top of page

5. Sevdanın İzdüşümü

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 34 dakikada okunur

görmenizi istediğim bazı gif'ler veri büyüklüğü nedeniyle buraya eklenmiyor, whatsapp kanalında / instagram'da öncesinden paylaşmış oluyorum bu nedenle; görmek isterseniz hesaplarımı takibe alabilirsiniz.

herhangi bir paylaşımda bulunursanız beni etiketlemeyi, paylaşımlarınızda #Payaslı etiketiyle bizden bahsetmeyi unutmayın

keyifli okumalar

🤍

Gaye Su Akyol - Kör Bıçakların Ucunda

Ahmet Aslan, Ali Ekber Kayış - Şu Dağlarda Kar Olsaydım

5. Bölüm

"Sevdanın İzdüşümü"

🥀

Neyi bilmediğini bile bilmemek...

Cevapsız soruların peşinde yol bilmeden çaresizce savrulmak yemek yemek, su içmek gibi sıradanlaşmıştı artık.

Oysa çalınan bir hayatın yanında bir de tüm gerçeklerden uzak tutulmak ansızın planlanan bir tuzağa çekiyordu yavaşça tüm düşüncelerimi.

Asıl tuzak zihnimdeydi. Zehirli sarmaşık misali sarmıştı kafamın içini.

Benim babam yapmaz. Tanımadığım, hatıralarımdaki kırıntılarına bile muhtaç kaldığım babam asla böyle bir şey yapmaz.

Nasıl oluyordu da duyduğum güven zerre hasar almadan kurtarıyordu kendini?

Harun Erdenil'in resmi nikahlı eşi de ne demekti!

Duyduklarım karşısında "Ne?" diyebildim sadece. Basit bir inanamayışın isyanıydı iki harflik sessiz haykırışım.

Az önce okumadan imzaladığım sayısız kağıdın üstündeki karalamanın yanına düştü parmaklarımın arasındaki kalem. Zaten kendi adıma kullanabileceğim bir imzam da olmamıştı bugüne dek. Adı, yaşı, yaşayışı önemsiz olanın imzası mı olacaktı?

Neyi nasıl imzaladığım önemsizleşirken karşımdaki yabancıya baktım kızgınlıkla. 

Gülümsedim sözlerine berbat bir şakaymışçasına. "Siz ne dediğinizin farkında mısınız?" 

Gözlerimi dikmiş babamın nikahlı bir eşi olduğunu söyleyen adama bakıyordum onu öldürmek ister gibi. "Benim babamın tek eşi annem! Saçmalıyorsunuz!"

Annem-di, diyemedim. Biliyordum ki beraber gittikleri yerde yine el elelerdi. Onların sevdası için geçmiş gitmiş bir şeymiş gibi bahsetmek sevdaya hakaretti.

Bana bu çirkin sözleri söyleyen adamı ilk defa görüyordum. Zerre güven duymuyordum. Masanın tam karşısında ayakta dikilmiş kağıtları imzalamamı beklemişti geldiğim andan beri.

Payaslı'ysa arkamda her zamanki gibi. Ona dayanmam gereken her anda olduğu gibi hep bir karış yanımda. Üstelik sessiz kalışı bana dayanak oluyordu sanki. Yoksa benim yıkılmamdansa yakıp yıkardı her şeyi.

Kahve tonlarındaki deri ceketi, koyu mavi renkli kot pantolonu ve delinmiş kaşındaki minik gümüş halkayla arkamdaki adamla neredeyse aynı yaşta durmasına rağmen garip bir havaya sahipti yalan sözlerin sahibi. Güvenilmezdi... Üstelik sözleri de iğrençti!

Koyu sarı uzun saçları minik bir topuz yapılmış, sakallarının kumrallığı yüzünü kaplamıştı. Bu adam kesinlikle yalan söylüyor olmalıydı ancak olan bu dercesine kaşlarını havalandırıp kollarını göğsünde bağladı. Fazla rahattı. Benim aksime fazla umursamaz.

"Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında gerçekleştirilmiş gerçek bir nikah akdi bulunuyor. Babanızın resmiyette tek bir eşi var." dedi önemsiz bir meseleden bahseder gibi."O da Selma Erdenil."

Anında yüzümü hemen arkamdaki sarsılmaz bedene döndüm oturduğum masaya güçsüzce ellerimi yaslayarak. "Yok öyle bir şey değil mi?" Bana bu hayatta tüm doğruları bir tek o verebilirdi sanki. "Yalan söylüyor..." dedim başımı iki yana sallarken. Oysa güven duyduğum gözler yanıltıyordu beni. Duyduğun her neyse doğru der gibi bakıyor bana. "Benim babam bir başkasıyla evli falan değil!" diye direttim sessiz bir haykırışla.

Esmer teninde parıldayan katran karası gözleri telaşımı söndürmeye yetmişti, içimi ferahlatıyordu sakinliği ancak yine de sorgu dolu bakışlarımı çekemiyordum yüzünden. "Devran..." dedim dilimden akıtamadığım hüznümü yüreğinde hissedişini bile bile. Sanki yüreğime su serpmemiş gibi yine de "Bir şey söyle..." dedim sessizlikle. "Yalan de, yok öyle bir şey de..."

Babama güveniyordum, bunu yapmazdı. Kocama güveniyordum, benden gerçekleri saklamazdı.

Oysa ne babamı tanıyordum ne de kocam dediğim adamı.

Babam her ne uğurda olursa olsun bizi yıllarca sakladıysa ve hatta yine bu uğurda sevdiği kadını da alıp bu diyardan uzaklaştıysa asla ama asla yapmazdı böyle bir şeyi.

Yaptıysa da...

Vardır bir bildiği.

Yüzümden ayrılmak bilmeyen bakışları hemen arkamda kalan adama döndü tüm ifadesizliğiyle. Oysa bakış aynı bakıştı. Nasıl oluyordu da okuyabiliyordum gözlerime değen gözlerinin söylediği her kelamı?

"Al sözleşmeyi çık Erdinç."

Bana söylemesi gerekenler varken şu dört kelimeyi odadaki o güvenilmez adama söylemiş olması beni sabırsızlandırdı.

Adı Erdinç olan herifin üzerimizdeki bakışları umurumda bile olmazken daha onun odadan çıkmasını beklemeden kalktım sandalyeden.

Ben ayaklandığımda Erdinç de tam yanıma uğramıştı. İmzaladığım belgeleri alıp gözlerini üzerimden ayırmadan büyük odada yavaşça uzaklaştı.

"Duydukların doğru."

Bir şeyler söyle dediğim adamın netlik barındıran sesi sanki canımın yanacağından habersizdi. Ben yine de "Biliyorum," dedim çenemi kaldırıp dik duruşumu yeniden kazanırken. "Doğru değil!" Az önce ellerini oturduğum sandalyeye yaslamış adamla karşı karşıyaydım şimdi. "Bu işte bir iş var, biliyorum." dedim tüm inancımla. "Babam ne annemi ne de beni üzecek hiçbir şey yapmaz. Öyle biri değil benim babam."

Kapı kapandı ve ben onunla yalnız kaldım.

Burnumun ucu sızlıyor, sözlerim yüreğime ağır geliyordu. Kirpiklerim hüzünle titrerken yutkunuşumu, ağlama isteğimi bastırışımı saklamadım ondan. Bir tek o güçsüzlüğümü görse beni oradan vurmazdı sanki. Azem Devran Payaslı böyle bir durumda bana güç olmaktan başka hiçbir şey yapmazdı.

Buz kesen ellerim kendisine yer bulamazken göğsümde birleştirdiğim kendi kollarıma tutundum sıkıca. "Bana artık bir şey söyle," diye sessizce fısıldadım yalvarır gibi. "O adam yalan söylüyor, bir şeyleri eksik söylüyor... Ama sen bana söylemezsin yalan değil mi?"

"Ahra," dedi derin bir soluklanışla. Bir adım gelince bir adım geriledim istemsizce. Arkamdaki masaya yaslanmak zorunda kaldım. Kaçabileceğim başka hiçbir alanım kalmayınca bir adım daha geldi. Aramızdaki bir karışlık mesafe bana cevabımı vermişti; yalan söylemez, gerçekleri vermekten hiç çekinmezdi.

Sarf etmediği sözleri sanki kendi içinde bir hesaplaşma içerisindeydi. Her ne diyecekse demiyor, zaten bin bir parça olmuş kırgınlığıma daha fazla kıyamıyordu ama yanılıyordu. 

Doldu dolacak gözlerimle kıpırdadı kirpiklerim. Minicik bir hıçkırık kaçmasın diye sıkıca kapadığım dudaklarım, fırsat bulduğu bir an akacak sandığım yaşlarımı durdurmak adına çektiğim burnumla savunmasız hissediyordum karşısında.

"Benim korktuğum gibi bir şey olsaydı sen bana zaten ilk fırsatta söylerdin..." dedim inanmak istediğim sözlerim sanki asıl ona inandırmam gerekirmiş gibi.

"Seni korkutacak her ihtimali söyleme gereği bile duymadan yok ederim." dedi yalnızca. Duruşu, susuşu karanlık dediğim adamın sözleri de öyleydi; öğrenmiştim ancak kabullenememiştim. Asıl korktuğum sensin diyememiştim.

Eli kendisine mesken bildiği yere uzandı. Alnımdaki saçlarımı şakağıma çeken parmakları, yüzümde dolanan bakışları benim ona karşı agresifçe gardımı kuşanmamı hatırlattı. Yorgun hissediyordum, kucaklayamayacaktım ağır gelen zırhımı.

Yüklerimi omuzlayan adamın karşısında bir an olsun tüm şeffaflığımla kalayım istedim ama ne aklıma ne de yüreğime söz geçiremedim. Eli kanlı zalim bildiğim adama, yıllar boyu ördüğüm duvarlarımı indiremedim.

"Bu denli güveniyorsun ona, öyle mi? Vardır bir bildiği, diyecek kadar çok..." Tıpkı benim gibi, düşüncelere dalmış gibiydi sözleri. Derinlerden gelen kalın sesi kulaklarımı doldururken çatılan kaşlarım, kısılan gözlerim sanki çatışmaya yer arıyordu.

"O dediğin benim babam!" dedim hızla. "O kötü biri olsaydı eğer..." Getiremedim devamını. Yaslandığım masadan uzaklaşıp karşısında dikilir hale geldiğimde "Benim babam sizin bu iğrenç, kirli dünyanızdan kurtulmak için yaptı ne yaptıysa!" dedim bastıramadığım öfkeyle. "Son nefesine kadar savaştı belki de. Hatta o son nefesi de sırf bu yüzden... Sizin gibilerin pisliğinden kurtulamayınca da..."

"Sen güven duyduğun herkese bu kadar yürekten mi inanırsın?"

Onun sakinliği su oluyor, alev almış öfkemi dindiriyordu sanki. Sorusu karşısındaki afallayışım ona fırsat sundu. Memnuniyet dolu varla yok arası bir tebessüm dudaklarında kendine yer edinirken ceplerine yerleşen elleriyle süzüyordu değişen ifademi. "Bu işte bir iş vardır dedin, bekledin." Sanki memnuniyeti bunaydı. "Önüne konan kağıtları okumadan imzaladın. Anlaşılan yine vardır bir bildiği dedin."

Ansızın çakan şimşekler, zihnimin içinde kargaşaya sebebiyet veren yıkıcı fırtınalarla kaldım öylece.

Aynı yüreklilikle ona da güvendiğimi biliyordu; Gel dediğinde geldiğimi, git dediğinde gittiğimi... İmzala dediğinde okumadan bir dosya dolusu kağıt üzerinde beceriksizce kalem gezdirişimi...

"Çünkü sen bana imzala dedin. Ben de imzaladım." Omzumun üzerinden masayı kontrol ettim, bir örneği duruyordu orada. Omzuna sürünmek zorunda kalarak yanından geçip kağıtları aldığımda sayfa dolusu Türkçe cümleler benim kendi başıma okumak için epey zamana ihtiyaç duyacağım uzunluktaydı.

Babamın özenle öğrettiği dili konuşabiliyor, unutmamak için bunca zamandır kendi kendime olsa dahi tekrar ediyordum ancak yazmak ve okumak zordu ama Azem Devran Payaslı bunu bilmiyordu. Onun bildiği tek şey ben tüm bu sayfaları rahatlıkla okuyup idrak edebiliyor olsaydım dahi onun tek bir sözüyle okumadan, anlamdan ona duyduğum güvenle bir bir tüm sayfaları imzalayacak olmamdı.

Şimdi bir masanın iki kenarında karşı karşıyayken aramızda kalan masa üzerinden ona doğru ilerlettim kağıtları. "Her neyi imzalayacaksam benden önce senin elinden geçeceğini biliyorum." dedim sözlerini inkar etmeden. "Tıpkı bunlar gibi. Olur da merak edersem beni uğraştırmayıp özet geçeceğini de."

Tüm samimiyetim ve ciddiyetimle dile getiriyordum düşüncelerimi. Ama sahiden hislerime engel olmamamak zorluyordu beni. Bundandı tüm şeffaflığımla "İmzala dediğin halde imzalamak istemeyeceğim tek şey bu evliliği resmiyete dökecek olan o nikah defteri, bunu sen de biliyorsun. Hatırlatmak zorunda hissettiğim bir şey var. Ben sana evet derken tek bir şey istedim." deyişim. "Sen bana gerçekleri vereceksin, ben de sana benden istediklerini."

Keskinleşen yüz hatları, soğuk bir duruşla izlediği manzaradandı. Ona kaydırdığım kağıtların üzerindeki elime düştü önce bakışları.

Resmiyette olmasa ne olurdu ki, yüzüğü çoktan parmağımdaydı. Kolumun üzerinden iki yana dağılan saçlarımda, gözler önüne serilen boynumda ve derince kendini belli eden göğüs dekoltemde.

Hemen önümdeki sandalyeyi yavaşça çekip oturdum ve "Acelen olduğunu biliyorum ama biraz olsun karına ayıracak vaktin vardır değil mi?" diyerek karşımda dikilmeye ve bana böyle derin bir soluklanışla bakmasına bir son vermek adına küçük bir hareketle karşıma oturmasını istediğimi gösterdim.

"Bana artık anlatmalısın, Payaslı. Koca bir kasayı yanımda açışını, evimizde ağırladığın savcıyı, odadan çıktığın an bakacağımı bildiğin için açık bıraktığın kasada bulunan o fotoğrafı... Ve şimdi de babamın nikahında olduğunu söylediğiniz o kadını."

"Bilmen gerekenleri, öğrenmen gereken vakitte sunuyorum sana." diyordu derinden gelen sesiyle gözlerimi gözlerinden kaçırmam gerektiğini fısıldayan gizli bir yırtıcılıkla. "Karıma ayıracak vakit yaratamayacaksam ne önemi var ki nefes almamın."

Tek hamlede çekip oturduğu sandalyede iri bedeni kendine yer bulurken "Kim peki bu kadın?" dedim olabildiğince tüm kırılganlığımı saklayarak. Güçsüzleşen sesimi gizleyemesem de o biliyordu tüm gücümle güçsüzlüğümü saklamak istediğimi.

Biliyordu ve bana ayak uyduruyordu.

Gayet kendimden emin bir şekilde "Babam bir tek annemle evliydi." derken titredi sesim. "Dedem anlatmıştı bana babamın nasıl annemin peşinden koştuğunu, evlenmek için ne diller döktüğünü... Birbirleri için ne savaşlar verdiklerini. Bir masal misali dinlerdim anlattıkları. Benim babam asla ama asla yapmaz böyle bir şey."

Onu da inandırmak ister gibi iki yana hafifçe hayır dercesine salladım başımı. "Bizi saklamasının tek nedeni o katil babasından ve düşmanlarından başkası değil." dedim yeniden. "Bizi saklıyordu çünkü sizin içinde olmaktan memnuniyet duyduğunuz bu kirli dünyadan kurtulmak istiyordu. Sahte bir evlilik değil mi bu? Öyle olmasaydı sen bana bunun öylece söylemesine müsaade etmezdin o Erdinç denen adamın."

Tıpkı bizim evliliğimiz gibi sahte, demek isteyen dilim ilk defa beni dinledi; demedi. Ama dilim demese zihnim çoktan bakışlarıyla kendisini belli etmişti. Fark etti ve tıpkı az önce benim yaptığım gibi dörde katlanmış bir kağıt sürdü önüme.

"Harun Erdenil gayriresmî bir vasiyetname bırakarak ayrıldı bu dünyadan. Az çok biliyordu başına gelecekleri."

Gözlerim masa üzerindeki kağıda kaydığında sesinde barındırdığı o soğukluk ihtiyacım olan gücü veriyordu sanki bana. İntikam istemiyordum ben, ömrüm boyunca o insanlıktan çıkmış varlıklarla boy ölçüşemeyeceğimi biliyordum her defasında. Ancak şimdi... Öyle bir güdüyle besliyordum ki nefretimi gizlice tutuğum kinle bana yaşatılan her acı misliyle ödetilsin istiyordum ve bunu bir tek o yapabilirdi, biliyordum.

"Senin için, Ahra." dedi ondan beklemediğim bir tonlamayla. Sözlerime sinirlenmiş ancak öfkesini gizlemişti. "Her ne yaptıysa senin ve haksızlığa karşı gelemediği için..." dedi duyduğum güvenin hakkını verir gibi. "Haklarını, bundan sonra sana ait tüm varlıklarını ve sırlarını bırakabileceği tek yol bu resmiyetti belli ki. Ve ben de her ne yapacaksam karım için yapacağım. O yüzden bu yolda neyle karşılaşacak olursan ol, kimden ne duyarsan duy; yine böyle dikil karşılarına, vardır bir bildiği de. Duyduğun güvenden asla yanılma."

Bana yaptığı neydi bilmiyordum ancak duyduğum sonsuz güveni heba edecek tek bir hareketi olana dek sürecekti sanki bu mahkumiyet. "Yanıltma o halde beni," dedim sessizlikle. "Sebepsizce duyduğum güvenini alma elimden."

Kaşları tehlikeli bir bakışla havalandı. "Sebepsiz mi?" dedi soluk bırakışıyla güldü geçti. Neyi ima etti anlayamamış olsam da durmadım.

"Bana kıyamayışlarınla kırma güvenimi, uzak tutma beni olanlardan." Varla yok arası bir baş sallamayla yeniden baktım ona. Kabul edişimi görüyor olsa bile "Neler döndüğünü anlamam için yardım et." dedim yaslandığım yerden doğrulup aramızdaki katlı kağıdı almak için elimi uzatırken. "Öylece seni beklememi bekleme benden."

Ancak ne dokunduğum kağıdı almama izin verdi ne de hapsettiği elimi geri çekmeme müsaade etti. Masaya uzattığım an masayla sıcak eli arasında kaldı elim ansızın. "Bazen..." dedi sadece. Durdu biraz, sıktığı çenesine düştü gözlerim. Onu sinirlendirmiştim ama neden? "Sahiden hislerini mi döküyorsun yoksa oynuyor musun kestiremiyorum."

Bıçak gibi keskin, buz gibi soğuk bir tonlamayla "Şimdi okumayacaksın," dediği an kaşlarım çoktan çatılmış, gözlerim kısılmıştı.

Şaşkınlıkla "Sen benimle oyun mu oynuyorsun?" dedim hızla. "Ne saçma bir iş bu böyle! Sen de mi süründüreceksin beni!" Ona yabancı gelen kelimelerimi umursamadan kağıdı önüme çekmek istedim ama hareket bile etmedi eli. "Amacın ne senin?"

Sanki ilk andan beri hayranlıkla izlediği, daha ilk göz göze gelişte yüreğime işlediği sevgisi bir hayalden ibaretmiş gibiydi zalimliği. "Benden gerçekleri isterken atladığın bir şey var, ahu gözlüm." dedi sanki tam da bu noktada ondan bu hitabı duymak istemediğimi bilir gibi. "Peki ya senin bana anlatacağın gerçekler? Senin benden sakladıkların?"

Oysa ilk andan bu yana inkar etsem bile bakışında, dokunuşunda hissetmiştim samimiyetini. Bundandı göz göze gelmek istemeyişlerim, sesini duymaktan kaçışlarım ve tenimi dağlayan sıcaklığından uzak kalışım.

O kadar çaresiz hissediyordum ki her defasında gerçeklere yaklaşıp yaklaşıp saf dışı bırakılmaktan alev olup yakmak, kasırga olup yıkmak istiyordum karşımdaki her kim olursa olsun.

"Neyi anlatacağım ki ben sana?" dedim gizli bir yutkunuş, ani bir telaşla. "Servet'in benimle nasıl alay eder gibi öldürmekten beter ettiğini mi?"

Umudumu kestiğim an masadaki kağıttan ziyade, sıcak dokunuşundan kaçmak ister gibi çektim elimi büyük bir vazgeçişle.

Ancak o ustalıkla gizlediği hisleriyle katlı kağıdı aldı ve ayaklandı. Onu sorgulayacağımı düşünerek oturduğum masada şimdi ben sorgulanıyordum hiç beklemediğim bir anda. 

Telaşla terleyen parmaklarım bacaklarıma sarıldı sıkıca. Hemen yanımda biten bedeni şimdi tuzağa düşürmüştü beni. Kulağıma eğilen yüzüyle sıcak nefesi tenime değerken üstünlükle sergilediği bedeni beni oturduğum sandalyede resmen küçücük etmişti. "Benim sana gelmeme neden olan o kanlı kefeni kapına bırakmasına ne sebebiyet verdi, Ahra?" dedi sessizce.

Göğsümü dolduran soluğum beceriksizce bedenimden ayrılırken sıkıca kapadım gözlerimi. "Neyden bahsettiğini bilmiyorum." dedim yalanı yalanla kapatmanın acısını sanki bilmezmişim gibi. Ancak o masumiyetime kandı. Ya da ben inandığını varsaymak istedim.

"Onun bana kötülük etmesi için illa bir sebep mi lazım? Asıl ben merak ediyorum neden öldürmediğini?" Tüm gerçekliğimle baktım gözlerine, zorlama beni dedim yalvarır gibi bir ifadeyle. "Hem... Ben... Gitmeliyim," Onun geri çekileceği yoktu ancak benim ondan bir an önce uzaklaşmam gerekiyordu. "Ahenin Hanım beni bekliyor. " dedim kaçmak için kendime fırsat yaratırken. "Sadece senin değil, ailenin de sözüyle hareket ediyorum gördüğün gibi. Sen benden bir oyun istedin, ben de onu oynamakla meşgulüm işte."

"Ben senden oyun istemedim de neyse..." Gözleri gözlerime değdiği an "Unutma, Ahra." dedi yalnızca. "Karımın benden hiçbir şey saklamamasını isterim. Sözlerim aklının bir köşesinde bulunsun."

Odadan çıkmak için hareketlendiğimde son dileğim "Ali'yi görmek istiyorum." oldu. Özellikle "En kısa zamanda." diye belirtmek zorunda kaldım çünkü hiç tekin değildi duruşuyla verdiği cevabı. "Mümkünse bir de benden bir daha uzakta olmamasını."

Zafer kazanmışçasına dikildiği alanda hafif bir baş selamıyla gülümsedi bana. "Nasıl istersen," derken bile anında geri dönmeli ve ona her şeyi dökmeliydim ancak yapamadım. Eli kanlı zalim dediğim adama zalimliğe merak saldım da elime yüzüme bulaştırdım demekten utandım.

Yalnızca koca bir masa ve sandalyelerin bulunduğu toplantı için kullanıldığı belli olan odadan çıkıp hızla koridorlarda ilerlerken biraz olsun kafamın içinde sürekli duvarlarımı eşeleyen yaralayıcı düşünceleri geriye attım.

Düşünceleri yok saymak, bedenen ortalıktan kaybolmaktan çok daha kolaydı son zamanlarda. Üstelik bedenen yok olmak çok daha imkansızlaşıyordu hayatıma giren insanlarla.

Geniş salona çıktığımda kimsecikler yoktu ortalıkta. Oysa dakikalar öncesinde bugün Ahenin Hanım'ın prova mankeni olacağımın haberi verilmişti.

Benim mutluluğum ve rahatım için çabaladığını anlıyor ve görüyordum ancak yine de ağır geliyordu hiçbir şey yokmuşçasına devam etmek hayata.

Ben devam etmiyordum, yeni yeni ilk adımlarımı atıyordum ve benden koşmam isteniyordu hızlıca. Yoruluyor ve her şeyi yok saymak istiyordum yalnızca. Sonra o çıkıyordu karşıma. Kanlı ellerini uzatıyor, beni kendisine muhtaç ettiği yetmezmiş gibi kendi isteğimle o elleri tutmam için fırsat yaratıyordu her defasında. Bense başımı yastığa koyduğum her an vicdanımın sesiyle karşı karşıya kalıyordum bir başıma. Elimden tutmuyor, beni o zindandan çekip almıyor.

Odalarına rahatlıkla el uzatamadığım malikanenin tam ortasında kaybolmuşluk hissiyle dolduğumda boydan boya cam duvarların gördüğü uçsuz bucaksız orman, evden daha çok evdi sanki. Bir kol boyuyla dokunamadığım uzak duvarlar üzerime üzerime geliyordu şimdi.

Bahçeye uzanan çıkıntı, küçük bir odanın aralık kapısından hafifçe uzattığım başım ağrır mıydı bilmiyordum ancak tavanı dahi camdan olan bu oda her yeri boyalar, tuvaller ve öylesine dağıtılmış fırça darbeleriyle rengarenk olup çıkmıştı.

Birkaç tablo altındaki İzel imzasını gördüğümde benden yaşça küçük bir genç kızın imkanlarını kıskanmak mıydı hissettiğim bilmiyordum ancak ilk defa keşke hissiyle tanışıyordum. Keşke özgürce dağıtabileceğim, bomboş bir alanı kendi zevklerimle donatabileceğim tek bir şansım olsaydı. Acaba diyordum ilk defa. Acaba ailem hayatta olsaydı her şey nasıl olurdu?

Anmak dahi istemiyor olsam da birkaç gün sonra yirmi iki yaşında vardığımda onlar yanımda olsaydı düşüncesi ilk defa düşmüştü aklıma. Hızla çarpan kalbim genç yaşıma ne çok acı sığdırdığımın kanıtıydı. Aynı hızda bıraktım kapıyı. Canım yanıyor ifadesi ilk defa bu denli elle tutulur oluyordu.

Yeniden arkamı döndüğümde gizlice sızmışım da başıma iş açmışım korkusuyla geri çekildim anında. Ruhu alınmış koca bir beton yığınıydı yükselen bu taş duvarlar. Tıpkı benim gibi sadece duruyor ve iş görüyordu işte.

Oysa ilk adımlarımı attığım, düşe kalka toprağına bulandığım evimin hatıraları ne denli büyükse kendisi bir o kadar küçücüktü. Belki de huzur yalnızca o anlarda bulunuyordu.

Benim bu hayatta evim diyebildiğim tek bir çatım bile yoktu. Doğduğum ev annemle beni saklıyordu yalnızca. Onun içinde de eksik ve yarımdım ilk andan son ana.

Keşke yine yarım hissetseydim de birkaç metrekarelik küçük bir evde rahatça yaşayabilseydim. Dışından saray bildiğim ev sanki yüzyıllık bir zindanı anımsatıyordu da benden başka esiri yoktu; yine de minnetim öyle çoktu ki şu düşüncelerle bile ona haksızlık ettiğimi fısıldıyordu saklamak istediğim tüm düşüncelerim.

Yaralamaktan gocunmadığım adam her defasında yaralarımı sarıyordu ve ben ona değil bir adım atmak, bana attığı tek bir adımla bin adım kaçar oluyordum çünkü biliyordum ne iğrenç bir hayatta nasıl hüküm sürdüğünü. Onun iyiliği sadece yanılsamadan ibaretti.

"Gelin Hanım..."

Duyduğum hitapla kapandı gözlerim. Yalnızca adımı, gerçek adımı, duyabilecek miydim günün birinde yeni tanıştığım herhangi birinden hissiyle kavrularak döndüm arkamı. Orta boylu, güleç yüzlü, yaşı kırışan göz kenarlarından belli olan yaşlıca bir kadın belirdi karşımda. Belinde çiçekli bir mutfak önlüğü, kırlaşan uzun saçlarının örülmüş hali küçük bir topuzla ensesinde toplanmıştı ve elinde tahta bir kaşıkla masal kitaplarından fırlamışçasınaydı. Diğer kızların resmi giyiminden çok uzaktı.

"Kış bahçesinde bekliyorlar sizi," dedi kaybolmuşluğumu bilirmiş gibi. Tebessümü unutturdu her şeyi. Hiçbir çekince duymadan şöyle boylu boyunca inceledi bedenimi. Birkaç dualı fısıldama sonrası "Maşallah," diyerek içtenliğiyle gülümsetti. "Benim yiğidime de sizin gibi akça pakça bir ay parçası yakışırdı zaten."

Utandım sözleri karşısında, hafif bir tebessümle "Teşekkür ederim," dedim zarifçe. Tüm bu insanlara karşı sorumlu hissediyordum kendimi elimde olmadan.

Bahsettiği kış bahçesine nasıl gidebileceğimi soramadan "Fatma benim adım, yeni döndüm memleketten. Karşılayamadım sizi. Benim kızların eli de pek lezzetlidir ama şöyle hoş geldin sofrası kuracağım yeniden kendi ellerimle." dedi hızlı hızlı. "Var mı özellikle istediğiniz bir yemek? Yemekle çok da aranız yok gibi duruyor ama—" diyerek hafiften bir de sitemini işittim.

"Hemen anlaşılıyor değil mi kuş kadar anca yediği?"

Duyduğum buyurgan ses, tebessümümün dudaklarımdan yavaşça sönmesine neden olurken omzumun üzerinden ona baktım yavaşça. Bir yandan ceketini giyinirken bir yandan da baskın adımlarla adımlıyordu bize doğru. Gidiyordu... Beni bu evde yalnız bırakıyordu. Yüzümde takılı kalan tebessümüme düştü katran karası bakışları. Kaçırdım bakışlarımı.

"Anlaşılmaz mı?" diyordu Fatma Hanım da. "Zaten yaşınız altmışa yetmişe vardı mı şu hastalık bu hastalık derken iştahla dilinizi süremeyeceksiniz hiçbir yemeğe. Gençken, dinçken dünyaları yiyin n'olmuş sanki?" Devran'ı gördüğü an yüzünde güller açtı anında. Sevgisi gözlerinden okunur oldu tüm parıltısıyla. "Sen hiç merak etme ama... Hele bir tatsın benim yemeklerimi nasıl gücü kuvveti toparlanıyor Gelin Hanım'ımın."

Sırtımla belim arasına konumlanan iri eli, sıcak dokunuşu onun için öyle olağandı ki "Bakma gelinimin böyle narin, kırılgan göründüğüne," diyordu aynı içtenlikle baktığını görebildiğim yaşlı kadına karşı. "Benim gelinimin gücü kuvveti seni beni cebinden çıkaracak kadar yerinde."

Anlamadığım sözlerle kaldığımda yaşlı kadının al al olan yanakları, utançla gözlerini kaçırışı beni de yanımdaki adama bakmak zorunda bıraktı. Yüzü ne kadar ciddi duruyorsa sanki gözlerinin içi huzurla bakıyordu bana.

"Fatoş!" seslenişiyle yüreği hop eden kadın "Eyvah!" diyerek telaşa düştü. "Arif'i kapıda unuttum! Ağaç oldu herif mutfakta." diyerek hızla ayrıldı yanımızdan. "Kusura bakmayın," diyordu kilosunun izin verdiği ölçüde hızla adımlarken bile bize karşı saygıyla.

Onunla yalnız kaldığım an belimdeki dokunuşunu ona dönerek kestim. "Bazen sizi anlamakta zorluk çekiyorum." dedim hafiften çatılmış kaşlarımla ona bakarken.

Şahin de bazen öyle kelimeler kullanıyordu ki utanıyordum yeniden sormaya ne demek istediğini. "Az önce ne dedin de koskoca kadın utandı öyle?"

"Olanı söyledim," dedi esrarengiz bir tonlamayla. "Karımın narinliğine aldanmaması gerektiğini söyledim."

"Onu anladım." diye direttim küçük bir çocuk gibi elimde olmadan. "Ama niye cebimden sizi çıkarayım ki?"

Tüm ağırbaşlılığıyla gülmemek için dişleri arasına aldığı dolgun dudağına düşen bakışlarımla daha çok çatıldı kaşlarım. "Dalga mı geçtin yoksa benimle..." dedim alınganlıkla. Oysa ben onun ailesine karşı elimden geldiğince çabalıyordum.

Halimden keyif aldığını saklamazken yüzüm düştü. "Ben de senin anlamadığın şeyler söylediğimde böyle keyifleniyorum işte." dedim meydan okur gibi ancak o sanki ona nazlanıyormuşum gibi daha çok memnuniyet duyuyordu.

"Anlamadığın için üzülmeyeceğim, bundan sonra daha çok kendi dilimde konuşacağım." diye devam ettim son derece kararlılıkla. "Sadece sana sinirlendiğimde değil, hep konuşacağım öyle. Merak et dediklerimi de gör ne yaşadığımı."

"Sen bana hep konuş, Ahra." dedi bir nefeslik zorunlulukmuşum gibi. "Sen ne dersen de ben her daim anlarım seni, meraklanma."

Bakışlarının yoğunluğu altında kaçırdım gözlerimi. "Annen beni bekliyor ama ben nasıl gideceğimi bile bilmiyorum," dedim sanki bu onun suçuymuşçasına bir serzenişle mırıldanarak. "Kış bahçesi de neresi? Neden evde yapmadı ki şu kıyafet işlerini?"

Sıcak avucu parmaklarıma dolanırken dışarıya açılan büyük kapıya ilerlemeye başladık. "Seni kendi ellerimle bırakayım o halde." diyerek eğleniyordu sanki benimle. Bir başkası duysa soğuk bulacağı ses tonu benim anlayabileceğim bir derinlikle parıldıyordu sadece.

"Böyle her fırsatı değerlendirecek misin sen!" dedim ellerimizi kastederek. "Etrafta kimse yok bile." Tutuşunu sıklaştırarak verdi cevabını. Dışarı çıktığımız an hazır ola geçer gibi hareketlenen adamları inceliyordum yavaşça batan güneşin altında. Öyle olunca da çekemedim kendimi geri.

Kısacık bir an sonrasında fısıltısını işittim gözlerim az ilerideki camdan minik şatoya daldığında. Kış bahçesi dediği yer sanki ayrı bir evdi ağaçlık altında: "Dışarıda, çalışanların olduğu yerlerde daha dikkatli olmanı istiyorum." Sözleri ne anlama geliyor anlayabilmek adına ona döndüm yeniden. Bakışları elbisemin açıkta bıraktığı gerdanımda dolandı filtresiz bir buğulanmayla. "Kimsenin bir yanlışı olacağından değil ancak senin için de uygunsa aklımı başımdan alan güzelliğin bir bana olsun isterim."

"Ben nerede nasıl davranmam gerektiğini bilecek yaştayım merak etme." Keskin sözlerim etrafımızdaki onca adamın varlığıyla kısıldı. "Benim dolabımı dolturdan sizdiniz." dedim onun soyadının ağırlığı altında güçlükle ayakta kaldığımın farkındalığıyla. Oysa ne fark ederdi ki kimliğime işlediği soyadı çok mu farklıydı? "Bu sözlerini bana değil, benim için kararlar veren ailene söyle. Ne çabuk unuttun daha ilk geceden dolabına konan parçaları."

"Unutmak mı..." dedi derinden gelen sesi. "Her şey olması gerektiği gibiydi." Biraz olsun altın sarısı akşam güneşinin vurduğu gözleri karalığından bir şey kaybetmemişti. "Elbette benim karım nerede nasıl davranması gerektiğini bilir. Buna şüphem yok. Ben yine de hatırlatmak istedim."

"İyi öyleyse," dedim meydan okur gibi. Omuzumdan dökülen saçlarımı geriye doğru alırken anlık bir nefeslenmeyle bakındım etrafıma. "Şüphenin olmaması gereken tek bir şey daha söyleyeceğim sana. Benim oturup böyle evde her gün seni bekleyeceğimi, kadınlarınızın yaptığı dedikoduların başkahramanı olacağımı ve ellerinde beni oyuncak etmelerini bekleme benden."

"Ay Ahra hadi gel, baksana şunlara!" İzel elinde kısacık bir parti elbisesiyle sesleniyordu camdan duvarlar arkasından uzattığı başını heyecanla sallayıp dizilen askılardaki bin bir çeşit kıyafeti göstererek.

Bahsettiğim tam da buydu. "Benim hayatımda durup beklemek yok sen de bunu çıkarma aklından." Sözlerimi dinlediği anda kış bahçesinin uzandığı taşlı yola baktığımda bir bağlantısı da evin içine doğru uzanıyordu ancak Azem Devran Payaslı bana evin içinden gidebileceğimi söylemek yerine elimi tutmuş, sanki kendisini yolcu ediyormuşum gibi göstermişti aynı cam duvarın arkasında izleyen tüm herkese karşı.

Karışan aklımla yeniden ona döndüm. "Bilerek yaptın," dedim şaşkınlığımı gizlemeden. Çok değil biraz olsun parçaları ve camların ardındaki kaçamak bakışları birleştirince kolay olmuştu anlamak. Üstelik hala elini tutuyordum elimde olmadan. "Seni yolcu ediyormuşum gibi gösteriyorsun bizi!"

Tehlikeli bir gülüş yerleşti dudaklarına. "Aklı sende olan kimseyle aynı çatı altında olmam dedin bana. Senin olmana da müsade etmem dedin."

Elimi bırakan iri eli belime yerleşip beni hafifçe kendisine çekerken aramızdaki kısa mesafe uzaktan bize bakan kadınlara sanki sarılıyormuşuz hissi veriyor gibiydi. Kendiliğinden koluna dokunmak için kalkan elime söz geçiremedim.

Varla yok arası bir tutuşla yerleşti parmaklarım koluna. Güven bulduğun bedene sarılmak tam da böyle bir şey miydi? Üstelik tam anlamıyla sarılmış bile sayılmazken bunu hep istemek ne kadar doğruydu. Kulağıma uzanan sözleri içimde anlamsız bir hoşnutluk bıraktı: "Sen dileyeceksin, ben gerçekleştireceğim. Senin haberin olsun ya da olmasın ben senin için de kararlar vereceğim."

Bilinmeyenlerle dolu bir denklem içinde verdiği sonsuz değeri kabul etmeyen ve etkisiz eleman görevi gören her şık daha anlamlıydı şimdi. Göğsüne neredeyse değecek olan burnuma dolan baş döndürücü kokusundan yüzümü başka yöne çevirerek uzaklaştırdım. Fazlaydı tüm bu adımları. "Benim için kararlar alırken çizdiğim sınırlarımı aşmak da mı verdiğin kararlar altında!" tıslarcasına sarf ettiğim sözleri yarıda kesen bir ampül parladı kafamda.

Yüzümü geri çekip hafifçe başımı kaldırarak keskin yüz hatlarına baktım anında. Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken ne diyeceğimi bilemeyerek baktım ona. "Aklı sende olan biri var orada." dedim hiçbir duygu barındırmayan zerafetimle.

Arkamda kalan alana, içindeki kadınlara ve koskoca bir mağazayı içine kurmalarına baktım göz ucuyla. Birkaç kaçamak bakışı seçmek zor olmadı. Birkaç kötü bakışı yakalamak çok daha kolaydı.

"Benim usul usul yüreğine sızmak istediğim tek bir kadın var." dedi geri çekilip yüzüme bakarken. O benden uzaklaşmış, ben kolundaki elimle kalmıştım öylece. Kendime geldiğimde bir geri adımla uzaklaştım ondan. Koluna sarılan parmaklarımı diğer elimin parmakları hızla sıkarak pençelenmişti ellerim önümde.

Hafifçe aralanan dudaklarıma, batan güneşin yüzüme vuran aydınlığına, kirpiklerime karışan saçlarıma baktı hayranlıkla. "O kadının sözleriyle yaralamaktan çekinmediği adamım ben. Daha ilk andan çektiği resti, kestiği raconu çiğneseydim de karımın zalimliğiyle karşı karşıya mı kalsaydım?"

Neden bilmiyorum ama benim aklıma bile gelmeyen ihtimalle sözlerime değer verip unutmaması gülümseme ihtiyacıyla dolup taşmama olanak sağladı. Birbirine bastırdığım dolgun dudaklarım ne kadar saklayabildi anlık gülümseme isteğimi bilmiyorum ama ondan kaçırdığım gözlerimle yeniden ciddileştim. "Hiç derdim tasam yokmuş gibi bir de peşindeki kadınlarla mı uğraşacağım? Bu hiç benlik değil, Payaslı."

Onu kıskanmamı mı beklemişti bilmiyordum ancak her ne düşünüyorsa istediği olmamış gibi devam etti sözlerine: "Bir saate geleceğim, senin de işin bitmiş olur o zamana. Ünal'ın senin için getireceği birkaç şey var."

Bu akşam için büyük bir planı olduğunu biliyordum. Telefonda öyle demişti dün gece. Her kimle konuşuyorsa sonunda kendilerine mezar yeri beğenmeleri gerektiğini bile söylemişti üstelik.

Minik bir baş sallamayla sözlerini kabul ettiğimde içinde bulunduğum durumdan yüzüme soğuk su çarpılmış gibi anında sarsılarak kurtuldum. O merdivenlerden inip de aracına bindiğinde ben yerime demir atılmış bir gemi edasıyla dalmıştım yine düşüncelere.

Ayrılmadan önceki son bakışında, aracı uzaklaşmadan önce kaplı siyah camını indirip de baş selamıyla vedalaşmasından sonra ilerleyebildim gitmem gereken yere anca.

"İşte güzeller güzeli gelinimiz de geldi!" Az önce kapı ardından seslenirken askıyla üzerine tuttuğu ışıltılı şeker pembesi kısa gece elbisesini giyinmiş, tam ortaya kurulan yuvarlak prova platformunda karşısındaki kadınlardan yorumlar alan İzel'in neşeli sesi doldurdu kulaklarımı, içeriye adım attığım anda. "Ay Ahra çok güzel görünüyordunuz."

Öyle dolu doluydu ki etraf, arkama bile bakmadan kaçıp odamıza sığınmak istedim anında. Kıyafetler, ayakkabılar, takılar, etrafta koşuşturan tanımadığım insanlar...

Yine de "Beklettiğim için kusura bakmayın, haber gönderdiğiniz gibi gelemedim." dedim Ahenin Hanım'a karşı mahçup bir gülümsemeyle. Yadigar Hanım ile oturmuş kahvelerini içiyorlardı bir yandan.

Beni gördüğü an ayaklandı ve az önce kapı önündeki halimizi gördüğünü belli ederek "Olur mu öyle şey, güzel kızım." dedi parıldayan gözleriyle gülümseyip. "Azem haber vermişti işin olduğundan, senin evi değil de burayı hazırlatmak istediğini söylediğinde."

Öyle içten ve zarif duruyordu ki hemen arkasında, yaşıtı gibi duran birkaç genç kadınla gözlerini üzerime dikmiş nefretle süzen kadın sanki onun kızı değilmiş gibiydi. Şahsenem yanındaki iki kadınla içeri girdiğim andan bu yana öldürmek ister gibi bakıyordu bana ve belki ben de ona...

Ahenin Hanım'ın "Sizi tanıştırayım," diyerek takdim ettiği birkaç kişiyle el sıkışırken buldum kendimi. Evliliğimizi kutluyor, mutluluklar diliyorlardı. Tasarımcısı dikişçisi nakışçısı daha şimdiden çokça zamanımızı almışlardı.

"Sizin için çok güzel parçalar seçti Ahenin Hanım... Bir de aslında siz denemeye başlamadan önce beden ölçülerinizi alırsak tasarımlar için çok daha iyi olabilir."

Gri kısa saçları arasında birkaç kızıl tutamla aykırı bir görünüme sahip olan orta yaşlardaki kadının eliyle gösterdiği duvara bakıyordum. İmkanı yoktu ben bunları deneyecek güçte biri değildim.

Neyse ki İzel'in sesi kurtarmıştı benim gizli şaşkınlığımı. "Asıl tanışman gerekenler burada yengecim..." Üzerinde başka bir gece elbisesiyle platformdan inip hızla yanıma gelmesi sanki kendisini bana karşı affettirmek ister gibi samimiyetle yaklaşmasının bir parçasıydı ancak bana yenge dediği an bundan hoşnutsuz kalan ve bunu anında belli eden tek bir kişiye döndü bakışlarım.

Kıvırcık saçları, neredeyse dışarıdaki korumalar kadar uzunca boyuna rağmen giyindiği yüksek topuklu ayakkabıları ve incecik fiziğiyle oldukça güzel ve bakımlı görünüyordu. Bu o muydu?

"Tanıştırayım..." deyip de Şahsenem'in yanındaki iki genç kadını getirmişti önüme. Az önce tek bir hitapta yüzü düşen uzun boylu kadının sıkmam için uzattığı eli dahi kemikleri sayılacak derecede incecikti. Tıpkı üzerindeki yarım üstün açıkta bıraktığı kaburgalarının sayılabileceği gibi. Ya hastaydı ya da güzelliği konusunda hastalık derecesinde takıntılı.

Pek de istemeyerek uzattı elini. "Yasmin," dedi yalnızca. Oysa adı değil kim olduğu lazımdı bana.

İzel "Ahra'ya yenge dedim diye mi üzüldün sen?" deyip kahkaha attınca yalnızca adını söyleyen kız yaptığı yanlışın farkına varır gibi mahçupça gülümsedi. "Kusura bakma," dedi daha daha içten bir yaklaşımla. "Devran gibi bir adamın bizden önce evlenmesi benim için beklenmedikti. İzel'in ilk yengesi olamamak beklenmedikti... Tebrikler yeniden."

Ne bekliyordum bilmiyordum ancak Devran'ın adını ağzına bu denli rahat alabiliyor olması garip gelmişti. Hafifçe havalanan kaşlarım ona uyarı niyetiyle ulaşmış olmalı ki "Kaptınız ya sıramızı, sizin evliliğiniz de biraz acele olunca şaşkınım affedersin." dedi dolgun kıvırcık saçlarını elleriyle hareketlendirip bakışlarını kaçırarak.

Gülümsedim ve Yasmin'in uzattığı eli sıktım zarifçe.

Kendi kendine "Artık nasıl bir göz boyamayla aldıysan adamı avucuna..." mırıldanışı duyulmayacaktı ancak dudaklarını okuyarak anlamıştım anında. Açık etmedim kendimi İzel'in "Yasmin, Ersoy abimin kız arkadaşı." deyişini dinlerken.

"Kendi kendine gelin güvey oluyor abimin evleneceği yok bakma sen ona." İzel'in gizli gizli fark ettirmeden yavaşça kulağıma fısıldadığı sözler bende hiçbir his uyandırmazken anında diğer yabancıya döndü saniyelik bakışlarım. "Aslında bu sitemi ben değil de sanki Ersoy hak ediyor hım?" dedim gizli kinayeli sözlerine ithafen. "Şayet Ersoy evlenmeye sizin kadar meraklı olsaydı eminim ki o da abisi gibi işi aceleye getirebilirdi. Demek ki henüz hazır hissetmiyor kendisini."

Geldiğim andan beri bu üç kadının bakışlarından habersiz kalışımı ve şimdi de onların sahte samimiyetlerine inanacağımı falan mı düşünüyorlardı?

Anında susar olduklarında başka bir ses doldurdu kulaklarımı.

"Yasmin'i belki ekranlardan az çok tanıyorsundur ama biz sizinle bir tanışalım..." Önüme uzanan ele, uyarı dolu bir seslenişe ve arkadaşına sarf ettiğim sözleri üzerine alınan kadının buz mavisi gözlerine baktım dikkatle. "Deniz ben." dedi büyükçe yaşının getirdiği resmiyetle. "Yasmin'in kuzeniyim. Ablası desem daha doğru olur. Şahsenem'in de üniversiteden arkadaşıyımdır."

"Ahra buralı değil. Haberi olmayabilir... Yasmin geçen yılın Türkiye güzeli seçildi."

"Öyle mi?" dedim İzel'e dönerek. İlgiyle yaklaşırmış gibi oluşumun yanı sıra İzel'in hayranlıkla baktığı yüzüme karşı "Zaten iyi ki burada değilmişsin yoksa kimseye şans bırakmazdın sen." deyişi sahiden sıcacık etmişti içimi. Bu kız ne düşünüyorsa direkt böyle pat diye konuşuyorsa çok başı yanardı.

Kırdığı potla anında Yasmin'e döndü. "Yengemi öveyim derken müstakbel yengemi gömdüm gibi oldu ama—" Daha beter bir pot kırdığını anlayınca "A-ay!" diyerek dudaklarına kapadı parmaklarını. "Özür dilerim, düğün heyecanı manyak etti beni. İlk defa abim evleniyor da nasıl görümce olmam gerektiğini tam şey yapamadım—" Kendi sözünü kendi kesti ve bana döndü hızla. "Yani sana görümcelik yapmak istediğimden değil de işte ben biraz heyecanlıyım siz evlendiniz, ailemiz büyüdü, hatta ileride daha büyüyecek ben hala olacağım—"

Şahsenem "Yeter bu kadar saçmaladığın..." diyerek uyardı kuzenini. "Ne zaman büyüyeceksin sen? Gören de lise sonda değil orta sonda sanır seni. Yaşının insanı ol biraz."

Aynı evi paylaşmaya başladığım insanlar hakkında hiçbir şey bilmemek kendimi savunmasız hissetmeme neden oluyordu. Adı Deniz olan kadının deniz gibi gözlerine, sarıya çalan dalgalı saçlarına, hafif bir makyajla bile tüm güzelliğini ortaya çıkaran teninde aradığım ama bulamadığım neydi anlamadım. Hafifçe sıktığım eli sonrası parmağımdaki yüzüğe düşen dalgın bakışları kaçmadı gözlerimden.

Yoksa sen misin o, sorusuyla bir hesaplaşma ortasında kaldım içimdeki savaşın mağlubu olduğum anda. Olsa ne olur ki, diyordu zihnimdeki susmak bilmeyen ses. Düşündüm de sahiden olsa ne olurdu? Umurumda bile olmazdı bana ait olan herhangi birine ya da bir şeye el uzatmadığı sürece. Hatta el uzatsa bile, diye ekledim kendime. Ben uyarımı yapmıştım. Şayet Payaslı bana karşı bir yanlışta bulunursa kendi icabına kendi bakabilirdi beni yormadan.

"Deniz abla aynı zamanda ailemizin yeni doktoru sayılır..."

İzel'in tüm çocuksu neşesi aldığı uyarı sonucu ortadan kalkarken buz kesen ortamı yumuşatmak isteyerek her birimizin gözlerinin içine bakışını fark etsem de ona istediği samimiyeti veremeyecektim şu an için. Bu, kapıldığı hayallere daha sıkı sıkı bağlanmasına neden olurdu.

"Memnun oldum," dedim yalnızca. "Kusura bakmayın bana misafirlerimiz olduğu söylenmemişti. Yoksa böyle bir organizasyonda ağırlamazdık sizi."

"Babam Payaslı ailesinin doktorudur. İzel'e bakmayın siz. Bizim bu aileyle bağımız işbirliğinden de öte."

Deniz'in sözlerini Şahsenem'in asıl misafir sensin burada anlamındaki soğuk bakışları takip etmişti. Neyse ki sessizliğini koruması bile benim için iyiydi.

"Ahra Hanım, ölçülerinizi alabilir miyiz?" seslenişiyle ayrıldım yanlarından.

Yasmin'in inanılmaz yetenekli bir giyim tasarımcısı olduğunu da öğrenmiştim aynı zamanda. Birkaç dakika geçince burada kim neyin kararını veriyordu anlamış değildim ancak gelinliğimi tasarlamak için can attığını söylediği son sözleri bende son nokta olmuştu.

Bu evcilik oyununda ailesinin oyuncak bebeği gibi hissediyordum kendimi.

Önüme dizilen milyon dolarlık elmas gerdanlıklardan öylesine seçtiklerim bir bir kenara ayrılıyordu geçen zamanda.

Paravan görevi gören seperatör arkasına geçmem istendiğinde yalnızca "Denememe gerek yok, beden ölçülerime göre ayırdınız zaten... Ahenin Hanım'ın seçtiği her şeyi odaya çıkarın lütfen." ricasıyla kurtulmuştum aklımı kurcalayan onca şey varken burada onlarla vakit öldürmekten kurtulmak isteyerek.

Goncagül elleri binbir kıyafet dolu çalışanlara yolu gösterirken kucakladığı mücevher kutularıyla eşlik ediyordu onlara.

Şans benden yanaydı ki "Devran Bey sizi bekliyor." sözleriyle kurtuluşum açığa çıktı. Şu bir saatte hiçbir şey yapmayarak yorulmak tam da buydu işte. Onca zaman ne ara geçip gitmişti bilmiyordum ancak en kısa sürede bir odaya kapanmak ve uzunca süre insan görmek istemiyordum yalnızca.

Kış bahçesinden ayrılıp da eve girdiğimde, önümdeki korumalardan birini uzunca takip ettiğimde ince dar bir koridorda nereye ilerlediğimi bilmeden yürürken parmağımdaki yüzükle oynayarak stresten kurtulmak istemiştim ki dokunamadığım soğuk metalin yokluğuyla baktım parmaklarıma.

Zaten bol geliyordu bir de ilk günden kaybetmiş olma düşüncesi mahvetti beni.

Bir yandan nerede düşürmüş olabileceğimi düşünürken bir yandan da "Neden buradayız?" dedim elimde olmadan. Nefret ediyordum ucu bucağı görünmeyen dar koridorlardan, her an koşturmam gerekiyormuş hissi veren büyük alanlardan.

Adam "Güvenlik sistemi için verileriniz taranacak." dedi bir robottan farksızmış gibi.

"Çok uzun sürecek mi?" diye sorarak benimle konuşsun istedim ancak yasaklıydım sanki ona. Türkçe konuşabildiğim her yabancıyla birkaç kelamım olsun istediğimden miydi bu kendiliğinden soruşlarım?

"Parmak izleriniz ve yüzünüz taranacak." dedi en kısa haliyle kurtulmak ister gibi. "Ünal Bey daha ayrıntılı bilgilendirecektir sizi Gelin Hanım."

"Ahra benim adım," dedim tanışma ihtiyacı duyarak. Belki de adımı bilmiyordu. Ancak bunun imkansızlığıyla sustum yeniden. Geriye sardım zamanı. Parmağımda olması gereken yüzük neredeydi?

Denediğim gerdanlıklar, setteki yüzükler derken çıkıp da geri takılmamış olabilir miydi? Unutmak mı bu umursamamak mı sorusuyla yüzleşmem gerekliydi. Bilerek geri takmadığını kendine bile söyleyemeyecek misin Ahra diye fısıldıyordu o karanlıktaki ses. Sadece unuttun kabullenişiyle çok da üzerinde durmayarak koca malikanenin birkaç kat altındaki güvenlik odasını andıran mekanındaydım şimdi.

Benim için açılan kapıdan içeri girdiğimde neyle karşılaşmayı bekliyordum bilmiyordum ama bir masa karşısında yine onun karşısında kalmıştım şimdi.

"Biz seninle böyle hep bir masa başında hesaplaşacak mıyız yani?" dedim alaya alır gibi. Gözlerinin kısılacağı bir gülüşler baktı yüzüme. "Gerçi oturup konuştuğumuzda da bir sonuca varamıyoruz ama."

Daha bir saat önce başka bir odada aynı durumda olmak garipti ancak pek de doğru söyleyemediğim bir kelimeyle dilimin sürçmesi onu daha geniş gülümsetti. Bense belli etmediğim bir utançla baktım ona. Sıcaklamıştım anında. Yoğun bakışları da işin içine girince zorlaşıyordu her şey benim için.

"Ne yapayım... Karıma gel seni balayına çıkarayım desem daha yola çıkmadan eve cenazem girer diye korkar oldum. Bir güzelin hasretiyle başa çıkmak kolay mı sanıyorsun sen?"

Tıklatılan kapıyla geldim kendime. Oturduğum sandalyede saklanmak istedim karşımda dikilmiş adamdan. İçeri girenleri izledim sadece. Bir de elimde olmadan onu. Daha dikkatle bakıyordum şimdi dilimi damağımı kurutan ifadesinden kaçmadan.

Masaya kurulan ekipmanlara ve Ünal'ın kucağından indirdiği telefon, tablet, bilgisayar ve dahasına baktım şaşkınlıkla. "Cihazların tüm güvenlik yazılımı yüklendi, kontrol edildi." diyordu ancak benim gözlerim tam karşımda ayakta duran, ellerini masaya yaslamış ve gözlerini üzerimden çekmek bilmeyen adamdaydı.

Siyah gömleğinin kolları kıvrılmış, bağrındaki birkaç düğmesi açılmıştı ve üzerimdeki kıyafetin farkında olmamı ister gibi uyarıyla havalanmıştı kaşları. Parmağındaki yüzük ise benimkinin aksine yerindeydi. Esmer teni, göğsündeki dövmesi ondan gözlerimi anında çekmeme sebebiyet verdi.

"Tüm uygulamalar kuruldu mu?" Sorusu öyle soğuktu ki en az Ünal kadar ben de hazır ola geçer gibi olmuştum bu tavrıyla. "Çok uzun sürmesin işin."

Ünal ise çok ama çok kısa bir an duraksayıp "Elbette," dedi ve açtığı telefonu önüme koydu elime bırakmak yerine. "Yazılımlar güncel. Aile içi haberleşme bu uygulamadan gerçekleşiyor."

Aramızdaki epeyce mesafeye rağmen uygulamayı açtı ve yeniden uzaklaştı. "İhtiyacınızın olabileceği her numara kaydedildi. Telefonun şarjı bitecek dahi olsa konumunuz izlenebilecek ve görüşmeleriniz olumsuz herhangi bir durum olmaması adına kayıt altında tutulacak."

Bahsedilen her detayı dikkatle dinliyordum ancak aklım dağılmış, her daim izleniyor olma fikri yine ve yine beni eskiye taşımıştı. Olması gereken buydu elbette, biliyordum ama elimde olmadan düşmüştü yüzüm.

"Sadece senin değil, hepimiz için bu sistem kullanılıyor." Gözleri avına odaklanmış panter edasıyla Ünal'da, sözleri ise banaydı. "Tedbirli olmak iyidir."

Ünal onun için bir çalışandan daha çok bir dosttu anlamıştım bunu ancak şimdi sanki öldürecekti onu öyle kilitlenmişti katran karası gözleri. "Tüm detaylar bittiyse beni çalışma odasında bekle," dedi devamında ona.

Oysa ben yanımdaki adama döndüm, gitmeden önce soru işaretlerimi gidersin istedim.

"Ama evdeki güvenlik sistemi için parmak izlerimi alacağınızı söylemiştiniz. Ve yüzümün taranacağını."

"Karımın tüm gerekli bilgilerini ben alacağım," diyen adamla Ünal'ın dudakları gülmemek için savaş veriyordu sanki.

"Devran Bey tüm sisteme hakimdir. Her ayrıntıyla kendi ilgilenecek."

O da biliyordu ki bir belli etse durumun vehametini canından olacaktı. Devran kıskanıyordu ve o da fark etmişti bunu. Ona Ünal'ı istediğimi söylediğim andan beri bu duruma olan hoşnutsuzluğunu hiç gizlemiyordu. Üstelik benim isteğimin cezasını Ünal çekiyordu. Onu mahvediyordu.

Güvenlik odasında yalnız kaldığımızda bu denli kuvvetli bir korunmayı gerektiren ne olabilir ki düşüncesiyle ayağa kalktım ve yanına gittim. "O halde al da bir an önce gideyim," dedim masadaki tarama cihazına parmağımı öylesine yerleştirirken.

Ancak o tüm heybetiyle arkamda yer edinirken yavaşça elimi tuttu ve kendi eliyle dokunuşumu düzeltti. "Birkaç saniye bekleyeceksin."

İri eline hapsettiği elimi hareketlendirip ikinci parmağımı da koyacaktı ki "Tamam," dedim bu denli yakınımda oluşunu unutmak isteyerek. "Şimdi ben yapabilirim işte, göstermen yeterliydi."

"Elbette yapabilirsin.... Ancak ben sabahtan beri etrafta salındığın şu halinle aklımı kaybetmek yerine, tenine dokunmak için bu anı değerlendirmeyi tercih ediyorum. Ve sen ne dersen de biraz olsun kokunu soluyabilmek için kendime fırsat yaratıyorum."

Bu denli açık olması beni sahiden zorluyordu. Birkaç santim arkamdaki bedenin sıcaklığı sanki hareket ettiğim an bedenime karışacaktı. Beni sahiden yakacaktı. Koluma değen kolu haricinde bedeni temas etmese de ateş gibi yakıyordu sanki.

"Benim yüzümden kızıyorsun ona," diyerek sıcaklığını aklımdan çıkarmak istedim ancak olmadı. "Yazık değil mi?" diye mırıldandım gözlerimi kapayarak. Anında hayali belirdi gözlerimde. Dokunuyordu bana. Yeniden açmak zorunda kaldım gözlerimi.

Sinirlendiriyordu beni işte. Ne olurdu kim olduğu, hayatıma nasıl girdiği hiç aklımdan çıkmasa?

Kokumu soluması bir yana bıraktığı soluğuyla yanağımda hissettiğim sıcak nefesi karnımı hareketlendiren bir etkiye sahipti.

"Evet," dedi avcundaki elimi tamamen açıp yeniden lazer ekrana bastırdığında. "Sana kıyamayışlarımı başkalarına kıyarak çıkarıyorum."

Sıra diğer elime geldiğinde yanıma geçmek yerine daha da yaklaştı, burnu neredeyse saçlarımın arasındaydı.

"Devran," dedim ama adını fısıldayışım öyle ansızındı ki ne diyeceğimi bilemedim, sessiz yutkunuşumla, göğsüne sürtünen omzumla hareketsiz kaldım.

"Söyle," dedi daha ben adını tam bitirememişken. Sesi dizlerimi titretiyordu sanki. Öyle bir söyle diyordu ki insanın aklı karışıyordu.

"Hep böyle mi olacak?"

Sen bana bir adım atacaksın ve ben senden hep bin adım kaçacak mıyım?

"Nasıl?" Hırıltılı sesi dudağımın yavaşça yuvarlanıp dişlerimin arasında ezilmesine neden olurken masa üzerindeki tarama ekranına yaslı elimden destek aldım, elimin üzerindeki iri eli tenimi ekrana bastırırken boştaki elim de masanın kenarına güçsüzlükle tutundu anında. Başımın güçsüzlükle arkamdaki omzuna düşmesine asla müsaade edemezdim.

"Benim yüzümden..." Nefesimin hızlanmış olmasına akıl sır erdiremezken yüzüğünün elimin üzerindeki soğuk teması sanki elimde değil de en mahremimdeydi. "Benim yüzümden kızacak mısın hep böyle başkalarına?"

Başımı azıcık hareketlendirsem yüzüyle karşılaşacaktım ve buna cesaretim hiç yoktu. İstemiyordum yüzünü görmeyi de sesini duymayı da ama... Ama elimde olmadan arsızca istediğim şeyler yüzümü kızartıyordu sanki. Bu yüzden bile kaçmalıydım ondan en uzağa, hep uzağa.

"Şayet yaptıklarının karşılığında kızdığım sen olsaydın... Sinirimi senden çıkarsaydım... Yöntemlerim çok daha başka olurdu."

Derinden gelen sesi bacaklarımı birbirine bastırma iç güdüsüyle bedenimi ele geçirdiğinde taramanın tamamlandığını belli eden mekanik sesle hızla çektim elimi. Ama o arkamdan çekilmedi, ben ona dönmedim. Yüzümden mahrum bıraktım sandım.

Oysa iri parmaklarını ve ateşe tutulmuş gibi kızgınlaşan avucunu bel oyuntumda hissettiğimde sıcaklayan ellerim elbisemin eteklerine sürtündü. Sağ yanım ateşiyle dağlanıyordu. Sol eli masadaki yerindeydi.

"Zaten sen de tüm sinirimi senden çıkarmamı istemezsin, değil mi?" Tenimi sıkıştıran parmakları yavaşça gevşedi ve "Şimdi tüm öfkemle yukarı çıkacağım ve karımın güzelliğini sergileyen şu kumaş parçasını dolabına kim yerleştirdi öğreneceğim." dedi.

Her kimse bunun sebebi, işte şimdi ona acımak gerekliydi. "Yine sana kıyamayıp başkalarını yakacağım."

Sözüyle, süzüşüyle yaktığı bendim farkında değil miydi? Taramanın tamamlandığını duyuran alarmla düşmek üzere olan göz kapaklarımı kapadım sıkı sıkıya.

Elimi elinin hapsinden kurtardım. Ufacık hareketimde arkasındaki koca bedenle iç içeymişim gibi olacaktım ama o son bir soluklanışla alan tanıdı bana. O ufacık geri çekilişini fırsat bilip masayla bedeni arasından çıkacaktım ki kolumu tutup gitmeme izin vermedi. "Ama öncesinde sana da kıyacağım gibi duruyor?" dedi kıymaktan çok uzakta bir tonlamayla.

"Yüzüğün nerede Ahra?"

Sorusu sorgulamaktan çok uzaktı. Sesi hesap sorar gibi keskin, sözleri çaresiz bir çocuk gibi alıngan çıkmıştı. Anlamıştım asıl sorusunu... Neden yirmi dört saat bile taşıyamadın parmağında bir yüzüğü, diyordu acıyla. Bakışlarından anlaşılıyordu, bu kadar mı ağır geliyor, dediği.

Az önce dokunuşuyla alevi harlayan, sözleriyle bile tenimi cayır cayır yakan kendisi değilmiş gibi oldukça derin bakıyordu bana. Anlamak mı istiyordu beni yoksa içimdeki bitmek bilmeyen ikilemi mi sonlandırmak istiyordu algılayamadım. İçimde verdiğim savaş, karşımdaki adamla vereceğim savaştan daha az yaralayacaktı beni. sırf bu yüzden bile her şeyi ama her şeyi görmezden gelip ona dişlerimi çıkarabilir, ne denli kötü bir adam olduğunun aklımdan çıkmadan ona karşı gardımı sağlamca tutabilirdim her defasında.

"Ben..." dedim devamını getiremedim. Onunla bulunduğum her kapalı kapı ardında kendime yabancılaşıyordum elimde olmadan. "Saatlerdir üzerimde denemedikleri şey kalmadı yukarıda!" diye yükseldim. Etkisi altına alan tüm hisleri elimin tersiyle ittim. Az önce en mahrem yerlerimde dolansın istediğim dokunuşundan kolumu çekerek uzaklaştım. "Bir şeyin yokluğunu fark etmek için önce varlığına alışmak gerek... Daha önce hayatımda bir kere bile yüzük takmamışken şimdi çıkarıp da geri takmak aklıma gelmedi diye kızamazsın bana."

"Ben anlayacağımı anladım." dedi hafif bir baş sallamayla. Erkeksi ses tonu keskinliğini korurken bir adım geri çekildi. "Burada işin bitti." dedi yalnızca ve ben başka bir şey demesine bile müsade etmeden çıktım odadan ondan kaçarcasına.

Gözlem altında tutulan cisim yansıdığı alana göre şekillenmez, yalnızca basit bir yanıltmacadan ibaretmiş gibi insan gözüne bir başka görünür der İzdüşüm Yasası.

Sağdan baksa ayrı, soldan baksa ayrı kanıya varacağını bilir de günün sonunda işine geleni seçer insanoğlu. Ne doğrusu vardır ne de yanlışı. Tek çaresi vicdanın sesine kulak vermektir.

Ya yok sayacak önüne serilenleri ya da kapayacak gözlerini, bildiğini okuyacak her zamanki gibi; ikilemde kalıp da ne sağa sola adımlamaya cesareti olan biri.

Ahra Erdenil tam da bu ikilemdeydi. Hayatındaki adamın ne olduğunu biliyordu da hangi izdüşümünü ele alması gerektiğini kestiremiyordu.

Kaçıp sığındığı odada sağa sola yerleştirilmiş yeni kıyafetlere, ayna önünde üst üste kule halinde yerleştirilmiş mücevher kutularına ve yataktaki teknolojik cihazlara bakıyordu ölü gözlerle. Takıların uzandığı yüksekliğin üstünde alyansını görünce hiç düşünmeden aldı taktı.

Payaslı'dan kaçalı dakikalar olmuştu ancak ne gelen vardı ne de giden. Odada öylece hiçbir şey yapamıyor olmak kendisiyle yalnız kalışına neden olunca tehlikeli düşüncelerden onu koparacak tek şey ilk defa yararını zararını düşünmeden gönlünden geldiği gibi hareket etmek oldu.

Uzun gür saçlarını ensesinde toplarken asi tutamlarıyla baş edemeyerek öylece dağınık bıraktı ve üzerindeki beyaz elbiseyi öylece çıkardı. Özgür hissetmişti kendisini olur da koşmam gerekirim korkusuyla dikkat etmeden dilediğini giyindiği kıyafet içerinde.

Ve şimdi uzanıp bir başka elbiseyi aldı üzerine. Doyasıya inceledi kendini ayna karşısında.

Yorulmadı, üşenmedi neredeyse hepsi içerisinde kendisini prenses gibi hissetti ve hatta kendine dahi açıklayamadığı bir hisle eli uzandı, çekmecedeki o yasaklı parçalara. Görmek istiyordu kendisini, sunulan imkanlar dahilinde nelere sahip olabileceğinin mutluluğuyla. Utanç duymadan, gönlünden geldiği gibi hareket etti yalnızlığıyla baş başa kaldığı odada. Ne etrafın giyinip çıkardığı parçalarla savaş alanına dönmüş olması umurundaydı ne de sahiden yaşıyormuş gibi hissedişinden kaçma isteği.

Dakikalar sonra sahici bir yorgunlukla atmıştı kendisini berjerin yumuşaklığına. Üzerinde yalnızca krem renginde ince askılı ipek bir pijama üstü, altında küçücük bir çamaşırla yığılmıştı oraya. Gözlerini kapamış toplu saçlarıyla kafasını geriye yatırdığında aldığı huzur dolu soluklanış havalanıp alçalan göğsünü, ipeğin inceliğinden belli olan göğüs uçlarını öyle bir albeniyle sunuyordu ki beyaz teni parıldıyordu ay gibi.

Tam da bu sırada ufacık bir sesle geldi kendine Ahra. Onun için zaman durmuş, dünya sanki daha yaşanılır kılınmıştı ancak biri gelir korkusuyla ayaklandı olduğu yerde.

Sese kulak verdiğinde kapalı kapı ardında birkaç güçsüz tıkırtıyla çatıldı kaşları.

Sonra çatılan kaşlarını narinlikle havalandıracak, korkuyla dolan yüreğini sıcacak yapacak bir miyavlama doldurdu kulaklarını.

Miyavlama sesiyle "Nasıl ya..." diye mırıldanarak araladı kapıyı. Ancak o küçücük aralıktan bile öyle hızla içeri adımladı ki yuvarlandığını düşündüğü tombul bembeyaz pamuk yumağının, elinin altındaki kapıyı geri kapatmayı bile akıl edemedi o sırada.

Beyaz tüylü iri kedi derinden bir miyavlamayla sanki birinin peşindeydi. Sızdığı odada yerdeki kıyafetler arasında hızla dolanıyor ve onu arıyordu. Ahra'nın kendisine itiraf edemediği gibi bu tombul kedi de Payaslı'yı istiyordu yanında.

"Sen ne tatlısın öyle ya." Boyunundaki toz pembe kurdelesine baktı gülümseyerek. Süslü yazıyordu ucunda. "Süslü mü senin adın?" dedi tıpkı bir bebeğe ilgi gösteriyormuş gibi. Eğilip kucağına aldığında narin kolları arasında tombul bir kedi değildi sanki. Tüyleri öyle yumuşak öyle güzeldi ki gözlerinin içi gülüyordu Ahra'nın, günler sonra saf bir sevgiyle dolarak. "Sen nasıl geldin buraya? Yoksa yolunu mu kaybettin?"

Süslü yeniden miyavlayıp kendisini tek hamlede yere atınca Ahra peşine düşmüş, dizleri üzerinde yere eğilip parmak uçlarıyla sevmeye başlamıştı kediyi. Belli ki kucak sevmiyor ama kendisini okşatmaktan da geri durmuyordu.

Ahra onun için yere oturmuşken Süslü sanki aradığı kokuyu bulmuş gibi yerde ilerleyip yatağa zıpladı. Onun tarafına bıraktı kendini...

"Ama neden sevdirmiyorsun ki kendini?" dedi bu defa tüm masumiyetiyle belki de sözlerimi anlamıyordur diye düşünüp Türkçe devam ederek. "Yoksa... Sevmedin mi beni?"

Süslü tüm güzelliğine inat tipik bir soğuk bakışla bakıyordu etrafına. İstediği yeri bulmuştu sonunda. Onun yastığı üzerine oturdu ve hiç kalkmadı.

Ahra peşine düşmüş, küçük bir kız çocuğu edasıyla kıvrılmıştı yanına. Bir dizini yatağa yaslamış, bir bacağı yataktan aşağı sarkarken kedinin yanında yer edinmişti kendine.

Patisini elleri arasına alıyor, yeni bir oyuncak bulmuş gibi özenle inceliyordu tombul bedeni. "Keşke daha önce bulsaydın beni..." dedi kendi kendine gülüp kedinin yumuşak tüylerini severken. "Çok güzelsin."

Süslü Ahra'nın kucağına tırmandı ve toplu saçlarından uzanan birkaç tutama uzattı patilerini onları yakalamak ister gibi. Bu Ahra'yı gülümsetmeye yetmişti. Minik bir kıkırdamayla kendisini geri çekti. "Hem kendini sevdirmiyorsun hem de beni sevmeye çalışıyorsun. Haksızlık!"

Boynuna sürünen tüyler huylandırmıştı, onu daha sesli güldü ve tam da o sırada bir karartı belirdi koridorda.

Açık kapıdan koridora yayılan eşsiz gülüş Payaslı'nın canına can katıyordu sanki. Kimselerin çıkmayacağı alanlarında karısının esrarengiz varlığı renk katmıştı ve tüm vahşi hisleriyle bir tek kendisine olsun istiyordu her şeyi.

Oysa az önce bir yüzüğü göremediği için sinirlendiği, bu yaşında artık bir işe yaradığına inandığı yüreği kırgınlıkla dolmuştu. Ahra'nın ilk fırsatta parmağından çıkarmak istediği yüzüğün sahibi oluşuyla nefret etmişti kendinden ancak duyduğu o eşsiz gülüş unutturmuştu her şeyi.

Koridorda sert adımlarına bir de heyecanı eklenmişti ancak aralık kapıdan gördüğü manzarayla ne bir adım ileri geldi ne de geri dönebildi.

Ahra fark etmemişti gelişini.

Ahra üzerinde yok denebilecek küçük bir çamaşır ve omzundan düşmüş askılı pijama üstüyle Payaslı'nın ininde savunmasız bir yavru ceylan misali açıktı tüm tehlikeye. Yumuşak yatağın içinde kaybolmuş, dizleri üzerinde oturmuş Süslü'nün üzerine eğilmişti ilgiyle. Birbirlerine pati uzatıp kaçıyorlardı bir oyun içinde.

Dili damağı kurumuş gibi yutkunuşu, gözlerine bayram sunuşu içli bir soluklanışla kabarttı her gece başını yaslasın istediği sert göğsünü.

Yatağındaki kadının teninde kaybolma isteğini hiç saklamıyor, el sürmeye kıyamayacağı zarif bedeninde hüküm sürme isteğine laf söz geçiremiyordu.

Karısının tapılası güzelliğiyle baştan çıkarışı yetmiyormuş gibi bir de şeytan aklına giriyor, günlerce yataktan çıkarmak istemeyişi karartıyordu gözlerini

Öylece duruşu, kendisini fark ettiği an yüzünden sileceği gülüşü ve kucağındaki tüy yumağını okşayan parmakları aklını başından almıştı. Kedinin dokunduğu zarif boynunda kendi parmakları yer alsın, nefesini kesen gülüşleri değil yaşatacağı haz dolu dakikalardan kaynaklansın istiyordu da önceliğine

Şunca yaşında yeni yetme bir delikanlı hissiyle kasıldı bedeni, kendini fark ettirmek isteyerek seslice açtı kapıyı ancak beklediği telaşla karşılaşmadı.

Ahra kendisini o denli kaptırmıştı ki ne odalarına giren kocasını gördüğünde üzerindeki çıplaklığın farkındaydı ne de yüzündeki gülüşü ondan saklama isteğinin. Odanın dağınıklı ise gözle görülecek derecede yaşanmışlık hissediyordu Payaslı'ya. Ahra sahipleniyordu olduğu yeri sanki.

Anında gördüğü adama sevecenlikle "Devran!" dedi kucağında Süslü'yle beraber ayaklanıp ona bu güzelliği göstermek isteyerek. "Şu şişkoya da bak! Kapıyı kendi çaldı ve açtığım gibi içeri koştu."

Ahra'nın dolgun alt dudağı dişleri arasında yer alırken göğsüne sürtünen kediye baktı yeniden. "Özür dilerim," dedi telaşla ve yeniden kararmış gözlerle, elindeki cekete parmaklarını saplayan adamla karşı karşıya geldi. "Şişko demek ayıp mıydı?"

Sonra bir cevap beklemeden gülümsedi kendi kendine. Silktiği omzuyla "Zaten beni anlamıyorsun ki ayıp olsa ne olacak!" diyerek kendi yüreğine su serpti ancak Süslü'nün asıl beklediği kişiyi görüşüyle Ahra'yı postalayışı Ahra'nın dolgun pembe dudaklarını kırgınlıkla aralayışına, saçlarının sakladığı kaşlarının hafifçe havalanmasına ve elinden şekeri alınmış bir çocuk misali öylece kalışına neden oldu.

Poposunu döndüğü kadının erkeğine sürtünüyordu Süslü. Ancak Ahra'yı asıl dünyaya, yaşadığı karanlığa geri çeken tek bir dokunuştu.

Neredeyse göğsünün dolgunluğunu ortaya çıkaracak düşmüş askısını sabır dolu bir nefeslenmeyle düzeltti Payaslı. "Mutluluğun benden kaynaklı değil ama seni yüzün gülerken görmek de varmış." deyişinde saklıydı tüm hislerini saklayışı.

Tarazlı bir sesle dokunduğu teni Ahra'nın kendisine gelmesine neden olurken bu defa elini kolunu nereye koyacağını bilmez bir iç güdüyle geri adım attı. Ahra için önemi yoktu, yaşadığı hayatta kendisine ait bir alanı ve mahremiyetini koruyabileceği bir fırsatı pek olmamıştı. Giyinirken, üzerini değiştirirken aynı yeri paylaşmak zorunda kaldığı yabancılar köreltmişti bu hissini ancak etkilendiği adamın karşısında böyle savunmasız kalışı utandırmıştı. Utanmaktan ziyade eli kanlı zalim dediği adama çektiği rest yokmuş gibi kendisini ona sunar gibi oluşu moralini bozuyordu.

"Sen..." dedi yatağın üzerindeki kısa sabahlığa uzanırken bile karşısındaki adamın gözlerine bayram edişini bilemeden. "Benim sınırlarıma ne zaman saygı göstereceksin?"

Sanki bir korunakmış gibi giyindi kısacık sabahlığı bir işe yarayacakmış gibi, belindeki kuşağı iyice düğümlerken kendi aptallığına sinirleniyordu sadece. Ne bekliyordu ki dilediği özgürlüğü sonuna dek yaşayabileceğini mi? Üstelik karşısındaki adama tek bir söz bile söyleyemiyordu.

Payaslı oldukça kendinden emin bir şekilde "İnan sınırlarına saygı göstermiyor olsaydım şu an sadece konuşuyor olmazdık." dedi bedenini sarmalayan şehvetin esiri bir tonlamayla.

Kasıklarındaki hafif sızıyı dindirmek adına aklını başka düşüncelerle dolduruyordu. Saatler sonra kanlarını akıtacak heriflerin leşlerini düşünüyordu, büyük bir zorunlulukla. Ahra'yı susturmaya ve hatta elini ayağını alev aldırmaya yetmişti bir çift sözü. Payaslı neden gelişini yeni idrak eder gibi elindeki ceketi yatağa bıraktı ve bacaklarına sürtünen tüy yumağını umursamadan dolaba adımladı.

"Akşam geç geleceğim," dedi tek düze soğuk bir sesle. Ahra'nın duruşundan bakışından anlıyordu içine düştüğü halden utandığı, ondan bu soğuk duruşu beklediğini. Belindeki silahı çıkarıp da ayna karşısında bırakışı sayesinde göz ucuyla görüyordu arkasındaki kadının çekingenliğini.

Ahra'nın eğilip Süslü'yü kucaklayarak onu dikkatli gözlerle izleyişine iç geçirdi. Karısının hafifçe çıkan çekingen sesiyle "Ne kadar geç?" soruşu dudaklarında hafif bir tebessüm oluşturmuştu.

"Epey geç," diye yanıtladı sadece. Eli kanlı zalim diyerek kendisine nefret kustuğu karısı elini kana bulayıp da öyle yatağına gireceğini bilseydi yine böyle merakla sorar mıydı sorularını merak ediyordu cevabını.

Payaslı gerginlikle kasılan ensesini başını iki yana hareket ettirerek geçirmek istedi ancak yetmedi. Bir ihtimal arkasındaki kadının narin parmaklarının şakaklarında dolandığını düşledi. Bu his bile dindirmişti başına saplanan sızıyı.

"Neden?" diye sordu Ahra sahiden merakla. "Telefonda konuşurken dün duydum seni. Konsey diye bir şeyden bahsediyordun. Ne demek o?"

Oysa Payaslı'nın merakı akşam ne yapacağı değil, karısının kendisini merak edip etmeyeceğiydi. Bir gülüşe, bir göz süzüşe gitmekten vazgeçecekti. Hoyratça çıkardığı ütüsü bozulmuş siyah gömleği kenara bırakırken jileti andıran keskinlikte görünen bir yenisini giyiyordu üzerine.

Ahra ilk defa o an Payaslı'nın kendisine dönmesini, göğsündeki o dövmeyi dikkatle incelemeyi dilemişti ama o da sessizdi. Evrendeki tüm izdüşümleri arasında şimdi zalimliği sahnedeydi.

Ahra'nın yüreğine dokunan sözleri sessiz, içine işleyen bakışları kifayetsizdi. "Yemeğe kalmayacağım," dedi dönüp de yüzüne bakmaktan geri durduğu kadına karşı. Sanki gözlerine baksa anlayacaktı ne niyetle odadan çıktığını.

Bu yüzden silahını beline yerleştirirken ortaya çıkan vasiyeti sunacağı konseyde bundan sonra yürüyeceği yolda yoluna taş koyacak adamların varlığıyla yüzleşecek, karısı uğruna karşısına alacağı babaların son nefeslerinde enselerindeki Azrailleri olarak çıkacaktı o salondan.

"Beni ilgilendirmiyor," diye mırıldandı Ahra da oturduğu yatakta hareketlenip biraz olsun kafa dinleme ihtiyacıyla erken saatte yatağa sığınırken. Yoruluşları, erken uyuyuşları evdeki kadınların hamilelik düşüncelerini güçlendirirken Ahra'nın Payaslı tarafından cevapsız kalışları böyle cezalandırılıyor olmalıydı.

Zalim dediği adamın zalimliğini tatmamıştı da sevdasını saklayışı ikilemde kalan aklına zarardı. Kabul etsin ya da etmesin onun varlığına çok çabuk alışmıştı. Dili, zihni, yüreği ne derse desin bu böyleydi.

"Bu evin hanımı sensin Ahra. Beni sana soracaklar." Payaslı'nın uyarı dolu sözleri yatakta bedenini küçücük bir hale getirmiş kadına ulaşmıyordu. Ahra da "O halde beni de sana soracaklardır." diye mırıldandı sessizce. "Yemekte olmayacağın için benim de inmeyeceğimi söyle onlara." diyerek damarına basmak ve arkasındaki adamı sinirlendirmek istiyordu ancak yanılıyordu.

Ahra uzandığı yatağın hafifçe çöktüğünü fark ettiğinde açmadı gözlerini. Onun yatağa oturduğunu düşündü ancak yanılmıştı. Payaslı elini yatağa dayamış, iri bedenini karısının narin bedeni üzerine eğmişti.

"Boynundaki iz aklımdan çıkmıyor."

Kısık sesli sözleri Ahra'ya işte şimdi ulaşıyordu. Güven duyduğu beden yanındaydı ancak yanıldığı bir şey vardı. Duyduğu yalnızca güven olmaktan çıkmıştı. Huzurdu bulduğu. Huzurun nasıl bir şey olduğunu dahi bilemeyişinden kaynaklıydı adını koyamayışı.

Yatağın kenarına oturan bedenin diğer yanına yasladığı koluyla bedeni arasındaydı şimdi. Üstelik döndü ve güzel yüzünü eli kanlı zalim bildiği adama sundu. Huzur bulduğu, yanından ayrılmasın istediği adama.

Ahra ise "Ne olmuş yani?" diye mırıldandı belli etmediği üzüntüyle. "Ben alıştım, sen de alışırsın ya da bakmazsın olur biter." Ahu gözlerini kaçırmış, boğazına takılmış bir yumruyla kalmıştı ortada. O kadar mı kötüydü?

O kadar yanlış yerden bakmıştı ki duyduğu sözlere, onun gözünde kusursuz güzelliğini lekeleyen çirkin bir iz olarak algılamıştı basit varla yok arasındaki bir çiziği.

Hemen peşi sıra gencecik yaşında sırtına bırakılan kurşun yarası sızladı acıyla. Beceriksizce dikilmiş, hayatta kalması için kızgın bir bıçakla deşilerek iyileştirilmiş çirkin bir yara. Zaten görmesin isterken şimdi daha çok dikkat etmesi gerektiğini kazıdı aklına. Umurunda değildi de işte koparılmış kanat misali güçsüz hissediyordu kendini. Yoksa zerre umurunda değildi bir başkasının onu çirkin hissedişi.

Gülümsedi acıyla. İstemsizce dolan gözlerini kaçırdı. İlk andan beri savunduğu düşüncesi gibi yalnızca güzelliğine vurulduysa ve kusurlarıyla yeni yeni tanışıyorsa hayran kaldığı güzellikten hiçbir iz kalmadığında kurtulabilir miydi yani Payaslı hanedanlığındaki sonsuz esaretinden? Eğer öyleyse sevinmeliydi şimdiden.

"Bakmazsın olur biter mi?"

Sen ne dediğinin farkında mısın der gibi çıkan keskin sözleri, Payaslı'nın parmaklarını Ahra'nın ay gibi parıldayan tenine çıkardı. Çenesini hafifçe tutmuş parmakları, vurgunu olduğu ahu gözlerin yeniden kendisine bakması için yüzünü yüzüne çevirdi ve hatta hiçbir çekince duymadan başparmağı çenesinden dolgun alt dudağına doğru usulca çıktı ikisi için de azap gibi geçen birkaç saniyede.

"Şu güzel dudaklarından çıkan sözler beni öyle sinirlendiriyor ki kendi yöntemlerimle önlem almamak için zor tutuyorum kendimi."

Payaslı'nın parmağı Ahra'nın dolgun alt dudağına ulaşırken hissettiği yumuşaklıkla sıklaştı nefesleri. Ahra'nın hafifçe aralanmış dolgun pembe dudakları üzerine kaydı uzun parmağı "Dua et çıkacağım şu odadan Ahra!" dedi hırıltılı boğuk sesinin kontrolünü kaybetmişken. "Dua et ki geldiğimde gece çoktan sabaha kavuşsun."

Ahra'nın bugün öğlenki tek bir dokunuşla bacaklarındaki halsizlik şimdi yeniden kendini gösterirken kafasını yana çevirişiyle kesti sızlayan dudağına sürtünen parmağın temasını. 

Dudakları titriyor, dokunuşu için can atıyordu ancak kalkıp inen göğüsleri daha çok ihtiyaç duyuyordu bu dokunuşa. Çevirdiği yüzüyle Payaslı'nın gözleri önündeydi sevdiği kadının boynuna işlenen o birkaç santimlik bıçak yarası. Bir başkasının boynunda belirecek izin aynısı. Kendi elleriyle dökeceği kanların çıkacağı yer de tam burası olacaktı.

Ahra istesin veya istemesin Azem Devran Payaslı için bu son noktaydı. Odaya girdiği ilk an karısının kendi rızasıyla yeniden taktığı yüzüğü gördüğü andan bu yana söz geçiremiyordu kendine.

Yüzünü defalarca soluklanmak istediği Ahra'nın zarif, ince boynuna yavaşça yaklaştırdığında ahu gözlü yaralı ceylanı öylece kalakaldı. Eli altında savunmasızdı ve aşılmaz bir hazla gülümsetti avına odaklanmış gözleri.

Payaslı'ya ait sıcak dudaklar Ahra'nın yaşam damarı üzerindeki ufak bıçak yarasına bastırılmıştı.

Ahra'nın yana dönük yüzü eli kanlı zalim bildiği adamın alev almış dudaklarına epey yer açarken tenine bastırılmış dudaklarla nefes almayı aklından çıkardı. Sığındığı liman bildiğini yakmamalı kimse; sonra ne gölgesinde nefesleneceği biri olur ardında ne de başını yastığa koyduğunda huzurla uyuyabileceği geceler diyordu Ahra huzurun varlığını hissettiği anda.

Titreyen parmakları onun güçlü omzunda kendine yer bulmuştu ve Ahra'nın hissettiği ilk şey, yaşamının son bulması uğruna keskinlikle dayanan o noktada, hayata ve onunla yaşamaya dair yeni hisler filizlendirmiş olmasına duyduğu büyülü imkansızlıktı.

Payaslı'nın kendini  geri çekip de sessizlikle ayrılacağı bu odada, arkasında bıraktığı kadın o gitmeden önce uzandığı yerden onun eline tutunacak, "O kadar da geç kalma." diyerek kocasına erken gelmesi gerektiğini anımsatacaktı.

Ancak Ahra bilmiyordu ki Payaslı az önce dudaklarını bastırdığı tendeki o kesiğin daha derinlerini dört ayrı adamda acımasızca açacak ve eline bulanan yeni kanlarla karısının eli kanlı zalim deyişini bir kere daha tasdikleyecekti.

Bu zalimliğini Ahra'nın görebileceğini ise tahmin dahi edemeyecekti.

🖤

Bölümü nasıl buldunuz?

Ahra ve Payaslı hakkındaki düşünceleriniz nedir?


Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page