top of page

50. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 20 dakikada okunur

Ortamda derin bir sessizlik hakimdi. Dört kişiydik ve dördümüz de sanırım suçluluk psikolojisiyle fazlasıyla durgunduk. Ben, Melih, canım adamım ve minik canavarım.

Dört değil üç buçuk kişi olduğumuzu savunuyordu Melih ama benim bebeğim gayet de büyüktü. Annesine komik olmayan şakalar yapacak kadar hem de.

Onu hissetme ihtiyacıyla karnıma dokundum ama kıpırdamadı bu defa. Evet o da epey sessiz sakindi. Bilincimi kaybetmemden bu yana sanki tembihlenmiş gibi epey uslu duruyordu. Üstelik şaşkınlığımı onunla henüz paylaşamamıştım. Yaptığının hesabını soramamıştım.

Dedim ya, bebeğim tıpkı babası gibi hiç de komik olmayan bir şakayla bozmuştu dengemizi.

Babasına çekeceğini söylüyordu sanki daha gelmeden yaptığı şovlarla.

Belki birazcık da amcasına...

Ailemizdeki bütün kaotik olaylar ne de olsa Melih sayesindeydi.

Ve şimdi onun gibi birinin daha bize katılma ihtimali korkutuyordu beni.

Güzeller güzeli bir prenses hayal ederken şimdi küçük bir canavar annesi olacağımı bilmek, üç erkekle büyümüş biri olarak daha çok korkutuyordu beni.

Beni şu anki korkularımdan sıyıran da Melih'ti. "Ben tekrardan çok özür dilerim," diyerek sessizliğimizi bozdu. "Keşke kendimi o kadar kaptırıp seni yormasaydım."

Sözlerine yerleşen suçluluk gözlerinden de okunuyordu ve hepimiz biliyorduk ki onun suçu yoktu.

"Ağabeyime fazla ısrar ettim o da heyecanıma bir şey diyemedi." dedi buruk bir gülümsemeyle.

"Ben sandım ki beni birden karşında görürsen sevinirsin, mutlu olursun. Bir de seni ilk defa böyle görecektim ya..." deyip büyüyen karnıma baktı genişleyen gülümsemesiyle. "Merak ettim, bekleyemedim."

"Ben zaten çok mutlu oldum." dedim onun sesini duyduğumda bile o an hissettiğim mutluluğu hatırlayarak.

Bana göre epey uzun bir süreydi ayrı kalışımız ve Alpay haricinde başka bir aile üyesini görüyor olmam çok zordu. Bu yüzden de anlayabiliyordum ani duygu değişiminin bizi etkilediğini, bünyemizi yavaşlattığını.

Koluna tutundum ve "Suçlama artık kendini. Biraz fazla yoruldum bugün." diyerek asıl suçlunun ben olduğunu ilk defa seslice söyledim.

Arabadaydık, hastaneden çıkmış eve gidiyorduk ve yanımda oturduğu için başım omzundaydı "Dikkat etmeliydim..." dedim sessizce. "Tahmin etmeliydim olacakları."

Yorgunluğum bedenen olmasa da epey doluydu zihnim.

Okuldaki ders yoğunluğu, bebeğimin cinsiyetini öğrenme sonrası evdeki koşturmalarım ve akşamında Melih'i karşımda bulmamla yerimde duramamıştım.

"Seni bir an bile yalnız bırakmamalıydım. Benim hatam."

Bu cümle arabayı epey dikkatlice süren eşim tarafından öyle aniden söylenince başımı yasladığım omuzdan kaldırıp onun aynadaki bakışlarına karşılık verdim.

"Hiç öyle inkâr eder gibi bakma yavrum," diyerek karşı çıktı bana. "Son günlerde saçma sapan sorunlara dalıp seni eve bıraktıktan sonra işe koşmasaydım eğer, şimdi mışıl mışıl yatıyordunuz yatağınızda. İlgilenemedim sizinle ve sen bunun farkında olduğun halde konuyu kapamaya çalışıyorsun kendi hatanmış gibi."

"Haksızlık ediyorsun kendine." derken düşüncelerimde olabildiğince samimiydim. O bizim için her şeyi yapıyordu zaten ama şimdi... "Çok büyük bir şey olmuş gibi suçluyorsun kendini. Biz şu an gerçekten iyiyiz sevgilim."

"Defne, siz gözlerimin önünde yere düştünüz!"

Sesinin bu denli yükselişini asla beklemediğim için irkildim. Melih bunu fark etmişti ki omzuma dokundu ve beni yeniden kolunun altına aldı.

Yaşadığı şokla "Ben seni bir kere öyle gördüm." dedi sesinin titremesini engellemeye çalıştığı bariz belli olurken. "Onda da o hastanenin kapısında saatlerce bekledim, senden gelecek en ufak bir habere muhtaçlıkla ölmekten beter oldum. Ben bir daha böyle bir şeyi kaldıramam anlıyor musun? Şu an iyi olmanız az önce kollarımda baygın olmanızı değiştirmiyor. Ya sen evde tekken böyle bir şey yaşansaydı?"

Alpay Emir'in korkusunu dile getirişi ve kendine duyduğu öfkeyi bu kadar açık belli etmesi pamuk ipliğine bağlı duygularımı da heba etti.

Sessiz sedasız akmaya başlayan yaşlarım onun sözlerine eşlik etti ancak neden ağladığımı bile anlayamıyordum.

Bizi bu kadar çok düşündüğü için mutluydum, mutluluktan mı ağlıyordum; yükselen sesi bizi ürküttüğü için ona kızgındım, sinirlendiğim için mi ağlıyordum kestiremiyordum.

Tek bildiğim şu an için her şeye ağlayarak tepki veriyor olmama neden olan bebeğime karşı suçluluk hissettiğimdi.

"Ağabey," diye araya giren Melih, Alpay Emir'in arkada yaşananları idrak etmesini sağladı. "Korktuk, endişelendik ama tamam. Daha fazla yıpratmayın kendinizi. Böyle yaparak Defne'yi de üzüyorsun baksana."

Arkaya uzattığı eli ellerimi kavradı ve hala alışamadığı ağlamalarıma karşılık yüreği daraldı. "Yemin ederim sizi korumaya çalışmaktan, iyiliğinizi istemekten başka bir şey yapmıyorum." dedi, geçmiş korkularından kaçamadan. "Ben size bir şey olursa yaşayamam."

"Biliyorum," diyebildim sadece. Fısıldayışımı duymuştu elbette. Sıkı sıkıya tuttuğu elimi gülümseyişimi gördüğü an bıraktı çünkü eve geldik sayılırdı. Bu da az sonra ona sıkı sıkı sarılacağım anlamına geliyordu.

Arabadan indiğimizde ve canım adamım bizi kucaklamak istediğinde ona iyi olduğumu göstermek adına koluna girmekle yetindim.

Eve gireceğimiz sırada "Siz üzülüyorsunuz falan da," diye söze başlayan Melih kim bilir ne diyecekti ki yüzündeki gülümseme hiç solmadı. "Biz hastaneye gitmesek nasıl öğrenecektik bu çocuğun cinsiyetini?"

"Merak etme, ağabeyin bebeğini görmek istediğinde günaşırı bizi hastaneye taşıdığı için çok uzun sürmezdi doğrusunu öğrenmemiz."

Alpay Emir hiç hoşlanmadı ona laf çarpıtmama ama ben şirin şirin gülmekle verdim karşılığını. "Sanki sen yarın Melih'in de alıp götürmeyecektin bizi hastaneye. O da görsün bebeğini, sesini duysun istemeyecektin öyle mi?"

"İyi hatırlattın," dedi saçlarıma konan dudaklarıyla. "O doktoru hemen değiştiriyoruz."

Karşı çıkmama izin dahi vermeden "Ayrıca!" demesi, yine ne suçumu yakaladı düşüncesine itti beni. "Sen değil miydin kimseye söylemiyoruz cinsiyetini, gidince sürpriz yapacağım diyen? Bu it nereden biliyordu benim çocuğumun ne olacağını? Şerefsiz benden daha çok şaşırdı kızımın kız olmadığına!"

Ne de güzel kızım diyordu öyle. Şimdi minik bir canavar babası mıydı benim canım adamım? Oysa kızım demek çok yakışıyordu ona.

Melih ile göz göze geldiğimizde "Siz beni evden kovmadan bana bir oda versenize en iyisi" dedi küçük adımlarla geri geri giderek. "Geç oldu zaten, uyuyayım artık ben. Defne kuşum da dinlensin değil mi?"

Abisine döndü sonra. "Aslan abim, takılmasak mı böyle küçük noktalara?" dedi epey korku dolu bir gülüşle. "Şimdi yengemi yormayalım böyle meseleler için."

Yengen kurban olsun sana demek istiyordum. Hatta düğünde takılan takılarımı yeniden oynatmak istiyordum şıngır mıngır. Bunları demek yerine hayali altın bileziklerimle "Melih haklı, sevgilim. Sonra konuşalım bunları." diyerek engelleyebildim kocamı. "Melih yabancı mı?"

"Ulan Melih yabancı değil de ailelerimiz mi yabancı?" Alpay Emir "Gerçi hata bende," diyerek hayıflandı. "Sizin birbirinizden gizliniz saklınız mı var? Ben de sanıyorum ki bu da herkesle beraber öğrenecek."

"Yeter bu kadar. Gidiyoruz." Melih'e hitaben "Sen de bul kendine bir yer, yat zıbar." deyip onu alt katta yalnız bırakarak ilerledi. Kıskançlığını gizlemeden saklamadan bizi odamıza ilerletmek için belime baskı uyguladığı sırada arkama dönüp Melih'e telefon işareti yaptım. Alpay Emir uyusun haberleşiriz, demekti bu.

Sonra da canım adamıma döndüm ve "Ama o bizim misafirimiz," dedim hüzünlü bir ifadeyle. Türkiye'de de Almanya'da da ilk misafirimiz oydu ama Alpay Emir hep böyle yapıyordu. Onu evimizde güzelce ağırlamamıza fırsat vermiyordu. Bence içten içe kardeşini kıskanıyordu.

"Ya ne misafiri?" dedi eğilip boynumu öperek. "Şu iti savunma bana. Gitmişsin bir de direkt öğrendiğimiz gibi ona söylemişsin... Havasından geçilmiyordu, Defne. Amca olmayı baba olmaktan daha değerli görüyor, şaka gibi."

"Ama sevgilim çok ısrar etti." Yalan. "Ne yapayım, dayanamadım söyleyiverdim." Daha çok yalan.

Ben dayanamadım ve hemen onu arayıp çığlık çığlığa benim kızım olacak, diye kulaklarını patlattım.

"Neyse ki o da bizim gibi yanlış öğrenmiş oldu." dedi rahat bir ifadeyle. Boynumdaki dudakları hoşuma gidince ve beni seslice güldürünce devam etti öpmelerine. Odamıza girdiğimizde ve ona sığınma ihtiyacı duyduğumda boynumdaki yüzüne dokundum bana bakması için.

"Alpay Emir," dedim ne hissedeceğimi bilmeyerek. "Bir oda dolusu elbiseyi, o rengarenk minik ayakkabıları, pembe tokaları, boncuklu oda takımlarını boşuna mı aldım ben şimdi?"

Yanımdan ayrıldı ve bizim için bir gecelik aldı. "Bana 5-6 yaşa uygun oyun parkı aldım diye etmediğin laf kalmamıştı, hatırlatırım." dedi. Bense yorgunlukla yatağa bıraktım kendimi. Ama öncesinde sıcak bir duşun bize iyi geleceğini dile getirdiğimde doğruca kucaklandık ve harika bir taşımacılıkla banyoya ulaştık.

O bizi soyduğu vakitte "Şu an kızımızın olmayacağı sonrasında da olmayacağı anlamına gelmiyor." dedi çıplak karnımı okşayarak. "Bizim önceliğimiz, bebeğimizin sağlığı."

Orası öyleydi ama ben bugünkü birkaç saatte bile onu o kadar çok kızım, civcivim, güzel bebeğim diye sevmiştim ki; şimdi onunla konuşmaya bile çekiniyordum. Sadece karnımı okşayarak onu ne olursa olsun her şeyden çok sevdiğimi hissettirmeye çalışıyordum.

Alınmış mıydı mesela oğlum bana?

Ayrıca bizim bir de kızımız olana dek aldığım onca şeyin modası geçerdi, bunu babası nereden bilecekti.

"Bana doğruyu söyle," dedim kollarımı havaya kaldırdığı esnada. "Sevindin mi kızımız değil oğlumuz olacağına?"

Tişörtü kollarımdan çıkardıktan hemen sonra dudakları dudaklarıma ulaşınca öyle mutlu oldum ki ani öpüşüyle, şirin bir gülümseme geldi yerleşti yüzüme.

"Benim için hiçbir farklılık olmadı biliyor musun?" dedim üzüleceğimi ya da başka bir tepki vereceğimi düşündüğüm için. "Kız ya da erkek olmasının hiç fark etmeyeceğini o an anladım sanırım."

"Doğrusu şaşırdım," dedi aramızdaki mesafeyi sıfıra indirgeyip sırtımdaki kopçayı açarak. Gözleri bedenimde öyle albenili geziyordu ki yoldan çıkmam an meselesiydi. Ama onun bebeği bize bir türlü izin vermiyordu.

Yüzüme dağılan saçlarımı çekti ve şakağıma dudaklarını bastırdı. "Doktor, tüm kontrollerden sonra sizin gayet iyi olduğunuzu söylese de benim içim hiç rahat değildi. Korkmuş halimi dağıtmak adına bebeğimizin cinsiyetini öğrenip öğrenmediğimizi sordu." dediği sırada sıcak nefesi çıplak tenimi yaktı geçti.

Bilerek yapmıyorsa bile üzerimde bıraktığı etkiyi hesaba katmamasına imkân yoktu. "Ben de evrenin en şanslı babası olarak ona harika bir kızımız olacağını söyledim."

Küçük bebeğinden bahsederken öyle memnunlukla ve sükûnetle kuruyordu ki cümlelerini, içim içime sığmıyordu onun babalığına şahit olacağımı bilmek.

Sırtımdan kalçama inen parmakları tüm kumaş parçalarını uzaklaştırdı. Bedenimi tamamen korunmasız bıraktığında ikimiz de suyun altındaydık artık. "Sonra ne oldu peki?" dedim gözlerim kapanırken. O ise ıslanan saçlarımı yeniden çekti yüzümden ve defalarca öpücükler bıraktı tenime. "Ne olacak," dedi güler gibi çıkan sesiyle. Saç diplerimde hissettiğim dokunuşlar mahmurlaştırdı beni. "Adam demesin mi sizin bebeğiniz erkek."

"İyi ki uyanık değilmişim, vallahi o şokla yeniden bayılırmışım gibime geliyor."

Benim şaka niyetiyle söylediğim sözler onu yaraladı. Alnı alnıma dayanırken parmakları belimi sardı. "Yalvarırım öyle söyleme," dedi güçlükle. "Aklım çıktı Defne."

Çenesini öptüm, yanağını sevdim ve ona sıkı sıkıya sarıldım. "Hiç bu kadar iyi hissetmemiştim." dedim göğsüne sığınarak.

Tenimde dolanan köpükler o kadar rahatlatıyordu ki bedenimi yığılıp kalacaktım kollarında. Zar zor açabildim sonrasında ağzımı. "Neyden çok korkarsan onunla sınanırmışsın. Ve biz gerçekten iyiyiz sevgilim. Sadece gönlünü almamız gereken küçük bir sorunumuz var."

Sorgu dolu bakışlarıyla karşılaştığımda ellerimle ve çenemle aramızdaki canavarı gösterdim.

Bu defa daha çok güldü halime.

Ne kadar kısık sesle konuşabiliyorsam o kadar konuşup "Ben bu çocuğa gün boyu kızım deyip durdum." dedim birazcık utanarak. "Onun için aldığım elbiselerden bahsettim. Süsleneceğimizi, gezmelere gideceğimizi anlattım durdum. Limon'a bile kız kardeşi olacağının müjdesini verdim."

Aramızdaki çeyrek dünyayı elleriyle sardı sarmaladı ve keyfi yerine geldiğinden çok daha güzeldi bakmaları. "Keşke sarıp sarmalayabilsem şu hallerinizi." dedi içi gide gide. "Merak etme sen," dedi sonrasında göz kırpıp bebeğini de yıkayarak. "Benim aslanım annesini anlayışla karşılayacaktır."

Minik canavar demek bence çok daha doğruydu ama civcivim aslan olmuştu ve babası küçük iddiamızı kazanmıştı.

"Sana benzeyecek değil mi?" dedim başıma gelecekleri bilir gibi. Öyle tatlı anlar geldi geçti ki gözlerimin önünden, başımdan aşağı sular dökülürken ağlasam belki de fark etmez diyerek sıkmak istemedim kendimi. "Tıpkı sana âşık olduğum gibi ona da olacağım."

"Bak o işte olamaz," dedi bedeni bedenime çekilirken. Biliyordum o da kendini epey zor tutuyordu. O da özlemişti beni, tıpkı benim onu özlediğim gibi. "Ben karımı kimselerle paylaşamam. Bebeğim de olsa bilsin yerini."

Hayır öyle değil, demek istedim. Gülüşünden öptüm, kıskançlığına kahkahalarla güldüm.

"Ama ben görmüştüm ki." dedim, dudaklarına uzanıp ona olan açlığımı dindirme isteğiyle. "Rüyamda görmüştüm hani. Sana benziyordu ve ben ona sana olduğumdan çok daha fazla âşık olmuştum."

Uzun bir süre oyalandı dudaklarımda. Alnı alnıma dayandı, parmakları bel boşluğuma mıhlandı. "Ne istiyorsun benden?" dedi nefes nefese. "Doğmamış bebeğime düşman mı kesileyim şimdi senin uğruna?"

Sıkı sıkıya tutunduğum omuzlarını bırakıp duvarla arasından çıktım çünkü parmakları kasıklarımdan çok daha tehlikeli noktalara sızmak üzereydi. "Hayır," dedim yumuşak saçlarının avuçlarımda bıraktığı hissiyat bedenimi titretirken. "Oğlumun da bana âşık olacağını bil diye söylüyorum bunları. Yani kazanan sen değil, yine ben oluyorum."

Dolgun dudaklarının kısacık bir an dişlerinin arasında ezilişi ve inanamazmış gibi gülmesiyle yukarıdan akan suyun yüzüne dağıttığı saçlarını aksi bir tavırla geriye dağıtması anında buradan uzaklaşmamı söylüyordu.

Sen böyle karşımda oldukça canım seni çekiyor ama bebeğin de hiç izin vermiyor sana kavuşmama diyemediğimden tabi, bebeğime sığındım kaçarken.

O kendi başına yıkanadursun, ben ne de olsa işimin hallolmasıyla uzaklaşıp büyükçe bornoza sarıldım. "Aslanınla küçük bir meselem var, babası." dedim kendimde minicik bir kıskançlık sezerek." Sen gelene kadar onu halledeceğim."

"Halledin bakalım," dedi aşikâr bir kabullenişle. "Ana oğul şimdiden bozun dengemi."

Canım adamımı banyoda yalnız bıraktığımda öyle yorgundum ki üzerimi bile giyinmeden yatakta buldum kendimi.

Elimi karnıma koydum ve ondan da aynı karşılığı aldım sanki.

Onunla konuşmaya, ondan özür dilemeye nasıl başlayacaktım bilemiyordum. Ne kadar zaman geçti kestiremedim ama uyuyacak gibi olunca sessiz sakin konuşmaya başladım sonunda.

"Ben galiba biliyordum senin civciv olmadığını," dedim onu yavaşça severken.

Daha küçücükken bu kadar yaramaz olması, yerinde durmaması belli ediyordu kendisini de ben diretiyordum galiba kendi civciv isteğimi.

"Babanla bir iddiaya girişince geri adım atmak istemedim sadece." dedim çekine çekine. "Yoksa ben de hissetmiştim senin erkek olacağını minik adamım."

Ben bebeğimi sevdikçe, uykuya dalmadan önce onunla sohbet edince Alpay Emir de bir an önce yanımıza gelsin, bizi sevsin istedim.

Kız annesi olma isteğiyle süslenmeyi, gezmelere gitmeyi ve babamızı deli etmeyi istemiştim belki de. Ancak şimdi gerçekleri düşününce, Alpay Emir'i asıl deli edecek şey ondan bir tane daha olacak olması ve benim onu da en az kendisi kadar sevecek olmamdı.

Kıskanç bir adama en büyük ceza karısını ondan çalacak başka küçük bir adamdı. Belki de bu ona cezadan çok hayallerinin en güzel olanağıydı.

Saçlarımda yumuşacık bir havlu hissettim önce. "Tahmin etmeliydim," diyordu kızar gibi. "Üzerini bile örtmemişsin." Sonra bedenimin hareketlendiğini ve üzerime tüy gibi dokunuşlarla bir şeyler geçirildiğini düşledim. Üstelik canım adamımın en sonunda küçük fısıldamalarla karnıma yanaştığını da. "Şimdi bu kadın benim güzel bebeğim değil de ne?"

Rüyada değildim ama uykumda gülümsedim ve elimde olmadan olduğum yerde dönüp Alpay Emir'i istemeden itekledim. Vazgeçmedi o da benimle hareketlendi.

Nemli saçlar dokundu bacaklarıma. Başı karnımda, parmakları bacaklarımdaydı.

Çok büyük ihtimalle koca bedeniyle yatağın ucunda, karnıma yaslanmış bir durumda bebeğiyle sohbet etmeye hazırlanıyordu.

Uyanmak istiyordum. Tamamen bilincimi kazanmak ve onları doyasıya duymak.

"Ne gündü ama," dediğini duydum zar zor. Giydirdiği pijamam yine onun tarafından sıyrılmış, dudakları koca karnıma kavuşmuştu. "Ömrümden ömür gitti." dedi tek solukta. "Anneni yoran tek sen değilsin, yanlış anlama." diye devam etti sonrasında. "Belli etmiyor ama burası ona hiç iyi gelmedi. Her şey yolundaymış gibi göstermek istiyor ve kendisini fena hırpalıyor."

Hayır öyle değil demeye gücüm yetmedi. Gerçi olsa dahi ağzımı açamazdım, bu anı kaçıramazdım.

"Biliyor musun ben aslında kendimi güçlü biri bilirdim." dedi fısıldayarak. Konuşmak değil de daha çok bir sır vermek gibiydi bu. "Cesur ve korkusuz sanırdım aslında. Senin gözünde yenilmez bir baba olmak istiyorum, tıpkı kendi babam gibi."

İki defa hafifçe vurdu karnıma ondan bir tepki almak ister gibi. Bebeğim babasına karşı gelebilir miydi? Hemen hareketlendi ve Alpay Emir buna daha çok sevindi

"Sana bunları anlatıyorum ama sen yine de beni güçlü, cesur ve korkusuz bil, tamam mı babam?" dedi beni de dahil edip karnımın üzerinden bize sarılarak. "Ben senin varlığını öğrenince daha güçlü daha cesur ve daha korkusuz olduğumu düşündüm. Çünkü baba olmuştum. Ömrüm boyunca sizi her şeyden, herkesten koruyacak ve kollayacaktım ne de olsa."

Başının iki yana olumsuzlukla hareket ettiğini hissettim. "Ama bu gece öyle çok korktum ki size bir şey olacak diye... Sonra asıl gerçekle yüzleştim. Ben seninle baba oldum, dünyanın en güçlü adamı oldum sanırken meğer kendi babama koşup sığınmak isteyecek kadar korkak biri olmuşum. Gücümü senden aldığımı sandım ama yanıldım, aslanım. Ben seninleyken daha güçsüz bir adamım."

Bıraktığı nefesinde bile hissedebildim kederini. Aslanım denerek büyüyen bir adam, kendi aslanına harika bir baba olma isteğiyle kıvranıyordu şimdi yanımda.

"Söz veriyorum on numara bir baba olacağım sana." demesi düşüncelerimi de kanıtlıyordu. "Eksik olduğun noktada kendini nasıl geliştirebileceğini annen öğretti bana. Gerekirse senin için bir daha çabalarım ki ben. Hiç hissettirmem sana ürkekliğimi de güçsüzlüğümü de."

Olduğum yerde dönmek istediğimde parmaklarım onun nemli saçlarına dolandı ve o da yüzüne inen elimi avuçladı. Burnuysa karnımda tüy misali dolandı.

"Annen bizi yakalamadan bir şey daha diyeceğim sana," dedi çocuksu bir heyecanla. Sesi iyice kısıldı ve ben memnuniyetsizlikle mırıl mırıl sesler çıkarmak zorunda kaldım. Daha yüksek sesle konuşsaydı da onu duymak için bu kadar çabalamasaydım.

"Ben sabredemiyorum senin gelmeni beklemeyi. Annene de yansıtıyorum ister istemez tabi. Kızıyor o da ondan çok seni düşündüğümü düşünerek ama hiç öyle değil mesele. Bir an önce gel istiyorum sadece."

Tam uyumak istiyordum, bırakacak gibi oluyordum kendimi ama biraz daha dinlemek için çabalıyordum.

Gücüm kalmadığını hissedince, onları da yalnız bırakmak istemeyince "Alpay..?" diye mırıldandım.

Artık benimle de ilgilenseydi, sarıp sarmalasaydı da uyusaydık. Hep bebeği, hep bebeği olmuyordu böyle. Ondan önce güzel bebeği vardı neticede.

"Buradayım güzelim," dedi uyandığımı düşünerek. Hareketlendi ve yanımdaki yerini aldı, beni göğsüne çekti. Az sonra sıkılıp onu iteceğimi bildiği için şu anın keyfini çıkarmak isteyerek sıkı sıkıl doladı kollarını.

Saçlarıma konan buseler, sırtımı okşayan eller ve bacaklarımın arasında yer alan kalın bacağı epey konforumu sağlamıştı. İşte şimdi rahatça bırakabilirdim kendimi hem uykuya hem de harika bir uyandırılışa.

...

"İstediğim dosyaların hepsini getirdin mi?" diye sordu Alpay Emir. Melih ise sanırım ağzı doluydu ki boğuk bir sesle "Evet," diyebildi. Bensiz bir şeyler yiyordu. Bizsiz...

Birkaç kâğıt hışırtısı, kısa bir öksürük sonrası "Suzan Hanım ne verdiyse topladım getirdim." dedi Melih. "Birkaç kişinin de sana selamı vardı öyle."

Canım adamım "Suzan Hanım ne amına koyayım?" deyince duraksadım.

Alpay Emir öyle dolu dolu konuştu ki gülmemek için zor tuttum kendimi. "Kıza karşı bir yanlışın olmasın dedik diye bokunu çıkartma. Adını anmadan önce kalkıp hazır ola geçmediğin kaldı."

"Bakıyorum suç, görmezden geliyorum suç. Ne yapayım istiyorsun? Kızı gördüm, beğendim, beğendiğimi sana dile getirdim ağzıma sıçmadığın kaldı bir tek. Daha da bir şey dedim sanki."

Alpaycım Emircim "Sabah sabah açma kafamı," dedi umursamazlıkla. Sonra da önündekilere döndü. "Son defa uyarıyorum seni. Suzan iyi kızdır bak. Daha yolun çok başında ama meslekte yolu açık ve benim desteğim de ona sonsuz. Defne'yle araları da epey iyi. Yani anlayacağın o kızın hayatımızda belli bir yeri var. Bense seni bildiğimden yapıyorum bu konuşmayı. Ciddi ol az."

Melih ise "Of, tamam." diyordu bıkkınlıkla. "Sen aldın bunları önüne, saatlerce konuşmayacaksın da şimdi. Bari Defne'yi uyandırayım artık, akşam oldu."

Bir yandan kahvesini yudumlayıp bir yandan birkaç dosyayı inceleyen yakışıklı adamın karşısında oturan Melih, kalkmak için ayaklanıyordu ki canım adamım "Otur yerine," dedi kaba bir sesle. "Son zamanlarda pek uyuyamıyor zaten. Uyusunlar rahatça, kalkma sakın."

"Saat kaç oldu! Belki ben yeğenimi özledim, olamaz mı?" diye diretti bu defa. "Daha Defne'ye anlatacaklarım var bak benim. Kısıtlı zaten burada oluşum."

"Olamaz."

Melih uysal bir sesle "Ağabey," deyince mutfak kapısında dikilmeye son verip içeri girme fikrinden uzaklaştım.

Ses tonu gizli kapaklı içler çevirirmişçesine fısıldıyordu. "Ben bu dosyaları almaya sizin şirkete gittiğimde kimi gördüm biliyor musun?"

Başımı azıcık içeri uzattığımda Alpay Emir'in gerildiğini ve hatta odağını bozup Melih'e baktıktan sonra işine dönerek "Mert'i?" dediğindeki hoşnutsuzluğunu görebildim.

Melih şaşırdı ve "Sen biliyor muydun onun döndüğünü?" dedi ciddiyetle.

Ama sonra eski haline büründü ve "Ulan şansa bak be!" dedi elini ah be der gibi birbirine vurarak. "Sen Almanya'ya gittin, o Almanya'dan döndü. Şimdi sen gitmemiş olsaydın ikiniz de orada olacaktınız ve of! Anam babam... Yok mu şöyle ortalığın amına koymalı bi' güç kavgası."

"Melih!" diyerek uyardı kardeşini. "Başımda bir ton iş var. Saçma sapan şeyler sokma aklıma. Çocuk muyuz?"

"Ya yeme beni," dedi abisini yoldan çıkarma isteğiyle heveslenerek. "Siz baya kankaydınız da ne oldu? Bu sana çelmeyi takıp gitmedi mi rakip firmaya? Şimdi gelmiş sizin şirkete kurulmuş. Sen de anca şunlara bak dur."

Masadaki kâğıt yığınını gösterdiği sırada Alpay Emir'in yüzünde oluşan o güçlü ifade hiç hoşuma gitmedi.

Kendinden emin duruşu gün yüzüne çıkınca ve aklından geçen tehlikeli düşüncelerin göstergesiymişçesine duruşu bile dikleşince gerildim.

Rahatlıkla arkasına yaslandı ve "Aynı kulvarda olmadığımızdan ilgilenmiyorumdur belki?" dedi ince bir gülüşle. "Çalışanımın yapacağı en ufak hatayı bekliyorumdur sakince, olamaz mı?"

İş arkadaşı için neden çalışanım tabirini kullandığını anlayamasam da Melih'in yüksek bir çıkışla "Hadi canım!" demesi, sonrasında Alpay Emir'in başını olumluca sallamasıyla Melih'in yeniden ağız dolusu bir "Hassiktir!" çekmesi beni büyük bir meraka itti. "Yoksa... Oldu mu o iş sahiden?"

Dayanamadığım noktada "Neymiş o olan?" deyip dan diye mutfağa dalınca sustular.

Son zamanlarda bulunduğum ortamlardaki susulmalara artık sabredemiyordum ve ne zaman bir son bulacaktı bu yaptıkları şey kestiremiyordum.

Bizi gördüğünde yüzünde hafif bir gülümseme oluşan adama öpücük attım. "Neden sustunuz ben gelince?" dedim dalgalandırdığım saçlarıma, özenle seçtiğim elbiseme ve taktığım takılarıma bakan adamıma ilerleyerek. "Yoksa özel mi konuşuyordunuz?"

Alpay Emir "İş güç," dedi çok da bahsetmek istemeyerek. "Bizim senden ayrı ne özelimiz olabilir?"

Bizim için açtığı koluna dolanıp hiç de tatmin olmayarak "Bilmem," dedim ve eğilip saçlarına derin bir öpücük bıraktım. "Son zamanlarda genelde benden hep bir şeyler gizleniyor ya, sizinki de o hesaptır belki diye düşündüm."

Melih de "Yok canım ne bir şey saklaması?" savunmasıyla karşıladı bizi.

Karnımı okşayan elinin üzerine koydum elimi. Oturduğu sandalyeye yaslanmaktan vazgeçmeden iyice yerleştim.

Canım eşimse "Gizlemek değil de daha çok... Şu an için sırası değil diyelim." dedi onu zorlamamamı rica eder gibi. Elbette anlayışla karşılardım ancak Alpay Emir'in bu yaklaşımına Melih şaşırınca ben daha da meraklandım.

"O halde umarım anlatacaklarınızın sırası geldiğinde, benden alacağınız tepkilere de çoktan hazırlanmış olursunuz."

Melih uzanıp masadaki tabaktan kurabiye alırken "Bence hepimizi bir güzel sıra dayağından geçireceksin de hadi hayırlısı." diye fısıldadı.

Ancak tabaktaki son kurabiyeyi alıyor olması benim bütün dikkatimi dağıttı.

Zaten nasıl gözüm kaldıysa ilk ısırığında ruhu bedeninden çıkarcasına öksürmek zorunda kaldı.

Alpay Emir yerinden kalktı, kalktığı yere bizi bıraktı. "Bitmedi merak etme," dedi güleç bir ifadeyle. "Ama önce kahvaltınızı yapmanız lazım. Size bir şeyler hazırlayayım."

Saat o kadar geçmişti ki onlar bizi bekleyememişti belli ki. Alpay Emir arkasını döndüğü an Melih'in sadece bir ısırık alabildiği kurabiyesine uzandım. Çünkü biliyordum ki Alpay Emir kahvaltı yaptığımızı görmeden asla vermeyecekti kurabiyemizi.

Ağzıma atmadan önce burnuma yaklaştırdığımda o an Limon'un güzel kokulu kurabiyeleri geldi geçti gözlerimin önünden. Dünkü güzel koku gitmiyordu aklımdan.

Dayanamadım, "Alpay Emir," diye sızlandım. "Bizim geçen gün Limon'a aldığımız ödül mamaları neliydi? Şu kemik şeklindeki kurabiyeler hani."

Bu kurabiye o kadar güzel kokmuyordu işte. Ağzımı kamaştırmıyor, yemezsem ölecekmişim gibi hissettirmiyordu. Memnuniyetsizlikle geri bıraktım ve arkama yaslandım.

Bizim için kahvaltı hazırladığı sırada "Mideni bulandıranları mı soruyorsun? Somonluydu onlar ama kaldırdım ben onları, merak etme." dedi dönüp bunu neden sorduğumu anlamaya çalışarak. "Dün aldığımızı kullanalım şimdilik. Araştırdım, pek kokusu yok onların. Rahatsız olmazsın."

Nasıl kokusu olmazdı, enfes kokuyordu. Leziz görünüyordu ve en önemlisi benim canım çekiyordu...

Ağzımın suyu akacakmış gibi hissettiğimde dudaklarımı yaladım sabırsızlıkla. Damağım karıncalanıyordu, midem o mükemmel tat için kasılıyordu.

İşin kötü yanıysa babasının sesinden adını duyan Limon anında onun dibinde bitti. Alpay Emir de bize ceza verir gibi sevdi Limon'u, gidip o kurabiyelerden getirdi.

Utanmasam gidip Limon'un ağzından alacaktım da neyse ki paketin tamamı Alpay'ın ellerindeydi.

Kısacık sürede hazırladığı kahvaltı tabağını önüme bıraktıktan sonra paketi inceledi ve "Balkabaklıymış," dedi. "Neden sordun, bir sorun mu oldu?"

Demek ki bu koku ondan bu denli beni çekiyordu. Mesele kurabiyeden çok bende çağrıştırdığı şeydi.

Tabağımdaki omlet, dolu dolu konmuş yeşillikler ve kuruyemişler hiç cezbetmedi gözlerimin önünden gitmeyen balkabağı tatlısı görüntüsüyle.

Dudaklarım titrer gibi olduğunda, bebeğim de ben de dayanamayacak olunca "Ben de istiyorum," dedim sızlayan burnuma söz geçiremeyerek. Gözlerim elindeki pakette olunca ve bize öyle şaşkın şaşkın bakınca olmaz, dese yemin ederim oturup ağlayacaktım.

Halime bakakalınca "Yavrum sen ciddi misin?" diye sordu. "Bundan mı istiyorsun harbiden?"

Melih merakla abisinin elindeki pakete eğildi ve anında geri çekildi. "Lan bu bok gibi kokuyor ya," dedi burnunu tıkayarak. "Sen kafayı mı yedin?"

Sonra abisine döndü, hararetle "Bu kesin erkek olmasını istemiyor diye zehirleyecek kendini de yeğenimi de." dedi.

Alpay Emir ise sanırım karısının saçmalıklarına alıştığından "Çok mu canın çekti?" sorusuna hayır dememi isteyerek ve ne yapacağını bilmeyerek yanıma geldi. "Başka bir şey istesen olmaz mı? Bak annem neler göndermiş sana... Onları yeseniz?"

Melih o kurabiyeyi yediğini falan hayal etmiş olacak ki öğürerek "Siz baş başa kala kala delirdiniz mi ne yaptınız?" dedi abisine. "Millet ne güzel çilek milek aşeriyor seninki de anca köpeğin mamasına göz koysun. Sense hala sakin sakin olayı anlamaya çalış. Ne yaptın psikolog seanslarını arttırdın sonra da Pollyanna olmaya falan mı karar verdin?"

"Siktir git, bozma benim asabımı. Karım ilk defa aşeriyor ve benden köpek maması istiyor ne yapmamı bekliyorsun lan?"

"Ya siz aptal mısınız!" dedim burnumu çeke çeke. Ben köpek maması falan istemiyordum ki. O kadar aç biri mi olmuştum onların gözlerinde! Hiç anlamıyorlardı beni, hiç.

Ağlamamla beraber dizlerimin önünde yer almış, ellerini ellerime sarmış adam sakinliğini korumaya çabalayarak konuşmaya çalışıyordu benimle.

"Ne istiyor ki canın, anlayamıyorum Defne'm." diyordu ağlamamın son bulmasını umarak.

Saçlarımı okşayan ellerini itmek istedim. Ne demek anlayamıyordu ya beni?

"Ben..." dedim ama öyle sulandı ki ağzım, isteğimi dile getiremedim. "Bal... Balkabağı!"

Ne gözyaşım duruyordu ne de isteğim. "Balkabağı istiyorum ben!" dedim bu defa gözlerimi araladığımda karşımdaymış gibi hissettiğim tatla. "Nar gibi kızarmış... Üzerinde bol tahin ve bir de bir sürü ceviz. Of Alpay Emir... Çok canım çekti, çok..."

"Tamam," dedi başını sallayıp telaşla. Yeniden ayaklanıp "Tamam," dedi heyecanla. Günlerdir ondan bir şeyler istememi beklediğinden sanırım epey hoşuna gitti bu durum. "Tamam ama kurbanın olayım niye ağlıyorsun böyle içli içli."

Yanaklarımı sevdi, gözyaşlarımı narince sildi ve kalkarken saçlarımı buseledi. "Bulur getiririm şimdi, yeter ki ağlama." dedi.

Melih ise tiyatro izler gibi bizi izledi. Limon da geldi, başını kardeşine yasladı. Ansızın ağlıyor olmama o da alışamamıştı.

Alpay Emir evden çıktığı sırada Melih korka korka "Gerçek miydi kız senin ağlaman?" dedi, ağabeyinin onu bize dikkat etmesi için tembihlemelerini dinlemeyerek. "Dağ gibi adam ne hale geldi iki dakikada."

Islanan yanaklarımı sildim, dağılan saçlarımı savurup masadaki tabağımı önüme çektim. Zaten babamız bize tatlı bulmaya koşunca ağlamamız da son bulmuştu.

Melih ise nelerle uğraştığımızı anlayamayarak "Az önce tam olarak ne yaşandı?" sorgulamasına girdi durdu.

...

Ağzıma götürdüğüm her çatalda, hamile danışanlarıma ne caniliklerle diyet listeleri hazırladığımın farkına varıyordum.

Ondan bu kadar ye, şunu sakın ağzına bile sürme, bak kilo almadan atlatacağız bugünleri diye diye kimlerin ahını almışım da dünyaları yesem de doyamıyordum acaba.

İkinci ve sonuncu olmasını dilediğim tabağımdaki son lokmayı da afiyetle mideme indirdiğimde öyle mutluydum ki bugün yaşadığım son gün olsa hiç üzülmezdim.

Çünkü canım adamım uzunca bir uğraş sonrası ev yapımı harika balkabağı tatlısını bizim için bulup getirmişti, daha ne isterdim ki.

Göbeğimdeki boş tabağı ortadaki küçük masaya koyup yanımdaki adama yeniden yaslandığımda omzumdaki kolu beni kendisine çekti ve "Oldu mu?" dedi mutlulukla. "İstediğiniz gibi miydi tadı, memnun edebildik mi sizi?"

Memnun etmek de ne demekti? Sanıyorum ki ilk anki yoğun isteğim aldığım ilk çatalla geçmiş olsa bile, onun bizim için koşturmuş olması çok daha leziz kılmıştı tatlımızı.

"Teşekkür ederiz," dedim minnetle. "Çok güzeldi."

"Biz de yiyebilir miyiz artık?"

Melih en az benim kadar iştahla bakıyordu ortamızdaki tepsiye. "Yemin ederim sen her yediğinde ben de az önceki gibi ağlayacaktım, istiyorum diye. Nasıl iştahlı yedin öyle..."

Alpay "Sana ne benim karımın lokmalarından?" dedi ama kardeşine olan özlemine de kıyamayınca tepsiyi ona doğru itti. Kısık bir sesle "Bitirme hepsini," diye uyarmayı da ihmal etmedi. "Ben de yerim belki."

"Of şimdi Meryem teyzenin yaptığı olacaktı ki," diyerek kocaman bir dilimi midesine gönderdi. "Anneme söyleme ama şu tatlıyı bir tek annen yapabiliyor Defne. Bana gizli gizli taşıdığın tabakları hatırladım bak şimdi..."

Akşamın serinliğinden mi, kurduğu cümlenin sebep olduğu hislerden mi bilemeden üşüdüğümü hissettim. Gülüşüm de silinmek üzereydi sanki.

Mutsuzluktan değil, mutluluğumun yarımlığındandı. Çünkü insan neyden mahrum kalıyorsa meyli de ona düşüyordu ve ben bunu acı acı deneyimliyordum her defasında.

Önceden olsa bin bir rica ve minnetle yemem için önüme konan tatlıyı şimdi içim yana yana arıyordum.

Küslükler de unutulmuyordu geçmişteki hüzünler de. Sadece alışıyorduk her şeye. Bir de büyünce ailenin ne olursa olsun değerini anlıyorduk işte.

Yalan olup gidiyordu sanki geride kalanlar, yaşanamayanlar ve diğer ihtimaller.

Yüzünü görmeyeyim, sesini duymayayım dediğim insanlara hasrettim ya ondandı bu sığınmalarım. Bilmediğim diyarlarda rolümle gerçeğim arasında hapsolmuştum ve artık neyi istediğimi bile kestiremiyordum. Kalkmak ağırdı, gitmek anlamsız.

Alpay Emir'in telefonuna düşen mesajla düşüncelerim dağıldı. "Dün konuşamadık." dedim kendimi toparlayıp.

Omuzlarımdaki şala sarıldım ve bahçenin temiz havasını içime çekerek yanımdaki adama döndüm. "Gitme meselesini..." Utandığımı hatta yanaklarımın al al olduğunu hissettim bir tatlı uğruna karnımdaki minik canavarın bana yaptırdıklarıyla. "Sabah aklımdaydı aslında ama oğlun pek de fırsat bırakmadı."

"Ne güzel oğlun dedin öyle," dedi kısılan gözlerindeki ışıltıları sunmaktan çekinmeyerek.

Tebessüm ettim haline ama içimde bir sıkıntı vardı. Gitme konusunda yine zıt düşeceğimizi düşündüren bir his bırakmadı yakamı. Bu yüzden de pek sahici olamadım gülümsememde.

"Biz Melih ile biraz konuştuk seni beklerken," diyerek yine ben o ilk adımı attım. "Çok fazla izni yokmuş iş yerinden, biliyorum. Sen istedin gelmesini benim için, bunu da az çok tahmin edebiliyorum. Ama Melih birkaç güne dönecek ve belki biz de onunla beraber—"

Buhranlı bir solukla, eli kolu bağlanmış bir vaziyette bana cevap vermeye bile zorlandı. "Defne," dedi yapma der gibi. "Sadece birkaç gün daha isteyeceğim senden—"

"Anladım," dedim onun beklediği hiçbir üst tepkiyi vermeden ayaklanarak. Ama o da biliyordu ki bu tepkim hiç normal değildi. Bu yüzden de elimi tuttu ve "Nereye?" dedi.

"Telefonumu alacağım ve sonrasında en erken bilet ne zaman ona bakacağım." dedim her bir kelimemde neler hissettiğini gözlerinden okuyarak. "Ben bu uzatmalardan, senin tek başına kendi sorunlarını aşmaya çalışmandan ve benden her şeyi saklamandan çok sıkıldım. Ben gideceğim, sen de işin ne zaman bitecekse gelirsin."

Tepkilerim hareketlerimde değil cümlelerimde saklıydı. O da biliyordu ki benim gibi biri için bu çok daha ciddi ve tehlikeli bir kavgaydı.

"O ne demek şimdi?" dedi önce şaşkınlıkla havalanan sonra da sinirle çatılan kaşlarıyla. "Tek başına mı gideceksin? Ne saçmalıyorsun sen?"

Melih hem o kadar burada hem de o kadar burada değildi ki nefes almayı bile durdurmuştu sanki. Bir şey demek istiyor da müdahale etmekten epey korkuyor gibi öylece bizi izledi.

Yüksek perdeden, "Sana günlerdir söylüyorum," dedim en sonunda dayanamayarak. "Gitmek istiyorum, diyorum. Boğulduğumu anla istiyorum ama sen o kadar korkak bir adamsın ki tüm bunları gördüğün, neler hissettiğimi bildiğin halde çocuk kandırır gibi gezdirip tozdurmakla, birkaç şey alıp aklımı dağıtmakla sıyrılabileceğini sanıyorsun."

Sözlerim mi çok ağırdı yoksa gerçekleri duymak mı onu bu kadar sarstı anlayamadım. Bildiğim tek bir şey vardı ki o da beni cam bir fanusta bütün kötülüklerden koruyacağını sanan adam, bana asıl kötülüğü böyle böyle yapıyordu.

Bir şey söylesin de öfkemi çıkarayım istedim ama sadece dinledi. Söyleyeceklerimi bekledi. "Devam et," dedi tek nefeste. "Bahsettiğin kadar korkak bir adamın sizin için neler yapamadığını söyle bana."

O an ona haksızlık yaptığımı bile bile geri adım atamadım. Düşündüğüm tek şey kendim ve bebeğimdi istemeden de olsa.

"Bizim mutluluğumuz bir de neden sıkıntılarımız hep başka?" diye sorarken bile kırgındım ona. "Benim sıkıntılarım bizim oluyor da senin sıkıntıların neden bizden çok uzakta?"

Bilmiyor muydum ben onun son günlerde canını sıkan bir şeyler olduğunu ama bizi bizden daha çok düşünerek hepimizde geri dönülmez üzüntülere neden olduğunu?

"İşi gücü geçtim ya," dedim omuzlarım çökerken. "Sen şu sıralar fırsat bulup da gidemeyeceğimizi söylemek yerine beni kendi ailelerimize tek bile gönderemiyorsun. Neden? Çünkü bize bir tek sen sahip çıkabilirsin, öyle mi?"

Ben bile kendi ailemi affetmişken onun bu denli koruyucu olması daha çok yaralıyordu beni.

Ağır ağır salladı başını. Acı bir gülüşle kabul etti söylediğim onca şeyi. "Sizi koruyabildiğim de pek söylenemez, baksana." dedi hiçbir öfke belirtisi göstermeden.

Ama ben bunu istemiyordum ki. Kırılmasındansa kızmasını, hatta sorunlarımızı o an kavgayla da olsa çözebilmeyi ve içimizde biriktirdiklerimizi akıtabilmeyi istiyordum.

Yanımdan geçip gideceği sırada "Yine aynı şeyi yapıyorsun!" dedim karmakarışık duygular içerinde. "Şu an bu kavgayı bile tek başına omuzlanmaya çabalıyorsun. Benden kaçıyorsun."

En sonunda dayanamayarak "Ya sen ne istiyorsun tam olarak?" diye yükseltti sesini. "Senin saçının teline zarar gelse benim dünyam yıkılıyor. Şimdiyse geçmişsin karşıma yak yık beni diyorsun! Söyle bana derdin ne senin?"

O an öyle yüksek örülmüş duvarlarıyla karşılaştım ki az önceki hallerim uçup gitti. Haksızlığımı da gördüm haklılığımın artık anlamsız olduğunu da.

Nazım da niyazım da ona olunca, yalnızlığımın esaretinde bir tek onu yanımda bulunca tüm hedefim de o oluveriyordu. Oysa bu süreçte en çok o yıpranıyordu.

"Sesim yükselse gözlerinin nasıl dolduğunu, kirpiklerinin nasıl tir tir titrediğini, ettiğin sözlerin pişmanlığıyla dudaklarının nasıl anında büzüldüğünü ben görüyorum," dedi yine de kendini frenlemeye çalışarak. "Bu kadar zor olmamalı biraz da senin tarafında alttan almak."

Bir şey dememe fırsat vermeden geçti gitti yanımdan. Bense çıkardığım esintinin büyük bir kasırgaya dönüşmesiyle, hatta o döngünün içinde aldığım yara berelerle kaldım öylece.

"Nereye gidiyorsun?" diye fısıldadım titreyen sesimle. Rahat mı batmıştı da hiç de sırası olmayan bir kavganın kıvılcımlarını çıkartmıştım anlayamıyordum.

Alpay Emir ise dönmedi bana. Dakikalar önce ona kurduğum cümleyi şimdi o bana kurdu ve "En erken bilet ne zaman ona bakacağım," dedi içimdeki yangını söndürmek yerine körükleyerek. "Senin için yine kendimden vazgeçeceğim, karımın isteğini yerine getireceğim."


İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page