top of page

5. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 25 Kas 2025
  • 25 dakikada okunur

Cahit Berkay-Derya Petek, Arda Kalan 🎧

''Sakin olur musun biraz? Fazla tepki gösteriyorsun!''

Daha fazla kapı önünde beklemeden arabaya yerleşmiş ve saatin 01.38 olmasından dolayı neredeyse yok denecek kadar araba bulunan yolda Alpay Emir'in hâlâ gereksiz sinirini dinliyordum.

Bir de bastıran uykuma direnmeye çalışıyordum.

''Niye gelip söylemiyorsun lavuğun biri geldi rahatsız etti, diye!''

Arabaya doğru gittiğimiz süreçte bu çiçeğin ne anlama gelip durduğunu sorması üzerine Ayça ile masadan kalktığımızda yaşadığımız o ufak olayı anlatmıştım. Sanki adam bilerek gelip çarpmış gibi tavır takınmıştı.

Başka zaman olsa benim çok konuşmamla alay eden adam şimdi kendi susmaz olmuştu.

Sürekli bir şeyler söylüyordu, sinirini dizginlemeye çalıştığının farkındaydım ama yine de abartıyordu. Zaten bomboş olan yolda süratle arabayı sürerken ara ara bağırmalarından dolayı daha da hızlanıyordu. En sonunda zaten uykusuz olduğumdan ben de asabileşmiş sesimi yükseltmiştim. Koltukta dönebildiğim kadar ona dönmüş resmen savaş pozisyonuna geçmiştim.

''Ya sus artık! Ne abarttın, kimsin sen bana bağırıp çağırıp duruyorsun. Yeter!''

Onun saçma bağrışlarını bıçak gibi kesen yüksek sesim ve sözlerim onu şaşırttığı kadar beni de şaşırtmıştı. Bir kez daha düşünüp etmeden ağzıma ne geliyorsa konuşmuştum. Maalesef.

''Ne?''

Bu bir soru değil de daha çok şaşkınlık nidası olarak çıkmıştı dudaklarından. Hemen ardından o da hareketlenmiş tek eliyle direksiyona yön verirken dönüp bana baktıktan sonra gür bir kahkaha atmıştı. Gülmesini durduramıyor olmalıydı ki boştaki elini saçlarının arasına sokup aynı zamanda da kafasını olumsuzca sallayıp alt dudağını ağzının içine alarak gülmesini durdurmaya çalışıyordu.

Dengesiz herif!

Onun bu hallerinden korkmaya başlamıştım, hızını biraz olsun azaltmamış aksine daha da hızlanacak gibi vites değiştirmişti.

Ne olduğunu anlamak ister gibi sorarcasına ''Emir abi?'' diyecektim ki ağzımdan abi kelimesi bile tam çıkamadan ''KES ŞUNU!'' diye bağırıp direksiyona vurmasıyla istemeden geriye giderek sırtımı kapıya yaslamıştım. Ani duygu değişimi beni cidden korkutuyordu şu an.

Üstelik yemekte alkol aldığını da görmemiştim ki kafası güzel, saçmalıyor diyebileyim.

''Defne...'' Adımı anlamlandıramadığım bir tınıda uzatarak söylemişti. Daha çok... sorgular gibiydi.

''Sen önce kendi içindeki davayı gör. Sonra gel bana sen kimsin diye sor, olur mu güzelim?''

Hiç güven barındırmayan tok sesi az önceki bağırmalarımıza göre kısık ama normal tonlamamıza göre de yüksekti.

Ona olan ilgimin farkında mıydı yoksa? Neden öyle bir şey söylemişti ki?

Allah kahretmesin Defne!

''O ne demek şimdi?'' Az önceki sesime nazaran şu an içime kaçmış gibi çıkan sesime lanetler okumak istiyordum.

''Bir şey demek değil.'' Söylediğine pişman olmuş gibi bir hali vardı ve ben bu konuyu uzatıp kendimi rezil etmek istemiyordum. Uzatırsam yanan ben olacaktım. Belli ki adama belli ediyordum her şeyi. Üstelik henüz kendimle çelişirken... Yoksa o da davanı gör, derken bundan mı bahsediyordu?

Düşünme Defne, sakın düşünme.

Hiçbir şey olmamış gibi ikimiz de durulmuştuk birdenbire. Ben ağzımı açmamak için kendime söz geçirmeye çalıştığım sırada arabanın hızı düşmüş daha yavaş bir yolculuk geçiriyorduk.

Arabanın sıcaklığı, sessizlik ve gece yolculuğu derken uykum göz kapaklarımda ağırlık olmuş kapanması için güç uygularken ben hala direniyor gözlerimi açık tutmaya çalışıyordum.

Bir türlü bitmek bilmeyen yol sonunda bitmiş ve evlerimizin bulunduğu sokağa girebilmiştik. Yavaşlayan arabayla beraber Emir sanırım arabayı park edecek bir yer arıyordu ama bu saatte herkes evinde olduğundan hiç boş yer yoktu. Abim de geç geldiğinde genelde arka sokaklara park ederdi, büyük ihtimalle o da öyle yapacaktı ki onun park yeri aramasını bekleyemeyecektim.

Tam bizim kapının önüne geldiğimizde ''Dursan mı artık?'' diyebilmiştim. Sesimdeki mızmızlığa rağmen benim aksime sataşmadan uysal bir sesle ''Uykun geldi değil mi?'' diye sormuştu. Uyku mu?! Saat beş on dakika sonra tam üç olacaktı ve bir de soruyor muydu bunu?

''Saat olmuş 3, senin park yeri aramanı bekleyemeyeceğim kusura bakma.'' Ona karşı söylemlerim, asi tavırlarım ve sinirli hallerim gerçekten de istemeden oluşuyordu ve buna engel olamıyordum.

Zaten arabaların geçmediği sokakta bir de bu saatte olunca rahattı ki araba yolun ortasında duruyordu. Benim inat sesime karşılık sadece baş hareketiyle 'Yine mi Defne?' der gibi bir şey yapmış ardından da bıkkınca çıkan sesiyle konuşmuştu. ''Tamam, in hadi.''

İn hadi mi? Bir iyilik yapıyorsun bari bir sözünle mahvetmesen.

Hiçbir şey demeden arabadan inmiş ardından sinirimi ondan çıkaramadığımdan arabasından çıkarmak isteyerek sertçe kapatmıştım kapıyı ama gecenin bu saatinde sessiz sokağı inletmek saçma olmuştu. Kapıyı kapattığım gibi camı indirmiş içeri girmemi izliyordu. Çizmelerimden biri yukarıda biri aşağıda düzeltme gereği duymadan eve adımlarken apartman kapısını açtıktan sonra içeri girdiğim gibi gider diye düşünmüştüm ama araba sesi gelmemişti ya da ben duymamıştım.

Sessiz sedasız eve girdiğim gibi kapı sesine uyandığını düşündüğüm annemi koridorda görünce korkuyla şaşırma arası bir nida çıkıvermişti dudaklarımdan. ''Allah aşkına anne insan bir ses verir, ödüm koptu.'' Zaten karanlıktı her yer, telefon ekranının ışığıyla yolumu bulmaya çalışırken bu da neydi yani.

''İyice it kopuk olacaksınız başıma, saat kaç?'' Babamı uyandırmamak adına uykulu ve sessizce konuşurken sanki kimlerle olduğumuzu bilmiyormuş gibi laf atıyordu. ''Abin nerede?''

''Beni Emir abi bıraktı, Allah bilir abim Feyza ile şimdi nerededir.'' Umursamazca konuşmamın ardından annemin uykudan açılamadığını az çok gördüğüm gözleri irileşmiş hafif yüksek sesle ikaz etmişti beni. ''Edepsiz!''

Ben söyleyince edepsiz olurken onların bugün yemek masasındaki hallerini görseydin kim bilir neler derdin anne...

Annem ısrarla bir şeyler derken ben uykusuzluktan ölecek haldeydim ve tek isteğim iki üç saatlik uykuydu. Elbisemin kısalığına laf ediyordu ben odama giderken ama dönüp de ona çizme vardı falan diye açıklama yapamayacaktım. Üstelik ne saçmaydı bacağım gözükse suç ama bacağımı saran bir çizme giysem her şey tamam. Anlayamayacaktım annemin bu düşünce yapısını...

...

Sadece birkaç saat önce üzerimdeki kıyafetle girdiğim yataktan dünyanın en kötü sesi olan alarm sesimle uyanmış hızlıca hazırlanıp işe gelmiştim. Havalar gün geçtikçe soğuyordu ama benim mutluluk ve heyecanla beklediğim o kış görüntüsünü görmeme izin vermiyordu. Artık kar yağsındı, lütfen. Gerçi benim gibi biri şu anki soğuktan bile şikâyet ederken kar yağsa kim bilir neler derdi...

Odamda sırayla danışanlarla ilgilenirken benim yeni birini beklediğim sırada içeriye elinde fazlasıyla göz alıcı bir demet gülle genç bir kurye girip ''Defne Tunç?'' diye sorma gereği duymuştu.

Şaşkınlıkla oturduğum yerden kalkıp ''Evet,'' diyerek onaylamıştım onu.

Güler yüzünü hiç bozmadan o da bana yaklaşmış gözlerimi hem güzelliğinden hem de kimden olduğunu bilmediğimden alamadığım çiçeği masa üzerinden bana uzatmıştı. Çiçeği alıp uzattığı evrakı imzalamıştım. Teşekkür ettikten sonra kimin gönderebileceğini düşünüp üzerinde herhangi bir not ararken bulamamış olmak telaşla konuşmama sebep olmuştu. Tam çıkmak üzere olan kuryeye ''Kimin gönderdiğini öğrenebilir miyim?'' diye sormuştum.

Sorduğum soruyla bir eli kapı kolunda kalan genç elindeki kâğıda baktıktan sonra aklıma bile gelmeyen o ismi söylemişti.

''Alpay Emir Koçarslan''

Oysa benim aklım ilk andan beri dün geceki adam gelmiş ve az da olsa telaşlandırmıştı. Hiç bilmediğim bir adam tarafından iş yerimin dahi biliniyor olacağını düşünmek bile korkutmuştu. Sanırım fazla film izleyip kitap okumaktan oluşmuştu bu düşünce.

İyi de bu çiçekler neydi şimdi? Tam not vardır da belki ben görememişimdir diye bakmak için inceleyecektim ki kapı çalınmış ardından da içeri sıradaki kişi girmişti. Ben elimdeki güllerle ayakta dikilirken karşımdaki kadın kesinlikle beni bu halde görmeyi beklemiyordu.

Daha sonra bakmak ve en azından Emir'e bunun ne olduğunu sorabilmek için çiçekleri, doğrusu şimdiden sahiplendiğim çiçeklerimi kenara koymuş işimle ilgilenmeye başlamıştım.

Yirmi dakikanın ardından odadan çıkan kadınla tekrar gözlerim kırmızı güllerimi buldu ve yüzümde aklımdaki ve duygularımdaki bilinmezliği umursamayarak genişçe gülümsememe neden oldu.

Son kişiyle de görüştükten sonra öğle molası vermek ve anında çiçek buketiyle telefonumu alıp odadaki tekli koltuklardan birine oturmak ilk işim olmuştu.

Güllerin kırmızılığına karşın siyah renkle paketlenip buket haline getirilmesi çok daha güzel bir görüntü sağlıyordu. Tekrar kontrol ettiğimde herhangi bir not bulamamıştım. Şimdi ne yapacaktım? Onu arayıp bunların ne olduğunu mu soracaktım yoksa sadece teşekkür mü edecektim?

Buram buram gelen gül kokusunu soluklamak o kadar rahatlatmıştı ki bedenimi ve zihnimi şu an hiçbir şey düşünmeden sadece bu güzel anın keyfini çıkarmak istemiştim. Üstelik onun benim ona karşı olan ilgimi anlamış olabilmesine rağmen buna engel olmadan böyle bir şey yapması azıcık da olsa umutlanmama acaba o da beni mi dememe sebep oluyordu.

Gerçekten Defne acaba o da seni mi?

Beni ne? Seviyor mu diyecektim, hayır. Ben Emir'i seviyorum, aşığım diyemezdim çünkü öyle bir şey hissettiğimi düşünmüyordum. Ne bileyim belki hayranlık beki hoşlantı ya da flört etme isteği.

Şimdi arasam ne diyeceğimi bilemediğimden mesaj atmak en iyisi olacaktı.

Alpay Emir'in sohbet kutucuğuna girdiğimde neredeyse boş bir sayfa karşılamıştı beni. Şöyle bir göz attığımda sadece son konuşmaların benimle ilgili olması az önce içimde yeşeren küçük umut filizlerini bile öldürmeye yetmişti.

Beni işe ve dün eve bırakacağını söylediği mesajların dışında genel konuşmalar, konuşma bile diyemezdim, şöyleydi;

A. Emir Abi: Abin evde mi?

-Bilmiyorum, evde değilim

...

A. Emir Abi: Melih yanında mı?

-Hayır

...

-Emir abi Melih'e ulaşamıyorum beni aramasını söyler misin yanındaysa

A. Emir Abi: (görüldü)

...

A. Emir Abi: Annem sizde mi?

-Evet, çay içiyorlar

Şimdi de çiçeklerin fotoğrafını atıp 'ne bunlar' diye sormak istiyordum. Bacaklarımın üzerindeki çiçek demetinin fotoğrafını çekip gönderdim.

-(görüntü)

-Bunlar ne?

Birkaç dakika geçmişti ki cevap geldi.

A. Emir Abi: Çiçek?

Bu adamın dünyaya geliş sebebi benim ayarlarımla oynamak mıydı? Ben de görüyordum çiçek olduğunu.

-Görebiliyorum çiçek olduğunu

-Sen göndermişsin?

A. Emir Abi: Evet

Hiç beklemeden cevap göndermesine şaşırmıştım. Bir de düzgün cevap verse daha çok şaşıracaktım... İşleriyle ilgileniyordur diye düşünmüştüm.

-Niye gönderdin onu soruyorum

A. Emir Abi: (görüldü)

-Sana diyorum?

A. Emir Abi: (görüldü)

Mesajların gönderdiğim gibi görüldü oluyor olması telefon ekranını açık bıraktığını düşündürtmüştü ki birkaç dakika sonra cevap vermesi bu düşüncemi doğrular nitelikteydi. Yine de emin olamadım.

A. Emir Abi: Dün sokuk herifin çiçeğini sorgusuz kabul ediyordun noldu?

NE?

Uğraşılmazdı bu adamla. Ben 'senin için, ya da gül seviyorsundur' falan demesini beklerken o, dünkü çiçeğin lafını yapıyordu hâlâ. Aptalsın Defne. Ben de neler düşünüyorum.

-Uğraşılmaz seninle

-İstemiyorum çiçek falan

-Dünküyle bunun sonu da aynı olacak

Üst üste gönderdiğim mesajlar onun uygulamadan çıkması sebebiyle görülmemişti. Görmesindi zaten. Görüp iki kelime cevap vermeye tenezzül edeceğini de düşünmüyordum.

Çöpe falan atacağım yoktu çiçeği, bu onunla alakalı değildi sadece... Çok güzellerdi ve kıyamamıştım. Şimdilik masama öylece koysam olurdu herhalde. Daha sonra masadaki yapay çiçeklerin bulunduğu vazoya su doldurur bunları koyardım. Şimdi odadan çıkarken Büşra'yı arayıp yemek yesek iyi olacaktı.

...

''Yarın çıkışta sen Melike'yle eve geçersin, benim ufak bir işim var hastanede onu halledip akşam geleceğim, benim yerime de Melike gidecek sonra cumartesi akşama kadar beraberiz.''

Karşılıklı oturmuş yemek yerken Büşra'nın planlarını dinliyordum. Melike Büşra'nın ev arkadaşıydı. Bu akşam yemekte bizimkilere Büşra'da kalacağımı da söylemem gerekiyordu. Soğuk savaş devam edecekti yani.

Ağzımda yemek olduğundan onu kafamı hareket ettirerek onaylamıştım sadece. ''Defne, şimdi birbirimize döküleceğiz falan, en iyisi bol ağlamalı film bulalım onu da izleriz iyice dökelim yaşlarımızı.''

Normal değildi bu kız. Sözlerine güldükten sonra ''Film izleriz de ben gelemem öyle duygusal filmlere kaçıncıya söyleyeceğim. Açalım aksiyon, bilim-kurgu mis gibi izleyelim işte.''

Cidden normal hayatımız çok düzgünmüş gibi bir de dram izleyip hayal dünyamda kendimi paralayamazdım.

''Ben anlamıyorum ki, duygusuz musun kızım sen? Ne zaman bir arada olsak yok romantik izlemem, yok dram izlemem, yok psikolojik izlemem.'' Önündeki patates yemeğinden biraz yedikten sonra devam etti. ''Gerçi sen de haklısın erkek kardeşle büyüyünce böyle oluyor demek ki.''

Aslında pek alakası yoktu abimle, evet küçükken onun oyun arkadaşım olması arabalarla silahlarla oynamama sebep olmuştu ama film türüyle ne alakası olacaktı?

Ona bunun alakasız olduğunu söylediğim sırada yanımıza Faruk Bey gelmiş ve izin isteyerek oturmuştu. Masada Büşra da bulunduğundan belki rahatsız olur diye düşünmüştüm ama hiç oralı bile olmamıştı. Biz yemeğimizi yarılamışken Faruk Bey'in gelmesiyle onu da sohbetimize dâhil etmiş gündelik şeylerden konuşuyorduk.

Gözümden kaçmayan bir detay vardı ki o da Büşra ne kadar ilgisiz davranıyorsa Faruk Bey de her anlattığı şeyde Büşra'nın tepkisini ölçüyor ona göre konuşuyor olduğuydu.

Farukçuğum umarım arkadaşıma yürümek için benimle tanışıp arkadaşlık kurmaya çalışmamışsındır...

Böyle bir şey yaptıysa da laf edecek değildim elbet. Sadece beklenmedikti benim için.

Yemekler yenmiş zamanımız dolmuşken beraber ayaklanmıştık. Faruk Bey ara ara Büşra'ya bölümleri hakkında ya da hastalar hakkında sorular sorup konu açmaya çalışıyordu. Tabi benim bir şey anlamıyor olmam da öylece yanlarında dikilmeme neden oluyordu.

''Defne Hanım, aslında size de bir şey sormak istiyordum.'' Aramızdaki ilişkinin mesafeli olması sebebiyle hanım, bey hitabını kullansak da pek alışık değildim sürekli bir arada olduğum insanların böyle hitap etmesin. Bu gidişle de Büşra sebebiyle sık sık bir arada olacak gibiydik Faruk Bey'le.

Devam etmesi için yanımdaki adama omzumun üzerinden dönerek bakmıştım.

''Geçen gün, erkek arkadaşınız benim yaklaşımımı yanlış anladı sanırım. Benim yüzümden aranızın açılmasını istemem.''

Emir'i erkek arkadaşım mı sanmıştı? Güleyim bari.

Büşra bu söylenenlerin ardından bana öyle bir bakmıştı ki sanırsınız ondan habersiz yuva kurmuşum da en son o öğrenmiş...

Gülmeden edemedim tabi. ''Yok, asıl siz yanlış anladınız, kendisi erkek arkadaşım değil. Ayrıca yanlış anlaşılacak da bir şey olduğunu düşünmüyorum. İş arkadaşımın iyi akşamlar dilemesi nasıl bir sorun yaratabilir bir ilişkide?''

Söylediklerimi onayladıktan sonra ayrılmıştık. Büşra ile yerlerimize adımlarken benim fark etmiş olduğum ilgiyi onun da fark edip etmemiş olmasını merak ediyordum. ''Adam ağzından çıkacak lafa bakıyordu resmen.'' Omzumla omzuna çarpıp ilgisinin bana dönmesini sağlamıştım.

''Fark ettim. Ben kendimi uzak tutmaya çalıştıkça adam konuşmaya çalışıyordu, Defne.'' Bu durumdan çok da umursamadan bıkkınca söz etmesi pek ilgilenmediğini gösteriyordu. Ayaküstü bu konuyu açmak istemiyordum.

Zaten yarın gece tüm düşünceler ortaya serilecek, büyük kararlar küçük akıllarımız tarafından verilecek ve her şey tam da o zaman başlayacaktı.

...

Gün sonunda canım çiçeklerim vazonun içinde masamda dururken düzgünce fotoğrafını çekmiştim Anı olarak kalsın istemiştim sadece. Kimden olduğunu bilmesem de aldığım ilk çiçeği çöpe gönderen adamla şimdi çiçek gönderen adamın aynı olması ne büyük tezatlıktı. Aslında pek üzülmemiştim dün o güzelim buketi çöpe atmasına, üzülmüştüm de benim için bir değeri yoktu ki sonuçta. Şimdi belki de attığı çiçeklerin yerini almasını istediğinden gönderdiği bu çiçekler yine de mutlu etmişti beni. Çiçeği gönderme sebebini sorduğum zaman ne olurdu düzgün cevaplar verip sinirimi bozmasa?

Evlerimizin yakın olması sebebiyle ara ara beni de bırakan hastane hemşiremize iyi akşamlar diledikten sonra soğuk havaya daha fazla maruz kalmamak için hızlıca eve yürüyordum. Uykusuzluk ara ara kendini yorgunluk olarak belli etse de dayanabildiğim kadar dayanmıştım bugün.

Akşamın karanlığını sokaktaki lambalar ve dükkânların tabelaları aydınlatırken önünden geçtiğim marketin içinden elinde ekmek poşeti ve birkaç abur cuburun bulunduğu poşetle Melih çıkmıştı. Onun biraz ardında kaldığımdan beni görmemiş ve bir elinde poşetler diğer elinde telefonla önümden ilerlemeye başlamıştı.

''Şşt'' Diyerek kısık sesle ona seslenmiş ve ardından bana bakmasını istemiştim ama değil dönüp bakmak şöyle göz ucuyla bile süzmemişti etrafını. Ona seslenmeden arkasından ilerliyordum. Hızlanıp yanına gitmek gelmemişti içimden. O önde ben arkasında ilerlerken onun telefonu çalmıştı. Böyle arkasından sapık gibi ilerlemem garip hissettirmişti. Telefonunu açıp kulağına götürdüğü sırada eve gitmemiz gereken yani eve her zaman gidilen yoldan ilerlemektense sola sapmıştı ve böylelikle beni de görmüş olmuştu.

Konuşmasını duyamıyordum elbette zaten duyup ne yapacaktım? Ama beni gördüğü gibi şaşırması işkillenmeme neden olmuştu. Sonuçta şaşıracak bir şey yoktu yolumda ilerliyordum, aynı mahallenin sakiniydik. Burada olmam şaşırması gereken bir şey değildi.

Kulağından telefonu indirmemiş diğer elini elindeki poşetlerle beraber kaldırıp selam vermiş ve başka sokağa girmişti. İçime doğan tek düşünce 'ne işler çeviriyorsun Melih?' idi.

Ben de ona aynı şekilde selam verip eve gitmiştim. Ne de olsa kokusu yakında çıkardı.

...

Yemek masasını hazırlarken bir yandan da annem bir şeyler anlatıyordu. Ben de onu dinliyordum.

''Hikmet dedenlerle, dedenleri yemeğe davet ettiler işte baban da onları bırakmaya gitti ama o da kalacakmış yemeğe.''

Babamın yemekte olmayacak olması benim rahatça izin almam demekti. Rahattan kastım da olumsuz cevaba ısrar edecek onu olumluya çevirecek olmamdı. Gerçi izin alacak değildim arkadaşımda kalmak için ama yine de onlara karşı geliyormuşum gibi olmak istemiyordum.

Ben kâselere çorba koyarken abim de gelmişti. Belli ki gün içinde eve uğramış ve üzerini değiştirmişti. Selam vererek içeri girmesinin ardından dakikalar geçmemişti ki annem zehirli oklarından birini salıvermişti abimin üzerine.

''Evin yolunu bulabilene aşk olsun, biri...'' Annem eliyle beni abime gösterdikten sonra devam etti sözlerine ''...ağabeyinin yanında diye rahatça başımızı yastığa koyarız gecenin bir vakti yalnız başına gelir.'' Şimdi de bana abimi gösteriyordu. ''Öteki gün ortası eve gelir üstünü başını değiştirip tek laf etmeden geri gider. Ne yapacağım ben sizle?''

Sıkkın ve sinirli çıkan sesine ben alışıktım ama bu ses düzeyindeki konuşmalara abim alışık olmadığından birkaç saniye öylece kalmış sonra da anneme yanaşıp bir şeyler söylemişti. Kendince şirinlik yapıyordu işte.

Ben bu konuşmaları üzerime bile almamıştım. Duyan da her gün dışarlarda dolaştığımızı sanırdı.

Tabakları masaya koyduktan sonra ben kendi yerime oturmuşken annem de hâlâ söyleniyor dolaptan limon çıkarıyordu. Abim ellerini yıkamak için mutfaktan çıkıp geri gelmiş ve o da annemin yanındaki yerine yerleşmişti.

Abim anneme gecenin güzel geçtiğinden benim erken bile eve geldiğimden bahsederken annem birden yükselmiş ve abime kızmaya başlamıştı. ''Gecenin bir vakti elin oğluyla tek başına kardeşini nasıl bırakıyorsun sen kafam almıyor oğlum!''

Duyduklarımla beraber ağzıma az önce götürdüğüm bir kaşık dolusu çorba az daha boğazımda kalacaktı. Annem şu an ne dediğinin bile farkında değildi bence. Elin oğlu dediği can dostu Serap teyzenin çocuğuydu bu bir. İkincisi ise adımın Defne olduğu kadar emindim ki annem Emir'e abimden daha çok güvenir, inanırdı. Nereden çıkmıştı şimdi bu Emir düşmanlığı?

Abim, annemin bu saçma düşüncesine sinirlenmiş olmalı ki katı bir sesle az önceki gülen, neşe saçan yüzünün aksine sinirle anneme bakıp konuşmuştu.

''Yavaş!''

Elindeki kaşığı sertçe masaya koymuş gövdesini az da olsa ben ve annem tarafına yönelterek devam etmişti. ''Ne dediğini duy önce anne, eloğlu dediğin adam kardeşim benim. Defne'yi ona emanet etmeyip de ne yapacaktım?''

Sesini az önceye nazaran biraz daha kısmış ve bana bakarak ''Ayrıca erken kalkmaları da iyi oldu. Onlar gittikten sonra daha oturduk biz, Defne dayanamazdı.'' demişti.

Benim dayanamamamdan daha çok kendini düşünüyor gibisin de neyse. Şu an masada babamın olmamasından yararlanarak konuşan annem abimin bir sözüyle yine ağzını kapatmıştı.

Konuyu değiştirmek adına yarın Büşra ile kalacağımı ve ertesi gün de kıyafet bakmaya gideceğimi söylemenin tam zamanıydı. Tam ağzımı açmış konuşacaktım ki abim benden önce davranmıştı.

''Unutmadan, düğünden önce babam eksik gedik konuşmak için Feyzaları yemeğe alalım diyordu. Ne yapayım söyleyeyim mi yoksa hiç uğraşmayın dışarda bir yer mi ayarlayayım?''

Annem için konu kapanmıştı bile. ''Olur mu öyle dışarıda oğlum, sen de. Biz hallederiz,söyleyecektim zaten sana haftaya toplanalım şöyle evde. Çok şükür bir eksiğiniz de kalmadı zaten.''

Annem ve abim bu konu hakkında birkaç şey daha konuşurken ağzımı bile açmamıştım. Tam da istedikleri gibi hiçbir şeye karışmıyordum işte.

''Yarın çıkışta Büşra'yla gideceğim ertesi gün de beraber alışverişe çıkıp kıyafet bakacağım kendime.'' Konuşmamla önlerindeki yemekle ilgilenmeye devam eden annem ve abim bana döndüğünde abim düz bir ifadeyle bakarken annem olumsuzluklarını sıralayacaktı bile. Öyle olunca da kendimi savunmak zorunda hissetmiştim. ''Abimin düğünü ya anne hani, o yüzden kıyafet almam gerek.'' Abim annemden önce davranıp ''Tamam abim, kartımı bırakırım sana.'' demişti. Böyle deyince o da biliyordu ki abimin izin vermesiyle annem laf edemeyecekti. Annem ağzının içinden bize söyleniyor, bizimle nasıl baş edeceğinden söz edip duruyordu. Bu yaşımıza getirmişsin zaten bundan sonrasına da biz bakardık herhalde. Abimin olaya el atması beklediğimden de hızlı olmuştu. Zaten Büşra'yı da tanıdığından rahattı. Ayrıca ondan kartını istemeyi de düşünmüyordum. Birikmişimden kullanacaktım zaten ama madem bu kadar ısrar(!) ediyor tabi kabul edecektim.

Yemeklerimizi yedikten sonra mutfağı toplamış ardından odama geçmiştim. Annem oturma odasında televizyon izleyip elindeki elişini yaparken abim de odasında önündeki listeden aramalar yapıyordu. Düğüne iki hafta kalmıştı ve her şeyin eksiksiz olmasını istiyordu. Zaten akşam olduğundan pijamalarımı giydikten sonra annemin yanına geçmiş ben de telefonla uğraşıyordum.

''Defne!'' Abimin gür sesi odasından duyuluyordu. Bana seslenmesiyle ben de onun gibi bağırmak zorunda kalmıştım. ''Ne var?'' Annem bağırmamdan dolayı ''Kızım git bak abine, kulağımın dibinde bağırma.'' demişti. Rahat yoktu vallahi şu evde. Yerimden kalktıktan sonra ayaklarımı yerde sürüye sürüye hareket ettirmiş abimin odasına gelmiştim.

''He, söyle.''

Yatağın kenarına oturmuş önündeki ajandadan bir şeylerin üzerini karalıyordu. Gözlerini uğraştığı şeyden ayırmadan ''Gel otur.'' demişti. Allah bilir ne isteyecekti, yanından yatağa çıkmış bağdaş kurarak oturmuş neyle uğraştığına bakıyordum. ''Ne oldu, niye çağırdın?''

''İşin yoksa yardım etsene bana.'' İşim yoktu, telefonla uğraşmaktan da sıkılmıştım. ''Tamam, ne yapayım?''

Önündeki defteri benim önüme itip bazı telefon numaralarını göstererek aradığımda ne soracaklarımı falan söylemişti. Düğünle uğraşırken bir yandan da işlerini aksatmamak adına ilaç deposuyla irtibata geçerek eczane için lazım olan şeyleri sorduruyordu. Anlamasam da sadece arayıp soruyor ardından da not ediyordum abim de başka işlerle ilgileniyordu. Bir saate yakın beraber bu işleri hallederken uykum da iyice gelmişti.

Odama geçip uyumadan önce abimden kartını almış ardından yarın yanımda götürmek için rahat bir üst ve alt ayarlamıştım.

...

Yeni güne uyandıktan sonra her zamanki rutinde ilerlemişti olaylar. İşe gitmiş her zamanki şeyleri yapmış ardından da yorgunluğumla kalmıştım.

Şimdi de Büşra'nın ev arkadaşı Melike ile onların evine gidiyordum. Melike ile çok samimi değildik ama yine de anlaşıyor gibiydik. Zaten Büşra dışında pek ortak noktamız da yoktu kendisiyle. Gün içinde neler yaptığımız hakkında konuşarak eve giderken yağmur bulutları hafiften kendini göstermeye başlamıştı.

Eve gelmiş ikimiz de üzerimizi çıkarırken kendisinin hastaneye geri döneceğinden yemek yiyeceğini, istersem Büşra'yı beklemeyip kendisine eşlik edebileceğimi söylemişti. Onu reddettikten sonra Büşra'nın odasına geçmiş onun söylemesinin verdiği rahatlıkla dolabından kendime uyan bir pijama takımı almıştım. Üzerimi çıkardıktan sonra tekrar Melike'nin yanına uğrayıp içeri geçip telefon görüşmesi yapacağımı söylemiştim. Bahaneydi aslında kimseyi aramayacaktım ama Ezgi ile görüşebilirdim onu çok özlemiştim.

Emel ablaya müsait mi diye mesaj attıktan sonra Büşra'nın odasındaki kütüphanesinin önündeki okuma koltuğuna yerleşmiş cevap bekliyordum.

Mesajım görüldü olduktan sonra telefonum çalmaya başlamıştı. Görüntülü aramaması acaba rahatsız mı ettim diye düşündürse de hemen cevaplamıştım aramasını. Klasik nasılsın, neler yapıyorsun konuşması gerçekleşirken arkadaşımda olduğumu söylemem üzerine ''Bizim kızlar yerinde durmaz zaten, benimki de gitti.'' deyince gülerek ''Seninki nerede, o ne demek şimdi?'' diyebilmiştim.

Onu görmeye gelen küçük dayısının peşini bırakamayan kızını annesine göndermiş şimdi de kocasıyla zaman geçiriyormuş. Böyle söyleyince daha fazla rahatsızlık vermek istemediğimden görüşmeyi sonlandırmıştım.

Ne yapabilirim diye düşünürken sosyal medyada dolanmaya başlamıştım ama orada da canım sıkılmıştı. Yerimde biraz daha küçülüp kendimi rahat bir pozisyona aldığımda Büşra ile konuşmadan önce kendi düşüncelerimi yokladım.

Emir.

Ne zamandır ona karşı bambaşka şeyler hisseder olmuştum? Onu her gördüğümde neden hep bana baksın istiyordum? Gözleri artık neden daha güzel geliyordu mesela ya da ses tonu hep bu kadar etkili miydi üzerimde? Hiç tanımadığımız birinin bile bana çiçek bırakmasına sinirlenmesi gerçekten beni kardeşi olarak görmesinden miydi yoksa kıskanıyor muydu? Az da olsa etkilenir miydi benden? Gidip 'Emir ben seni seviyorum' desem ne derdi acaba? Gerçekten seviyor musun peki Defne? Yoksa hep kendine hatırlattığın basit hoşlantı mı bu? Artık basit bir şey olmadığını elbette biliyordum ama beni korkutan bir şey vardı. Ya ona duygularımı açtığımda her şeyi yanlış anladığımı söylerse? Ya onun bana olan yakınlığı sadece öylesine bir koruma içgüdüsüyse. Üstelik abim ne demişti, 'kardeşimi kardeşime emanet ettim'.

Yüzümü sıvazladıktan sonra ayağa kalkıp toplu olan saçlarımı açmış saç diplerimde parmaklarımı gezdirerek biraz da olsa kendimi rahatlatmaya çalışmıştım. Saat sekizi geçiyordu ve ben artık acıkmaya da başlamıştım. Kapalı kapının ardından ismimi duyunca odanın kapısını açarak ara salona geçmiş Melike'yi arıyordum. Dış kapının önünde ayakkabılarını giyerken ''Ben çıkıyorum, Büşra gelir şimdi. Ayrıca rahat olmadığını da biliyorum. Benden yana sıkıntın olmasın lütfen. Rahat olman benim için önemli.'' deyip içten bir tebessüm bahşetmişti bana.

Yalnız kalacak olmak gerçekten de tedirgin ediyordu. Sonuçta bana güvenmiyor da olabilirdi. Kaç defa olacaktı burada kalmam ama yine de böyle şeylere takılıyordum biraz. Ona teşekkür ettikten sonra kolaylıklar dileyip yolcu etmiş ardından tekrar Büşra'nın odasına geçmiştim. Biraz daha oyalandıktan sonra ellerindeki poşetlerle Büşra gelmiş ardından da kendini mutfakta bulunan masaya ait köşe koltuğuna atmıştı kendini. ''Kızım ayaklarım koptu ya, bu nasıl hayat?'' Tarzı söylenmelerini de eklemeyi unutmamıştı tabi.

''Defne ben çok açım ama yemek falan almadım abur cubur daha albenili geldi. Kusura bakmazsın artık.'' Dedikten sonra kendini attığı yerden kalkıp aldıklarını mutfak tezgâhına dizmeye başladı. Bana fark etmezdi zaten, onunla beraber ben de bir şeylerin ucundan tutuyor paketleri açıp tabaklara dolduruyordum ürünleri.

Mutfaktan çıkmış oturma odasına geçip koltuğun minderlerini yere, televizyonun tam karşısına dizdikten sonra üzerine konumlanmıştık. İkimizin üzerinde pijamalar televizyondan gelen kısık müzik sesi ve ışıkların kapalı olmasından sebep karanlık atmosfer tam da kafa dinlemelikti.

Ortamıza aldığımız tabakları dökülmesini engelleyecek bir şekilde sıraladığımızda terapi saatimiz başlamıştı bile. Kırmızı pijamalarının içinde tüm sarışınlığıyla göz alıcı duran arkadaşım uzun şekerlemelerden birini alıp ağzına attıktan sonra ''Ee Defne Hanım, sizi dinliyorum.'' demişti.

Onun sevmediğini bildiğim bademli çikolataların bulunduğu kâseyi kucağıma almış arkamdaki kanepeye sırtımı yasladıktan sonra konuşmaya başlamıştım.

''Yıllarca abi dediğim adama şimdi başka bir gözle bakıyorum ve bundan gram pişmanlık duyamıyorum, bu ne kadar doğru?'' Konuya direkt dalmamı beklemiyor olmalı ki benim kalın kaşlarıma nazaran incecik kaşları şaşkınlıkla havalanmıştı.

''O gün, sabah yanındaki adamdı değil mi?'' Emir'in beni bıraktığı ve kahvaltı etmemek için ona koştuğum günden bahsediyordu. Onu onaylamak için sadece başımı sallamış ardından bir çikolata yemiştim.

''Allah biliyor ya daha sen söylemeden tahmin etmiştim. Yan yana çok güzel duruyordunuz.'' Yan yana nasıl duruyorduk ki? Yakışıyor muyduk yani? Böyle düşünüyor olması ne kadar da mutlu etmişti beni. ''Sen şunu en baştan anlatsana...'' Merakla anlatmamı bekleyen gözlerine baktıktan sonra gözlerimi kucağımdaki çikolata dolu kâseye odaklayarak her şeyi en başından anlatmaya başladım. ''Ailelerimiz çok yakın. Ben kendimi bildim bileli iç içeyiz zaten. Böyle olunca da hep abi kardeş ilişkisi vardı aramızda. Ama kardeşi Melih ile hiç öyle olmadı. Biliyorsun zaten Melih'i, bahsetmiştim.'' Beni onayladıktan sonra devam ettim. Az çok Melih'i, Emel ablayı, Ezgi'yi biliyordu zaten. Konuşmalarımın arasında onlardan da bahsedince onlara karşı aşinalığı vardı.

''Biz bir arada büyüdük, kuzenlerimden daha çok onlarlaydım. Onun ilgisi hep bambaşkaydı. Abimden daha ilgili, daha yakındı bana ama Melih gibi de değildi işte. Emir ile aramızda hep bir mesafe vardı. O üniversiteye gittikten sonra yokluğuyla karşılaştığımda anlamıştım aslında hayatımda ne de büyük bir yere sahip olduğunu. Yanımda yoktu ama vardı işte. Bu nasıl oluyordu bilmiyorum ama en ufak sıkıntımda hep yanımda oluyor abimin de Melih'in de fark etmediği tüm ayrıntılarla ilgileniyordu,'' Soluklandığım sırada Büşra'ya baktığımda elindeki bardaktan içeceğini içiyordu. Yudumladıktan sonra ''Sen içinden ne geliyorsa dök, en sonunda konuşmak istiyorum.'' demesiyle devam ettim. Benim için de iyi olacaktı bölünmeden anlatmak.

''Sonra döndü işte, zaten okulu bittiği gibi yurtdışına gitmişti. Döndü ama bambaşka biri döndü gibi hissetmiştim. Büyümüştü yani. Gerçi o hep büyüktü. Yani aramızdaki en aklı başında hep oydu. Neyse, döndüğü zaman sanki eski Emir abi yoktu karşımda. Ne desem tersleyen, ne yapsam alaya alan biri olmuştu. Gelmesinin üzerinden kısa bir süre geçti ki kısa süreliğine tekrar gitti, bu sefer askere. Zaten o dönemlerden sonra hiç eskisi gibi olamadık. O çalışıyordu ben okuldaydım, hep Melih ve Emel ablayla bir aradaydık o yoktu. Sonra ara sıra aile yemeklerinde bir araya gelmeye başladık tekrardan. Ama ona karşı hissettiğim samimiyet yoktu. Başka biriydi. Alışmıştım da zaten. Varlığı da yokluğu da önemsiz olmuştu benim için.'' Başka ne diyeceğimi düşündüğüm sürede etrafıma bakınma ihtiyacı hissetmiştim.

''Sonra aradan biraz zaman geçti, eski ilgili, her şeyi düşünüp planlayan Emir abi geri döndü. Bu sefer biraz daha farklıydı, her şeye karışan ve burnunu sokan biri olmuştu. Ben de hiç alışık değilim öyle. Abim bile karışmıyor yani giydiğime, konuştuğuma, gittiğim yere. O kim sonuçta? Üstelik benim için bir yabancıdan da farkı kalmamıştı. Ben inat o inat olunca pek bulunmak istemedim onun olduğu yerlerde. O da anladı herhalde hiç laf etmeden o da çıkmadı karşıma, karşılaştığımızı bile hatırlamıyorum. İşte şimdi tekrara döndü olay. Son birkaç aydır her yerde onu görür oldum. Sanki hep etrafımdaymış gibi. Oysa değişen hiçbir şey yok.''

Son cümlemden sonra baştan beri beni dikkatle bekleyen arkadaşım kısık bir kahkaha savurmuştu. Tek kaşını kaldırdıktan sonra ''Nasıl değişen bir şey yok kızım, bal gibi de var işte.'' demesiyle neyden bahsettiğini anlayamamıştım. Anlamadığımın farkına varmıştı ve kendini açıklamak zorunda kalmıştı.

''Defne senin gözün açılmış bence.''

Yine anlamamıştım ama bunu dile getirmedim. ''Bazen onun da bana bir şeyler hissettiğini düşünüyorum sonra bir laf ediyor, ters bir şey yapıyor tüm düşüncelerim yerle bir oluyor.''

Hareketsiz oturmaktan popom uyuşmuştu. Ara ara ağzıma attığım çikolatalara ara vermek adına geri yerine bırakmış oturduğum yerde hafif yan dönmüştüm. ''Gerçi ben bu adamı seviyor muyum sevmiyor muyum onu bile bilmiyorum.'' Sıkıntılı çıkan sesime karşılık cevabı sadece ''Çok daha fazlası...'' olmuştu.

''Büşra, Emel abla sordu biliyor musun bana.'' Neyi sordu, der gibi bakması üzerine devam ettim. ''Onunla aramıza o son soğukluk girmeden önce Emel abla bana her konuşmamızda alttan alttan Emir'i övüyor, kendisinden daha iyi görümce bulamayacağımdan falan bahsediyordu. Biz Melih ile hep samimiydik ama iki aileden de asla böyle bir şey duyulmadı. Arkadaş ortamında böyle bir konu açılınca da ben de Melih de kesin bir dille karşı çıkıyorduk zaten. Yani yok sevgili yok evlilik falan. Ama o dönem Emir abi için bana böyle bir şey demesi, şakayla karışık da olsa o kadar ters gelmişti ki kesin ve fevri bir dille onu tersleyip bir daha böyle bir şeyden bahsetmemesini istemiştim. Öyle de oldu. O günden sonra asla lafı geçmedi aramızda.'' Fazla konuşmuştum ve dilim damağım kurumuştu. Yanımdaki limonatamdan ufak ufak yudumlar alıktan sonra devam ettim.

''Hem ben onu hep çok net biri diye hatırlar ve bilirdim ama o kadar çok dengesizliğine şahit oldum ki şu birkaç haftada, daha geçen gün hani fotoğraf paylaştığım gün var ya,'' Beni onaylamasından sonra devam ettim sözlerime. ''İşte o gün biri yanlışlıkla çarptı bana pek takmadım, çıkışta beni Emir bırakacaktı beraber çıkıyorduk garsonlardan biri geldi güzel, rengârenk bir buket ve not. Özür maiyetinde bırakmış adam yani hoşuma gitmedi desem yalan olur. Durduk yere sinirlendi bu,'' Ben de sinirlenmiş olmalıydım ki yerimde doğrulmuş ellerimi kollarımı sallayarak anlatmaya başlamıştım. ''Yok efendim kimmiş de bu çiçek neymiş de altı çöpe attı, inanabiliyor musun? O sıra pek farkında değildim olayın ama şimdi oturup düşününce sinirlerim bozuluyordu. Zaten o ne yapsa tersime gidiyor.''

Burnumdan soluduğum sırada Büşra oturduğu yerde uzanır gibi olmuştu. Keyifle gülüp dalga geçer gibi ''Allah kurtarsın bacım, sen bitmişsin.'' demişti. Hemen önümde bulunan fındıklardan birini alıp kafasına atmıştım ama kucağına düşmesiyle alıp ağzına attı. ''Tamam demiyorum bir şey devam et sen.'' Bir de alay ediyordu, şu sese bak!

Devam etmeyecek gibi olmuştum ki ''Tamam gerçekten tek söz etmeyeceğim, devam et.'' demesiyle devam ettim. Anlattıkça rahatladığımı hissetmem ne kadar doğruydu, bilmiyordum.

''Eve dönerken de dengesizdi, hala o çiçekleri bahane ederek sinirle söylenip duruyordu. İlkte kıskandı falan sandım ama hiç de öyle değildi. Kendince ona göre abimin yapmadığı abiliği yapıyor, mahalle kızını korumaya çalışıyordu. Böyle düşünmemin üzerinden bir gün geçmedi ki öğlen çiçek geldi bana.''

''Hadi canım.'' Büşra'nın şaşırmasına olumluca kafamı sallayıp yanımdaki telefonu alıp çektiğim fotoğrafı gösterdim. ''Çok güzel değil mi? O rengârenk çiçekler de güzeldi ama bu başka, en sevdiğim çiçeği bildiğinden mi aldı öylesine mi aldı bilmiyorum ama mutlu oldum işte. Ayrıca ne niyetle aldığını da bilmek istemiyorum. Mesaj yazdım, sordum ama her zamanki gibi iki insan gibi konuşamadık.''

Haklıydı galiba, o gece arabada dedikleri düştü aklıma. Biz onunla hiç aynı dilden konuşamamıştık ki. O sırada bunları düşünürken arabada diğer dedikleri de tekrardan duyuldu zihnimde.

''Büşra, ayrıca o gece arabada bana bir şey daha dedi. Ona yine atarlanmıştım sen kimsin karışıyorsun gibisinden, 'Sen önce kendi içindeki davayı gör. Sonra gel bana sen kimsin diye sor' dedi. Onlarda olduğum bir gün de girdi dibime dengemi bozdu zaten kesin o gün anladı ona karşı bir şeyler hissettiğimi var ya. Ben olur da dalga geçer, alaya alır falan derken o görmezlikten geldi galiba.''

O kadar karışık anlatmışım gibi olmuştu ki aklıma ne geliyorsa dilimden dökmeye çalışıyor her şeyden kurtulmak istiyordum.

Belki söyleyecek daha bir sürü şey vardı ama yorulmuştum. Bu sefer ben minderin üzerinde uzanır gibi olduğumda Büşra tekrar oturur pozisyona geçmişti. Devam etmeyeceğimi anlamıştı sanırım. Ben ona bakmadan, bakamadan önümdeki şeylerden yiyor onun konuşmasını bekliyordum.

''Saçını çekip, öğretmenine de şikâyet edecek misin?''

Ne? Elim parmak uçlarımdaki cipsle beraber havada kalmış ne dediğini idrak etmek için duraksamıştı. ''Diyorum ki, bir tek adamın saçını çekip silgisini çöpe atmadığın kalmış.''

Ben halen bunları neden dediğini idrak edememiştim ki belki de günlerdir kaçtığım gerçeklerle birden bire buluşturmuştu beni.

''Defne, sen âşık olmuşsun.'' Sesi kuş cıvıltısını aratmayacak güzellikte çıkmıştı. Keşke söylediği şey için de aynı şeyi söyleyebilseydim.

''Yok öyle bir şey, sadece hoşlanıyorum işte.'' Küçük bir çocuğun annesini avutması gibi çıksa da ağzımdan kelimelerim karşımdaki kadın buna kanmayacak kadar iyi tanıyordu beni.

''Bunu inkâr etmenin sana hiçbir faydası olmayacak, biliyorum kabullenmek istemiyorsun ama ne var bunda? Birine sevdalanmanın nesi kötü, üstelik ne diye kavuşamayacakmış gibi bir hissiyat veriyorsun?''

''İnkâr değil bu, anlasana beni. Sana kardeşi gözüyle yaklaşan bir adama yasak duygular besliyorsun ve bunu utanmadan yapıyorsun. Ya onun yaklaşımı bundan öte değilse, ben hadi bir yanlışa düştüm. Ne diye bunu dile getirip yakayım ikimizi de?''

''Salaksın sen, gerçekten bak.'' Bana düzgün cümlelerle bir şey anlatamayacağını anlamış olmalı ki hakarete başlamıştı şimdi de.

''Sanırsın gitmiş kan davalısına vurulmuş gibi konuşuyorsun ve benim asabım bozuluyor.''

''Ne farkımız var Allah aşkına! Daha kötü, aileyiz biz. İki taraf da birbirini öyle görüyor. Her şeyi geçtim, hadi o da beni seviyor diyelim. Ne sanıyorsun ki? Öyle normal çiftler gibi kavuşacağımızı falan mı?''

Güler gibi çıkan sesim istemsizce olmuştu. ''Ya annem, daha dün akşam... Öyle bir imada bulundu ki... Gecenin bir vakti beni Emir'in eve bırakmasına laf etti. Bu kadın gözü kapalı güvenir o adama. Belli ki seziyor bende bir şeyler şimdiden olmaz imajı vermeye çalışıyor. Abim. Ya abim ne dedi, bilmiyorsun. Annemi öyle sert bir dille susturdu ki. Kardeşim o, kardeşimi emanet ettime getirdi lafı. Yıllarca abin o senin abin o senin diye başıma kakmamışlar gibi nasıl çıkıp diyeyim ben bu adamı seviyorum diye.''

Seviyorsun değil mi Defne? Birden bunu kabullenmek garip hissettirmişti. Derince soluklandıktan sonra küskünce kollarımı dolayıp gözlerimi kapatarak sakinleşmeye çalışmıştım. Bu fevriliğim, sinirim, öfkem kimeydi, niyeydi anlayamıyordum.

''Sakin ol bir. Hemen savunmaya geçiyorsun. Demedim bir şey.'' Biraz sessizliğe izin verdikten sonra devam etti konuşmasına. ''Sen belli ki adamın her lafına da böyle yükseliyorsun ki iki kelime edemiyorsunuz.''

''Büşra! ''

''Aman ya demedim bir şey. Bana baksana sen. Boşuna senin bu tavırların, imkânsız aşk triplerin. Emin olamıyorum ama bence bu adamda da var bir şeyler.'' Ona nasıl yani der gibi baktığımda beni kıvrandırmak ister gibi biraz oyalanmış sonra yanıtlamıştı.

''Bu adam da senden hoşlanıyor da senin gibi sırf aileler için belki açılmıyordu, he?''

Alpay Emir öyle biri değildi ki. Yani benim tanıdığım adam istiyorsa bir şeyi umursamaz kendi doğrusunu kabul ettirirdi. Bu yüzden bu seçeneği direkt elemiştim.

''Öyle biri değil o, isterse ailesiymiş, oymuş buymuş umursamaz. Ne sen boşuna heveslen ne de beni heveslendir.''

Televizyondan gelen hafif müzik sürekli başa sarıyordu ve bu sinirlerimi bozar olmuştu, telefonu bağladığımızdan Büşra'ya şunu değiştirmesini söylediğimde farklı şeylerin olduğu bir listeye girmiş ve yine kısık seste arkada bize fon olmasını sağlamıştı.

''Ben ne dersem diyeyim sen kendi bildiğinden vazgeçmeyeceksin ama sevdiğini kabullenmen bile büyük başarı.'' Son kelimesini bastırarak söylemesi arkadaşlığımızı sorgulamam gerektiğini hatırlatıyordu bana.

''Biraz daha konuşursam bilinmezliğin ortasında kaldığımdan ağlayacağım, lütfen konuşmayalım daha fazla. Olur mu?'' Titrer gibi çıkan sesim gerçekten de biraz daha devam edersek akmak için birikmiş yaşlarımın özgürlüklerine kavuşmasıyla son bulacaktı.

İlkte devam edip iyice bazı şeyleri kesinleştirmemiz gerektiğini savunsa da benim dolan gözlerimi gördükten sonra kabul etmişti. Büşra kalkıp mutfağa gitmiş içeceklerimizi doldurduktan sonra geri gelmişti ve sıra ondaydı. Kendi derdimi döktükten sonra onunkini umursamayacak halim yoktu sonuçta. Ayrıca gerçekten de zordu onun için. Ne ailesi ne dostları buradaydı. Birkaç arkadaşı hariç kimsesi yoktu burada.

''Sende durumlar nasıl?'' Gecenin bir vakti elimde ikinci bardağım, önümde dipleri gözükmeye başlayan atıştırmalık kâseleri pek de iyi bir görüntü vermiyordum ama bugün umursayasım da yoktu bunları.

''Bilmem, aynı işte. Hastane ev arası gidip geliyorum işte gerçi bazen sadece hastane.'' Kıkırtısı benim de gülmeme sebep oldu. ''Faruk Bey hakkında ne düşünüyorsun peki?'' Sevdiği, hoşlandığı biri yoktu, yani ben öyle biliyordum. Onun bana dedikleri şimdi onun için de geçerliydi. Çok güzelsin ne diye kimseyle görüşmüyorsun, derdi ve bence aynısı onun için de geçerliydi ama bu işler ne güzelliğe bakıyordu ne de öyle hadi sev deyince seviliyordu.

''Pek bir şey düşünmüyorum ya, ne düşüneceğim. Hoşuma gitti ama benimle ilgilenmesi. Uzmanlık sınavına çalışırken işime yarar belki.''

''Yuh!'' Adamı ders için düşünüyordu, inanamıyorum.

''Ne kızım, şunlara bak,'' dedikten sonra odadaki masanın üzerinde bulunan kalın kitapları göstermişti. ''Benim bunlardan başka ilgileneceğim bir şey mi var?Madem ilgileniyor bir işe yarasın yapamadığım sorularda yardım etsin.''

Alaya vuruyordu ama gerçekten de bir şey düşünmüyordu galiba bu konu hakkında. Öyle olunca zorlamadım ben de.

Saatler geçerken konudan uzaklaşmış yarın neler yapacağımızı konuşur olmuştuk. İki bardak limonata üzerine üçüncü bardağı yarılamıştım ki acayip sıkışmamla koşarcasına lavaboya gitmiş o sırada da uykumun açılması için elimi yüzümü buz gibi suyla yıkayıvermiştim.

Odaya geri döndüğümde beş dakika olmamıştı onu yalnız bırakalı ama Büşra sırtını kanepeye başını da omzuna yaslamış öyle de uyumuştu. Fazla yoruluyor olması her yerde anında uyuyabilme yeteneğini doğurmuştu sanırım. Yavaş adımlarla onu uyandırmamak adına önce yerdeki boş tabakları toplayıp mutfak tezgâhına bırakmış ardından bardak ve benzeri şeyleri götürmüştü. Yarın toplardık zaten şimdi uğraşmaya gerek yoktu. Bir bardak su da içip içeri geri döndüğümde seslenmemle anında gözlerini açmıştı.

Ona odasına gitmesini söylediğimde yatakta benim yatmam gerektiğin kendisinin kanepede yatacağını söylediğinde her zamanki gibi kabul etmemiştim. Uykulu uykulu bana verdiği çarşaf , yastık ve ince yorganı almış yerimi hazırlamıştım. İyi geceler dileyip gittikten sonra kendi yerimi ayarlayıp kuruldum yatağıma. Zaten birkaç saat sonra sabah olacaktı. Alarmı kapatmıştım ve ne kadar geç uyanırsam bana kâr kalacaktı.

Kafamı koyduğum gibi uykuyla uyanıklık arası gidip gelirken zihnimde az önce biz konuşurken arkada konuşmalarımıza ses olan şarkının sözleri yankılandı. Sadece şarkının sözleri değil o sözlerle beraber geçmişte kalan o güzel günlerden küçük kesitler geçti gözlerimin önünden. Sonra da uykunun kucağına düşüvermiştim zaten.

Gün geceye kavuşur, yüreğin uyuşur,

El çekersin bütün dünyadan,

Hasretin tutuşur, anılar uçuşur,

Acı bir elvedadır arda kalan,

Yalan aman aman ötesi yalan de yalan

Sana değil sitemim kaderime küserim

Bir gün kavuşuruz nasılsa derim

Özlemek ne demek iyi bilirim

...

''Büşra şuna bakar mısın, sence nasıl?'' Elimdeki siyah renk, uzun kollu, sırt dekolteli gösterişsiz abiyeyi hâlâ inceliyor hem de Büşra'ya göstererek onun düşüncesini söylemesini bekliyordum.

''Yok ya bu ne? Feyza'ya yem vereceksin haberin yok, kesin 'cenazeye mi geldin Defne bu siyah ne' falan der sana, boş ver ayrıca cidden çok sade bu.''

Girdiğimiz dördüncü mağazaydı ve ben şimdiden sıkılmıştım.

Sabah saat on bir gibi uyanmıştık ikimizde ve kahvaltı yaptıktan sonra yakınlardaki alışveriş merkezine gelmiş ardından da mağaza mağaza dolanmıştık. Kışın ince askılı, kısa bir şey giyemeyeceğimden kışa uygun elbiseler ararken ya bir şey bulamıyorduk ya da bulduklarımız bütçemi aşıyordu. Bir iki defa giyeceğim bir şey için fazla bir meblağ ödemek istemiyorum açıkçası.

Bu mağazadan da elimiz boş çıkmışken hemen karşı mağazanın vitrinindeki elbiseye vuruluvermiştim. Büşra'yı kolundan tuttuğum gibi mağazaya adımlamış ardından da bir görevli bulup elbisenin bana uyacak olan bedenini istemiştim. Hevesimin kaçmaması adına etiketine bile bakmamıştım. Elbise şu ana kadar incelediğim ve denediklerimin arasında en çok beğendim olmuştu. Bu tarz başka bulamayacağımı bildiğimden eğer bedeni de olursa düğün için bunu almak istiyordum. Kabine girip denediğimde hoşuma gitmişti duruşu, rengi. Renkleri pekiyi ayıramasam da somon rengiydi sanırım bu renk, gerçi somon daha çok pembeye yakınken bu elbise sarı, kese kâğıdı alt tonluydu gibi. Hafif kabarık duran elbisenin tek açıklığı ise ince uzun göğüs dekoltesiydi. O da rahatsız edecek bir açıklık değildi zaten. İçime sinmişti gerçekten de.

Giymeme yardım ederken Büşra görmüş olsa da şöyle uzaktan tekrar incelemiş pek sevemese de yakıştırmıştı. Kendimi iyice aynada incelerken sıranın fiyatını öğrenme olayına geldiğini biliyordum.

Üç haneli yüksek bir fiyat olsa da bu elbise için değerdi bence. Üstelik bunu abimin kartıyla, kına için de kendim bir elbise alabilirdim. O kadar masraf yapıyordu ama kardeşine de bir elbiseyi çok görmesindi bir zahmet.

Üzerime uymayan herhangi bir detayı olmadığından tadilata gerek duymamıştım. Tekrar üzerimi giyip ücreti ödemek ve mağazadan çıkmak neredeyse yarım saatimizi almıştı. Elimde koca poşet gözlerim vitrinlerde kulağım Büşra'da ilerlerken telefonum çalmıştı. Annemin aramasını cevaplarken adımlarım iyice yavaşlamıştı. Annemin neredesin, ne yapıyorsun sorularına cevap verdikten sonra telefonu kapatmıştım.

Kına gecesi için bir şey bulamayınca umudumu kaybetmiştim ki Büşra'nın kendine bir şeyler almak için girdiği mağazada kendime elbise bulacağımı düşünmemiştim.

Lacivert, payetli, sıfır kol ve ara boy bir elbiseydi. Yırtmacı elbiseye az da olsa farklı bir hava katıyordu. Öyle aman aman beğenmiş olmasam da hiçbir şey bulamamak bu seçeneği benim için vazgeçilmez kılıyordu. Az önce aldığım elbiseye oranla çok daha uygun fiyatlı olan elbiseyi hızlıca denemiş ve satın almıştım. Dolaşmaktan bacaklarım ağrımaya başlamıştı burada zamanın nasıl geçtiğini anlayamasak da dışarı çıktığımız gibi kapkaranlık bir havayla karşılaşmamız hiç şaşırmamamız gerekse de şaşırtmıştı.

Akşam vakti beraber yemek yememiz için Büşra ısrar etse de onun teklifini kabul edememiştim. Onunla beraber zaten yakın olan evlerine geri dönmüş onlardaki eşyalarımı da alıp eve gitmek için yola koyulmuştum.

Elimdeki poşetlerle eve metroyla gitmek hele ki hafta sonu bu vakitte gitmek benim için ölüm gibi bir şey olacaktı. Taksiyle eve gitmek her defasında benim gibi paraya düşkün biri için eziyet olsa da şu an ayaklarımın ağrısı daha da önemliydi.

Yolda denk geldiğim taksiye binmiş eve varmayı beklerken akşam trafiğine yakalanmak gibi kötü bir şey yaşamıştım. Zaman akıp giderken sonunda bizim mahalleye gelebilmiştik ama bu sefer de sokak girişinin tam ortasında bulunan büyük kamyonetin yolu kapamasıyla arabanın geçebileceği hiçbir yol kalmamıştı. Benden yaşça büyük olsa da abla diye hitap eden amca beni burada indirmek isteyince daha fazla beklemeden ücreti ödeyip inmiştim araçtan. Az önce indiğim arabanın arkasında birkaç araba daha sıra olunca bu yoldan gitmektense ara sokaktan gitmeyi tercih etmiştim.

Elimdeki poşetleri tutma sürem arttıkça, paketler gittikçe ağırlaşıyormuş gibi hissetmeme neden oluyordu. İçimden söylene söylene adımlarken sokak lambasının altında gördüğüm birbirine fazlasıyla yakın duran bedenleri ilerledikçe zar zor seçebilmiştim.

Alpay Emir ve o yemek günü beraber geldiği, adını hatırlamadığım ya da bilmediğim o kadın.

Yemek günü beraber geldiği ama gün içinde bir kere bile dönüp konuştuğunu görmediğim kadınla şimdi gizli saklı buluşur gibi sokak lambasının cılız ışığı altında ne konuşuyordu?

Burada durup onları izlemenin ne kadar yanlış olduğunu düşündüğüm vakit asıl yanlışın burada olanları izlememin değil aklım ve kalbimdeki adamın adının olduğunu anlamam tam da o kadının ona biraz daha yaklaşıp aralarındaki mesafeyi kapattıktan sonra sağ elini Alpay Emir'in soluna, tam kalbinin üzerine koymasıyla olmuştu.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page