top of page

8. Alışamadım Alaşağı Olmaya

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 36 dakikada okunur

Hayko Cepkin, Murat Malçok - Bilmezsin

Ahmet Aslan - Dilsizdir Benim Acılarım

Zara, Levent Güneş - Aşk Yoluna

8. Bölüm

"Alışamadım Alaşağı Olmaya"

🥀

Arza hâcet yok, halim sana ayandır.

Dile gerek yok, sessizliğim sana beyandır.


Eylül, 1996

Vahran, Cezayir

Yaşamayı dilediği hayatla yaşamak zorunda kaldığı hayat arasında sıkışıp kalan her insan, umut denen kandırmacaya inanmıştır bir noktada. Yoksa çoktan bu iki ucun arasındaki derin uçurumda son verirdi yaşamına. Umuda sığınmak, yaşama tutunmak için çareler aramaktır çünkü çaresizlikten boğulacağını hissettiğin anlarda.

Kanı bozuk soysuz bir babanın kanını taşımaktan dahi tiksinti duyan, yeri geldi mi kendine bile nefretle dolan Harun Erdenil'i o güne dek ayakta tutansa annesi ve canından çok sevdiği kız kardeşiydi.

Sonrasındaysa...

Bir de kimselere söyleyemediği hayali.

Çünkü sessizce umut etmişti.

Çekine çekine hayalini kurduğu, solmaya yüz tutmuş umudunu filizlendiren tek bir şey.

Bir yuva.

İmkansız sandığı hayalinin eşiğindeydi sevda denen illete bulanacağından henüz habersizken.

O gün de kendi kaderine yine kendi gitmişti.

Kurak toprakları aratmayan umutsuzluğuna can suyu olmuştu, bir yabancının gözlerinde kayboluşu.

Doğrulukla, iyiliğin ve mertliğin ağırlığıyla taşlarını döşediği tertemiz yolda adımlarını yarıda kesmek zorunda bırakan da aynı histi gerçi. Bir yabancıya duyduğu hasreti...

Oysa gencecik bir yiğide kan kusturup kıblesinin yönünü şaşırtan tek şey baba demeye iğrendiği herifin annesine ve kız kardeşine uzanacak eliydi.

Ancak şimdi bir başkaydı çaresizliği. O gün umuduna sığınıp beklediği yalnızca gerçekleşmesini dilediği hayallerinden ibaret değildi. Geriye dönüp bakma şansı olsaydı eğer, görebileceği tek şey bir hiç uğruna tükettiği gençliğiydi.

Bir kırık gençlik hikayesi.

Çakıl taşlarıyla kaplı yolun tozunu kaldırarak ilerleyen külüstürün dağıldı dağılacak haline daha fazla dayanamayınca "Daha çok var mı?" diye sordu Harun, seyre daldığı yoldan gözlerini çekmeden. Gittiği yol da bu yola çıkmasına neden olanlar da yeterince canını sıkıyordu zaten. Bitsin istiyordu bu çile. Külüstürün sesi Harun'un sesini bastırmıştı o anda. Duyan olmamıştı seslenişini.

Çeyrek asırlık ömründe kendi kaderine gittiğini bilmeden serzenişini devam ettirdi. "Cihan!" dedi daha yüksek sesle; hemen ön koltukta, şoförün yanında oturan can yoldaşının omzuna dokunarak. "Şu adama sor. Daha yolumuz varsa kenara çeksin az dinlenelim. Bir su vuralım yüzümüze. Adama da yazık bu yaşta kaç saattir direksiyon sallıyor."

Onların dilini anlamayan yaşlı adam direksiyonun başında korkuyla yol alıyordu saatlerdir. Belki de bu işin sonunda canından olacağını düşünüyordu ve bu nedenle kaçamak gözlerle bakıyordu kendi aralarında konuşan bu iki genç adama.

"Adrese ne kadar kaldı?"

Cihan'ın kendi dilinde sarfettiği kelimeler yaşlı adamı daha da gerdi. Bir yanlışı olsa bir yerlerinin deşileceğinin endişesiyle "Çok, çok az kaldı efendim." dedi korku dolu bir gülümsemeyle dikiz aynasından arkasındaki adama bakarak. Patron oysa bu adamı kızdırmak, can korkusuyla saygıda kusur etmek istediği son şeydi.

Bir yol kenarından çevrilip aracına binen bu iki müşterinin bellerindeki silahtan, üzerlerindeki pahalı kumaşlardan, bindikleri yol kenarında bıraktıkları zırhlı, son model araçlardan ne iş yaptıkları bas bas bağırsa da bir türlü kafasında oturtamıyordu gittikleri adresle ne gibi bir amaçları olduğunu.

Bilinmezlik, kime uğradığına bakmaksızın her daim korkuturdu.

Harun adamın dilini anlamasa dahi endişesini fark etmişti. Esmer teninde boncuk boncuk terler oluşan adam saatlerdir saklamaya çalıştığı korkusundan titreyen parmağıyla camın ardından bir yol ayrımını gösterdi. "Buradan döndükten sonra en fazla beş dakikaya dediğiniz yerde olacağız efendim."

Cihan adamın sözlerini Harun'a çevirirken Harun'un tek düşüncesi eğer peşlerine takılan biri varsa bu yaşlı adamın bu korkuyla her şeyi mahvedebilecek olmasındaydı.

"Adamın hakkı neyse misliyle gör, indiğimiz gibi başka bir araç bul bize." dedi Cihan'a, gözleri yeniden uçsuz bucaksız kurak topraklara; tam aksi yönde belli belirsiz görünen güneş ve ışıldayan deniz manzarasına çevrildiğinde. "Ben de o sırada şu adamı bulup bir konuşayım. Bizdeki selamını ileteyim."

Harun pantolonunun cebindeki küçük defteri almak için hareketlendiğinde aracın hızını daha da arttırdığını hatta yaşlı adamın neredeyse sıkıntıdan sırılsıklam olmuş terini boynundaki ince beyaz mendile titreyen elleriyle sildiğini gördüğünde adamın gözleriyle karşılaştı aynada.

Yaşlı adam Harun'nun cebine giden eline bakıyordu korkuyla. Direksiyonu öyle bir tutmuştu ki koyu esmer tenindeki parmak boğumları şimdi bembeyazdı. Bir yanlışı vardı ama. Korkunun sığındığı gözler cebinde değil, belindeki gümüş renkli metaldeydi. Oysa Harun'un eli cebindeki deftere; kanla değil de boyayla renklensin istediği ama bundan bile mahrum edildiği ufak çizimlerine uzanmıştı.

Harun, varlığını ve hatta verdiği rahatsızlığı bile unuttuğu metali yok etme isteğiyle yanındaki ceketine uzanıp giyindi hızla. "Adama söyle bizi burada bıraksın." dedi hissettiği utancın tahribatıyla. "Az kalmış madem... Bundan sonrası bizde. Yürürüz. Az nefes alalım."

Cihan'ın arkaya dönüp "Ne oldu?" demesini dahi dinlemeden "Yürürüz bundan sonrasını, Cihan. Hadi. Söyle adama." dedi itiraz istemez bir tonda. "Münasip bir dille tembihlemeyi de unutma. Ne o bizi gördü ne de biz onu."

Cihan'ın adamla kendi arasında kendi dillerinde başlayan konuşmaları sonrası Harun araç durur durmaz hızla indiğinde etrafta göz gezdirdi. Hiçliğin ortasında bile olsa içindeki korkuyla bakıyordu etrafına. Biliyordu ki yine peşine takmıştı babası adamlarını lakin atlatmayı yine başarmıştı.

Gördüğü manzara resmedilecek güzellikteydi ancak bir masumun korku dolu gözlerle hareketlerini izlediği anda, zamanında bir resim uğruna sırtında parçalanan şövalenin acısından daha ağırdı şimdi bu yük.

Cebindeki küçücük defteri çıkarmaya da birkaç çizik atmaya da utanıyordu elinde olmadan, şimdi yeniden.

"Yürüyelim yürümesine ama hava bozdu bozacak." dedi Cihan kara bulutların yavaş yavaş gökyüzünü kaplamasıyla. "Ne oldu da son dakika kafan attı?"

Harun, can yoldaşının serzenişiyle döndü arkasını. Cihan, Harun'un ne var ne yok içinde yaşamasına aşinaydı ancak son birkaç dakikaya dahi dayanamamasına sebep olan neydi merak içindeydi. Bildiği tek şey bu adamın son günlerde hali hal değildi.

Harun sorusunu yanıtsız bıraktı. "Şu adamı bulalım, derdimizi anlatalım ve bir an önce otele geri dönüp Erdenil itleri olmaya devam edelim." dedi şehirden uzaktaki kasabanın girişine doğru ilerlemeye başladığında. "Zaten bu akşamdan sonra yarına çıkacağımız bile belli değilken bari yokluğumuz ortaya çıkmadan üzerimize düşeni halledelim."

Cihan onun bu umursamaz tavrına gülmekle ağlamak arasında kaldığında başını iki yana sallayıp derin bir iç çekerek düştü peşine. "Senin canın bu yeni ilacın Ar-Ge çalışmasına sıkıldı değil mi? Aklın hala orada." dedi geçen hafta olanlardan sonra aklının yerinde olmadığının farkındalığıyla. "Ne oldu da kendi işimizi bile baltalar oldun? Formülasyon da ilk basamak denemeleri de iyiydi aslında. Otelden çıkmadan önce gördüm revizeleri incelediğini, saklama boşuna. Anlat ki beraber bulalım çaresini."

Mesele pek bu değildi ama yeri gelmişken bir yükün altında daha ezilirken buldu kendini. "Tam diyorum ki ulan kendi pis işlerini örtbas etmek için bize de alan tanıyor, bir işe yarayıp kirli parasıyla adam akıllı ilaç ürettiriyor pazara katkı sağlıyor..." Harun sözlerine devam edemeyince gözlerine yerleşen acıyla gülümsedi ağlanacak haline. "Tam da tahmin ettiğim gibi, Cihan." dedi acıyla. "Hastanedeki son 5 ayda gebeliği planlı sonlandırılan 12 kadın da bu iş için ayarlanmış. Üstelik çoğu fetüs sapasağlamken... Ya para karşılığı cana kıydılar ya da kadınları hastalıklarla kandırdılar ve doğmamış evlatlarından ayırdılar."

"Hassiktir..." Cihan'nın kan donduran cümlelere tepkisi birkaç küfürle son bulmadı. "Bu anaların haberi var mı yoksa hastanenin işi mi? Para karşılığı daha doğmamış bebeğini böyle soysuzlara kurban verene ana demek gelmiyor içimden ama."

"Bilmiyorum," diye kestirip attı Harun da. "Yeterince günahsızın vebali üzerimizde zaten. Bir de işin aslını öğrenmeden kimsenin günahını almayalım. Şurayı halledip bir dönelim cehennemimize, tek tek kendim ilgileneceğim."

Birkaç adımda kasabanın girişine ulaştıklarında günler önce bir büyüğü tarafından ellerine tutuşturulan kağıtta adı geçen çay bahçesi de karşılarındaydı.

"Şu Yafshal denen herifin işimizi göreceğine de zerre inancım yok ama." diye mırıldandı kendi kendine. Cihan'a dönüp gülümsedi. "Baban sana kumpas kurdu gebermen için deseler yeminle daha inandırıcı gelir öylece bir adamın tüm işimizi halletmesi." dedi baba demeye iğrendiği herifin işine çomak sokma girişiminin verdiği keyifle."Farkındasın değil mi petrol rezervlerinde hakkı olacağı için nasıl mutlu. Gözünün bizi görmeyişi de bundan zaten. Uzun sürmeyecek ama bu mutluluğu."

"Sahiden Harun... Bu Yafshal kimin adamı? Ne kadar güvenebiliriz ki abi? Hiçbir şey anlatmadan tuttun getirdin böyle..." dedi Cihan birkaç adım kala çay bahçesinde oturmuş insanları incelerken.

Burada, bu insanların aralarında olmaları dahi yabancıydı onlara. Harun'un gözleri de etrafı tarıyordu kaybedeceği hiçbir şeyin olmamasının rahatlığıyla. "İhaleye fesat karıştırmadığı tek ihalesi de elinde patladığında biraz olsun boyunun ölçüsünü alacak Servet Bey de. Bir şey olacağından değil ama birkaç gün tutarlar burada içeride, o sırada biz de zaman kazanmış oluruz Türkiye'de."

Harun'un sözlerini Cihan tamamladı: "Polis kapısına dayandığında kendisini savunabileceği, arkasında peşini toparlayabileceği tek bir Allah'ın kulu bile kalmayacak bu yabancı topraklarda."

Harun "Aynen öyle." dedi rahatlıkla. "Cezayir işini patlattığımızı anlayana dek biz işi adamlara satmış oluruz bile."

Cihan'ın sorgular nitelikteki "Devran Ağa'nın gölgesi o halde bu üzerimizdeki." cümlesi uzun süre cevapsız kaldı.

Devran Payaslı'nın eli, dünyalarını yakıp yıkmaya ant içmiş bu kanı deli akan genç adamın üzerindeydi bir baba misali, o bilmese dahi.

Harun'un mahsun bakışları Cihan'a en büyük yanıttı. "Sağ olsun." dedi yalnızca, gitmedi arkadaşının üzerine.

Ancak Harun bahçeden içeriye adım atar atmaz derin bir soluklanışla "Hazır seçim arifesi. Ne meclistekiler yardım edebilecek ne de içeridekiler—" diye başlamıştı ki, sözlerine karışan birkaç yüksek sesli neşeli gülüşmeyle kelimelerini devam ettiremedi.

Tam o anda çocuksu bir merakla etrafı tarayan gözleri, bir güzelin gülmekten kısılmış gözleriyle buluştu. Harun'un dili tutulmuştu.

Dalgınlıkla attığı adımlarını durduran da ağzından çıkan kelimeleri unutturan da bu efsunlu bakıştı yalnızca.

Yaşam denen illetteki yirmi beş yıllık mahkumiyeti boyunca işitmediği bu keyifli tını, gönlündeki ilk kıpırtıydı.

Daha önce duymadığı bir şarkıyı duyuyordu sanki kulakları.

Gizli saklı bir kağıda sürtünen kalemin geride bıraktığı çizgilerden de bugüne dek resmettiği tüm güzelliklerden de bir başkaydı manzarası.

Yaşam paletinde, bulandığı siyahın ve hep elinin altında bulundurduğu, geçen her gün biraz daha kirlenmesinden endişe duyduğu beyazın yanında bambaşka renkler belirivermişti.

Üç genç hanım bir köşede, masalarındaki sayısız kağıt yığını üzerinde derin bir sohbete dalmışken neye güldüklerini bile bilmeden tutamamışlardı kendilerini.

O sırada seslerinin fazlasıyla yükseldiğini fark etti içlerinden biri. Yaşaran gözlerini hafifçe silerken etrafa rahatsızlık verdiklerinin düşüncesiyle kızaran yanaklarına buz gibi ellerini bastırdı ve bastıramadığı gülüşüyle gizlice göz gezdirdi etrafta.

Lakin açık bahçenin girişinde ayakta dikilen iki adamın da onlara bakıyor olmasıyla utandı. Duygusunu saklamak ister gibi önüne dönmeye yüzünü eğmeye gücü kalmamıştı. Çünkü bir yabancının tebessüm dolu bakışlarıyla hiç ummadığı bir tepki veriyordu yüreği. Çırpınıyordu amansızca.

Karşı karşıya kaldığı bakışlarla bir duygu daha belirdi hızla çırpınan yüreğinde. Artık yalnızca gözleri değil, gönülleri de buluşmuştu sanki. Ne garip, birbirine yabancı iki insan şimdi herkesten çok daha aşinaydı birbirine. Sessiz sözsüz bir kabullenişle hem de.

O gece, gecesi sabaha kavuşmak bilmediğinde ilk defa o zaman yazmaya başlamıştı Bennu güncesine, parmakları titreye titreye: Allah'ım dilerim bana gözlerim açıkken gösterdiğin bu rüyada, gönül kapımı zorlayan kuşun kanatları onun gönlünde de böyle coşkuyla çırpınıyordur.

Masumane gülüşlerinin ani yükselişinden rahatsızlık duyan birkaç ihtiyarın ayıplarcasına bakışları ve sessiz cıkcıklamalarıyla çekti bakışlarını Bennu. Ancak Harun büyülenmiş gibi bakıyordu hala. İşin kötü yanıysa o genç hanım da bir daha bakmak istiyordu öylece ayakta dikilen bu yabancıya.

Cihan'ın her şeyden habersiz "Sen geç otur, ben içeri bir sorup geleyim." sözleriyle geldi kendine.

Bu eşsiz anın farkında dahi olmayan adamın yanından geçip gitmesiyle eli ayağı tutmazmış gibi birkaç saniye daha öylece ayakta dikilir halde kaldı, artık dikkat çektiğinin farkındalığıyla geçti oturdu bir kenara.

Tam karşısındaki masaya dikmişti gözlerini. Adını öğrenmek için can atan halini bir kenara bıraktığında gözlerini değdirmekten bile çekince duyarak bakıyordu gece karası uzun saçlara, saçların dağıldığı omuzlara ve arkadaşlarını can kulağıyla dinleyen kızın ay gibi parıldayan yanaklarında oluşan hafif kızarıklığa.

Yandan gördüğü yarım yüz bile sanki anında kendini tamamlıyordu birkaç saniyelik görüşte hafızasına kazınan güzelliğiyle. Yalnız değildi bu hislerde. Engellenemeyen bir dürtüyle karşısındaki kadın da yeniden göz göze gelmek istiyordu bu yabancıyla.

Ne zaman cebindeki defter çıktı ne zaman parmaklarının arasında kaybolan minik kalemle bu güzelliği hafifçe buruşmuş sayfaya işledi farkında bile değildi.

Birkaç dakika sonra Cihan'ın çektiği sandalye sesiyle döndü önüne. İçine yakalanma korkusu yerleşmiş gibi minik defterle birlikte aniden cebine soktu elini. "Bir sorun yok değil mi?" dedi, asıl sorunun kendi içindeki hengamede olduğunu bile bile.

"Adam içeride, bizi bekliyor. Geleceğimizin haberi bizden önce gelmiş ama sıkıntı yok. Türkçe biliyor ve yalnızca seni istiyor."

Oturduğu masadan ayrılan bedeni burada kalmak isteyen zihniyle bir savaşa girdiğinde bir söz verdi kendine, Harun. Geri geldiğinde hala orada bulursa gözlerini alamadığı kadını, gidecekti masasına. Hangi lisanda olursa olsun öğrenecekti adını.

Sesini yeniden duyma, belki de yalnızca hayallerinde yaşatacağı kadının adını öğrenme ihtimali o an her şeyden çok daha cazip gelmişti.

Servet Erdenil'i bitirmekten bile.

Ayağa kalkıp da içeri girdiğinde dönmemesi için zorla hakim olduğu gözleri arkasından hüzünle bakan gözleri görmedi.

Görseydi eğer gider miydi?

Oysa bugün de dahil olmak üzere bundan sonraki tüm gidişleri aynı hüzünlü bakışları arkasında bırakarak gerçekleşecekti. Üstelik dinmek yerine katlanarak artan bu hüzne bir çift ahu göz daha eklenecekti.

Eylül, 2020

İstanbul, Türkiye

Payaslı hanedanlığının duvarları sanki geçmişin tozlu sırlarıyla kuşanmıştı. Ahra tam anlamıyla böyle düşünüyordu bileğinin acısını yüreğindeki sızıyla gizlemek için büyük bir savaşa girdiği sırada.

Çünkü o an zihninin derinliklerinde topsuz tüfeksiz bir savaşın tam ortasında düşüp kalan yalnızca kendisi değildi. Seymen Payaslı'nın aynı topraklar üzerinde tüm bu varlığa bir savaş açmışçasına kurduğu küçük kulübesinde herkes kanayan yaralarını gizleme çabasındaydı.

Azem Devran Payaslı, kardeşinin boynundan kurtardığı urganı kendi boynunda taşımaya başladığı andan bu yana ilk defa bu denli kaybetmişti kendini. Ne yüzüne vurduğu buz gibi su ne de belindeki silahı çıkarıp kendi kafasına dayama isteği bu haline çare olmuştu.

Bu ani ve kısa ısdırap, endişe dolu zarif bir seslenişten adını işitene dekti.

"Devran, iyi misin?"

Derin bir soluklanış sonrası kendine geldiği gibi karısını görebilmek adına kapıyı itti. Katran karası gözleri aralık banyo kapısının eşiğinde bir çift ahu gözle kesiştiğinde hiçbir şey yaşanmamış gibi dağ gibi dikildi ve "İyiyim," dedi. Ne ara çıkardığını bile anımsayamadığı silahını mermer tezgahın üzerinden aldığı gibi beline yerleştirdi ve iyiyim dediği halde sözlerine inanmayan kadına baktı küçük banyodan çıkarken.

Ahra'nın ne yapacağını bilemeyen halleri ne durumda olursa olsun gözüne öyle masumane geliyordu ki karşısındaki kadının içini rahatlatmak ister gibi yeniden "İyiyim, ahu gözlüm." dedi. Elleri ipekten yumuşak saçlara kavuşmuş, Ahra'nın herhangi bir itirazını dahi kabul etmeden başının üzerine küçük bir buse kondurmuştu. "Bir ağrı saplandı, o kadar. Sen niye ayaklandın? Uzansaydın."

Ahra'nın emin olmak ister gibi yüzünü inceleyen yüz ifadesine takıldı gözleri. Dolgun dudakları habersizce büzülmüş, saçlarının saklar gibi üzerine dağılan kaşları hafifçe havalanmıştı. "Sen öyle birden gidince... Merak ettim." dedi sessizlikle. Ahra'nın içine içine söylediği sözler Payaslı'nın yeniden derin bir soluklanışla yanağını avuçlaması ve hatta gözünün kenarındaki beni başparmağıyla okşamasına neden oldu.

Sonrasındaysa Ahra'nın bu durum karşısında bir fikri yokmuş gibi günlük bir konuşma rahatlığında "Üstelik Seymen amca yanına gelmemem için uyarınca daha çok merak ettim. Sanki ben sana kötü bir şey yapacakmışım gibi seni yalnız bırakmamı söyledi." demesi sahiden Payaslı'nın sisli zihnini dindirmişti.

Seymen Payaslı'nın bu niyetle konuşmayacağını bilirdi. Bildiği bir şey daha vardı elbette. Seymen Payaslı'nın az önce karısını ihanet konusunda uyarması. Bir tahminden ibaretti ancak oldukça emindi. Ancak asıl şaşırdığı şey bu tahmini doğrulayanın direkt Ahra olmasıydı.

"Sadece bu da değil," dedi Ahra üzgün bir tonlamayla. "Beni bir konuda uyardı. Ona da söyledim neyden bahsettiğini anlamadığımı ama galiba bana pek inanmadı."

Payaslı'nın kuşkulu bakışlarıyla karşılaştığında istemsizce yutkunurken buldu kendini. "Ali buradan giderken ona gizlice bir şeyler vermiş olmamdan bahsedip senin arkandan iş yapıyorsam eğer bunu yapmamam gerektiği konusunda uyardı beni."

Ahra'nın beklediği tepki neydi bilmiyordu ama Devran'nın tehlikeli bir gülüşle "Yanlış anlamıştır. Kaşla göz arası benden kaçma planları yapacak haliniz yok ya." demesi Ahra'yı da gülümsetti. "Yok ona daha sıra var," dedi meydan okurcasına.

Payaslı ise ufak bir baş hareketiyle "Öyle olsun." demekle yetindi.Ahra'nın beline uzanan eli buradan çıkmak için narin bedeni yönlendirdi. "Sen yine de amcamın sözlerini kulağına küpe etmeyi ihmal etme." dediği sırada anında çağırabileceği onca araca rağmen Ahra'yı yavru bir ceylanmış edasıyla kucaklamayı tercih etti.

Ahra'nın ısrarlarını da onca adamın üzerlerine değmeyen gözlerine rağmen utanıyor olmasına da odaklanmadı. Çünkü Payaslı için şu an asıl mesele, kafasının içinde çivi gibi çakılıp duran ve asla susmak bilmeyen ihtimallerdi.

Yalnız kaldığı odadan saatler sonra çıktı Ahra. Payaslı'nın kucağında eve girişi ve denk geldiği ev ahalisinin sorgu dolu bakışları beyaz teninde pembelikler oluştururken nasıl yüzünü sakladıysa o sert göğse şimdi de öyle kaçmak istiyordu aynı adamdan ama aynı zamanda da bir o kadar merak ediyordu nerede neler yaptığını.

Sargı bezi sarılı ayağının ağrısı dinse de yataktan kalkıp ilk adımını attığında hafifçe yüzü buruştu ancak devam etti ilerlemeye. Bugüne dek çektiği acıların yanında bir hiçti ne de olsa. Yalnız aklını bulandıran, yüreğide huzursuzluk oluşturan bir şeyler vardı. Bu çatı altında, bu adamın kanatlarında korundukça değişiyordu sanki kişiliği. Ufacık bir burkulmayı bile bin bir dertle eş değermiş gibi kıymet veren birinin ilgisiyle karşı karşıya kalmak denge bozmak için yeter de artardı.

Aklıyla sık sık ritmi değişen minik kalbine ani bir savaş açmaktansa odadan çıkmayı tercih etti. Aklına ilk gelen kişi İzel'di. Birkaç kat aşağı indi ve değişen yön kanadıyla ormana bakan camdan duvarlara hayranlıkla bakarak ilerledi. Bir genci barındırdığını yüz metre öteden belli eden odanın önündeydi şimdi.

Aralık kapıya parmaklarını uzatmaya kalmadan "Aa... Ahra! Girsene içeri." seslenişiyle tebessüm etti. İzel'in içten gülümsemesinin yerini şeytani bir sırıtış almıştı anında. Kucağındaki büyük kutuyu kenara itip Ahra'nın da yanına oturmasını izledi. "Geçmiş olsun bu arada. Umarım Payaslı Lojistik'ten memnun kalmışsındır."

"Sen de mi gördün?"

Ahra'nın çekingen sesiyle gülüşü büyüdü.

"Ohoo... Ben daha neler görmek istiyorum sizden de artık korkumdan dile getiremiyorum."

Bir bebekten bahsettiğini anladığı an Ahra'nın yine mi bu konu itirazlı bakışlarıyla "Tamam tamam," dedi anında. "İyi ki geldin bu arada. Ben de eski fotoğrafları ayırıyordum. Sizin düğünden hemen sonra benim resim sergim var ve oradaki tabloları tamamlayacak birkaç fotoğrafa ihtiyacım var. Nostaljik bir hava oluşturmak istiyorum."

Ahra'nın ilgiyle uzandığı kutunun için bir anısever için cennet sayılır derecede kalabalıktı. Birkaç büyük albümün haricinde metal kutuyu dolduran kartpostala basılmış fotoğraflar, şipşak makine ürünleri ve nicesi.

"Ne kadar çok fotoğrafın var..."

Ahra'nın şaşkınlıkla dile getirdiği durum gizli saklı yaralarının arasından çıkmak için uğraşan bir hevesi barındırıyordu sanki. En üstte duran sayısız fotoğraf İzel'e aitti ve hepsi yakın dönem ürünüydü. Kıskançlıktan ziyade büyük bir imrenmeyle bakıyordu gözüne ilişen küçük aile fotoğrafına. Geçmişine dair bir fotoğrafının bile olmayışı, yıllar önce ailesine dair sahip olduğu tek fotoğrafının da elinden öylece alınmış olması hala canını yakıyordu. Asıl acı verense bir damla yaş bile dökemeyecek kadar dolu hissetmesiydi.

"Ay yok hepsi benim değil bunların. Hatta bak benim yok denecek kadar az." İzel üstte kendine ait olan fotoğrafları aldı ve heyecanla albümleri çıkardı. "Babamla amcamların gençlik fotoğrafları var genelde. Ve işte abimlerin çocukluk halleri falan. Açsana, beraber seçelim ben de sana sergilenecek eserlerden bahsedeyim."

Dokunsa bozulacakmış korkusuyla parmak uçlarıyla açtı deri albümü Ahra. Tüm düşüncesi yön değiştirmiş, zihni onun çocukluğunu görme merakıyla harekete geçmişti. Taş duvarlı çalışma odasının duvarındaki fotoğraftaki somurtkan çocuğun haricinde bir fotoğraf istiyordu yalnızca.

Ersoy ve Şahin'i tanımış, isimlerini bilmediği birkaç çocuğun ve hatta Erdinç'in dahi olduğun çocukluk fotoğraflarda bir tek ona rastlayamamıştı baktığı birkaç sayfada.

"Devran'ın fotoğrafları diğer albümde mi?"

Kucağındaki albümün kapağını kapayıp merakla başka albümse uzanacağı sırada sorusuna cevap veren İzel olmamıştı. "Senin kocanın bizim aile fotoğraflarımızda yeri yok." Cevabın sahibi kucağında kırmızı kaplı büyük bir albümle kapıda duruyordu öylece.

Şahsenem'in kin dolu sesi odayı doldurduğunda Ahra şaşkınlık bile duymadan "Neden?" diye diretti. "Abine olan nefretini onu aile fotoğraflarınızdan bile çıkartarak mı göstermeye çalıştın? Böyle mi yok etmek istedin onu?"

Aralarındaki onca yaşa rağmen sanki en küçükleri Şahsenem'miş gibi duygularının esiri olmuş bir şekilde aldığı cevap karşısında sinirle gülümsedi. Devran'ın Ahra'ya nasıl baktığını, nasıl dokunduğunu ve hatta asla yapmaz dediği yakınlığı gösterip onca çalışan insanın içinde nasıl ilgiyle kucakladığını görmüştü. Kızarmış gözleri tüm mutsuzluğuna rağmen onların bu denli mutlu oluşlarının eseriydi

"Evet, o yola başvurduğum bir dönem de oldu." dedi adımlayıp büyük çalışma masasına oturduğunda. "Sahiden yok edecektim onu. Hem de tam kalbinden biliyor musun? Çok az kalmıştı..." Ahra'nın varlığına duyduğu rahatsızlığını da evin sahibinin kim olduğunu da göstermek ister gibi rahattı hareketleri. "Bir kere denedim sadece. Ne yazık ki onda da beceremedim. Görmüşsündür gerçi pek sevgili kocanın bedenindeki kurşun izlerini." Kendi göğünü gösterdi. "Üzerini kapattı gerçi bir karalamayla."

Güldü ağlamamak uğruna. "Ölmemesi gerekenler hep toprak altında ama işte... Bizzat kendisini yok edemeyince onu dahil olduğum tüm karelerde bile yok ettim ama buradakilerde olmayışının nedeni o değil. Baktıysan görmüşsündür. O karelerde bulunan her çocuk gerçekten çocuk. Senin kocan gibi cani—"

Ahra'nın "Yeter ama artık!" ikazıyla İzel'in "Şahsenem abla—" uyarışı aynı anda olunca Şahsenem durumdan memnunmuş gibi gülümsedi. "Anlayacağın bizim mutlu anlarımızda onun gibi birine yer yok. Ve onunla beraber senin de." deyip sustu.

"Sen nasıl bir kadınsın?" dedi hayretler içerisinde. "Tüm bu düşüncelerine rağmen onun evindesin. Onunla aynı sofraya oturup kalkıyorsun ve her şeye rağmen Devran sana, sen ona ne dersen de kıyamazmış gibi bakıyor."

Şahsenem'in hemen o an bir cevap verememesinin sebebi Goncagül'ün kapıda belirip "Gelin Hanım'ım," diye seslenmesiydi.

Ev ahalisinden herkes Şahsenem'i de sözlerini de bilirdi ama Ahra yine de onun Devran için böyle konuşmuş olması nedeniyle utanç duyuyordu. Ve hatta hiç kabullenmek istemese de kendi nefretini bir kenara bırakıp Devran'ı bu evdeki herkese karşı korumak istiyordu çünkü Devran da onu koruyordu.

Belki de Ahra kendini böyle kandırmak istiyordu.

"Geliyorum," dedi saatler sonra onunla yeniden karşı karşıya gelecek olmanın verdiği anlamsız duyguyla.

Odadan çıkarken aklını zorlayan bir ihtimalse Şahsenem'in onu yok etmek istedim sözleriydi.

"Devran Bey odanızda, sizi bekliyor." diyen Goncagül'ün elindeki etkili ağrı kesici şişesine baktı göz ucuyla. "Devran mı istedi bunu?" dedi kahverengi cam şişeden bakışlarını çekerken.

"Evet ama aldı şimdi. Birkaç saate hiçbir şeyi kalmaz inşallah."

"İnşallah," diye mırıldandı kendi kendine ve Goncagül'ün "Sizi gördüğüm gibi söylememi istedi, hemen çıkacakmış bu arada söyleyeli oldu biraz." bilgisiyle başını sallayıp yol aldı.

Ahra odaya girdiğinde Devran'ı yatakta uzanır halde görmeyi beklemediği için şaşkındı. Siyah gömleği, kumaş pantolonu ve hatta belinden çıkarmadan üzerine uzandığı silahıyla sadece birkaç dakikalığına onu beklerken dinlendiğini düşündü. Çünkü gözlerinin üzerine kıvrılan şişkin kolu sanki kendini ışıktan koruyordu. Belki de ilacın etkisini hissetme ihtiyacıyla kestiriyordu. Ve hatta hareketsiz kalışı sahiden uyumuş olduğunu düşündürüyordu.

Minik ve sessiz adımlarla yanına ulaştığında hala hareketsiz kalışı ona büyük bir şanstı. Gömleğini değiştirmiş ve hatta birkaç ilikten sonrasını tamamlamamış olması yatakta yanına kıvrılıp dakikalardır aklını kurcalayan soruya bir cevap istiyordu.

Göğsündeki dövme Şahsenem'in kurşununu mu gizliyordu?

Elbisesini kucaklayıp dizini kocasının bedeninin yanına bastırdı ve yanındaki yerini aldı. Parmakları çıplak tenine doğru yol aldı. O anki tek düşüncesi sorularına cevap bulma isteğiyken bedeninin tepkileri ile aynı düşüncede değildi.

Kendisine söylemekten itinayla geri dursa da bu adama her an çekiliyor, dokunuşlarının altında yatan şehvetten son derece memnuniyet duyarak derinlerde bir yerde hala nefretini yönlendirmek istediği adamı istiyordu.

Payaslı göğsündeki narin dokunuşun hissiyatıyla birkaç dakikalık uykusundan tamamen sıyrıldı.

Ahra'nın parmaklarıysa bu hareketle geri çekilmek yerine gizlice değil, bile isteye ilerledi birkaç düğmesini çözdüğü gömleğin açıkta bıraktığı tenin üzerinde.

"Doğruymuş," diye fısıldadı gözleri acıyla kısılırken. "Şahsenem sahiden öldürmek istemiş seni." Parmak uçları Payaslı'nın teninde engebe oluşturan kurşun yarasında dolandı ellerindeki efsunlu şifanın farkında olmadan. "Ama neden?"

Payaslı'nın karnındaki eli, göğsüne dokunan parmakların üzerine kapandı.

"Ne oldu?" dedi derinden gelen sesiyle. "Şahsenem seni üzecek bir şey mi yaptı?"

Ahra'nın gözleri kurşun yarası üzerinde yer alan akrep dövmesi üzerinde dolanırken Payaslı etkisinden uzun süre kurtulamayacağı o rüyalardan birindeymiş gibi hissetmişti kendini.

"Ona ne yaptın..." diye fısıldadı hüzünle. Bakışları şimdi de Devran'ın katran karası gözlerinde, kirpiklerinin yanağındaki gölgesinde ve hatta öpme isteği duyduğu dudaklarındaydı elinde olmadan. "Ona çok kötü bir şey yaptın değil mi? Yoksa niye öldürmek istesin seni?"

Göğsüyle eli arasındaki sıcak eli alıp dudaklarına götürdü ve Ahra'nın avucunda dudaklarını bastırdı ve hatta gülümsedi. "Sen de öldürmek istemiyor musun beni? Kötü bir şey mi yaptım ben sana?"

Köşeye sıkışmış hissettiğinden belki de bu ani duygusal halinden kurtulma isteğiyle derin bir nefes alıp verdi.

Ahra anında "Aynı şey değil," dedi başını iki yana sallayıp hala uzanan adama üstten bakarak. "Ben benim hiçbir şeyim olmayan bir adamı öldürmek istedim. O ise aynı kanı taşıdığı ağabeyini."

"Şu an beni öldürmek istemiyormuşsun gibi konuşuyorsun."

"Şu an sadece başının ağrısını yok etmek istiyorum."

Ahra ilk defa denk geldiği ve belki de ömrü boyunca bir daha ne zaman yaşayacağını bilmediği bir anı yaşamanın tam içindeydi: Payaslı, bu cevapla olabildiğince gülümsemişti ve hatta gözleri dahi kapanmıştı bir noktada. Az önce Ahra'nın açtığı gömlek ilikleri iki yana ayrılınca göğsünün hareketlendiğini dahi iyi derecede görebilmişti.

"Şaka yapmıyorum," dedi çekinerek. Parmakları Payaslı'nın şakaklarına ulaştığında ondan bir izin dahi istemeden tenini yavaşça okşamaya başlamıştı bile.

Gözlerini kapamdan önce kıpırdanan dolgun dudakların sözlerini anlayamadığında "Yaptığın bir büyüyse işe yarıyor," diye mırıldandı.

İnce parmaklar yüksek dozdaki kesicilerin görevini üstlenmişti ve hatta ensesine doğru yol alan sıcak dokunuşlarla gömleğinin içinden ensesine ve hatta omuzlarına süzülen dokunuşlar tüm zalimliğini tattırmayı ve hatta bambaşka bir nefreti kazanma ihtimaline karşı karısına bu geceyi sabah ettirmemeyi diliyordu.

Payaslı'nın ani tutuşuyla Ahra yanlış bir şey yaptığının korkusuyla geri çekildi. "Büyü falan yapmıyordum sadece birkaç söz." diye açıkladı kendini.

"Senin beni büyülemen için böyle şeylere ihtiyacın mı var sanıyorsun?"

Payaslı'nın uzandığı yerden kalkışı da yataktan ayrılmadan önce Ahra'nın avucuna dudaklarını bastırışı da Ahra'nın içinde çözülmemesi için ne savaşlar verdiği düğümleri bir bir kesip atıyordu ve Ahra bu durumdan hiç hoşnut kalmıyordu.

"Başımın ağrısına şifa olan parmakların beni bambaşka sızılara hapsetmeden gitmem ikimizin de hayrına olacak." dedi ve Ahra'ya bir söz bile tanımadan kalkıp gömleğini ilikledi. Zaten bu en iyisiydi.

Üzerini değiştirmek için kocasının odadaki varlığını yok sayarak dolaba yöneldiğinde Payaslı vazgeçmemişti. Ahra'nın beline sarılmış, boynundaki minik ize dudaklarını bastırmıştı ve hatta kenardaki ceketinin cebinden hemen az önce aldığı ikiye katlı kopmuş, yıpranmış defter sayfasını karısına uzatmıştı.

Ahra sırtını arkasındaki bedene yasladı ve "Bu da ne?" dedi hiçbir şey olmamışçasına. Bir yandan da önündeki sayfayı araladı. Dudakları aşina olduğu dildeki yazıma şaşkınlıkla aralanırken başını yana çevirdiğinde oldukça yakındı arkasındaki yüze.

"Selma Hanım'dan sana bir hediye." dedi ve çıktı. Ahra'nın bu defter sayfasına kendisinden daha çok ihtiyaç duyduğunu da burada yazılmış her bir kelimeyi özgürce duygularını belli edebileceği yapayalnız kalsa da korkmayacağı bir yerde okumak isteyeceğini de çözmüştü artık ve ona bu olanakları sağlama isteği kendi dürtülerinden de önce geliyordu.

Bu yazıyı tanıyordu Ahra. Şu an dokunduğu bir kağıt parçası bile nefesini kesmeye yetmişti. Eli ayağı birbirine dolanmış bir şekilde kıvrıldı bir köşeye ve saçlarını okşayan bir el sıcaklığıyla okumaya başladı yüreğine dokunan kelamları.

Bir kötüye kalbimi kaptırma ihtimalim yeryüzündeki tüm kötülüklerin ortağı olma ağırlı bırakmıştı omuzlarıma. Lakin ben, o an bir sevda uğruna tüm bu yükün altında ezilip paramparça olmayı bile hoş karşılamıştım. Onun uğruna, yoldaşı olduğumu sandığım tüm değerlerimi zihnimin içinde bir çırpıda yakıp yıkmıştım. Kendimden geçmiştim de ondan geçememiştim. Bana baktığında bir duvar kenarında dalmış olduğum hayaller dehlizinde önce benliğimi kendimden uzaklaştırdı, sonra ise tüm bu düşüncelerin tehlikesi aldında kalmaktan beni kurtardı.

Kötü değilmiş. Kötülerin yuvasında ruhu delik deşik edilmiş.

O, kitaplarımın ıslanacağından böyle büyük bir telaşa düştüğümü sandı ancak benim endişem onun sandığından çok daha başkaydı. Ne olurdu ansızın yağmur bastırmasaydı? Kalkıp gidecek ve onu bir daha hiç göremeyeceğim korkusu bedenimi ele geçirdiğinde belki de dökeceğim yaşları saklamak içindi göğün ağlayışlı fırtınası.

Baban o yağmurun altında ıslanmayı seçti ve bedenini sırılsıklam hale getiren damlaların altında açmayı beceremediği bir şemsiyeyle koştu bana. Oysa ben ona çekilen adımlarımı kesip hemen arkamdaki evin çatısı altına sığınsaydım ve onu orada öylece bıraksaydım veyahut bana yalnızca yaşam desteği sağladığını düşündüğüm beceriksiz kalbimdeki şiddetli depremin etkisine söz geçirebilseydim eğer, bizim için her şey çok daha başka olabilirdi. Ama bu defa da iki ayrı gönlü sığdırabilecek bir biz'den bahsedemeyecektim onsunluğun savaşıyla yara aldığım anlarda sığındığım satırlarımda. Özlemiyle titreyen parmaklarım, gözlerimden usulca akan yaşlarla ıslanan kağıtlara biz hitabını işleyemeyecekti. Ben ve o değil, biz.

Onun bedenime değen her bir damlaya nefretle homurdanıp koşarken açamadığı bir şemsiyeyle verdiği savaşa heyecanla gülümsemeseydim eğer... İşte asıl o zaman hikayemiz yarım kalacaktı. O hiç hayatımda olmayacaktı. Hasretiyle beni yataklara düşüren, genç yaşımda kara saçlarımın rengini söndüren yokluğu; hayatımda hiç var olmamasından çok daha bahtiyar ediyordu. Ne de olsa sevdaya düşen hiçbir ademoğlu masumluğunu koruyamıyordu.

1996 yılının Eylül ayında kader ilk defa Harun Erdenil'den yanaydı. "Atarım bak kendimi yola dediğimde; at, bana ne der gibiydin, ne oldu şimdi?" demişti adını öğrenmek için bin bir çaba sarfeden bir adam değilmiş gibi güvense dahi bunu belli etmek istemeyen Bennu'ya.

"Genç yaşımda gözlerinin önünde kalpten gideceğim diye mi bu korkun?" diyerek kandırmıştı bir daha görememekten korktuğu kadını. "Tamam tamam korkma. Endişe etme. Sadece... Bir an kalbim göğsümü yarıp çıkacak sandım seni görünce. Yüreğim aşina değil yaşamın güzellikleriyle karşı karşıya kalmaya, kusura bakma." diyerek gönlünü kazanmıştı. "Gülüşün karşısında ne yapacağımı şaşırdım diye gülüyorsan böyle hiç durma, ya dilini öğret ya da aramızdaki sessizliğin haykırdığı sözleri senin de anlıyor olduğunu göster bana." diye yalvarmıştı resmen tahmin ettiği gibi dilini anlayan kadının sırf zora sokmak için Harun'u kandırışı.

Bir de "Çünkü bu aramızdaki sevdanın dili. Bana yabancı olan senin sözlerin, sen değilsin. Bu aramızdaki şey... Ezelden bir aşinalık... Sen de farkındasın, biliyorum. He dilimi anlayıp anlamazlıktan geliyorsan, beni elinde oyuncak edip bir güzel eğleniyorsan orasını bilemeyeceğim. Ama sen bil. Dilinden çıkanları anlayamasam da yüreğinin lisanını şimdiden çözdüm. Daha da kurtulamazsın benden." sözleriyle çelmişti aklını.

Harun Erdenil, Bennu uğruna yolundan şaşmıştı da vurulduğu yüreğe girme uğruna hiçbir yoldan geri kalmamıştı.

 Ahra'yı hayata bağlayacak bir detay yalnızca bir defter sayfası olacaksa eğer, aslında her şeyden önce bunu kendisine getiren kişiye beslemek istediği duyguları gün yüzüne çıkarmak için bir savaş başlatmalıydı içinde, her şeye rağmen.

Ancak ne mutluluk gözyaşlarıyla sabahı yalnız başına gece etmesi ne de annesinin babası için yazdığı satırlardaki anlamların ağırlığı altında ezilmesi onu bu düşüncelere itebilmişti.

Şimdi aksine çok daha derinlerde muhafaza etmek istiyordu tüm duygularını çünkü biliyordu ki zihnini karıncalandıran duygular hayatları mahvetmekten başka bir işe yaramıyordu. Kanıtıysa sarılıp uykuya daldığı bir kağıt parçasıydı.

Mahvetmekten başka işe yaramıyorsa neydi şimdi bu alışkanlık hissi?

Yeni bir güne onsuz başlamak farklı hissettirmişti Ahra'ya.

Bundandır ki ayna karşısına geçip hazırlandığında da odadan çıkıp denk geldiği herkesle birkaç kelime sohbete tutuştuğunda da aklı hep başka bir yerdeydi.

Yine ve yine uyku mahmurluğuyla zar zor anımsıyordu onun gecenin bir yarısı yanına geldiğini ve yeniden sabahın ilk saatlerinde yataktan ayrılışını.

Evdeki sessizlikle bahçeye çıkıp atlarına gidecekken geniş salonda Ersoy'u bir adamla gördüğünde merakına yenik düşerek adımladı yanına. Büyük yemek masasının üstünde birkaç parıldayan kutu ve etrafında da paha biçilemeyecek değerlerini bas bas bağıran pahalı saatler bulunuyordu.

Ersoy "Gelsene Ahra. Burada olman çok iyi oldu," dedi varlığını fark ettiği an. "Bana yardım eder misin? Bunca şey arasından bir seçim yapmak benim gibi karasız biri için çok zor."

Ahra'nın Ersoy'u seviyor olmasındaki en büyük etken sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibi gördüğü her an samimiyetle yaklaşmasıydı ve Ahra'nın bu evde belki de en ihtiyacı olduğu şey sahici bir arkadaşlıktı. İzel ile nasıl konuşuyorsa Ahra'ya da öyle yaklaşıyor olması Ahra'nın bu evde en çok Ersoy'u sevmesine neden oluyordu. Tabii Nezir Bey'den sonra.

"Seçerim tabii ama..." İyice yaklaşıp kol düğmelerine, saatlere baktı ve büyük metal sergileme kutusundan yeni birkaç ürün çıkaran şık giyimli adama dönen gözlerini hiç ayırmadı. "Gerçekten hepsi çok güzelmiş, karar vermek zor."

Çekinerek Ersoy'a yaklaşıp daha kısık sesle devam etti: "Bu insanların böyle eve kadar girmesi tehlikeli değil mi?"

Ersoy elindeki düğmeleri incelerken gülümsemesi neredeyse solma raddesindeydi. Yanındaki kadının korkularını anlamak üzülmesine neden olsa da bozuntuya vermedi. "Tehlike her zaman her yerde," dedi öncesinde. "Önemli olan önlem alıp farkında olmakta." Elindeki metal renkli siyah işlemeli bir çift kol düğmesini gösterdi. "Bu nasıl?" dedi emin olamamakla birlikte beğenisini de gizleyemeden. Üzerindeki günlük bir tişörtün aksine sanki gömlek giyinmiş gibi bileğine yaklaştırıp Ahra'ya gösterdi.

"Güzel ama pek senin için değil gibi... Bu fazla ağır."

Ahra'nın açık sözlülüğü bir şeyleri gizlemeden direkt dile getirişi Ersoy'un her zaman hoşuna giderdi. Alınmadı ve "Daha çok... Azem gibi ciddi adamların işi?" dedi sorgulayarak. "Koskoca Payaslı dururken bize yakışmaz, haklısın."

Ahra da elinde olmadan güldü ve kafa salladı. "Öyle demek istemedim," dedi utangaç bir tavırla. Görevli adamın siyah kumaş eldivenlerle dikkatle temas ettiği ürünleri Ersoy sanki değersiz birkaç taşmış gibi deniyor ve hala istediğini tam anlamıyla bulamıyordu ki Ahra'nın "Buldum!" demesiyle baktı seçtiği ürüne.

"Tekte efsaneyi bulmuşsun."

Büyük bir beğeniyle yöneldiği ufak kurt başı figürlü düğmelere uzandığında Ahra bir refleksle elleri arasında tutuğu küçük kutuyu göğsüne doğru çekti.

"Bunlar senin için değil," dedi hızla. "Devran için."

Fazla dikkat çektiğini düşünerek bir başka kutuyu daha aldı eline ve "Tabi bu da senin için." deyip Ersoy'a uzattı. "Bence bu tam sana göre."

"Yani en klasını kocana seçip sonra gönlümü yapmak ister gibi bana yardımcı olman gözümden kaçmadı değil ama sağ ol yine de," dedi Ahra'yı iyice utandırmanın keyfini yaşayıp ellerindeki ürünleri görevli adama uzatıp işlerinin bittiğini belli ederek. "En azından İzel gibi zaten kararsız olan aklımı iyice bulandırmadan çözdün işimi."

Payaslı'nın kahvaltı masasında bulunmaması, tüm soruların Ahra'ya doğrultulmasına neden olmuştu ve onu kurtaran yine Ersoy'du. Şimdi de eğlenceli bir sesle "Gerçi... ben geldiğinde eve almazsın diye düşünmüştüm ama sen bir de hediye seçtin adama." diyerek Ahra'yı kötülüklere yönlendirir gibi bir cevap bekliyordu.

"Ama sen söyledin çok işi olduğunu, hatta haber bile veremeyecek kadar yoğun olduğunu. Yoksa sana güvenmekte hata mı yaptım?"

"Yani güven, güven tabi de ben de bu evin bir ferdi olarak koskoca Payaslı'nın karısından fırça yemesini, bir hesap verdiğini görmeyi diliyordum sadece. Hani göremesem de kulağıma gelsin yani bir yiğidin sevdayla boynunu eğişi."

"Bunları onun yanında da söyleyebileceksen sırf senin mutlu olman için elimden geleni yapabilirim aslında..."

Ahra'nın tatlılıkla verdiği karşılığa "Allah korusun!" diyerek ciddiyetle atıldı. "Bunlar da aramızda bak. Ben daha gencim. Önümde upuzun bir hayat var. Çoluk çocuğa karışmadan ölesim yok. Üstelik ölümümün Payaslı'nın elinden olmasına hiç niyetim yok."

"Öyle söyleme." Ahra'nın kısık sesini bastıran başka bir ses yankılandır etrafta.

Ersoy çalan telefonunun ekranına baktıktan sonra karşısındaki kadına gösterdi PAYASLI aramasını. "Korkuyorum ben bu adamdan." dedi inandırmak ister gibi. "Adını andığım an mekan zaman farketmeksizin Azrail gibi ensemde bitiyor."

Geç açsa bir sorun yaşayacakmış gibi anında yanıtladı ve dışarı çıkmak için ayaklandı. Ahra ise duymuştu "Kusura bakma ağam yengemle sohbete dalınca çıkmış aklımdan." dediğini. Hızla ilerleyen adımları duraksadı. "Bahane değil, sahiden evdeyim. Ahra'ylayım." dedi ve kulağında telefonla olduğu yerde Ahra'ya döndü. "O telefon boşuna alınmamış. Aradığında açman gerekiyormuş. Sana ulaşmak için araya illa birilerini sokmak zorunda kalmaması gerekiyormuş."

Ahra'nın şaşkınlıkla kendisini gösterip "Bana mı diyorsun?" deyişine anında "Yok," diyerek cevap verdi. "Ben demiyorum. Ben sadece aracıyım. Yani tam böyle demedi ama verilmek istenen mesaj bu." Ahra'ya söylediği sözler sırasında Azem Devran Payaslı'nın ateş püsküren halleriyle kuzenine sövüşü de kulağını çınlatacak derecedeydi tabii.

"Koskocaman evin içinde elimde hep telefonla mı dolaşacağım? Bir yere gittiğim yok ya. Yerim belli. Ulaşmak istiyorsa vakitlice gelebilir."

Ersoy kulağındaki telefonu uzaklaştırıp ahizeyi kapadı ve tüm ciddiyetiyle "Ya daha demin ne konuştuk biz? Ben sana yaşamak istiyorum falan demedim mi? Nasıl söyleyeyim şimdi bunu?" dedi ve yeniden telefonu kulağına çıkardı.

Ahra'nın bu cümleyi kurmuş olabilmesine de şaşıyordu çünkü söz konusu Payaslı olunca bu tarz bir serzenişi nasıl karşılayacağını kestiremiyordu.

Ahra'nın yalnızca ben anlamam dercesine omuz silkmesine, tek bir adım bile geri gitmeyeceğini belli eden net tavrına bakılırsa işi yaştı.

Hatta bu da yetmedi "Unutmadan," diye ekledi Ahra da. "Ben onu göremediğim için lütfen sen söyle, Süslü'yü yerinden edip kapı dışarı etmesin bir daha. Kedicik boş bulduğu yere kıvrılıp uyumaktan başka hiçbir şey yapmıyor."

Ersoy'un yeniden ben bu nasıl söyleyeyim ikazları başlayacaktı ki telefonun diğer ucundaki Payaslı mesajı almıştı: "Söyledin saydım Ersoy. Ama cezasını da sana kestim haberin ola."

"Yaktın başımı Ahra," diyerek çıkmıştı odadan Ersoy.

Ahra'nın gerçekten bir evdeymiş hissiyle dolup taştığı nadir anlardandı. Ama bu bile çok görülmüş gibiydi Şahsenem'in elinde iki kahveyle büyük kemerli kapıda belirişi.

Ahra kendisine doğru gelen kadının onu zehirleyebileceğini dahi düşünmüştü ve hatta bu endişesini belli etmek istemeyerek temkinlice bakıyordu her hareketine.

"Burada olduğunu görünce, biraz konuşalım istedim. Ersoy'un gitmesini bekledim."

Tam karşısına oturup kahveleri ortalarına bıraktığında bile saçmasapan bir kabus görüp görmediğini düşünüyordu Ahra.

"Hazır kimse yokken benden kurtulmak için ilk fırsatta harekete mi geçtin?"

Sinir bozucu bir kahkahayla güldü. "Benim seninle bir derdim yok." dese de Ahra'nın kuvvetli hisleriyle olduramadığı hoş karşılamadığı bir enerji yayıyordu etrafa, bu ilk adımı atan kadın. "Dünden sonra düşündüm biraz, Ahra." dedi düşünceli ve yorgun bir sesle. "Aynı çatı altındaysak bir şekilde sakince karşı karşıya da gelebilmemiz gerek."

Bu defa şaşkınlıkla gülen Ahra oldu. "Bunları sen mi söylüyorsun?" Alnında dağılan saçları iki yana uzatışı, zaman kazanmak ister gibi ağabeyini andıran kara gözleri inceleyişi biraz zaman kazandırdı. "Gece rüyanda bir şeyler mi gördün? İlahi bir güçle dokunulmuş gibi sanki sana."

"O soğuk görünüşünün altında tatlı bir kızsın aslında." İki samimi dostun her zamanki kahve saati edasıyla uzanıp bir yudum aldı ve kaşlarıyla diğer fincanı gösterip "İçsene." dedi. "Soğutma."

"Benimle oyun mu oynuyorsun?" Arkasına yaslanıp göğsünde birleştirdiği kollarıyla bir an önce ne diyecekse onu demesini bekledi Ahra da. Yaşamak zorunda kaldığı hayat genç yaşında insan sarrafı yapmıştı onu ve bu kadının bakışlarından değil, şu kapıdan girerken attığı adımdan anlamıştı zehrini akıtacağını. "Belli ki söylemek istediğin şeyler var. Ne söyleyeceksen söyle de oyun oynamak zorunda kalma."

Bu söylem hoşuna gitmiş gibi güldü ve sahiden de bir oyun oynamak zorunda kalmayışına sevinerek bir yudum daha aldı. "Rahmetli dedem yılan yılanı zehrinden tanır, derdi biliyor musun?" dedi sinir bozucu bir sakinlikle. "Üzülme şimdi canım sana yılan falan dediğim yok. Bakışlarındaki o sonsuz nefreti görüyorum sadece, ondan. Tıpkı senin bendeki nefreti gördüğün gibi." Kısacık bir sessizlik sonrası "İzin vermeyeceğim Ahra." dedi. "Benim mutluluğumu elimden alan adamın yaşadığı sürece yüzünün gülmesine izin vermeyeceğim. Sana da yazık olacak."

"Peki ya acımayı?"

Anlamadım, der gibi başını eğdi ve fincanını tabağına koydu.

"Demek istediğim, peki ya sana acımayla baktığımı görebiliyor musun Şahsenem? Bunu soruyorum. Bu kadar imkanın içinde nefret duyduğun, öldürmek için yanıp tutuştuğun adamın çatısı altında kalıp onunla aynı havayı solumak çok zor değil mi? Niye yapıyorsun bunu kendine?"

Gerçekten anlamak ister gibi bakıyordu Ahra gözlerinin içine. Katil dediği, zalim bildiği adamın kendi öz kardeşine nasıl bir kötülüğü olabileceğini düşünüp duruyor ve hatta Şahsenem'e hak verecek raddeye getiriyordu resmen düşüncelerini bir noktada.

Oysa Şahsenem her defasında bir şekilde bu hakkı kendi elleriyle itiyordu.

"Sen bana acıyacak en son kişi bile değilsin. Ama böyle giderse asıl acınacak duruma düşen kişi sen olacaksın. Sen de tadacaksın. Bana yaşattığı her şeyin mislini yaşatacağım o yatağına girdiğin adama—"

"O cümleni sakın tamamlama." Ahra'nın ayağa kalkıp öfkesini dizginlemeye çalışması zihnin içinde çınlayan her bir kelimeyi bastırmak istemesindendi. "Sen beni neyle korkutmaya çalışıyorsun? Ordan bakınca bir iki bağrışa korkup sinecek biri gibi mi görünüyorum. Sen bana ne yaşatabilirsin ki Şahsenem? Sen bana bu hayatta daha kötü ne yaşatabilirsin?"

Bugüne dek yaşadığı her acıyı hesaba katarak sarf ediyordu cümlelerini Ahra. Yalnızlığını da göz önünde bulundurarak korumak istiyordu kalabalıklar içindeki asıl yalnızı.

"Eğer benim evliliğim seni mutsuz ediyorsa git burada. Görme bizi. Çünkü sen böyle konuştukça beni her gördüğünde ezmeye çalıştıkça ben senin iğrenerek bahsettiğin o adama daha çok bağlanıyorum."

"Ya sen kimi kimin evinden kovuyorsun?"

Yükselen sesini "Allah aşkına yine ne oluyor burada?" sesleri böldü.

Ahenin Hanım da Yadigar Hanım da dışarıdan geldiklerini belli eden halleriyle girmişlerdi büyük salona. İzel her zamanki halleri dermiş gibi sessiz sedasız ilerleyip az önce Ahra'nın oturduğu yere kuruldu.

Şahsenem'in sahiden küçük şımarık bir çocukmuş gibi hararetle "Gelin Hanımızın saygısızlıklarını dinliyorum ne olacak?" sorusuyla Ahra'nın dolgun dudakları yok artık dercesine açılmış, inanamamış gibi iki yana hafifçe hareketlenmişti başı.

"Doğru," dedi yine de. "Senin iyiliğin için değil, kendi evliliğim ve kocamın mutluluğu için gitmenin daha iyi olacağını düşünüyorum. Ve sen kiminle ne derdin varsa bunu çözmek yerine kendini mahkum ettiğin bu mutsuzluğun içinde etrafındakilerin de huzurunu kaçırıp solup giderken ben bu çatı altında evliliğimi gönlümden geldiği gibi yaşamaya devam edeceğim. Karar senin."

Şahsenem'in böyle bir çıkışı beklemediği Ahra'nın üstüne yürümek için adım atmasıyla diğerlerinin de harekete geçmesine neden oldu. Ahenin Hanım gerçekten üzüntü duyarak "Yeter artık," diyordu kızına. Daha nice şey söylerken bile Ahra'nın tek düşüncesi bu evdeki herkesin bir şeylere göz yumuyor olmasınaydı.

Sessiz sakin bir kenarda durmuş olanları izleyen İzel'se bir yudum almak için uzanmıştı hiç dokunulmayan kahve fincanına. Şahsenem'in sakinleşmek için sağa sola gidiyor olmasıyla dikkatini çeken manzarayla "Aptal mısın?" dedi öfkeyle sanki sinirini küçücük kızdan çıkarmak ister gibi. "İçme şunu!" derkenki haliyle İzel'in parmakları arasından sertçe alıp masaya vururcasına bıraktığı kahve fincanının çıkardığı sesle omzunun üzerinden dönüp baktı Ahra ardına.

Gülümsedi yalnızca.

Olmayan bir bebeği düşürmek istemek ve hatta buna teşebbüs etmek Şahsenem için bile fazlaydı. Şahsenem bu sınırı çoktan aşmıştı.

Ahra'yı bir kedi misali sindiği cam kenarından ayıran arkasından gelen "Gelin Hanım," hitabıydı. Beklediği, farkında olmadan yolunu gözlediği kişi sonunda gelmişti. Başını yasladığı yerden kaldırıp sesin sahibine baktığında bu hitabın nedenini bilir gibi gardını kuşanmıştı anında.

"Bugün dilinden epey nasiplenenler olmuş, ben yalnızca bana mahsus kalır sanmıştım." Çekincelerinin haksız olmadığını Payaslı'nın bakışlarından, sözlerinin tokluğundan anlamıştı ama geri adım atmayacağı da ortadaydı.

"Hiç zaman kaybetmediler değil mi?" dedi kızgınlığını ve nasıl bir tepkiyle karşı karşıya kalacağını bilmediğinin verdiği korkuyu nasıl gizleyeceğini bilemeden. "Ben bu evde bir bardak su içmek istesem daha dudaklarımı aralamadan sana haberi geliyordur gerçi."

Payaslı için, gerekirse öyle olacak, demek gereksizdi. Devam eden sessizliğiyle karısına ilerledi ve bahsi geçen dudakların tüm bu dikbaşlılığa rağmen nasıl tedirginlikle büzüldüğünü izledi. Haberdar olduğu şeyler de vardı bizzat karısından öğrenmek istediği detaylar da. "Ahra, sen Şahsenem'e ne söyledin?" dedi yalnızca. Ne söyledin de onu bu hale getirdin, demek istiyordu aslında.

Ahra ise "Söylemem gerekeni söyledim sadece," diyerek savundu kendini. Asilikle çıkan sesi, aksanına bulanan kelimeleri epey keskindi ancak karşısındaki adamın bakışları da bir cevap bekleyen duruşu da insanı harekete geçiren cinstendi. Pes edercesineydi "Hak etmişti ama," deyişi. "Şahsenem'in nefretini anlayamıyorum." diye başladı konuşmaya.

Sesine yerleşen tını az önceki asiliğinden çok uzaktaydı. "Senin yanında sana söylediği şeyler bir tek seni ilgilendirir. Ancak senin yokluğunda benim olduğum ortamda bizim hakkımızda, benim eşim hakkında öyle saygısızca konuşamaz. Ona durması gerektiği sınırı göstermekten başka hiçbir şey yapmadım. Bunun için kızacak mısın bana?"

Payaslı'nın keskin bakışlarını yumuşatan, müptelası olduğu kadının öpmemek için sabrının sınırlarında dolandığı dudakları arasından çıkan birkaç harflik bir kelimeydi. Günler önce kendisine evet demektense avucuna bıraktığı silahı kafasına dayamayı tercih eden kadının kendisini eşi olarak kabul etmesi, bir de yetmezmiş gibi bunu sadece ona değil, başkalarına da dile getirişi Azem Devran Payaslı'nın yeniden doğuşu gibiydi.

Ahra bu bakışlar altında bembeyaz teninin kızardığını hissettiği ve yalnızca yanaklarının değil bedeninin de alev alev bir hale gelişinin hissettirdiği telaşla oturduğu cam kenarından yavaşça kalktı. "Bana böyle bakma," dedi yanından geçip gitmek istediğinde. "Korkutmaktan başka bir şey yapmıyor. Kızacaksan da kız ama öyle bakma. Ben kötü bir şey yapmadım."

İnce bileğine sarılan parmaklar tarafından durdurulduğunda "Kork zaten Ahra." sesi onda yutkunma isteği uyandırmıştı. "Bakışlarım bu kadar korkutuyorsa, düşüncelerimi duysan kim bilir nereye kaçacaksın."

Bileğine sarılan elle kapana kısılmış gibi hissetse de bu defa da diğer yandan gitmeyi denedi ve sahiden Payaslı'nın kolları arasında kalmaktan kendini kurtaramadı. "Bak," dedi olanı göstermek ister gibi. "İşte böyle ne olursa olsun benden kaçamayacaksın."

Gömleğinin açıkta bıraktığı göğsünde, geniş omuzlarında dolanan gözleri onun biçimle yüzüne hiç çıkmamıştı ama tüm cesaretiyle "Ben senden kaçmıyorum," demeyi becerebilmişti sonunda. Omuzları dik, yüzü yüzündeydi artık. İlk günkü gibi çenesini kaldırmaktan gözlerine bakmaktan hiçbir çekince duymayan Ahra yeniden yerli yerindeydi.

"Bu verdiğin savaş ne o halde?" diye sordu Payaslı tüm ciddiyetiyle.

"Benim savaşım seninle değil, sana olan hislerimle."

Ahra'nın kendi dilinde, dilinden öylece firar eden kelimeler karşısındaki adamın nefesine karıştığında çok geçti artık. "Dilin ayrı söylüyor, ahu gözlerin bir başka konuşuyor, Ahra." dedi göz göze geldikleri her an elle tutulur derecede kendini belli eden tutkularına kapılıp gitmelerine minicik bir adım kala. "Şimdi sana uyup akılla mı hareket etmeli, zalimliğe sığınıp gönlümden geçene mi meyletmeli?"

"Aklımla hareket etmiyor olsaydım eğer senin gibi eli kanlı bir zalimin değil kolları arasında olmak, aynı çatı altında bile bulunmazdım."

Şu durumda bile bir şekilde Payaslı'yı sinirlendirmeyi başarabiliyor olması Devran'ın zaten hissettiği gerginliği daha da arttırması ve bunu bile isteye Ahra'dan çıkaracak olmasına çıkıyordu ancak istediği tepkiyi vermeyi bileğindeki elini çözdü ve boynuyla ensesindeki yerini aldı. Bu yumuşak tene her fırsatta dokunmak onun için inanılmaz bir zevkti ancak şimdi çenesini tuttuğu kadının dudaklarını dudaklarına bastıracakmış edasıyla yakınına çekmesi Ahra için beklenmedikti. Onu zorlamak hoşuna gidiyordu. Kurdun inindeki yaralı ceylanın daha ne kadar kafa tutacağını merakla izliyordu.

"Madem benim gibi bir adamla aynı çatı altında dahi bulunmazdın... Neden kollarımın arasındasın?"

Ahra'nın çekici gülümsemesi Payaslı'nın işini zorlaştırırken "Unuttun mu, Payaslı?" diye fısıldayışı kanını kaynatır hale getirmişti. "Sana evet demezsem sen beni öldürecektin. Ben de sana evet demeyi seçtim. Çünkü seni ben öldüreceğim.Sonra da gideceğim—."

Ahra'nın sözünü kesen aralık dolgun dudakları üzerinde Payaslı'nın kendine yer edinen baş parmağıydı. "Bundan sonra o cümleni sana hiçbir zaman tamamlatmayacağım. Bugünkü yöntemim buydu," derken içi giden dokunuşla parmağını gezdirmişti yumuşaklığını, ıslaklığı ve sıcaklığını teninde hissetmek istediği dudaklarda.

"Sen yine de akıtacağım ben zehrimi, dersen eğer bundan sonraki susturma yöntemlerim bambaşka olur, benden söylemesi."

Payaslı'nın tehditi Ahra'nın içini titretecek raddede etkiliyken her şeye rağmen eğilip boynuna bastırdığı dudakların sıcaklığı Ahra'nın aklını alacak derecede çıldırtıcıydı.

Bile isteye parmağını dudaklarından çekerkenki tavrı da bakışlarıyla ayaküstü istediğini almış gibi büyük bir zevkle geri çekilişi de Ahra'nın kaybeden taraf olduğunu açıkça göstermişti ikisi arasında.

Ahra kendine dahi açıklayamadığı o düşüncenin esiri olmuştu, istediği bu bile değilken.

Dakikalar önce Şahsenem'in yapmak istediği, yaşadıklarımı yaşayacaksın minvalindeki sözleri, esiri etmişti arzuladığı adama karşı hissettiği tüm duygularını sakladığı odacıktan çıkarmak için bir adım atmak istediği o anda.

Gözleri büyük odada önce kasaya sonra da silahlarının olduğu gizli duvara uğrayan adamın sırtındaydı itinayla. Kendi sırtınıysa zar zor yaslamıştı arkasındaki duvara.

"Gece geç geleceğim," deyip odadan çıkacağı sırada çatallaşan sesiyle "Sana bir şey söyleyeceğim." diyebilmişti güç bela. "Bileğim çok ağrıyor. Bir de ben Süslü'yle değil, seninle uyumak istiyorum. Lütfen çok geç kalma."

Aldığı "Benim de başım çok ağrıyor, Ahra." sözleri geldiği ilk an şifalı ellerin büyüsüyle büyülenmek istediğinin ve olabildiğince erken geleceğinin teminatıydı.

Ahu gözlüsü dile getirmese dahi artık farkındaydı.

Başını yastığa koymak için bir bekleyeni vardı.

Yatağın hareketlenmesiyle mümkünmüş gibi daha da sıkı kapadı gözlerini, Ahra. Oysa ayak ucuna oturan iri bedenle merakına yenik düşüp uyuyormuş gibi yapmaktan anında vazgeçmek istedi. Şu kapkaranlık odada bile gözlerini açıp ona bakmaya çekindi.

Payaslı ise daha odaya girdiği ilk andan bu yana karısının uyumadığının bilincindeydi. Onun bu küçük oyununu bozmak istememişti. Tıpkı diğer oyunlarını bozmadığı gibi.

Yatağa oturunca günün yorgunluğuyla, omuzlarındaki yükün ağırlığıyla derin bir iç çekti yalnızca. Koca yatakta bir köşeye yavru ceylan misali kıvrılan bedenin sıcaklığına bulanıp gevşemek için can atsa da karısından işittiği sözler bir hançer gibi derinden yaralamıştı yüreğini.

Parmakları karısının ince bileğini sardığında burkulan ayağının acısını almak ister gibi narinlikle okşadı tenini. "Gün boyu oradan oraya dolanıp durmuşsun." dedi, bana duyduğun öfkeyi adamlarımdan çıkarmaya çalışın kulağıma geldi demek yerine. "Çok ağrın oldu mu?"

Kısacık bir sessizlik sonrası çok da uzatmadan belli belirsiz bir sesle "Biraz," diye mırıldandı Ahra yalnızca. Tenindeki sıcaklığın hissiyatı o azıcık acıyı da söküp almıştı.

Dilinin ucuna kadar gelen soruyu dudaklarını dişleri arasında sıkıştırarak engel olmaya çalışsa da engel olamadı. "Peki senin?" diye sordu çekinerek. "Başın hala çok ağrıyor mu?"

Saatler önce teninde dolanan dudakların sıcaklığı yeniden aklına geldiğinde sıklaşan nefesini düzene sokmak ister gibi hafifçe hareketlendi ve sırtını yatağın başlığına yasladı. Bu süreçte ayak bileğinden ayrılmayan el, ona hiç kolaylık sağlamadı.

Payaslı'nın zifiri karanlık odada gözleri ahu gözlüsüne ulaştığında karşısındaki eşsiz manzarayla nefsi zordaydı. "Karımın dili ne kadar yaralayıcıysa eli de bir o kadar şifalı." deyişi pek bir manidar çıktı. "Bir dokunuşun... Dert deva ne varsa söktü aldı."

Sözcükleri bin bir anlamla harmanlanmıştı. Çünkü onun da zihni öncesine uğramıştı. Şakaklarında yavaşça dolanan zarif parmakların yakıcılığıyla allak bullaktı. Sanki hala yerli yerindeydi şakaklarını okşayan yakıcı dokunuşları.

"Tabii bu yeniden istemediğim anlamına gelmez." dedi bariton bir sesle. Yalan değildi, ağrısı yok denecek kadar unutturmuştu kendini lakin bir daha aynı efsuna bulanmak adına kafam ağrıdan kopuyor diyebilecek kadar muhtaçtı bir ufak dokunuşa. "Uykun açılmasın. Sonrası için borca yazarım, aramızda hallederiz."

"Birkaç saate hava aydınlanacak." dedi bulanık zihniyle pencereden dışarı bakarken. "Senden özellikle geç kalmamanı dilemiştim ama yine geç kaldın. Ben bu yatakta tek uyuyacaksam aynı odalarda neden kalıyoruz ki? Sahi Süslü nerede?"

Sen gittikten sonra saatlerce yapayalnız hissettim diyemese de son derece bu hissiyatla yüz yüzeydi. Süslü bile yataktaki boşluğu değerlendirmeyip bir kapıdan uğrayıp çekip gitmişti.

Devran'ın yanındaki yerini almasıyla neden geç geldiğini belli eden kan kokulu sessizlik sonrası "Beni babama götürür müsün?" diye soruverdi aniden. Yalnız değildi ki. Bu topraklarda asla yalnız değildi. Yalnızca biraz daha vakte ihtiyacı vardı kavuşmak adına ama dayanmak pek zordu. Ne Servet'in etrafına ördüğü kafesin yıkılıp bozulmasını bekleyebiliyordu ne de başındaki tüm belaların bitmesini.

Yanına uzanan iri beden baktı tüm karanlığa inat. Hiç beklemediği anda kolları arasında kaldı hatta ve Payaslı'nın kendisine seçtiği pozisyon epey rahat olsa da Ahra için çok zorluydu.

Ahra kırgınlıkla büzülen dudaklarını sonunda aralayabildi. "Ben senden tek bir şey istemiştim," dedi üzerindeki iri bedenin varlığını hiçe sayarak. Sanki az önceki halleri bir hayalden ibaretti.

Ahra'nın hırçınlığının yerini bitmek bilmez bir kırgınlık almıştı ve bunu göstermekten ilk defa çekinmiyordu. Yaşama, olanlara ve hatta direkt Payaslı'ya duyduğu kızgınlığı bile koşup yine aynı adama şikayet etmek ona bu hayatta ayakta kalma güveni veriyordu.

"Bana evet demezsen, İstanbul'u senin emrine vermezsem öleceksin demiştin bana. Ben bu yüzden evet dedim sana. Ama bu şehri değil emrime vermek, sen benim bu şehrin sokaklarında bulunmama bile izin vermiyorsun."

"Sen benim sözlerimden bunu mu anlıyorsun?" Payaslı'nın katran karası gözlerinden anında ayrıldı Ahra'nın gözleri. "Yoksa güzel canın öyle mi anlamak istedi." Bakamıyordu gözlerine çünkü beklediği ses de söz de bu değildi. Saçlarını okşar gibi, acısını hisseder gibi çıkmamalıydı sesi. Zor oluyordu. Nefret etmek de çekip gitmek de. Hatta gidememek daha da zor oluyordu her defasında.

Üstelik anladığı bunlar da değildi ama bu eve geldiği günden bu yana tek bir şey istemişti ve şimdi bir başka şey istemeye cesareti olur muydu bilmiyordu.

"Sen dedin ki; ben babamı görmek istiyorum, Devran." Sözlerinin doğruluğunu direkt sahibine kanıtlama isteğiyle dokunmaya kıyamadığı tene uzandı parmakları. Çenesini tutmuş, yeniden gözlerine bakmasını sağlamıştı. "Peki ben sana ne dedim, yavru ceylan? Sen bana adımla sesleneceksin ve ben sana yok diyeceğim öyle mi? Sen inanabiliyor musun böyle bir şeye?"

Bu denli yakınlığa kayıtsız kalamayan zihni nedeniyle bir süre yanıtsız bıraktı Ahra bu keskin bakışları.

Hemen sonrasında ahu gözleri kısılmış, güzelliğine güzellik katan kaşları narinlikle çatılmıştı. "Kafesimin kapısını açacakmışsın!" dedi alayla. "O kafesin kapısında bekleyip birilerinin sonu olacakmışsın işte yine! Sen oyun yapacaksın diye ben bekleyemem ki ama!"

Öfkeyle çıkan kelimeleri ve söyleyiş şekli Payaslı'yı hafifçe güldürdü. İçi gidiyordu da sözlerinin yanlış anlaşılmış olmasını açıklayamıyor, karısının biraz olsun daha kendisine böyle rahatça konuşmasını diliyordu. Ancak o gizli gülüşün anında solması tek bir sözle olmuştu.

"Sen o kafesin kapısını açsan ne olur ki benim kanadımı kırdıktan sonra!" dedi Ahra, yaşlarla parıldayan kirpikleri hüzünle titrerken. "Senden gitmeyeyim diye yapıyorsun bunları biliyorum ama benim zaten senden gidebileceğim başka kimsem yok. Olsaydı eğer... Burada kalır mıydım sanıyorsun? Ben, bildiğimi sandığından çok daha fazlasını biliyorum Payaslı. Unutma olur mu?"

İlk defa bu denli netti tavrı. Alamadığı nefesi Payaslı'nın derin bir iç çekişine karıştı. Ancak daha ilk günden hesaba katamadığı tek bir şey vardı. O da Payaslı'ya sunmaktan çekinmediği hitabın gerçekliği. Eli kanlı zalimin gerçek zalimliği.

"Madem biliyorsun benden gidemeyeceğini...Hangi cesaretle arkamdan iş çevirmeye kalkışıyorsun o halde?" dedi bunu bildiğimi de biliyor musun der gibiydi kurduğu üstünlük ve başarmıştı da Ahra'yı her anlamda köşeye sıkıştırmayı.

"Yoksa ben de tıpkı senin beni yanlış anladığın gibi yanlış mı anladım seni?" diyerek son bir hak vermişti sanki. Ve bundan sonraki her şey alacağı cevapla şekillenecekti.

"Kim ne dediyse yanlış anlamışsın," dedi hızla. "Seymen amcanın Ali için söylediği şeyler için böyle konuşuyorsan eğer sen de ben de o da biliyor zaten dilediği şeyin gerçekleşemeyeceğini. Hem lafta olsa bile nasıl gitmek istemeyeyim ki..."

Bir serzeniş bitti bir başkası başladı. Ahra "Süslü bile benden yana değil." dedi hayata olan küskünlüğünü saklamaya çalışarak. "Bu evdeki herkes ama herkes senin tarafında senin yanında. Oysa en çok sen küsmeliydin bana. Ama yine bir tek sen küsmüyorsun bana."

Kısa bir sessizlik sonrası "Bak sana ne diyeceğim." dedi Payaslı. "İnsanın zehri tuttuğu sırdır, derdi dedem. Bu yüzden sırrını kime anlatacağından, kime sırdaş olacağından ziyade kimin zehrine bulanacağına dikkat et diye tembihlerdi. Haberin olsun, Devran Payaslı'nın tembihlemeleri bir nevi tehdit demekti. O yüzden benden sana bir ufak tembihleme, ahu gözlüm. Hakikatı konuşmayacaksan yanlışı ağzına alma ki bahsettiğin duruma hiç düşmeyelim. Olur mu?"

Anlayacağını anlamıştı Ahra. Olduğu yerde başını olumlu anlamda hafifçe sallayarak yanıtladı bu sözleri ve Payaslı'nın "Şimdi uyu ki sabah ilk anda dileğini gerçekleştirebileyim." deyişiyle kapadı gözlerini.

Yeni adımlamaya başlamış bir bebeğin endişesiyle eş değerdi Ahra'nın adımları. Yanında dağ gibi dikilen adamın araçta yol boyunca serçe parmağına sarılan parmakları şimdi ne yapacağını bilemezmiş gibi hareketsizdi.

Yıllar boyu, bu inanılmaz şehrin ona yasaklı olduğunu söylemekten ve hatta bunu göstermekten çekinmeyen bir teröristin içine saldığı korkunun kırıntılarıyla dışarı çıkmış olsa da biliyordu ki yanındaki adamın yaydığı güven hissi hepsini silip süpürmek için yeterliydi.

Yaşadığı kaybı değil, hasret kaldığı babasını görüyor olduğundandı Ahra'nın gözlerinde tek bir yaş bile bulunmayışı.

Geceyi sabah edemeyişi ve şimdi bile bir mermer tablanın başında kalışıyla yüzünde oluşan hüzünlü tebessüm akmayan yaşlardan çok daha acılıydı.

Yıllarca hayalini kurmuştu bu vuslatın ve bunun her versiyonunda karşısındaki sanki bir mezar değildi de ona kucak açmış bekleyen babasıydı.

Yaşarken gün yüzü göstermediği evladının yattığı mezar taşı soyadlarının ihtişamıyla döşenmiş gibi özenliydi.

Yaşarken bir kere olsun başını okşamadığı evladını saklayan toprağa görkemli çiçekler ektirmişti Servet Erdenil, sanki onu ölüme götüren kendisi değilmiş gibi.

Ahra sırtında hissettiği elin sıcaklığıyla büyülenmiş gibi baktığı toprak yığınına bir adım daha attı. Son bir adım daha. Bir kitabın ilk ve son sayfasıymış gibi defalarca çevirip çevirip okudu mermere işlenmiş ismi, doğduğu tarihin babasının öldüğü güne nakşedilmesini.

Yine ve yine tek bir damla düşmedi kirpiklerinin ucundan. Oysa haykıra haykıra ağlamak istiyordu. Ne ben geldim, diyebiliyordu ne de ben bu adamla evlendim. Her şeyden önce o kadar çok şeyi aynı anda söylemek istiyordu ki babası hayattayken bile yokluğunda söylemek için biriktirdiği her detayı şimdi en baştan sırayla anlatmak için sabırsızlanıyordu.

Baba benim dişim düştü demek istiyordu çünkü düşen dişini saklayıp babası geldiğinde yastığının altına koymak için hala gün sayıyordu babasının ay yüzlüsü, ahu gözlüsü.

Baba ben okumayı yazmayı öğrendim sana tüm mektuplarımı artık yalnızca ben yazacağım annemden gizlice yaptığım şeyleri bile sana yazacağım demek istiyordu.

Ve bu liste uzayıp gidiyordu.

Nerede son bulurdu bilmiyordu ama en önemlisini zor da olsa sessizce dile getirebilmişti.

"Ne olursa olsun annemle seni buluşturacağım."

Sessiz bir kavuşmayla içinde yaşadı her şeyi o dakikalarda. Dokunmaya kıyamadığı çiçekleri okşarken bile annesinin kokusunu aramak uğruna gördüğü her çiçeğe sinesini uzatan küçük Ahra şimdi ilk defa babasının kokusunu bulma uğruna yaklaşıyordu toprağa.

Yalvarırım beş dakika yalnız bırakın beni, demek istiyordu arkasındaki adama; etrafındaki koruma ordusuna. Öleceksem bile burada öleyim dememek için zor tutuyordu kendini.

"Ticaret yapıyorum ben burada. Zabıta mısınız siz engel oluyorsunuz bana?"

Birkaç adım sesi sonrası hareketlenme olunca "Bırakın gelsin," sözleriyle öyle ani omzunun üzerinden yüzünü arkasına döndü ki sessizliğin içinde yankı oluşturmuştu sanki iki tanecik kelime ve şimdi içindeki korkuyu arttırmıştı babasına yeni kavuşmuşken ölme ihtimali.

Göreceğini düşündüğü neydi kestiremiyordu ama asla küçücük bir kız çocuğu görmeyi tahayyül etmiyordu.

Bir elinde küçük bir torba bir elinde bir paket mendille, etraftaki adamlara ve hatta Payaslı'ya diktiği korku dolu gözlerini alamadan ilerliyordu mezar başında durmuş kadına.

Korkuyordu, titriyordu ve adımları geri geri gidiyordu ama bütün mecburiyetlerini bu küçük yaşında düşünerek korkmamak için türlü türlü şeyler düşünüyordu.

Ahra ile göz göze geldiklerinde şaşkındı ikisi de.

Ağlıyor sanmıştı mendil satan küçük kız mezar başındaki kadını. Onun normali için öyle olmalıydı.

Ahra ise bu ıssız yerde onun ne işi olduğunu düşünüyordu ve hatta elinde olmadan kırgınlıkla bakıyordu hayatındaki en güzel kavuşmayı bölüyor olmasına.

Koca koca adamların arasından endişeyle geçerken mezar başındaki kadının yanına varmıştı sonunda. Ahra'ya bir oyuncak bebeğe bakar gibi hayranlıkla bakıyordu.

"Ben mendil satıyorum," dedi bu yaşında rengi solmuş yeşil gözlerini porselen bebeklere benzeyen güzel yüzden çekemeden. "Sen de alsana bir tane. Ağladığında gözyaşlarını silersin bana da dua edersin."

Ahra bu topraklar üzerinde onunla bu dilde konuşan bir yabancıya endişeyle yaklaşacağını tahmin ediyor ve hatta Payaslı hanedanlığı haricinde bir yabancıyla konuşmasının bir hayal olduğunu düşünüyordu karşısındaki küçük bir kız çocuğuna cevap vermeden önce. "Ben alamam," dedi utangaçlıkla. "Sana verebileceğim hiç param yok benim. Zaten peçeteye ihtiyacım da yok."

"Peçeteye herkesin ihtiyacı olur!" Kızın kısacık bir an seslice kıkırdamasına bozulmuştu Ahra. Bir de bilmiş bilmiş "Sen nerelisin? Çok komik konuştun öyle." demesiyle iyice morali bozuldu ve bir daha ağzını açmamayı bile düşündü ama kızın güldüğünü ve bir mezarlıkta olduğunu fark edip eliyle dudaklarını kapamasını izlemek düşen yüzünü gülümsetmişti. "Tövbe tövbe. Mezarlıkta güldürdün beni." diye çıkıştı Ahra'ya. "Burada yatanlar daha kıymetli sanki. Rahatsız etmemek lazım. Allah affetsin."

Kafasını çevirip arkasında onları sert yüz ifadesiyle izleyen iri adama baktı korkulu gözlerle birkaç saniyeliğine. "Senin paran yoksa bilem onun çok parası vardır. Sen al bunu, ben ondan isterim parasını sen merak etme." dedi.

Tiftiklenmiş, iki yandan örülü saçları, üzerindeki ilmeği sökülmüş el örmesi kırmızı yeleği ve dizi çıkmış eşofmanıyla Ahra anlıyordu paraya ihtiyacı olduğunu ama istemiyordu ondan da para almasını.

Daha geçen gün bir çift kol düğmesinin bilmem kaç yüz bin dolar olmasını önemsemezken ihtiyaçları için mendil satan küçük bir kızın boğazından geçmesin istiyordu onun kanlı parası ama çaresizlik başkaydı.

"Senin adın ne?" diye sordu saçlarına bakıp dokunmak ister gibi elini havalandıran kıza müsade verecek yakınlığı oluşturmak isteyerek. "Benimki Ahra."

"Fidan." Lekeli elleri şalın saklayamadığı gür uzun saçlara dokundu hayranlıkla. "Hem o ne biçim isimmiş," dedi küçük kız yine de şaşkınlıkla. "Bu zenginlerin adı da hep bi denişik oluyor. Gerçi senin bir mendil alacak 10 liran bile yok nasıl zenginsiz anlamadım gitti."

Sesini alçaltıp "O adama 100 lira diyeceğim ama tamam mı?" dedi izin ister gibi. "Bugün torbamda tam 10 mendil var hepsini satmam lazım. Belki bir tane de o alır. Ne çok saçın varmış aynı benim Safinaz'ım gibi. Tam kuaförcülük oynamalık."

"Ben seni anlayamıyorum çok hızlı konuşuyorsun..." Ahra kafası karışmış bir şekilde olduğu yerden kalktı ve kızın, eline zorla tutuşturduğu mendil paketini üzerindeki trençkotun cebine koydu.

"Sabahın bu saatinde neden mezarlıkta bir başınasın?" dedi endişeyle etrafa bakınıp. Arkasındaki Payaslı ve etrafa yayılan koruma ordusunu hiç sayarsa kimse yoktu koca mezarlıkta.

"Sen hiç sabah erkenden ekilen fidan akşamına bol meyve verir lafını duymadın mı?" dedi bilgili bir duruşla. Ahra'nın yeterince dağılan kafası iyice bulanmıştı ki "Şaka şaka ben uydurdum bu lafı. Adım Fidan ya ondan" dedi. "Burada yatan tüm insanlar çok zenginmiş bizim Memoli öyle söyledi. E onlar zenginse onları ziyarete gelenler de zengin olur diye ben de buraya geldim işte. İlk müşterim de sen oldun."

Normalde olsa uygunsuz bir an olacağını düşünerek çoğu insan eline birkaç kağıt parçası sıkıştırıp başından savmaya çalışırdı küçük kızı. Şimdi ilk defa biri onunla böyle sohbet edince hiç gidesi yoktu etraftaki aynı filmlerdeki adamlara benzeyen koca adamlardan korksa bile.

"Küçük hanım gel sohbete biz seninle yolda devam edelim."

Korumalardan biri küçük kızı yanına almak için adımlayınca Ahra hızla Payaslı'ya döndü. Sorun yok dercesine bakışları içini rahatlatmıştı ama "Gitmemiz gerek." sözleri içinde yaraydı. Gitmek istemiyor, hatta küçücük kıza zamanını çaldığı için kızgınlıkla doluyordu.

Geri geri giden adımlarla ilerledi Payaslı'ya. Son bir defa dönse arkasına, bırakamayacaktı babasını ve bunu bildiğinden yok sayıyordu yine bildiği en iyi şeyi yapma ustalığıyla.

Ve biliyordu ki bir sonraki gelişinde babasıyla değil, babasının naaşıyla yüzleşecekti. Bir dahaki gelişi hemen olsun istemiyor, kendisini bu yükün altından nasıl kalkacağı konusunda düşünceden düşünceye yönlendiriyordu son birkaç dakikada.

Birkaç adımdan sonra araçlara yaklaştıklarında Fidan'ın güçlü bir bağırışla "Görüşürüz Azra!" deyip el sallamasıyla döndü yolun diğer ucuna.

Ahra da el salladı, kayıtsız kalmadan. Ahra benim adım, dedi yine de içinden. Babası için konmuş bir adı taşıyorken ne olursa olsun düzeltme ihtiyacı hissediyor olması bile yeniden koşa koşa babasının mezarına gitme isteği doğuruyordu.

İlgiyle arkasına dönüp "Devran..." deyip devam edecekti ki Payaslı, "Aklın kalmasın, çocuklar ilgilenecek." dedi daha ağzını bile açmadan. Tüm içtenliğiyle öyle bir gülümsedi ki karşısındaki adamın yüreğine işlemişti.

Ancak tam o anda korumaların aynı anda hareketlenmesiyle kulaklarındaki cihazdan pek hoş haberler almadıkları aşikardı.

Payaslı'nın kuşku dolu gür sesi duyuldu önce. "Kim var içinde," dedi kendilerine ait olan siyah araçlardan birinin dış yoldan ilerleyip aniden durmasıyla.

Korumalardan biri "Şüpheli—" demeye kalmadan ıslık sesini andıran metalik bir ses yankılandı önce sessizliğin içinde. Ağaçlara tünemiş tüm kuşların kanat çırpınışları da aynı anda olunca boğuk sessizlik çekilmez bir yükselişle bozuldu.

Mezarlığın dış yolundan geçen araçtan rastgele saçılan kurşunların mermer taşlara çarparak çıkardıkları seslere Payaslı'nın gür sesi karışmıştı ama sanki Ahra'nın kulakları sağırlaşmıştı. Üzerine siper olmuş iri bedenin onu kapısı açık araca çekiştirmesini dahi umursayamadan kulaklarına kapanmıştı elleri.

Anda kalmak şöyle dursun bambaşka bir anda takılı kalmış zihniyle geçmişti kendinden. Bir mezarlıkta değil, hayalindeki topraklara girme isteğiyle yerinde duramadığı küçük bir kamyonetin arkasındaydı. Onu kendinde getiren ne Payaslı'nın sözleriydi ne de kesilen kurşun sesleri. Yalnızca acı dolu bir haykırış.

Hayalinde miydi gerçekte mi kestiremedi. Çünkü aynı sesleniş şimdi ikisinde de var olmuştu. Hayalindeki sesin sahibi artık bu dünyada da bir hayalden ibaretti.

Bindirildiği aracın camından görmüştü küçük kızın yere düşüp kanlar içinde kalan bacağına çığlık çığlığa bakakaldığını.

Bir masumun daha canının yanmasına neden olan ne Erdenil işiydi ne de Payaslı'nın kirli geçmişi.

Şahsenem bu defa fazla ileri gitmişti.

🥀



Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page