top of page

51. Bölüm

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 27 dakikada okunur

Günler geçse de olmuyordu işte. Ne yediğim yemekten keyif alabiliyordum ne de izlediğim filmden. Melih yanımdaydı, türlü şaklabanlıklar yaparak keyfimi yerine getirmenin peşindeydi ama unutamıyordum kırdığım kalbin bana olan kederli bakışlarını.

Onun için her şey kapanmıştı ve sorun yoktu, böyle söylüyordu her defasında. Canımı sıkmamam gerektiğini, hatasının olduğunu ve bunu telafi edeceğini söylüyordu kabullenişle ama ben böyle olsun istememiştim hiçbir zaman.

Sanki görünmez bir set çekilmişti aramıza.

Üzgündü biliyordum ama bunu bile geçiştiriyordu ve o gün o tartışma esnasında bizim için her neyden vazgeçmekten bahsettiyse hiç istemiyordu bunu yapmayı, fark edebiliyordum.

"Sen yine daldın," dedikten hemen sonra Melih uzun süredir ilgimi çekmeyen filmi durdurdu ve oturduğu yerde toparlanıp bana döndü. "Hâlâ mı aklın abimde?"

Başımı yasladığım canım adamımın omzu olması gerekirken uyuşmaya başlayan bileğimden başımı çektim ve küskün bir çocuk edasıyla "Aklımın abinde olmadığı tek bir an mı var?" dedim sorduğu soruya içerlenerek. "Benim aklım da kalbim de zaten hep onda."

Neden güldü bilmiyorum ama "Siz iyice birbirinize benzemişsiniz," demesi dikkatimi çekti. "Abime bunu her dediğimde o da böyle söylüyordu."

"Artık söylemiyor değil mi?"

Sızlayan burnum, canım adamıma olan özlemim ve bebeğimin babasına olan yandaşlığı şimdi ağlatacaktı beni.

Eminim ki gözlerim de çoktan kızarmış, dudaklarım titremeye başlamıştı. Sanırım ağlayacaktım.

Melih de bunu anlamış olmalı ki "Yo! Yo!" diye yükseldi. "Ya kızım ben onu mu dedim?"

Sanırım artık bebeğimi çözmüştüm. Beni ağlatmak istese de ona karşı gelmenin çaresini bulmuştum.

"Ağlamayacağım," dedim Melih alışkın olmadığı için, ama ağladı ağlayacak ifademle gülmeye çalışmam epey garipsenecek bir durumdu ve o ne yapacağını bilemiyordu. "Biliyorum canım adamımın aklının da kalbinin de hala bizde olduğunu."

"Sorun ne o zaman?" diye sordu anlamayarak.

Abisi kadar sabırlı değildi benim gitgellerime. Şaşırıyordu ne yapacağını. "Geçen günkü tartışmadaysan eğer... Abim kıyamaz sana, bilmiyor musun?" dedi sevecenlikle. "Üzme kendini bu kadar, onun öfkesi kendine."

Anlamıyordu beni.

Alpay'ın bana kıyamayan tarafı kendine gelince öyle acımasız oluyordu ki bu defa da ben kıyamıyordum onun kendi isteklerini bu denli hızla silip atmasına.

Sessiz kalışımla, kendi içimde verdiğim savaştan bihaber olunca beni sevindirmek istedi ve "Sen niye üzüyorsun ki kendini?" dedi güle oynaya. "Kızım gidiyoruz ya biz, senin havalara uçman gerekmez mi? Abim biletleri aldı mı? Aldı. Yarın hep beraber gidiyor muyuz? Gidiyoruz. Irmağının akışına ölürüm Türkiye'm yani anlıyor musun? Üç-beş gün kaldım daral geldi bana bak. Seni düşünemiyorum bile."

"Abin çok haklıymış biliyor musun?" deyip kalktım oturduğum yerden ve üzerimdeki hırkaya sarıldım. Alpay'ındı ve artık gelmesi gerekiyordu yoksa cidden ağlayacaktım.

"O şerro bir şeyde de haklı olmasın, lütfen... Neymiş o?"

Melih'in sorgu dolu bakışları da radarımda olunca "Sen gerçekten ciddi anlarda goygoya vurunca epey sinir bozucu oluyormuşsun!" deyiverdim.

"Bak ya!" deyip şaşıran o olunca onun tarafında sinir bozucu olan ben oldum galiba. "Size karı koca hiç iyilik yaramıyor." dedi çok da umursamayarak. "Abim gelse şimdi, senin ağladığını anlasa suçlu yine ben olacağım. O karnındakinde hiç suç bulmayacak çünkü. Kendi veledine toz kondurmayacak suçlayabileceği bir ben varken. Yüzün gülsün diye uğraşıyoruz şurada."

Benim canım küçük adamımdan o karnındaki diye bahsedince içgüdüsel olarak bebeğime dokundum. "Velet deme bebeğime," dedim alelacele. "Biriniz sıpa der biriniz velet der..."

Olacak şey değildi.

Onun bir adı olacaktı ve öyle hitap etmeleri gerekecekti ama onlar hiç oralı değillerdi. Bebeğimdi o benim. Ne veletti ne de sıpa.

"Sen canavar derken iyiydi benim yeğenime!" diye diklendi gıcık Melih.

Ağzım şaşkınlıkla aralanırken yeniden ve yeniden "Abin gerçekten çok haklıymış!" derken buldum kendimi. "Sen şimdi de amca olmayı anne olmaktan daha kıdemli falan mı sanıyorsun? Vallahi göstermem bebeğimi görürsün gününü."

"Karım diye demiyorum ama var öyle huyları," diyen adam benim kocamdı. Gelmişti ve bizim atışmamıza odaklanmıştı. "İşi inada bindirdi mi göstermez yüzünü, mahveder hasretiyle, öldürmekten beter eder."

Şu an konu bebeğim miydi emin olamadım. Özlemim ağır basınca ama inadım da tutunca ben ona gitmedim, o bana geldi.

Kendimi kolları arasında buldum sanki daha sabah görmemişim gibi. Saçlarımın arasına konan öpücükle gözlerim kapandı. Neden geç kalmıştı?

"Yaparım!" dedim her ikisine de. "Bak abin ne de güzel söylüyor." Gülümsedim ve Alpay'a baktım. "Yapmışlığım var ne de olsa." Melih'e döndüm yeniden. "Kimse bebeğime diyemez öyle."

"Sizinle uğraşılmaz," diyerek yanımızdan geçen Melih'in arkasından bakakaldım. Alpay da bebeğini avuçladığında derin bir nefes bıraktım. "Neden geç kalacağını haber vermedin?" dedim sanki saatlerce geç kalmış gibi. Oysa sadece bir saat gecikmişti ama haber vermemişti. En azından geçen birkaç günde ya spordayım diyordu ya da yoldayım. Bense bu defa arayıp sormamıştım bile.

"Sabah çıkarken söylemiştim," dedi öylesine bir şeyden bahseder gibi. "Gitmeden önce şirkette halletmem gereken şeyler vardı." Benden uzaklaşıp sanırım geldiğinde kenara bıraktığı ceketini ve birkaç dosyayı aldı, yukarı çıkmak için adımladı. Ne yapacağımı bilemedim, kaldım öylece.

Bir yanım öyle mutluydu ki yarın gideceğimiz için, tam anlamıyla üzülemiyordum bile halimize. Ama elim kolum da bağlanmıştı sanki. Canım yanıyordu aramızdaki bu mesafeye.

Dayanamadım ben de çıktım peşinden. Kaç gündür doğru düzgün konuşamıyorduk bile. Ya Melih'i gezdirip eğleniyorduk ya da onun olabildiğince çalışma odasında oyalanmasını izliyordum ne zamandır.

İçeri girdiğimde üzerini değiştiriyordu. Geldiğimi fark ettiği halde hiç oralı bile olmadı. Duygularını saklıyor olması onları yok etmiyordu, niye anlamıyordu?

"Neden böyle yapıyorsun?" diye sordum umutsuzlukla. Üzülmeyelim diye yapıyorsa bile daha çok üzüyordu. "Her şey yolundaymış gibi yapınca öyle mi oluyor senin için?"

"Her şey yolunda değil mi zaten Defne?" dedi o da benim halime şaşırır gibi. Ya ben kendi kafamda kuruyordum her şeyi ya da gerçekten iyi bir oyuncuydu karşımdaki adam.

"Elbette değil," dedim hışımla. "Tamam, şirket hissedarlığını kesinleşmeden söylemek istemediğini anlayabiliyorum." dedim yeniden, aslında böyle büyük bir şeyi son dakikaya kadar anlatmamış olmasına içerlenerek. "Kendince bunu bize hediye olarak düşündüğünü gerçekten anlıyorum ama gitmemizi ertelemendeki nedeni bir türlü söylemediğin gibi şimdi de katılmayacağım zaten önemi yok diyerek anlatmak istememeni anlayamıyorum. Üstelik her şey yolunda diyorsun ama benden resmen kaçıyorsun."

Geldi yanıma, yüzümü aldı avuçlarına. "Güzelliğim benim," dedi ve benim aksime epey sakindi. Yanağımı okşayan eli beni de sakinleştirdi. "Bence sen tartışmamızda benden beklediğin o karşılığı almadığın için her şeye farklı bir yönden bakarak kendini hırpalıyorsun. Haklısın şirkete hissedar olacağımı öncesinde söylemeliydim ama ne bileyim, tamamen sonuçlansın istedim. Bu defa da senin rahatsızlığın sırasında aklımda mı kaldı sanıyorsun öyle bir şey? Benim önceliğim sizsiniz," dedi gerçekten de benim beklediğim tepkilerden epey uzak içime işleyen sahiplenici tavrıyla. "Sizin sağlığınızdan daha önemli ne olabilir benim için?"

"Tamam ama neden o zaman üzgünsün?" dedim, o üzgün değilim diyecek olsa da hislerimde yanılmadığımı bildiğimden ısrar ettim. "Resmen kaçıyorsun benden. Bilmiyor muyum ben seni?"

Dudaklarıma bastırdığı dudakları beni ona epey çekti. "Bir hafta sonra bir ödül töreni olacak," dediği anda bir kıpırdanma hissettim karnımda. Demek ki bebeğim babasına değil bana çekecekti. Çünkü ben de merakla kıvrandım olduğum yerde. "Şirket ve üzerinde çalıştığımız birkaç proje adına çağrılıyoruz."

"Şirket adına sen mi gidecektin?" dedim ansızın hissettiğim suçlulukla. Ama onda da suç vardı ki. Ne diye anlatmazdı bana böyle bir şeyi?

Başını salladı sadece.

"Sen bana bunu anlatsan ben anlayışla karşılamayacak mıydım sanki!" dedim derin bir fısıltıyla. "Böyle bir durumda senin adına ben senden daha çok sevinirim bilmiyor musun? Ama sen gelip bunu benimle paylaşmak yerine, sevincine ortak etmek yerine, benim üzüntümü sırtlamakla meşgulsün ve kendi sevincini sırf ben zor bir dönemden geçiyorum diye saklamanın peşindesin. Ya ben senin sevincini ya da üzüntünü paylaşamayacaksam neden eşin oldum o zaman?"

O an öyle bir çıkmazda hissettim ki kendimi, ne yapacağımı şaşırdım. Bunu ona hissettiren bendim belki de. Şimdi koca bir bilinmezliğin ortasındaydım sanki. Kendi hayatıma öyle odaklanmıştım ki onun yaşadıklarına hiç dikkat etmemiştim.

Ondan üzüntüyle uzaklaştığımda Alpay Emir dibimde bitti. "Benim hatam," dedi okşadığı saçlarıma kondurduğu buselerle. "Bak ben bu dengeyi sağlayamadım, ne desen haklısın."

"Haklı olmak hiçbir şeye yaramıyor ki," dedim elimde olmadan yükselerek. Orta yolu bulalım, eskiye dönelim istedim. "Ben senin eşinim. Benimle sevincini de üzüntünü de paylaşmayacaksan ne anlamı var bunun?"

"Özür dilerim," dedi belimdeki eli tenimde süzülürken. "Bu sıpa yemin ederim sadece senin değil benim de dengemi bozuyor, nasıl davranmam gerektiğini bana unutturuyor. Duygu değişimi yok, dedikçe doktor; biz seni birlik olup o halden bu hale savuruyoruz."

İçten içe ben de artık onun kadar bu konu kapansın istiyordum çünkü aramızda artık böyle bir şey yaşanmayacaktı, biliyordum.

"Alpay ya... Sıpa deme bebeğime!" diye çemkirdim ansızın. "Yeter ya ne yaptı benim çocuğum size!" Onu itip uzaklaştım. "Benim bebeğimin bir adı var—" dedim ama adı bile yoktu ki minik canavarımın.

Alpay'sa konunun uzatılmamasına karşılık bana minnetle baktı. "Neymiş bebeğinin adı?" dedi koruyucu tavrıma gülümseyerek. "Bildiğim kadarıyla ben de babası oluyorum çünkü. Bana da verilir umarım bu büyük bilgi."

"Henüz adı yok ama, bir karara varınca sana da söylerim merak etme." dedim odadan onun kolunda çıkarak. "Sırf siz abi kardeş benim bebeğime öyle şeyler söylemeyin diye erkenden halledeceğim şu isim mevzusunu."

Limon ile oynayan Melih bizi kol kola görünce sahiden benden ve Alpay'dan daha çok sevindi. Çünkü aynı çatının altında bu tartışmadan etkilenen en çok o olmuştu ancak isim konusunu konuştuğumuzu duyunca anında söze daldı.

"Sana attığım listeden seçtin mi yoksa?" dedi heyecanla. "Sen kız olacak deyince ben Meliha ismine kesin gözüyle bakmıştım ama bu velet bozdu tüm planımı."

Artık o kadar yorulmuştum ki öyle demeyin demekten, tam ağzımı açıyordum ki Alpay Emir "Velet deme aslanıma," deyip kurtardı beni. "Kızıyor annesi."

"Aslan da güzel aslında," diyen Melih'ti ve şu an abisine oynuyordu. "Aslan Koçarslan. Oldu bence. Ne güzel uydu değil mi? Bu isimle çok kız tavlar benim yeğenim."

Yanımdaki adama baktım tepkisini görmek adına. Uyumu güzeldi ancak koyulma amacı Melih'in şerroluğuyla tamamen ortadaydı. İşin kötü yanıysa Alpay beğenmişe benziyordu önerilen ismi.

"Hayatta olmaz!" dedim gözlerim iri iri açılırken. "Bu çocuk daha şimdiden yerinde durmak bilmiyor zaten. Bir de aslanlı kaplanlı isim koyup hareketliliğini, yaramazlığını arttıramayız."

İsimler de insanların karakterini oluşturuyormuş, bir yerde okumuştum ve bunu göze alamazdım. Şöyle uysal, uslu, tatlı mı tatlı bir isim bulsak bize yeterdi. Orman kaçkını gibi oradan oraya zıplayan, düz duvara tırmanan bir canavar minik de olsa korkunç geliyordu bana.

Alpay Emir korkularımı anlayınca "Sence Alp nasıl?" diye sordu bir umut. "Alp Koçarslan..." diye fısıldadı nasıl olduğunu duymak adına.

Anlamını bilmiyordum ama "Gerçekten mi Alpay Emir?" dedim söyleyiş amacını anlayarak. "Tamam en çok senin çocuğun... Sırf Alpay ile uyumlu olsun diye de dışlayamazsın ya beni."

"Yok yavrum," dedi yakalanınca. "Ben öyle... Hoşuma gitti sadece. Güzel yani. Sevmedin mi sen?"

Sevmiştim elbette ama Melih anında "Alp zaten Alpay'dan geliyor. Yiğit, gözü kara, cengâver demek. Çocuk başımıza asker mi kesilsin?" deyince duraksadım.

Abisinden korkunca azıcık yanaştı, "Defne bak abim gibi bir şey olur sonra," dedi korkuyla. "Sen hatırlamazsın ama bunun küçükken kırmadığı kapı pencere yoktu mahallede. Babam milletin kırılan camını yaptırmaktan beş kuruşsun kalacaktı yakında. Bak bana. Melih, sevimli, şirin demek. Koyalım işte Melik falan. Semih de olur, cömert demekmiş ben bakmıştım—"

"Susacak mısın artık?"

Ağabeyinin tek cümlesiyle ağzına fermuar çekti ve az önce kurulduğu yere geri sindi. O dakikadan sonra birçok isim geldi geçti. Kimi gerçekten çok güzeldi, kimi Melih'in kötü emellerine kurban gidecek karizmatiklikteydi.

Eminim ki canım küçük adamım doğana kadar herkesten bir ses çıkacaktı. Ama şimdi öyle heyecanlandım ki tutamadım kendimi.

Canım adamıma yaslandım ve cidden düşünmeye başladım. Kulaklarıma öyle güzel kahkaha sesleri ilişti ki önce, sonra da iç çektirecek güzellikte görüntüler düştü zihnime. Aylardır unutamadığım rüyamın gerçeğini yaşayacak olma fikri heyecandan nefesimi kesti.

"Benim aklımda bir isim var aslında ama..." dedim Alpay'a karşı birazcık utanarak. Ne de olsa onun da bebeğiydi ama ben o ismi hiç çıkaramamıştım ki aklımdan.

Gözlerimin önünden gitmeyen o efsunlu sahne gerçek olsun istedim anında. "Yağız ismi güzel mi sence?" dedim neden çekindiğimi anlayamayarak. "Yağız olsa ya bebeğimizin ismi."

Öyle güzel baktı ki bana, hayır dese kabulümdü ama sanırım o da beğendiğinden sebep içtenlikle gülümseyip beğenisini gösterdi.

Ben ona bize zor gelen anlarda ağlaya ağlaya, gördüğüm o anları anlattığımda duyduğum ismi söylemiş miydim ona hatırlamıyorum. Ama o, söylemiş olsam da söylememiş olsam da bu fikri ona sunduğum an anlamıştı neden böyle istekli olduğumu. Onun da aklından çıkmıyordu küçücük bedenle ördek dolu küvette geçirdiği o anlar.

Söz vermişti sonuçta o anlardan çok daha güzellerini bize yaşatacağına. Bu yüzden onun da hoşuna gitti. Defalarca dile getirdi oğluna seçtiği ismi: "Yağız Koçarslan..."

Biz bir hayalin peşinden yeniden o anları hatırlarken Melih tutamadı kendini, "Ya Yağız olmaz," dedi beni düşündüğünü savunarak. "Olmasın abi, hayır. Yağızlar çok yaramaz olur bak. Sadece senin değil hepimizin canına okur."

Ağabeyine hitaben "Hatırlasana bizim Şefik amcanın torununu," dedi korkuyla açılan gözleri beni de korkuturken. "Ya çocuk beş karış boyuyla az mı tehdit etti beni? En son bizim bahçedeki eve gelmişlerdi hani..."

Yine anlatıyordu bir şeyler ve bu beni epey korkutuyordu ancak bence biz ismini seçmiştik bebeğimizin. Artık kimse sıpa da demeyecekti velet de.

Üstelik Alpay'ın şimdilik bilmesine gerek yoktu ancak Yağız'ın yanına eklenecek bir Alp de güzel olurdu.

Umarım son güne dek bu iki isme daha niceleri eklenmezdi de verdiğimiz kararın arkasında kalabilirdik.

Çünkü Yağız Alp Koçarslan ismi epey hoşuma gitmişti. Sağına soluna Aslan eklenmese de olurdu. Umarım eklenmeden dururdu. Yoksa adı Yağız Alp Aslan Koçarslan olan bir canavarla uğraşmak pek de kolay olmayacaktı.

...

Küçük bir dolap çevirme sonrası odamıza geldiğimde beni yatakta bekleyen adam epey albenili geldi gözüme. Belki de bize yakışan, küçük bir veda öpücüğünden çok daha fazlasıydı bu gece.

En azından Alpay'a söylemem gerekenleri böylelikle çok daha rahat söyleyebilir, önümüzdeki bir haftalık yokluğunda az da olsa özlemimi dindirebilirdim.

"Nerede kaldınız?" dedi içeri girdiğimi fark ettiği an. "Konuşmanız gereken başka zaman mı yoktu?"

Melih'i kullanarak bir şeylere kalkışınca kabak da onun başına kalıyordu ama mühim değildi, Melih alışıktı.

"Geldik işte sevgilim," dedim onun bizi bekleyen bu haline gülerek. "Kızma bebeğimin amcasına babası, minicik bir dedikodumuz vardı acilen irdelememiz gereken. Hallettik geldik."

Üzerimdekileri çıkarırken de çekmedi gözlerini bizden, bembeyaz geceliğimi üzerime geçirirken de.

Alev alevdi gözleri. Sanıyordu ki bebeği yine uzak tutacaktı beni ondan, ancak yanılıyordu.

Bu gece ateşkes sağlayabilmiştik minik canavarımla. Bunu Alpay şimdilik bilmese de olurdu. Çünkü onu böyle aç gözlerle görüyor olmak bana epey keyif veriyordu.

"Sabahlar çuvala girdi çünkü siz dedikodu yapamayın diye?"

Sabahlığım da yatağın kenarında kendine yer bulduğunda yanına uzandım. "Ama şimdi geldik ve rahatça uyuyabileceğiz," dedim bedenime dolanan kollarına sarılıp. "Ne de olsa yarın epey yorulacağız, dinlenmemiz gerekiyor." Yüzüm boyun girintisine denk düşünce öpmeden geri duramadım. Çünkü belime yerleşen eli de bacağımdaki dokunuşları da çeldi aklımı.

"Sen beni sınamak için yapıyorsun bunları değil mi?" dedi tek nefeste. "Delirtmekte üzerine yok. Oğlun sana dokunmama müsaade etmesin, sen gel böyle gir yatağa..."

Uzata uzata "Yoo..." dedim ama yediremedim. Dudaklarıma baskı uygulayan dudaklarıyla seslice gülümsedim. "Bence sen delirmeye yer arıyorsun. Bizi de bahane ediyorsun."

"Ben zaten sana dokunamadığım her an deliriyorum," dedi küçük bir hareketle üzerimde kendine yer edindiğinde. "Sense bundan keyif alıyorsun."

Ellerim ensesine yerleşti, yaramazlıkla onu tahrik edercesine hareket etti. Başımı masumca aşağı yukarı sallamamsa dediklerini kabul ettiğimdendi.

"Miden..." dedi ama araladığım bacaklarıma yerleşmesi onu duraklattı, derince yutkunmasına neden oldu. "Belki bu defa bulanmaz, ha?" dedi ihtiyaçla.

"Denemeden bilemeyiz," dememle omzumu silktim ve bilinmezlikle kaşlarımı kaldırıp dudaklarımı büktüm.

"Sen var ya," diye yükseldi sesi. "Bilerek yapıyorsun değil mi?"

Elbette bilerek yapıyordum. Onu istiyordum ve bugün kendimi iyi hissediyordum.

Ben yine de sanki istemezmişim gibi "Yoo..." diyordum ama bu defa gülmeme engel olamadım.

Hal böyle olunca boynumdaki ısırığıyla kesti sesli gülüşümü. "Şimdi ben..." dedi ısırdığı tenimde sıcak nefesini hissettiğimde. "Çıkarmaz mıyım senden bunun acısını?"

Aklımı başımdan almaya yeminliymiş gibi dili az önce bıraktığı ısırığın üzerinde dolandı. "Ben kaç gündür sensizlikten delireyim, sen gel oyun oyna benimle. Başka?"

Saçlarının arasında dolanan parmaklarım duyduklarımla onu geriye çekti. Yüz yüze geldiğimizde "Hiç oralara girme bence," diyen bendim.

Çünkü bu hamilelik, açlığımı her anlamda artırmışken bir de üstüne üstlük bebeği onunla olmama canı istemeyince izin vermezken bu bir hafta nasıl ihtiyaçla kıvranır olmuştum da aramızdaki mesafe ona yanaşmama engel olmuştu, haberi yoktu.

Yüzümde dolanan sıcak dudakları, rahat durmayan parmakları aklımı bulandırdı. Bir de üzerine "Tabii, haklısın." deyişi kanımı kaynattı. "Ne de olsa girmem gereken çok daha önemli bir yer var."

Sözleriyle eşzamanlıydı onun için sızlayan kadınlığımı okşayışı. İnlemelerim de kesilen nefesim de onun konuşmalarına karıştı.

"Alpay..." diye sızlandım durdum olduğum yerde. Dudakları açıkta kalan gerdanımda, dışarı taşan göğüslerimde dolaştı uzunca bir süre. Onun kollarına tutunmuştum zevkle düşmeyi beklediğim o noktada ona sığınır gibi.

Omzumdan aşağı indirilen geceliğimin askısıyla göğsüm açıkta kalınca dişleri arasında yer bulan göğüs ucum sızım sızım sızladı. Saç diplerimden parmak uçlarıma dek uyarıldığımı öyle sarsıcı hissettim ki gerilen bedenim onun bedenine yükseldi. Diğer askım da aynı şekilde aşağı indirildi ve bu defa aynı sancılı süreç onun için başlatıldı.

Az önce işkence eder gibi dişlerinin arasında daha da hassaslaştırdığı göğsüm şimdi elindeydi. Islak dili boynumdan yukarı çıkıyordu ve avucundaki göğsüm az önceki dil darbelerini yeniden istiyordu.

"Şimdi ben bu güzellikleri uzunca bir süre paylaşmak zorunda mı kalacağım?" dedi göğüslerimin altında toplanan geceliğimi karnımdan aşağı indirirken bebeğine dokunduğu sırada. "Daha ben doyamıyorum sana, hangimize yetecek?" Göğüslerimi paylaşmak istemez gibi hırpaladı tenimi. Altında incecik bir çamaşırla tamamen korunmasız kaldığımda hamileliğimin getirisiyle gittikçe irileşen göğüslerim de hassaslaşınca kıvrandırıyordu beni onun altında.

Boynumdan git gide aşağıya kaydı dudakları. Koca karnıma da uğramayı unutmadı. Hatta belli belirsiz gülümsediğini bile gördüm o karanlıkta.

Kısacık bir süre üzerimden çekildiğinde öyle utandırıcı bir tavırla ıslık çalıp bedenimi süzdü ki onu yeniden üzerime çekmekte buldum çareyi.

Ne zaman çıkardığımı bile idrak edemediğim tişörtü güzel tenini açıkta bırakmıştı ve ellerim çoktan sırtındaki yerini almıştı.

Dokunduğum her alanda elimin altındaki kasları öyle ani geriliyordu ki bu bile beni cezbetmeye yetiyordu.

İşin kötü yanıysa inlemelerim etrafa yayılmıyormuş gibi beni kendisi için hazırlayan parmakları neredeyse çığlık attıracak noktadaydı.

Önce tek parmağı yerini aldı sonra iki. Uzun biçimli parmakları beni kendisi için yalvartmaya yetti de arttı.

Onu istiyordum anında. Karın kaslarına çarpan elim sonunda üzerindeki eşofmanı indirebildi. Öyle özlemiştim ki onu, bedenim öyle büyük bir istekle kasılıyordu ki biraz daha bekleyemeyecektim sanki.

Sabırsızlığımla artık o da tamamen kıyafetlerinden kurtulmuştu ve bacağıma değen sıcacık uzvu parmaklarımın arasındaydı artık. Onu sıvazlamalarımla git gide boyut kazanan erkekliği onu da zorluyordu.

Hırıltılı nefesi, tutamadığı küfürleri ve boynundaki belirginleşen damarlarıyla başı alnıma dayandı.

Söyleniyordu, inlemelerimiz de nefeslerimiz de birbirine karışıyordu ve bacaklarımın arasında hissettiğim kasıkları tenime işlenmek için hazırda bekliyordu.

Beni nasıl kıvrandırdığını izledi geriye çekilip. Gözleri gözlerime kenetlenmişti sanki hiçbir tepkimi kaçırmak istemez gibi. Bundan bile ayrı bir zevk duyuyordu her defasında.

Islaklığıma bulanan erkekliği bedenimdeki yerini aldığında sıkı sıkıya sarıldım boynuna. İlkel bir dürtüyle birbirimize karışmak için bedenlerimiz kenetlendiğinde duvarlarıma sürtünen doluluk hissi beni kendimden geçirdi. Defalarca gitti geldi de o sürtünme hissinin içimde bıraktığı yakıcı his dindirmedi içimdeki yangını. Bedenime çarpan iri bedeni onu içime hapsetme isteğimle kasılınca, aldığı zevkle daha da hızlandı.

Öyle ki onun beline sarılan ve birbirine kenetlenen bacaklarımda ne hal kalmıştı ne derman. Bacağım sonrasında onun omzuna konumlanınca vuruşlarını daha derinlerimde hissetmemle sarsıldım.

"Defne bu his..." dedi ama derinden gelen inlemeleri kesti sesini. "Sikeyim, bu açlık ilk günden beri hiç mi durulmaz..."

Buydu işte bana ansızın her şeyi ama her şeyi unutturan. Git gide yükselen sesimle dudakları dudaklarıma kapandı, çığlıklarımı hırçın öpüşleriyle bastırdı. Her defasında daha fazlasını almak ister gibi işledi kendini bedenime.

Kulağıma fısıldadığı edepsiz sözleriyle beni usul usul bir sona ulaştırdı. Hem utandırdı hem zevkten dört köşe olmama olanak sağladı.

Sarsılmalarım da nedensiz hıçkırıklarım da onun bendeki etkisini geçiremedi. Kolumu kaldıracak halim kalmadığında o da sondaydı. Güçlü bir iradeyle geri çekildiğinde sıvıları bacaklarımdaydı. Bedeni bedenimi ezer gibi tatlı bir sızıyla üzerime yığıldı. Nefeslerimiz de hızla alçalıp yükselen bedenlerimiz de git gide uyumlu bir ritim yakaladı.

Terli alnıma yapışan birkaç tel saçım kenara çekildiğinde ve yüzüm büyük bir el tarafından sevildiğinde mest oluşumla mırıl mırıl mırıldandım. "Harikaydı..."

Canım adamımsa "Duyamadım?" diye fısıldadı kulağıma ulaşan sıcacık nefesiyle. Sızladı her bir noktam ansızın. "Yoksa bir daha mı diyor birileri?"

Omzuna vurdum gülerek. "Yuh ama... Hamileyim ben." Boynumda yavaşça dolanan dudaklarıyla iç geçirdim. "Çok güzeldi." dedim kısılan sesimi ona duyurma isteğiyle. "Çok çok çok güzeldi."

Üzerimden bir adet Alpay Emir geçmişti ve parmağımı oynatacak gücüm yoktu, niye anlamıyordu da konuşmam için beni zorluyordu?

Yumuşacık bir kumaş gezindi kasıklarımdan ve bacaklarımdan. Sonra da bir çarşaf kapadı bedenlerimizi.

Ben onun bedenine sığınmış kalmışken ondan değil bebeğimden utandım nedense. Yine de öyle güzeldi ki tüm utancım bir kenarda sahipsizce bekleyebilirdi. Çünkü eşimle defalarca tadabilirdim bu anı.

"İyisin değil mi?" dedi az önce yaşanılan devasa şehvetin aksine şefkatle. Saçlarımda dolanan dudakları, belimi okşayan parmakları ne ağrı bıraktı ne de sızı.

"Çok ama çok iyiyim, kocacığım." dedim kalçamda hissettiğim erkekliğin müthiş hissiyle gülümseyerek. Dönüp hızlıca bir öpücük çaldım keskin dişlerimin arasında tahriş olan dudaklarından. "Hiç unutamayacağım vedalaşmalarımızın arasına ilk numaradan girer bu. Öyle güzel, öyle unutulmaz..."

Edalı edalı alnına dağılan saçlarına dokunup iç çektiğim sırada kaskatı kesildi. Başı boyun girintimden çıktı, kalktı bana üstten baktı. Çatılan kaşları da cabasıydı. "Neyden bahsediyorsun sen? Ne vedası?" dedi bariton sesine yerleşen buyurucu ifadeyle.

Keskin yüz hatlarına, çatılan kaşlarına ve dolgunlaşan dudaklarına dokundum sıra sıra. Gözlerim gözlerine uğradığında korktum söyleyeceklerimden ama ok yaydan çıkmıştı bir kere.

"Bir hafta uzak kalacağız ya birbirimizden..." dedim incecik sesimle onun güzeller güzeli bebeği olduğumu anımsatarak. "Sen bize gelene dek bekleyip daha çok mu özleseydim seni?"

Çıplak göğsünü okşadım onu yumuşatmak adına. "Biz kavuşana, yeniden birbirimizde karışana dek—" diyordum ki tane tane, onun keskin bakışları susturuyordu beni. Yutkundum ve uzatmadan devam ettim: "Ben az önce bir şey yaptım..."

"Onu zaten anladım," dedi az önce yaşadığı zevkin boğukluğundan kurtulan erkeksi sesiyle. "Neler karıştırdığını ne kavuşmasından ne vedasından bahsettiğini anlatmanı bekliyorum sadece!"

Biletlerimizi aldığını haber verdiğinde öyle sevinmiş, öyle heves etmiştim ki aileme duyduğum özlem katlandıkça katlanmıştı sanki yakında kavuşmayacakmışım gibi. Bencillik miydi bu bilmiyorum ama onun saklamaya çabaladığı üzüntüsünü bile isteye görmez olmuştum sanki.

Ama sonrasında yapamadım. Ne onu böyle görmeye dayanırdım ne de bir gün daha ailemden uzak olmaya.

Bizim onsuz da iyi olduğumuzu anlaması gerekiyordu üstelik. Bakıcımmış gibi her an yanımda olmasına gerek olmadığını kendi deneyimlemeliydi.

"Biz yarın Melih'le beraber gidiyoruz," dedim temkinli davranarak. "Güliz'den rica ettim. Programında bir değişiklik olmayacak. Sen bizim için ödülünü bizzat kendin alacaksın ve sonrasında direkt yanımıza geleceksin."

Ters bir şey söylememesi, isteğimi kabul etmesi için yalvarır gözlerle bakıyordum ona. Kırmıştık birbirimizi zaten yeterince, yeterdi artık.

Sıkıntıyla kapadı gözlerini, dağılan saçlarının daha da dağılmasına neden olarak sıvazladı başını. "Defne," dedi ama devamı gelemedi.

"Lütfen," diyerek uzandım ona. Kollarım boynuna sarıldı, kucağına yanaştım anında. "Lütfen bir şey söyleme," dedim yeniden daha üzgün bir tonlamayla. "Yemin ederim kimsenin sözünden çıkmayacağım, kendime de bebeğime de çok iyi bakacağım. Evimizde tek kalmak yerine annenlerde kalırım sen gelene dek, olmaz mı? Vallahi her an arayıp durum raporumuzu da veririm," deyip elini karnıma koydum. "Lütfen olmaz deme bize."

"Çocuk oyuncağı mı yavrum bu?" diye sorguladı kısa bir süre. Yemin ederim gözlerinden okuyabiliyordum kaldığı ikilemi.

Omuzlarına tutundum. "Güliz'e anlattım durumu." dedim elim teninde usul usul duruyorken. Biliyordum ki düşünceleri dağılacaktı. O kiminle iletişime geçecekse halledecek. Onlar da çok ısrar etmiş üstelik sana. Sen celallendin, dinlemeden anlamadan vazgeçtin her şeyden. Hem benim çocuğumun ödüllü bir babası olmasın mı?"

Yaptığım şirinliğime güldü ama olmaz demek yerine "Hayır, Defne." dedi yüzüm ellerinin arasındayken. "Ben sizi yalnız bırakamam."

"Ya biz seni yalnız bırakıyoruz ya ama!" dedim sitemle. "Ben açık açık söylüyorum sana bak. Sen bana gelip de öncesinde bahsetseydin ben seve seve seni beklerdim ama şimdi olmaz. Herkes bizi bekliyor, ben çokça heves ettim ama senin benim yüzümden bir şeylerden vazgeçmene de dayanamıyorum anlıyor musun?"

"Sizsiz koskoca bir hafta," dedi bebeğimi kaplayan koca avcu çıplak tenimi ısıtırken. Baktım ki bu işin biteceği yok uzanıp dudaklarına minicik bir öpücük bıraktım. "Bir hafta yine iyiymiş Alpaycım Emircim," dedim onu kabul etmek zorunda bırakarak. "Senin en az bir ay çekip gitmişliğin var, ne çabuk unuttun?"

Beklemediği yönden aldığı darbeyle şaştı kaldı. "Hiç boşuna öyle bakma sevgilim," dedim omzumda biriken saçları savurup bedenime sardığım çarşafla yataktan kalkarken. "İstesen de gelemezsin zaten, ben iptal ettirdim senin biletini."

"Sen ne ara bu kadar tehlikeli bir kadın oldun?" diyerek ayaklandı o da arkamdan. "Böyle mi kesiyorsun cezamı?"

Açıkçası yerden kaptığı çamaşırını bacaklarından geçirmese de olurdu. Ben devam ederiz diye düşünüyordum çünkü. "İyilik mi yaptın kötülük mü? Aklım almıyor benim," dedi ne diyeceğini bilemeyerek.

İçten içe o da seviniyordu ama belli etmek istemiyordu bence. "Artık sen düşün bunu da." dedim ben de geceliğimi yeniden bedenime geçirirken ama yetişti bana, aldı elimden. "Böyle mi kaçacaksın?" dedi gerçekten de bir hafta ayrı kalacağımızın farkına vararak. "Bir kereyle veda ettim bitti gitti mi diyeceksin?"

İstekli ifadesi, şaşkınlığı, aldığım kararı sorgulayamayışı hareketlerindeki agresifliği açıklıyordu ama ben bu durumda istemem yan cebime koydan devam edecektim sanırım. Çünkü onun tarafından sunulan başka başka vedalaşma düşüncesi şimdiden kanımı kaynatıyor, az önce yaşadığımız hisleri yeniden körüklüyordu. Bu gece bizim için epey uzun geçeceğe benziyordu.

...

Şimdi daha iyi anlıyordum Alpay Emir'i.

Almanya'dan döndüğü her an hepimizi tek bir masada görmek istemesine, hasret kaldığı yemekleri yerken edilen sohbetlerin yüzünü gülümsetmesine yeni yeni anlam verebiliyordum.

Çünkü tam da şu an onunla aynı hisleri paylaşıyordum.

Evimdeydim, ailemleydim. Bir yanım buruk da olsa onsuz olmama, saklayamıyordum çocuksu sevincimi.

Ne kucağımdan inmeyen Ezgi'ye olan özlemim diniyordu ne de peşimde dört dönen diğer aile fertlerine geçen nazım son buluyordu.

Üstelik önümdeki tabak hala doluyken annemin seviyorum diye bol bol sarma eklemesi, Serap anneminse anneme karşı "Defne etli yaprak sarmasını yemez ki, zeytinyağlı sever." diyerek kendi yaptıklarını uzatması ve aralarındaki tatlı yarışın beni epey güldürmesi tüm yorgunluğumu alıyordu.

Söylemeden geçemeyeceğim, masa enfes lezzetlerle doluydu. Hepsini ama hepsini bitme hayaliyle yaşıyordum.

Siz hiç merak etmeyin ben ne var ne yok yerim, diyemiyordum tabi. Hanım hanımcık hepsinden minicik tatmaya çalışıyordum sadece. İlk günden onları korkutmak istemiyordum belki de.

Geleli birkaç saat olmuştu ama Ezgi'nin yüzümdeki öpüşleri de hiç son bulmuyordu.

Şu an masada dahi kucağımdan inmiyordu ve bu annesinin sürekli onu uyarmasına neden oluyordu. "Rahat bırak yengeni, yemekten sonra sarılırsın." diyerek kucağımdan almak istiyordu ama Ezgi öyle içli içli "Olmaz! Çok özledim, yine gitmesin." diyordu ki, içim çıkana kadar ağlamak istiyordum saatlerce.

İçimdeki altın bilezik sevdalısı, yengesi kurban olsun sözleri bile canlanmıyordu o anlarda. Yine de yengesi kurban olsundu ona.

Beni kapıda gördüğü an bedenimdeki farklılıkla yaşadığı şaşkınlık ve birazcık da hayal kırıklığı öyle tatlıydı ki aklımdan çıkmıyordu yaşadığı şok. Bebeğim olacağını biliyordu ancak görmeyince beni, idrak edememişti sanırım gerçekliğini.

Şimdi kucağıma yerleşirken kıskançlıkla karnımı kenara itmeye çalışması ve kendisine yer bulmak istemesi yandığımın habercisiydi.

"Bu bebek hiç rahat değil," dedi ben masaya uzandıkça bacağına baskı yapan göbeğime karşı. "Annem hastaneye gitti aldı kardeşimi, hadi sen de git al hemen. Kocaman bu. Bizim bebeğimiz Sayp var ya zaten. Sen niye gittin bebek aldın ki?"

Utanıyordum herkesin içinde böyle demesine. Ama bizimkiler anca gülüp geçiyordu tabi. Kardeşi Sarp'sa öyle tatlı uyuyordu ki onu hala sevememiştim ne yazık ki.

Neyse ki bunca zamanın nasıl geçtiği hakkında masada bir sohbet dönüyordu da sordukları sorulara verdiğim cevaplar sayesinde Ezgi'nin bana bu bebeği neden aldığım ve neden artık gidip getirmediğim konusundaki sorgusunu erteliyordu. Cevap olarak, onu git dayına sor, demek istiyordum çünkü.

"Yine abla olacağım ya of!"

Oysa abla olmak için epey hevesliydi ancak kardeşinin direkt çocuk olarak değil de ilgiye muhtaç bir bebek olarak hayatına dahil olmasına biraz sitemliydi.

Abla olmak çok zormuş ve her şeyi o yapıyormuş, öyle diyordu. Oysa annesi sadece kardeşinin emziğini odadan getirmesini rica etmişti.

Benim bir zamanlar büyük bir abla olarak onun poposunda emzik unuttuğumu bilmese de olurdu bu yüzden.

"Kocan nasıl oldu da kendi gelmeden gönderebildi seni?"

Başlıyorduk.

Ağabeyim yanımda oturuyordu. Hem de sorduğu soruya tezat bir şekilde yanında eşi olmadan. Üstelik bu konuyu açmamam için yalnız kalacağımız her andan kaçıyordu geldiğimden beri. Bense hiç umursamıyordum bu durumu. Farkındaydı o da. Ancak keyifle yaklaşıp gizlice sorduğu soru bana cevap hakkı doğuruyordu.

"Senin karın neden yanında değil?" dedim gülümseyerek. "Bildiğim kadarıyla onun Alpay gibi gelmemek için bir iş zorunluluğu da yok."

Geldiğim an içime doğan ayrıldılar hissi, ağabeyimin elinde duran yüzük sayesinde silinmişti.

Yine de beni düşünerek benden sakladıkları bir şeyler olduğunun farkındaydım ve artık tek önceliğim bebeğim olduğundan üzmüyordum bu tarz şeyler için kendimi.

Alpay Emir'e kendime ve bebeğimize çok iyi bakacağım konusunda büyük bir sözüm vardı. Üzülmeyecektik, yorulmayacaktık, keyfimizi kimse için bozmayacaktık.

Onu ne kadar özlersek özleyelim buna bile üzülmeyecektik, öyle tembihlemişti.

Evliliğimizden bu yana ilk defa ayrı olacağımız ve ona ait bir parçaya sahip olduğum için sorunsuz geçmesini istiyordum bu sürecin.

Yoksa Alpay Emir değil onsuz başka bir ülkeye, beni yalnız başıma iki metrelik balkona bile çıkarmazdı, biliyordum kocamı.

Abim geri çekildi ve mahzunlaşarak "Bunları sonra konuşsak?" dedi. Sonra da gülümsedi ve yüzü aydınlandı. "Ne de olsa daha buradasın, beraber geçireceğimiz onca vakit var."

"Evet," diye şakıdı Ezgi. "Bu kadar gün burada duracak Defne," deyip bütün parmaklarını açtı. "Biz beraber uyuyacağız," diyerek tüm masaya havasını da attı ama aklına her ne geldiyse bana döndü ve ona bakmam için küçük ellerini yüzüme kondurdu. "Benim kardeşim gece hep ağlıyor," dedi iri iri açılan gözleriyle. "Sakın onu almayalım yanımıza."

Kıskançlık kokusu yeniden yayıldığında herkes gülümsedi.

Diğer yanımda oturan Melih yanaştı kulağıma bu defa. "Dua et de ağabeyim bizimle gelmedi. Yoksa kimi nasıl kıskanacağına şaşacaktı çocuk."

Haklıydı. Alpay Emir gelene dek özlemimizi giderebilirdik ve sonrasında bendeki ilgisi dayısına kayabilirdi. Bunu kalbim kaldırabilirdi, evet. Çünkü bir hafta buralarda olmayan Melih'i bile nasıl içten severek karşılamıştı.

"Sahiden kızım," diyerek konuşmaya başlayan Nihat babamdı. Eve girdiğimiz andan bu yana en geride duran, mesafesini koruyan oydu ancak bakışlarındaki sıcaklık bizi onun da özlediğini derinden hissettiriyordu. "Alpay'ın son dakika işi çıktı, dediniz ama bir problem yok değil mi?"

Tam olarak nasıl bir problemden bahsediyordu bilmiyordum ama herkes Alpay Emir'in bizi kendi olmadan göndermeyeceğini o kadar iyi biliyordu ki gelişimizin altında içten içe bir şeyler arıyorlardı.

"Aslında beraber gelecektik baba," dedim kendimi nasıl kurtaracağımı hesap ederken. "Ona göre ayarlamıştık her şeyi ama Alpay'ın programı değişti, şirket adına önemli bir organizasyon olunca onun katılması gerekliydi. Ben de okuldan iznimi almıştım zaten... Bekleyemedik yani onu," dedim en sonunda herkese hitaben. "Daha fazla dayanamadık özleminize," diyerek bebeğimi de kattım üstelik.

Sonrasında siz sadece Alpay'ı mı istiyordunuzdan tut da bir hafta daha geç mi gelseydik diyerek herkese ayrı oynadım. Hepsinin sevgi seline maruz kaldım. Annemin gözleri sürekli nemliydi, Serap annem oğlunun bana iyi baktığı konusunda gururluydu ve böylelikle herkes kilo aldığımı fark ederek istemeden de olsa bunu dile getiriyordu ancak sonrasında bunun yakıştığı konusunda sözler de eklenince hiç sorun etmiyordum.

Babamın ve Cengiz ağabeyin okul koşuşturması hakkındaki sorularına, saatler geçirdiğimiz yemek masasında cevaplar verdiğim sırada tüm kargaşaya rağmen tiz bir ciyaklama duyuldu. Sonunda!

Küçük bey demek uyanmıştı. Tatlı niyetine onu yiyebilecektim sonunda.

Emel abla ayaklanacaktı ki ben de kalktım heyecanla.

Tam da o anda dakikalar önce bebeğimle anlaşamayıp kucağımdan inen Ezgi alarm verir gibi odaya girdi ve "Defne," dedi nefes nefese. "Maymuncuk uyandı, hadi gel çabuk. Kardeşimi görmen lazım."

O an üstün yeteneklerimle ve yüzünde oluşan tatlı korkuyla kardeşini kendisinin uyandırdığını anladım. Bunu anlayan bir tek ben de değildim.

Kızarak "Ama anneciğim," diyen annesine baktı tatlı tatlı. "Kardeşin daha çok küçük. Sen onu uyandırdığında korkuyor bak, hani yapmayacaktın bir daha? Çabuk büyümesi için uyuması gerek."

Çığlık çığlığa ciyaklayan bebeğini beslemek için önümüzden giden annesine şirince bakarak üzerindeki pembe elbisesinin eteklerine dokundu endişeyle. "Tatlı minik güzel kaydeş maymuncuk diycektim," dedi iki kulağının üzerinde toplanan bukleli uzun saçları omzuna eğdiği başıyla sağa sola salınarak.

Bana baktı ve "Maymuncuk dediğimde annem kızıyor." dedi herkesi kahkahalara boğarak.

Bence annen maymuncuğu uyandırmana kızıyor ama yine de sen bilirsin diyemedim dişlerimi kamaştıran tatlılığa karşı. "Hadi Sarp'a gidelim," dedim elini tutup. "Sevelim artık şu maymuncuğu."

Giderken "O da böyle ağlayacak mı?" diye sordu diğer eliyle parmağını karnıma bastırıp. "Benim kardeşim hep ağlıyor, meme istiyor. Sabah akşam süt içiyor, sütü çok seviyor ama ben hiç sevmiyorum. Sonra pırt yapıyor sürekli. Hatırlıyor musun biz bir keresinde seninle çikolatalı süt içmiştik beraber. Kardeşim yoktu ama daha. Sadece sen ve ben. Sen sonra bana makyaj yapmıştın. Dans etmiştik hatta..."

O anıdan anıya atlayarak konuştuğu sırada odadan çıktığımızda masadakiler torun torba sahibi olmanın ve bunun iki yakın ailenin birleşmesiyle gerçekleşince ne de güzel olduğu hakkında konuşuyorlardı.

Bundan yıllar sonra etraflarında koşuşturan ve onları epey yoran çocuklarla da aynı şeyi düşünürlerdi umarım.

Dakikalar sonra "Bu gece bize uyku yok," dedi Emel abla üzgün ve yorgun bir halde. Kızına kızamıyordu ama bebeği uykusunu almadan uyandığı ve yeniden yatmadığı için gece başına geleceklerin farkındaydı.

Annesini sömüren Sarp ise karnı doyduğu için etrafa gülücükler atarken onu kucağıma almak için can atıyordum ama henüz iki aylık bile olmaması beni geriyordu.

Gerçekten küçücüktü. Ya tutamazsam, ya bir şey olursa, ya dokunurken canı yanarsa düşünceleri peşimi bırakmıyordu.

"Bebeğimiz çok güzel değil mi yengesi?" diyerek öptü bebeğini.

Hayır, çok çirkindi. Tatlıydı evet ama baya çirkin bir şeydi ve tam ısırmalık hatta biraz da mıncırmalık bir şeydi ama daha küçücüktü işte.

Kızının yanında oluşuyla "Aynı ablasına benziyor, onun kadar tatlı." diyerek paçayı kurtardı.

Aniden kucağıma uzatılan canlıyla bir adım geriye kaçtım. "Sen yatağın üzerine koy ben orada severim," dedim endişeyle. "Tutamam böyle. Ya bir şey olursa?"

"Olur mu öyle şey," diyerek cesaretlendirdi beni. "Bak böyle tutacaksın başını," deyip gerçekten kollarıma bıraktı. "İşte belinden de böyle kavrayacaksın."

İnanamıyordum, kucağımda küçücük bir bebek tutuyordum.

"Defne!" dedi uyararak. Yanlış bir şey yaptım korkusuyla baktım ona ama kızmaktan çok gülüyordu bana. "Çocuğuma canavar görmüş gibi bakmaz mısın lütfen?"

Eldivenli elleri hareket edince güldüm istemsizce. Sarhoş gibiydi sanki. Olabilirdi de gerçi. Az önce epey içmişti.

"Bu çok güzel kokuyor," dedim boynuna yerleşen burnumla. Yumuşacık yanaklarına minicik buseler kondurdum. "Seni az önce çirkin bulduğum için özür dilerim," diye fısıldadım annesi eldivenlerini çıkarıp minik parmaklarının boynuma ve göğsüme dokunmasına olanak sağladığında.

"Aşk olsun," dedi içerlenerek. "Çirkin mi benim çocuğum?"

Sadece onun değil ki benim bebeğim de çok çirkindi. Şimdilik bunu bilmese daha iyi olurdu tabi.

"Yanaklarındaki şimdiden çıkan ergenlik sivilceleriyle ve alnında bile olan kara saçlarıyla pek de yakışıklı diyemeyeceğim kusura bakma," dedim yatağa oturarak.

Bu maymuncuğun tüy dökme vakti henüz gelmemişti ama çok tatlıydı, insan dokunmaya kıyamaz denir ya hani öyleydi ve ben onu öpücüklere boğmak istiyordum. Keşke biraz şişko olsaydı da rahat rahat ısırabilseydim her bir yanını.

O an çıkmayan sesiyle dudaklarını oynattı ve yüzüme odaklandı. Ezgi hiç eksik kalır mı? Anında yataktaki yerini aldı ve diğer bacağıma küçük bedenini yaslandı. "O pis bir kokarca," dedi kucağımdaki burna dokunarak. "Hep altına pisliyor. Bizimle uyumasın gece tamam mı? Sadece senlen ben."

Bizimle uyumasına imkân yoktu zaten. Ezerdik yoksa. Ben şimdiden böyle küçük bir canlıyla nasıl yaşayacağımı düşünmeye başlamıştım o anlarda. Tam da şu an Alpay Emir'i istiyordum yanımda.

Ancak Emel abla anında yardımıma koştu ve "Sevdi bak seni," dedi destekler gibi. "Kendi bebeğin de olunca zaten içgüdüsel olarak yapman gerekenler yükleniveriyor sanki aniden. Şimdi endişelenmen çok normal. Bak daha iyi tutuyorsun şu an."

Ben endişelenmiyordum ki zaten. Garip bir his bunun üstesinden kolaylıkla gelebileceğimi söylüyordu. Sanki bunu kanıtlamak ister gibi tam da şimdi bu halimi Alpay görsün istiyordum. Küçücük bir bebeği artık tutabiliyordum.

Sarp'ı kaldırıp sarıldığımda dudakları boynumu gıdıklıyordu. Elinde çalan bir telefonla Melih geldi yanımıza. "Kocan arıyor," dedi kucağımdaki yeğenine garip yüz hatları yapıp onun dikkatini çekmek isteyerek. "En son iki saat önce konuşmamışsınız gibi hala tek parça olup olmadığınızı soracak sanırım."

Ablasına döndü ve "İçeri el atman gerekiyor, acilen." dedi benden cevap beklemeden. "Annemle Meryem teyze Defne'nin çayın yanında fıstıklı mı yoksa cevizli baklavayı mı daha çok seveceği hakkında tartışıyor. Kocası bu kararsızlığımızı duyarsa ne yaparız, aman Allah'ım?"

Dalga geçmesine göz devirdiğim sırada elindeki telefonu aldım.

Görüntülü arıyordu ve zamanlaması harikaydı. Ya da sadece kalp kalbe karşıydı.

Emel abla da "Ay bunlar iyice aştılar kendilerini," diyerek ayrıldı yanımızdan.

Melih ise peşinden giderek bu işin en çok onlara yarayacağını, beni bahane ederek istediği her şeyi yapabileceğini savunuyordu.

Ben Sarp'ı nasıl tutacağımı ve telefonu nasıl açacağımı bilemediğim sırada Ezgi benden önce davranıp telefonumu kaptı ve aramayı yanıtladı.

Hatta canım adamıma öyle güzel "Canım dayıcım!" dedi ki benim bile dayısı olasım geldi. "Çok özledim seni! Sen neden gelmedin bize?"

Karşıdan aldığı "Fıstığım," hitabı Ezgi'nin epey hoşuna gitti. Anında "Biz de buradayız," dedim bizi görmese de sesimizi duyması adına. "Aşk yaşamanızı böleceğiz ama ben varken yapmayın bari."

Ezgi beni yanlış anladı ve telefonumu göğsüne dayayıp "Hayır o benim aşkım," dedi az önce bana ölüm bitmiyormuş gibi.

Karşıdan işittiğim kahkaha yüzümü gülümsetti. "Kızlarımın kıskanç olması benim suçum değil, üzgünüm." dedi Ezgi'nin de benim de ne denli kıskanç olduğumuzu bildiği için. Ama böyle tatlılıkla kurtaramazdı.

"Ben birkaç gün sonra geleceğim," diye yanıtladı Ezgi'yi. "İkinizin de aşkı olacağım... Ne getireyim sana gelirken?"

"Bilmem ki..."

Buna belli bir cevabı yoktu ve düşünmesi epey uzun sürecekti belli ki.

"Alpay..." dedim ekrana uzanarak. "Bak burada ne var?"

Ne değil, kim desem çok daha doğruydu ama o kadar şirindi ki bunun bir önemi yoktu.

Ezgi'nin bizi dayısına göstermesi hoşuna gitti bu ve koluma yasladığı yüzüyle üçümüzü de ekrana aldı. Hatta üç buçuğumuzu. Belki de dördümüzü...

"Burada bir sürü bebek var," deyip güldü dayısına değil ekrandaki bize bakarak. "Ama bu ve bu," deyip kardeşini ve karnımı gösterdi dayısına. "Hiç tatlı değil." Omzumdaki saçlarıma dokunup çıplak koluma dudaklarını bastırdı bana bakıp gülümseyerek. Sonra da dayısına dönüp "Ama biz çok güzeliz." dedi öpücük göndererek. "Senin aşkın olabiliriz."

Evet, dört. Kesinlikle dört. Ben, minik canavarım, kucağımdaki maymuncuk ve Ezgi.

Hepimiz Alpay'a bakıyorduk ve ona harika bir manzara sunuyorduk. Dudaklarına yerleşen tebessümden ve gözlerine çöken o tatlı histen bunu anlayabiliyordum.

"Gerçekten çok güzelsiniz," diyerek onayladı yeğenini. "Hepiniz. Hepiniz aşkımsınız benim."

Sarp'ı hafifçe havaya kaldırdım ve Alpay'a baktım. "Kucağıma aldım ve hiç ağlamadı," dedim heyecanla.

Daha önce Ezgi de dahil hiç küçük bir bebeği kucaklamamıştım ve bu yüzden fazla heyecanlıydım. "Hatta az önce bana kocaman gülümsedi." dedim aynı gülümseme bende de oluşurken. "Fotoğraflarda gördüğümüzden daha minicikmiş Alpay Emir. Ve biraz daha çirkin..."

"Öyle deme," dedi gülüşleriyle. "Emel duyarsa bırakmaz peşini. İşin ucu bizim yavrumuza kadar dokunur."

"Alpay Emir," dedim ciddiyetle. "Üzgünüm ama bizim bebeğimiz de küçücük, çirkin ve çirkin birine çirkin demek çok doğal bir şey. Hele ki bu tatlı ve şirin bir canlının çirkin olmasıysa." Mesela bir maymuncuğun.

(Yazar olarak ilk defa arada dahil oluyorum ancak çok ciddi bir sorum var. Gerçekten Defne'nin bu dediklerine inanan var mı? Hayır çünkü kendisi doğurduktan sonra biri bebeğine çirkin derse dünyaları başına yıkabilecek biri de.)

Canım adamım bu sözlerimle duraksadı ve kısacık bir süre ne diyeceği konusunda kararsız kaldı. Sanırım dediklerime pek inanmadı.

"Çok güzel görünüyorsunuz," dedi sarf ettiği üç kelimeye bir dünya güzellik katarak. "Biri yanında, biri kucağında ve bir diğeri karnında."

Neyden bahsettiğini anlamam uzun sürmedi. "Yapma," dedim düşüncesine gülerek. "Birini doğurmadan ikinciden bahsediyordun. Şimdi sıra üçüncüde mi?"

Başının altına koyduğu koluyla rahat bir pozisyon aldı. "Beşe kadar yolu var." dedi beni deli etmek ister gibi keyifle. "Böylelikle bensiz bir yere gidemezsin belki. Yardımıma ihtiyacın olacaktır mutlaka."

Çalışma odasındaydı. Oturduğu takımdan anladığım gibi evde yalnız kaldığında zaman geçirdiği tek yerdeydi. Ve bu gidişle böyle konuşmaya devam ederse artık öyle olmayacaktı. Ömrünün hiçbir anında yalnız kalamayacaktı.

"Yanılıyorsun," dedim kısacık bir an onu öyle hayal ederek. "Belki de bahsettiğin o beş küçük canlıyı da senin üzerine yığarım ve sensiz bir yerlere kaçma fırsatım olur."

Onu evimizde tek başına mücadele ettiği beş küçük insanla düşlediğimde bastım kahkahayı. Ağlayarak beni arıyordu ve Defne evine dön, diyordu.

"Limon'u ve hatta onun çocuklarını da unutmamak gerekir." dedim geçen günlerde geçici olarak evimize getirdiği yaralı bir kediyi de hatırlayarak.

Çünkü bu adam bu yaşında böyle eve sürekli hayvan doldurmaya çalışıyorsa çocukları da yakında hayvanat bahçesine çevirmek isteyebilirlerdi evimizi.

"Biri yakana, biri paçana yapışsın da gör gününü." dedim gülüşlerim arasında. "Beş tane diyorsun, beş! İçtin mi sen biz gider gitmez."

Sarp da gülüyordu üstelik. Dayanamadım bol bol öptüm konuşmamız arasında. "Duyuyor musun, dayın neler diyor?" Ezgi'nin belime sarılan minik kolunu sevdim yeniden Alpay'a dönerek.

Odağını hiç bozmadan "Yaşanması için bir ömür verilir buna," dedi. Bence bunu benim dalgaya alarak bahsettiğim şeye karşılık söylemişti.

Daha önce defalarca maruz kaldığım büyük bir sevdayla baktı bana.

Ekranın karşısındaki sanal görüntüsü bile içime işlemesine engel olamadı. "Özledim, Defne." dedi eksik bir gülüşle. "Sensiz o yatağa giremedim bile."

Dikkatle baktığımda bir yastık ve bir battaniye vardı yanında. Geceyi orada mı geçirecekti? Kafayı yemişti artık bu adam.

"Evlendiğimizden beri ilk defa ayrı kalacağız," dedim yaşadığım farkındalıkla.

Onun geceler boyu tenimdeki dokunuşları öyle işlenmişti ki yüreğime, bu gece nasıl uyuyabilecektim hiç bilmiyordum.

"Benim şu an senden uzakta olduğum için gerçekten çok üzgün olmam gerekirdi," dedim suçluluk hissederek. "Ben de seni çok özledim sevgilim ama... Alpay Emir burada olmak o kadar iyi geldi ki."

Bunu duymak onun hoşuna gitmez sanmıştım ama aksine bunu bilmek ona iyi geldi.

"Siz iyiyseniz ben de iyiyim." dedi rahatlatıcı ses tonuyla. "Hak ettim bunu."

"Defne."

Abimin seslenişiyle Alpay Emir' istemeden de olsa kapatmayı teklif ettim.

Bizi bekliyorlardı.

Bol bol öpücük gönderdik ona. Sarp ve minik canavarım da dahil olmak üzere hepsiyle canım adamıma veda ettik. Yediğimiz yemeklerle birazcık da kıskandırdık onu hatta.

Telefonu kapattığımda abim kapıdaydı ve bizi izliyordu. Yeni fark ediyordum. O, biraz farklı bakıyordu. İçerideki eğlenen halinden eser yoktu.

Göz göze geldiğimizde o kısacık sürede ne düşündü bilmiyorum ama gülümsemesi büyük bir hüzne dönüştü. "Konuşalım mı?" dedi çekinerek. "Sırası değil ama uzun sürmez. İçeride dönen konuyu önce benden duy isterim."

Hiç sorgulamadım. Başımı aşağı yukarı salladım ve çocukları annelerine bırakıp geri geldim.

Döndüğümde parmağındaki yüzükle oynuyor, büyük bir ikilemde kalmış gibi can çekişiyordu. Kenardaki sandalyede oturmuş beni bekliyordu ve öyle yorgun görünüyordu ki ona sıkıca sarılmak ve derdini paylaşmak istedim.

"Seni dinliyorum," dedim geldiğimi bile fark etmeyecek kadar dalgın olduğu için.

Sesimi duyduğu an toparlandı ve karşısındaki yatağa oturmamı izledi gülümseyerek.

Karnıma bakıyordu sürekli. "Alışamadım," dedi yumuşacık bir tonda. "Küçük kardeşimin anne olma fikri hala şaka gibi geliyor."

Elim bebeğimin üzerinde yer aldığında bu fikrin bana da şaka gibi geliyor olması komikti.

"Gerçi bana asıl şaka gibi gelen yeğenimin babasının Emir olması," deyince güldük ikimiz de.

"Onu bu kadar kıskanmayacaktık," dedim başım iki yana olumsuzlukla sallanarak. "Adam hayatımızın merkezine geldi yerleşti."

"Onu bu kadar kıskanmayacaktık..." diye tekrar etti beni. Ancak sesi de sözü de epey derindi.

Aramızdaki elini tuttum destek olmak isteyerek. "Neler oluyor?"

"Defne ben her şeyi berbat ettim." diyerek başladı bana kendini açmaya. "Feyza evi terk etti. Nefret ediyor benden."

Bana anlatmadıkları her gün başka başka senaryolar kurmuştum. Büyük kavgalar ettiklerini, basit bir kıskançlık krizine girdiklerini ve hatta en kötüsü birbirlerini aldatma ihtimallerini...

Abimle ya da Feyza'yla aram ne kadar kötü olursa olsun o son ihtimali ikisine de hiç dokundurtmadım.

Birbirlerini ne kadar sevdiklerini kendi gözlerimle görmüştüm çünkü. Ama şimdi doğrudan abimden bunu duyunca, belki de en kötüsü yaşanmıştır korkusu yerleşti yüreğime.

Tedirginlikle "Ne—?" diyebildim sadece. "Neden?"

Gözleri dolu doluydu. Daha fazlasını sormaya korkuyordum. Abimi ilk defa böyle görüyordum.

"Bebek," dedi ama devamını hemen getiremedi. "Ben babalık yapamam Defne." dedi kendini ispatlamak ister gibi. "Ben daha kendi çocukluk yaralarımı kapayamamışken başka bir çocukta nasıl aynı yaralara neden olurum?"

Hem utanıyordu hem çekiniyordu bunları söylemeye. "Feyza bebeğimiz olsun istiyor. İstiyordu." diye düzeltti kendini. "Ben de bir ara heves etmiştim, evet. Ama bu böyle bir şey mi? Herkes anne baba olmak zorunda mı?"

Anlayamıyordum ki bir türlü asıl meseleyi. İki kelimeyi nasıl yan yana getireceğini bilemiyordu sanki. Bir çıkmazda sıkışıp kalmıştı.

En azından korktuğum şeyin yaşanmamış olması dindiriyordu aklımı.

"Bizimkiler evlendiğimiz gibi bebek bahsini geçiriyordu hatırlıyorsan. Biz o zaman bir karar almıştık Feyza ile. Ne o ne de ben istemiyorduk böyle bir sorumluluğu. Ben heves ettiğimde, ona fikrimi söylediğimde bile karşı geldi. Alpay'a özenmekle bile vurdu beni Defne," dedi kırgınlığı dün gibi tazeliğini koruyarak.

"Onun gibi bir adam olamayacağımdan tut da... Neyse," deyip sıvazladı yüzünü. "Belliydi böyle olacağı da ben görmek istemiyordum sanki. Bir bebeğe babalık bile edemeyeceksem benim kocalığıma ihtiyacı yokmuş, öyle dedi. Geri dönmesi imkânsız laflar döndü aramızda. Anlayacağın bizim için her şey bitti. Boşanacağız."

Şaşırmadım ama üzüldüm. Gerçekten üzüldüm, çünkü mutluluk ve sevgi dolu bir evliliğin nasıl güzel bir şey olduğunu abim de tatsın isterdim ancak olmamıştı.

Aynı yollardan adımlamıştık abimle. Aynı anne babanın enkazıydık. Ben şanslıydım ama. Sevdiğim adam kırıldığım yerlerden yeniden sevmişti beni. Yaralandığım noktalardan güzelleştirmişti hayatımı.

Abimse benim kadar şanslı olamamıştı. Hayat arkadaşı o yaraları sarmak yerine daha da kanatmıştı.

Böyle olması gerekiyormuş diye düşündüm ve sustum. Ben bunca zaman kendimden taviz vermiştim zaten. Yeterdi bu kadarı. Bu yüzden aldığı karar ne olursa olsun karşımdaki perişan adamın sadece yanında olacaktım. Sevmek yetmiyordu çünkü. Sadece sevmek gerçekten tamamlamıyordu her eksik noktayı. Her şeyin zamanı ve başka bir tamamlayıcısı vardı. Umarım bir gün o da tadardı.

Yine de bir kadın olarak, onun düşünemeyeceği başka bir ihtimali ona sormak zorundaydım. Alacağım cevaptan ya da aklına daha önce gelmeyen olasılıktan korkarak baktım gözlerine.

"Tüm bunlar yaşanırken, Feyza zaten hamileyse ve sadece senin gerçek düşüncelerini öğrenmek istediyse?"

Paramparça oldu sözlerimle. İdrak etmesi, sözlerimi yeniden ve yeniden düşünmesi zaman aldı.

"İmkânsız..." diye fısıldadı. Sanki öyle değildi de öyle olması için yaratıcıya yalvardı.

Aklına ne geldiyse "Yapmamış olsun," dedi defalarca. "Lütfen benden habersiz bu kararı vermemiş olsun." diye fısıldar haldeydi hala. Telefonunu çıkarmış, oturduğu yerden hızla kalkmıştı. Uzaklaşmıştı sanki her şeyden. Son defa "Lütfen bana sormadan korunmayı bırakmamış olsun." diyordu kendi kendine acılı bir halde.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page