7. Sessiz Ağıt
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 18 dakikada okunur
Hüsnü Arkan, Erkan Oğur - Fikrim Yok
Levent Güneş, Ahmet Aslan - Yemin Oldu, Ant Oldu
7. Bölüm
"Sessiz Ağıt"
🥀
Tatmadığın duygunun yoksunluğunu çekemezsin.
Hayatı boyunca unutmamıştı bu sözü, Ahra. Neyi yaşamaya heveslense bir çivi misali saplanmıştı zihnine. Biliyordu ki bir başlarsa devamını isteyecekti hayattan ve onun bu hayatta yaşama dair isteyebileceği hiçbir şey olamazdı.
Olmamalıydı.
Ancak bir bebek misali hayata dair edindiği yeni deneyimlerin tutkunu olacağını, ve hatta tattığı her yeni duygunun esiri olacağını hissetmiş gibiydi sığındığı bedenden usulca uzaklaşmak isteyişi.
Oysa kapamıştı gözlerini, daha sıkı sarılmıştı Payaslı'ya; başını geri çekmeden, kolları arasında hapsettiği adamın yoğun bakışları altında erimeden hemen önce.
Çünkü onun güçlü varlığının esiri olmak, üzerinde bıraktığı tesirin efsunuyla gizlenmişti derinlere.
Hissediyor, başına gelecekleri biliyor, yine de bir adım geriye kaçacak mecali kendinde bulamıyordu Ahra.
En azından şu an için bulmak istemiyordu.
Çünkü ilk defa imkanı varmış gibi kollarını daha sıkı sarmak, bir adım geriye kaçmaktan çok daha iyi geliyordu gönlündeki kapanmaz yaralara. Nefret duyduğu adamdaydı huzuru farkında olmasa da.
Payaslı'nın ahu gözlüsü, yaralı yavru ceylan misali sığınmıştı bir yırtıcının sıcaklığına.
Sığınmıştı sığınmasına lakin nasıl oluyordu da dokunduğu yerdeki kapanmaz dediği her yara yok oluyordu anında, anlam veremiyordu Ahra.
Aklı aşağıdaki kardeşinde, bir kuş misali titreyen yüreği eli kanlı zalim bildiği adamın ellerinde.
Birkaç saniyelik sığınışın tesiri ikisi için de asırlıktı. Beklenmedikti. Payaslı'nın kurak toprakları andıran yüreği o gün duvar kenarına sinmiş bir çift ahu gözle ilk damlasına bulanmıştı. İmkanı varmış gibi şimdi her daim dahasına muhtaçtı.
İlk görüşte vurulduğu kadının kokusunu soluyordu, kolları arasındaki yavru ceylanın sıcaklığıyla aklını kaybedecek gibi olduğu sırada.
Aklı aşağıdaki çocukta; yüreği bir güzelin avuçlarında, asıl zalimin parmaklarında.
Ahra başını geriye çekti. Sıkı sıkı sardığı kollarını gevşetip tamamen geri çekilmesiyle, güzel yüzünü gözler önüne sermesiyle bir iç çekti Payaslı.
Karısının ettiği teşekkürün daha ne zalimliklere zevkle sebebiyet vereceğini kestiremiyordu ve kendisi bile tehlikeli buluyordu bunu. Çünkü bunun bir sınırı yoktu. Hele de karısı istiyorsa bunun bir sonu hiç yoktu.
"Ne yapacağım ben seninle?" Tam o sırada Ahra'nın ay gibi parıldayan tenindeki kara gözlere, gonca gül misali kendisine çeken dudaklarına düştü bakışları. "Senin bana bu yaptığın ne?" dedi, boğazdan gelen sessiz, ıstırap dolu bir soluklanışla. "Tek bir bakışla, Ahra." Kendi dahi inanamazmış gibi kızıyordu ahu gözlerin sahibine. "Tek bir göz göze gelişle beni düşürdüğün şu hal ne?"
Beklediği karısının öpülesi dudaklarından çıkacak birkaç kelime değildi.
Payaslı bir cevap istemiyordu. Bu vurgunu açıklayabilecek tek bir kelime bile yoktu, biliyordu. Onun tek isteği zarifçe büzülen dudakları dudaklarıyla ezmekti. Hoyratça, tek bir bakışla düştüğü yoksunluğun acısını çıkarmak ister gibi dudaklarıyla hırpalamak istiyordu dudaklarını.
Kokusunu soluduğu narin tende geceler boyu soluğunun kesilmesiydi dileği.
Ahra bu yoğun bakışların, açıkça belli edilen sözlerin karşısında çaresiz hissediyordu kendini. Hatta öyle ki görünmez bir güçle birbirlerine itildiklerinin bile farkındaydı. Dudakları arasındaki santimlik mesafe nefesini kesmeye yetip de artardı.
"Ben hiçbir şey yapmadım." dedi. Sesi oldukça narin ve kırılgan çıkıyorken az önce karşısındaki adamın iri bedenine sarılı elleri şimdi kendisine bir yer bulamıyordu bu bakışlar altında.
Gözlerini kaçırışı, verecek bir cevabının olmayışı onu Payaslı'nın gözünde daha bir korunmasız kılıyordu. Bu da Azem Devran Payaslı için haz dolu bir kovalamacaya dönüşüyordu.
Ahra kollarını tamamen çekmişti ancak Payaslı'nın iri elleri karısının belindeydi hala. Yoktu bırakmaya niyeti.
Ufak bir hareketi aralarındaki mesafeyi bitirecekti.
"Öyle mi?" dedi, tehlikeli bir tonlamayla. Emin misin, der gibi sorduğu soruyla Ahra yutkundu.
"Öyle!" dedi güçsüz bir direnişle. Kaşları hafifçe çatılmış, iri gözleri kısılmıştı anında. "Ben sana hiçbir şey yapmadım." diye diretti hafif bir başkaldırıyla. "Sen kendin vuruldun bana."
Ahra'nın karşısındaki adamın dilini anlamayışına sığınarak bu denli rahat ifade ettiği söylem yerli yerindeydi aslında.
Doğru, demek istiyordu Payaslı. Ben sana vuruldum, Ahra.
Ancak kendini açık etmedi. "Dediğin her neyse bana pek bir doğru geldi." dedi.
Aydan arı, sudan duru güzelliğe her dokunuşunda kulaklarına doluyordu eli kanlı zalim seslenişi.
Sonrasında susturdu tüm sesleri, konuşturdu zalimliğini.
Ahra'nın açıkta kalan boynuna duyduğu muhtaçlıkla elleri hareketlendi.
Çenesini kaldırıp inatla laf söylemeye hazırlanan kızın yüzünü kavradı tek eliyle.
Yaşadığı ikilem ağır geliyordu kendine lakin söylemişti karısına bulduğu her fırsatı değerlendirmekten geri durmayacağını.
Ahra yanağının iki yanında yer alan parmaklara şaşkınlık duyamadan yüzünü yana çevirip kendisine yer açan adama baktı iri gözlerini daha da irice açarken. Aralanan dudakları Payaslı'nın avucuna değmişti bir ateş misali. Oysa şimdi yanan kendi teniydi.
Asıl ateş Ahra'nın boynunda, Devran'ın dudaklarında alevlenmişti.
Sıcak dudaklar, narin tendeki minik kesiğin üzerine bastırıldığında oradaki yara her defasında daha da yok oluyordu Ahra için.
Yok oluyor ve yenileri yeniden yer buluyordu her dokunuşta.
Alacağını aldı Payaslı ancak yüzünü çekmedi nefeslendiği tenden. Az önce bir yangına önayak olan dudakları şimdi Ahra'nın kulağındaydı.
"Sen bana yaptığın şeyi bilmiyorsun ancak ben seni bu hale getiren o çocuğa ne yapacağımı çok iyi biliyorum."
Ahra duyduğu her kelimede yüreği korkuyla titrediğinden telkin ediyordu kendini.
Ali ile konuşmalarını duymamıştı, duysa dahi anlayamazdı. Bu nedenle hızla "Biz yalnızca tartıştık!" dedi Ali'yi koruma isteğiyle. "İkimiz de sinirlendik ve ben... Haksızlık ettim ona. O sadece beni düşünüyordu. Kötü bir şey yapmadı bana."
Devran karısının kendisine gerçekleri söylemeyeceğini elbette biliyordu ancak anında onu korumaya kalkışması sinirini katlıyor, aşağı inip karısının kafasını karıştırmaktan çekinmeyen çocuğa haddini bildirmek istiyordu.
Hangi aptallıkla buradan Ahra'yı da alıp gidebileceğini düşündüğüne şaşırıyordu. Buna rağmen sakinliğini koruyor, karısını dinliyordu.
Ahra tüm kırgınlığıyla "O benim için korkuyor. Sadece beni korumaya çalışıyor." dedi yeniden.
Kaçmak istediğinde koşup da sığındığı, yalnız başına kalıp güvenle kendini dinlediği bir odası vardı ve küçük kırılgan bir kız çocuğu gibi bunu kullanmıştı ilk fırsatta ancak Ali'yi aşağıda yalnız bırakmıştı. Yeniden aşağı inmek ve kardeşine sıkıca sarılmak istiyordu anında.
"Bugüne dek senin için yaptıklarına eyvallah, ancak bundan sonra ben varım Ahra. Sana yetişemediğim her güne inat, yalnızca ben varım. O güzel aklına yer etsin sözlerim."
"Ben ona vurdum," diye mırıldandı başı önüne eğilmişken. "Affetmeyecek beni."
Çenesine dokunan parmaklar yüzünü yüzüne çıkardığında Payaslı'nın katran karası gözleri karısının üzüntüyle düşen yüzündeydi.
"Düşmesin yüzün," dedi yüreğine dert edindiği gerçekliği söküp atamaz, bir de karısının bu haline kıyamazken. "Otursun kalksın seni üzdüğüne yansın o çocuk. Bu durumda af dileyecek tek bir kişi var."
O da sen değilsin.
Ahra biliyordu ki karşısındaki adam gerçekleri bilse, Ali'nin ona söylediklerini bir bilse yaşatmazdı onu.
Değil bu evden, bulunduğu odadan bile çıkmasına müsaade etmezdi. Bunun korkusuyla kapamak istiyordu olanların üstünü ama henüz bilmiyordu eli kanlı zalim dediği adamın attığı adımları.
"Bekliyordur beni, yanına gideyim." diyerek kaçmak istedi; halsiz hastalıklı bir ağaç misali dökülen yapraklarının yeniden can bulduğunu hissettiği sıcaklıktan uzaklaşarak. "Lütfen kızma ona. Ne olursa olsun hiç kızma ona. Yalnızca beni düşünüyor. Bizim birbirimizden başka kimsemiz yok, söylediklerinde haklıydı. Benim için korkuyor—"
Tek bir bakışı yetmişti Ahra'nın sözlerini bitiremeyişine. Alnındaki saçları kenara çeken adamla yutkundu, sızlayan burnuna söz geçirmek istedi ve titreyen kirpikleri kapandı birkaç defa.
Anlamıştı bakışlarında saklı fısıldayışı.
Fısıldar gibi "Yoktu," diye düzeltti sessizlikle sözünü. "Sen gelene dek bizim birbirimizden başka kimsemiz yoktu. Benim ondan başka güvenebileceğim kimsem yoktu."
Bazen, sahiden, hüzünle bıraktığı nefesin nefesi olduğunu düşündüğü kadının hislerini söylemek istediğinde konuştuğu dilin değiştinin farkında oluyor muydu düşüncesiyle dinliyordu Payaslı.
Bir de karısının kardeşim dediği adamın uğruna yapabileceklerini ahu gözlerinde bizzat görüyor olmak sıkıyordu canını.
"Gideyim en iyisi ben. "
Henüz belinden çekilmeyen elin üzerine koydu elini onu oradan uzaklaştırmak ve doğruca dışarı çıkmak için ancak Ahra'nın her defasında son sözünü söyleyip kaçar gibi gitmek istemelerinden hoşlanmıyordu Payaslı. Bundandır ki gidişine izin vermemiş, elini eline hapsettiği kadınla çıkmıştı banyodan, odadan.
"Sesiniz az çok geliyordu," diyerek başladı konuşmaya Payaslı. Ufacık bir an alacağı cevabın merakıyla kasıldı buz gibi ifadesi. "Sana ne dedi de karşı çıktın bu kadar?"
Önce bir zorunlulukmuş gibi parmaklarını hapseden ele baktı, görünmez bir kelepçeyle bağlanmış gibi buruklukla baktı sorunun sahibine. "Hiç," dedi yalnızca. "Ona kötü davranmanı gerektiren hiçbir şey demedi bana."
Yaklaştıkça duyulan yüksek sesle adımlarını hızlandırdı, Ahra. "Ne oluyor?" dedi korkuyla.
Herkesten uzakta, yalnız kalıp da konuştukları odanın girişinden yükselen ses Ali'nindi: "Çekilsene kardeşim önümden!"
Ali'yi karşısına set kurmuş korumalardan birine hışımla bir şeyler söylerken gördüğü an Payaslı'nın elinden kurtulup hızla ilerledi. "Gidecek misin hemen?" dedi endişeyle ancak kendisine dönen adamın hemen arkasında kalan kara gözlere öfkeyle bakmasını gördü sadece.
"İzniyle girdiğim evden izniyle çıkmam gerekiyormuş!"
Ahra Ali'nin tükürür gibi sarf ettiği sözlere alınıyordu. Kalbi kırılıyor, onu anlasa dahi Ali'nin onu anlamak istemeyişi tüm gücünü elinden alıyordu.
Arkasındaki adamdan az önce kurtardığı elleri şimdi Ali'nin ellerini kavramıştı. "Gidemezsin," dedi hızla. "Öfkeyle birbirimizi kırmaktan başka bir şey yapmadık! Gidemezsin öylece."
Güldü, kızgınlıkla çekti ellerini ve "Kocanın izni olmadan siktirip gidemiyorum bile zaten seni tıktığı şu hapisaneden!" diye bağırdı çaresizliğinin verdiği aşağılanmışlık hissiyle. "Gidebiliyor gibi mi duruyorum Ahra!"
Ahra'nın akmak için kapıya dayanmış yaşları canını acıtmaktan öteye gidemediğinde "Daha kendin bile çıkamadığın evden benimle çıkabileceğini düşünmüştün ama değil mi?" dedi kırgın bir tebessümle. "Sana bunun imkansız olduğunu anlatmak istediğimde anlamadın ama beni. Gördün mü şimdi? Öylece gitmene bile izin vermeyen adam beni ondan almak istediğini bilse yaşatır mı seni?"
Ahra'nın anlaşılmadığını düşünerek sarf ettiği sözler Ali'nin endişeyle kasılan bedeninin yaprak misali titremesine neden oluyordu çünkü Payaslı karısının hemen arkasında yıkılmaz bir dağ edasıyla duruyorken, tehlikeli bir tebessümle bakıyordu.
Her şeyin farkındaydı.
Ali bunu fark ettiği an çok geç kalmıştı ancak Ahra'nın öylece olanları kabul etmesi, aklının sınırsız bir güçle çelinmesi ağır gelmişti. Daha küçücük bir çocukken sahiplenmişti Mümtaz Cedit Ali'yi.
Kendini bildi bileli canı pahasına korurdu Ahra'yı ancak şimdi gücünün yetemeyişi, bir zalimin etkisi sanki silip atmıştı bunca yıllık çabasını. Kardeşi bildiği kadın ilk onu bırakmıştı.
"Benim çatımın altında bana ihanet etmeye kalkışıyorsun. Yetmiyor bir de karıma sesini yükseltiyorsun, öyle mi?"
Bıçaktan keskin, buzdan soğuk, hissiyattan uzak bir sesleniş. Sesin sahibi tahmin edilebilir lakin kullandığı dil bambaşka.
Ahra bunun zihninin bir oyunu olup olmadığını anlayabilmek için zaman tanıdı kendine. Baktı ki her şey gerçek işte o an tutunacak bir dal aradı. Dengesi şaşmıştı.
Şaşkınlıkla aralanan ve hızla kapanan dudakları, geceden kara iri gözleri, sorgulamayla çatılan kaşları anlamsız hislerini yüzünden okunacak hale getirmişti.
Arkasını döndüğünde, anlamadığını düşündüğü dilde konuşan adama baktı. Onca şey söylemişti karşılaştıkları günden bu yana. Oysa şimdi aynı dildeydi tehdidi.
Ahra "Sen..." dedi devamını getiremedi. Yere sağlam basan adımlarla yaklaşan adama bakıyordu hala şaşkınlıkla. "Sen anlıyor muydun beni?" Kandırdın mı beni, demek istiyordu hakkı olmadan.
"Sahiden Ahra'yı alıp da öylece çıkabileceğini düşündün mü buradan?" Payaslı'nın sorusuyla kapadı gözlerini Ali. "Bir planın var mıydı yoksa öyle birden aklına mı esti?"
Körün gözü açıldığında kırdığı ilk şey bastonu olurmuş edasıyla kötü hissediyordu kendini. Ahra için bu evliliğin onların dünyasında bir kurtuluş olduğunu biliyor ancak kabullenemiyordu. Kimsesiz kalmış gibi hissediyordu kendini Ali.
"Benim bildiğim Ahra çeker seni vururdu da yine de senin gibi bir zalimin evinde barınmazdı."
Ali'nin güçsüzlükle kurduğu cümle Ahra'nın omuzlarındaki yükü ağırlaştırdı. Yüzüne bile bakmayan kardeşine kızmak istiyordu da ağzını açamıyor, yalnızca sözlerini dinliyordu yara almaktan zevk duyarcasına.
"Git buradan." dedi yalnızca, sesini zar zor toparlayabildiğinde. "Beni suçlamak yerine anlamak isteseydin böyle konuşmazdın. Sen beni tanıyamıyorsun ben de seni."
Yıllarca kardeşi bildiği adamın bir yabancı misali kendisinden anında uzaklaştırdığını anladığında diyecek tek bir kelimesi kalmadığını da anladı.
Biliyordu ki Payaslı'nın eli bu olaya uzanacaktı.
Yine de kıyamadı yanlarından çekip gitmeden, Payaslı'nın bedenine çarpıp geçmeden hemen önce "Lütfen," diye mırıldandı. "Lütfen yakma onun canını."
⏳
Uyandığım her yeni sabah bir başka yoksunluğa itiyordu beni. İçimdeki sönmek bilmez nefretin sahibinin göğsünde uyanmayı beklemiştim elimde olmadan. Gecenin bir yarısında gelişini ve sabahın ilk saatlerinde gidişini anımsıyorum. Bedenimi kolları arasına alışını ve yüzünü boynuma saklayışını. Ancak yeniden uykuya dalıp da uyandığımdaysa yoktu yanımda.
Kapı çalınıp da bir kahvaltı tepsisi bırakıldığında dahi yataktan çıkmak gelmemişti içimden.
Şu koca hapisanede bir başımaydım, odaya kapanıp kalmıştım.
Bir dolap karşısında öylece durduğumda yeniden düşündüm burada ne halt ettiğimi, ne yapmam gerektiğini. Neyin uğruna kapalı kapılar ardında saklanışımı.
Bir elbise aldım üzerime. Beyaz, bembeyaz kumaşı bana neden burada olduğumu hatırlatacaktı. Servet Erdenil'in kapıma bıraktığı kefen değildi tenimi kafesleyen dedirtecekti güzelliği.
İki yandan uzanan yırtmacı, belimi saran biçimli korsesi ve içimdeki uçsuz bucaksız yeşilliklerde kaybolma isteğini ortaya çıkaran asiliği küçük bir kız çocuğu neşesiyle giyinip kuşanmaya itmişti.
Aşağıya indiğimde kimsecikler yoktu ortalıkta. Oysa daha geldiğim ilk gece gördüğüm kalabalıktan öyle hoşnutsuz olmuştum ki şimdi konuşacak tek bir kişinin bile görünmemesi neden içimi huzursuz etmişti anlayamadım.
"Bir şey mi istemiştiniz?"
Mutfağa adımımı attığım ilk an işlerine odaklanan birkaç kadının dikkati üzerime çevrilince gülümsedim. "Havuç varsa eğer bir kaç tane—"
"Ay canın havuç mu çekti!"
Sözlerimi yarıda kesen İzel'in birden parıldayan tiz sesiydi.
Onun masada oturmuş süslenmiş birkaç kek tabağını fotoğrafladığını bile fark etmemiştim.
Goncagül ise "Ben hemen size bir tabak hazırlayayım," diyerek dolaba yöneldi.
Bir dilim kestiği kekten tabağa koyup hızla yanıma geldi. "Canın ne çekiyorsa ye tabi ama bak bu keki ben yaptım. Bayılacaksın..."
Burnuma doğru tuttuğu tabaktan yoğun bir koku duyunca midem altüst oldu. Yüzüm ekşiyip başım kendiliğinden arkaya doğru giderken "Tarçın sevmez misin yoksa? Ay miden mi bulanıyor?" dedi telaşla. Bir yandan da Fatma Hanım'a bak gördün mü der gibi imalı bakışlar atıyordu hala. "Tamam tamam sadece havucunu ye boş ver keki."
"Benim için değil, Sakız'la Gofret'e götüreceğim." dedim İzel'in aniden ilgisini çeken konuya istinaden. Anlamsız birkaç bakışma sonrasında "Atlarıma." diye açıklamak zorunda kaldım.
Üstelik tarçın değildi midemin kasılmasına sebep olan. Yoğun vanilya. Bir koku ansızın ortaya çıkar ve tüm zihninde berbat bir savaş çıkarır işte. Neredede olduğun kiminle durduğun önemsiz.
Hazırlanan havuçları aldığımda o da takıldı peşime. Aklıma gelen ihtimalle "Sizi uyarmıştım," dedim netlikle. "Lütfen garip tepkiler verip insanların farklı şeyler düşünmesine izin verme!"
Yaklaştı ve düşen yüzüyle "Gerçekten mi ya..." dedi bir ihtimale sığınır gibi. Kaşları havalandı ve yalvarırı gibi "Hiç mi yok?" dedi gözleriyle karnımı gösterip. "Belki vardır?"
"İzel!"
Uyarı doldu seslenişimle geldi kendine. "Sen herkesle böyle mi konuşursun? Sınır tanımadan?"
"Neden bu kadar ters tepki veriyorsun anlayamıyorum açıkçası," dedi elimdeki tabakta bulunan sanki ben yiyecekmişim gibi özenle ince ince doğranmış havuçlardan birini alıp kemirmeye başladığında. "Ben kötü bir şey demiyorum ki, hala olmak istiyorum ben. Böyle evimizde minik Payaslılar dolansa fena mı?"
Güldüm öfkemi dindirme isteğiyle. "O halde git Ersoy'u ikna et de şu Yasmin denen kızı oyalamayı bırakıp evlensin ve sana bol bol bebek versin." Öyle güzel kemiriyordu ki havucu benim de canım çekince aldım bir tane.
"Ay Allah korusun! Tövbe de çabuk!" Aniden etrafında elini vuracak bir şeyler aradı da kulağını çekip vurdu. "Allah yazdıysa bozsun."
"Niye öyle bir tepki verdin?" dedim merakıma yenik düşerek. Kimsesiz kalıp öylece susmaktan daha cazip gelmişti İzel'in üst düzey tepkili sözleriyle başa çıkma savaşı.
"Onun derdi abim, ona duyduğu sevgi falan değil ki. Maksat soyadı Payaslı olsun sosyetede yeri olsun..." Dışarı çıkıp atların bulunduğu alana doğru adımladığımızda gözleri etrafta dolandı gizlice. Birini arıyordu sanki.
"Yine de onun hakkında böyle konuşman hiç hoş değil," dedim rahatsızlık duyarak.
Sözlerime güldü ve "Sen de böyle diyorsun ama çok güzel susturup ağızlarının payını vermeyi biliyorsun." dedi memnuniyetle.
Aynı gülümsemeyle "Evet ama yüzlerine gülüp sonra da arkalarından atıp tutmuyorum." dedim iğneler gibi. "Nereden bileyim şimdi senin yüzüme gülüp sonra da aynı bana yaptığın gibi beni onlara kötülemediğini?"
Gülen yüzü düştüğünde verecek bir cevap bulamadı. "Sen de beni hep yanlış anlıyorsun," dedi üzüntüyle. Sonra hafif, kısık bir ıslık sesi duyuldu.
Ben sesin nereden geldiğini anlamaya çalışırken o çoktan sesin nereden geldiğini bilirmiş gibi benim başka yöne bakmamı sağladı. "Sen Şeker'inle Çikolata'na götür havuçlarını ben de bir içeri bakayım." dedi hızla elindeki telefona bakarken.
Ben ona atlarımın adlarını doğru söylemesi gerektiğini bile söyleyemeden kaçar adımlarla gitti yanımdan.
Etraftaki koruma ordusuna baktım. bir de İzel'in gizli saklı ilerlediği alana. Birkaç yeşillik, ve arkasındaki karartı. Bir şeyler çevirdiği bizzat ortadayken derin bir soluklanışla uzaklaştım oradan.
Sakız ile Gofret'e ulaştığımda "Bakın size ne getirdim!" fısıldamalarıyla girdim yanlarına. "Bugün sizinle özgürce dolaşalım mı?"
İkisi de daha ilk andan geldiğimi fark etti ve anında yerlerinde hareketlenmeye başladı.
Birkaç havucu hızla yediklerinde "Gelin Hanım," seslenişiyle döndüm arkamı.
Erdinç elinde birkaç kağıdı rulo yapmış şekilde karşımdaydı. Onu görmeyi beklemediğimi şaşkın yüz ifademden anlamış olmalı ki "Sizin için gelmiştim, burada olduğunuz söylenince rahatsız etmek istemezdim ama önemli."
Buz mavisi soğuk bakışlarında yatan yorgunluk karşısında "Tabi, ne konuşacağız?" demek oldu ilk adımım ancak nedensizce hemen ardından "Devran'ın haberi var mı burada olduğunuzdan?" sorusu çıktı dudaklarımdan.
Gülümsedi. Anlamıştım ama gülüşünle saklı anlamları. "Ondan habersiz kuş uçmaz burada." dedi ben Gofret'in yanından çıkıp ona doğru adımladığımda.
Ona karşı hissettiğim soğukluğu belli eder nitelikteki yaklaşımım karşısında "Selma Erdenil," diye başladı söze. Oysa ben daha en baştan sussun istedim. "Tanışmak istiyor sizinle."
Böyle bir şeyi bana söyleme cesaretine bile kızgınlıkla yaklaştığımı anlamayacak kadar saf değildi karşımdaki adam.
Ancak her ne diyecekse dili bir türlü dönmek bilmiyordu söylemek istediği şeye. Daha makul bir yaklaşımla "Avukatınız olarak değil, o kadının oğlu olarak rica ediyorum bunu sizden." dediğinde hızla atan kalbimin göğüskafesime yaptığı baskının acısını hissettim keskinlikle.
"Ne?" diyebildim sadece. Her geçen gün bir başka şaşkınlıkla hayatıma devam edebileceğimi fark ettiğim anda üst üste katlanarak geliyordu tüm şaşırılacak anlar. "Bahsi geçen nikah resmiyette gerçek olsa bile bunun tek amacı babanızın sizin haklarınızı korumasıydı."
"Neler dönüyor burada böyle?" Daha bilmediğim çok şey vardı biliyordum da öğrenmeye cesaretim var mıydı kestiremiyordum. "Hangi amaçla olmuş olursa olsun babamın eşi yalnızca annemdi." dedim inatla. "Lütfen şöyle söyleyip durmayın artık!"
"Nasıl isterseniz," dedi ondan bekleyemeyeceğim bir kabullenişle. "Öncesinde bunu bilirseniz eğer, belki fikriniz değişir. Aralarındaki nikahın resmi bir anlaşmadan başka hükmü yok, siz de tahmin edebiliyorsunuzdur."
Ben daha ona söylemeden o, o kadınla karşı karşıya gelmek istemeyeceğimi anlamıştı ancak annem diye bahsettiği kadının babamla nasıl bir güven bağı olduğunu merak etmiyor değildim.
"Devran ile arkadaşsınız değil mi?
"Payaslı'nın bendeki değeri arkadaşlıktan da öte."
"O halde bu soruyu bana sormak yerine gidip de ona sorman gerektiğini de biliyorsundur değil mi? Beni tıktığı bu kafeste sence ben karar verebilir miyim kiminle görüşüp görüşmeyeceğime?"
Erdinç asıl beklediği tepkiyi alırmış gibi gülümsemesini saklamaya çalıştı. "Aslında tam olarak bunu size sormam gerektiğini kendi söyledi."
"Kendi söyledi öyle mi? Madem kendi söyledi neden seni gönderiyor da bunu bana kendi sormuyor?" Şaşkınlıkla aralanan dudaklarım, havalanan kaşlarım ve hemen arkamda başını omzuma koyan Sakız'ın Erdinç'e doğru ilerlemek istemesi onun bendeki bakışlarını atlarıma çekti.
"Çünkü sizin gerçek fikrinizi öğrenmek istiyor. Şayet bunu size Payaslı söylüyor olsaydı henüz annemle görüşmenizi erken bulacak ve buna müsaade vermeyecekti. Hatta bir noktada üvey kardeş olduğumuzu bilmenizi dahi istemeyecekti."
"İyi öyleyse. Selma Hanım'a onunla görüşeceğimi iletirsiniz."
Birkaç adım sesi sonrasında tavlanın hemen arkasındaki ağaçlık alanda bulunan karartıya kaydı bakışlarım. Erdinç de dikkatimin dağılmasından yararlandı ve baktığım yere baktı. İzel daha önce görmediğime emin olduğum korumalardan biriyle ilerliyordu hızla.
"Payaslı İzel'in herhangi bir çalışanla gizli gizli görüştüğünü duysa ne tepki verirdi?"
Buz kadar soğuk duran mavi gözlerini uzaklaşan bedenlerin üzerinden çekmeden "Merak etmeyin, bu sınırlar içerisinde yalnızca atılan adımlardan değil, atılacak adımlardan dahi haberi vardır." dedi. Ancak sözleri hiç güven vermemişti. Farklı bir şeyler vardı.
"Tanıyor musun İzel'in yanındaki adamı?"
Gözleri yeniden beni bulduğunda az önceki samimi bakışları yoktu. Aksine sanki bir oyunun içine çeken soğuk savaşla bakıyordu. "Tanıyorum," dedi yalnızca. Gülümseyişi bile bir farklıydı. "Burada olmaması gereken biri."
"Burada olmaması gereken biri, Payaslı'nın uçan kuştan haberi var ve onca koruma ordusunun içinde İzel gizli saklı bir adamla görüşebiliyor öyle mi?"
İnanamazmış gibi iki yana dönü başım. "Herkes birbirine oyun mu oynuyor yani?"
"Kim bilir?" Uzanıp Gofret'in yelesini okşadı ve "Kalıp sizinle konuşmayı gerçekten çok isterdim ancak gitmeliyim," dedi cebindeki telefondan yükselen sesle arayanın kim olduğuna bile bakmadan.
Sesten rahatsızlık duyan atlar anında kişnerken seyis girdi içeri. Erdinç bir baş selamıyla uzaklaştığında "Atınızı hazırlayayım mı Gelin Hanım?" sorusuyla baktım Gofret'e. "Sıra sendeydi değil mi?" dedim boynuma dolamaya çalıştığı başını okşayarak. Gülümsedim ve kocaman öptüm burnundan. "Asla unutmam. Sen de unutmamışsın. Hadi biraz birlikte vakit geçirelim."
"Pek bağlılar size. Kimseleri yaklaştırmıyorlar." Yaşlı adam dikkatle yaklaşıyor, sevgiyle dokunuyordu her birine. "Rahat etsinler diye ayrı ayrı yer yaptım onlara ama yok. İlla yan yana kalacaklar."
Çıkardıkları zorlukları tahmin edebiliyordum. "İkizler çünkü," dedim yaramazlıklarını bildiğimden, yalnızca birbirlerine sığındıklarında usluca durduklarından.
"İkizler mi? Hay maşallah." Birbirine zıt iki renge, bambaşka iki huydaki atlardan üzerine hiç uymayan en uysalına hazırlık yapıyordu özenle. "Atlarda ikizlik nadirdir. Olsa bile yaşama ihtimali yoktur çoğunlukla. Sizin yavrular pek şanslıymış."
Yavrular değil, onlara sahip olduğum için ben şanslıydım.
Tüm ekipmanları tamamlanan Gofret'i çıkarmak için yularını tuttuğunda "Yaramazlar ama belli." dedi ondan kaçmak isteyen atıma sevgiyle yaklaşarak. Bir diğer eli de Sakız'ın arka ayağındaki yara izindeydi. "Hekimi pek acemiymiş ama." dedi bilgelikle. "Düzgün dikememiş yarayı."
Gülümseyen yüzüm yeniden aydınlanmaya güç bulamadı. Zaten ben de, ben dikmek zorunda kalmıştım, açıklamasında bulunmadım. "Teşekkür ederim," dedim yalnızca. "Bundan sonrasını ben hallederim."
"İzniniz olursa arazide size yol göstereyim. Atınızın ilk turu olacak. Hem zemine hem de araziye alışsınlar şimdilik."
"Gelin Hanım'ına ben eşlik ederim. Benim atımı hazırlaman kafi."
Duymayı en son beklediğim sesin sahibi tavlanın girişindeydi. Elimde Gofret'in dizginleriyle omzumun üzerinden baktım ona. Emriyle beraber anında harekete geçen adamın saygıyla selamlayışını aldı. Sonrasında ise adımları banaydı.
Öyle bir inceliyordu ki tepkilerimi, hareketlerimi ve üzerimdekileri onun karşısında çırılçıplak kalmış gibi kaçmak istiyordum anında.
Tam karşımda kaldığında "Ben bu evde yalnız başıma tek bir şey bile yapamayacak mıyım?" dedim ancak o tepki dolu fısıldayışımı hafif bir tebessümle karşıladı. "Bana bir eşlikçi isteyip istemediğimi bile sormadın."
Ben oldukça kısık sesle ona konuşurken o gayet rahat bir ifadeyle "Elbette sormadım." diyerek alnımdaki saçları şakağıma doğru düzeltti. "Karımı yalnız mı bıraksaydım?"
Yanımdaki siyah tüylü iri beden hareketlenince onun göğsüne doğru tutunmak zorunda kaldım. "Evet, bıraksaydın!" dedim ancak o sanki dünün acısını çıkarmak ister gibi "Neden, kaçmak mıydı yoksa niyetin?" dedi aniden. Sözleri ciddi, söyleyişi alaylıydı.
"Resmen oynuyorsun benimle!"
"Her şey hazır Bey'im."
Seyisin seslenişiyle uzaklaştım ondan. "Her köşeye adım başı bir asker dikmişsin zaten. Ne kaçarım ne de kaybolurum. Şart değildi gelmen."
Arkamı dönüp de ayağımı kaldıracak olduğumda belimde hissettiğim kuvvetli tutuşuyla dengem bozulur gibi oldu ama o tek hamlede yerleşmemi sağlamıştı.
"Şart diye değil zaten, karımla vakit geçirmek istediğimden gelişim."
Binişimle iki yana açılan bacaklarım elbisenin yırtmacı sayesinde bana epey kolaylık sağlarken iki yandan süzülen elbisem ayağımdaki çizmeleri açıkta bırakmış, çıplak tenimi gözler önüne çıkarmıştı.
Derin bir soluklanış, sahiden mi Ahra manalarında bir bakış ve hemen ardından ondan yüksekte kalışımla göğsünün hizalarında kalan baldırıma dokundurduğu dudakları.
Dizlerimin bağı çözüldü sandığım adan daha sıkı sarıldım ellerimdeki kayışa. "Dikkatli ol ve beni bekle." dese de dilim damağım kurumuş bir soluklanışla baktım ardından.
"Neden, bana yetişememekten mi korkuyorsun?"
Meydan okurcasına sarf ettiğim sözlere güldü. Cevabını atik bir hareketle bindiği ata rahatlıkla hükmediyor oluşu vermişti bana. Ancak tehlikeli içerikler barındırdığı ses tonuyla "Kaybolmanı istemem." deyişi de susmamı sağlayan bir cevaptı. "Bilerek yolunu kaybettiren, seni ıssızlığa çeken olmamı istemiyorsan diye dedim. Fırsat yaratmakta üstüme tanımam."
Binişine rahatlık katmayacak resmi kıyafetleri atının karalığıyla bir bütünken belinde parıldayan metal beni kendime getirdi.
"Basit bir apranti mi sanıyorsun beni? Dikkat et de kaybolan sen olma."
Beklemedim.
Temkinli adımlarla çıktığım uzun yoldan arkamda oluşunun güveniyle ilerledim bilinmez yollara.
Sanki o yoktu hemen yanımda. Gofret'e duyduğum özlemle tükettim tüm yolları. Hızlandığım her an saçlarımın savruluşu, yüzümü sıyıran hoyrat rüzgar ve yeşilliğin içinde kayboluş ruhumu doyuruyordu.
Bir an kendimi tutamayıp öylece güldüğümü bile hatırlıyorum ancak onun sessizlikle yalnızca beni izleyişine dayanamıyordum. Yavaşladım ve tamamen yanında ilerlemeye başladım.
"Benim artık burada bir ağacım var biliyor musun? Nezir Bey ile beraber diktik."
Hissiz yüz ifadesinde düşündüğü neydi anlaşılmıyordu ancak "Haberim var. Ömrü uzun, yaşamı bereketli olsun." deyişinde çocuksu sevincimin mutluluğu yatıyordu.
"Bana sizin ağaçlarınızı da gösterdi." Hemen yanımızdaki alana baktım. Belki iner ve ona ağacımı kendim gösterebilirdim ancak o değil oraya sürmek, gözlerini bile çevirmedi oraya.
Birden elini, tuttuğum kayışa uzattı ve sakin bir sesle "Telaş yapma ve bana doğru gel." dedi. Ve benim telaş yapacağımı bilirmiş gibi kayışı kendisine çekti.
"Ne oldu?" dememe kalmadan "Bulduğun her fırsatı değerlendirmek burada bile mi?" diye çıkıştım ve onun aksi yöne doğru yönelttim atımı ancak Gofret o an ani bir hareketle kendini geriye attı.
"Biraz olsun sözümü dinlesen incilerin dökülecek!"
Belime sarılan kolu dengemi kaybedip de düşmemi engellerken kendimi onun önünde buldum. Korkumu ve şaşkınlığımı yaşayamadığım o saliselik anda hem kızıyor hem de kuvvetli bir tutuşla beni bedenine yaslıyordu.
"Sen sahiden beni deneyimsiz mi sanıyorsun!" diye çıkıştım. "Şaha kalkmış bir at üzerinde hüküm sürebilecek kadar anlıyorum atımın dilinden."
Önüne çekişiyle bacaklarım bir yandan sarkıyor ve onun hemen önünde yan bir şekilde duruyordum. Gofret çoktan geri dönmüş hızla ahıra doğru koşuyordu yalnız başına.
"Ahra!" diye çıkıştı anlık bir telaşla. "Bana laf yetiştireceğine önündeki yılanı atından önce görseydin o halde."
"Yılan mı?"
Omzuna sıkıca tutuyordum ve onun belime sarılı kolu sayesinde güvenle ilerliyordum ancak dönüp de omzunun üzerinden arkamıza baktığımda şaşkınlıkla aralandı dudaklarım.
"Görseydim elbette yönünü değiştirirdim." dedim altta kalmak istemeyerek. "Koca cüssenine rağmen minicik bir canlıdan nasıl korkup kaçacağını biliyorum elbette. Halledebilirdim." Ayağımı üzengiden çekerken ters bir hareketle çıkarmış olmalıyım ki bileğime saplanan ağrıyla kasıldı yüzüm.
"Dengeni sağlayıp atını çekmek için geç kalmıştın."
Sıcak nefesi yanağıma vururken, döndüğümde omzum onun sert göğsüne yaslıyken ve belime sarılı kolu beni istemsizce bedeninin sıcaklığına çekerken aklım bulanıktı. Birkaç dakika sonra, dikilen ağaçlar ve Seymen Bey'in gül bahçesi tam yanımızdaydı. Üstelik kendisi de bahçedeydi. Elindeki budama makasıyla eğilmiş onlarla ilgileniyordu. Bizi gördüyse bile buraya hiç bakmıyordu.
"Yüzüme bakmıyor," dedim üzüntüyle. "Benimle konuşmuyor."
Durduğunda anladım onun yanına gitmek istediğimi anladığını. Hafif bir tebessümle baktım yakınımdaki, epey yakınımdaki yüzüne.
"Bir güzelin hasretiyle başetmek kolay mı sanıyorsun demiştim sana hatırlıyor musun?" Önce kendi indi ve hemen sonrasında iki yanımdan kavradığı bedenimi kendisine çekti. Omuzlarından güç alan ellerimi anında çektim. "O da bu acıyla sınanıyordu ve sana baktığında acısı dağlanıyordur, bilemeyiz." dedi. "Onun sınavı da budur."
Onun sınavının bu olduğunu biliyordu da sırf ben istiyorum diye amcasının acı çekmesini görmezlikten mi geliyordu?
Bizi gördüğü an ayaklanan ve anında yanımıza gelen adama bir adım attığımda yüzüm acıyla kasıldı. Parmaklarım hızla yanımdaki adamın koluna sarıldı. "Bileğim," diyebildim sadece. "Devran, acıyor."
"Üzengiden çıkarırken burktun değil mi? Basma üzerine, dur."
Bedenim onun güçlü kolları sayesinde havalanırken bacaklarımın altından geçirdiği eline tutundum sıkıca. Onun sözleri kızar bir tonlamayla çıkınca "Senin yüzünden!" demek yeterliydi benim için ancak o kabullenmez belki diye devam ettim: "Engel olayım derken daha beter ettin işte."
Sonra sözlerimi anlıyor olduğu geldi aklıma. Bir de bunları hatırlayınca daha fazla akıtmak istedim tuttuğum zehri ancak o çoktan amcasının yöneltmesiyle küçük eve doğru hızla adımlamıştı bile.
"Buz getireyim ben. Ağrı kesici krem de olacaktı."
Seymen Payaslı beni kucağında taşıyan adamdan bin kat daha telaşlı ve perişan bir halde koşturmuştu küçük odalardan birine. İncitmekten korkar gibi dikkatlice bıraktığı kanepe önünde diz çökmüş çizmelerimi çıkaran Payaslı ise anlamlandıramadığım bir karmaşayla dokunuyordu tenime.
Gözlerim diktiğimiz ağaçları gören büyük camdaydı çünkü parmakları arasına aldığı ayak bileğim son derece canımı yakarken hafiften şişmeye başlamış tenimi görmek istemiyordum.
Bu ağrı ve acılardan çok daha dayanılmazlarını yaşamıştım ancak şimdi ufacık bir burkulma sızısı bile sığınacağım birinin varlığıyla en büyük acımdan daha özenle geçirilmeye çalışılıyordu.
Bir an olsun bakışlarını kaldırmayan, camdan dışarıya bakmayan ve dünya üzerindeki en mühim işle ilgileniyormuş gibi parmaklarını bileğimde dolaştıran adamın bileğine dokundum.
"Devran... Krem neredeyse yok oldu. Yeterli bu kadar, teşekkür ederim."
Sesimi duyduğu an bir transtan çıkmış gibi baktı yüzüme. İlgilendiğim sen miydin, der gibi boştu ifadesi. Sonra da hemen yanımdaki ağaçlık alana baktın ilk defa uzun uzadıya. Kasılan çenesi, sıklaşan nefesi... Kalkışı, kendini bir başka odaya atışı içimde bir yerlerde ona karşı hissettiğim öfkeyi, nefreti törpüledi. Bakakaldım öylece ardında. Saatler gibi geçen anda yalnızca birkaç dakikaydı geçip giden ve ben ayağa kalkıp onun peşinden gitmek istiyordum elimde olmadan.
"Basmasaydın üzerine keşke. Biraz daha kal, güzel kızım."
Destek alarak kalktığımda Seymen Bey'in içtenlikle uyarışı karşısında sihirli bir dokunuşla alınan ağrılarımdan bahsetmedim. O dokunuşun sahibini görmek istiyordum sadece ancak bunu bile dile getirmekten utandığımı hissettim.
"Devran nerede? Nereye gitti?" dedim alacağım cevaptan nedense korkarken.
"Gelir şimdi, biraz zaman versen daha iyi."
İnatla diretmek ve sözlerini dinleyip yalnızca beklemek arasında kaldım öylece.
İkilemde kaldığımı görür gibi olduğunda yanındaki boşluğa dokundu yanına oturmamı ister gibi. Yorgun bir tebessümle gülümsedi. "Bakma Payaslı'nın dağ gibi yıkılmaz durduğuna," dedi sır verir gibi. "Onun da yüreğine ağır gelenler var. Hangimizin yokki?"
"Ne oldu orada?" Bakmaya korkar olduğum ağaçlık alanı gösterdim başımla. "Siz benim yüzüme nasıl acıyla bakıyorsanız o da oraya aynı acıyla bakıyor... Hatta bakamıyor bile."
"Haklısın. Bakamıyor. Bakamıyorum... Geçmişte kalanları hatıralarında yaşattığından, her baktığında aynı acıyla sınanıyor o da benim gibi. Saçının teline zarar gelse dünyaları yakacağı kardeşi orada, onun ağacında vermek istedi son nefesini. Devran Senem'in boynundaki ipe yetişebildi ancak o anda sıkışıp kalan kendine bir türlü yetişemedi."
Şahsenem'in boynundaki ize, Payaslı'nın kendi ağacına bakamayışına, Nezir Bey'in o ağaçları sıralarken onları yok sayışına düştü aklım.
"Bir ihanetle başladı bu acı," dedi yaşadığımız hangi acıdan bahsettiğini anlayamadığım o anda. "Kendi canından kendi kanından bedel almaktan çekinmeyen bir adamla birleştirdin yaşamını."
Kaşlarım çatıldığında, bakışları hüzün değil de acıyla kısıldığında korkuyla dolmamı ve hatta zamanı geriye almamı gerektirecek o cümleyle hatırlattı bana eli kanlı bir zalimin inine sığınışımı.
"Dün gece o genç çocuğa gizlice verdiğin her neyse, benden sana tavsiye. Bir daha kalkışma böyle şeylere."
🥀






Yorumlar