55. Bölüm
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 17 dakikada okunur
Rutinlerimin değiştiği, düzenimin karmakarışık bir hal aldığı son zamanlarda, başıma gelen onca güzel şey varken beni evde bekleyen iki yakışıklıyı düşünmeden edemiyordum şimdi.
Saatte bir arayıp seslerini duymam, dakikalar geçmeden mesaj yoluyla içimi rahatlatmam ve Alpay Emir'i bunaltacak derecede fotoğraflarını istiyor olmam yemin ederim ki elimde değildi. Canım kocamınsa özel sapığımmış gibi benden aynı karşılığı bekliyor olması evliliğimizi renklendiriyordu.
Yine de her an onları görmek istemekten başka bir şey düşünemiyordum. Çokça özlem duyuyordum sadece. Âşık olduğum iki adam evde beni beklerken bence bu halim çok normaldi.
Tabii kendime ayırdığım vakitte bile onları düşünmeden edemiyordum ve bu da olduğum yerde kendimi bulamıyor oluşumla sonuçlanıyordu. Tıpkı şu an ağabeyimin heyecanlı sözlerine kulak asamayışım gibi.
"Sence kabul eder mi ilerleyen zamanda?"
"Özür dilerim," diyerek canım adamımın Yağız'ın sağı solu dağıtacak kadar delirmiş olmasını keyifle izlediği fotoğrafa bakmaya son verdim. "Az önce ne dedin, anlayamadım?"
Fotoğrafta bir değil, iki oğlan çocuğu vardı çünkü. Baba oğul olmaktan çok uzaktalardı. Üstelik ikisi de birbirinden fenaydı. Telefonumu kapatıp çantama koyduğum sırada sürücü koltuğundaki abim kısa bir an dikkatini yoldan çekerek bana baktı. Dudaklarındaki tebessümden belliydi ki onu dinlemeyişime bile kızmamıştı.
"Yine mi durum kontrolü?"
"Elimde değil." Ne yapabilirim, der gibi bakışım her şeyi açıklıyordu. "İki yaramaz erkeği evde tek başlarına bırakınca böyle oluyor. Aklım sürekli onlarda."
Masumane bir tavırla omuzlarımı kaldırıp indirmeme bile gülümseyerek bakıyor olması kalbimin derinliklerinde bir yerlerde buz tutmuş bir noktayı eritir gibi oldu.
"Sen harika bir annesin." demesiyle doğruluyordu tüm düşüncelerimi. Son zamanlarda almaktan epey hoşlandığım iltifattı kendisi. "Aklın bebeğinde biliyorum ama böyle bir günde yanımda olmasını istediğim tek kişi sendin Defne."
Çıktığımız yolun sonu çok özeldi. Aylar sonra onu gerçekten mutlu görmek, ona karşı devam ettirmek istediğim bütün olumsuz duyguları yarıda kesiyordu. Benden sakladığı hayat planına rağmen.
Yine de bu mutluluğunun sebebini yine ve yine şok geçirmeme neden olacak bir şovla Melih'ten öğrenmiş olmamı değiştirmiyordu. Hala kızgındım onlara.
"Hâlâ kabullenemiyorum," dedim haftalar önce Melih'in, hala olacaksın, sözlerini hatırlayarak. "Kalkıştığın iş çok büyük. Üstelik kocamın da parmağı var bu işte ve ben Melih olmasa ne zaman öğrenecektim kim bilir. Bana kalsa ben daha devam ederdim size hayatı zehretmeye de işte..."
"Başımıza ne geliyorsa o Melih yüzünden zaten," diye kızdı arkadaşıma. "Ben paylaşacaktım zaten sizinle her şeyi."
Olabilir miydi böyle bir şey? Melih, hala oluyorsun, dediğinde nasıl aklım çıkmıştı oysa. Şimdiyse gerçekten de hala olma ihtimalimi güzelleştiren minik bir detay vardı ve ben onunla ilk defa bugün tanışacaktım.
Durumun absürtlüğüyle güldü abim de. "Çok tatlı biri var ya." dedi içi gide gide. "Bir görsen."
"Böyle tın tın gidersek ne küçük hanımla tanışabileceğim ne de evde bekleyen canım adamlarıma kavuşabileceğim." dedim heyecanıma yenik düşerek. "Biraz daha hızlı gidemez misin?"
Araba hızını arttırırken zihnime üşüşen düşünceler de iyice yer edindi kendine. Aynı heyecan onda da bulunuyordu. Bu yüzden sorularımı sormak dahi istemiyor, bu anı bozmaktan kaçınıyordum.
Yanımdaki adamın evliliği biteli birkaç gün olmuştu. Ağabeyimin kendince çoktan sonlanmış ilişkisi resmiyette de son bulmuştu ancak bizimkilere göre ailemize yeni bir torun daha geliyordu. Ben baba olamam diyen adam şimdi bambaşka bir çocuğun hayatını güzelleştiriyordu.
Ona baktığımda parmağından yüzüğü çıkmış birini değil de sanki bileklerine vurulan kelepçeden kurtulmuş bir mahkûmu görüyordum. Zor olmuştu, iki taraf da bu süreçte epey yorulmuştu ancak her ikisi için de bunun gerçekleşmesi gerektiği çok açıktı sanki. Abim Feyza'ya olan aşkını saklamıyordu. Hala onu sevdiğini söylemekten gocunmuyordu lakin bu sevginin de bir işe yaramayacağını biliyordu. Duyguları bir bir eksiliyordu. Çünkü sadece sevmek gerçekten de hiçbir işe yaramıyordu. Şimdiyse her ikisi de kendi yoluna bakmak için çabalıyordu.
Gri renkli binanın önünde araç durunca merakla baktım etrafa. Arabadan indiğimizde abim silemediği gülümsemesiyle eli ayağına dolanmış bir şekilde oyuncak torbalarını çıkarmakla meşguldü. Bense etrafı inceliyordum.
Gri binanın arkasında kalan renkli evlerin bahçesinde top koşuşturan çocukların sesi duyuluyordu etrafta. Ne yaşanmışlıklar saklıydı şimdi bu binaların koridorlarında. Çok garip hissediyordum. Öfke de değildi bu üzüntü de. Hiçbir çocuğu burada düşünemiyordum sadece. Gönlüm el vermiyordu.
"Dürüst olmak gerekirse bin yıl düşünsem senin böyle bir işe kalkışacağın aklıma gelmezdi."
Sözlerim onu olumlu ya da olumsuz yönde etkiler miydi bilmiyorum ama gözlerinin parıltısını söndürmeye yetti.
"Mahvettiğim hayatımı başka yüreklere dokunarak düzeltmeye çalışıyorum sadece." dedi durgunlaşan ses tonunu saklama ihtiyacı duymadan. "Hayata tutunmak için çabalıyorum. Yapamam dediğim noktada ayaklanmak istiyorum sanırım."
Son zamanlarda duygularımın annelik içgüdüsüyle arşa yükselmesi nedeniyle bulunduğum konum içimi sızlattı. Üzerimdeki cekete sıkıca sarılmam da bedenimi esir alan hislerin tenimi bu yaz gününde üşütmesindendi.
Yüreğim dağlanıyordu az ötedeki Sosyal Hizmetler Sevgi Evleri tabelasını gördüğüm her an.
"Ne olursa olsun bu harika bir şey," dedim koluna girip küçük bir tebessümle ortamı ısıtmak isteyerek. "Tanışalım bakalım senin şu şans meleğinle."
...
Alpay Emir'den;
"Neredeymiş benim aslanım?"
Yağız Alp'in, kendi isminden de önce aslanım hitabını kabullenmiş olması son zamanlarda en keyif verici ayrıntılardan biriydi. Çünkü babasının aslanı olduğunu biliyor, ona ne zaman bu hitapla seslenilse anında dikkat kesiliyordu. Bir de alıştığından olmalı ki ne zaman ona aslanım denilse direkt beni arıyordu. Seslenen bensem ve o an aradığını bulduysa dünyalar onun oluyordu. Gelişimi dört ayını bitirmek üzere olan bir bebeğe göre epey iyiyken onu bu denli hızlı büyüyor görmek bendeyse tarifsiz duygulara neden oluyordu.
Limon ile yan yana uzanmalarının ardından sesimi duyduğu gibi dönmeye çalışması bundandı. Elinde olsa ayaklanıp evi başımıza yıkmasına ramak kala "İşte buradasın!" dememle duraksadı. Bağrışları susmadı. Olduğu yerde dönebiliyor, ağzına bütün dünyayı götürmek istiyordu bugünlerde. Etrafında gördüğü her şeyi. Evet, Limon'un kuyruğu da dahil olmak üzere her şeyi.
"Kaç kurtar kendini oğlum, kalk hadi. Bu sıpadan kurtuluşun olmayacak yoksa."
Limon lafımı dinleyip kalktığı halde oğlum köpeğimizin peşinden sesler çıkarmayı ihmal etmiyordu. İşin kötü yanıysa annesinin sözünü dinlerken beni umursamıyor olması ne tepki vereceğimi bile şaşırtıyordu.
"Bozuşacağız ama..."
Yağız ilk günden bu yana ne desem inadıma yapar gibi daha da arttırıyordu tepkilerini.
Bizimkilerin deyimiyle onlara çektirdiğim yaramazlıklarımın karşılığını alıyormuşum böylelikle. Hadi ben neyse de karımın ne günahı vardı bu canavarın bitmek bilmeyen enerjisiyle.
Birkaç saate güzel bebeğimize kavuşacaktık ve günün sorunsuz geçmesi oğlumla işimize gelirdi. Çünkü annesi geldiğinde benim pabuç yine dama atılacaktı, belliydi.
"Bak burada ne var?"
Güzeller güzeli annesinin onun için bıraktığı sütü hazırladığım biberonu gördüğü an etrafında dikkatini çeken her ne varsa unuttu tabi. Dili çoktan dudakları arasından belirmişti.
Bu hali seslice gülmeme neden olurken gözlerindeki ışıltı görülmeye değerdi. "Bu oburluk işini biraz fazla abartıyorsun babacım." Eğilip kucağıma aldığım bedeni o kadar hareketliydi ki ve üstelik bu kucağa gelme isteği bana değil elimdeki yemeğineydi. "Bozuluyorum ama," dedim erkek erkeğe oluşumuzdan yararlanarak. "Aramızda hep böyle bir çıkar ilişkisi mi olacak aslanım?"
Beni asla dinlemiyor, biberonuyla kavuşmaz ise beni yemek istediğini belirtir gibi çeneme, burnuma emme refleksiyle saldırıyordu. "Su uğruna banyoda bendesin, yemek uğruna kucağımdan ayrılmak istemiyorsun... He bir de kollarımda annen varken ne hikmetse aşka geliyorsun beni karımdan ayırıyorsun."
"A-da-da!"
Sus ve yemeğimi ver, demek miydi bu? Bana kalırsa İngilizce baba demeye çoktan başlamıştı ama Defne asla kabul etmiyordu bu durumu. Aşkından komalık olduğum kadının bebeğimizin bana baba dediğini kabul edebilmesi için dile gelip father demesi gerekiyordu. Kendisinin oğlumuz ma dediği an 'Alpay bak oğluşum anne diyor' diyerek havalara uçması elbette beni de sevindiriyordu ama babalık gururum bunu kabul edemiyordu. Neyse ki Defne bütün sevincini kollarımın arasında yaşıyordu da ben de bol bol nasibimi alıyordum bu durumdan.
Yağız ise düşüncelerimi hisseder gibi birkaç ses daha çıkardı. Benim haklı olabileceğimi söylemek isteyen minik çenesi susmak bilmeden birkaç garip sesle kulaklarımı şenlendiriyordu. Bence yine ve yine baba demeye çalışıyordu.
"Annen buradayken de söylesen ya şöyle dolu dolu."
Tombul ellerini çıplak omuzlarıma vurup duruyor olması da onunla konuşmamı kesip tamamen yemeğine odaklanmamız gerektiğindendi. İsteği bu yöndeydi.
"Ulan sıpa," diye söylene söylene koltuktaki yerimizi alırken arşa ulaşmış mutluluğuyla sütünü içiyor, yetmezmiş gibi bir de masumluğuyla beni ele geçiriyordu.
"Nasıl bir şeysin sen böyle..." Büyüleyici bir şekilde Defne'nin kucağındayken onları izlemekten kendimi alıkoyamıyordum. Şimdi onları daha iyi anlıyordum. Aralarındaki bağ öyle kuvvetliydi ki beslenme anında daha ne kadar derinleşebilir diyorsam o kadar kayboluyorlardı birbirilerinde. O kadar inanılmaz bir evlat verdi ki Defne bana, ona ne kadar teşekkür etsem azdı. Bir kere fazlasıyla sevgi doluydu Yağız. Sevdiği, benimsediği kimi görse kendisine bağlamayı biliyordu. Hal böyle olunca insan ne yaramazlığına kızabiliyordu ne de inadına laf edebiliyordu. Annesine çekmesinin kanıtıysa sevmediği insan gördü mü ona hayatı zehrediyor oluyordu.
Defne'nin Ezgi daha epey küçükken kendisine benzemesi için yaptığı şeyler aklıma gelince geçmişe özlemle gülümsemeden edemedim.
"Sen annenin karnındayken her akşam konuşuyorduk seninle, hatırlıyor musun?" Almanca konuşmaya başlamam ilgisini çekti anında. "İşte o zaman da böyle sesimi duyduğun her an dikkat kesiliyordun." Kısacık bir süre ayaklarını bacaklarıma vurmaya ara verdi ve sakin sakin emmeye devam etti.
"Çok hızlı büyüyormuşsun gibi geliyor," dediğime inanamıyordum. Daha dün gibiydi çünkü kucağımda küçücük kalışı. Dün giyindiği bugün olmayınca, hayattan her gün bambaşka bir şey kapınca daha net anlıyordum beraber olamadığımız anların kıymetini. "Ömrün boyunca her an yanında olmak istiyorum. Hayattan öğreneceğin her şeyde iyisiyle kötüsüyle benim kanatlarım altında deneyim kazanman için elimden ne geliyorsa yapacağım."
Sanki annesinin karnındayken onunla konuşmak çok daha kolaydı. Minik tekmeleriyle beni cevaplayan küçük bey şimdi keyfine düşmüş beni takmıyordu bile. "Aramızda kalsın ama annenle aranızdaki ilişkiyi hafiften bi' kıskanıyor olabilirim."
Kimden bahsettiğimi anlar gibi gülümsedi. Gülümseyince kısılan gözleri, gözünün altında beliren minik gamzesi, varlığıyla hissettirdiği hisleri bile benim nezdimde annesiyle birebirdi. Kim ne derse desin birbirimize benziyor oluşumuz bile gizleyemiyordu hiçbir şeyi.
"Yine de şunda anlaşalım. Hatunumu benden çalman hoş değil."
Defne'nin bir gülüşüyle deli oluyordu sıpa. Onu öpücüklere boğmasını, sevgi seliyle karşılamasını öyle çok seviyordu ki bana sundukları manzara kurduğum tahayyülden bile güzel olunca ne karımın beni anlık unutuşlarına bozulabiliyordum ne de oğlumun annesine aşık bir çocuk olmasına şaşırıyordum.
Annesinin ona duyduğu derin sevgiyi, uçsuz bucaksız çabayı ve bütün endişelerini hisseder gibi bir tek Defne'ye karşı bambaşka bir çocuk oluyordu. Bizeyse eyvah ki ne eyvah dedirtmekten usanmıyordu.
"Bak şimdi!"
Karnı doymuştu ki anında oyuna başlamıştı. Her yerine süt bulaştırmıştı.
Minik diliyle püskürttüğü süt yüzüne de epey gelirken biberonu ağzından çekmemle gülümsemesi aynı anda oldu. "Karnın doydu tabi, hemen yaramazlığa başla."
Kızıyor olmamı bile kabullenmiyordu. "Şu haline bak," dememe kalmadan amcasının deyimiyle süt sarhoşu olmuş, uyku uyanıklık arasındaki savaşını veriyordu. Bir de bayık bayık sırıtıyordu. Defne'nin en çok sevdiği hallerini yaşıyordu.
Odasına gitmek için ayaklandığımızda temizlediğim yüzü çıplak tenime yaslandı. Teması o kadar çok seviyordu ki yanağında elim dolaştığı gibi uyuyuverdi. Elim sırtında dolanırken, girmek için araladığım kapıdan yayılan huzur başkaydı.
Rotam beşiği değil, beşiğinin ucundaki kanepeyeydi. Saatler değil günler geçeceğini bilsem yine de Yağız'ı yatağına yatırmak istemem. Teninin sıcaklığı öyle işliyordu ki yüreğime, sıcak nefesinden uzaklaşacağım korkusu beni ele geçiriyordu. Hal böyle olunca uykuları hep üstümdeydi.
Defne'nin emzirmek için kullandığı yer oğlumla bana dinlenme durağıydı şimdi. Göğsüme yasladığım bedeni küçücük bir hal alırken kollarım onun korunağıydı ve o bunun farkındaydı. Gün geçtikçe daha da sarılaşan saçlarına dudaklarımı bastırdığımda dudağı kenara kaydı. Tıpkı annesi gibi uyku mahmurluğunda epey sevimliydi.
Başımı arkaya yasladığımda ve gözlerim tavanla buluştuğunda onlarca görüntü vardı orada. Gülümsüyordum çünkü olmayanı görüyordum. Defne'ye vurgunluğum tam olarak hangi güne tekabül ediyordu hatırlamıyordum ancak bugün bu odada tavanda gördüğüm anılarla ona olan sevdam nerelere gidiyor hesap edebiliyorum.
Almanya'daki evimizde bebeğimize hazırladığımız ilk odanın maviye dair tek bir ayrıntı bile barındırmıyor olmasını görüyordum örneğin. Kızımız değil de oğlumuz olacağını öğrendiğimizde Defne'nin haksızlık olacağını düşünerek oğlumuz olacağını öğrendiği ilk an yepyeni bir oda hazırlamaya başlamasını izliyordum; kendi kıyafetlerinde bile maviyi daha çok taşımaya başlamasını görüyordum.
Kısa süreliğine de olsa her şeyi geride bırakıp yeniden başladığımız yere dönmemizi ve şu an olduğumuz yeri Defne'nin en ufak dokunmalarıyla bile içinden çıkmak istemeyeceğimiz bir yere dönüştürmesini daha iyi anlıyordum. Dönsek aklı burada kalacak, burada kalsak yaşamak istediği hayat sanki yarım kalacak. Öyle büyük bir çıkmazda gibiydik sanki. Oysa anlıyordum ki onun asıl olmak istediği yer kendisini tam hissettiği yerdi. Bütün sevdiklerine kolaylıkla ulaşabileceği memleketiydi.
Neyse ki Yağız'ın odası değildi mesele. Varlığıydı huzur veren. Buranın onun olmasıydı bizi içine çeken. İkimizden bir parçanın kucağımda oluşu, bendeki rüyada mıyım korkusunu alıp götürmüştü. Evladımız kucağımdayken bu mümkün müydü?
Huzurla gözlerimi kapadığımda Defne'nin benden oğlumuz için istediği hayvan figürlerini duvara çizerken elinde bir tabak ve bir bardakla yanıma gelişi geldi geçti gözlerimin önünden.
"Ne kadar güzel olmuş buralar!" diyerek kulaklarımı şenlendirişi, odadaki tek koltuğa geçip gözlerime bayram edişi hala ilk günkü gibi zihnimdeydi. "Yorulmuşsundur sevgilim. Bak sana neler getirdim," deyip sonrasında olanlarsa evlere şenlikti.
O zamanlar epey büyümüştü karnı artık. Yürürken nefes nefese kalıyor, paytak paytak adımlarına kendi bile gülüyordu. Yine de oğlumuzu sehpa niyetine kullanmaktan vazgeçemiyordu. Kızacağımı bildiği için de tatlı tatlı gülümsüyordu. Beni nasıl etkisiz hale getireceğini çok iyi biliyordu.
Elindeki tabağı karnına yerleştirip üst kata çıktığında bile yorulduğu bedenini dinlendirirken benim için getirdiğini söylediği meyve suyunu yudumlayarak gülümsemişti: "Oh çok lezzetli... Bence çok beğeneceksin, kendi ellerimle sıktım portakalları."
Lezzetli olan şey elindekiler değil de direkt kendisiydi. Elbet bunun da farkındaydı ancak dudaklarının temasıyla daha da lezzetlendirdiği bardağı bana uzattığında başka bir şey söylemek istediği bariz belliydi.
Zarif elleri belirgin karnına tutunmuştu sözlerine başlamadan önce. Her ne diyecekse kanıtlamak istiyordu sanki: "Minik canavarımız neredeyse karpuz kadar artık babası."
Bunu beklemediğim için şaşkındım. Aklıma gelen ilk şey canının karpuz çekmiş olabileceğiydi. Anlık aşermeleri günlerdir yoktu ancak Yağız annesine harika bir iştah kazandırmıştı.
Düşünüyorum da o an "Karpuz mu istiyorsunuz?" demem bile o kadar saçmaydı ki. Bakışları bile bunu açıklardı. Karımın aklından geçenleri tahmin edememiş olmam çok normaldi.
Çünkü dakikalar sonra karnıma bin bir çabayla bağlanmış koca bir karpuzla güzel bebeğimin diline düşeceğim aklıma gelmezdi. Beni kendisiyle kıyaslamak istemişti. Gün içinde ne yapması gerekiyorsa hepsini bir bir denettirmişti.
Bazen gerçekten akıl sır erdiremiyordum isteklerine. Asıl mesele işin sonunda mutlu olması olunca dünyadaki en absürt şeye bile olumlu bir cevap çıkabiliyordu dudaklarımdan.
"Bak, yataktan kalkamıyorsun bile!" diye kahkahalarla gülmesi, "Merdivenleri çıkarken nasıl zorlanıyorsun ama," diyerek kendisini süper anne ilan etmesi benim nezdimde unutulmayacak anlar kategorisindeydi.
Kendinden gurur duyarak "Şu haline bak, eğilemiyorsun bile. Yere düşen şeyleri nasıl alabiliyorum ama! Utanmalısın kendinden," dediği sıralarda sanki haberim yoktu elinden düşen herhangi bir şeyi Limon'un verebilmesi için onu eğittiğini. Yine de öyle mutluydu ki o an ne bildiğimi söyleyebildim ne de harbiden belimdeki meret yüzünden yere eğilebildim.
"Ayakkabılarını bağlayamıyor musun yoksa?" demeleriyle vakit gelmişti: "İyi de yavrum sen de bağlayamıyorsun ayakkabılarını. Giyemiyorsun bile hatta."
Siktir!
Zaten kan ter içinde kalmıştım. O an nasıl böyle bir hataya düşmüştüm aklım almıyordu.
Yüzümü buruşturdum sözlerim kulaklarımda yenide çınladığında. Yağız'ın sırtını kaplayan elim alnıma ulaştı. "Annenin elinden o an nasıl kurtulduğumu inan hatırlamıyorum babam. Sen sen ol, sakın anneni bu hale getirme."
Önce duraksamış, sonra da epey ciddiye almıştı sözlerimi. Saçlarını savuruşu, duruşuyla savaşmaya hazır olduğunu gösterişi bile tam Defnelikti. "Evet Alpaycım, dediklerini yapamıyorum çünkü ben gerçek bir bebek taşıyorum." demişti meydan okur gibi. "Senin gibi iki üç kiloluk bir karpuz değil! Gerçi... Sen onu bile taşıyamıyorsun ya, hadi neyse!"
Yemin edebilirdim iki üç kiloluk bir karpuz dediği karpuzun en az on kilo olduğuna. Üstelik siktiriboktan bir şekilde sarmıştık belime. Spor salonunda bile ağırlık çekmenin bir adabı vardı ancak burada karımın eğlencesi olma uğruna belim kullanılmaz haldeydi ve bilmeliydi ki yine kendi zararınaydı.
Cevap vermeme fırsat bile tanımadan devam etmişti: "Ve üstelik gerçek bir hamile olduğum için, altını çiziyorum, senin minik canavar bebeğini taşıdığım için her yerim ödem toplamış halde. Kendi başıma ayakkabılarımı bile giyememem çok normal yani."
Senin bebeğin demeye başladığına göre almıştık başımıza belayı. Defne sittin sene unutmazdı bu anı.
"Biliyorum yavrum," diyerek yaklaşmıştım yanına ama değil yüz vermek yüzüne dokunmama bile izin vermemişti. Yanına geçip onun gibi yatakta oturduğumda o bana göre rahatça kalkıp yanımdan gitmişti ama unuttuğu bir şey vardı. Peşinden gidebilmem için benim de aynı rahatlıkla kalkabiliyor olmam gerekiyordu ve bu mümkün değildi niye anlamıyordu.
"Yavrum... Sen öyle kalkıp gittin ama..."
Arkasını dönüp küskünce baktığında omuzlarımı silkip kucağımdaki karpuzu gösterdim.
Kalkamıyordum.
O an onu esir alan gülüşleri, neşesi öyle içtendi ki kızamıyordum bile. Yeter artık dediğim noktada sardığım streçi açtığım sırada imalı bir bakışla "Ne yani vaz mı geçiyorsun hemen bebeğinden?" demişti. Oysa benim asıl bebeğim karşımda benim asabımla oynamanın derdindeydi.
"Ohoo ama canım adamım. Sen böyle ilk zorlukta bebeğinden kurtulacaksan—"
"Az sonra kesip afiyetle yemeyecekmişsin gibi sakın bebeğimizden hemen vazgeçtin deyip bozma asabımı," tehdidim işe yarar nitelikteydi. "Görmüyorum sanki dakikalardır karnıma ağzının suyu aka aka baktığını."
Yakalanmış olması yanaklarını al al yaparken "Alpay ya..." sitemiyle artık kollarımın arasındaki yerindeydi.
Tam olarak şimdi de burada olmalıydı ancak sadece Yağız vardı. Sahi Defne niye hala gelmemişti?
Yağız'ın keyfini bozmadan uzanıp beşiğin başındaki saati elime aldığımda aklım ondaydı. Telefonum aşağıda kalmış, aradıysa bile duymamıştım. Bebeğimden ayrılmak istememek bir yana karıma olan özlemim de katlandıkça katlanmıştı. Yağız'ı dikkatlice beşiğine yerleştirdikten hemen dakikalar sonra elimde telsiziyle aşağıdaydım.
Tam da tahmin ettiğim gibi Defne'nin değil evi, tüm İstanbul'u birbirine kattığımızı düşünmesine neden olacak kadar cevapsız çağrısı ve mesajıyla telefonum buradaydı.
Daha fazla beklemeden geri dönüş yaptığımda telefonunu çalmasına dahi gerek yoktu çünkü telsizden etrafa yayılan ağlama sesi beni geldiğim odaya hızla geri yönlendirdi.
"Ulan Alpay! Karının peşine düşeceksin diye çocuğun keyfini bozarsan böyle olur işte."
Kısa süreli uykusundan tamamen uyanmaya çalışırken Yağız'ın yükselmek için can atan ağlaması yarıda kesildi. Aradığı memeyi bulamayınca, emziği ve biberonu ağzına bile sürmek istemeyince ağlamasını dindirecek tek bir yol vardı.
Doğruca banyoya girdiğimizde bedenine su değmesine dahi gerek yoktu. Ağlaması son bulmuştu çünkü çeşmeden hızla akan suyun sesini sonunda duymuştu.
Yaş dolu gözleri sonunda açıldığında nemli uzun kirpikli iri yeşil gözlerini iyice belirginleştirdi. "Özür dilerim," dedim huylanacağını bile bile boynundan öperek. "Sadece annenin sesini duymak istemiştim."
Tombul yanakları ve minik burnu ağlaması nedeniyle kızarırken gözleri küveti dolduran sudaydı. Uyku sersemi haliyle elini suya uzatıyordu etrafa sinirli sinirli bakarak. Kendini öne doğru atması da cabasıydı.
"Anlaşıldı," dedim az da olsa kendimi affettirmek isteyerek. "Gönlünü böyle alacağız."
Son aylarda banyomuzda yer edinen çeşit eşit oyuncaklar küvetin içinde kendisine yer bulurken biz de oğlumla epey vakit geçirebileceğimiz ortamı hazırlama peşindeydik. Dikkatini çekecek renkli köpük topları, az sonra etrafa fırlatacağı ve keyiften yerine sığamayacağı yüzen balıklar, ördekler ve annesi geldiğinde ikimizi de kapının önüne koyacağından şüpheye düşmeyeceğimiz şekilde etrafı ıslatmamıza neden olacak havuz topları.
Yağız'ın içi içine sığamıyordu küvet dolana dek. Boynuma sarılıyor, bacaklarını onu bırakmam için etrafa savuruyordu.
"İşte başlayabiliriz," dediğim sırada suyu kapatmamdan hemen sonra ikimiz de üzerimizdeki kıyafetlerden kurtulmuştuk. "Ödüm kopuyor balık gibi kayacaksın elimden diye."
Bedenimiz suyun altında kaybolduğunda sesi yankılanıyordu etrafta. Köpükleri eliyle itiyor, ördekleri yemek için can atıyordu. Bağırışlarına benim de kahkahalarım karışırken yanağına, çenesine bulaşan köpükleri itinayla siliyordum pamuk teninden. Kollarımın arasında dönmeye çabalaması, çeneme, boynuma saldırılarda bulunması bile unutulmazdı.
"Biraz sakinleş yavru aslan." Nefes nefese kalmıştı resmen koluma uzandırdığım bedeni. Küvetin içinde benim hareketlerimle yüzdüğünü düşünmesi bile onun için yeterdi. Minik dili dudaklarının arasında hareketli hareketli dolanırken bağırışları son bulmuyordu ama yarattığı dalgalar etrafı fena batırıyordu.
"Annen görse şu halimizi... Bir daha baş başa bırakır mı sence bizi?"
"A da da..."
Anne kelimesini duyması bile Yağız'ın Defne'yi araması için belirli bir sebepti.
"Zaten bizimkiler her fırsatta benim yaramazlık anılarımı annene anlatıyor. Annen de senin bana çekmenden korktuğu için epey paralar bak bizi."
Yüzüne gelen köpük tek gözünü kapamasına neden olurken yıkadığım yüzü anında parmaklarıma kapandı. Bizimki anca tüm dünyayı ağzına koymanın peşindeydi.
"Baba oğul konuşuyoruz bak şurada. Lütfen annenleyken biraz daha uslu dur tamam mı babacım?"
Kolumdan güç alarak üzerime çıkmaya çabalaması ve emmek istemesi "Aradığın şey bende yok," dememe neden oldu. Bulamadıkça sinirleniyordu "O kadar haklısın ki şu an." Ben de Defne'yi istiyordum ancak yoktu. Aç olmasa dahi meme istemesi ise epey tanıdık geliyordu. "Yemin ederim en az ben de senin kadar çok istiyorum şu an. Ama dinlemen lazım beni. Annen geldiğinde günün yorgunluğunu uslu uslu karımın kollarında yaşayıp uyuyorsun ve karımı bana bırakıyorsun."
"Ma-aa!"
"İnanamıyorum! Siz ikiniz benden kendi aranızda böyle mi bahsediyorsunuz?!"
İnce sesli bir gülüş daha bizim karşılıklı üstünlük bağrışmalarımıza katıldığında aramızdaki küçük savaşa ara verip sesin geldiği yöne baktık. Fena yakalanmıştık. Yağız annesine kavuşmanın farkındalığıyla sevinç çığlıkları atarken ben karımın tatlı sitem dolu bakışları altındaydım. "Saatlerdir aklım sizde." diyordu yanımıza adımlarken. "Ama şuraya bakın ki siz ancak keyif peşindeymişsiniz. Keşke bir haber verseydiniz."
Tüm suçu oğlumuza atsam olur muydu?
Defne'den;
Gördüğüm manzara karşısında daha fazla dayanamadığım noktada belli etmiştim kendimi onlara. Eve girdiğim ilk anda her yerin her yerde olduğundan anlamalıydım keyiflerinin yerinde olduğunu ama banyonun bu haline artık alışmalıydım.
Çünkü benim canım adamlarım kendilerini aslan ilan etmeleri bir yana, balık gibi su sevdalarından asla vazgeçemiyorlardı ve epey komik görünüyorlardı. Alpay'ın çıplak teninden süzülen su damlaları, dağılmış saçları ve kolları arasında her yerini köpüğe bulamış minik canavarım babasının kucağında su içinde epey mutlu duruyordu. Benimse gözlerim bayram ediyordu.
Etrafa saçılan oyuncaklara dikkat ederek yanlarına ulaştığımda ikisinin de gözleri üzerimdeydi. Yağız hem beni istiyor hem de sudan çıkmak istemeyerek babasına sıkı sıkı tutunuyordu. Alpay ise onun ne istediğini bilir gibi küçük bedenini havalandırıp bana ulaşmasını sağladı.
"Hiç şaşırmadım nedense sizi burada bulduğuma," dedim Yağız'ı öpücüklere boğduktan hemen sonra küvetin yanında dizlerimin üzerine çöktüm. Bebeğim yeniden babasının kucağına sığınırken sıra canım adamımdaydı.
Islaklığını umursamadan iri eli sırtıma sarılırken derin bir öpücük bıraktı dudaklarıma. "Neredesin yavrum sen?" derken biliyordu onları soru yağmuruna tutacağımı. Bu yüzden kendisi ilk adımı attı. "Öldük özleminden."
"Ya siz dayanamadınız mı benim yokluğuma?" diye diye sevdim babasının kucağında çırpınan balığımı. Yağız'ın eli elbisemin askısına sıkı sıkı tutunurken gözleri göğüslerimdeydi.
"Ohoo ama..." diye sızlandım olduğum yerde. "Beni değil de yemeğini özlemişsin aşkım sen yine. Oysa ben saatlerdir nasıl özledim seni."
Alpay Emir'in şaşkınlıkla havalanan kaşları güzel gözlerini belirginleştirdi. Keskin yüz hatları ciddiyetini gözler önüne sererken sorgu dolu bir tonlamayla sadece "Seni?" dedi. Saçlarımın arasına sızan el beni kendisine yakınlaştırırken dudakları önce dudaklarıma sonra da derince boynuma uğradı. "Sence seni özleyen bir tek oğlun mu?"
Alınmış olmasını bile gizlemeden dile getirdiği sözler seslice gülmeme neden olurken iki erkek tarafından bu denli aşkla karşılanmak nasıl gururumu okşuyordu anlatamam. Babasının göğsüne yaslanan Yağız'ın minik elleri koluma sarılırken babasının elleri de üzerimdeydi.
"Anlaşıldı," dedim enfes bir keyifle. "Sizi bir daha bensiz bırakamamalıyım. Şu halinize bakın..." Parmak uçlarım Alpay'ın alnına dağılan saçlarını okşayarak geriye itelerken diğer elim de Yağız'ın tombul kollarındaydı. "Hem beni özlediğinizi gizlemeyin hem de bensiz keyif yapın... Vay be!"
Çöktüğüm yerden ayağa kalktığımda sırtımdaki el önce belime oradan kalçama ve bacaklarıma süzüldü ancak unuttuğu bir şey bulunuyordu. Artık olur olmadık zamanda aklımı bulandırmaması gerekiyordu çünkü Yağız hareketlendikçe oluşan minik dalgalar yapılı bedenine çarptıkça benim aklımı başımdan alıyordu ama kucağında bebeğimizi tutuyordu.
Bileğime sarılı elini nazikçe açıp eğilerek bebeğimi kucağından almak istedim. "İzin verirsen oğlumla özlem gidermek istiyorum," dediğimde yapmak istediğim tek şey Yağız'ın kokusunu doyasıya koklamak, onu öpücüklere boğup besledikten sonra kocamın kolları arasındaki yerimi almaktı. Çünkü Alpay Emir farkında değildi ama Yağız'ın gözleri resmen uyumak istediğini bağırıyordu gün içinde hiç uyumamış mıydı?
Alpay'ın hoşnutsuz homurdanmalarını duyacağımı bildiğim için "Belki gün içindeki yaramazlıklarınızı dinlemek için sonrasında yanına gelebilirim," dediğimde eşsiz bir gülüş belirdi yüzünde. Çapkın bir ifadeyle "Hele bir gelme..." sözlerini sarf ettiğinde hain planından habersizdim. Çeşit çeşit oyuncak, ördek ve balık dolu küvette renkli köpükler arasında olsa bile nasıl bu kadar çekici gelebiliyordu aklım almıyordu.
Göz açıp kapayana dek ben de sular içindeydim. Tiz bir çığlıkla "Sana inanamıyorum," dediğimde tek isteğim Yağız'ın korkmamasıydı.
Korkmak ne kelime! Babasıyla bir olmuş beni yanlarına çekmiş olmalarına gülüyordu için için.
Etrafa dağılan su elbisemin bedenime saçlarımınsa yüzüme yapışmasına neden oldu.
"Biz de zaten seni öyle kolay kolay bırakacaktık yavrum, öyle mi?"
"Öldüreceğim seni," diye çığırdım resmen dengemi korumak ve önümü görmek adına. Yağız'ı tek koluyla abluka altına almışken beni de kucağına çekmişti bile. Parmakları yüzümü açığa çıkardığı sıra gözlerimi açamadan dudakları dudaklarımdaydı. Yağız ise bugün babasından yanaydı. Normalde olsa babasının bana yanaştığını gördüğü an çığlığı basardı ama bu defa gülmekle meşguldü.
Şeytan diyordu kes ikisini de memeden görsünler günlerini.
Tam bitti dediğim noktada Yağız kucağıma gelmek isteyerek kollarını uzattı. O an aklıma dank eden çok ağır bir an vardı. Benimle eğlenen iki adamın sesleri uğuldamaya başladı. Soyutlandım sanki andan. Bir rüyanın içindeymiş gibi hissettim. Oysa birkaç sene önce bu anların aynısını yaşamış hissiyatıyla dolup taştım.
Her şey aynı olmasa dahi hissiyatı birebirdi.
Dakikalar sonra "Güzelim," sözleriyle kendime geldim. "Daldın... İyi misin?"
Yağız'ın ve Alpay'ın tenime bastırılan dudakları son bulmuştu anlaşılan. Canım adamımın yardımıyla üzerimdeki elbiseden kurtulduğumda rahatlamıştım.
"İyiyim," diyebildim sadece buruk bir tebessümle. "Bugün abimleydim biliyorsun. Alpay Emir neden bana anlatmadın? Sen konuşmuşsun abimle haftalar önce. Yatmış bir de aklına. Tıpkı senin dediğin gibi; dünyada onca anne babasız çocuk var, dedi bugün bana. Baba olmaya cesaretin yoksa babalık yapmaya yüreğin de mi yok, demen etkilemiş onu."
"Bu konular böyle bir zamanda konuşulacak bir şey değil," deyip geçiştirdi beni. Oysa o an bana zaten yıllardır o çocuklara abilik yaparak çoğu masraflarını üstlendiğini anlatabilirdi. O her zamanki gibi yaptığı bütün iyilikleri örtbas etmek için didinendi.
Daha fazla dayanamayarak Yağız memele buluştuğunda Alpay'ın bacakları arasında sırtım göğsüne yaslı bir halde dinleniyordum huzur içinde. "Sıpanın iştahına diyecek lafım yok," diye başladığı cümlesi Yağız'ın çok kısa bir süre sonra kendisini geri çekmesi ve benim "Sıpa deme bebeğime!" diyerek ona karşı çıkışmamla aynı vakitteydi.
"Gün içinde de tam içmedi," diye beni bilgilendirdi. "Dişi çıkıyor olabilir mi?"
Aklıma aynı anda peş peşe o kadar neden geldi ki endişeyle ateşini kontrol ettim, damağını inceledim ama Yağız'ın iştahını kesecek ne olabilir bilemedim?
"Birkaç gün önce de emdikten hemen sonra çıkardı—"
Üzüntüyle kurduğum cümle arkamdaki adamın boynuma sokulmasıyla yarıda kaldı: "Doktora mı gitsek?"
Normalde olsa en ufak şeyde herkesi ayağa kaldıracak evhamla hareket edecekken şu an nedense başka çözüm yolları ve sebepler aramakla meşguldüm.
"Bilmiyorum," dedim ama endişelenmekten de geri duramadım.
Yağız'la beraber ayaklandığımda Alpay da kalkmıştı.
"Endişelenmek yerine hastaneye uğrayalım." diyordu soğuk kanlılıkla ama ben o sıralar neyi yanlış yaptım düşüncesindeydim. Bedenime sardığı havluya sıkı sıkı sarıldığımda Yağız'ın minik bornozunu arıyordum banyoda. Fazlasıyla dağılmıştı düşüncelerim.
"Defne."
Yağız'ı sıkı sıkıya sarıp sarmaladığımda ağlayacaktım neredeyse. "Beslenmeme dikkat etmiyorum diye olabilir mi? Kesin bir şeyleri yanlış yapıyorum."
Beline sardığı havluyu sabitlediği gibi yüzüm elleri arasındaydı. Yağız ise uykuya dalmak üzereyken çoktan boynuma kapanmıştı bile.
"Sen harika bir annesin," diyerek sözlerine başlıyor olması bile rahatlatmadı içimi. Moralimi yerine getirmek ister gibi güler bir ifadeyle "Ne bileyim şu sıralar ağzının tadı falan değişiyordur, olamaz mı?"
"Bilmiyorum..." demekten başka bir şey de bilmiyordum.
Bebeğimi giyindirdikten hemen sonra onu beşiğine bırakınca durulanmak adına banyoya geri girdiğimde Alpay Emir'i elinde telefonla ciddiyetle bir şeyler okurken beklemiyordum. Yüz ifadesi katı bir hal almış dikkati ekrana yoğunlaşmıştı.
Havlumu çözmek için elimi kaldırdığımda yüzüm ona dönmüştü bile. "Ne okuyorsun öyle?"
Geldiğimi yeni fark edişi bile bir şeylerin yolunda olmadığının kanıtıydı.
Sesimi duyduğu an yaslandığı yerden ayrılması, ekrana bakmaya son vermesi ve yüzüne rahat bir ifade takınmaya çalışması... Aklım soru işaretleriyle doluydu.
"Ne oldu sevgilim?" dedim yeniden moralimi toplamaya çabalayarak. Belime yerleşen elleri beni kendisine çekerken bedenimi ele geçirerek rahat bir nefes almama neden olacak şekilde "Bebeğim," demeyi ihmal etmedi. "Sen benden daha iyi biliyorsundur tabi sizin dersler falan ama... Bebekler annelerinin bazı durumlarında süt istemeyebiliyorlarmış biliyor musun? Yeniden hormonların değişmesi gibi mesela. Defne acaba—"
Kısılan gözlerim karşımdaki yeşillerde kaybolduğu sırada sözcükleri zihin süzgecimden geçiyordu tane tane. O an önce derince yutkundum, sonra haftalar önce minik bir kaçamakla birbirimizde kayboluşumuzu gördüm gözlerinde.
Cümlesini tamamlamasına izin dahi vermeden "Saçmalıyorsun," deyip geçtim gülerek. "Bahsettiğin durum emziren kadının hamile kalmasıyla alakalı."
"Ben de bundan bahsediyorum yavrum."
"Sen gerçekten saçmalıyorsun!" diye yükseldim birden. "Emziriyorum ben. Korunuyoruz da ayrıca. Bir defalık bir kaçamaktan bahsediyorsun!"
"Sakin olur musun?" diye yükseldi o da benim yerime sığamayışlarıma karşılık. "İhtimalden bahsediyoruz yavrum, sonrasında sen kontrol amacıyla test yaptın evet ama—"
"Sen kendin diyorsun," diye devam ettim sakinleşerek. "Test yaptım negatifti."
O kadar net konuşuyordum ki testi fazlasıyla erken yaptığımı aslında böyle bir ihtimalin çok yüksek olduğunu kendime kabul ettiremiyordum.
Doğruca çekmeceye yöneldim ve aldığı testlerden birini yüzüne doğru tuttum. "Yapacağım ve sen de göreceksin," dedim ondan çok kendime inandırmaya çabalayarak. "Senin aklın alıyor mu sevgilim, bebeğimiz daha çok küçük."
Sessiz kaldı benim acele acele hareketlerime karşılık. Dakikalar sonra kalbim ağzımda atarken onu banyodan kovmam dakikalar boyunca yalnız kalmam ve tezgâhın üzerindeki çubuğu titreyen ellerimle kavramam sanki asırlar sürmüştü. Ancak döktüğüm gözyaşlarına karşılık sevdiğim adamın hızla yanıma varması salise bile almadı. Ağzımdan bir tek cümle çıkmıştı: "Yağız daha çok küçük."






Yorumlar