar çok sevdiğini? Öğrenmesin mi buralara gelebilmek için ne kadar çok beklediğini? Ya canım çok çekti diyorum niye anlamıyorsun?"
Gülsem mi ağlasam mı bilemediğim sırada hayır diyemeyeceğim bu isteğiyle alnım alnına dayandı. O ise sıkıca sarıldı. "Öldüreceksin sen beni." dedim defalarca. "Günlerdir canın bir şey istesin diye tetikte beklerken böyle mi kandırıyorsun beni? Bu mudur yani planın?"
Eli tehlike arz eden yerlerime uzanıyordu ve ben, onu dinlemeden kendimi kaybedene dek içine girmemek için kendimi çok zor tutuyordum. "Canım seni de çok istiyor." dedi belime sardığı bacakları sıkılaşırken ve burnu tenimde dolanırken. "Ama şu an olmaz. Önce duyacağım! Sonra da sana doyacağım."
Madem öyle, önce bebeklerimin karnını doyurmak, sonrasındaysa gönüllerini yapmak şu an benim için ilk sıradaydı.
Beraber mutfağa geçeceğimiz sırada şirkete gitmeyeceğimi haber vermek adına telefonumu elime aldığımda Suzan'dan gelen birkaç mesaj ve cevapsız arama canımı sıktı.
Şirket hattı üzerinden iletişim kurmamış olması ayrı bir meseleyken Defne ile kurdukları bağın yakınlığıyla nadiren de olsa iş hayatının dışında kullandığı abi ifadesi işin ciddi olduğunu gösteriyordu.
"Ne oldu? Kötü bir şey mi var?" Telefon ekranına haddinden fazla baktığımın farkına Defne'nin koluma dokunmasıyla vardım. "Canın neye sıkıldı?"
Sol şakağından öptükten sonra endişeli tavrına kısa bir tebessümle karşılık verdim. "İşle alakalı. Buraya geliyoruz oradaki sorunlar bitmiyor. Oraya gidiyoruz burada rahat vermiyorlar. Suzan ile konuşup geleceğim. Siz inin yavrum aşağı, geliyorum ben de hemen. Bugün kahvaltınız benden."
"Çabuk gel ama. Açlığım farklı bir evreye geçti bak. Bu canavar benim içimde beni yemeye başlayacak yoksa."
"Defne!"
"Tamam tamam demedim canavar falan. Bebeğim ve ben sağı solu yemeye başlamadan gel hemen."
İyice tembihlendikten ve aklımı çelecek çekilde yanağımdan uzunca öpüldükten sonra Defne odadan çıkmak için harekete geçmişken vakit kaybetmeden Suzan'a dönüş yaptım. Telefon başında beklendiğimiyse ilk çalışta telefonun açılmasından anladım.
"Neler oluyor?"
Ciddi bir ifadeyle "Alpay Bey," diye başlayan cümle, Suzan'ın gereksiz özür dilemeleri ve ondan kilometrelerce uzağa gittiğim halde bir türlü rahat vermediğini içeren konuşmalarıyla devam ederken konunun asıl mevzuya gelmesini bekliyordum sabırla.
"Yerinize geçecek olan yeni proje müdürümüz bugün geldi ve gelir gelmez ilk işi son dört yılda ret verilen projeleri yeniden incelemek istediğini söylemek oldu. Stajyeriniz olarak aynı şekilde onunla çalışacağımı ve hangi gerekçelerle bu projelerin iptal edildiğini araştırmamı istedi."
Her alanda olduğu gibi bizim sektörde de bu tarz sahtekarlıklar kaçınılmazdı. En olmadık ihtimalle daha önce işbirliği yaptığı firmanın proje teklifini yeni girdiği firmadaki mevcut teklifle değerlendirerek bir üstünlük sağlamak ve hazırda bulunan projeyi geri satarak buradan ekstra kazanç hayali kurmaktı düşüncesi. Fazla enayilikti.
Yetkimi bırakacağım herifin böyle vasat biri olması bu durumdan daha çok sıkmıştı canımı. Proje meselesiyle mühim değildi. Ancak bu durum Suzan gibi yolun henüz çok başında olan birine göre tetikte olma isteği uyandırabilirdi. Bu durumu ilk olarak bildirmesiyse hoşuma gitmişti. Onun azmine ve bu yoldaki ilerleme isteğine gururla eşlik etmek pişman olmayacağım kararlardan biriydi.
"İstediği proje, istediği gibi yeniden sunulsun." dedim iptal etme gerekçelerimizin her birinden emin olarak. "Revize edilmiş ve farklı firmalara gönderilmiş projeleri de dahil et mutlaka."
Bakalım bizim iptal ettiğimiz hangi çalışmalara onay verecek de siktir olup gidecek.
Net tavrıma karşılık Suzan'ın daha kısık bir sesle "Alpay abi, bu mesele başka..." demesi duraklattı düşüncelerimi. "Adam gelir gelmez bizzat senin incelediğin ve onayından geçmeyen projeleri istiyor. Şimdi de nefes aldırmadan toplatıyor her çalışmamızı."
Bu mesele harbiden başka.
Telefonun diğer ucundan Suzan'ın iğrenir bir ifadeyle "Geliyorum efendim!"demesi üzerine kim bu cinsini cibilliyetini siktiğim, dememe gerek kalmadan "Mert Sonay." dedi başta söylemesi gerektiği şeyi sonra bırakarak. "Siz daha imza yetkinizi bırakmadan gelip hepimize sizin üzerinizden görevler yağdırınca araştırdım siz bu görevi vermeden. Aynı dönemde staj yapmışsınız burada doğru mu?"
Mert Sonay...
Siktiğimin piç kurusu!
...
Minik Canavarlı Defne'den devam;
Onu yuvasından kaçırıp Alpay Emir'e getirdiğim günden bu yana korkup köşe bucak kaçtığım Limon büyüyüp akıllandığı için artık beni korkutmuyordu.
Hatta oturduğum kanepede başını göbeğime yaslayıp benimle beraber oturmuş, babasını bekliyordu. Hem bence böylelikle kardeşini de seviyordu.
Onun sarı tüylerini severken ve Alpay'ı beklerken kendi evimizden daha küçük ama daha sevimli gelen yeni evimizi inceledim defalarca. Garipti. Burada yalnızdık ama öyle hissettirmiyordu bu evin sıcaklığı. Huzurluydu bir kere. Kötüyü anımsatan hiçbir hatırası yoktu. Üç artı bir kişilik ailemizle sıfırdan başlamıştık sanki her şeye.
"Hava çok güzel, dışarıda mı yesek?" Hazırlanmış ve zaten dışarıda yemeğe karar vermiş bir Alpay Emir beklemiyordum karşımda. Şaşkınlığımla beraber açlığım da artınca ne yalan söyleyeyim benim için de çok cazip bir teklifti. "Mutfağa girsek oyalanacağız ve ne sen ne de ben rahat duracağız. Daha faza aç kal istemiyorum yavrum hadi." Telefon görüşmesi nasıl geçmişti bilmiyordum ancak bundan bahsetmek istemediği epey açıktı. "Birkaç telefon görüşmesi yapacağım, arabada bekliyorum sizi."
"Tamam o halde," dedim onunla vakit geçirecek olmanın verdiği sevinçle. "Ben hemen hazırlanıp geliyorum."
Dediğim gibi de oldu zaten. Hazırlanmam sadece birkaç dakika sürdü. Bebeğimi belli eden elbisemle ve topuklulardan uzaklaşıp şimdiden alıştığım rahat spor ayakkabılarımla tamamdım.
Dışarı her çıktığımızda etraftaki herkesle iletişim kuranın ben olması özellikle Alpay Emir'in teşvik ettiği bir şeydi. Böylelikle konuşmam da onsuz tek başıma dışarı çıkacak güvenim de gelişiyordu. ancak geldiğimiz yerde sevecenlikle verdiğim siparişleri not eden adamın soğuk duruşu içimi karartıyordu. Üstelik telafuz edemediğim şeyleri anlamaması ve Alpay'ın bana yardım etmeyip kendimi ifade etmemi beklemesi de sinirimi bozuyordu.
"Bunlar hep böyle mi?" dedim masadan ayrılan buz adama ithafen. "İnsan bir gülümser, müşterisiyle daha içten ilgilenir. Küçücük gülmek çok mu zor?"
"Elin herifi karıma gülümsemiyor diye üzüleceğim hiç aklıma gelmezdi." dedi halime gülümserken. "Herkesin mizacı farklı, Defne. Neden sürekli bunu kişisel algılama taraftarısın?"
"Senin de neden asık surat olduğunu şimdi anlıyorum öyleyse," dedim ben de benimle eğlenmesine takılarak. "Sen bunlarla yaşaya yaşaya gelmişsin bu hale. Neyse ki artık biz varız hayatında da gülmek ne demek biliyorsun."
Alınganlığım ona artık etki etmezken hiç istemediğim düşünceler geldi yerleşti aklımın bir köşesine. "Daha önce gelmiş miydin buraya?"
Büyük bir açlıkla istediğim her şey gelmişti de benim yeme isteğim kaçmıştı. Alpay Emir ise her şeyden habersiz kahvesini içmekle meşguldü.
"Birkaç defa gelmiştim," dedi neden yemeye başlamadığımı sorgulayarak. "Uzun zaman önce."
Kıskançlığın hiç sırası değildi biliyordum ama içim içimi yiyordu. "Kimlerle?"
Olağan bir sohbetin içindeymişiz gibi "Arkadaşlarla," diyerek daha büyük bir meraka hapsetti beni. Bu arkadaşların kim olduğunu sormak istiyor, alacağım cevaptan ve onun bana karşı gerçekten dürüst olacağını bildiğimden korkuyordum.
"Hatta uygun bir vakitte seninle tanışmak istiyorlar. Geldiğimizden beri fırsat olmadı ayarlamaya."
"Bu arkadaşlarının içinde benim hoşlanmayacağım birileri bulunuyor mu peki?"
"Açmak istediğin muhabbetin gidişatı bizim ilişkimizde hiçbir zaman mutlu sonlanmıyor biliyorsun değil mi?" dedi rahatsızlığını hissettirerek. "Benim yaşanmamış saydığım ne varsa senin ısrarla altında bir şeyler aramaya çalışman, aldığın cevaplarla daha çok yaralanman senin canından çok benimkini yakıyor ama sen ikimizi de ateşe atmaktan vazgeçmiyorsun."
Benim için hazırladığı tabağı önüme çekip arkama yaslandım ve umursamaz bir tavırla "Sadece basit bir soru sordum." dedim. Konu yavaş yavaş istediğim noktaya geliyordu. "Biz bir ayrılık süreci geçirdik ve ben bunu yok sayamam. Senin yokluğunda edindiğim çevreye ve arkadaşlarıma nasıl iyi yaklaşamıyorsan aynı şekilde ben de senin çevrene ve arkadaşlarına öyle yaklaşamam değil mi?"
"Şu mesele!" dedi şaşkınlık ve öfkeyle. "Ben de diyorum ki ne çabuk kapandı bu konu."
"Konuşacağım Melih ile!" diye direttim. "Bilmeye hakkı var. Sırf sen o insanları benim çevremde istemiyorsun diye, benimle ilişkilerini doğru bulmuyorsun diye Melih'in ne suçu var?"
Daha sakin bir ruh haliyle "Bu konuda seninle tartışmak istemiyorum yavrum." dedi konuyu kapatmamı ister gibi. "Özellikle bugün hiç istemiyorum."
Kendimi kaptırdığımı fark ederek ve karşımdaki adama haksızlık yaptığımı düşünerek "Pekala," diye mırıldandım. Masanın üzerindeki elini tuttum ve daha yapıcı bir yaklaşımla "Ben Melih'ten bir şeyler saklamak istemiyorum sevgilim." dedim onun da beni anlamasını isteyerek. "Melih'in bendeki yerinin ne kadar kıymetli olduğunu en iyi sen biliyorsun. Sırf sen bizimle herhangi bir ilişkisi olmasını istemiyorsun diye Eren'in Melih'e olan ilgisini, yaptıklarını ve Melih'e yaşattıklarını yok sayamam."
"Melih'in her zamanki sikik meselelerinden biri olsa umurumda bile olmaz Defne. Ama kaç ay oldu takmış kafayı yok bulacağım o kızın kim olduğunu, yok basacağım nikahı... Sen fark etmesen bu çocukla uğraşanın o olmadığını çıkıp kendi söyler miydi sanıyorsun? Hele ki biz ayrı bile olsak ki kesinlikle değildik bunu sen de biliyorsun! Bizim birbirimizi deli gibi sevdiğimizi bildiği halde seni başka bir herifle yapmaya çalışmamış gibi konuşma şimdi bana. Gerçekten zor tutuyorum kendimi."
Bundan birkaç gün önce Alpay'la paylaştığım bir fotoğrafıma yapılan bebek ve bol kalp emojili yorum Eren'e aitti. Hamile olduğum ise asla belli değildi. İşin garip yanıysa yapılan yorumun anında silinmesi ve yakın çevremiz hariç bebek beklediğimizi kimsenin bilmemesiydi. Benim yakın çevremden bahsediyordum. Alpay Emir tüm dünyaya duyurmuştu baba olacağını.
Buna pek takılmadım. Ancak sonrasında Eren'le ortak arkadaşlarımızın hamileliğin bana yakışması minvalindeki yorumlarıyla şaşırdım. Kızlardan birini aradığımda ve gündelik zamandan, görüşemediğimizden konuşurken hamile olduğumu hatta Almanya'da bulunduğumu bile biliyor olmaları garipti işte. Kimden öğrendikleri ise daha garipti: Eren! Uzun zamandır konuşmadığım, karşılaşmadığım Eren.
"Yine de bunu biz engelleyemeyiz. Neden Eren ile evlenecekmiş de o kız ailemize girecekmiş gibi davranıyoruz ki? Melih bu. Kim olduğunu öğrenince geçer hevesi, biter eğlencesi."
Dedektifçilik oynama hevesim yeniden ortaya çıkınca Büşra ile işin içinden çıkmamız kolay oldu. Eren'se şüphelerimizin yersiz olmadığını anında açığa vurdu.
"Tamam bu konu burada kapanıyor." dedim canım adamımla başka bir konuya atlamamız gerektiği için. "Benim senden duyacağım başka şeyler var."
"Ölüyorum aşkınızdan diyorum hala duyacağım başka şeyler var deyip bozuyorsun benim asabımı. Söyle neyi duymak istiyorsunuz, nasıl mutlu edebilirim bugün sizi?"
Hayatımızdaki varlığı bizim için zaten mutluluk sebebiyken şımarmak da bizim hakkımızdı. "Nasıl hissediyorsun?" dedim heyecanla. "Sen hayalini kurduğun mevkidesin ve biz de senin yanındayız. Düşlediğin gibi mi oldu her şey?"
Güldü halime. Yanağımı sevişi, güzel gözlerindeki bakışı eritti gitti içimi.
"Sen aklımdan hiç çıkmazken yürüdüğüm yolları, şimdi seninle el ele yürüyorum. Üstelik sadece seninle de değil, bebeğimizle. Her şey düşlediğimden de güzel."
"Biliyordum," dedim göğsüm huzurla kabarırken.
Harika bir ikili olacağımızı da, evliliğimizi güzel anılarla taçlandıracağımızı da biliyordum. Sadece aileme duyduğum özlemin bendeki etkilerini ona yansıtmaktan biraz endişe duyuyordum.
"Canınız başka bir şey istiyor mu?" Günlük sen neden aşermiyorsun Defne krizimiz mi başlayacaktı yoksa.
Neyse ki midem tıkabasa doyduğundan ikna edebilmiştim canımın bir şey istemediğini. Minik canavarı hiç de minik değildi.
Bildiğim başka bir şey ise bana harika bir eş olduğu gibi bebeğine de muhteşem bir baba olacağıydı.
"Sana bir şey itiraf edeceğim." dedim aklıma gelen anılarla.
"Geçmişte sana sinirlenip kötü dileklerde bulunduğum çok oldu sevgilim ama yine de tüm düşüncelerime rağmen harika bir baba olacağını hissediyordum."
Senin gibi bir adamın çocukları da sana benzer zaten diyerek kendi topuklarıma sıktığımın yeni farkına varsam da hepsini geri alıyorum Allah'ım. Umarım bu geç kalmış bir af dileme değildir ve karşımdaki adama söylediğim lafların ucu çocuklarımıza dokunmaz.
Göz kırpı ve başını salladı. "Nereden çıktı şimdi bu?" dedi mutluluğunu gizlemeden. "Ne geldi aklına?"
Elimde ılımasını beklediğim biberon, içeride susmak bilmeyen ve ağlamaktan vazgeçmeyen bir bebekle evde yalnız başıma kalmak, kilolu danışanıma kaç aylık hamilesiniz sorusunu sorma gafletinde bulunmam kadar korkunçtu.
Asıl korkunç olan belki de benim deli cesaretime güvenip uyuyan bir bebekten ne olacak ki düşüncesiyle Ezgi ile tek kalmayı kabul etmemdi.
Mutfaktan yatak odasına ışık hızında geçtiğimde hala ağlayan ve olduğu yerde kıpırdanıp duran kızın küçük bedenini kucağıma almaya korktuğum için yanına oturup hazırladığım mamayı içirmeye çalıştım ancak asla ağzına almıyor, ağlaması durmuyor. Aksilik bu ya emziğini de asla bulamıyordum.
Duyduğum kapı sesiyle doğruca kalktım ve Emel ablanın ya da Serap teyzenin gelmesine sevinerek "Sonunda," dedim ağladı ağlayacak bir ifadeyle.
Ancak gelen onlardan biri değildi.
Bu yüzden artık ben de ağlayacaktım.
İşten gelen Emir ağabeyin asılan suratımı görünce "Beni gördüğüne bu kadar sevinmeni beklemiyordum." demesini umursamadan yeniden içeri koştum. O sırada daha yüksek sesle ağlayan bebeği duymuş olmalı ki peşimden o da geldi. "Susmuyor." dedim daha fazla dayanamayarak. "Uyandı, altını değiştirdim ve sonra sürekli mızmızlanmaya başladı. Ne mamasını yiyor ne de susuyor. Kucağıma almaya çalıştım ama sürekli çırpındı durdu. Ben küçük bebekleri tutamıyorum. Korkuyorum."
Konuştukça ağlayan bana mı yoksa hiç susmayan Ezgi'ye mi odaklansın bilemeyen adam da ne yapacağını bilemiyordu. Ben dalga geçer, moralimi daha çok bozar diye beklerken yatıştırıcı bir tonlamayla "Tamam, sen niye ağlıyorsun?" dedi ve yatağa yöneldi. Bense titrek nefeslenmelerimle ve Ezgi'ye düzgün göz kulak olamamanın verdiği üzüntüyle "Çünkü hiç susmuyor." diye şikayet ediyordum onu dayısına. "Beş dakika bile bakamadım ona!"
Emir ağabey kocaman gövdesine aşırı zıt duran minik bebeği kolları arasına aldığı an daha az ağlayan Ezgi'ye de ağlamak istiyordum dayısında susup beni umursamadığı için. "Bak az da olsa sustu, hadi ağlama sen de." diyordu yeğenini susturamadığım için ona üzülerek. "İkinizi aynı anda susturamam değil mi? Senin yardımcı olman gerekli şu an."
Ezgi'yi omzuna yatırdı ve elini uzattı. Ben de gözyaşlarımın izin verdiği ölçüde elimi uzatıp ona tutundum ancak asabi bir sesle "Biberonu istiyorum!" deyince anında diğer elimi uzattım. "Niye yalnızsınız siz?" dedi bu defa. Ablasına kesinlikle çok öfkeliydi Ezgi'yi benimle bıraktığı için. Haklıydı da.
Ezgi birazcık da olsa durulunca benim de ağlamam durmuştu kendime gelmeye çalışıyordum. Emir ağabey ise Ezgi'yi kucağına yatırmış mamasını yedirecekken duraksadı. "Ne oldu?" dedim korkuyla. "Yoksa mamasını mı yapamamışım?"
Önce eliye Ezgi'nin sırtını ve poposunu kontrol etti. Sonrasındaysa hiçbir şey demeden onu yatağa yatırdı ve üzerindeki gömleğin bileklerini kıvırıp daha rahat hareket ederek Ezgi'nin taytını çıkarıp bezini açtı.
"Ben bezini değiştirmiştim." dedim en azından bir işe yaradığımı düşünerek. O kadarını da yapmayı becermiştim yani. "Tek başıma zor oldu kollarını bacaklarını tutmak ama yaptım. Temiz altı."
Derin bir nefes bırakıp "Yapamadığını düşünmedim," diye mırıldandı. "Sadece..." dedikten sonra Ezgi'yi yan döndürüp bezinin içinde kalan ve belinde küçük bir kızarıklığa neden olan şeyi çıkarıdı: EMZİK!
"Ama nasıl!?" Telaşla yaklaştım. Bir elim yatakta oturan adamın omzuna sarılırken diğer elim Ezgi'nin tahriş olan tenine ulaştı. Üzüntü içinde "Yemin ederim bilerek yapmadım..." diye saçma sapan bir açıklamada bulunurken Ezgi tamamen susmuş hatta rahat bir nefes alarak eski tebessümlü haline geri bile dönmüştü. "Aptalın tekiyim ben. Her yerde aradım emziğini ama bulamadım. Oysa yataktaydı eminim. Aklıma gelmedi bile—"
"Bir bebeği susturduk sıra diğerinde anlaşılan," diyen adamın yanına oturdum çöken omuzlarım ve yiten umutlarımla. Küçücük bir bebeğe bakmak bu kadar zor olmamalıydı. "Özür dilerim..." dedim eğilip Ezgi'yi defalarca öperek. Ama o an sanki intikam yemini vermiş gibi üzerine eğilen bedenimden sarkan saçlarımı tuttu iki eliyle. Fare kapanından atik kapanan minik parmakları öyle sıkı tuttu ve çekti ki saçlarımı canımın yanması onun acısını anımsattı.
Anın verdiği şaşkınlıkla minik bir çığlık atınca Emir ağabey ağlancak halimize güldü ve sırtımdaki elini saçlarımdaki minik parmakları çözmek için harekete geçirdi.
"Yolacak saçlarımı," dedim endişeyle. "Bu ne öfke ya, ben hiç bile isteye acıtmak ister miyim onun canının?"
Az önceki içli içli ağlayışı aklıma gelince yeniden sulandı kurumaya fırsat bilmeyen gözlerim. "Hak ettim ama ben!" dedim saçlarımla uğraşan iki insanın da ellerine ellerimi kapayıp. Biri kurtarmaya çalışırken diğeri daha çok inatlaşıyordu çünkü. "Sen de hiç durma öyle!" diye yükseldim birden dizi dizime değen adama bacağımı çarparak. "Geçeceksen dalganı şimdi geç, yeğenine bakamadım diye kızacaksan da şimdi kız. Ağlamışken ona da ağlayayım bari."
"Şimdi ikinize de kızacağım o olacak!" Otoriter sesiyle kendime gelmem uzun sürmedi. Ezgi de ellerini açıverdi. Emir ağabey yataktaki biberonu Ezgi'nin minik elleri arasına verirken ben de ıslak yanaklarımı silmekle meşguldüm.
Bir eliyle Ezgi'yi beslerken diğer eli yanağımdaki gözyaşımı sildi. "Ağlama artık," dedi istemeyerek. "Ne kızacağım ne de alaya alacağım Defne. Senin küçücük çocukla bir başına kalamayacağını ben bile biliyorken sizi yalnız bıraktıklarına kızacağım kızacaksam da."
Tenimde hissettiğim dokunuşuyla kendimi o an güvende hissettim. Yalnız olmadığımızı, Ezgi'yi ağlatmadığımı ve dikkatsizliğimin daha büyük bir soruna yol açmadığını düşünerek kendimi telkin ettim.
"Yine de..." dedim derin derin nefesler alarak. Ezgi'nin şıp şıp emme sesi ciddiyet bozsa da geri adım atmadım bu defa. "Bugün olanlar aramızda kalsın lütfen. Biliyorum siz hepiniz birlik olup dalga geçecek, sinir edeceksiniz beni."
"Olmayacak öyle bir şey söz." deyince sonsuz bir güvenle inandım sözlerine. "Ama sen yine de bir dahakine beni çağır mutlaka," dedi o gıcık gülümsemesiyle. "Ezgi'nin akıbeti için diyorum. Başka bir amacım yok."
"O anki sakinliğin, ikimizi de korkutmaman ve kontrollü tepkiler vermen... Oysa ben gerçekten o gün kızarsın diye beklemiştim."
"Ben senin gözünde hep cani bir herifmişim, onu anladım," dedi haksız olmadığını ikimizin de bildiğini varsayarak. "Ama sen yine de dikkatli ol artık yavrum. Aklım sizde kalmasın."
Gülüşü, bakışlarıyla karnımı gösterişi ve göz kırpışı ona masadaki bardağı fırlatma isteği uyandırsa da bu yolculukta onun desteği hiç şüphesiz ilk sırada yer alacak bizi bu korkulu rüyadan çabucak uyandıracaktı.
...
Karnıma yasladığım meyve tabağından aheste aheste bir şeyler aşırırken kucağına ayaklarımı uzatarak oturduğum Alpay Emir'in dakikalar sonra bakışlarıyla karşılaştığım an tatlı tatlı gülümseyip canavarımı sehpa görevinde kullanmaya son verdim.
Bakışları bile yetmişti doğrusu. Konuşmasa da olurdu.
"Takılmayalım böyle şeylere Alpaycım Emircim ya," dedim sevimlilik yaparak. "Minik canavarım— Yani canım bebeğim doğana kadar onu kullansam ne olmuş? Zaten o doğunca bizden kat kat çıkaracak acısını. Rahat ol birazcık."
Ayaklarımda ve bileklerimde oyalanan elleri duraksayınca uzanmaya son verip bağdaş kurdum yanında. Gözleri çıplak tenimde takılı kaldı.
"Defne," dedi dayanamayarak. "Yavrum üzerine bir şeyler mi giyinsen?"
Vardı zaten üzerimde bir şeyler daha ne kadar giyinik olabilirdim!
O kadar gezip dolaştıktan sonra kendimizi eve atınca ve ben sıcaktan yanınca anca böyle oluyordu işte. O soğuk duşlar da işe yaramıyordu. Giyemezdik üzerimizi falan. Sütyenimi de çıkarıp atmadığıma dua etsindi.
"Çok sıcak!" dedim dayanamayarak. Şortla ve ağrıyan şişkin göğüslerimi örtmeye çabalayan sütyenimle de kocamın yanında oturamayacaksam neden kocamdı bu adam!
Elimi onun geniş koluna koydum ve tişörtünden içeri sızıp tenine dokundum. "Asıl sen nasıl durabiliyorsun böyle?" Dizlerimin üzerinde ona doğru gelip tişörtünün eteğinden kavrayıp çıkarması için kaldırdım. "Bence sen de böyle dur."
İştahla dudaklarını yaladığı sırada "Daha derin soymak vardı da..." dedi içi gide gide. "Yorgun olmadığını bilsem! Bir de ben yoracağım seni."
Yayılarak oturduğu geniş koltuğun sırtından destek alarak kucağına oturdum. "Bilemezsin," dedim kaşlarımı yukarı kaldırıp dudaklarımı büzerek. "Belki de dinlenmişimdir ve yorulmaya epey hevesliyimdir."
Şortumun açıkta bıraktığı kalçama yerleşen elleri beni kendisine bastırdı ama "Oynama benimle!" diye tehdit savurmaktan da geri durmadı. "Bir noktadan sonra yaptığının acısını kat kat çıkaracağım bak, kendini düşün."
"Bir düşüneyim," dedim omuzlarından karın kaslarına dek tenini okşayarak. Eğilip çıplak omzuna öpücük bıraktım. Oradan da boynuna doğru yol aldım. "Tehdit ettiğin şey ceza kesmek mi ödül vermek mi pek anlayamadım." dedim kısık bir sesle.
İki gün önce birliktelik yaşamamışçasına istekle bakan bakışlarına aynı hevesle karşılık verdiğimi anlayınca gülümsedi. "Orasını denemeden bilemeyiz," dedi yutkunmama neden olacak bir cazibeyle.
Kalçamdan sırtıma çıkan parmakları çözdüğü klipsle göğüslerimin rahata kavuşmasını sağladı. Bedenimden ayrılan sütyenim yeri boylarken Alpay'ın sıcak nefesi göğüslerimin arasındaydı.
Kasıklarımı yoklayan uzvu gittikçe kendisini hissettirirken dili tenimi nemlendirdi. Ufak dokunuşlarıyla uyarılan göğüslerimin ucu onun ağzında yer edinebilmek için ince bir sızıyla kasılmama neden oldu.
"Bedenimin tenine taparcasına aç olmasıyla nasıl başa çıkacağız?"
Dişlerinin arasındaki tomurcuğu emerek bıraktığında belimi sıkan ellerine tutundum.
"Ara ara doyurup daha da bağımlı hale getirerek sanırım."
Gülüşüyle beraber tenime dağılan sıcak nefesi onu bir an önce içimde isteyen kadınlığımı sızlattı. Karıncalanan parmak uçlarım rahat durmayarak kasıklarına ulaştı.
Onu okşadığımda kapanan gözleri, tekleyen nefesi ve geriye düşen başıyla kıyafetinin üzerinden kavrayabildiğim kadar kavrayarak daha hızlı hazırlanmasını sağladım.
Sıklaşan nefesimiz, birbirine kenetlenen ve sonu gelmeyen öpüşlerimiz bizi daha istekli bir hale getirirken Alpay'ın zorlanmadan bedenimi kaldırıp altımdaki şortu da çamaşırımı da bir kenara fırlatması beni onun kucağında savunmasız bıraktı. Kucağında benimle beraber kalktı ve bedenini üzerime bıraktı. Onun ağırlığını hissetmem, göğüslerimi ezen sert göğsü, kendimden geçmeme neden olan dokunuşları beni nefessiz bırakırken onun da tamamen çıplak oluşu bende akıl bırakmadı.
Kasıklarımdaki sıcaklığa bir de parmaklarının hareketleri eklenince onu isteyen, ona çekilen bedenim de ruhumda sabırsızlanıyordu artık.
Birbirine karışan inlemelerimiz, çarpışan nefeslerimiz ve kendinden geçen hallerimizle işin belki de en zevkli anına geleceğimizi düşündüğüm noktada, kasıklarıma sürtünen erkekliğini kabul edeceğim sırada midemde hissettiğim yanmayla üzerimdeki adamın ensesine saplanan tırnaklarım sonrasında omzularına ulaştı ve sahip olmadığım bir kuvvetle bedenini benden uzaklaştırdı.
Böyle bir anda benden bu tepkiyi beklemeyen adamın önce öfkeyle sonrasındaysa endişeyle neler olduğunu sormasına bile bir yanıt veremeden dudaklarıma kapanan ellerimle koştum banyoya.
Öyle korkunç bir kasılmaydı ki midemde hissettiğim... Gücümün çekildiği noktaya kadar, şimdi yanımda saçlarımı okşayan adamdan az önce utanmazken şu an çekine çekine çıkardım yediğim ne varsa.
İşin kötü yanıysa artık bence babası da kabullenmişti bebeğinin minik bir canavar olduğunu.
Çünkü sonrasında Alpay'ın uzattığı havluya sarılıp göğsünde kendime gelmeye çalışana dek hissettiğim bulantıdan kurtulmayı beklerken, güzel bebeği olarak ona küçük bebeğini şikayet ettiğim sırada kullandığım minik canavar sıfatına kızmamıştı.
Aksine "O minik canavar bir doğsun hele, o zaman soracağım işte karıma yaptıklarını da bizi yarıda bırakışlarını da!" demişti.
Anlaşılan bizim birbirimize kavuşabilmemiz için aramızdan minik canavarımızın çıkması gerekliydi.






Yorumlar