top of page

6. Eli Kanlı Zalim

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 31 dakikada okunur

Ahmet Aslan, Kemal Dinç - Aşağıdan Gelir Omuz Omuza

Sezen Aksu - Ne Ağlarsın

6. Bölüm

"Eli Kanlı Zalim"

🥀

Harun.

Korkusuz, demek.

Aslan, cesur, cömert, inatçı, tuttuğunu koparan...

Evladı için değil, kendi için istediği her şey.

Servet Erdenil, yüreği henüz kararmadan önce, doğup büyüdüğü Eskişehir'in küçük bir köyünde kucaklamıştı ilk evladını.

Erkek evladını.

Allah biliyor ya ebe kadın gencecik karısının feryatlarını işittiği kapıdan çıkıp da erkek evlat müjdesini verdiği an değişmişti duruşu da bakışı da.

Aklı ne karısındaydı ne de bir an önce şehre hastaneye gitmesi gerektiğinin söylenmesinde.

Çocuk sağlıklıysa, damı akıtan ocağın duvarlarını bangır bangır ağlayışlarıyla yakıp yıkıyorsa onun için mühim değildi gerisi. Oysa daha ilk andan ciğerlerini dolduran keskin acı nefese değil de doğduğu hayataydı tüm feryadı.

O artık bir babaydı. Erkekti evladı. Ölsem yere gelmez artık sırtım düşünceleriyle daldığı hayallerin nice kırıklığını yaşayacaktı da evladını bu yolda paralayacaktı.

Ve her hayal kırıklığında daha da iğrenç bir yaratığa dönüşecekti evladına karşı.

Oğlu büyüyüp işlerini baltaladığında, varil varil doldurduğu paraları tek bir kıvılcımla tüm hisleri gibi küle çevirdiğinde yine de Harun'dan yana ufacık bir ihtimale sığınıyordu. Belki bir gün anlar, diyordu ancak o anlayış istemiyordu.

Kukla misali yönetmek istiyordu oğlunu.

Ancak o ihtimal de son bulmuştu.

Harun, o sınırı çoktan aşmış, babasına ihanetlerin en büyüğünü çoktan yaşatmıştı. Aynı gece ihanetin nefreti kurşun olup kolunu sıyırarak geçmişti ancak Harun öylece geçip gidemiyordu hiçbir şeyden. Saplanıp kalıyordu bir bataklığa, bulandığı çamura. Kurtulmak uğruna her çırpınışta daha da derine saplanıyordu farkında olmadan.

Dakikalar önce babasının tabancasından çıkan kurşunla karşılaştığında bitmişti her şey onun için.

Şimdi sığındığı çiftlikte habersiz bir misafirle yüz yüzeydi.

Her şeyden uzakta, tertemiz bir hayata duyduğu hasretlikle kurmuştu yuva bilmek istediği çiftliği birkaç dönümlük araziye.

"Senin ne işin var burada?" dese de karşısındaki genç delikanlının kendisinden daha olgun ve aklı başında haliyle karşı karşıya kalınca sorusu anlamsızlaştı.

Devran Payaslı olanları duymuş torununu bizzat göndermişti Harun'a ve o, bu adamı nerede bulacağını çok iyi biliyordu.

Bir iki yıla yirmili yaşlarına basacak genç delikanlı hiç şüphesiz alemlerindeki nice yaşını almış adamdan daha mert ve bilgeydi. Sırtını yaslayabileceği koca bir çınar bulunsa bile Devran Payaslı torununa kimselere yaslanmadan dimdik ayakta durabilmesini de öğretmişti.

Bundandır ki sözünü esirgemiyor, neyi görüyorsa onu söylemekten vazgeçmiyordu.

"Öfkeyle hareket ediyorsun... Bu yüzden bir arpa boyu yol alamıyorsun."

Harun'un kolundan sızan kana düştü gözleri ancak sözleri karşısında celallendiğini de anında fark etti daha da bir şey demedi.

Harun sinirle güldü yanından geçip giderken. Boğuk bir homurdanmaya sığındı acılı fısıldayışı.

Yıllar boyu kaçıp sığındığı çiftliğin, kendi imkanlarıyla kurduğu bu mabedin içine tek bir adım daha atsın istemiyordu zalimlikten beslenen kimselerin.

Eline kan bulaşan, mazluma eli uzanan, zalimliğinden utanmayan kim varsa kirletmesin istiyordu yolun sonunda tertemiz bir hayatın varlığına umut bağlamalarıyla. Oysa karşısındaki genç delikanlının adımı kirletmez ve hatta kirlenmesine de asla müsade etmezdi.

Yine de adım atmasın istedi Harun. Çünkü bu tertemiz yaşama açılan kapılar en çok iki küçük kız çocuğunun hakkıydı. İki küçük kız çocuğu... Ondan uzakta, birbirine yuva olan iki kadındaydı aklı. Şayet biliyordu ki eğer yalnızca aklında ve kalbinde olmasalardı tüm kötülük onlara da dokunacaktı.

Dilinin ucuna gelip de Azem'e söyleyemediği çok şey oldu. Dertleşmek isteyip de sözünü edemediği onca an olduğu gibi.

Bennu'sunu da Ahra'sını da sakındı yeniden gözünde, dilinden, tüm zalimlerden...

İçi içine yerken dayanamayıp döndü yeniden. "Çaldığı silahları kendi üretmiş gibi o itlere satıyor!" dedi sanki Azem'in haberi yokmuş gibi ancak biliyordu ki vardı. "Ekmeğini yedikleri toprakları teröristlere peşkeş çekiyorlar, sizin gibiler de bunları çekip vuracağına... Raconmuş yol yordammış—" Kendi sözünü kendi kesti ve yanan canıyla kaldı oracıkta.

"Bu ne biçim hayat! Yaşamak mı ulan bu!"

Harun karşısındaki genç delikanlıya da söyleyecek hiçbir şey bulamıyordu gerçi. En çok onun baş kaldırması gerekirken aklı almıyordu sessiz kalışına. Çünkü işini sessizlikle hallettiğinden bihaberdi.

Şayet söyleyecek söz bulsa bile Payaslı onu dinlemeyecek, dinlese de kaderindeki kanlı yolu izlemekten hiç vazgeçmeyecekti. Biliyordu. Eli kanlı zalim diye anılmak doğduğu ilk andan işlenmişti sanki yazgısına.

Her ne kadar bambaşka iki yolun yolcusu olsalar da Azem Devran Payaslı "Harun ağabey," dedi yine de saygısını kaybetmeden, biraz olsun hissettiği yakınlıkla. "Yanlış yapıyorsun bak!" Bir sakinleşse, bu denli köpürmese her şey daha kolay olur onun için diye düşünüyordu Azem ama nafile.

Harun'un saf bir acıyla "Neyi yanlış yapıyorum oğlum ben!" haykırışı çiftliğin boşluğa uzanan sonsuzluğunda yankılandığında Azem acıyordu karşısındaki perişan adama. "Neyi yanlış yapıyorum, söyle? O şehit haberlerinden sonra... Dün televizyona çıkıp terörü lanetleyen herifin bugün lanetlediği teröristleri beslemesi doğru da benim yaptıklarım mı yanlış?"

Sanki roller değişmiş, gencecik yaşında tüm ağırlığıyla yol gösteriyordu Azem Devran Payaslı köşeye sıkışmış adama.

Ona bir adım atmasa dahi harbiden sevdiğini hissettiği ağabeyinin gözleri kan çanağıydı akan yaşlarla, bitap düşmüştü sanki omuzlarındaki yükün altında ezilip eğilen omurgasını dik tutamayışıyla.

Üzülüyordu gönlü vatan aşkıyla yanıp tutuşan adamın boğazından geçen lokmanın aynı vatana hainlik yapan heriflerin cebinden çıkıyor olmasına.

Gür sesiyle "Ben onu mu diyorum!" diyordu Azem ama sözünü ulaştıramıyordu ki karşısındakine. "Bir güvensen bana—"

Harun'un boğazı acıyla kısılıp "Ya bir siktir oradan! Aynı bokun laciverti değil misin sen de— Ulan!" diye yükseldi sesi, sonra da omzundan sıyrılıp geçen kurşunun ardında bıraktığı açık yaraya çevirdi acılı yüzünü. "O babam olacak şerefsizi, sizi... Bitireceğim hepinizi! Mafyasıymış kabadayısıymış... İyisi kötüsü mü olur lan böyle işin!"

Azem Devran sinirlendiği her dakika birbirine kenetlenen dişleri, seyiren çenesi, kabarıp da kendini belli eden alnından şakağına uzanan damarına bastırdı başparmağını öfkeyle, alnına uzanan parmakları orayı sıvazladı ama geçirmedi ağrısını.

Başındaki ağrı geçmek bilmiyor, katlandıkça katlanıyordu ancak şakağına saplanan ağrıdan daha acıydı karşısındaki adamın ithamları.

"Bir güvensen..." diye kısıkça mırıldandı yeniden ama sözleri ona ulaşamadı. "Sadece güvensen..."

Bir telefon sesi yankılandı sonra. Dayanamadı Harun, yanıtladı cebinden hışımla çıkardığı aletteki aramayı.

Servet'in gür sesi takip etti kesilen zil sesini. Alaylıydı sesi. Öfkesiyle kararmıştı gözleri, sözlerinden belliydi; iğrençlikle perdelenmişti sanki nefreti.

"Ben senin yaktığın paralarıma yetişemedim ama baba yüreği işte..." diyordu iğrenç gülüşünü saklamadan. "Dayanamadım Harun efendi... Benden duy istedim. Ben yetişemedim ama sen git yetiş istersen cayır cayır yaktığım canlarına. Koşmaktan çatlamadılarsa bir kıvılcım görür onların işlerini demedim mi ben sana? Baba sözü dinlemezsen böyle olur işte... Yazık olacak hayvancağızlara."

Devran da Harun da aynı anda çıkıp baktılar alevlerin yükseldiği alana.

Harun'un yıllardır gözü gibi baktığı canlarının haykırışları yükseliyordu dört bir yandan. Kendi kanımdandır demeyip canını yakmak istemiş, keseceği en acılı cezayı kesmiş. Çiftliği içindeki tüm canlılarla beraber ateşe vermiş.

"Hayır... Hayır... Hayır..." diyerek başını iki yana sallasa da, dili damağı anında kuruyup boğazı haykırışla yırtılsa da gözlerinde beliren alevler ne kabustu ne de korkunç bir hayal.

Koşup yetişmek istiyordu ahırın kapısına da bacakları tutmuyordu, ruhu bedeninden sanki ayrılıyordu da hareket edemiyordu.

Babasının tabancasından çıkıp kolunu sıyıran kurşun o an çıkıp da kafasına saplansın istedi. Yüreğinde taşıdığı iki küçük kız çocuğuna kıyamadı, düşüncesinde bile kalbime saplansaydı keşke diyemedi.

Eli kanlı zalim diye anılmaktan bir an bile gocunmayan Payaslı ise tam da böyle adi heriflerin sonu olma hayaliyle biliyordu zalimliğini.

Kendine geldiği ilk an ahıra, alevlerin arasına koşup giderken Servet uğruna ettiği ilk yeminini saklamıştı "Yaşattıklarını yaşatmadan almayacağım canını." mırıldanışına. Amcasını topal bırakışı, dedesinin bekle deyişleri artık yetmişti canına. Yılanın başını ezmek gerekliydi, bekleyip de zehrinin etrafa saçılması gereksizdi.

"Oğlum, dur!"

Harun'un tüm acısına rağmen Devran'ın deli akan kanına karşı onu koruma içgüdüsüyle ardından seslenişi boşunaydı.

Devran çoktan alevlerin arasına güç bela dalmış, büyük demir kapının sürgüsünü çekip hayvanların can havliyle kendisini dışarı atmasına olanak sağlamıştı ancak fark etmeseler de çiftliğin etrafını kafesleyen ve gittikçe büyüyen alevlerin arasında kendileri de hapsoluyordu her geçen dakika.

Zarar görmemiş atlardan birine atlayıp da çiftliğin arkasında kalan dereye sürüyordu diğer atları da. Kiminin sırtında, kiminin başında yükselen alevlerin bıraktığı yanıkları söndürmekle uğraşırken içi almıyordu acı haykırışları. Bu zalimlik değil, canilikti. Ve Azem buna neden olanın aynı haykırışlarla can vermesini istiyordu acımasızca. İşte bu zalimlikti, canilik değil.

Devran Payaslı, torunu Azem ve göstermese dahi oğlu gibi sevdiği Harun'un başına gelenleri öğrenmişti elbet o dakikalarda.

Servet'in en büyük kabusu da Devran Payaslı'nın onu gaflet uykusundan uyandırmasıyla başlamıştı o anda.

Cehenneme çevirdiği hayatların alevleri şimdi başka bir Payaslı sayesinde yeniden Servet Erdenil'i yakıp yıkmaya hazırlanıyordu usulca.

Oğluna aksaklık verdiğinde canını yakmadığı adamda yakacak bir can bırakmayacaktı yakında.

İnsanın bir bekleyeni olması böyle bir şey miydi? Bu denli sarsar mıydı bugüne dek tüm doğruları?

Sarsardı tabii. Üstelik sarsılan yalnızca doğruları değil, hayatı boyunca tüm hisleri olmuştu. Narin parmaklar koluna uzanıp da parmaklarına dokunduğunda en büyük sarsıntıyı yaşamıştı. Gitmesi gereken yere bir bakışla gidemeyecekti.

Gitmişti gitmesine ama...

Azem Devran Payaslı'nın arkasında bıraktığı bir bekleyeni vardı.

Ahu gözlü yavru ceylanı. Karısı. Yüzünü gülümsetip yüreğini dağlayanı.

Bir bakışıyla bin bir acıyı yaşatıp tek bir sözüyle bozuyordu dengesini. Yavru ceylan dediği kadın tek bir bakışıyla dize getiriyordu dizginlenmeyen adamı.

Sabahı sabah edip de zalimliğini göstermesi gerekenler varken Devran'ın aklı yatağına sığınmış yavru ceylanındaydı. O yataktan kalıp da kendisini dışarıya attığında iri bileğine dokunan, parmaklarına sarılan narin dokunuş sanki hala tenindeydi.

O yataktan kalkması, odadan ayrılması...Gitse de kendisine ziyandı gitmese de.

Dahası vardı.

Dokunmaya kıyamadığı tende can bulmuştu dudakları ve şimdi alev alev yanan dudaklarında saklıydı hasreti. Parmak uçlarında hissetmişti öpmemek için direndiği pembe dudakların yumuşaklığını.

Aralarındaki çekimin alevlendirdiği dokunuşuna sığınmıştı ve şimdi dudaklarındaki o yumuşak tenden dahasını almak niyetindeydi.

Sonrasında Ahra çekip vuracaksa dahi buna değerdi.

Ne olursa olsun istiyordu ahu gözlüsünün her bir zerresinde kaybolmayı, kaybolduğu her zerrede yeniden kendini bulmayı. Üstüne bir de uğrunda canını vermeye razı gelen adamanın azap duymasından zevk alırmış gibi o kadar da geç kalma demişti.

Ahra bir bilseydi öpülesi dudaklarından çıkan her kelimenin Payaslı tarafından emir sayılacağını, kim bilir daha neler diyecekti.

Gülümsedi kafasının içinde dönüp duran görüntünün hasretini çekerken. Sert yüz ifadesi yerli yerindeydi ama gözleri önünden gitmek bilmeyen masum bakışların, hırçın sözlerin, hançer gözlerin sevdasıyla sahiden gülüyordu hissizlikle maskelenmiş yüz ifadesinin arkasında.

Kalbinin kan sağlamaktan daha değerli olduğunu anımsatan kadın gülümsemenin ne denli güzel olduğunu da eklemişti lügatına.

Duvar kenarına sinmiş bir çift bakışla yüreğinde kendine taht kuran kadın daha ilk andan yıkmıştı kurallarını. Yıkmakla kalmayıp yenilerini inşa etmekten de geri durmamıştı.

Dirseğini yasladığı döner sandalyede tüm heybetiyle oturuyordu aklından geçenlerin aksine korkunç bir zalimlikle.

Bir eli masanın üzerindeki keskin bıçakla ilgilenirken çenesini yasladığı elinin parmakları da habersizce dudakları üzerine uzanmıştı.

Dışarıdan bakan biri önündeki keskin metali ne biçimlerle bir tene saplayacağını düşündüğünü düşünürdü belki ama onun aklı dudaklarında kalan sıcaklıktaydı.

Onu tüm bu düşüncelerden uzaklaştıran karısının o kadar da geç kalma emriyken yaslandığı yerden doğruldu ve karısının kokusunu değil de dökeceği kanların kokusunu duyacak olmanın verdiği sinirle sıktı çenesini.

"Söyle Ünal'a getirsin çocuğu."

Şehrin en ücra köşesinde izbe bir binanın içindeydi ve şu an olması gereken yer asla burası değildi. Bunun için bile ayrı bir sinirliydi.

"Sen de haber ver masadakilere, yarım saat içinde toplansınlar."

Gür sesi, keskin sözleri hemen dibinde dikilen adamlarını harekete geçirirken masa üzerindeki hançerden bozma eski bıçağı aldı eline, sıktı parmakları arasında işlemeli kısmını.

Karısının narin teninde iz bırakan metaldi ellerinde korkusuzca tuttuğu. Şimdi ne sahibi yaşıyordu ne de onun itleri.

Sıra buna neden olan diğerlerindeydi.

Kendi elleriyle bilemişti daha havadayken öğrendiği izin peşine düşüp de sır perdesini hızla aralamaktan geri durmadan.

Keskinliğinden emin olmak ister gibi hafifçe dokundu, parmağının ucunu kesip de bir damla kanın akmasına izin verirken.

Erdinç kısılmış gözlerle izliyordu kan kardeşinin nefretini. "Çocuğu ilk andan kaçırtacaksın..." dedi yalnızca. Payaslı'nın emrini irdelemek onun için bile cesaret gerektirirdi ve onun buna zerre cesareti yoktu.

"Duyduğun şüpheye kapılıp da sakın gözünü karartma. Ne karına açıklarsın olanları ne de Mümtaz Bey'e."

"Ben karşıma alıp da konuştuğumda siktir olup gitmesi için ilk fırsatı sundum ona." Payaslı korkunç bir gülümsemeyle iki yana salladı başını. "Ama o... Yazık etti kendine."

"...ama o, kardeşim dediği kadını bırakmadı. Korkup geri adım atmadı."

Erdinç'in sözleriyle katran karası gözleri buz mavisi bakışlara saplandı. "Yalan mı abi?" dedi yapma der gibi kaşlarını havalandırıp. "Bunca yıl birbirlerine sahip çıkmışlar. Onca beladan kaçıp kurtulmuşlar."

"İyi ya işte, şimdi belanın en büyüğüne bulaştı. Kurtarsın kendini kurtarabiliyorsa."

Ucu bucağı görünmeyen sıvasız duvarları aydınlatan birkaç floresanın sesine bir de metal kapının yağsız menteşesinden çıkan tiz ses eklendi.

Ünal yanında Ali ile birlikte şimdi Payaslı'nın önündeydi.

Etrafı inceleyen hafif korku barındıran bakışlar nihayet Devran'a ulaştığında Ali'nin bakışları sertleşmiş, kaşları öfkeyle derinlemesine inmişti. Karşısındaki koca adama, karanlığını belli etmek ister gibi tepeden tırnağa siyahlarla kuşanan bedene baktı dinmek bilmeyen bir öfkeyle.

"Gecenin bu saatinde gebertmeye mi getirdiniz beni?" dedi hissettiği korkudan sıyrılıp savunmaya geçmesi gereken bir hissiyatla. "Sen böyle her konuşmak istediğinde yaka paça aldıracak mısın beni? Adam gibi sormayacak mısın sorularını?"

Tıpkı Ahra gibi Türkçesini perdeleyen aksanlı sesi etrafta yankılandığında Azem Devran Payaslı "Kusura bakma paşam, güzellik uykundan ettik seni de bu saatte." diyordu alaylı tok sesiyle. "Bir dahakine önceden müsaade alırız senden, oldu mu canım?"

Karısının aksanı ne kadar masumluk ve tatlılık katıyorsa yavru ceylanına, karşısındaki çocuğun sesi bir o kadar sinirine dokunuyordu.

"Öldürmüyorsun, kardeşimle görüştürmüyorsun, dedesini ninesini bile sokmuyorsun aynı eve amacın ne senin? Tutturmuşsun bir nerede gördüm ben seni lafını, ömrümüz sizin gibilerden kaçmakla geçti sendin belki içlerinden biri, ne bileyim ben!"

Payaslı da aynı zamanda bunları düşünüyordu. Gördüğüm yüzü unutmam diyordu da karşısındaki çocuğun yüzünü nereden anımsadığını neden bir türlü çıkaramıyordu?

Tek bir şey diliyordu. Yanılmak... Yanılmak istiyordu çünkü biliyordu ki bugün bu adamı görmek isteyen karısı, yarın bu adamı yakınlarında olsun isteyecekti. Ve Azem Devran Payaslı'ya bu tersi.

Oturduğu yerden ayaklandı ve "Madem ayağıma dolanmaktan vazgeçmeyeceksin, o zaman işime yara." diyerek baktı Ali'ye. "Kafana göre iş yapmadan önce kelleni omuzlarının üzerinde sapa sağlam tutmayı öğren."

Ahra'dan birkaç santim uzun boyu, kendince kalıplı vücudu ve korunma içgüdüsüyle kazandığı korkusuzluğu Payaslı'nın işine yarardı, Payaslı bunun farkındaydı ancak önce güvenini kazanmalıydı.

Ali'nin anlamsız bakışları kendini belli ederken önce Devran'a sonra yanındaki Ünal'a ve son olarak da masanın yanındaki eski koltukta oturan Erdinç'e kaydı.

Erdinç genç delikanlıya gülerek bakıp yumruk yaptığı elini havalandırdı ve başparmağını boğazı hizasında yana kaydırdı. İşte şimdi Ali'nin bakışları Payaslı'nın avcundaki metale kaymıştı.

"Ahra boşuna eli kanlı zalim bilmiyor seni anca asıp kesersin sen—"

"Kes lan sesini!" Payaslı'nın boğazdan gelen sesi elindeki bıçak gibi anında kesmişti karşısında neredeyse korkudan tir tir titreyen çocuğun sözlerini. "Sen sesini kesmezsen ben senin dilini keseceğim ona göre düşün, zırlama çocuk gibi karşımda."

Oysa Ali'nin korkusu da endişesi de başkaydı. Kardeşi bildiği kadın bu adamın nikahlı karısıydı ve eli kolu bağlıydı. Yetişip de kurtaramamıştı ama biliyordu ki tek çıkış yolu yine karşısındaki adamdı. Kim ne derse desin Ahra kaçtıkları tüm belaların bin beterinin de yuvasındaydı. Onun tek korkusu bunaydı ve Mümtaz Cedit'in böyle bir adamla ne bağlantısı olabilir düşünceleriyle artık emindi, onun da sakladıkları vardı.

Sanki az önce haykıran kendisi değilmiş gizi usul usul dolandı etrafta. "Her şey sırayla Ali," dedi Payaslı aklına kazınan kötülüklerin bir bir vaktini beklediğinin bilinciyle. "Dua et... Dua et ki senin sıran hiç gelmesin."

Ali'nin her şeyi bir yana bırakıp etrafında dolanan korkunç adamın sıkı sıkıya tuttuğu hançere dikkatli bakmasıyla kısılan ela gözleri yaşadığı farkındalıkla irileşmişti.

"Bu bıçak..."

Beş yıl önce Ahra'nın Ali'yi ayakta uyutup da bir başına kalkıştığı firarda boynuna dayanan bıçak bu adamın elinde ne arıyordu bilmiyordu ama Bıçakçı Halo adıyla nam salmış insan kaçakçısına yalvarışları, olanların Servet'in kulağına gittiği gibi Halo'nun onları kıskıvrak oyuna getirişleri daha dün gibi aklındaydı. Ahra'nın sığındığı kamyonetin brandasını delik deşik eden kurşun sesleri her gece kulaklarındaydı.

Ağaçlar arasından koşup da kamyonete yetişmeye çalıştığı anda başlayan kurşun yağmurundan kaçamayışı, o kamyonetin içindeki sayısız cesetin arasından kurtardığı kızı kucaklayışı ömrü boyunca unutulmazdı.

Tıpkı kendi elleriyle yaptığı, adının harflerini kazıdığı bıçağı kız kardeşinin boynuna tutup da konuşturmaya çalışmasını unutamayacağı gibi unutulmazdı.

Yabancı sözlerinin anlaşılmayacağını düşünerek Türkçe "Bu bıçak... Sen..." dedi endişe dolu gözlerle ama dayanamadı. Kırmızı görmüş boğa gibi atıldı karşısındaki adama "Sen miydin lan bizi açık ettiren? Senin köpeklerin miydi bizi öldürmek isteyen Allah'ın belası— Hah!" Boğazına sarılan iri bir elle nefesinin kesildiğini hissettiğinde bağrışı nefessiz kalışıyla söndü.

Payaslı bir elinde keskin bıçağı bir elinde sabırsız bir oğlan çocuğunun boynunu tutarken eli altında titreyen çocuğun konuştuğu dilde "Biraz daha sinirimi bozmaya devam edersen senin dilini kesmekle kalmayıp gırtlağını da sökeceğim haberin olsun!" tıslarcasına konuştu. "Sana yemin olsun toy demem korkuyor demem şuracıkta alırım canını."

Geriye itercesine bıraktığı adamla kendine gelmeye çalıştı Payaslı. Seslice verdiği nefes, göğsünü dolduran hava yetmedi ona.

Payaslı'ya yetmeyen hava Ali'ye fazla geliyordu. Ciğerlerini yakıyordu nefessiz kalışının ortadan kalkmasıyla. Dilini bilmesine mi şaşırsaydı yoksa düştüğü duruma mı sinirlenseydi kestiremedi

Boğazına sarılan eliyle kalktı yerden. Üzerindeki kot ceketin uçlarını iteledi üstünü başını düzeltip de buradan defolup gitmeye niyetlendiği sırada.

"Mümtaz baba da Ahra da güvensin sana önemli değil, ben güvenmiyorum sana. Allah bilir senin o Servet itiyle ne derdin var da Ahra'yı fırsat olarak gördün..."

Ali'nin içine içine konuşunu duymuştu Payaslı.

"Madem kime ait olduğunu bildiğin bir bıçağı görünce bile böyle cengaverlik yapıyorsun, o gün niye Ahra'yı o herifin elinde koskoca iki gün boyunca tek bırakıyorsun oğlum anlat." Gittikçe hoyratlaşan sesi karşısında Ali yutkunmak zorunda kalmıştı. "Anlat ki senin bana olan güvenin sikimde mi değil mi bir anlayayım!"

Emredici tok ses tonu boşlukta yankılandığında Ali kapadı gözlerini, güldü sinirle.

"Sen Ahra'nın gözü döndü mü neler yapabileceğini biliyor musun?" Ali'nin tüm siniri kendine değildi. Ahra'ya da öfkeliydi. Yasaklı topraklara ulaşma isteği, tehlikeden korkmak bir yana asıl tehlikendin kendisini yaratmaktan geri durmamaya sanki yemin etmişti. "O istedi mi öyle güzel ayakta uyutur ki insanı sen uyandım sanırsın ama o çoktan halletmiştir işini."

Payaslı'nın arkasını dönüp de masaya gittiği sırada duyduğu sözler yabancı değildi. Mümtaz Cedit torunu için aynı sözleri sarf etmişti. Ahra'nın asiliği benzemez kimselere, demişti anneannesi Belgin'le bahçelerindeki çiçeklerden ayrılmaya çalıştıkları sırada. Tüm bunları söylemişti söylemesine ama sevdayı katmamıştı işin içine. Bir göz süzüşle, ufacık bir tebessümle yapabileceklerinden hiç bahsetmemişti. Daha nice şey demişti de küpe etmişti tüm sözleri kulağına.

"Halo'nun çalıştığı birkaç adam tanıyorum. Zaman zaman onlarla iş de yapıyorum. Eğer ki o gün bizzat Ahra'nın olduğu aracın taratılmasında parmakları varsa bu geceden itibaren elveda diyecekler parmaklarına."

Ortaya konuştuğu sözleri anlamıştı Ali. "Bizzat Ahra'nın varlığını bilmeseler bile Servet'e yardım etmiş biliyorlardır kendilerini. Bu bile bana yeter."

Erdinç'e oturduğu yerden kalkmasını bir baş hareketiyle gösterdiği sırada konuştu arkasına. "Eğer adam gibi duracaksan, karıma yaşatılan cehennemin bin beterini başkalarına yaşattığımda korkup kaçmayacaksan adam gibi dur elimin altında. Beni kan tutar diyeceksen eğer..."

"Tamam," dedi hızla. "Ne gerekiyorsa yaparım."

Bir bilinmezliğin içinde, uçsuz bucaksız bir dehlizde kaybolmuş hissiyle dolan çocuğu Ünal ile yalnız bırakmıştı Payaslı.

Erdinç ile birlikte ihanetin bedelini cümle aleme izletmeye niyetlenerek çıkmıştı izbe binadan.

"Ahra yanına almanı mı istedi?"

Erdinç'in düşünceli sözlerine karşı Payaslı "İsteyecek," dedi tek nefeste. "Bugün değilse bile yarın..."

Erdinç ince renksiz dudaklarını birbirine bastırırken elleri arka ceplerine gitmiş, postallarından sarkan ipleri umursamadan öylece araçlara doğru yürümeye devam ederken sarkastik cümleler hazırladığını belli ediyordu her türlü.

"Hakkı tabi, kardeşinden ayrılmak istemeyecektir."

"Ya siktir oradan. Aynı kanı sömürmeden neyin kardeşliği!"

"Yani şimdi... Düşününce senle ben de aynı kanı sömürmedik neticede..."

Sabır diler gibi soluklandı Payaslı. "Aynı şey mi amına koyayım!" diye hırladı yanındaki adama. "Bana ters."

Saate baktı. Burada laf dalaşı yapacağına şimdi yuvasında olmak vardı. Oysa Ahra'dan önce en son ne zaman dönmek için can attığı bir yer olmuştu?

Kolundaki milyonluk saatin beceriksizliğine öfkelenerek atıyordu adımlarını aracına doğru. Yavaş akması gereken anlarda hızlı, hızla akması gereken anlarda neredeyse duraklayan zamanı değiştiremiyorsa ne anlamı vardı.

Vakti daralıyordu. Geri dönmesi gereken bir yuvası vardı. Bekleyeni, geri dönmesini isteyeni.

Derin bir iç çekişle havalandı göğsü. Basitti işi. Şehrin bambaşka bir ucundaki yeraltında boy gösterecek, zamanında elleri bu kötülüğe uzandığına hiç şaşırmadığı dört adamın sonunu getirecek ve sonra da doğruca başını yastığa koyacaktı karısının mis kokusunda huzurla.

Aynı dakikalarda Ahra büyük yatağın içinde dönüp duruyordu uyku uyanıklık arasında. Erken saatte girdiği yatakta çoktan uykusunu almış gecenin bir vakti bedeninin sıcaklığına sığınmış bir tüy yumağıyla öylece sabah olmasını diliyordu.

Çünkü dili de teni de ondan habersizdi saatler öncesinde. Gitmesin diye elini tutmak, yetmeyip bir de bunu seslice ifade etmek de neyin nesiydi hisleriyle kızıyordu kendine.

"Ona hem git diyorum hem de kal..." diye mırıldandı parmakları altındaki tombul kediye. "Yediğin kaba pislemek böyle bir şey mi? Hem istemiyorum onu hem de... Bilmiyorum Süslü. Kaçıp gitmek istiyorum buradan, tüm bu olanlardan. Yalnız, yapayalnız gitmek istiyorum sadece."

Yatağın boş tarafına kaydı güzel gözleri gizlice.

"Burada kaldığım sürece herkese boyun eğmem gerekiyormuş gibi hissediyorum. Düşüncelerimi duyamıyorum. Aklımı kullanamıyorum. Ben aklımla hareket etmezsem eğer... ölürüm."

Sorumlu hissediyordu kendini ve işin içine bambaşka hisler de girince allak bullak oluyordu sanki her şey Ahra için.

Oysa ilk günkü nefreti ve öfkesi tazeyken aynı adama duyduğu sonsuz güven bozuyordu her şeyi.

Küçük bir mırıltı alınca karşılığında gülümsedi ve "Tabi ya," dedi tatlılıkla. "Ben biliyorum ki öyle başka anlamlı sözler."

Bahsetmek istediği atasözleri ve deyimler olsa dahi aklına gelmeyen sözcüklere üzülmedi. "Burada herkesle Türkçe konuşabiliyorum biliyor musun? O kadar güzel bir şey ki... Sadece Sakız'la Gofret'le değil, herkesle." Tüm gülme isteğiyle hafifçe kıkırdadı. "Hatta seninle bile." Huzurlu bir nefes bıraktı omuzlarını çökerten. "Sakız'la Gofret dedim ya yemek olanlar değil ama. Onlar benim atlarım. Alışamadım hala burada olmalarına. Sanki hep uzaktalarmış gibi. Bugün ilk iş onlara gidelim tamam mı? Şimdi çıkarsak belki izin vermezler gitmemize. Keşke gidebilseydik şimdi onlara."

Bir sır verir gibi sessizleşti. "Konuşuyorum diyorum ama okuyamıyorum..." dedi sabahki kağıda giden aklıyla. "Ve bir de çok iyi yazamıyorum..." diye ekledi ama ansızın gözü kenardaki teknolojik aletlere ilişti. "Öğrenirim ne de olsa değil mi? Zaten burada başka ne yapılır ki... Kimlik değiştirip hayatta kalmaya çalışmak yok, birilerinden kaçmak yok, iş ayırmaksızın çalışmak zorunda kalmak yok... Bunların haricinde ne yapılır bilmiyorum ama—"

Süslü olduğu yerde sağa sola hareketlenirken sanki kaçmak ister gibi yere atladı. Ahra ise beni istemediğin her an kaçıp gidiyorsun deyip üzülmek yerine uzandı ve telefonu eline aldı.

Epey geçi bulan saati göz ardı edip Ünal'ın sözlerini hatırladı ve rehbere girdi. O kadar çok numara vardı ki elinde olmadan şaşırdı.

En azından beklediğinden fazlaydı. Zaten bu ailedeki insanlar hep çok fazlaydı. Çok ama çok kalabalıktı. Oysa o yalnızlığa alışıktı. Payaslı gittiğinde saat daha erkendi. Nedensizce yataktan çıkıp da aşağı bile inememişti.

Gözleri onun numarasını aradı sonra. Ne de olsa uyanık olmalıydı.

Buldu da hatta. Oysa buna bulmak denilmezdi çünkü isimsiz bir numara bulunuyordu ve listede bir tek onun adı yoktu. Ünal herkesin numarasını kaydederken özellikle Azem Devran Payaslı'nın numarasını kaydetmemişti. Aldığı emir böyleydi.

Onun numarasını Ahra kendi kaydetmeliydi.

Her geçen dakika canı daha da sıkılan kadının tehlikeli düşüncelerin batağına düşmemesi gerekliydi. Uyku dese onu çoktan halletmişti, ara sıra kapanan gözlerine rağmen dinçti.

"Süslü..." dedi sanki birinden onay almaya ihtiyaç duyarmış gibi. "Ona yazsak... Kızar mı sence bize?"

Kedi aklını okuyamazdı biliyordu ancak aldığı ufacık mırıldanış onun için olumlu anlamdaydı. Süslü su içerken bile çok haklıydı. Kızmazdı. Kızmamalıydı. O da bu saatte onu yalnız bırakmasaydı.

Kayıtlı olmayan o numaraya bastı ve Türkçe klavyede yavaşlıkla harfleri aradı.

Ne yapıyorsun?

Kelimeyi tamamladığında içine sinmedi ve sildi. Sonra tekrar harfler üzerinde dolandı parmakları.

Merhaba. İyi geceler. Nasılsın?

Doğru yazıp yazamadığını bile kontrol etti üstelik. Ama içine sinmeyen bir şeyler vardı. Çattı kaşlarını, göğsüne çektiği dizlerine yasladı çenesini.

Bu saatte uyumadığını bildiği tek kişi oydu ne de olsa. Yani başkası olsa... Başkasına yazardı belki ama...

Yalandı hisleri, bizzat ona yazmak, nerede neler yaptığını bilmek istiyordu ve en çok da yanında o varken uyumaya bu denli alışmış olmasına kızıyordu.

Can sıkıntısından, diyerek kandırdı kendini. Ancak yine de tüm can sıkıntısının yanında gerçekten merak ediyordu nerede ne yaptığını ve yazmaktan çekinse bile biliyordu ki karısı olarak bunu bilmeye hakkı vardı.

Az önce yazdıklarını sildi ve tüm cesaretiyle yeniden dokundu ekrana.

Direkt gönderdi üstelik bu defa.

—Neredesin?

Cevap bekler haliyle ekrana bakarken birkaç dakika sonra gümbür gümbür telefon sesi yankılandı ve daha demin yeniden yanına kıvrılan Süslü anında kalktı olduğu yerden rahatsızlıkla.

O da mı yazmayı bilmiyordu, aramayıp yazsaydı ya!

Hızla aramayı iptal etmeye çalışıyordu sesi kapayabilmek için. Birden aramasını beklemiyordu elbette ama sesini duymak istiyor muydu bilemedi zaten açsa ne diyecekti ki.

Reddettiği aramayı anında bir mesajla cevapladı. Süslü'nün kapıya gidip de çıkmak istemesine kızmıştı işte. Bembeyaz kuyruğunu havalandırmış, kaçmanın yollarını aramıştı miyavlamaları arasında.

—Saat kaç hiç baktın mı? Süslü'yü kaldırdın! Uyuyordu.

Ahra'nın çatık kaşlarıyla yazdığı mesajı aradan geçen birkaç dakika sonra Payaslı görünmez bir tebessümle okudu.

Ardından Ahra'nın kaydettiği numaradan bir mesaj düştü ekranına.

Payaslı: Yazdıklarını sesinden okumaktansa direkt sesini duymak daha iyi olurdu. Şimdi bir tüy yumağı yüzünden sesinden de mahrum kalacağım öyle mi?

Yavaşça okuduğu kelimeler karşısında cevapsız kaldı Ahra. Payaslı'nın sözleri karşısında gardını indirmek zorunda hissediyordu ve belki de uyku mahmurluğuna sığınmak istiyordu. Bir de bu adamın şu an burada olmayışına güveniyordu.

Suç Süslü'nün üzerine kalınca bozuntuya vermedi. Merak ediyordu, neler döndüğünü bilmek istiyordu çünkü bileğindeki tutuşu bırakıp gitmesine izin verdiğinde gözlerindeki o soğukluğu yakından görmüştü.

—Nerede olduğunu hala söylemedin.

İnternetten yardım alarak yazdığı kelimeler ona zaman kaybettirirken bir de karşı taraftan geç cevap alınca yataktan çıkıp kapı önüne kıvrılan Süslü'yü kucakladı ve yatağa geri döndü.

"Kaçma benden n'olur." dedi patilerini severken. "Uyuruz şimdi yeniden. Birlikte. Olmaz mı?"

Bu yatakta yalnız olması hoşuna gitmiyordu ve bunu kendine bile itiraf edemiyordu. Yanında olmasını istediği bir kedinin sıcaklığı değildi. Bu kadar çabuk mu alışmıştı onun yanındaki sıcaklığına?

Payaslı: Nereye gittiğim önemli değil, Ahra. Niçin gittiğim önemli ve sen bunu biliyorsun.

Gelen cevapla yeniden sığındı yumuşak yatağa. Sahiden niçin gittiğini biliyordu. Çektiği acıların misliyle yaşatılacağını anlıyordu ve itiraf edemediği bir zalimlikle bundan zevk duyuyordu.

—Evet ama detaylar hep önemlidir.

—Şahin birkaç tavuğun icabına bakacağından bahsediyordu. Şifreli mi konuşuyordu yoksa gerçekten tavuk kesmek bir tür ceza mı? Ona anlamadığım kelimeleri sorduğumda hep gülüyor bana.

Aklına takılan sözcükleri yazarken son sürat giden arabanın arka koltuğundaki adamın gülmemek için dişlerini dudaklarına geçirip de göğsünü hareketlendireceğini göremiyordu elbet ama Payaslı karısının duyduğu lavuk kelimesini tavuk olarak yazdığını anlayabiliyordu ve küçük bir kız çocuğu tatlılığıyla içi şenleniyordu.

Tam şu an onu bozup utandırmakla hiç fark etmemiş gibi davranmak arasında gelip giderken adamlarından birinin yanına gelip herkesin hazır olduğunu söylemesiyle ciddiyetle inmişti araçtan.

Payaslı: Karıma gülmek ne demekmiş göstereceğim ben o Şahin'e sen merak etme.

Ekrana düşen mesajla öylece kaldı Ahra. Hem ne yazacağını bilemiyor hem de onunla mesajlaşmak istiyordu.

Bir an önce evine gitmekti tek dileği ve yazdıklarını yavaşça okuyan karısının pembeleşen yanaklarını yakından görmekti isteği.

Vakti azdı, elini çabuk tutmalıydı. Bu yüzden ceketinin cebine yerleştirdiği telefonuna düşenleri görmedi.

—Ona kız diye söylemedim!

—😡

—Gidip kendine kızmalısın. Eğer uyuyabilirsem sen gelince senin yüzünden uyanabilirim. Ya da sen Süslü'yü fark etmeyip ezebilirsin! Benden önce sen kız kendine tamam mı? Git ve başka yerde uyu, sakın benim uykumu bölme.

—😴

Biliyordu ki Payaslı söylediğini yapardı ve Şahin'in ondan uzaklaşmasını istemiyordu. Yazdıklarımı yanlış anladı düşüncesiyle üzüldü ve sanki bu evdeki arkadaşını kaybedecekmiş gibi telaşlandı. Bu yüzden ne yazdığına bile bakamadı.

Dilini tutamadığı gibi bir de devreye parmakları girmişti.

Oysa Payaslı kişiliğine ters düşecek şekilde şaka yollu denebilecek gibi yazarken Ahra ciddiye almıştı ve sahiden tıpkı diğer çalışanlar gibi Şahin'den yana da kapı duvar bir yüzle karşılaşacağını düşündü.

İşin kötü yanı geçen dakikalarda bir cevap da gelmiyordu. Süslü'yle vakit geçirip tüylerini severken çoktan uykusu da geliyordu ama o hala çıkıp gelmiyordu.

Bilseydi eli kanlı zalim dediği adamın ellerinden kanlar aktığını yine aynı merakla bir yanıt bekler miydi o vakitlerde orası muammaydı.

Aynı masada oturduğu adamların canlarına kıyacaktı gözünü dahi kırpmadan. Ne uğruna? Haberleri dahi olmadan zamanında Servet Erdenil'in rızasına olanak sağlamak, bir masumun hayatını elinden alanlara destek olmaktı tek suçları.

—Süslü senin yastığında uyudu sakın bizi rahatsız etme.

Nihayet mesaj geldiğini bildiren o kısa titreşim sesi uykuya dalar gibi olduğunda elinden bırakamadığı telefondan etrafa yayıldığında, sanki yüzündeki tebessümü telefonun ucundaki adam görebilecekmiş gibi dudaklarını birbirine bastırdı Ahra.

Yine de yüzünden yok olmayan hafif bir tebessümle dokunmuştu ekranda beliren mesaja.

Payaslı: Sen olmadan gözüme uyku girmiyor demek istedin değil mi?

Okuduğu her kelimede kaşları birazcık daha çatılmak için aşağı hareketlenirken dolgun dudakları da şaşkınlık ve az biraz kızgınlıkla aralanmıştı. Bir savaşa hazırlanıyor edasıyla saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı ve sırtını yasladığı yatak başlığından uzaklaştırdı.

—Hep yanlış anlıyorsun beni! Süslü yanımda. Yatmak istesem onunla yatarım. Sen gelmesen de olur.

— Oynamıyor ama benimle, sıkıldı galiba benden.

Uyumak ve yatmak kelimelerini kullanırken bile aklı karışmıştı karşısındaki adam yüzünden. Doğru yazmak için açtığı internet sayfasının yanında bir de sözlük mü kullanması gerekiyordu şimdi ikilemiyle yanıp tutuşurken telefonu elinden bırakacaktı ki cevap beklediğinden de çabuk gelmişti bu defa.

Payaslı: Söyle o Pakize'ye onun yerinde olmak için canını vermeye dünden razı olan biri var.

Pakize adını gördüğü an öylece baktı ekrana. Sözlerinin ağırlığı altında kaldığı sırada uykusu ağır bassa da hiç sırası değildi uyumanın.

—Kime söyleyeyim?

Payaslı: Benim hissetmem gereken sıcaklığında mayışmış şanslı kediyi kastettim.

Payaslı: Bir deyim. Süslü Pakize denir genelde. Sana ahu gözlüm demem gibi. Bu tüy yumağının da adı Süslü olunca.

Payaslı'nın açıklamalarını okurken istemsizce dudakları titremiş, sanki bedenindeki tüm kan boynundaki minik kesiğe hücum etmişti. Eli de istemsizce kesiğin üzerine gitti.

Saatler önce teninde hissettiği dudaklar sanki dokunduğu yeri ateşe tutulmuş kızgın demir gibi dağlamıştı. Bir bıçak kesiğinin yerini görünmez bambaşka bir iz almıştı.

—Bana öyle söyleme demiştim sana ama sen sürekli diyorsun. O yüzden sakın bir daha Süslü'ye de Pakize deme! Belki o da istemiyordur.

Bir daha da herhangi bir cevap alamadı.

Çünkü Payaslı'ın soracağı bir hesap, ardından hızla uyması gereken bir emir vardı. Geç olmadan gitmeliydi. Telefon ekranında gördüğü cümleleri yüzüne söyleyemeyeceğini bildiği karısına kavuşmalıydı.

"İhsan Belen. 2015'te Servet'le iş birliği yapan o. Anlaşması yalnızca o kamyonetteki 24 sığınmacıyı taratmak. Servet İhsan'a uyuşturucu için ham madde sağlıyor o da taratıyor. Servet'in bugüne kadar neden Ahra'yı öldürmediği ama o gün buna niyetlendiği—"

Payaslı'nın ters bir bakışıyla Ersoy'un sözleri yarım kalırken "Neden yok etmediği," diye düzeltti kendini. "Ahra'nın ortaya çıkıp da DNA testi yaptırması sonucu varını yoğunu kaybedeceğini geç de olsa öğrenmişti vasiyetname sayesinde. Ama yine aynı vasiyetname Ahra'nın can güvenliğini sağladı Servet'e karşı."

Şahin kafasına yatmayan sözlerle "İyi de madem Harun ağabey yolun sonunda hissettiği anda tüm mal varlığını kızına bıraktı, bunun için de gitti resmi nikah kıydı..." deyip Erdinç'e baktı kaçamak gözlerle. "Servet gibi bir yaratık neden küçücük bir kızla uğraşır ki? Kaldı ki sırf birkaç kuruşa canını ortaya koyacak biri değil Ahra. Servet'in karşısına çıksa bile al paranı bırak peşimi derdi en fazla."

Bulundukları yuvarlak masanın etrafında oturmuş, olanları konuşurken Şahin'in sözleri karşısında Payaslı, Ersoy, Erdinç ve Ünal aynı anda birbirlerine baktı.

Sessizliğini koruyan bir diğer adamsa hemen yanındaki evrak çantasından çıkardığı kâğıt yığınlarını masaya bıraktı.

"Birkaç kuruş demek haksızlık olur."

Şahin karşısındaki yaşlı devlet adamının sözleri ve büyüklerinin sessiz kalışıyla merak edip uzandı ve gözlerindeki şaşkınlığı dilindeki sözlerin çıkamayışıyla anlattı. "Hassiktir..."

"Hassiktir ya." dedi Ersoy da alayla. "Birkaç kuruş dediğin parayla peşindeki tüm heriflerin amına koyar, üzerine bir de kenara çekilir keyif çatar kimsenin ruhu duymaz. Servet piçi öyle bir korkuyor ki Ahra'nın yapabileceklerinden aslında... Harun ağabeyin tüm kayıtlarını ortaya dökecek tek yetki onda çünkü."

"İyi de o zaman dolaylı yoldan da olsa bizim de başımız yanmaz mı?" Şahin, ağabeyi Ersoy'un sözleriyle uzun yıllar önce görevden menedilmiş eski savcıya döndü. "Ahra'nın tüm bunlardan haberi var mı?"

"Yok."

Devran'ın tok sesi sessizliği deldiğinde "Olmayacak da." diye belirtti keskin bir çift katran karası bakışlarla. "En azında şimdilik."

Yerinden kalkıp da bulundukları garajdan bozma binanın bilmem kaç kat alt katındaki ine gitmeleri gerektiğinde son defa baktı masadakilere. "Önce geçmişin hesabı kapanacak." dedi bir tehdit sunar gibi. "Karımın kararı her ne olursa, işte o zaman konuşulur sonrası."

Görkemli büyük salonun tam ortasındaki yuvarlak masada tam sekiz kişi bulunuyordu. Birbirine asla yanlışı olmayacak, yeri geldiğinde işini işi bilip de baltalamayacak sekiz adam. Orta Doğu'da hüküm sürebilmek için Azem Devran Payaslı'nın ağzından çıkacak tek kelimeye muhtaç olan sekiz büyük adam.

Altın yaldızlı iki kanatlı büyük kapı iki korumalar tarafından iki yana açıldığında Payaslı'dan yaşça büyük adamlar saygıyla ayaklanmış, başlarındaki adamın yerine geçmesini beklemişlerdi korkuyla.

Çünkü biliyorlardı ki birbiri ile hiç alakası olmayan bu sekiz kişi normal bir zamanda aynı anda asla bulunmazdı bu masada.

Kimileri korkudan ziyade olanların dedikodusuyla yanıp tutuşuyor, sahiden Harun Erdenil'in bir kızı olup olmadığını ve hatta Payaslı'nın nasıl eş olarak onu seçtiğini merak ediyorlardı.

"Hayırlı geceler beyler..."

Alay parıltıları hissettiren erkeksi sesi masadan yükseldiğinde anlamışlardı gecenin pek de hayırlı olmadığını.

"Şimdi siz diyorsunuzdur ki bayram değil seyran değil, bu adam bizi niye topladı."

"Bayram mı seyran mı bilmem ama hayır olmadığı açık değil mi Payaslı?"

Kır bıyıkları yıllar boyu tüttürdüğü sigaradan sarılaşan adamın sözleri dikkatleri üzerinde topladı. Devran Payaslı'nın tek sözüne canını verecek adam şimdi torununa da aynı saygıyla yaklaşırdı ancak diğer adamlar gibi korkusu yoktu bu gece çünkü emindi kendinde. Payaslı'ya yanlış yapacağına gider kendi kıyardı tatlı canına.

"Haklısın, öyle Rıza Dayı." dedi ağır ağır kafa sallayıp ellerini masaya dayarken. "Hayra değil, Hakk'a kavuşturacağım insanlar var aranızda. Bi' son defa görün birbirinizi istedim. Ondan çağırdım hepinizi."

Tek tek oldukları yerde kıpırdanmaya başlayana adamlara soğuk bir gülümsemeyle baktı ve sonra yine az önceki yaşlı adama döndü. Son derece kendinden emindi çünkü en baştan beri. "Senin korkun yok mu Rıza Dayı?" dedi arkasına yaslanıp rahatlıkla devam ederken. Payaslı kime gözü kapalı güvenip kime güvenmeyeceğini biliyordu da alışkanlık bu ya, bu hayatta onun bir gözü hep tetikteydi. Çünkü ilk öğreti en değerlisiydi. Bu hayatta herkesten her şeyi bekle, kimseden hiçbir şey bekleme...

"Payaslı!" diye heybetli bir sesle çıktı yaşlı adamın tarazlı sesi. İnanamazmış gibiydi. "Ben Devran Payaslı'nın elini öpmüş adamım. Gerekirse torunun elini onun eli bilir yine alnıma koyarım ama eğer ki bir şüphen varsa benden yana hiç lafı uzatma... Al canımı da kurtar beni bu utançtan."

Sinirle tetikleyen hareketlerine sahici bir eyvallahla karşılık verdi Payaslı. Biliyordu ki Rıza Dayı onun uğrunda iki gözünü akıtır yine de yanlış yapmazdı.

"O halde seni tutmayalım boşuna." deyip yol gösterdi adamlarına. Hemen sonrasında bir kişiye daha, birine daha...

Masada dört başka adam kaldığında ne çıkışmaya cesaret edebiliyorlar ne de bir günahımız yok demeye yüz buluyorlardı ve hatta içlerinden biri kıpkırmızı olmuş bir yüz ifadesiyle çaktırmadan yüzünü yukarı kaldırıp geniş salonun kenarlarındaki balkonlara bakmak için çabaladı ama Payaslı'nın gözünden kaçmadı.

Ayağa kalktı ve bir bir nedenlerini sıralarken ilk sorduğu karısının adını ağızlarına alıp almadıklarıydı. Ahra onlara yasaklıydı. Tüm alemin kafasına zorla kazınmıştı bir Erdenil olmadığı, Payaslı'nın Gelini olarak bilmeleri gerektiği.

Yeniden kaçamak bakışlar balkonu bulduğunda "Haklısın İhsan, normalde bir tetikçi olurdu kafanızda. Kırmızı lazeri gördüğün an anlar insan sonun geldiğini ama ben bu defa kendi ellerimle alacağım canınızı."

Yalvarmalar yakarmalar bir daha olmaz diye ayaklara kapanmalar kifayetsizdi bu gece. Bilsin ya da bilmesin, hangi amaçla olursa olsun Servet'e köpeklik yapacak heriflerin pislikliklerini temizlemek yerine direkt kendilerini temizlemeyi daha doğru bulmuş, karısının narin teninde dokunan bıçakla akıtmıştı dört adamın taze kanını.

Tüm bu olanları bir köşede sessizce izlettirdiği Ali'nin gözleri kapanmış, kafası omzuna doğru çoktan çevrilmişti. Midesi almadığı gibi kendine, hatta kendinden ziyade karısına yapılan yanlışla gözünü dahi kırpmadan boğazlarını kestiği adamların haykırışları da eklenmişti unutmak bilmediği seslere.

Öğürecek gibi olduğunda Ünal elleri önünde hazır olda bekler gibi bekliyordu Payaslı'dan gelecek emri. Ve üstelik yanındaki adamın üstünü aradığında verdiği telefonun haricinde bir başka telefonu olduğunu, elleri titreye titreye olanları gizlice kaydettiğini de biliyordu. Ancak bu çocuk daha kimlere karıştığını bilmiyordu.

Geceyi dışarıda sabaha çevirecek adam tek bir göz süzüşle, dudak büküşle evindeydi şimdi. Ağır ağır çıktığı merdivenleri tükettiği sırada bir garip utanç sırtlanmıştı çökmüş omuzlarına.

Az önce kan kokan elleri şimdi mis kokulu saç tellerine mi dokunacaktı hiç utanmadan.

Sıkıca kapadığı gözleri, seslice verdiği nefesiyle koca bir ikilemde kalarak araladı odalarının kapısını. Beyaz renkli kedi hızlı bir miyavlamayla geçti bacaklarının arasından açık bulduğu kapıyı fırsat bilip. Oysa Ahra görseydi bu ani kaçışı, kırgınlıkla dolacaktı yaralı yüreği.

Karanlığın içinde ışıldayan bedeni yatağın içinde huzurla uyuyorken sessizlikle kapattı kapıyı Payaslı.

Değiştirmişti üzerini ama sanki bin kere de soysa derisini alacaktı kanın kokusunu sevdiği.

İlk işinin eğilip de tüm masumiyetiyle uyuduğu kızın saçlarına dokunmak olsun isterken tüm nefretiyle girdi banyoya. Buz gibi suyun altında akıttığı günahları kendini bildi bileli ilk defa geçmişti boynuna. Alamadığı nefesin, göğsüne ağır gelen nefsinin ızdırabıyla çıktığında.

Giyinip de günah çıkarmak ister gibi girdiği yatakta Ahra'nın dalgalanan yatakla beraber derin uykuda olsa bile korkuyla uyanır gibi olduğunu hissetti.

"Devran?" Zarif, derinden gelen uykulu sesiyle kapadı gözlerini. "Benim," dedi yalnızca. Aklına getirmek istemiyordu karısının korunaklı olduğunu bildiği yerde bile uykusundan korkuyla kalkacak kadar neler yaşadığını.

"Kediyi ezeceksin!"

Uykusunda, kapalı gözleriyle bile öfkesini hissettirdiğinde çatılan kaşlarına baktı. Bilerek bir cevap verip de uykusunu açmadı.

Onun tek yaptığı başını yasladığı yatakta aralarındaki onca mesafeyi yok sayıp hiçbir çekince duymadan karısını göğsüne çekmekti. Değerlendirebileceği her anı değerlendireceğini ne de olsa söylemişti.

Ahra'nın başı yumuşak yataktan sert göğse geçtiğinde başının altındaki sertlik kuş tüyü yastığından daha rahattı. Bir rüyanın içinde miydi yoksa uykusundaki bilinçsizliği onunla oyun mu oynuyordu bilemese de istediği sıcaklığa kavuşmanın huzuruyla yummuştu gözlerini.

Üstelik ciğerlerine dolan erkeksi kokunun sahibine karşı gelmesi gerektiğini hissediyor, yine de elini kaldıracak mecali kendinde bulamıyordu.

Sabah olur da Ahra ondan önce kalkarsa işiteceği lafları duyuyordu daha şimdiden. Birkaç kelime duyar gibi olduğunda dikkat kesildi kolları arasındaki yavru ceylanın mırıldanışına.

"Sana geç kalma demiştim..."

Güldü yüzü Payaslı'nın. Kalkıp inen sert göğsüyle Ahra daha da sokuldu yaslandığı iri bedene.

Kendi dilinde konuşan karısına uyurken bile laf yetiştiriyor olmasına baktı hayranlıkla.

"Dua et ki geç kaldım, ahu gözlüm." diye mırıldandı aynı sessizlikle. Çünkü biliyordu ki gitmeseydi, ya da döndüğünde bilinci yerinde bir Ahra ile karşılaşsaydı bu gecenin gidişatı çok daha başkaydı.

Uzun gür saçları arasına sızan parmakları rüzgârda hırçınlıkla savrulan tellerin yumuşaklığını sevdi nadide bir çiçeğe dokunur gibi. Dalından koparmalara kıyamayacağı güzellikteki ceylanını bunca yıl köksüz bırakmışlardı. Bu yüzden buna neden olan herkesin kökünü kurutacaktı.

Birkaç saatlik uykunun her iki beden içinde öyle kuvvetli etkisi olmuştu ki ne Ahra uyandığında yanındaki adama sıkı sıkıl sarıldığını görünce kızabilmişti kendine ne de hala uyuyor sandığı adama bakmaktan alabilmişti kendini.

Onun tek kızgınlığı odada bulamadığı kediyeydi.

Ahra ona yeni öğrendiği hitapla Süslü Pakize diye seslenmemek için zor tutuyordu kendini. Eğer kaçıp gittiyse onu sinir etmeye ve böyle demeye hakkı olduğunu düşünüyordu ki duyduğu sesle irkildi.

"Karadeniz'de gemileri mi batırdık?"

Devran dakikalardır odada bir o yana bir bu yana dolanan kızı izliyordu gür kirpiklerinin ardından ama dayanamamıştı çatık kaşlara, üzgünce dudak bükmelere ve sessizlikle oflamalara.

"Gemi mi?" dedi Ahra da yatakta uzanmış adama kaçamak bir bakışla bakıp ne halde uyandığını hatırlayarak utanıp. İyi ki ondan erken uyandığını düşünüyordu tam bu anlarda. Yoksa bu zalim adam yine sıkıştıracaktı sözleriyle onu, etkisiz bırakacaktı kuşandığı gardını.

"Bana ne batan gemiden, boş versene. Süslü yok! Benden kaçmış."

"Yaramazın tekidir o. Gelir ama geri merak etme. Dayanabilir mi senden uzakta olmaya? Sıkma tatlı canını."

Kafasını hafifçe sallayıp etrafına bakınırken dolaba yöneldi ve bordo renkli bir eşofman takımı aldı eline. Herhangi bir cevap vermedi ve Devran sözlerinin havada kalışlarına daha ilk andan alışmış gibi sesli bir nefes alıp vererek kalktı uzandığı yerden.

Habersizce aynı anda girmeye niyetlendikleri banyo kapısında yan yana kalınca Ahra "Giyineceğim!" diyerek çıkıştı. En ufak hareketinde sanki gece onun göğsüne sığınışını anlar gibi huzursuzdu ve üstüne üstlük dün geceden sonra verdiği savaş daha da karma karışık bir hale bürünmüştü.

Ve Payaslı bunu anlıyordu. Anlamakla kalmayıp zevk duyuyordu.

"Giyinmek mi istiyorsun yoksa benden mi kaçıyorsun?" Ahra'yı köşeye sıkıştırmaktan geri durmazken bu defa sahiden yaptı bunu. Ahra tam banyoya girecekken o kapıyı tuttu, karısı geri dönecekken de uzaklaşmaması için belini.

"Sen benden her kaçtığında ben senin bir adım arkanda olacağım, anlamıyor musun?" dedi gitmek için yan dönen kızlarının saçları göğsünü dövdüğünde. "Sen benden bir adım uzaklaştığında ben senin adımlarını da kapayacağım hiç yorulmadan."

Aralanan dudakları ne diyeceğini bilemeyerek açıldı ve kapandı. "Devran..." dedi yapma der gibi ancak Devran'ın katran karası gözlerini aynı karalıktaki ahu gözlere kenetlendi.

Ahra'nın yutkunuşuna, kolları arasında tir tir titreyişine duyduğu hazzı saklamak gibi bir uğraşı olmadı. "Bırak beni," diye mırıldandı yalnızca. Yaralı bir ceylan edasıyla sıkışmıştı kapana. Çünkü her yakınlıkta bir başka çalışıyordu zihni. Dili bırak dese gönlü dahasını istiyor, aklı kaç emri veriyordu en tehlikeli talimatlarla.

Devran'ın eğilip şakağına bıraktığı minik buse sonrası kapandı gözleri, güçsüzlükle verdi nefesini. Sert kirli sakalının tenindeki batma hissi bile karıncalandırmıştı zihnini. Elleri arasındaki kumaşı sıkıyordu güçsüzlükle.

"Hem adımı söyleyip seni kendime hapsetmem gerektiğini hatırlatıyorsun hem de küfreder gibi beni bırak diyorsun."

Güçlükle dudaklarından çıkan birkaç kelimeyle aynı anda çözüldü elleri ve Ahra kaçıp da çoktan banyoya atmıştı kendini.

Giyinip de soğuk suyu yüzüne çarptığı her an sanki karşısındaki aynada görüyordu o bedeni.

Dün boynunda, bugün şakağında can bulan dudaklar dokunduğu her bir noktada bambaşka bir iz bırakıyordu ve bıraktığı her yeni iz altındaki tüm yaraları yok ediyordu.

Bir bilseydi aynı etkiyi karşısındaki adama da hissettirdiğini, hiçbir ikileme düşmeden dokundururdu dudaklarını kız kardeşinin ölmesi uğruna sıktığı kurşunun göğsünde bıraktığı yaraya.

Neyse ki içine düştüğü ikilemde kendisine bir taraf seçmesi çok uzak değildi.

"Beni çağırmışsınız."

Nezir Payaslı toprak bulaşmış elini birbirine sürtüp gelen narin sesin sahibine baktı eğildiği yerden kalkarken. Birkaç saat önce kahvaltı masasındaki suskunluğu, çekingenliği şimdi yine üzerindeydi Ahra'nın. Üstelik Devran'ın şirkete gitmesi gerektiğinde kaçar gibi odaya kapanmak istemesini fark etmişti.

Babacan bir gülümsemeyle "Heh... Geldin mi güzel gelinim?" dedi. "Müsaittin değil mi? Az biraz işimiz var seninle."

Ahra'nın kaşları şaşkınlıkla havalanırken şöyle bir etrafa bakındı. Evin kurulu olduğu toprakların epey ötesinde, irili ufaklı ağaçların tam ortasındaydı. Az biraz gerisi ise yüzyıllık nice ormanlıkla kaplıydı.

Ahra'nın iri gözlerini dikkatle açıp etrafa baktığını gördüğünde iç geçiremeden edemedi. Bundan sonra bahtı da yüzü gibi güzel olsun istedi. "Al bakalım hadi şunu," deyip plastik poşet içindeki küçük fideyi uzattı. Kendisi de küçük kazma küreğin sapını tek eliyle kavrayıp kaldırdı.

Ahra siyah kumaş pantolonuyla, kar beyazı gömleğiyle, yeni boyanmış siyah klasik ayakkabılarıyla tam şu an bu adamın burada ne yaptığını ve hatta kendisinin de niçin çağrıldığını sorguluyordu üstünden atamadığı şaşkınlıkla.

İki eliyle kucakladığı fideye bakıyordu anlamsızca. "Ama Nezir Bey..." diye mırıldandığında karşısındaki yaşça büyük adam bu hitaba alınmış gibi gülümsemesini kaybetti.

"Bey de nereden çıktı Ahra?"

Ahra kızdırdığını düşündüğü adamın kenarda açtığı çukura adımlamasıyla ne diyeceğini bilemedi. Payaslı'ya susmayan dili, diğer aile bireylerine böyle durumlarda lal oluyordu. Nezir Bey'i sevmişti onu üzmek istemezdi.

"Ben senin baban sayılırım," dediği anda küçük bir kız çocuğunun kabuk tutmamış yarasını derinlemesine ezmek istediği en son şeydi. Dili baba diyemezdi, biliyordu ancak en azından hissettiği mesafeyi yok etsin, kendisini bir baba bilsin istiyordu. "Sen de artık benim bir kızımsın. Öyle beymiş, mesafeymiş... Ben senin korkup çekinmen gereken adam mıyım ya?"

Nükteli sözleri Ahra'nın derinlere dalmaya hazırlanan zihnini meşgul etti, yüzünde hafif bir tebessüme neden oldu.

Anında "Estağfurullah," dedi gülümser gibi. "Ben sizden korkup çekinmiyorum ki... Seviyorum sizi. Şaşırdım sadece. Bir de sizi böyle görünce..."

Ahra'nın sözlerine bulanan aksanına, seviyorum deyişindeki masumluğa içi gitti. Ömrü de sözleri gibi uzun yıllar aksın gitsin istedi.

"Bu ağaçları görüyor musun?" Toprağın kara gölgeler bıraktığı eliyle gösterdi yakınlarındaki irili ufaklı ağaçları, küçük ormanı. "Benim babam öyle okumuş adam değildi ama benim diyen adamı bilgisiyle cebinden çıkarırdı. Çok başka adamdı."

Açtığı küçük çukurun yanına bıraktı elindeki kazma küreği. Yeşil renkli bir sulama kabı da hemen dibindeydi. Eliyle ver bakalım der gibi Ahra'nın elleri arasındaki fideyi istedi.

"Bizim eskilerin bir adeti var. Bir eve bir çocuk doğdu mu adı iki defa okunur. Biri ezanla kulağına, diğeri selayla babasının diktiği ağaca." Ahra can kulağıyla dinliyordu masalı andıran sözleri. Nezir Payaslı yıllar sonra kızı saydığı gelini için dikiyordu elleri arasındaki yavru ağacı. "Rahmet sadece ölüye lazım sanır insanoğlu ama asıl yaşarken lazım. Dertten, kederden, ağır gelen kaderden kaçarken sığınırsın Allah'ın rahmetine."

"Bu... Benim ağacım mı?"

Ahra'nın zorlukla sorduğu soruya Nezir Payaslı "Öyle ya!" diyerek cevapladı ama durmadı. "Hadi gel de bana yardım et."

Dizleri üzerine çöküp çukura yerleştirilen fidenin üzerini kapamaya yardım ederken diğer ağaçlara baktı. "Bunlar da sizin ağaçlarınız öyle mi?"

Üstü tamamen kapanan fideden ellerini çektiklerinde eskiye dalan gülümsemeyle iç geçirdi Nezir Payaslı.

"Öyle," dedi yeniden. Eliyle göstermeye başladı sırayla. "Şu kenardaki iri ağaç var ya işte o benim. Sırayla kardeşlerimin. Bu sıra artık çocukların. Devran'ın Şahsenem'in..." Titrer gibi olduğunda sesi Ahra anlamıştı yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu ama karşısındaki adam kendine çeki düzen verdi.

"Ersoy'un Şahin'in o-hoo... Bizde çocuk çok." Baktı ki çocuk çok tek tek sıralamaktan geri durdu. Güldüler ikisi de. "Ama kendi ağacının can suyunu dökmek bir tek sana nasip oldu bak," dedi içini ısıtan, yaralarını sarmalayan bir yaklaşımla. Başıyla su kabını gösterdi. "Herkese nasip olmaz bak ne kıymetli aslında."

Ahra elleri titreye titreye heyecanla suladı fidesini. Sanki bir düşünmeye kalksa ayağa kalkmaya hali kalmayacak kadar dökmek isteyecekti feryadını ama o düşünmek yerine ana odaklandı yüreğini kıpırdatan sevinçle suladı toprağı.

"Bundan sonra her canlının şükür sebebinde sen de olacaksın. Nefes olacaksın, gölge olacaksın, kimi hayvanın yuvasını saklayacaksın..."

Kaçtığı ormanda korkuyla tırmanıp saatlerce saklandığı dalda değildi aklı ilk defa. Bu ağacın ne zaman büyüyüp kocaman olacağını düşünüyordu yalnızca.

Nezir Payaslı'nın gözlerini yerde dolandırıp elindeki çubukla toprağı eşelemesi sırasında "Bundan sonra da sizin sayenizde yeni ağaçlara kavuşacağız inşallah." sözlerine saklı olan imayı Ahra anlayamamıştı ve hatta üzerinde durmamıştı ama anlasaydı torun dileğini belki de şu anki gibi mutlu olamayacaktı.

Yine de "İnşallah," demişti anlamadığı sözlere karşı anlamadığını açık etmek istemediğinden.

"Teşekkür ederim." dedi minnet dolu bir tebessümle. "Sizin sayenizde bu ev, bu topraklar benim için daha anlamlı."

Yüzlerindeki hüzünlü gülümsemeyle kalktılar, evin yolunu tuttular. Nezir Payaslı kolunu kızının omzuna yasladığında Ahra öyle mutlu hissediyordu ki geri dönüp ağaçlar arasında özgürce koşmak, gülüşünün sesini kısmadan cıvıldamak istiyordu.

Seymen Payaslı ise sanki yıllar öncesine gitmiş gibi bakmıştı evinin penceresinden ağabeyiyle yeğeninin eşine. Ahra'ydı adı. Halasının yıllar önceki kopyası.

Yüreğindeki ağır acıyla çekildi pencere önünden. Ahra'nın yüzüne bakamıyor, günahsız bir kızın varlığından rahatsızlık duymaktan içten içe utanıyordu. Bahçesine girdiği ilk an sanki bir rüyada gibiydi. Sanki karşısında o vardı. Bakan oymuş gibi aksayan ayağından dahi utanmıştı.

Babasının tek sözüyle sevdiği adamdan vazgeçen, ağabeyini bile yok sayan bir kadına duyduğu hasretin ilk günkü gibi taze olmasına katlanamıyordu hala. Sevdanın yarası yüreğini deşmişti.

Tıpkı Ahra'nın gözlerine bakmaya katlanamadığı gibi katlanamıyordu yoksunluğuna.

Ahra'nın dileği gerçekleşmişti, dakikalar sonra bir başka koşuşla içi şenlenecekti. Evin önüne geldiklerinde, tam içeri girmek için arkasını dönecekti ki içeri giren birkaç araca, araçtan inen insana odaklandı ve belki de az önce yavaşça çıktığı merdivenleri bir koşu çoktan inip Ali'nin kolları arasına hızla sığınmıştı.

"Allah'ım sonunda!" diyordu şükürle ve aynı sıkı kollar da onun bedenini sarmıştı hızla. Ali'nin endişeyle "Ahra..." deyişleri karşısında bahçedeki sayısız adamın bakışları da merakla üzerlerine düşmüştü.

Payaslı ise kendine hâkim olamadığı korkunç bir kıskançlıkla kalmıştı yerinde.

Ali kendini geri çekip günlerdir görmediği kardeşinin yüzünü avuçladı. Aynı araçtan inen Ünal'ın uyarıcı bir öksürüşler yalnızca Ali'nin anlayacağı şekilde orada var olması tutunduğu yanaklardan ellerini çekmesine sebebiyet verdi.

Karısının sırtına yerleşen eli "İçeri geçelim." demesiyle hareket etmelerini hatırlatan keskin bakışlarını çekmedi güzel yüzden. Payaslı'nın gür sesi Ahra'nın umurunda bile olmazken ilk heyecanı uçmuş, yerini kızgınlık almıştı.

Ali'nin ilk günkü çekip gidişindeydi aklı. "Sen... Sen neredeydin?" diyordu kızgınlıkla. "Nasıl merak ettim seni biliyor musun sen!"

Payaslı'nın "Ahra!" seslenişi nihayet karısının dikkatini çektiğinde "Ali bu akşam bizimle. Misafirimizi sıkboğaz etmeyelim değil mi?"

Sözü üzerine söz söyleyemezken ses tonundaki soğuklukla kabullenmek durumunda kaldı. Herkesin ortasında hesap soramazdı.

Dakikalar geçtiğinde, aile bireyleri Ali'yi misafirperverlikle karşıladığında Ahra'nın tek derdi kardeşiyle yalnız kalmaktı ancak Payaslı bunu bilirmiş gibi nasıl oluyorsa oluyor asla fırsat tanımıyordu.

Ta ki Devran'a gelen bir aramayla fırsat doğana kadar beklemişti sabırla.

Hiç beklemediği bir anda büyük bir odada yalnız kaldıklarında "Ahra!" dedi Ali hızla. "Benimle gel. Götüreyim seni buradan. Burada, bu insanlarla olmaz..."

Ahra duyduğu sözlerle şaşkınlık yaşarken konuşmak istedikleri asla bu değildi.

"Ne?" dedi yalnızca. "Sen ne dediğinin farkında mısın?"

Yüzü ekşimiş, nefretle ve korkuyla atan kalbine söz geçirememişti Ali. "Bu manyak herif gözlerimin önünde gözünü kırpmadan adam öldürdü Ahra!" diyordu hızla. "Gece yanına aldı beni. Sırf gırtlağını kestiği herifleri izleyeyim diye... Bizim kaçtığımız şerefsizlerden hiçbir farkı yok bu adamın, anlamıyor musun sen?"

Duyduğu her cümleyi defalarca kez kendine de söylüyordu her gece ama şimdi güvendiği birinden gerçekleri duymak buzdağına çarpmış gibi yakmıştı canını.

Hızla oturduğu yerden kalkarken biri duymuş mudur korkusuyla bakındı etrafına. Havaya kaldırdığı elindeki yüzüğü gösterdi. Baskın fısıltısı karşısındaki adama ulaşsın diye eğildi ona karşı.

"Bak bu yüzüğe... Bak ben bunu parmağıma taktığım gün senin dediğin her ihtimali kabul ettim zaten anlıyor musun? Bir daha sakın! Sakın saçma sapan düşüncelerle uğraşma. Aklından bile geçirme. Duysa bana dediklerini yaşatır mı seni sanıyorsun?"

Ali hışımla ayağa kalkarken şok olmuş bir ifadeyle bakıyordu karşısındaki kıza. "Gerçeklere kör olmuş senin gözlerin!" Fısıltılı bağrışı aralarında alevlenen bir kavgaya neden olurken başını iki yana sallayıp inanamazmış gibi baktı Ahra'ya. Sonra o gözlerde her ne gördüğünü düşündüyse şaşkınlıkla, hayal kırıklığıyla baktı kıza.

"Etkilendin değil mi ondan? Parasından, gücünden, yakışıklılığından... Zalimin, eli kanlı katilin teki oluşunu unuttun. Babanı da bunlar gibileri öldürmemiş gibi... Gerçi ben kime ne anlatıyorum. Senin de katil—"

Kardeşim dediği adamın sesini kesen kuvvetli bir çarpma sesiydi. Ahra'nın eli havalanmış, rahatsızlık duyduğu sözlerin sahibinin yanağına hızla çarpmıştı.

Yediği tokatla başı yana çevrilen adamı arkasında bıraktığında hızla koşmuştu odasına. Akıtmak istediği gözyaşları çoğunluktaydı ama hiçbir duyguyu barındırmıyordu hissizliğin ele aldığı bedeni.

Titreyen ellerinin sıkı sıkı sardığı mermer tezgâhın kenarına çökmek istediğinde duydu kapının sertçe açılıp kapandığını, eli kanlı zalim dediği adamın derinden gelen sesiyle adını seslenişini.

Buradayım diyemedi ama Payaslı onu çoktan bulmuştu.

Ne oldu demedi, neden buraya saklandın demedi ya da Ali nerede diye sormadı ısrarla. Biraz zaman tanıdı karısına. Tek yaptığı sevdiği kadının bembeyaz olmuş tenine, odağını kaybetmiş gözlerinde kendini bulmayı ister gibi "Bak bana," diye fısıldadı. "Ne oldu, söyle bana."

"Ben katil değilim."

Üç kelimelik fısıldayış Payaslı'nın durumu anlamasına yetmese de karısının kendinde olmayışını açıklıyordu ve onun tek yaptığı buz kesmiş yanaklarını iri avuçlarıyla sarmak, yüzünü yüzüne hizalayıp kaybolan bakışları yeniden kazanmaktı.

"Elbette değilsin..." diyordu boğuk ses tonu. Devamında diyeceği de çok şey olmuştu ancak Ahra'nın nerede, kimle olduğunu fark ettiği an hiç düşünmeden güvende olduğunun bilinciyle karşısındaki iri bedenin kolları arasına sığınması Azem Devran Payaslı'yı derinden sarsmıştı.

Ahra'nın alnı eli kanlı zalim dediği adamın boynuna dayanmıştı ve öyle sıkı sarılmıştı ki sadece birkaç saniye sonra sırtında hissetmişti iri kolları.

"Ben katil değilim!" dedi daha inanç dolu bir sesle. Yutkundu, güven duyduğu adamın bedenine sığındı dahası mümkünmüş gibi. "Ama sen öylesin. Sen benim yerime de yaparsın..."

Son cümlesi güçsüz bir fısıltıdan ibaretken Devran sanki anlamıştı karısının ihtiyacını ve "Evet, öyleyim." demişti çenesini yasladığı başın üstüne dudaklarını bastırıp. "Sadece kendim için değil, senin için de elimi kana bulayacağım."

"Sen gerçekten çok kötü bir adamsın!"

"Bak kendin diyorsun... Kötü adamların kötü işler yaptığını da tahmin edebiliyorsundur o halde. Değil mi, ahu gözlüm?"

"Sadece tahmin etmiyorum, Devran. Biliyorum..."

Ona sarılmanın, kollarına sığınmanın ne denli güvende hissettirdiğini anladığı anda yavaşça geri çekti başını. Çenesini kaldırıp da kolları arasındaki adamın sert yüz hatlarına baktığında yutkunuşuyla kaldı öylece.

"Teşekkür ederim," dedi zalimce katledilmiş insanların ardından hissettiği inanılmaz zevkten utanmadan. "Gece yaptıkların için."

Azem Devran Payaslı'nın gözleri ahu gözlüsünün hafifçe tebessüm barındıran dolgun dudaklarına düşmeden önce bir teşekkür de kendi dudaklarından ayrılmıştı ancak sebebi çok başkaydı. Ahra ne de olsa yakında anlardı.

Ancak asıl teşekkürü Ahra'nın hafifçe başını yana eğişi ve hesabını sorduğu kesiği öpmesini ister gibi hissettirmesindeydi.

Yanılsın veya yanılmasın dudakları şimdiden o narin tenin muhtaçlığıyla yanıp tutuşuyordu.

🥀


Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page